HOW GULLIBLE WE ARE

 

 

“How Gullible Are We?” 

WATER

A freshman at Eagle Rock Junior High won 
first prize at the Greater Idaho Falls Science 
Fair, April 26, 00. He was attempting to show 
how conditioned we have become to the 
alarmists practicing junk science and spreading 
fear of everything in our environment.  

In his project he urged people to sign a petition 
demanding strict control or total elimination of 
the chemical “dihydrogen monoxide.” And for
 plenty of good reasons, since:

1. it can cause excessive sweating and 
vomiting; 
2. it is a major component in acid rain; 
3. it can cause severe burns in its gaseous 
state; 
4. accidental inhalation can kill you; 
5. it contributes to erosion; 
6. it decreases effectiveness of automobile 
brakes; 
7. it has been found in tumors of terminal 
cancer patients. 

The student asked 50 people if they supported 
a ban of the chemical. Forty-three said yes, six 
were undecided, and only one knew that the 
chemical was WATER. The title of his prize winning 
project was, “How Gullible Are We?” 

The conclusion is pretty obvious. 

NAR KABUĞU HER DERDE DEVA

BU ADAM PROFESÖRMÜŞ (Prof. Dr. İbrahim Uslu :) )

 

 VAH TURKİYEM 

 

Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene,
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline. Lâedrî

 

 

NOT : ÇAY DEMLİĞINE   1 LİRA BÜYÜKLÜĞÜNDE  KURUTULMUŞ KABUK ATMANIZ YETERLİDIR.

Nar Kabuğu Her Derde Deva

21ŞUB

NarMeyve ve meyve suyu olarak tüketilen narın kabuğunun, meme kanseri başta olmak üzere hemen hemen tüm kanser türlerini önleyici ve iyileştirici faydaları olduğu bildirildi.

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, narın insan sağlığına faydalarının saymakla bitmeyeceğini, bu nedenle de bol bol tüketilmesi gereken bir meyve olduğunu söyledi.

Tacıyla adeta meyvelerin kralı olan narın, her derde deva bir ilaç olduğunu ifade eden Uslu, ”Nar bağışıklık sistemini güçlendirerek, bizleri başta kanser olmak üzere pek çok hastalıktan da korumaktadır. İçerdiği flovanoidler, vitaminler, polifenoller, antosiyaninler, taninler vasıtasıyla kolesterol ve şekeri de dengeleyen özellikle hicaz narı, kalp ve damar sağlığımızı koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini çok önemli oranda engellemektedir” dedi.

Mucizevi bir şifa kaynağı olan narın kabuk, zar, çekirdek ve sudan oluştuğunu vurgulayan Uslu, şunları söyledi:

”Nar suyunun genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruduğu, damar tıkanıklıklarını geriletme ve tansiyon düşürücü etkileri herkes tarafından bilinmektedir. Halkımız narı, suyunu içerek tüketmektedir. Narın içindeki zarlar ile yendiğinde mide ülserini iyileştirdiği ise pek az kişi tarafından biliniyor. Yine son günlerde pek çok firmanın satışa sunduğu nar çekirdeği yağı, çok değerli punicic acid içermektedir. Nar çekirdeği yağı özellikle cildimizde kırışıklıkları ve yaşlanmayı gidermekte, saçlarımızda canlılık ve saç çıkarıcı etkileri nedeniyle ilaç endüstrisi tarafından önemli miktarda kullanılmaktadır.”

”Nar kabuğu, suyundan daha fazla değerlidir”

Nar kabuğunun ise Türk halkı tarafından hiç kullanılmadan çöpe atıldığına dikkati çeken Uslu, şöyle devam etti:

”Halbuki Çin’deki Instutute of hygiene and Environmental Medicine (Hijyen Enstitüsü ve Çevresel Tıp Bilimi) kuruluşunun yaptığı son araştırmalara göre, nar kabuğu, suyuna göre daha fazla oranda değerli bileşikler içermektedir. Yani nar suyu bir ilaç gibi sağlığımız için faydalıdır, ancak kabuğu suyundan daha fazla değerlidir. Nar kabuğu içinde bulunan ellagik asit, başta meme kanseri olmak üzere hemen hemen tüm kanser türlerini hem önleyici hem de iyileştirici faydalar sağlamaktadır. Nar kabuğundaki flavanoitler, fenolik bileşikler ve antioksantlar suyundan çok daha fazla miktardadır.”

Prof. Dr. Uslu, araştırmaların, nar kabuğunun kötü huylu kolesterolü azalttığı, beta hücrelerini artırarak diyabetli hastalara, kalp ve damar hastalarına suyuna göre çok daha önemli faydalar sağladığını gösterdiğini anlatarak, şunları kaydetti:

”Nar kabuğunda bulunan ellagik asit antioksidan, anti-mutajen ve anti-kanser özelliklere sahiptir. Çalışmalar meme, yemek borusu, cilt, bağırsak, prostat ve pankreas kanserlerinde anti-kanser özelliğini göstermiştir. Ellagik asit P53 geninin kanser hücrelerince yok edilmesini engellemektedir. Ellagik asit kansere neden olan moleküllere bağlanarak onları çok önemli bir oranda etkisizleştirmektedir. Bu yüzden özellikle kanserli hastaların kullanımı amacıyla ellagik asitli içecekler başta İsrail olmak üzere pek çok ülkede eczahanelerde satılmaktadır. Nar kabuğu narın en değerli yeri iken ülkemizde meyve suyu fabrikaları bu değerli maddeyi üstüne bir de para vererek çöpe atmaktadır.

Yine kanserli hastaları tedavi etmek için nar kabuğundan hazırlanmış ellegik asitli kapsüller 50 gramı 50 dolardan eczahanelerde satılmaktadır. Bir firma yüzde 95 saflıktaki nar kabuğundan ürettiği ellagik acitin 1 gramını 83 avrodan satmaktadır. Görüldüğü üzere nar kabuğu nar suyundan çok çok daha fazla değerlidir.

Kanserli hastaların ilk başta vücutlarının pH’sını 7.4′ün üzerine çıkarmaları gerekmektedir. Bunun için gerekli çabayı göstermeleri gerekmektedir. O halde hem kansere yakalanmamak için hem de kansere çözüm amacıyla artık hiçbir işe yaramayan siyah çay, asitli içecekler yerine yeşil çay, ada çayı, zeytin yaprağı çayı gibi bitki çayları ve özellikle de nar kabuğu çayını tüketelim.”

