SCIENCE AND GOD

Science Increasingly Makes the Case for God (WSJ Dec 25, 2014)

The odds of life existing on another planet grow ever longer. Intelligent design, anyone?

By

ERIC METAXAS

Dec. 25, 2014 4:56 p.m. ET

In 1966 Time magazine ran a cover story asking: Is God Dead? Many have accepted the cultural narrative that he’s obsolete—that as science progresses, there is less need for a “God” to explain the universe. Yet it turns out that the rumors of God’s death were premature. More amazing is that the relatively recent case for his existence comes from a surprising place—science itself.

Here’s the story: The same year Time featured the now-famous headline, the astronomer Carl Sagan announced that there were two important criteria for a planet to support life: The right kind of star, and a planet the right distance from that star. Given the roughly octillion—1 followed by 24 zeros—planets in the universe, there should have been about septillion—1 followed by 21 zeros—planets capable of supporting life.

With such spectacular odds, the Search for Extraterrestrial Intelligence, a large, expensive collection of private and publicly funded projects launched in the 1960s, was sure to turn up something soon. Scientists listened with a vast radio telescopic network for signals that resembled coded intelligence and were not merely random. But as years passed, the silence from the rest of the universe was deafening. Congress defunded SETI in 1993, but the search continues with private funds. As of 2014, researches have discovered precisely bubkis—0 followed by nothing.

What happened? As our knowledge of the universe increased, it became clear that there were far more factors necessary for life than Sagan supposed. His two parameters grew to 10 and then 20 and then 50, and so the number of potentially life-supporting planets decreased accordingly. The number dropped to a few thousand planets and kept on plummeting.

Even SETI proponents acknowledged the problem. Peter Schenkel wrote in a 2006 piece for Skeptical Inquirer magazine: “In light of new findings and insights, it seems appropriate to put excessive euphoria to rest . . . . We should quietly admit that the early estimates . . . may no longer be tenable.”

As factors continued to be discovered, the number of possible planets hit zero, and kept going. In other words, the odds turned against any planet in the universe supporting life, including this one. Probability said that even we shouldn’t be here.

Today there are more than 200 known parameters necessary for a planet to support life—every single one of which must be perfectly met, or the whole thing falls apart. Without a massive planet like Jupiter nearby, whose gravity will draw away asteroids, a thousand times as many would hit Earth’s surface. The odds against life in the universe are simply astonishing.

Yet here we are, not only existing, but talking about existing. What can account for it? Can every one of those many parameters have been perfect by accident? At what point is it fair to admit that science suggests that we cannot be the result of random forces? Doesn’t assuming that an intelligence created these perfect conditions require far less faith than believing that a life-sustaining Earth just happened to beat the inconceivable odds to come into being?

There’s more. The fine-tuning necessary for life to exist on a planet is nothing compared with the fine-tuning required for the universe to exist at all. For example, astrophysicists now know that the values of the four fundamental forces—gravity, the electromagnetic force, and the “strong” and “weak” nuclear forces—were determined less than one millionth of a second after the big bang. Alter any one value and the universe could not exist. For instance, if the ratio between the nuclear strong force and the electromagnetic force had been off by the tiniest fraction of the tiniest fraction—by even one part in 100,000,000,000,000,000—then no stars could have ever formed at all. Feel free to gulp.

Multiply that single parameter by all the other necessary conditions, and the odds against the universe existing are so heart-stoppingly astronomical that the notion that it all “just happened” defies common sense. It would be like tossing a coin and having it come up heads 10 quintillion times in a row. Really?

Fred Hoyle, the astronomer who coined the term “big bang,” said that his atheism was “greatly shaken” at these developments. He later wrote that “a common-sense interpretation of the facts suggests that a super-intellect has monkeyed with the physics, as well as with chemistry and biology . . . . The numbers one calculates from the facts seem to me so overwhelming as to put this conclusion almost beyond question.”

