ADİL KARCI’DAN BİR HYPERTHYMESİA “CEBİNİZDE AKREP Mİ VAR ?”

Akrep-1

CEBİNİZDE AKREP  Mİ VAR ?

Bu soruyu kime sorarsanız sorun, üç aşağı,beş yukarı alacağınız cevap;

–       Yoook!, veya;

–       Niye, herkes cebinde akrep mi gezdiriyor ki bana bu soruyu soruyorsun?,

Ya da;

–       Ne, ne, neee?  Akrep mi dedin?”, Manyak mısın sen yaa? veya;

–       Niye lan, ne zaman ödeyeceğim hesabı  başkasının üstüne  yıkmışım ki?  Ben beleşçi miyim? gibi bir şey olacaktır.  Zira,  birincisi; normal olarak kimse cebinde akrep taşımaz, ikincisi; ise    “adamın cebinde akrep var,  paraya kıyamaz ki” meyanındaki  mecaz nedeni ile,  hiç kimse “evet cebimde akrep var” diyerek “avantacı” damgasını yemeyi  kabullenmez. 

Bu soru size sorulduğunda bunlardan başka bir cevap  verir miydiniz  bilemiyorum, ama  bana sorulsa,

–       Valla şimdi  cebimde akrep yok ama zamanında her cebimde bir tane vardı, diye cevaplardım.

Sipahi

Osmanlı İmparatorluğunun ödeyemediği dış borçlarının ödenmesini sağlamak üzere kurulmuş olan Düyunu Umumiye İdaresinin ikna edilmesi sonucunda ülkedeki üretilen tütünün ekim, alım, işleme ve satış hakkı Fransızların kurduğu ve kısa adı Reji (Regie) olan “Societe de la Regie Cointeresse des Tabacs de l’Empire Ottoman”  şirketine verilmişti.  (1925 yılında millileştirilen bu şirket o tarihten sonra faaliyetini bir Türk şirketi olarak “Tekel” adı altında yürütmüş ise de   2008 yılında  British American Tobacco şirketine satılmaktan kurtulamamıştır.)

Yenice

Biz daha doğmadan  önce  bu şirketin adı “Tekel” olarak değişmişti ama bizim gençlik yıllarımızda bile halk arasında tütün ve sigara fabrikasından bahsedilirken “Tekel” yerine hala “Reji” kelimesi kullanılırdı.  İşte bu Tekel’in ürettiği sigaralardan bizi cezbeden üç tanesi vardı; Gelincik, Yenice ve Sipahi.  Hayır, yanlış anlamayın, hiçbirimizin o yaşlarda bir tek nefes bile çekmişliğimiz yoktu, da, bizi ilgilendiren  sigaralar değil  onların kapaklı karton ambalajlarıydı.  Aralarında en değerlisi Sipahi idi.   Hem fiyatı yüksek olduğu için çok fazla tüketilemediğinden (ve bu nedenle de boş paketlerini bulmak diğerleri kadar kolay olmadığından) ve hem de kapağındaki resim ve renkler daha güzel olduğundan, çocuklar arası alış-verişte boş bir Sipahi paketi  dört adet Gelincik veya iki adet Yenice kutusu değerindeydi.  Metal sigara tabakası şeklinde üstten kapaklı olan bu sigara paketleri sert kartondan yapılırdı ve kolay kolay ezilmezdi.   Hatta, kesesi müsait olmayan (ama hava atmaya meraklı) bazı tipler,  Köylü, Asker, Bafra gibi kağıt ambalajlı, ucuz  sigaraları buldukları boş bir Sipahi paketine yerleştirerek ceplerinde taşırlardı. Tanımadıkları insanlar zaten kendilerinden sigara isteyemeyecekleri için yabancılara karşı  foyaları meydana çıkmazdı.  Tanıdık birisine sigara ikram etmek durumuna kaldıklarında ise “Yaa sabah bir paket Köylü aldım, kabı darmadağın oldu, ben de buna doldurdum” diyerek zevahiri kurtarmaya çalışırlardı.

Gelincik

–       Sen gaç dene duttun lan?  dedi  bizim meşhur Malak Macit.

–       Üç tane!   dedim böbürlenerek.

–       Ben de tutacaadım da, tam çekerkene iki denesi gaçtı.  İyi dutmuşun ha lan, üç denesi de cebingde mi hinci?

–       Heye, gösteriim mi? diyerek ceplerime yerleştirdiğim üç Yenice paketini çıkartıyordum ki kan kardeşim Salih’in küçük kardeşi kıvırcık Hanifi üst üste koymuş olduğu elindeki dört Gelincik paketini bize uzatarak,

–       Bende döyt tane vay!  dedi.

Yine günün şampiyonu olamamıştım.  Zamanı mıydı yani, nereden çıkıp gelmişti şimdi bu velet? 

–       Hani lan, hani?  dedi Macit, meraklı meraklı…

–       İştee, dedi Hanifi ve elindeki dört sigara paketini birer birer yere koydu. 

Hepsini dikkatlice açan Macit;

–       Hem bunnar gocuman gocuman lan?  Nerde duttun lan bunnarı?

–       Poytakal bahçesinin kenayında, çoook vay çoook!

–       Hadi gidek biz de dutak, dedi Malak. 

Az tutabilmiş olmanın can sıkkınlığı ile;

–       Geç oldu artık, eve gidek.  İstersen yarın gidip tutarık, dedim.

–       E, damam o vakıt, bunnarı salak gitsing mi?

–       Hepsini salalım, dedim, onlar yollarını bulur yuvalarına giderler.

Cebimizden çıkarttıklarımızla beraber yerdeki sigara paketlerinin de kapaklarını dikkatlice açtık ve ters çevirip birer birer yere çırptık.  Aralarında paketten düşmemek için direnen birkaç tanesi olduysa da sonuçta sekiz akrep yere düşmüş ve üst üste kümelenmişti.    Önce kımıl kımıl birbirinden çözüldüler, sonra yavaş yavaş değişik istikametlere doğru yürümeye başladılar.

–       Geşkem yuvalarına yakın bıragaydık, dedi Macit, bunnar gece deliklerine gidene gader belkim de yolda gediler yir!

–       Kedi akrebi yiyemez lan, bi sokarsa kediyi hemen öldürür allama!  Bende de beş paket var, bunları da açak hadi.

Kankardeşim Salih’in geldiğini fark etmemiştik.  Meğer o da akrep avındaymış ve tam beş tane tutmuş o gün!  Yani tutmuş olduğum üç akreple benim günün şampiyonu  olabilmem zaten hayalmiş!

O zamanlar balmumu en çok köşkerler (ayakkabı tamircileri) ve deri işleri yapanlar tarafından kullanılırdı.  Dikiş için kullanacakları pamuk ipliğini, hem sertleşmesi  hem de kayganlaşması için,  balmumu ile sıvarlardı.  Biz ise balmumunu akrep ve örümcek tutmak  için kullanırdık.  Nasıl mı? Anlatayım, önce bir kulaç kadar uzunlukta kalınca bir ip bulacaksınız.  Sonra, ağınızda çiğneyerek (veya  bir şekilde ısıtarak) yumuşattığınız kulle (bilye) kadar bir bal mumu topunu   ipin bir ucunda, parmaklarınız arasında iple beraber yuvarlayıp uzunca bir yağmur damlası şekline getirip ipe yapıştıracaksınız.    Hepsi bu kadar, akrep oltanız tamam!

Örümcek yuvaları ile akrep yuvaları birbirine benzer.  Deliklere bakan acemi birisi hangisinin akrep hangisinin örümcek yuvası olduğunu bir bakışta söyleyemez.  Aslında aralarında iki belirgin fark vardır. Örümcek delikleri toprağın içerisine dikine doğru inerken akrep delikleri yuvaya biraz eğimli gider.  Bir de örümcek yuvalarının girişinde belli belirsiz bir beyazlık olur, ki bu da örümcek salgısının delik ağzına bulaşmasından kaynaklanır.  Bunları bilmeyen acemi yarışmacılar çoğu zaman akrep  yerine örümcek tutarlardı (ki örümcek tutmak çok daha kolaydır) ve yaptıkları bu yanlışlık yüzünden çocuklar arasında maskara olurlardı.

O yaşlarda  yarışma amaçlı yaptığımız akrep tutma oyunu aslında bir yarışma olduğu kadar bir cesaret gösterisiydi de.  Akrep tutmaya fazla meraklı değildim ama “korkak” damgası yememek için her yarışmaya ben de katılırdım.  Akşam bir araya gelip tutulan akrepler sayıldığında bir adet bile akrep tutmuş olmak yeterli cesarete sahip olmak demekti.  Genelde, bizden birkaç yaş büyük olan Özdemir en fazla akrebi tutar ve birinci olurdu.  Bir defasında tam dokuz akrep tutmuştu.  Zaten bu rekor hiçbir zaman da kırılamadı.  Fazla akrep tutabilmek için, “acaba dışarıya çıkar mı” diye, akrep yuvasını su ile doldurmak gibi bir hileye baş vurduğumuz da oldu ama akrebin su altında uzun süre yaşayabilme özelliği bizim çabalarımızı boşa çıkardı.  Yani, bu işin hilesi hurdası olmuyordu ve balmumlu ipten başka seçeneğimiz yoktu.  Üstelik bir delikte sadece bir akrep yaşadığından, bir defada iki akrep tutma gibi bir şansa da sahip değildik.