”Sıkılan narın kabukları asla atılmamalı”

Ellagik asit sayesinde nar kabuğunun, kanser hastalığına karşı çok önemli koruyucu, hatta kanseri tedavi edici özellikleri olduğu vurgulayan Uslu, ”Bununla ilgili literatürde çok fazla makale yayınlanmıştır. Tüm bu etkileri nedeniyle özellikle meyve suyu fabrikalarından atılan tüm nar kabuklarının kurutularak özellikle büyükbaş hayvanların gıdalarına karıştırılması durumunda bu hayvanların da daha az hastalığa yakalanması ve sağlıklı olmaları sağlanacaktır. Böylece büyükbaş hayvanlara gereksiz yere antibiyotikler verilmeyeceğinden, bu hayvanların sütünü ve etini kullanan bizlerin de bu antibiyotiklerden etkilenmemizin önüne geçilmiş olacaktır” dedi.

Prof. Dr. Uslu, evde sıkılan narın kabuklarının asla atılmaması gerektiğini de belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Gölgede veya 40-50 dereceyi geçmeyecek ortamlarda kurutarak, ufaladığımız nar kabuklarını serin bir yerde saklayalım. Daha sonra 100 gram kaynamış suya, 2 gram nar kabuğu atarak, yaklaşık 10 dakika kaynatıp suyunu hemen her gün çay olarak tüketelim. Böylece başta kanser, kalp ve şeker hastalıkları olmak üzere pek çok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız. Hatta çay içmekten üşenirsek, kurutulmuş ve parçalanmış nar kabuklarını, kahve çekme makinelerinde toz haline getirip, bir çay ya da kahve kaşığı tozu salata, peynir gibi gıdalarla direk olarak ta tüketebiliriz. Özellikle şeker hastaları beta hücrelerini artıracak bu tozu tüketmeye özel çaba göstermelidir. Genelde tüm meyvelerde olduğu gibi narın da en değerli yeri kabuğudur. Bir ilaç gibi içtiğimiz nar suyundan arta kalan kabukları da asla atmayalım ve başta kanser, şeker ve kalp olmak üzere hemen hemen tüm hastalıklardan korunalım.”

 

 

 

ARKADAŞIMIZ DR. SÜHEYLA UMUR BÖLÜKBAŞI

4

Suheyla 1946 yılının serin bir mart ayında Amasya’da doğdu. Ailenin üçüncü çocuğu idi, babası halk    arasındaki değimi ile “postacı”, resmi değimi ile “Posta müvezzi” idi. İlkokul mezunu ama geleceği  gören, şair ruhlu hele akşamları bir iki tek atınca gümbür gümbür şiir yazan, hatta günlük olayları bile şiire döken tanıyanların “şair muharrem” dedikleri doğruları söylediği için bazılarına ters düşen, garibanlara her zaman yardım eden bir insandı. Annesi okuma yazma bilmeyen ev ve hayat şartlarından her zaman dert yanan, sıkıntılarından çocuklarını en kısa zamanda meslek edinmelerini   empoze eden son derece dindar bir kadındı. Beş çocuğuna yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak, yokluk ve sıkıntılar içerisinde evi çekip çevirmekten bunalmış, yorgun bir kadındı.

3

Suheyla, zayıf ve kuru idi, iştahsızlığı zaten zor geçinen ailede üzüntü kaynağı oluyor yemeklerde   iştahı açılsın, iyi beslensin diye tüm ailenin onayı ile taze yumurtalar alınıp, sarıları çiğ çiğ birazda zorla içiriliyor, ceviz şurupları, o zamanlar yeni çıkan malt hülasaları ile kilo aldırılıp hastalanmasın, biraz şişmanlasın diye el üstünde tutuluyordu, kendisinden sonra doğan iki erkek kardeşine ablalık yapıyor gizli gizli kendisine tahsis edilen yiyecekleri paylaşıyordu. Ailenin neşe kaynağı, aydınlık yüzü olmuştu, olayları kendi üslubu ile dramatize ederek anlatışı kendisine ilgiyi arttırıyor araya sıkıştırdığı espirilerle tüm aile ve çevresini kendisine hayran bırakıp etkiliyordu.

2Suheyla, ilkokulu üçler ilkokulunda okudu, öğretmeni ondaki cevheri keşfetmişti, özel ilgi gösteriyor mutlaka okuması gerektiğini ve çok başarılı bir insan olacağını her fırsatta tekrarlıyor asla olumsuzluklardan yılmamasını her şartta mutlaka önüne ümitle bakmasını ve en önemlisi mücadele edip pes etmemesini belleğine işliyordu. Hayattaki en önemli varlılardan birisi olan, döneminin en başarılı ilkokul öğretmeninin bütün olumlu motivasyonları ile Amasya lisesine devam etti. Amasya Lisesi orta kısmına fırtına gibi başladı, her sene o dönemlerin iftihar listelerine girdi, lise birinci sınıftan sonra ailesi zorunlu olarak Samsuna taşındı. Sene 1961 idi. Genç kızlığa yeni adım attığı başarılara alışmış bünyesi , Samsuna başlangıçta güç alıştı, Samsun 19 Mayıs Lisesi zor fakat kendisini ispatlamış , yurt çapında isim yapmış başarılı birçok değerli insanı yetiştirmiş   tecrübeli öğretmenlerin görev yaptığı seçkin bir lise idi, yılmadı geceleri sağlığını bile hiçe sayıp derslerine çalışarak Amasya lisesi ile aradaki fakı kapattı., tam gün yapılan öğrenimde öğleleri arası bile derslerine çalışıyor annesinin küçük kardeşleri ile her zaman olmasa da gönderdiği yiyeceklerle karnını doyuruyor, parasızlığın acımasız şartlarına meydan okuyordu. Ama asla kendini ezdirmiyor, daima dik ve onurlu duruyordu.