Theoretical physicist Paul Davies has said that “the appearance of design is overwhelming” and Oxford professor Dr. John Lennox has said “the more we get to know about our universe, the more the hypothesis that there is a Creator . . . gains in credibility as the best explanation of why we are here.”

The greatest miracle of all time, without any close seconds, is the universe. It is the miracle of all miracles, one that ineluctably points with the combined brightness of every star to something—or Someone—beyond itself.

Mr. Metaxas is the author, most recently, of “Miracles: What They Are, Why They Happen, and How They Can Change Your Life”

( Dutton Adult, 2014).

DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “F. KÖYÜN BALONCUSU”

 

 Sınıf arkadaşım Dr. Salih Yurtbaşı’ndan “F. KÖYÜN BALONCUSU” TS
 BALONCU TIMUR
               Burada da Timur’ un balon yazma merakının nelere yol açtığını anlatmışım.
               Aslında her şakanın altında bir gerçek var derler, bence her gerçeğin
               altında bir şaka vardır.    SY

 
 
                        F. Köyün Baloncusu (2)
 
       Geçen hafta Florida’ daydım. Baloncunun orada yazlığı var, sağ olsun beni de davet etti. Nazik bir dille,  “sen de gel, 1-2 gün kalır hem denize girer hem de bikinili güzelleri seyredersin, için açılır gönlün ferahlar” dedi.   Böyle bir çağrıyı kim kabul etmez.  Neyse efendim,  atladım uçağa ver elini Florida dedim.   Baloncu Timur beni çok iyi karşıladı,  bilirim arkadaş canlısıdır.  
Sarıldık öpüştük, hal hatır filan sorduk.  Uzatmayayım ben de hemen mayomu giydim, Florida’ nın sıcak kumlarına uzandım.  Timur’ un yanında arkadaşı ” Koca Kartal ” da vardı ( Geronimo’ nun torunu).  Onunla da tanıştım.  Sağdan soldan laflamaya başladık.
 
        Biraz sonra Timur’ un hareketlerinde bir tuhaflık sezmeye başlamıştım.  O sakin güler yüzlü 
adam gitmiş, yerine  hırçın birisi gelmişti sanki.  Espri yapıp havayı yumuşatmaya çalıştım.   “Bu sıcakta kızgın Alain Delon olmuşsun vallahi” dedim.  (Yıllar önce seyrettiğim Kızgın Güneş* filmi 
aklıma gelmişti.)  Yüzünü buruşturarak  “o da nereden çıktı şimdi” diye homurdandı.  “hem sen söyle bakalım benim balonlarımdan ne istiyorsun, onlar için gıdıkla bari de güleyim diyorsun,” diye ekledi.  “Hele senin şu şiir diye nitelendirdiğin  mısralarına ne demeli,”  (tabii o eski Türkçe sini söylüyor, vasıflandırdığın diyor, eski Türkçe’ yi sever ya.)
 
        Bozuldum tabii.  İnsan önce ” Abi ne alırsın, soğuk bir içer misin?” diye sormaz mı.
Bu ne şiddet, bu ne celal.  O ise derin bir nefes aldı, iç geçirerek devam etti:  “Saçma sapan şiirlerinden bıktık kardeşim, yazacaksan adam gibi bir şeyler yazsana”  diye bağırdı.  Allahtan çevremiz tenha.  Olanlarda kendi aleminde.  Etrafta tangalı, ipkinili bir yığın kız dolaşıyor, bazı-
ları üstsüz.  Sarışın Amerikan güzelleri, esmer Latin genç kadınları ortada cirit atıyor.  Ortam fevkalade.  Herkes kahkahalar içinde doğanın keyfini çıkarıyor.  Bir an burası dünya olamaz diye düşündüm.  Ya da  bu kızlar başka gezegenlerden gelmişti.  Ama Timur onlara bakacak hal mi bırakıyor insanda, verip veriştiriyor.    Efendim onun “şiir nasıl yazılır” namlı risalesini okumamı-
şım, uyakları birbirine karıştırıyormuşum, yok nihavent makamı uşşak,  yok sultan-ı yegâh makamı nisabürek oluyormuş söylenip duruyor.  “Anlayan beri gelsin” diye mırıldandım.  Keyfim kaçmıştı.  Balonlarını beğenmedim ya o da benim şiirleri makaraya alıp benden acısını çıkaracak. Böyle durumlarda genelde sabırla bekler olayın nereye doğru gideceğini tahmin etmeye çalışırım.
 