O yıllarda Adana barajı yeni yapılıyordu ve henüz ovaya su verilmemişti.  Bu nedenle, ovada buharlaşma az olduğundan, yaz aylarında hava şimdi olduğu kadar nemli olmazdı.  Yaz aylarının “uçan kuşu düşüren” Adana sıcağı ile kupkuru havanın bir araya gelmesi  memleketi çöle çevirirdi.  Bu nedenle de, yerleşim yerleri henüz seyrek olan şehrin göbeğinde bile, çöl iklimini seven akrebe bolca rastlamak mümkün olurdu. Böcekle beslenen akrepler yuvalarından genellikle gece çıktıkları için gündüz pek tehlike arz etmezlerdi ama gece dikkatli olmakta fayda vardı, çünkü yiyecek bulamadıklarında evlere de girerlerdi.  Yatak altları, taş altları, kuytu köşeler, ayakkabı ve terlik içleri yuvalarından sonra en sevdikleri yerlerdi saklanmak için.

Bir keresinde, Özdemir  yakaladığı iri bir akrebin intihar edişini seyretmek için hayvanın çevresine ispirto döküp halka şeklinde bir ateş yakmıştı ama zavallı akrep kendi kendisini sokarak zehirlememiş, resmen kavrulup ölmüştü.   (Akreplerin intihar amacı ile iğnelerini kafalarına saplayıp kendilerini zehirlemelerinin sadece bir söylenti olduğunu ve kendi zehirlerine zaten bağışıklıkları olması nedeni ile böyle bir şeyin mümkün olmadığını nice sonra öğrenecektik).   Akrebin yanarak ölmesine gerçekten çok üzülmüştük.  Sivrisinek hariç, hiçbir hayvanı öldürmezdik. Elimize aldığımız bir çubukla börtü böcekle, kertenkele yavruları ile, kurbağalar ile biraz oynar, sonra salıverirdik onları.  Buna akrepler de dahildi.  Onları serbest bırakmamızın nedeni sadece hayvan severlik duygusu değildi tabii.  Öldürerek kökünü kurutursak,  yarışma için tutacak akrebi sonra nereden bulacaktık? 

Bir elimizde ucu mumlu ip, diğerinde ince esnek bir çubukla orası senin burası benim diyerek bahçe kenarlarında, orada-burada akrep deliği arardık.  Örümcek tutmayı bir maharet saymasak da, akrep bulamadığımız günlerde vakit geçirmek amacıyla örümcek de tuttuğumuz olurdu. Ama “ bak ben örümcek olduğunu bilerek tutuyorum ha” manasına,

–       Ben böbü tutacam!   beyanında bulunurduk tutmadan önce, ki sonradan gülünç duruma düşmeyelim diye.

Elimizdeki çubuğu akrep yuvasına hiç sokmazdık, zira çubuk hayvana zarar verebilirdi.  İpin mumlu ucunu yuvadan içeriye döndüre döndüre indirirdik.  Arada bir ipi gergin hale getirip ipin ucundaki balmumuna bir dokunma olup olmadığını hissetmeye çalışırdık. Küçük bir titreşim hissedince de ipi aşağı yukarı oynatarak akrebi kızdırırdık.  Sonuçta kıskacını balmumuna  geçiren akrep muma yapışan kıskacını  kolay kolay kurtaramaz  ve böylece yavaş yavaş delikten dışarıya çekilirdi.  Önceden  kapağı açılmış olan  bir sigara paketinin içerisine yerleştirilen akrebin kafasına  bir çubuğun ucu ile bastırılır ve böylece akrep balmumlu ipten kurtarılırdı.  Akrep çubukla basılı haldeyken sigara kutusunun kapağını hemen kapatmak gerekirdi, yoksa  kutudan çıkar ve  sağa-sola saldırırdı.  Dışarıya kaçan akrebi tekrar kutuya koymak da pek de kolay olmazdı hani.

Mahallemizdeki portakal bahçesinin sahibi, bahçenin ana yol tarafındaki yarısında dikili olan tüm ağaçları kestirmiş, bahçenin o bölümünü arsa haline getirmişti ve kafasına göre parselleyip parselleyip satıyordu.  Satılan yerlere birer birer evler yapılmaya başlanmıştı ama daha bir sürü arsa boş duruyordu ve  bu boş arsalar da bize oyun sahası olarak hizmet veriyordu.  Yarısı arsa olarak satılmaya başladığından, bahçenin halen ağaçlı kalan kısmı da gözden çıkartılmış gibiydi ve oraya da girip serbestçe Tarzancılık, kovboyculuk gibi oyunlar oynuyorduk.  Taa ki bahçenin bir kenarına köşker Mustafa emmi yerleşene kadar.

Köşker Mustafa’yı mahalleye geldiği güne kadar tanıyan, bilen hiç kimse yoktu.  Bir gün sabah erkenden bir yaylı at arabası ile gelmiş, bahçenin kenarındaki bekçi kulübesine yerleşivermişti. O zamanlar polise yardımcı olan mahalle bekçileri vardı. Geceleri uzun uzun düdük çalarak varlıklarını belli ederler ve vukuat olduğunda  da daha kısa ve tiz düdük sesleri ile birbirlerini yardıma çağırırlardı.  Bekçi Süleyman amca mahalleye yeni gelen Köşker Mustafa’yı çoktan ifadeye çekmiş ve onun kimliği hakkında mahalleliye bilgi vermişti.  Niğdeli olan bu köşker, portakal bahçesinin sahibi Yusuf amcanın asker arkadaşıymış.  Niğde’deki karısı ve çocukları ile kavga edip evini terk etmiş ve Adana’ya gelmiş.  Haliyle Adana’daki tek tanıdığı olan asker arkadaşından yardım istemiş ve onun bahçesindeki bekçi kulübesine mitili atmış.   Tek gıcık aldığı ve korktuğu hayvan akrep olduğu için de tahta ranzasının ayaklarını su dolu tenekelerin içine  daldırıp öyle yatıyormuş.  Buraya kadar iyiydi de, bahçeye sığıntı olarak yerleşen köşker Mustafa kısa bir zaman sonra tüm bahçeyi satın almış gibi davranmaya başlamıştı ve kendisinin orada olduğu saatlerde hiçbirimizi bahçeye bırakmaz olmuştu.  Kısacası, en iyi oyun alanlarımızdan birisini kaybetmiştik.

Kıvırcık saçlarına tek tük aklar düşmeye başlamış olan Mustafa henüz ellili yaşlara varmamış gibi gösteriyordu.  Tıknaz bedenini bir sağa bir sola yatırarak sallana sallana yürür  ve arada bir  durup “Gunduraa taamiiir ettirennnngggg” diye bağırırdı.  Mahalleye gelişinin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen mahalleli ile hiçbir iletişim kurmamıştı ve sadece kendi dünyasında yaşıyordu.  Öğleye kadar gezdiği diğer mahallelerden topladığı eski ayakkabıları öğlenden sonraları kulübesinin önüne kurduğu seyyar tezgahında tamir eder, onları güzelce boyar ve ertesi gün  sahiplerine dağıtırdı.  Bu nedenle, biz Tarzancılık bahçemize ancak onun dışarıda olduğu sabah saatlerinde girebiliyorduk.  Kendisini çalışırken seyretmek için ne zaman kulübesine yaklaşsak, her zaman asık olan suratın daha da asar,   “Defolun buradan lan, hadi evinize, yallah!” diye bağırır ve sanki bize eliyle bir şey fırlatacakmış gibi bir hareket yapardı.  Yani, ne o bizi sevebildi ne de biz onu. 

–       Yağın akğep tutacacaaz, bütün çocuklağ sabahtan gelsin!  dedi, “r” harfleri   özürlüsü Özdemir. 

Yaşı bizden biraz büyük olduğu halde mahallede “abi” demeyip adı ile hitap ettiğimiz tek çocuk Özdemir idi.  Belki arkadaş olacak akranı olmadığı için “abi” olmak istememiş ve böylece bizim yaş gurubumuza katılmıştı veya çocuksu yüzü ona “abi” dememize engeldi.  Her ne ise ne….

–       Akrep tutmaca yarışı mı var?  dedim.

–       He ya vağ.  En çok tutana bir fığındak mükafatı da vağ!  Heğ tutana da heğ akğep için beş kulle veğecem!

Ertesi sabah ellerimizde çifter çifter mumlu iplerle dağıldık boş arsalara.    İşin ucunda gıcır gıcır bir fırındak (topaç) vardı, boru mu?  Herkes canla başla akrep peşinde tabiatıyla…

–       Aha lan, bi dene duttum!  diye bağırdı Malak.  Her zaman akşama kadar bir akrebi zor tutan Macit bu defa bizden önce siftahı yapmıştı ve bize göstere göstere akrebini Sipahi kutusuna yerleştiriyordu.  Babası bakkal olan  Sipahi kutusunu daha kolay bulurdu tabii ki!   Neyse, bende yine beş Yenice kutusu vardı, ki bu da önemli bir şeydi.  Diğerleri ise hep Gelincik kutusuna talim ediyorlardı.

–       Onu ben önce gördüm, başka yere git!  dedi Salih, yanındaki Rıfat’a, parmağı ile bir akrep deliğini göstererek.

–       Niye lan, orası babanın malı mı?  diye karşılık verdi Rıfat ama fazla da üstelemedi ve başka bir delik bulmak üzere yere baka baka yürüdü.

Akşama kadar  toplam onsekiz tane akrep tutabilmiştik.  Büyük ödül olan fırındağı Malak Macit aldı, acemi şansı işte!  Bizler de tuttuğumuz akrep sayısına göre kullelerimizi aldık.   Özdemir sözünde durmuştu durmasına ama akrepleri salıvermemize izin vermiyordu.   “Onlağ bu gece bende duğacak!” dedi.  Patron oydu artık, itiraz edecek halimiz yoktu ama en küçüğümüz kıvırcık Hanifi dayanamadı;

–       Akrepleyi yakacan mı? 

–       Yok valla, ben hepsini gece kendim bığakacam.

–       E, sigaya kutulayı?

–       Sabah hepsini geği veğecem, söz.