1

Lisede de kısa zamanda kendisini sevdirdi, derslere uyum sağlamış Amasya lisesindeki gibi popülerliğini sağlamıştı. Cana yakınlığı, çalışkanlığı, Allah vergisi şeytan tüyü denilen dönemin en sevilen deyimi ona tam yakışıyordu. Tiyatro koluna da girmiş, kısa zamanda sahnelenen zamanın en güzel tiyatro eserlerinde en önemli rolleri ( Namık Kemalin Vatan yahut Silistre, Moliere’nin Tardüf) üstlenmiş ve çok başarılı olmuştu. Artık önünde yeni ufuklar açılıyordu. ABD ile karşılıklı öğrenci değişimi A.F.S. sınavlarına girmiş ve kazanan iki öğrenciden biri olmuştu. İnanılmaz bir olayı gerçekleştirmiş Samsun gibi büyük bir ilde zengin ve güçlü öğrenci velilerinin kendi çocuklarının kazanmaları için tüm çabalarına rağmen “O” kazanmıştı. Ama kazanmak yetmeyebilirdi. Zira ailesi sıkıntılarla boğuşuyordu. Babası hastalanmış, maddi güçlükler her zaman olduğu gibi aileyi zorladığı gibi annesi ve çevresinin “kız çocuğunun gavur ellerinde ne işi var, zaten okumasa da olur” duruşları çok büyük bir engeldi. Günler süren tartışma, hatta ağlamalar, etkin iknalarla sorun halledildi. Amerika lisesi öğrenciliğine 1963 yılında başladı. Pensilvanya eyaletinin bir kasabasında yine başarılı geçen bir sene sonunda çok sevdiği vatanına döndü. Amerika’da da kendisini sevdirmiş, bir ailesi ve kardeşleri olmuştu. Sonraki senelerde tekrar tekrar görüşüp bir ömür boyu dostlukları devam edecekti. Amerika’daki ailesi de anne, baba ve iki kız kardeşti.

 1

Suheyla 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Üniversite imtihanlarına hayalindeki Doktor olma hevesi ile girdi ama olmadı. Zira Amerika’da eğitim ile Türkiye’deki eğitim farklı idi. Hayal kırıklığına kapılmadı, şartların kendisini o noktaya getirdiğini biliyordu. Teselliyi açıkta kalmama olarak değerlendirip kazandığı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Amerikan Dili ve Edebiyatı  bölümüne kayıt oldu. Bozulan moraline rağmen İlkokul öğretmeninin söylediklerini unutmuyor, hayatındaki Tıp Fakültesini mutlaka kazanacağına inanıyordu. Çalışacaktı, kazanacaktı, kazanmalıydı. Mecburdu, geceleri rüyalarına giren doktor olarak insanlara ve ülkesine hizmet etme rüyalarını ancak bu şekilde gerçekleştirebilirdi.  27 Mayıs kız Öğrenci Yurduna yerleşti. Zor bir döneme girdiğinin tüm gerçekliği ile bilincinde idi. Hem Fakülteye devam ediyor, hem de maddi zorlukları aşmak için boş zamanlarında Lise öğrencilerine İngilizce dersleri veriyordu. Amerika’da aldığı eğitimin ona en büyük yararı bu olmuştu:  Ana dili gibi İngilizce. Gerçi Üniversite imtihanlarında Tıp Fakültesini kazanamamıştı ama kazanacaktı, inanıyordu. 1964 yılında tekrar büyük bir heyecanla Üniversite imtihanlarına girdi. Yaz tatili gelmişti. Memleketine giderek sabırsızlıkla sonuçları bekledi ve yaz onuna doğru bir akşamüzeri arkadaşından gelen Üniversite sonuçları belli oldu haberi ile postaneye koştu, gelen haber sevinçten çıldırtmıştı: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Yanındaki küçük kardeşine sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Hayalindeki okulu kazanmıştı. Eve geldiğinde tüm aile sevince boğuldu. Mahallede ve tüm çevrede hatta Amasya’da Tıp Fakültesini kazananlar bir elin parmağını geçmiyordu. Dosta düşmana ders vermiş, önemsedikleri kız çocuğu doktorluğu kazanmış, ele güne ailesinin itibarını yükseltmişti.

 

Suheyla Hacettepe Tıp Fakültesini hiç sene kaybetmeden aksine başarılı olarak 1970 yılında bitirdi. Fakültedeki öğrenim süresinde nerede ise tüm hocalarının takdirini kazanmıştı. Uzmanlık alanı olarak Kadın Doğumu istiyordu. Zaten sınıf arkadaşı Ahmet ile birbirlerini sevmişler bir ömür boyu birlikteliklerine nişanlanarak adım atmışlardı. Uzmanlık sınavına girdi fakat Türkiye’de torpil olmayan yer yoktu. Paylaşılmış, açıkta bırakılmıştı. Yılmayan mücadeleci kişiliği yine devreye girdi. Biliyordu, imtihanı hem de dereceyle kazanmış fakat hakkını yemişlerdi. Rektör İhsan Doğramacı kendisini tanıyor ve takdir ediyordu. Zorluklarla Doğramacı’nın karşısına çıktı. Durumunu anlattı, hakkının gasp edildiğini, büyük bir haksızlığa maruz kaldığını anlattı. Doğramacı hemen imtihan kâğıtlarını istetti, bizzat kendi başkanlığında yapılan değerlendirmede haklı olduğu anlaşıldı ve yine hayallerinin bir basamak üzeri Kadın ve Doğum bölümüne Asistan olarak atandı. Hayalleri bir bir gerçekleşiyordu. Sınıf arkadaşı Ahmet ile evlenmiş, mutlulukları perçinlenmişti. Artık çok olmasa da maaşları vardı. Suheyla Orta Okulda parasızlığın ne demek olduğunu anlamıştı. Ek ders kitapları almak için kese kâğıdı yapıp kardeşlerine sattırdığını hiç unutmadı. Evdeki yemek sofrası alınan eski gazeteleri kese kâğıdı yapmak için bir tezgahtı. Zamkı ise undan yapılan hamurdu. (hatta bu iş ileride kendisinden sonra gelen iki küçük kardeşine örnek olacak, kardeşleri küçükken ablalarına yardım ettikleri günleri hatırlayıp, ayrıca kazanma azimlerini geliştireceklerdir) Güzel günler, nöbetlerin fazlalığı, uzmanlık eğitiminin zorluğu derken babası kanser oldu. Babasına evlatlığın tüm fedakârlığını göstererek baktı. Onu n güzel şekilde tedavi ettirdi. 1974 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı (Jinekolog) oldu. Kadrosuzluktan Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi Kadın ve Doğum Bölümü kurucu Öğretim Üyesi oldu. (Eşi Ahmet de Üroloji bölümü). Başarılarla dolu öğretim kariyerlik hayatı Doçent olarak taçlandı. Bu arada dünyanın en önemli Üniversitesinin Tıp Fakültesi Hastanesinde modern tıpta Türkiye temsilcisi olarak ek eğitimler aldı. Bu eğitimleri ülkemiz insanlarına uyguladı. Şifa dağıttı. İki tane çok zeki çocuğu oldu. Oğlu Üniversite giriş sınavında Türkiye 18. Si oldu. Oğlu da kızı da Amerika’da eğitim görerek iş hayatlarına atıldılar.