        Timur bir yandan fırça atıyor, bir yandan da güneşleniyordu.  Onu, odun ateşinde döne döne kızarırken yağları közlere sızan yatay durumda orta kısmı devasa şiş bir cağ kebabına benzettim
o an.   Neyse, aklına geldi de  “karnın aç mı?   birşeyler yer misin?”  diye sordu.  “Bir porsiyon cağ kebabı lütfen, lavaş ekmek arasında ve yağsız tarafından olsun mümkünse,” diye cevapladım  
“yanında şalgam suyu da olursa çok makbule geçer”  diye de ekledim.  “Aman ne komik ne komik ” dedi.  “Ulan ben sana burada nerden buliim şalgamı” diye bağırmaz mı birde.  Beyimiz hâlâ
söylenip duruyordu; suçum anlaşılmıştı.  Neymiş efendim, balonlarını tiye almışım ve (şiir nasıl
yazılır risalesi) ni okumamışım.  ” Nesi var mış benim şiirlerimin? ” deyince “sen git halı sahada
maç yap oğlum” dedi.  Onu da beceremezmişim ya.
 
 
         ” Ulu Manitu sen bana sabır ver ” diye yanımızda sürekli mırıldanan Koca Kartal en sonunda olaya müdahele etti.  Yaşlı adam mahcup olmuştu.  Bana dönerek” bu adamla tartışmaya girmeseniz iyi olur Dr. Bey, sinirlenince gözü hiç kimseyi görmez,” dedi.  Ben de 
hemen bu sözleri fırsat bilip ” Sinirlenmek istemiyorsa burada böyle yanmasın.   Konsere gitsin,kitap okusun, kafasını rahatlatsın, ıvır zıvır şeylerle oyalanmasın, ” diye akıl verdim.  
“Çok haklısınız,” dedi Koca Kartal ve insana huzur veren o bilge gülümsemesiyle,  “İstersen 
seni yeni açılan totemler müzesine götüreyim Timur, benim sanat zevkime güvenirsin,” diye havayı yumuşatmaya çalışıyordu ki Baloncu birden “sıç.rım senin sanat zevkine,” diye gür-
lemez mi!
 
           Koca Kartal kızgınlıkla “bak ağzını bozma yakarım çıranı,” diye bağırdı.  Timur
“bozarsam n’ olur ha bozarsam n’ olur,” diye onun üzerine yürümeye başladı.  Hemen
aralarına girdim.  “Timur’ cuğum, bak ayıp oluyor etraftan bize bakıyorlar, hiç yakışıyor 
mu sana” falan dedim.
 
          Birden durdu ve omuzundaki elime sertce vurarak beni itti.  “siz kimsiniz bey-
efendi?  beni niye tutuyorsunuz? ” derken, sinirinden titriyordu.  ” Bak, baloncu şakanın
yeri değil,” derken göz göze geldik.  O an Timur’ un şaka yapmadığını anladım.  ” ne ol-
du sana, bak ben Salih tanımıyor musun? ” dedikçe o ” ben neredeyim siz kimsiniz? “
diye dolaşmaya başladı.  Koca Kartal’ da ben de çok korkmuştuk.  Hemen aklıma eski
bir psikiatrist arkadaşım geldi.   Cepten aradım ve durumu ona kısaca anlattım.  Arka-
daşım ” Vallahi Salih’ ciğim, anlattığına göre Timur Bey’ in durumu oldukça ciddi,” dedi.
 