Pek bir şey anlamamıştık  ama yapacak fazla bir şey olmadığı için evlerimize dağıldık.  Ertesi sabah kahvaltımı etmiş pencereden dışarı bakıyordum.  Yolun kenarında Rıfat Salih’i karşısına almış heyecanlı heyecanlı ona bir şeyler anlatıyordu.  Uzakta oldukları için hiçbirşey duyamıyordum ama anlattığının önemli bir konu olduğu belliydi.  Dayanamayıp evden fırladım ve yanlarına gittim.  Meğerse köşker Mustafa tası tarağı toplamış gidiyormuş!  Yani, Tarzancılık bahçemize yeniden kavuşuyormuşuz!

Bu haberi duyan beş-altı kadar çocuk soluğu Mustafa’nın evinin önünde aldık.  Oraya geldiğimizde adam bir yandan kiraladığı yaylıya eşyalarının yüklenişini seyrediyor  bir yandan da kendi kendine küfürler savuruyordu.   Yükleme bitip de araba hareket edince bize döndü:

–        Alın bahçenizi başınıza çalın!  Kına yakarsınız artık!  diye bağırdı.

 Sonradan öğrendik; iki gün öncesi öğleden sonra çıkan rüzgardan faydalanmak isteyen Özdemir  kuş (yani uçurtma) uçurmak istemiş ama daha kuşu dikemeden (yükseğe kaldıramadan) Köşker Mustafa’nın kulübesinin damına düşürmüş.  Mustafa’dır bu, çocuğa kuşunu geri vermek yerine parçalayıp atmış.  Buna içerleyen Özdemir de intikam için onun en korktuğu hayvanı silah olarak kullanmayı planlamış ve bu nedenle o gün  bize ödül vaat ederek akrep tutturmuş.  Akrepleri bizden aldığı akşamın gecesi, adam yatmak için içeriye girdikten sonra, onsekiz akrebin hepsini birden kulübe kapısının önüne dökmüş.   Haliyle gece birkaç tanesi içeriye girmiş olmalı ki, sabah uyandığında adamcağız kendisini barakadan dışarıya zor atmış.  Korkudan tekrar içeriye giremediğinden dolayı da hemen gidip bir arabacı ile anlaşmış.  Bu nedenle olsa gerek, bütün eşyaları arabacı teker teker açıp çırpıyor ve arabaya yerleştiriyordu.   Taşınma işlemini uzaktan seyreden köşker Mustafa’yı  bir daha mahallede hiç gören olmadı ve Özdemir’in bu akrep komplosu da biz çocuklar arasında bir sır olarak kaldı. Hiçbirimiz boşboğazlık edip bu olayı büyüklerimize anlatmadık, zira akrepleri biz tutmuştuk ve adamı sokup öldürselerdi hepimiz katil sayılacaktık!

Sizin cebinizde akrep mi var?

Efendim?  Duyamadım?

Adil Karcı

Akrep-3 

ANTIBIOTIC OVERUSE CAN BE LETHAL

YET IN TÜRKİYE AND OTHER DEVELOPING NATIONS ANTIBIOTICS CAN BE PURCHASED BY ANYBODY WITHOUT PRESCRIPTION. THIS PRACTICE, NATURALLY, HAS BEEN ENCOURAGED BY THE DRUG COMPANIES. TS

ANTIBIOTIC USAGE : PLEASE CLICK

CDC: Antibiotic Overuse Can Be Lethal

Hospitals Have Cracked Down, But More Must Be Done

By

BETSY MCKAY and
VALERIE BAUERLEIN
Updated March 4, 2014 11:56 p.m. ET

The overuse of antibiotics in U.S. hospitals is putting patients at risk and helping to fuel the creation of deadly superbugs, according to a government report released Tuesday. Valerie Bauerlein reports on the News Hub. Photo: Getty Images.

The overuse of antibiotics in U.S. hospitals is putting patients at risk and helping to fuel the creation of deadly superbugs, according to a government report released Tuesday.

Prescribing practices vary widely, with doctors in some hospitals providing three times as many antibiotics for patients as physicians in other facilities treating similar types of patients, concluded the report, produced by the Centers for Disease Control and Prevention.

The CDC analyzed prescribing practices at 323 hospitals in 2010 and 11,282 patients at 183 hospitals in 2011. About 36% of patients studied were given the powerful antibiotic vancomycin without testing or for too long, the report found.

Vital Statistics

A government report finds:

  • In 2010, 56% of patients discharged from 323 hospitals studied received antibiotics.
  • Prescribing antibiotics could be improved in 37% of the most common scenarios.
  • Antibiotics were most commonly prescribed for lung infections (22%), urinary-tract infections (14%) and suspected infections caused by drug-resistant Staphylococcus bacteria, such as MRSA (17%).
  • Doctors in some hospitals prescribed up to 3 times as many antibiotics as doctors other hospitals.

—Source: Centers for Disease Control and Prevention

Other antibiotics are similarly overused, it said, with nearly 40% of patients being treated for urinary-tract infections with these drugs, the report said.

Overprescribing antibiotics is making many of these drugs less effective because superbugs resistant to them are developing so fast. The practice also can sicken patients, by making them vulnerable to other types of infections such as Clostridium difficile, a bacterial infection.

Cutting back antibiotics use by 30% would reduce the number of infections with C. difficile by 26%, the report estimated. About 250,000 hospitalized patients a year develop C. difficile infections, which can lead to sepsis and death.

The findings suggest that while many hospitals recently have moved to crack down on antibiotic overuse, more should be done, the CDC said.

CDC Director Tom Frieden said he has treated patients who had run out of options of antibiotics capable of combating their infections, a frightening situation he doesn’t want to see widespread.

“We have to protect patients by protecting antibiotics,” he said. “The drugs we have today are endangered and any new drugs could be lost just as quickly.”

Of particular concern is overuse of vancomycin because it is “the workhorse drug” used to treat MRSA, an increasingly common infection, and alternatives to it are expensive, said Arjun Srinivasan, the CDC’s associate director for health care-associated infection prevention programs.

In more than 20% of cases studied in which intravenous vancomycin was given, the patient never had MRSA, he noted.

“A person comes into the hospital, they’re very sick, they have lots of stuff going on, they’re started on antibiotics and in a couple of days they’re doing better, so why change anything,” Dr. Srinivasan said, explaining the typical thinking in hospitals. “We’re saying reassess. At 48 hours maybe what you thought was MRSA turned out to be something else. If it’s not [MRSA], maybe it is time to stop the vancomycin.”

The government set a goal of cutting the rate of C. difficile infection in half in five years, which the CDC said would save 20,000 lives, prevent 150,000 hospitalizations and trim $2 billion in health-care costs.

President Obama’s budget proposal for fiscal 2015 includes $30 million for building an infrastructure to identify resistant bacteria strains and foster communication within communities about outbreaks and treatment, Dr. Frieden said.

The CDC initiative was welcomed by patient advocates, including Mary Brennan-Taylor, whose mother, Alice Brennan, died in 2009 in New York. She checked in to a community hospital with symptoms of gout in her leg and died six weeks later after being diagnosed with multiple hospital-acquired infections.

“We have heard the drumbeat for a number of years now about the overprescribing of painkillers, but make no mistake, the overprescribing of antibiotics is not benign,” she said. “It can be lethal.”

Most large academic hospitals have “antibiotic stewardship” programs in place in which physicians and pharmacists review prescribing practices and suggest changes where warranted to cut down on antibiotic use, said Sara Cosgrove, director of the antibiotic stewardship program at Johns Hopkins Hospital in Baltimore. But many community hospitals, where most people in the U.S. are treated, lack such programs, she noted.

“If we leave it at just the tertiary but not the community hospitals, it’s not clear that we’ll have any national impact,” she said.

Write to Betsy McKay at betsy.mckay@wsj.com and Valerie Bauerlein atvalerie.bauerlein@wsj.com

ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (2)

ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (2)

Nusreddin hoca kiremit aktarmak için çıktığı damdan yine düşmüş. Komşular başına toplanmışlar; “Amanın hoca yine damdan düşen birini mi getirelim ?” diye sorduklarında, hocadır, “Boşverin” demiş, “Damdan düşmek nedir ki ?.. yakında iktidardan düşecekleri getirin. Onlara benim iki çift öğüdüm olacak”.

“Bir kişi özünde ikilik olsa
Hak’kın didarını görmez billahi
Hor bakarsa evliyanın yoluna
Eli bir gerçeğe ermez billahi”
(Pir Sultan Abdal)
Saddam Hüseyin’in hükümet toplantılarında bakanlarının ellerini sürekli masanın üzerinde tutma zorunluluğu vardı. Elini masanın altına kaydıran bilirdi ki anında alnından çattadanak vurulacaktır.

CABINET MEETING

Alpha Centauri üç yıldızdan oluşan bir yıldız kümesidir ki güneşimizden sonra dünyamıza en yakın yıldız kümesidir. Bu kümenin ışıkları birbirlerine yakın olduğundan tek yıldızmış gibi göz aldatmaktadırlar. Hüda gostermesin, ses hızıyla giden bir uçağa binseniz, Alpha Centauri’nin en yakın yıldızına 4 yıl, ikibuçuk ay içinde şıppadanak varırsınız.

SADDAM YAKALANIYOR

(Saddam’ın yakalanışı)

“Bir insan yezidin yüzüne baksa
Gayet gökçek olsa şol meyli aksa
Ol müslim bacıdan zürriyet doğsa
Arsız meydanında kalır billahi”
(PSA)

Şehzade Uday malvarlığındaki yüzlerce çok bahalı arabadan birine süvar olup, Bağdat sokaklarında dehşet estirir, gözünün beğendiği kadınları kızları yoldan kaldırıp sarayındaki özel tecavüz odalarına götürür idi. Bazılarına işkence edip öldürdüğü bilinirdi lakin şehzade olduğundan hiç kimseden karşı bir ses çıkabilemez idi.