Başarılarla geçen Öğretim Üyeliğinden serbest hekimliğe geçiş yaptı, İzmir’e yerleşti ve çok sevdiği İzmir’de hastalarına hizmet etti. 2008 yılı yaz aylarında ani ateş yükselmeleri ile başlayan şikayetleri inanılmaz bir teşhisi getirdi. Kanser olmuştu. Büyük bir soğukkanlılıkla kabullendi ama maalesef mum dibine ışık vermemişti. Hastalarına yaptığı uyarıları kendinden esirgemiş, kontrollerini yaptırmamış, hastalık son evreye gelmişti. Tüm mücadeleci kişiliğine rağmen bir buçuk sene mücadeleden sonra 2 Şubat 2010’da çok sevdiği ATATÜRK ile ayni saatte vefat etti.

Doktor Süheyla her zaman hayırsever, çağdaş, vefalı, vatansever oldu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Türk yurttaşlarımızın katliamına karşı yapılan Barış harekâtında Doktor olarak gönüllü başvurdu. Maddi imkânsızlıklar içerisinde olup, zorluk çeken onlarca öğrenciy okuttu. Çağımızın vebası ve AİDS hastalığı ile mücadelede daima maddi manevi destek verdi. TEMA Vakfı ile koordine oluphatıra ormanı kurdu. Yeni yapılan Amasya Sabuncuoğlu Şerafettin hastanesinde bir oda tefriş etti. Amasya Vakfına her sene düzenli olarak bağış yapar, doğduğu büyüdüğü memleketini asla unutmadığını anlatırdı. Daha birçok sayılmayacak kadar hayırları ve iyilikleri vardı.

Öğretim Üyesi ve Türk vatandaşı olarak temsil ettiği tüm yurtdışı görevlerinden Ülkemize başarılarla döndü, tam olgunluk çağında başarılarının meyvelerini verirken amansız hastalık aramızdan ayırdı.

DOKTOR SUHEYLA (UMUR-BÖLÜKBAŞI) BENİM ABLAMDI!

 

Ecz. Turgut Umur, Anılarım Kitabı, Kasım 2013 s: 118-123

 

 

 

 

 

 

İNCİ ÖZDİL : FIRST WOMAN CONDUCTOR OF TÜRKİYE

İnci Özdil

İnci Özdil

Turkey’s first female Western classical music orchestra conductor

I thought, “Why should I not conduct my own compositions?” and wanted to become a conductor.

Date of Birth: 1960

Place of Birth: Ankara

Field of Activity

Orchestra conductor

“I received piano education at Ankara State Conservatory. There, I became interested in composing. My older sister Sıdıka Özdil was also thinking along the same lines. Composing was an important goal for us. We studied at the two departments at the same time. Composing is a magnificent world.

When I graduated from the piano department, I thought, ‘Why should I not conduct my own works, my own compositions,’ and set my foot on the path to becoming an orchestra conductor. When you become a composer, you start to feel all the musical colors an orchestra can convey. Once you really begin to hear the orchestra, you want to perform what you have composed for that orchestra. My experience was something like that. There are still not much female conductors in the world. For some reason this job is considered to be a man’s job, but it is not.”

After I started conducting I just couldn’t compose anymore. Because conducting an orchestra is the kind of thing where you must become one with the composer when you’re conducting. It’s as if that moment the composer’s blood is running in your veins. You just can’t sit down and compose paying no attention to all of that.

I cannot forget the very first second of my debut appearance as a conductor.When I saw myself at the helm of a huge orchestra full of accomplished musicians, I remember being terrified at first. I was trembling as I mounted the conductor’s podium. Before signalling the orchestra to begin the piece, I silently and deliberately scanned each member of the orchestra all the way from left to right. My aim was to meet their eyes. It may be this was the first time any of them had seen a woman conductor on the podium. As I lifted my right hand to conduct the first beat, I fell in love with my lifework at that moment. There was a palpable tremendous energy. I was able to lead them exactly according to the music as I heard it. This gave me great pleasure and a sense of confidence. It was the beginning of a passion that would be a lifelong passion. I realized the instant that passion began that it would last till the end of my life. I still live in that moment as if it will never end.
(İnci Özdil)
Zeynep Oral, “Akıl, yürek ve yetenekle kanatlanmak”, Zeyneporal.com, 2.7.2003.

 

  • 1994İnci Özdil formed the Antalya Chamber Orchestra
  • 1997İnci Özdil transformed the Antalya Chamber Orchestra into Antalya State Symphony Orchestra

İnci Özdil is the youngest conductor and the first female conductor to form a state orchestra in the Republic’s history.

Awards

  • 2011Leading Women’s Award of the University Women’s Association of Turkey
  • 1988″Best Commentator” Award in Hans Werner Henze Festival, Germany

Memberships

Member of the Orchestra@Modern

Member of the Konyaaltı Branch of the University Women’s Association of Turkey, Antalya

Education

Ankara State Conservatory, Ankara
Piano Department, student of Nimet Karatekin and Mithat Fenmen
Composition Department, student of Ferit Tüzün, Necil Kazım Akses and Nevit Kodallı
Conducting Department

Guildhall School of Music, London

Royal Academy of Music, London, student of George Hurst, Colin Metters, John Carewe, Sir Colin Davis and Horst Neumann

Accademia Musicale Chigiana, Siena, worked with Carlo Maria Giulini

St. Petersburg Conservatory, St. Petersburg, worked with Ilya Alexandrovich Musin

Contributions to Society

Founding member and the conductor of Orchestra@Modern

Family and Friends

  • Mother:(No information available, agricultural engineer)
  • Father:Recai Tayyar Özdil (doctor, popular music composer)
  • Sister:Sıdıka Özdil (composer)
  • Friends:

Projects in her Honour

(No information available)

Further Reading

Sources

Quoted Sources:

 

Source of Visual Images:
    • İnci Özdil privat archive

 

Additional Information

Female Conductor Information Pool, Women in Music Internet Site:http://www.kapralova.org/CONDUCTORS2.htm

 

TERRY HANCOCK : NEEDLE GALAXY

Terry Hancock
The Needle GalaxyTerry Hancock

 

This bright galaxy is one of the most famous examples of an edge-on spiral galaxy, oriented perpendicularly to our line of sight so that we see right into its luminous disc. NGC 4565 has been nicknamed the Needle Galaxy because, when seen in full, it appears as a very narrow streak of light on the sky. It is amazing to see such beautiful detail in a galaxy 50 million light years from Earth both from the ground and in astonishing close ups by Hubble.