          Başlangıç halinde bir Alzheimer vakasıyla karşı karşıyaymışız.  Yıllardır  –balon-
culuk tarihine– ismini altın harflerle yazdırmak için uğraşan beyni bir de güneşin altında 
binlerce cıbıldak kızın muhteşem  gösteri bombardımanına maruz kalınca gizli belirtiler
ortaya çıkmıştı.   Günlerdir yutkunarak baktığı cinsi latifler Timur’ un testosteron salgı-
sını arttırmış ancak  hormon, asıl etki yapması gereken yerde -end organda- yeterli ak-
tivasyonu sağlayamamıştı.  Çukurova da bir deyim vardır;  –döner taşın yok, öter kuşun 
yok-  diye, aklıma geldi.   Hormonun kan seviyesi biraz yükselince zaten bozuk olan 
nöronlar arasındaki iletişim mekanizması daha da bozulmuş ve ufak bir dürtükleme ile de
Alzheimer  semptomları patlak vermişti.  Çok üzülmüştüm çok.  Bu arada tlf. daki psikiatrist arkadaş plajdaki ortamın nasıl olduğunu soruyordu. Kendisi geçen yıl Rio plajlarını görmüş, oralarda tangalılardan,  G-string lilerden bol bir şey yokmuş, burası da öyle mi, diye.  
Erkek milleti değil mi!  Hepsi aynı şeyin soyu diye düşündüm.  ” Bırak allah aşkına bun-
ları,  ne yapmamız gerekiyor onları söyle,” dedim.
 
           Hemen eski sakin ortamına götürmemizi öğütledi.  Devamlı göz önünde tutulmasına
çok dikkat edilmeliymiş.  Kitap okumaması gerektiğini, zinhar balon yapmamasını söyledi.
Komik balon yapacağım diye uğraştıkca kafası daha da karışırmış.  Unutkanlığının ana
nedeni kesinlikle bu balon yapma merakıymış.  Bundan sonra yalnızca Zagor-Baltalı İlah
Tommix, Teksas,  Red Kit gibi mecmualar okuyabilirmiş.  T.V. de de Sünger Bob’ u seyredebilirmiş.  O sırada uzaktan Nilüferin koşarak gelmekte olduğunu gördüm.  Biraz 
sonra ona durumu aynen anlatmıştım.  Tabii, işi çok zordu; kızcağız nasıl üzülüyordu, nasıl.  Neyse, baloncuyu Nilüfer’ in şefkatli kollarına bıraktıktan sonra ben de hemen toparlandım.  Burası benim yaşımdakilerin nöronları için çok tehlikeliydi.   İletişim zinciri bir bozulursa alimallah, kurtuluş yoktu. Sinapslarımı korumalıydım.  Allahtan bir de balon yapma merakım yoktu.  Doğru hava alanına gittim.  
            Memlekete dönüyordum.
 
 
Salih R. Yurtbaşı
 12.05.2012  İstanbul)
 
* Kızgın Güneş; 1960 lı yıllara ait Alain Delon’ un kült filmi.
 FareliKoyunKavalcisi

TEMEL VE OSMANLICA

Soldiers_3_tnb
Gözlerden uzak dağın başında bir asker ocağındaki Temel komutanına, 
“Komutanım izin isteyrum kasabaya ineceğum” deyince komutanı, “Ne işin var kasabada bre Temel?” diye sormuş. Temel, “Uy  komutanum, ha tün akşam rüyamda cıbıldak karılar cördüm. Af buyur, her tarafum battu, cunup oldum, hamama cideceğum” deyince komutanı Temel’i düzeltmiş “Oğlum Temel, ‘cunup oldum’ denmez. Biraz inceluk öğren, ‘ihtilâm oldum’ diyecen. Yıkıl karşımdan, hastir git kasabaya.”
Ertesi gün Temel yine komutana varmış,”Komutanım” demiş, “ha pen yine hamama gideceğum” deyince komutan, “Yine mi ihtilâm oldun lan Temel ?” diye sormuş. 
Temel’dir, “Hayır komutanım yaav, bu sefer ‘ihtilgöt’ oldum daa..”
782281-Military00003