UDAY HUSSEIN

UDAY

Qusay

QUSAY

Görkemli uzayın küçücük bir bölümünü size şöyle ballandırayım: Hacı bekir lokumundaki şeker tozunun bir zerresini alın. Bu zerrenin çıplak gözle katiyyen görülmediğini görüp, anında görgünüzün arttığını göreceksinizdir. Sevgili güneşimiz bu lokum tozu büyüklüğündeki dünyamızdan ikibuçuk santim uzaktadır. Bu ikibuçuk santimin her milimetresine 400 adet dünya sığar. Tam bu sırada ise, “Alpha centauri”, altıbuçuk kilometre uzakta ikamet etmektedir ki inanmayan neuzibillah ossaat kafir olur. Aşağıda, “Alpha Centauri”nin, çılgın bir gök taşının yaptığı çizginin hemen altındaki güzel bir pozunu göreceksiniz. Heyhat biz görüntülüyemiyoruz , çünkü Alpha Centauri ancak güney yarımküredeki insanlara kendini görüntületiyor.

ALPHA CENTAURI

“Bir mümin yezide kızını verse
Anası babası ilayık görse
Yüz bin kere başı secdeye varsa
Hak da günahından geçmez billahi”
(Pir Sultan Abdal)

 

Uday’ın bilinen başarıları (!) içinde, gol atamayan Irak’lı futbolcuları falakaya yatırması, Olimpiyad takımında başarısız olan sporculara işkence yapması, babasının bakanlarından birinin 12 yaşındaki kızını kaçırıp kızın direnen babasını öldürmesi, Saddam’ın korumacılarından Kamal Hana Jajo’yu evindeki bir içki-seks partisinde döverek herkesin içinde öldürmesi vardır ki bunların filmi bile yapılmıştır ; “The Devil’s double”.

NAWAF AL-ZEİDAN, Saddam’ın uzaktan akrabası olup, Saddam’ın sayesinde Irak’ın en zenginlerinden biri olmuştur. Nawaf, Musul’daki malikhanesine sığınan Uday ve Qusay’ı Amerikalı’lara ihbar etmiş, Amerikalı askerlere kapıyı açmış, Uday, Qusay ve Qusay’ın oğlu 14 yaşındaki, adı benzemesin, küçük şehzade Mustafa’nın öldürülmesini sağlamıştır..

Nawaf Al-Zeidan Amerika tarafından anında 30 milyon dolar ile ödüllendirilmiş, bu parayı hemen “sıfırlayan” Nawaf, Amerika’nın yardımı ile Irak’tan kaçırmış, şimdilerde ise, Avrupa ya da Amerika’da sefahat içinde yaşamaktadır.

Saddam-Hussein-hanging-AFP

                      (Saddam’ın sonu)

Saddam’ın iki şehzadesi Uday ve Qusay’in, dünyanın en pahalı arabalarından oluşan özel arabaları, mücevherleri, sarayları, onları hoş tutan yüzlerce cariyeleri nerededir şimdi acep ?

“Pir Sultan’ım der ki üçler yediler
Kırklar da bu demde hazır idiler
Bağdad’ı Basra’yı verdi dediler
Aslı nedir neye verdin Bağdad’ı ?”

(Pir Sultan Abdal)

Gözleriniz hep yükseklerde ve iyilik içinde  olsun.

(ARKASI GELECEK)

Timur Sumer

ACETAMINOPHEN & ADHD

Mental Health

Prenatal acetaminophen exposure may affect ADHD in childhood

FROM JAMA

Major finding: Children exposed prenatally to acetaminophen were at a greater risk of being diagnosed with hyperkinetic disorder, having ADHD-like behaviors, or being on an ADHD medication, an association that was increased with exposure during more than one trimester and with more weeks of exposure.

Data source: A large prospective study using the Danish National Birth Cohort data and other national health registries evaluated the association between the three outcomes, and maternal use of acetaminophen, based on information obtained from the mothers of more than 64,000 children.

Disclosures: The study was supported by the Danish Medical Research Council. One of the authors was at the University of Arizona, Tucson, when she was involved in the study, but now works at Novartis Farmaceutica SA, in Barcelona.

Prenatal exposure to acetaminophen was associated with a significantly increased risk of attention-deficit/hyperactivity–like behavioral problems, a hospital diagnosis of hyperkinetic disorder (HKD), or being on ADHD medications in children at age 7 years, based data from more than 60,000 children obtained from the national birth registry and other health registries in Denmark.

The study was published online on Feb. 24, in JAMA Pediatrics (doi:10.1001/jamapediatrics.2013.4914). The risk of ADHD-like behaviors in children at age 7 years increased by 13% among those whose mothers had used acetaminophen overall during pregnancy. When acetaminophen was used in the second and third trimesters, the risk increased by 44%, and when used during all three trimesters, the risk increased by 24%.

Courtesy: Cleveland Clinic

The associations with these three outcomes were greater when acetaminophen (paracetamol) was used in more than one trimester and with increasing frequency of use (more than 20 weeks during pregnancy). Because exposure to acetaminophen is common, “these associations might explain some of the increasing incidence in HKD/ADHD, but further studies are needed,” Zeyan Liew, MPH, and his coauthors concluded. Mr. Liew is with the department of epidemiology, Fielding School of Public Health, University of California, Los Angeles.

The prospective study included 64,322 live-born children and their mothers who were enrolled in the Danish National Birth Cohort during 1996-2002, and data from the national hospital, psychiatric and prescription registries. The mothers had participated in three interviews about acetaminophen use during pregnancy: at the 12th and 30th weeks of gestation, and 6 months after giving birth (28,254 women who had missed at least one of these interviews and their children were excluded).

A subgroup of approximately 41,000 women who had responded to a self-administered questionnaire (the Strengths and Difficulties Questionnaire), when their child was 7 years of age were used to evaluate ADHD-like behaviors; 55% of the women in this group had used acetaminophen at some point in their pregnancy. In the entire group of 64,322 mothers, 56% had used acetaminophen during pregnancy.

Data obtained by the investigators included parental reports of ADHD-like behaviors at age 7 years; a hospital diagnoses of HKD at or after 5 years; and use of ADHD medications, mostly Ritalin. The researchers adjusted for possible confounders, including birthweight; sex; maternal age at child’s birth; socioeconomic status; drug and alcohol use during pregnancy; mother’s self-reports of psychiatric illnesses and childhood behavioral problems; and diseases or conditions that may have prompted the mothers to have used acetaminophen.

The associations between the use of prenatal acetaminophen and the increased risks of HKD or using an ADHD medication also increased when acetaminophen was used during two or more trimesters, and a significant trend appeared with the increasing weeks of use: When used for 20 or more weeks, the risk for an diagnosis of HKD increased by 84% and the risk of having received an ADHD medication increased by 53%, the researchers noted. These results were similar “when restricting to mothers who did not report psychiatric illnesses or episodes of fever, inflammation, and infections during pregnancy,” they added.

Creatas Images
The risk of ADHD-like behaviors in children at age 7 years increased by 13% among those whose mothers had used acetaminophen overall during pregnancy. When acetaminophen was used in the second and third trimesters, the risk increased by 44%, and when used during all three trimesters, the risk increased by 24%. 

Referring to evidence from animal and human studies suggesting that acetaminophen may be an endocrine disruptor, the authors wrote: “Maternal hormones, such as sex hormones and thyroid hormones, play critical roles in regulating fetal brain development, and it is possible that acetaminophen may interrupt brain development by interfering with maternal hormones or via neurotoxicity, such as the induction of oxidative stress that can cause neuronal death.”

The study strengths included the availability of different endpoints to evaluate different levels of ADHD and the use of prospective data (interviews with the mothers). But the findings were limited by the inability to evaluate the effect of dosage or number of pills, because the mothers were not able to provide this information. Despite the adjustment for confounding variables, “the possibility of unmeasured residual confounding by indication for drug use, ADHD-related genetic factors, or coexposures to other medications cannot be dismissed,” the researchers said.

In an accompanying editorial, Miriam Cooper, MRCPsych, of the Institute of Psychological Medicine, Cardiff, Wales, and her associates wrote that while the study’s results are potentially important, “caution should be exercised in ascribing causation to statistical associations between prenatal risk factors and adverse outcomes” and the results “should not change practice.” However, the findings should be used as a basis for future research and “underline the importance of not taking a drug’s safety during pregnancy for granted” (doi:10.1001/jamapediatrics.2013.5292).

The study was supported by the Danish Medical Council. Neither the researchers nor the editorialists had relevant financial conflicts to disclose.

Be cautious in interpreting this cohortThere are quite a few problems with the interpretation of this cohort. Most importantly, there is potential bias by indication. For example, women who needed more acetaminophen might have had conditions that could cause the outcome, rather than the acetaminophen. In addition, the doses were not known and more than 20,000 cases were excluded for missing interviews. Therefore, it is possible that they had many more parents with ADHD, which is often a genetic condition. The acetaminophen users had more muscle and joint diseases, more infections, and more psychiatric disease-which can affect the results, independent of acetaminophen.

Dr. Gideon Koren is director of the Motherisk Program at the Hospital for Sick Children, Toronto, and professor of pediatrics, pharmacology, pharmacy, and medical genetics, at the University of Toronto. He has no relevant disclosures.