– See more at: http://stellareyes.com/news/photo-sharing/item/56-stellar-eyes-on-the-needle-galaxy.html#sthash.vd1QNnFF.dpuf

Balık Yağı Tedavisiyle Komadan Çıktı

Balık Yağı Tedavisiyle Komadan Çıktı

PAZARTESI, 20 OCAK 2014 10:03 AM
 

TurkishNY.com – Californialı 17 yaşındaki genç, balık yağı tedavisi sayesinde komadan çıktı.

NY Daily News’un haberine göre Californialı bir aile, geçirdiği bir trafik kazası sonrasında komaya giren çocuklarının balık yağı sayesinde mucizevi bir şekilde iyileştiğini söylüyor.

Desert Sun’da belirtildiği üzere Grant Virgin (17), geçen Eylül ayında kendisine çarpıp kaçan bir sürücü yüzünden komaya girdi.

Kafatasında, köprücük kemiğinde, uyluk kemiğinde çatlaklar oluşan Grant’in ayrıca dalağı, karaciğeri ve şahdamarı da zarar gördü.

Doktorlar, Grant’in ebeveynleri John ve JJ’e çocuklarının bir daha uyanamayabileceğini söylediler.

17-year-old Grant Virgin was in a coma after a September car accident broke several bones and injured internal organs.
CNN’e konuşan Grant’in annesi beslenme uzmanı JJ, bunun üzerine doktorların çocuklarını kurtarmak için bir şey yapmayacaklarını düşünerek bu yönde kendilerinin harekete geçtiklerini ifade etti.

Çocuklarını Los Angeles Çocuk Hastanesi’ne (Children’s Hospital Los Angeles) kaldıran aile, çocuklarını kurtarmak için her yolu denemeye başladı.

Grant’s mother, JJ,  wouldn’t take doctors’ assessment of her son at face value. ‘They told us to let him go. ... It’s like, how dare you not fight for my son’s life?’
CNN’in haberine göre ailenin başvurduğu yöntemlerden biri de balık yağında bulunan omega-3 yağ asitlerinden yararlanmaktı.

CNN’e konuşan Beyin Sağlığı Eğitimi ve Araştırması Enstitüsü’nün (Brain Health Education and Research Institute) kurucusu Dr. Michael Lewis, “Tuğladan bir duvarınız olsa ve hasar görse, onarım için tuğla kullanmak istemez misiniz? Yüksek dozlarda (omega- yağ asitleri) kullanarak, beyne kendi kendini onarması için dayanak sağlıyorsunuz” dedi.

Balık yağının etkilerine dair sınırlı sayıda araştırma yapılmış olsa da Grant’in doktorları, balık yağının beyindeki iltihabı durdurabileceğini düşündüklerini belirttiler.

Grant made progress after the car accident, learning how to function after several life-threatening injuries.
Tedavi sonrasında komadan çıkan Grant, kısa cümleler kurarak konuşmaya başladı. Grant’in ebeveynlerine bu arada beklemeye geçmeleri söylendi fakat aile tedaviye devam etmeyi tercih etti.

CNN’de belirtildiği üzere doktorların balık yağını vermelerinin birkaç gün sonrasında Grant, tam cümleler kurabilmeye başladı.

Grant suffered a fractured skull, clavicle, femurs and heels, as well as a  lacerated spleen and liver.
Kazanın üzerinden geçen birkaç ay sonrasında evine dönen Grant’in durumunun iyi olduğu belirtildi. Desert Sun’a göre Grant, her ne kadar konuşmakta halen zorlansa da gencin bedeni nerdeyse tamamen iyileşti. Grant’in babası John, gencin tam manasıyla iyileşmesinin iki ila beş yıl arası sürebileceğini belirtti.

Fakat ilk etaptaki teşhis göz önüne alındığı vakit, aile durumdan gayet memnun.

Grant şimdilerde hastanedeki diğer hastalara ilham kaynağı oldu. Kısa süre önce Grant, kaydettiği ilerlemeyi insanlara göstermek için hastaneyi ziyaret etti.

 

ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (1)

ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (1)

 

mahmut-pasa-turbesi

Mahmut paşanın türbesi

“Bir kişi özünde ikilik olsa
Hak’kın dîdarını görmez billâhi
Hor bakarsa evliyânın yoluna
Eli bir gerçeğe ermez billâhi” (Pir Sultan Abdal)

Nusreddin hocadır gece yarısı dışarıdan kavga sesleriyle uyanıp yorganına sarılıp dışarı çıkmasıyla bir de görür ki kavgacılardan biri, “Ulan siz rüşvet parasıyla Umre’ye gittiniz, oğullarınız evindeki dolarları para sayma makinesiyle sayıyor, ayakkabı kutusunda milyarları saklıyorsunuz..Allah evinize ateşler salsın, şimdi de gözünüz bizim okullarda mı ?! ” diye bağırıyor, öteki ise, “Allahtan korkun..ne istediniz de vermedik, komutanları hapise attık, adamlarınızı hâkim, savcı, polis yaptık, Gezi’de insanları gazladık, yakında inşallah Şeriat’ı da getireceğiz, .. bize şu kadarcık parayı mı, gemicikleri mi çok görüyorsunuz ?!” diye feryatlanıyor imiş.

Hocadır, yorganını kaptığı gibi içeri kaçıp karısına, aman hanımcığım, tez kapıyı kilitle, nasıl olsa anlaşacaklar bunlar, gerçek niyetleri yine bizim yorganı araklamak” diyesi var.