FADİME’NİN VEDÂSI

FADİME’NİN VEDÂSI
Fadime, kârhanenin şirin mi şirin, güzel mi güzel sermayesi olup, memleketi Rize’den gelip genç yaşta bu nezih guruba katılmış, senelerdir bu iş yerinde fedakârca çalışmış, kendini herkese sevdirmiş idi.
Heyhât ki ne heyhât, bir sabah Fadime’yi odasında ölü buldular. Baş ucundaki masada bir intihar mektubunu bırakmıştı Fadime.
“Canum  bacularum ve uşaklarum :
Yıllardur saçlarimu süpüge edüp fedakârca ve zevkle çalıştiğum ha bu cânum kârhanede artık mutlu değilum da. Öğrendum ki aramızdaki pâzu pacular, ha pu işu para karşılıgu yapiirlermiş. Ha puna yüreğüm dayanmadu..kendumi intihar ediyom da..
Lâkin elveda…
Kardaşinuz Fadime :(

BALONCU

               

 BALONCU TIMUR                      
Fareli Köyün Baloncusu
            Evde oturmuş bir yandan Sebastian Bach abinin  Brandenburg Konçertosunu 
dinliyor, bir yandan da saçma sapan yazılarımdan birini yazıyordum.   Bambaşka 
dünyalara dalmıştım ki kulağımın dibinde “buum” diye sanki bir bomba patladı. Ne 
oluyoruz, ben neredeyim, yoksa uzaylılar mı geldi, hangi zamandayız gibi bir bilinç 
karmaşası içinde durumumu anlamlandırmaya çalıştım.
           Aynı anda baloncunun sesini duydum.  “Hey!  Şair bozuntusu, yine ne cevherler 
yumurtluyorsun, ”  diye bağırıyordu pencerenin kenarında.  Sesi çok net ve gürdü.  İşte
dedim, yine yaptı yapacağını.  O koca balonlarından birini patlatıp korkutmuştu beni.
 