ADİL KARCI’DAN KARAKIZ’IN EVİ

KARAKIZ’IN EVİ

Çamur ev 

Her sabah her seher gelir geçersin

Kanımı kadehe koyar içersin

Ne beni alırsın ne de geçersin

Yetmez mi insafsız senden çektiğim

 

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni

Saz çalayım güzelim uyutayım seni

 

Bizim “altı lambalı”  Alman malı Minerva radyonun sesi yine pencereden sokağa taşmış, heykeli dikilmeye layık derecede Türk Halk Müziğine hizmet ve katkılarda bulunduğunu  sonradan öğrenmiş olduğum Neriman Altındağ ablamız o güzel sesi ile söylüyor da söylüyordu.  (O yıllarda soyadının hangisi olduğunu tam hatırlayamıyorum, zira önce Muzaffer Sarısözen ile, daha sonra da Nida Tüfekçi ile evlilik yapmıştı.  Ama ikinci evliliği çok uzun sürdüğünden olsa gerek, daha çok Neriman Altındağ Tüfekçi olarak hatırlanmaktadır.  Ablası Perihan Altındağ da ünlü ses sanatçısıydı).

                                                  NERİMAN ALTINDAĞ TÜFEKÇİ

–        Hem kızlara da kiraya veririz, saati on kuruş!

 

Evimizin ara sokağa bakan penceresinin altında,  sokağın kenarında, yerde,   elimle düzelttiğim  tozların üzerine bir çubukla çizmekte olduğum kare kare şekillerden başımı kaldırım Cinik Salih’e sordum:

 

–       Kızlar niye kiralasınlar ki?

–       Ohooo…  İçinde evcilik oynamak için canları gider.  Bak gör günde bir liradan fazla  kazanmazsak…

–       Yaa dur hele, daha yapmadan kiraya vermeyi mi düşünüyon?  dedim ve düşüncem dağılmasın diye yere çizmekte olduğum projeye döndüm. 

 

Ben bu sazı çala çala yoruldum

Kıymetimi bilmezlere kul oldum

Evvel altun idim şimdi pul oldum

Yetmez mi insafsız senden çektiğim

 

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni

Saz çalayım güzelim büyüteyim seni

 

Türkü de, benim projem de bitmişti. 

 

–       Salih, gel bak işte böyle yapacağız, dedim.

–       Eee, ne kadar büyük olacak bu?

–       Boyumuz kadar!

 

O devirde Adana’da ev yapımında genelde çamur kullanılırdı.  Çamur deyince ilk akla gelen “kerpiç” olabilir ama bu “çamur evler”i yapmak hem daha ucuz ve kolaydı  ve hem de çok daha çabuk yapılırdı.  Şöyle ki;  kartondan yapılmış  bir küp (ya da dikdörtgen prizma)  düşününün.  Üste gelen yüzeyi kesip atın. Taban kenarlarına dokunmadan küpün yan yüzeylerini  biribirinden ayırıp bir düzlem üzerine açın.  Tamam mı?  Ne kaldı geriye? Artı işaretine benzer bir şekil değil mi?  Ortadaki alt yüzeyi de yok edin. İşte geriye kalanlar  evin yerde yatan duvarları.  Önce her bir duvarın soyulmuş ve kurutulmuş kavak ağacından çerçevesi yapılır, daha sonra bu çerçeve dikine dikine kargı kamışları ile döşenirdi.  Duvar ayağa kaldırıldığında dağılıp düşmesinler diye, kamışlar ya çivilerle  çıtalara çakılır, yada  iplerle  örülerek duvar çerçevesine bağlanırdı. İç ve dıştan çamurla sıvandığında, bu kamışlar beton içerisine konan demir görevini yaparlardı.  Eğer  duvarlarda pencere ya da kapı olacaksa, pencere ve kapı yerleri daha duvarlar yerdeyken de oyulmak suretiyle hazırlanabilirdi.   Dört duvarın da kargı kamışı ile  kaplanması bitince, yerde yatmakta olan her bir duvarın tepesine bir halat bağlanır, birkaç işçi tarafından birer birer ayağa kaldırılır, sonra dört duvar köşelerinden birbirine bağlanırdı.  Böylece evin iskeleti tamamlanmış olurdu. İçeriden ve dışarıdan kalınca sıvanacak çamur ise en az on gün kadar önce hazırlanmış olmalıydı.  Kuruyunca çatlamaması için, içerisine bolca saman ilave edilmiş çamur günlerce işçiler tarafından çıplak ayakla çiğnenir daha sonra da dinlenmeye bırakılırdı.  Kovalarla taşınan çamur duvara aşağıdan yukarıya doğru sıvanmaya başlardı ki altı boş olup da patır patır dökülmesin diye.   Elini kovaya daldıran sıvacı küçük bir karpuz kadar çamur topağını avucuna alır “şaaap” diye duvara fırlatır, yapıştırırdı. Duvara yeteri kadar çamur şapşaplanınca  elinin ayası ile hem bu topakları düzeltir hem de  aralarındaki boşlukları doldururdu.   İçeriden ve dışarıdan yapılan bu işlem bir tek sıvacı tarafından iki-üç gün gibi kısa bir sürede bile bitirilebilirdi.  Evin tabanını toprak olarak bırakan da olurdu, beton döken de.  Evin damı ise genelde çinkodan yapılırdı, ki bunun için çatı yapmak, doğru eğimi vermek, altına tavan yapmak gibi işlemler ustalık gerektirirdi.  Ev yapanlar genellikle bu noktada babama ihtiyaç duyarlar ve çatıyı onun yapmasını isterlerdi, zira babamın o güne kadar yaptığı damlar en yoğun yağmurda bile su sızdırmazlıkları  ile ün salmıştı.  Bu kargı kamışlı çamur evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olurdu ve gayet sağlıklı bir yaşam ortamı sağlarlardı.  Dışları genellikle kireçle badana yapılırdı ve, sanılanın aksine,  topraktan yapılmalarına rağmen yağmurdan hiçbir zarar görmezlerdi.

 

Eğmeli yavrum eğmeli

Fistan yere değmeli

Bir yiğidin sevdiği

Dünyalara değmeli

 

Bu defa Ahmet Gazi Ayhan bu türküye başlamıştı ki Salih;

 

–        Madem planladın, hadi başlayak, dedi.

 

Yüz adım kadar ötedeki bir arsaya bu çamur evlerden bir tanesi yeni yapılmaya başlanmıştı ve bizim de küçük bir ev yapma fikrimiz ondan kaynaklanmıştı.  İlkokul üçten dörde geçtiğimiz senenin yaz tatilinin ortalarındaydık ve, işin aslına bakarsanız, oynamaktan bıktığımız oyunların dışında kendimize yeni bir meşgale arıyorduk.

 

Birkaç gün öncesi ben, Cinik Salih, Lıklık Mahir ve Malak Macit yakındaki bir dut ağacının altına oturmuş  ev yapan işçilerin yerde yatan duvar iskeletine kargı kamışı döşemelerini izliyorduk. 

 

–       Lan biz de bi tane küçük ev yapsak böyle n’olur?  dedi Cinik.

–       He valla lan,  dedi Malak, hem de bu dutun altında yapak!

–       Tamam da olum, nası yapılır biliyonuz mu? diye lafa karıştı Lıklık.

–       Adil bilir, onun babası usta, diye cevapladı Cinik, o planlar.

 

Tamam, usta olmasına babam ustaydı, hem de iyi bir ustaydı ama onun her bildiğini benim de biliyor olmam mı gerekiyordu?  Bu ev yapımı konusunda onlardan daha fazla bir bilgim yoktu ama bozuntuya vermedim ve,

 

–       Plan kolay, siz yardım ederseniz  evi yaparız, deyiverdim. 

 

Oradaki inşaat alanında kargı kamışı olsun, dinlenmiş çamur olsun bolca vardı ve bir miktar almamıza da hiçbirşey engel değildi.  Zira çatısını babam yapacak ya, sıkıysa istediğimizi vermesinlerdi. 

 

Aldık, aldık!  İnşaat sahibinden olsun, babamdan olsun, gereken izinleri aldık ama bir şartla… hergün birer saat bedavaya çamur çiğneyecektik!  Olsun, bu bile bizim için bir eğlenceydi.  Derhal kabullendik, kısa pantolonları çıkartıp iç donlarıyla hemen işe başladık. Vaccık-vuccuk tepeliyorduk samanlı çamuru.  Tahmin ettiğimiz gibi bu iş bize ilk birkaç dakika çok eğlenceli geldi.  Ama, bir saat kadar sonra bacaklarımızın engellenemez  titremesinden dolayı ayakta duramaz hale geleceğimizi nerden bilebilirdik ki!   Ama ne olursa olsun, yapacaktık küçük evimizi.

 

Ertesi sabah babamın takım dolabından testere, çekiç, keser, metre, çivi vs. gibi alet ve adavatı aldık ve kendi inşaat şantiyemizi kurduk dut ağacının altına.   Evimizin boyunu planladığımızdan biraz daha kısa yapmak zorunda olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalmıştık, çünkü bize verdikleri iskeletlik kavak artıklarının en uzunu birbuçuk metre civarındaydı.  Çaresiz, kullanılacak dikmelerin uzunluğunu eldeki malzemeye uydurmak zorunda kaldık.  N’apalım, biz de evimizde biraz eğilerek gezerdik olur biterdi.  Yaptığımız her işlem ev inşaatında çalışan işçilerin taklidi oluyor, onları bir gün geriden takip ediyorduk, ki bir gün sıvacı ustası işe gelmedi.  Biz de bir gün ara verdik haliyle.  Ama sonra öğrendik ki adamın babası ölmüş ve en az bir hafta inşaata gelemeyecekmiş.  Biz bekleyemezdik.  Daha önce seyrettiğimiz bu tür çamur ev yapımlarından aklımızda kalan bilgiler ile işimize devam etmeliydik.  Öyle de oldu.  Sonuçta, eğri büğrü de olsa duvarları dikmiş, içten ve dıştan sıvamıştık. Şimdi elimizde bir metreye bir buçuk metre boyutlarında  tabanı, bir buçuk metre kadar da yüksekliği olan, ama henüz üstü kapanmamış bir evimiz vardı.  Duvarları yaparken gereken boşlukları  oyup hazırlamıştık  ama oralara kapı veya pencere yerleştirmekten vazgeçmiştik, sadece delik olarak kalacaklardı.  Öyle ya, içinde eşya olmayan evin kapı penceresi olsa veya olmasa ne fark edecekti ki?  (Aslında yorulmuştuk ve, açıkçası, artık kapı-pencere ile uğraşmaya gözümüz kesmiyordu).