1521504_10152175778658330_344278749_n

“Cihânı seyahat edip gezerse
Doksan bin kelâmı okur yazarsa
Bir mü’min yezîde kuşak çözerse
Derdine dermânı bulmaz billâhi” (Pir Sultan Abdal)

Ayağımızda İstanbul’umuzun Mahmut Paşa çarşısından aldığımız ucuz terlikler, yüzümüz fırtınalı denize dönük, Fatih Sultan Mehmet’in sadrâzamı Mahmut Paşa’yı ve de Şehzâde Mustafayı düşünmekteyiz.
Fatih Sultan Mehmet’in en gözde şehzâdesi Mustafa, ziyadesiyle yakışıklı ve de çapkın olup, Edirne ve İstanbul sokaklarında at sırtında dolaşıp gözüne kestirdiği hatun kişileri bir geceliğine haremine alır imiş.
Tevâtür oldur ki, korkularından cihan padişahının oğluna hiç kimesne, “lan sen ne yapıyon.. ilerki yıllarda başka şehzâdeler de senden öğrenip gemicikler edinip milyarder olmazlar mı..ayıp ayıp ?” diyemez imiş.

Tarihçi İsmail Hakkı Danişmend’in “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronoloji’sinde” (c.1 s.330) yazdığına göre, “Yakışıklı ve çapkın bir genç olan Şehzâde Mustafa, Mahmud Paşa  savaştayken karısını baştan çıkarmış, Mahmud paşa bu yüzden, şehzâdeyi zehirleterek intikam almıştır” demektedir ki, birçok kaynaktan okumasaydık töbeler olsun ki inanmazdık.
Şehzâde Mustafa’nın ölümünden sonra devlet ileri gelenleri siyah elbiseler giyerek Fâtih’e baş sağlığı dileklerini sunarlarken, Mahmud Paşa’nın tâziyeye katılmaması ve “beyaz elbise giyip satranç oynaması” padişaha gammazlanmış. Fatih ise, sadrazam Çandarlı Halil’e yaptığı gibi, Mahmud paşa’yı da önce elli gün Yedikule’de hapiste tutmuş, bu elli günlük hapisliği sırasında, paşayı “pek çok seven” (!)  ahâlimizde hiçbir hoşnutsuzluk belirtisi görülmediğinden,(Danişmend ve Uzunçarşılı) sevgili padişahımız “fermân edüp” Mahmut paşayı zindanda boğduruvermiş idi.

Unknown-1

“Eli ile komadığın alırsa
Yalan söyler Hakk’a âsi olursa
Tövbe etmez günâh gümrah olursa
Cehennem oduna yanar billâhi”

Pîr Sultan Abdal (1480–1550)

Güneş batınca doğu semâlarına bakarsanız, muhteşem MERİH (MARS) gezegenini ışıldarken görürsünüz de şaşar kalırsınız.

Fakir Timur’un gök-resim çekicisinden bir MERİH (MARS) yorumu. Her ne kadar bu Mars lahmacunu andırıyor ise de, hoş görün artık.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
FPT Timur

(ARKASI GELECEK)

Merih-Mars

 

MERİH (MARS)

 

BİRNUR’DAN YİNE ABİMİN DOĞUM GÜNÜ

 

KARDEŞİM BİRNUR’UN ALTMIŞDOKUZUNCU KEZ YAŞA BASMAMIZ MÜNASEBETSİZLİĞİ İLE YAZDIĞI LAYİHADIR
TS

Birnur ve abisi Timur

BİRNUR VE ABİSİ

      Abim Timur Sumer, o gün de akşamı etmiş, yatmaya hazırlanmaktaydı. Uykuya geçmeden önce yapması gereken mühim işlerini tamamlamıştı. Allah kabul ederse önce dişlerini fırçalamış, sonra da üç adet kız kardeşini yataklarının altındaki öcülerden haberdar etmiş ve  itina ile hazırladığı lokumlu sandviçini yatakta yemek üzere pijamasının cebine yerleştirmişti. Bisküvi arası lokumundan bir ısırık alıp, karşı yatakta uyumaya hazırlanan kardeşi Oya’ya;

-Yatağının altındaki korkunç öcülere rağmen iyi uykular temenni ederim diye seslendi. 

     Muhtemel bir baba baskınına tedbir alaraktan, Coğrafya kitabının arasına Tommiks’in Lanetli Ada macerasını yerleştirip yattı. Uykuya dalmadan önce; bisküvi arası lokum ve Coğrafya arası Tommiks, bünyesine pekiyi gelmekte idi. Allah şifalar versindi. 

   BIR-SULEBİRNUR, ŞULE, TİMUR                                         

       Babasının yan odadan gelen sekiz silindirli ve bin beş yüz beygir çekiş güçlü traktör kıvamındaki horultusuna güvenerekten, Yüzbaşı Tommiks ve Konyakçının maceralarına dalıp gitmişti ki, odanın kapısı aniden açılıverdi. Daha önceki tecrübelerinin ışığı altında çizgi romanını derhal yastığın altına tıkıştırıp, Coğrafya kitabını bağrına basan Timur, babasına iyi geceler demek üzere kapıya doğru döndü. Hii, Allah muhafaza bir de ne görsündü? 

OYA

OYA VE TİMUR

 

      Coğrafya hocası Ömer Bey çizgili pijaması, terlikleri ve rabbiyesiri silinmiş suratı ile kapıda dikilmekte idi. Besbelli, Timur’a 0,5 ten 1’e tamamlayarak verdiği sözlü notu yüzünden adamı uyku tutmamıştı. Fazladan verdiği yarım notu geri almaya mı gelmişti neydi? Hocasının gece vakti odasına teşrifinden gayet etkilenen Timur, derhal yatağın üstüne çıkıp saygı duruşuna geçti ve hayretler içerisinde sordu:

  • Hocam gecenin kör vaktinde bizim evde ne işiniz var? Zahmetler olmuş, ben yarın okula gelirdim valla. Yazılı mı yapacaksınız, sözlü mü?

Coğrafyacı Ömer, hiddetle bağırdı:

  – Başlatma yazılından sözlünden uyku sersemi tembel adam!  Sınıfta bırakmadan önce sana son bir şans vereceğim. İn o yatağın üstünden, düş önüme uzaya gidiyoruz. Sana oralardan dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim. Meridyenlerin paralellerin dizilişini karşıdan görerek daha iyi idrak edersin inşallah.