           Bir zamanlar köye dadanan fareleri, şişirdiği balonlarının içine doldurup doldu-
rup ırmağa atmış ve köyü bu zararlılardan kurtarmıştı.  O gündenberi de adı baloncuya  
çıkmıştı.  Ama köylüler, cimriliklerinden söz verdikleri iki kese altını baloncuya ödeme-
mişlerdi bir türlü; o da bu yüzden zaman zaman farkettirmeden çok yakınına geldiği 
insanları patlattığı balonlarıyla ürkütüp  öcünü alıyordu.  Herkesi verem etmişti adeta.  
Yetmezmiş gibi bir de üzerlerine yazdığı Arapca, Farsca sözcüklerle dolu balonlarını 
sokaklarda dolaştırıyor insanların yazı ahlâkını bozuyordu.  Herkes ondan tırsıyor  
köşe bucak kaçışıyordu.
            Ben etliye sütlüye fazla karışmayan, kendi halinde yaşayan bir şair taslağıydım
ama bana da rahat vermiyordu.  Aralık kapıdan içeriye dalmıştı bu arada.  “Esrar cengiz 
adam, n’aber?” dedikten sonra, “Dinlediğin şeye bak,” diye bir de ukalalık etti.   Böyle
bir huyu vardı, her şeye burnunu sokardı.  “”Nesi var bunun” diye sordum.  Birazcık 
klasik müzik zevkim var ona bile karışıyor beyefendi, dedim içimden.   “Vivaldi’ nin
mevsimlerini dinle bari,” diye kestirip attı, kararlı bir şekilde.   “Kış”  bölümü tam bana 
göreymiş efendim.  Ba! ba! ba!.. Lâfa bak.  Yaşımı hatırlatıyor aklı sıra.
            Aslında doğru söylüyordu.  Bazan böyle sözler karşısında insan çaresiz kalır.
Ben de yüzümü buruşturarak “Sana ne kardeşim, keyif benim değil mi!  İstersem Bach, 
istersem Brahms dinlerim.   İster Macar dansı yaparım, ister çiftelli oynarım, sana ne” diyerek altta kalmadım.  Bir yandan da “Oh! İşte alırsın böyle cevabını,” diye mırılda-
nıyordum.
           “O zaman bir göbek atta görelim” dedi.  Kaşınmıştım.
           Tabii hemen, “Ben onu lafın gelişi söyledim.  Göbek atmayı da çiftetelliyi de bilmem”
diye karşılık verdim.  Ama baloncu sinirlenmişti artık.  “Nasıl bilmezsin, ne işe yararsın 
lan sen?” diye bağırdı.  İşler sarpa sarıyordu.  Bir yandan da balon şişirmeye başlamıştı.
Kızmaya başlayınca böyle yapardı, balonu şişirir şişirir karşısındakinin üstüne koşup 
“buum” diye patlatırdı.  Parasını alamadı ya, acısını benden çıkaracak.  Acele bir şeyler 
yapmam gerekiyordu.  “Bu balonların değerini bilmiyorsun sen,” dedim.  Yanında hep içi boş balonlar bulundururdu.  “Neden miş o?” diye haykırdı.  “Bak; balonlar insanın bütün iç sıkın-
tılarını alırmış, bir yerlerden duymuştum,”  dedim.  Sonra da “ama, gövdene bağlamalısın 
onları,” diye ekledim. “Doğru mu ” dedi.  “Denemekten ne çıkar abicim,” diye karşılık 
verdim.
             Evin arkasındaki tepeye çıktık.  Elimizde ne kadar balon varsa iyice şişirip balon-
cunun koca göbeğine bağlamaya başladım.  Çevreden bizi görüp gelenlerde buldukları ba-
lonları şişirdikten sonra baloncunun kollarına, bacaklarına, ayaklarına bağlamaya başla-
dılar.  O, yeter artık dedikçe biz coştuk, daha çok balon bağladık.  Birden, baloncu havalan-
maz mı!   İstediğim olmuştu, tabii diğerlerinin de.  Baloncu yukarılardan, indirin lan beni 
aşağıya, diye seslenirken birden zorlu bir rüzgar çıktı ve adamcağız gözden kayboldu. 
             Günler geçiyordu;  önceleri onu çok merak ediyorduk.   Acaba nereye uçmuştu.  
Herkes “ah vah” edip duruyordu ama adım gibi biliyordum ki için için seviniyorlardı.  
Baloncunun alaylarından kurtulmuşlardı,  ya da öyle zannediyorlardı.  Giderek onu 
unutmaya başladık.
              Ancak bir gün herkesin mail kutusuna kocaman kocaman balonlar geldi.  Hem 
de bu sefer balonlar daha bir büyük ve daha bir tuhaftı.  Gök yüzünde dolaşan küçük 
bulut parçalarını andırıyorlardı.  Balonlardaki şu yazı herkesin dikkatini çekti hemen:
 
             “”Haayt,  benden kurtulduğunuzu sanıyorsanız aldanıyorsunuz.  Bağladığınız 
balonlar Amerika’ ya kadar uçmamı sağladı.  Buradaki yaşamımdan çok memnunum.  
Üstelik Jeronimo’ nun torunuyla çok iyi arkadaşlık kurdum.  (Hatırlarsınız; hani şu 
kızılderililerin büyük kahramanı, özgürlük savaşcısı Geronimo’ yu.)    Torunu Koca Kartal  
komşum.   Bana kızılderili usulü, ateşin üzerinden kilim geçirerek bulut balonlarının nasıl yapıldığını öğretti.  Benden kaçışınız yok.  Buradan hepinizi balon bombardımanına tutmaya devam edeceğim.   Üstelik hiç birinizin anlamadığı uzay fotoğraflarımı artık daha da çok yol-
layarak işkencenin dozunu arttıracağım.  Osmanlıca-Farsca yazılarımı da gözünüze gözünüze sokacağım, sizi gidiler sizi”” 
       –İntikamım acı olacak.   Baloncu-
 
 
Salih R. Yurtbaşı
(05.02.2012 İstanbul)
FareliKoyunKavalcisi