 

Bu noktaya gelene kadar evin üstünü nasıl kapatacağımızı hiç düşünmemiştik.  Sonuçta mimar-mühendis bendim ya, benim kararımı soracaklardı.  Ben de “bilmiyorum” dememek için babama danışmam en doğrusuydu.  “Kontrplak ve rabrayıt ile dümdüz kapatın”  dedi babam.   Rabrayıt (ruberoid) dediği o zamanlar dam kaplaması olarak kullanılan, katran ile kaplanmış kalın kağıttan başka başka bir şey değildi ve gerçekten de yağmur geçirmeyen en ucuz malzemeydi.  “Rabrayıtı da kontrplağı da ben size veririm ama siz kesip siz çakacaksınız” dedi. Bu mesele de böylece halledilmiş oldu.

 

Daha hiç kimse bana dam konusunu sormadan, ertesi sabah bizim ekibi toplayıp evimizin avlusunda babamın atölye haline getirdiği sundurmaya götürdüm, malzemeyi aldık ve kurumaya başladığı için duvarları koyu kahveden sütlü kahve rengine dönmekte olan evciğimize doğru yollandık.  Kenarlarını düp düzgün kesememiş olsak da, hem kontrplağı hem de onun üzerine kaplama olarak sereceğimiz ruberoid’i kesmiş ve damı çakmıştık.  İşte, evimiz karşımızdaydı, ama hiç aklımıza gelmeyen bir problemle karşılaşmıştık.  Evin köşe direklerinin yere gelen uçları uzun tutulup yere gömülmediği için ev yerinden oynuyordu!  Yani güçlü kuvvetli birkaç kişi alıp evimizi götürebileceği gibi, sert bir rüzgar da kaldırıp bir tarafa atabilirdi.  Onun da çaresini bulduk;  “katil çivi” diye tabir edilen bir karış uzunluğundaki çivilerle duvarlardan birisinin içinden evi dut ağacına çakacaktık! Duvarlar kurur kurumaz bu çakma işlemini yapmaya karar vermiş olmanın rahatlığı ile eserimizi seyretmeye koyulduk.

 

–       Lan valla güzel oldu haa!  dedi Malak.

–       Evde bir hasır parçası var, onu da yere serdik mi tamamdır bu iş, dedi Lıklık, hemen gidip getiriim mi?

–       Durun be!,  diye bağırdım,  duvarlar tam kurumadan içeriye girmek yok!

–       Tamam,dedi Cinik, kuruyunca ben de çiçek resmi getirip asacam şu duvara, kızların hoşuna gider.

–       Gızların ne işi var lan evimizde? diye sordu Lıklık. 

Ticari zekası bizden bir hayli ileride olan Cinik,

–       Evcilik oynasınlar diye onlara kiraya verip para kazanacık olum!,  Kızlar çiçek resmini severler.

 

Biz aramızda konuşurken Karakız yanımıza gelmiş, kuyruğunu sallaya sallaya o da bizimle beraber yaptığımız eve bakıyordu.   Karakız mahallede bizimle birlikte büyüyen onlarca köpekten birisiydi.   Rengi simsiyah olduğu için, erkek olsa mutlaka adını Karabaş koyardık ama dişi olduğu için Karakız olmuştu. Köpeği ilk fark eden Malak oldu;


–       Karakııız, Karakııız!  Gel kız gel!  Lan bu gebe ha biliyonuz mu?

–       Biliyoruk lan, hamile köpeği annamıyacak kadar salak mıyık olum?

–       Kız, geceleri gel de evimizi bekle.  Bak biri yanaştı mı saldır ha!

–       Lan bu güne kadar Karakız kime saldırdı ki hırsıza saldırsın?

–       Hırsız n’apacak lan bu evi?

–       Lan öbür mahalleden birileri gelir evi yıkar diye söylüyom  (hırsız diyemezdi)  hırhız için deel.

 

Eserimizi bir müddet daha seyrettikten sonra dağılıp evlerimize gittik.  Aramızda konuşup buluşma saati konusunda  anlaşmamıştık ama hepimizin ertesi sabah erken erken orada toplanacağımızdan hiçbirimizin şüphesi yoktu.

 

En geç ben gelmiştim.  Bizim inşaat ekibi evciğimizin önüne çömelmiş, sessiz sedasız kapısından içeriye bakıyorlardı.  Onların bu sessizliği pek hayra alamet sayılmazdı ya, hadi hayırlısı…

 

–        Ne var lan, dedim, yılan mı var içerde?

 

Kafasını aşağıdan yukarıya doğru kaldırıp burnu ile “bak” işareti yaptı Lıklık.  Hakikaten ne vardı içeride ve bunlar niçin hiç konuşmuyorlardı? Gayri ihtiyari hepsinin önüne geçtim ve kapıdan içeriye baktım, bir de ne göreyim?  
Bizim Karakız yere yan uzanmış, altı tane simsiyah yavrusu ise meme emmeye çalışıyorlar!  Meğerse o gece bizim minik evde doğum yapmış! Ben kapı eşiğine kadar gelince Karakız kuyruğunu pat pat diye toprağa vurmaya başladı ve bir suç işlemişçesine önce bana sonra yere baktı. 

 

–       Kız, bunlar ne böyle?  dedim, yavrularını göstererek.  

Daha gözleri bile açılmamış yavrularını bırakıp ayağa kalktı, sendeleye sendeleye kapıya kadar gelip kendisine uzattığım avucumu yaladı.  Diğer elimle başını okşadım.  İzin almış olmanın rahatlığı ile geriye döndü, gitti yine yavrularının önüne yattı.

Cinik Salih’e döndüm:

 

–       Aferin lan Cinik!  Eve hemen bir kız kiracı bulmuşsun, helal sana valla!

 

–       Ya bırak dalga geçmeyi. Bu hayvan aç-susuzdur şimdi, dedi, hadi herkes evden yiyecek  bir şeyler getirsin.

 

Koşa koşa evlere dağıldık.  Kimimiz tencereden yürüttüğü etli kemiği, kimimiz süte doğranmış  ekmeği, kimimiz annemizin misafir için hazırladığı böreği getirdik ve bir tas su ile birlikte  içeriye koyduk. 

 

Bu ikramlar uzun müddet, hem de hemen hemen hergün aynen devam etti. Birkaç hafta sonra yavrular dışarıya çıkıp gezecek kadar büyümüşlerdi.  Onları elimize alıp sevmemize Karakız hiç seslenmiyor ve biz yavrularını kendisine iade edene kadar da kulübede sabırla bekliyordu.

 

Evet, evciğimize hem kiracı bulmuştuk hem de bekçi.  Artık hiçbir “hırhız” evimizi çalamaz, hiç kimse eserimize zarar veremezdi.  Hatta hatta hiç kimse evin içerisine bile giremezdi.  Maalesef buna biz de dahildik, çünkü Karakız evin kiracısı değil sahibi olmuştu!

 

–       Lan bari yarın bir kömür getirin de kapının üzerine KARAKIZ’IN EVİ yazalım dedi Lıklık, nasıl olsa bu ev hiçbir zaman bizim olmayacak!

–       Bir tane daha yapak o zaman, dedi Malak.

–       Yoğurt mu dedin?  dedi Cinik, mahallede daha kaç tane köpek var biliyon mu sen?  Bize sıra gelmez oolum, boşveeerrr….

Adil KARCI  

23 Şubat 2014 – Adana

 

ADİL KARCI’DAN AMELİYAT MACERAM

 

AMELİYAT MACERAM

(AŞAĞIDAKİ YAZI TÜMÜYLE HAYAL MAHSULÜ BİR GÜLMECE ÖYKÜDÜR.)
TİMUR SUMER

ADIL

AMELİYAT MACERAM

Sevgili Arkadaşlarım,

 Dün sabah saat 08:20’de girdiğim “Laparoskopik Bilmemne” ameliyatından (safra kesesi için tıbbı bir terim var ama bir türlü ezberleyemedim ve de size tıbbi terim  kullanma ukalalığı yapamadım işte)  iki saat sonra çıktım ve bu sabah 09:00’da beni eve postaladılar.  Haliyle ağrı-sızı var tabii ama yiğitliğe bir şey sürmemek için bütün gece hemşirelerin teklif ettikleri ağrı giderici iğneleri reddettim.  (Her defasında bir yerime bir iğne saplayacaklar sanıyordum, daha sonra öğrendim ki elimin üzerine taktıkları “damar yolu”ndan vereceklermiş ilacı meğerse! Nee biliiim?)

 Olay şöyle başladı; Taa beş yıl önce, başka bir sebeple ultrason yapılırken safra   kesemde taş tespit ettiler.  O sıralar doktorum kolejde bizden bir alt sınıfta okuyan  Mehmet Özkemancı  idi (şimdiki soyadı Şahinoğlu). (Yaa yok be,  evlenip kızın soyadını filan almadı yahu, soyadını otuz yıl önce “gördüğü lüzüm üzerine” kendisi değiştirmiş).

Neyse, Mehmet safra kesemdeki taşın varlığını tespit edince “Abi, sen bu taşı hemen aldır, bak bende de vardı, aldırdım kurtuldum” dedi.  “Olur, olur” dedim “işlerden vakit bulduğum bir ara aldırırım”.  Demek ki beş sene sonrasına nasipmiş.  Aslında zavallı taşın hiçbir zararı yoktu ama münafıklar rahat vermediler ve aldırdık işte.