   Timur, tevekkül içinde yataktan atlayarak, terliklerini giyip Ömer Beyin önüne düştü. İçinden:

  • Hadi bakalım hayırlı işler Timurcuğum oğlum dedi kendi kendisine. Hapı yuttuk, demek kaderde ve müfredatta bu da varmış. Uzaya gidip, orada da Coğrafyacı Ömer’in rahle-i tedrisinden geçeceğiz. Zaten bu adam kaç senedir dünyayı bana dar etti. Bakalım fezada sözlü yapıp kaç verecek. 

    Birlikte bahçeye çıkıp, kapıda bekleyen uzay aracına bindiler.

 

-Yahu hocam, bari evdekilere haber verseydim. Şule’yi muleyi yanıma alsaydım. Gidip de dönmemek var, gelip de bulmamak var diyecek oldu ki, hocası elinin tersiyle ensesine bir şaplak attı ve

_ Yürü! Çok konuşma tembel teneke. Işık hızı ile gidip döneceğiz. Anan- baban biz dönene kadar uyanmazlar. Gece vakti sana özel ders veriyorum. Parasını babandan alacağım gör bak dedi.

Timur uyku sersemi sızlandı:

  • Hocam be, ben bu coğrafyayı hiç sevmem esasen. Söz veriyorum, billahi de doktor olacağım. Astronomi işine otuz sene sonra el atmayı planlıyorum. Gitmesek olmaz mı? Of be, bu ne şeb-i yeldadır yarabbi.

        Coğrafyacı Ömer, pijamasını çekiştirip uzay  aracının şoför mahalline geçti ve biçare talebesini tekrar azarladı:

  • Ben şimdi sana göstereceğim Holmes’in kuyruklusunu kuyruksuzunu boyu devrilesice deyip, gaza bastı. 

İris Nebulası’nı sollayıp, Timur’un Neptün ile Plüton’un komşu olduğunu iyice anlaması için Satürn’de bir çay molası verdiler.

 

Zambiya’nın bitki örtüsüne ve Adıyaman’ın yeryüzü şekillerine Uranüs cephesinden bir bakış fırlattılar.          Coğrafyacı Ömer, kâinatın her köşesinde aynı Coğrafyacı Ömer’di. Hem zalimdi, hem haindi. Abiciğime dünyanın da, fezanın da kaç bucak olduğunu göstermiş ve sözlü notu olarak yine 1,5 dan 2 vermişti. Işık hızı ile dünyaya dönüş yolunda, her daim olduğu gibi;

-Sana kanaatim yok Timur Sümer, allah seni bildiği gibi doktor yapsın dedi.

  Bir türlü sabahlar olmamıştı be. Yahu birader bu ne Şeb-i Yelda idi.   

   Annesinin:

  • Timur kalk, sabah oldu okula geç kaldın, yorganın yere düşmüş, açıkta kalmışsın seslenişine şöyle cevap verdi;
  • Hocam atmosferde yanan bir göktaşı görüyorum. Saman Yolu’nun köşesinden sağa sapın da eve dönelim.

 

Abiciğim doğum günün kutlu olsun.

                                        Birnur

 4 KARDES

 

BAD RESEARCH BAD REPORTER : “KNEE SURGERY DOES VERY LITTLE..”

FIRST OF ALL, THIS IS NOT A “NEW STUDY” AS PAM BELLUCK CLAIMS BUT IT IS A STUDY PUBLISHED IN NEJM ON JULY 11,2002.

J. Bruce Moseley, M.D., Kimberly O’Malley, Ph.D., Nancy J. Petersen, Ph.D., Terri J. Menke, Ph.D., Baruch A. Brody, Ph.D., David H. Kuykendall, Ph.D., John C. Hollingsworth, Dr.P.H., Carol M. Ashton, M.D., M.P.H., and Nelda P. Wray, M.D., M.P.H. 

“N Engl J Med 2002; 347:81-88July 11, 2002 ” ENTITLED:

“A Controlled Trial of Arthroscopic Surgery for Osteoarthritis of the Knee”

(PLEASE CLICK BELOW)

SHAM KNEE SURGERY

CORRECTION:

THERE INDEED IS A NEW STUDY (PLEASE CLICK) FOR THE NEW UNETHICAL STUDY.

THE NEW STUDY REPEATING THE 2002 STUDY

SECONDLY; THIS STUDY IS NOT FROM FINLAND BUT IT IS CARRIED OUT IN HOUSTON VETERANS AFFAIRS MEDICAL CENTER. (CORRECTED ABOVE WITH THE NEW STUDY) I GUESS IT IS ACCEPTABLE TO TO CARRY OUT THIS BORDERLINE UNETHICAL STUDY IN THE VETERANS HOSPITAL BECAUSE THE PATIENTS (ALL MALE) ARE VETERANS AND THEIR LIFE DOES NOT CARRY MUCH VALUE (!) “PLACEBO” GROUP WERE GIVEN RISKY ANESTHESIA AND A “SHAM” SURGERY” HAS BEEN PERFORMED ON THEIR KNEES.

THIRDLY ; RESULTS OF AN INVASIVE AND OBJECTIVE PROCEDURE, INVOLVING “SURGICAL INCISION” AND “ANESTESIA”  HAVE BEEN EVALUATED BY VERY SUBJECTIVE RESULTS SUCH AS HOW MUCH PAIN PATIENT EXPERIENCES. THIS IS NOT AN ACCEPTABLE RESEARCH METHODOLOGY.

I BELIEVE MS. BELLUCK IS ON THE BANDWAGON WITH THE CURRENT POLITICAL TRENDS WHICH IS, “MEDICAL RESEARCH SHOULD BE AIMED TO DECREASE EXPENSES” RATHER THAN FINDING NEW TREATMENTS, AND SURGICAL TECHNIQUES TO IMPROVE PATIENT CARE AND HELP THE PROGRESS IN MEDICINE.  

WITH “AFFORDABLE CARE ACT”, IT WILL NOT BE SURPRISE TO SEE THE RESEARCH FUNDS TO BE GIVEN FOR THIS KIND OF RESEARCH WHICH WILL NOT HELP THE REAL ADVANCEMENT OF MEDICINE BUT SUPPOSEDLY DECREASE THE EXPENSES.