 Ortanca kızım ticari bir guruba bağlı olan Adana’daki özel bir lisenin müdiresi.  Gurubun Adana’da ayrıca birkaç hastanesi ve kliniği de var.  Kızımın kadrosundaki bir öğretmenin  kocası da yine guruba bağlı  bir hastanede anestezi uzmanı  Bu doktorun tavsiyesi ile tanıdığı bir genel cerraha gönderildim.  Üç gün önceydi, Prof. Doktor (genel cerrah) Veli Sezer  ile ameliyatla ilgili konuşuyoruz.  Adam bana safra kesesi ile bilgiler vermeye çalışıyor, ben sık sık sözünü kesip tereciye tere satmaya çalışıyorum.   Hatta hatta o kadar ileriye gittim ki, laparoskopik kolesistektomi (ohhh be hatırladım bu tıbbi terimi) nasıl yapılır adama ben anlatmaya başladım.  (Tabii ki youtube’da üç beş ameliyattan fragmanlar izleyip gitmiştim yanına, benden kaçar mı?”   Bu defa Veli Bey benim sözümü kesti;

 

          Sizin mesleğiniz ne Allah aşkına?

  • İşletmeciyim.
  • Eğer beni işletmiyorsanız, mesleğimi elimden aldınız demektir!

 O kadar da haddimi aşacak değilim, di mi ya?

 

  • Yok doktor, kendi kendimi ameliyat edemem, deyip sustum.

 O da benim bu konuda araştırma yapmış olduğumu fark edip lafı uzatmadı ve bir sorum olup olmadığını sordu.

 

  • Doktor, yağlı yemekleri filan bir müddet yasak ettin de, rakıya hiç değinmedin.  O da yasak mı?    Belli belirsiz bir gülümseme yayıldı yüzüne ve;

 

  • Valla içebilirseniz, ameliyattan hemen sonra bile  için, zararı yok!  dedi.  Ama

içinden mutlaka “sen ameliyattan sonra su bile içebilirsen allahına şükret” diyordu ve o da benimle kafa buluyordu, eminim.  Ama ben bunu bir tarafa yazdım.  Mutlaka bu lafına karşılık bir şeyler yapmalıydım.

Ameliyat odasında hazırlık yapılırken anestezi uzmanı ile yine rakı muhabbetine başlamıştık ki, gerisini hatırlamıyorum.  Kendime geldiğimde bir büyüğü susuz içmiş gibiydim.  Halen ameliyathanede olduğumu fark ettim, oradakilere bir espri yapayım dedim ama konuşabilmek ne mümkün?  Neyse beni yatırıp getirdikleri tekerlekli yatağımla geriye odama götürdüler.   Hastayken etrafımda pek fazla insan olmasını sevmediğimden odamda sadece küçük damadım Necmi ve de en küçük kayın biraderim Birol refakatçilerim olarak beni bekliyorlardı.  “Geçmiş olsun baba, abi” faslından sonra “lan şu idamlık kıyafetinden kurtarın beni” dedim ve yardımlarıyla bir atlet bir pijama giydim üzerime.  Ameliyat sırası ve sonrasında verdikleri hem narkoz hem de ağrı kesiciler nedeni ile fazla bir ağrı duymuyordum ve kendimi bayağı dinç hissediyordum.  (“Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu“ özdeyişine uygun olarak gece ağrıdan nefesim kesilecekti ama bunu yaşamadan bilemezdim ki). 

 Torpilliyim diye de olabilir, bana manzaralı bir oda ayırmışlar.  Yani keyfim gıcır!  Göğsündeki yazıdan adının Fulya olduğunu öğrendiğim güler yüzlü bir  hemşire geldi, tansiyonuma baktı ve “geçmiş olsun” dedi, “doktorunuz başka bir ameliyata girdi, çıkınca yanınıza gelecek”.

 Kafamda bir şimşek çaktı.  (Yahu laf gelişi bu, kafada şimşek mimşek çakmaz tabii ki).  Doktor gelmeden hemen bir şeyler yapmam lazımdı ve ben o doktoru tufaya getirmeliydim.  Artık iyice ayılmış ve konuşabiliyordum.

 

  • Çocuklar, dedim, biriniz aşağıya inip boş bir ufak rakı şişesi, bir rakı bardağı, küçük bir kase yoğurt , az beyaz peynir ve de bir tane salatalık alıp gelsin, dedim.
  • Hayırdır inşallah abi, dedi  Birol, bir şeyler tezgahladığın belli de şişe niye boş olacak?
  • Oolum, dedim, içine su koyabilirsen koy ama şimdiki şişelerin ağzına  plastik regülatör tapa takmışlar, boşaldı mı bir daha dolduramıyorsun.  Sen git dediklerimi acele getir hadi.

Birol’un gitmesiyle gelmesi  bir oldu.  Hemen hastanenin yanındaki  bakkalda hepsini bulmuş.  Yoğurdun bir kısmını rakı bardağına koydurup üzerine su ilave ettirdim ve rakı görünümü verene kadar sulandırttım, içinde oluşan köpüğü aldırttım.  Görüntü ilk bakışta aynen rakı!  Anahtarlığa takılı küçük bir bıçakla Necmi peyniri ve salatalığı doğradı, kağıt bir tabağı bunlarla süsledi ve böylece yanımdaki masacık bir çilingir sofrası görünümü aldı.  “Daha ne ilave etsek” diye tartışırken kapı tıkladı ve bizim Fulya hemşire (nöbet devir edeceğinden) yanında başka bir beyaz önlüklüye daldı içeriye ve ayak ucumdaki kayıt tabelasına yöneldi.   Tam tabelayı alıp yanındaki  yeni hemşireye bilgi vermeye başlamıştı ki bizim çilingir sofrasını dehşetle fark etti:

 

  • Aman allahım!  Adil bey bu ne?  (Şişenin boş olduğunun farkında değil henüz.)
  • Neye benziyor?
  • Rakıııı!
  • Evet ya rakı.  Doktor Veli bey izin vermişti bana, içebilirsen ameliyattan çıkar çıkmaz  iç demişti, ben de içiyorum.
  • Adil bey yapmayın, beni kovduracak mısınız?  Ne olur çabuk kaldırın bunları, biraz sonra doktorunuz ziyaretinize gelecek.

 Daha fazla dayanamadım,

 Fulya hemşire, teleşlanma.  Bu gördüğün sadece bir mizansen.  Ortada rakı makı yok, o gördüğün sulandırılmış yoğurt.  Doktora bir şaka yapmak için bu düzeni tezgahladık.

Fulya hemşire inanmaz inanmaz rakı bardağını aldı, kokladı ve “hele öyle deyin” dedi ve kahkaha atarak gülmeye başladı.   “Valla ne yalan söyleyim, siz gerçekten fırlamaymışsınız!” diye iltifatta (ya da hakarette) bulundu.  “Seni de yazdim duvara, sen de bu lafı ödeyeceksin” dedim içimden.

 

  • “Bu oyununuza ben de katılabilir miyim?”  demez mi?
  • Tabii katıl da nereden icap etti, diye sordum.
  • Geçenlerde Veli bey beni korkutmuş ve bana gülmüştü, alacağım var ondan.
  • E, nasıl katılacaksın?
  • Rakıyı size benim ikram ettiğimi söyleyeceğim.  O önce kızacak, sonra şaka olduğunu anlatıp ben ona güleceğim.  Ben şimdi gidiyorum, Veli beyi buraya getirdikten sonra nöbetimi devrederim dedi ve cebindeki bir paket fındığı da bizim tezgaha  bırakıp çıktı.  Ne kadar şanslıydım be?  Bir taşla iki kuş!

 

  • Birol, şimdi çabuk bakkala git bir ufak gerçek rakı getir, ama bu şişenin aynısından olsun ha, dedim

 

  • Hayırdır abi, sen hakikaten niyeti bozdun mu ne?

 

  • Yahu çabuk ne diyorsam onu yap, vaktimiz dar.

Birol’un ceket cebinde hastaneye soktuğu rakıyı açarken Necmi çoktan bardaktaki yoğurtlu suyu döküp bardağı yıkamış, fındık paketini açmış ve masaya bir de plastik çatal ayarlamıştı.   Bu defa bardağa gerçek rakıyı doldurduk, suyunu ayarladık , beklemeye başladık.  Ulan bekle bekle ne gelen var ne de giden.  Yani biz bütün bu tezgahı boşuna mı yapmıştık?

Kapı aniden açıldı, bizim  cerrah  Prof. Veli  önde, Fulya hemşire arkada daldılar odaya.  Daha doktor kapıdan girerken, 

 

  • Kendinizi nasıl hissediyorsunuz Adil Bey? diye sordu.  Henüz bizim tezgahı fark etmediği belliydi.
  • Ooooo, doktorcuuuum, kaynanan seviyormuş, hadi gel buyur! dedim.

 Aniden suratı allak bullak olan doktor;

 

  • Adil Beeey?  Bu ne demek oluyor?  Ya bu kadarı da olmaz valla, ameliyattan çıkalı daha iki saat olmadı yahu?  Bu kadar mı düşkünsünüz bu rakıya?  İntihar bu yahu intihar!
  • Sakin olun doktor, dedim.  Siz bana “içebilirsen ameliyattan çıkar çıkmaz iç istersen” dememiş miydiniz?
  • Yaa dedim ama o şakaydı be!  Hadi hepsi bir yana, rakıyı nasıl soktunuz bu odaya kadar?

Rol sırası kendisine gelen Fulya hemşire, 30-35 yaşındaki aktrislerin Türk filminde lise talebesi rolü oynadıklarında sergiledikleri şımarık hareketlerle;

 

  • Rakı benim ikramım doktor bey! diye kıkırdadı.
  • Neee?  Hem de bunu yapan bir başhemşire ha?  Yahu siz hepten çıldırmışsınız valla!
  • Doktor, dedim, niye hastaneye alkol girmesi yasak mı?
  • Tabii yasak!  Eminim bunu siz de biliyorsunuz!
  • Yapmayın doktor bey, şimdi bu hastanede şişeler dolusu alkol yok mu yani?
  • Var tabii de o içilmez?
  • Niye?
  • Zehirler de ondan.
  • Aşk olsun be doktor.  Sen bizi zehirleyecek alkolü hastanede serbest bırakacaksın, rakıyı yasaklayacaksın ha?  Olmadı valla!

Ne diyeceğini şaşıran doktor, hırsından morarmış bir halde Fulya Hemşireye döndü;

  • Aferin yani.  İyi bir şey yapmış gibi bir de gülüyorsun!  Seninle dışarıda konuşmamız lazım!

 Fulya hemşire, intikamını almış olmanın zevkine yeterince erişmiş olmalı ki, gülerek;

 

  • Doktor bey, biz size hep beraber bir şaka yaptık!  O bardaktaki rakı değil ayran!  dedi ve gevrek bir kahkaha patlattı.  Ama akşamcı olduğunu tahmin ettiğim doktor yer mi?  Bardağı eline aldı, kokladı;
  • Basbayağı rakı bu be!  diye gürledi.  Al, bak!
  • Olamaz, dedi hemşire doktorun kendisi ile dalga geçtiğini düşünerek, isterseniz bir dikişte içeyim ha?
  • Hemşiranım, hastaya rakı ikram ettiğiniz yetmiyor, bir de görev başında alkol  mu alacaksınız?  Sizi hiç böyle bilmezdim, pes yani!

Fulya hemşire kendinden emin olarak rakı bardağını eline aldı, dudaklarına yaklaştırdı ve, ve, ve, daha bir yudum almadan anason kokusunu almış olmalı ki;

 

  • Olamaaazz!  Vallahi daha on dakika önce bunda ayran vardı!  Nasıl olur yaaa?   Doktor bey yemin ediyorum, ben rakı filan getirmedim buraya.  Bu beyler ayran yapmışlardı, rakı diye beni kandırdılar, sonra hep beraber güldük  Vallahi işin doğrusu bu!
  • Hemşiranııım, deminki itirafına mı inanayım,   bardaktaki rakıya mı inanayım, yoksa şimdiki inkarınıza mı inanayım?

Dayanamayıp doktora kaş göz işareti yaptım.   Vaziyeti çakan Profesörün dudakları yukarıya doğru kıvrıldı ama güldüğünü belli etmemek için arkasını dönüp kapıya yöneldi ve;

 

  • Bu durumu başhekime rapor etmeliyim!  dedi.

Hemşire Fulya ağlamaklı bir sesle;

 

  • Adil bey, gerçeği siz biliyorsunuz.  Nasıl oldu bu ben de anlamadım ama Allah aşkına doğrusunu Veli beye siz anlatın, nooooluurrr!

Doktor geriye döndü,  hemşire hariç hepimiz bir kahkaha patlattık ki sormayın!  

Bu kadar sesli gülerek diğer hastaları rahatsız ediyorduk ve asıl şimdi hep beraber suç işliyorduk!

Sonunda doktor kapıdan çıkarken;

 

  • Adil bey, iyi olun da beraber içelim dedi.

 Korkuyu atlatıp yüzü normal rengine dönen  Fulya hemşire de ;

 

  • Rakı balıksız gitmez.  Balıklar da benden!  demez mi?

 21 Şubat 2014 – Adana

 

 

DIGITAL MEDICINE

Cook and Topol: How Digital Medicine Will Soon Save Your Life

You wake up with chest pain. Your smartphone reads your ECG. If it’s a heart attack, it calls an ambulance and sends your data ahead to the ER.

  
By 

ROBIN COOK And 
ERIC TOPOL
Feb. 21, 2014 7:07 p.m. ET
A sweeping transformation of medicine has begun that will rival in importance the introduction of anesthesia or the discovery of the germ basis of infectious disease. It will change how patients and physicians interact. It will change medical research and therapy. “Sick care”—the current model of waiting for you to get sick and then trying to alleviate symptoms and make you well—will become true “health care,” where prevention is the mantra and driving force. Welcome to the world of digital medicine.First and foremost, the digitalization of medicine will personalize health care: Treatment will be tailored to each person as a unique individual suffering a unique illness according to his or her genetic makeup. Currently, therapy is based on population statistics. Patients are separated into groups defined in various ways but usually by similar symptoms or by the results of basic lab tests (like cholesterol levels). These groups are then treated with drugs that may help many people, but not all of them, and often only a fraction of them. By incorporating information from an individual’s DNA, the data made available through digitalization will enable clinicians to match individuals with treatments. Only patients who will benefit will get a particular drug.

Getty Images

This is huge. Giving drugs to patients who are not helped has been enormously expensive and often perverse. Particularly with anticancer drugs, it often condemns such patients to horrendous side effects for no benefit.

Second, digitalization will democratize medicine: You will own or control the data about your own medical condition, and you will be able to analyze it instantly by your connectivity to the Web. In many ways, the profession of medicine today is where Christianity was when the Gutenberg Bible put scriptures into the hands of the laity. But the profession is going to change, subtly and not so subtly shifting power away from the medical-industrial complex: doctors, health insurers, hospitals, medical labs and Big Pharma.

The brave new world of digital medicine is coming about by the convergence of three rapidly evolving technologies: IT, or informational technology, involving wireless signaling, cloud computing and, most particularly, the spread of ever more sophisticated smartphones; medical applications of nanotechnology; and the progressively lower cost and availability of genome sequencing.

Today, all the physiological data monitored in a hospital intensive-care unit—including ECG, blood pressure, pulse, oxygenation, sugar level, breathing rate and body temperature—can be recorded and analyzed continuously in real time on a smartphone. A small piece of hardware, either the size of a cellphone, or one integrated with a cellphone, held against your body, functions as an ultrasound device. It can deliver information instantly to you or anyone you designate, and the information rivals that collected in a physician’s office or hospital setting. It can do so when you are experiencing specific symptoms—no appointment necessary—and at virtually no additional cost.

Thanks to more than 20 Silicon Valley startups and advances in microfluidic technology, smartphones will soon be able to function as a mobile, real-time resource for rapidly obtaining all the studies done currently in a medical laboratory, including chemistries, blood values and microbiological studies. A device worn on the wrist, called Visi, has been approved by the FDA for hospital use that can measure your heart’s electrical activity, respiratory rate, blood oxygen and blood pressure (without a cuff), and transmit the data wirelessly. Many other such devices are coming out that could be used by patients in their own homes.

Today an individual can feed a test strip into a device (there are a number of them) that—once connected to a smartphone equipped with an app—can carry out a complete urinalysis and instantly give the individual his or her specific gravity, pH, and levels of glucose, protein, red blood cells, white blood cells, bilirubin, nitrates—and even tell a woman if she is pregnant by measuring her HCG hormone.

And just last month llumina, a San Diego-based firm, announced a new machine that can sequence the human genome for $1,000. At this price, the genome sequence of millions of people becomes possible to collect and analyze. This vast trove of DNA data would become medically useful for understanding each individual’s specific disease profile and matching the correct drug therapy to it when necessary.

Meanwhile, progress in nanotechnology has made it possible to inject tiny sensors called nanobots into the bloodstream that can transmit information wirelessly to a smartphone. This opens up the possibility of tracking changes in blood chemistry, the activation of an individual’s immune system (for example, in response to an attack by a pathogen), the early detection of cancer from the DNA of a tumor, and the precursor signals of a heart attack. Nanobots may even be able to eliminate infectious agents and deliver drugs directly to a target tissue, such as a cancer.

In a very real sense, your smartphone, loaded with a heuristic medical algorithm, is poised to become an avatar physician. You wake up at 3 a.m. on Christmas morning with a bout of chest pain. Your smartphone reads your ECG and reassures you that you are not having a heart attack—or tells you to call an ambulance and places the call, meanwhile instantly transmitting all the data to a hospital ER. And while you are at the hospital receiving treatment or care, your avatar doctor remains at your side as a constant adviser and ombudsman.

In the very near future, your avatar doctor may be able to warn you days in advance that you are going to have a heart attack by sensing certain genomic signals circulating in your blood stream and sending you to your cardiologist or to the ER. It can tell you if that sore throat you feel coming on is strep, and if it is, automatically send a prescription by email to the local pharmacy for an appropriate antibiotic. And with so many routine exams, labs, and aches and pains and handled by the avatar, your flesh-and-blood primary care physicians will have more time to talk to you when you do need to see them.

The other large benefit from this new world of digital medicine will come in lower costs. Until now, technological breakthroughs in medicine, like MRIs, have invariably resulted in increased health-care costs. Digital medicine is going to lower health spending significantly—by emphasizing prevention, by saving huge expenditures on laboratory studies and on expensive medications that don’t work, and by appreciably lowering the need for hospitalization when monitoring vitals at home can do just as well.

The benefits of the digital revolution are large. But we’ll also have to deal with problems and unanticipated consequences, mostly related to privacy, the possibility of misuse, and the concern that patients might be overwhelmed with so much information. The government via the FDA will need to play a role to ameliorate all three of these potential issues. Regardless, digital medicine is coming over the next few years with the force of a hurricane whether we doctors—and we patients—are ready or not.

Dr. Cook has written 33 novels. His new book, “Cell,” is published by Putnam. Dr. Topol is a cardiologist at Scripps Clinic in San Diego, Calif., and the author of the nonfiction book “The Creative Destruction of Medicine” (Basic Books, 2013).