I AM NOT SAYING  DECREASING MEDICAL EXPENSES IS NOT IMPORTANT, BUT WRITERS LIKE PAM BELLUCK CLEARLY DECEIVES PUBLIC IN ORDER TO PROMOTE HER POLITICAL AGENDA.

CONTINUE READING:

“Common Knee Surgery Does Very Little for Some, Study Suggests”

By 
Published: December 25, 2013

A popular surgical procedure worked no better than fake operations in helping people with one type of common knee problem, suggesting that thousands of people may be undergoing unnecessary surgery, a new study in The New England Journal of Medicine reports.

The unusual study involved people with a torn meniscus, crescent-shaped cartilage that helps cushion and stabilize knees. Arthroscopic surgery on the meniscus is the most common orthopedic procedure in the United States, performed, the study said, about 700,000 times a year at an estimated cost of $4 billion.

The study, conducted in Finland, involved a small subset of meniscal tears. But experts, including some orthopedic surgeons, said the study added to other recent research suggesting that meniscal surgery should be aimed at a narrower group of patients; that for many, options like physical therapy may be as good.

The surgery, arthroscopic partial meniscectomy, involves small incisions. They are to accommodate the arthroscope, which allows doctors to see inside, and for tools to trim torn meniscus and to smooth ragged edges of what remains.

The Finnish study does not indicate that surgery never helps; there is consensus that it should be performed in some circumstances, especially for younger patients and for tears from acute sports injuries. But about 80 percent of tears develop from wear and aging, and some researchers believe surgery in those cases should be significantly limited.

“Those who do research have been gradually showing that this popular operation is not of very much value,” said Dr. David Felson, a professor of medicine and epidemiology at Boston University. This study “provides information beautifully about whether the surgery that the orthopedist thinks he or she is doing is accomplishing anything. I think often the answer is no.”

The volunteer patients in the Finnish study all received anesthesia and incisions. But some received actual surgery, others simulated procedures. They did not know which.

A year later, most patients in both groups said their knees felt better, and the vast majority said they would choose the same method again, even if it was fake.

“It’s a well-done study,” said Dr. David Jevsevar, chairman of the committee on evidence-based quality and value of the American Academy of Orthopaedic Surgeons. “It gives further credence or support to a number of studies that have shown that giving arthroscopy to patients is not always going to make a difference.”

Dr. Jevsevar, an orthopedic surgeon in St. George, Utah, said he hoped the study would spur research to better identify patients who should have surgery.

“Are there operations that are done that do not need to be done? I’m sure that’s the case, but we don’t know the magnitude,” he said. “We still think there’s benefit in arthroscopic meniscectomy in appropriate patients. What we need to define in the future is what’s the definition of appropriate patient.”

One factor is whether pain is caused by the torn meniscus or something else, especially osteoarthritis, which often accompanies tears. Another possible consideration is whether mechanical knee function is affected.

“Take 100 people with knee pain; a very high percentage have a meniscal tear,” said Dr. Kenneth Fine, an orthopedic surgeon who also teaches at George Washington University. “People love concreteness: ‘There’s a tear, you know. You have to take care of the tear.’ I tell them, ‘No. 1, I’m not so sure the meniscal tear is causing your pain, and No. 2, even if it is, I’m not sure the surgery’s going to take care of it.”

Dr. Fine added: “Yours truly has a meniscal tear. It just causes pain. I’m not having any mechanical symptoms; my knees are not locking. So I’m not going to let anybody operate.”

He likened the recent studies to attempts to educate people that “it’s not really good to take antibiotics for the common cold. There’s a lot of pressure to operate. Financial, obviously. But also, if a primary care doctor keeps sending me patients who are complaining of knee pain and I keep not operating on them, then the primary care doctor is going to stop sending me patients.”

The new research builds on a groundbreaking 2002 Texas study, showing that patients receiving arthroscopy for knee osteoarthritis fared no better than those receiving sham surgery. A 2008 Canadian study found that patients undergoing surgery for knee arthritis did no better than those having physical therapy and taking medication. Now many surgeons have stopped operating on patients with only knee arthritis.

Earlier this year, a study at seven American hospitals found that patients with meniscal tears and osteoarthritis did not experience greater improvement with surgery than those receiving physical therapy, although after six months, one-third of the physical therapy group sought surgery. (Their surgical results were not reported.)

An author of that study, Dr. Robert Marx of the Hospital for Special Surgery, said his conclusion was that often physical therapy should be tried before surgery. Still, “properly selected patients do benefit from knee arthroscopy,” he said. “When you have someone who doesn’t have arthritis and they have a painful meniscal tear, you’re going to make that person very happy.”

Dr. Marx expressed some skepticism about the Finnish study, which involved patients with only meniscal tears, not perceptible arthritis. He wondered if the tears were small or if the pain was caused by the kneecap, adding, “I cannot believe that this would be the same population of patients I would operate on.”

Dr. Teppo Jarvinen, an author of the Finnish study, said whether meniscal tears caused the participants’ pain was unknown, but arthritis was an unlikely cause, since they seemingly had none. About 10 percent of meniscal tear patients have no arthritis, he said.

The study involved five hospitals and 146 patients, ages 35 to 65, with wear-induced tears and knee pain. About half had mechanical problems like locking or clicking knees.

Most patients received spinal anesthesia, remaining awake (one hospital used general anesthesia). Surgeons used arthroscopes to assess the knee. If it matched study criteria, nurses opened envelopes containing random assignments to actual or sham surgery. In real surgery, shaver tools trimmed torn meniscus; for fake surgery, bladeless shavers were rubbed against the outside of the kneecap to simulate that sensation. Nobody evaluating the patients later knew which procedure had been received.

After a year, each group reported similar improvement, even those with clicking or locking knees. Two in the surgery group needed further surgery; five in the sham group requested surgery. Dr. Jarvinen acknowledged the possibility that fake surgery had some placebo effect but said results were too strong for that to explain everything.

Dr. Frederick Azar, first vice president of the orthopedic surgeons academy, said the study focused on a minority of patients, those he already did not operate on; he operates mostly on patients with mild to moderate arthritis whose meniscal tears appear to be causing pain.

“Arthroscopy is a very useful tool,” he said. Still, he said, “I’m sure there are some physicians who may look at this and say it may change the way they approach their patients, in terms of surgery or not surgery.”