Dr. ZAFER ÖNER’DEN: “Rabbim bir gece rüyamda..”

 

Heyhat, Rabbim bana da bir gece rüyamda “Amerika’daki eğitimini bitir ve Hacettepe’ye dön” buyurmuştu.
TS

Rabbim bir gece rüyamda , bana Cleveland ‘ daki bir doktora muayene olmamı bildirdi. 
Ben de kalktım Cleveland’a gittim. Muayenemi oldum. Reçetemi aldım. 
Lakin hiçbir fayda görmedim. 
Tekrar o kadar yolu teptim ve Cleveland’a bir daha gittim , doktorumu aradım , lakin bulamadım. Meğer ki o doktor , Cleveland ‘ a , Kastoland’dan görevlendirilerek gelmiş. 
Kendi hastanesinin yapımı da tamamlandığı için asıl görevine dönmüş. ( darısı bizdeki Kastocuların başına)
Nasıl kızdım anlatamam ! 
Sahtekarlara bakar mısınız?
Taa buralardan , kalkıp  gidiyorum yadellere, birsürü para döküyorum sağa sola ,
bana rabbimin dediğini yapmak üzere , Cleveland ‘ lı  doktor yerine , Kastoland’lı doktoru kakalıyorlar bana. 
Hem fayda göremiyorum , hem birsürü para harcıyorum ; dava açacağım vallahi…

Tıpkı yukarıdaki  hikâye gibi , adam kalkmış gelmiş , mesela Çemişkezek’ten…
…nereye  gelmiş ; Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi doktorlarına …
Sen bu adama eğer KASTOCU  doktor vereceksen verirsin ; ama bunu ona bildirmek zorundasın ! Aksi halde adamcağızı kandırmış olursun!
Bu da en azından ayıptır. 
Sonunda dava konusu bile olabilir. 
Daha önce anlattım ; HACETTEPE’yi bilen birisi , bizim bölümde kavga çıkarttı…
Ben buraya Hacettepeli doktora geldim diye avaz avaz bırdı ; ismi bende mevcuttur !
ŞAHİT BİR!

Ey ilk KASTOCU ; sen ki bu üniversiteye , babanın arkadaşı olan HK ‘ nın torpili ile girmedin mi ? 
Bunu bana önceki yöneticilerden birisi , utanarak bildirdi ! İsmi bende mevcuttur!
ŞAHİT İKİ !

Bunun üzerine , bizim bölümden iki kişi , senin torpilin olan HK ‘ nın huzuruna gidip, ona senin  ne menem bir adam olduğunu anlatıp , ona özür diletmediler mi?  
HK da artık sana vesile olmayacağına söz vermedi mi? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT ÜÇ ve DÖRT !

Ey ilk KASTOCU sen ki bu bölüme gayrı ahlaki yollarla girmişken ;
Utanmadan ,bölümümüzdeki bazı hocalarımız hakkında yalan iftiralara başvurarak kara çalmaya kalkıyorsun !  Sen fitne i fücur musun nesin? Sende hiç mi utanma yok?
Bu iftiraları söylediğin kişinin ve onun bu iftirayı aktardığı kişinin isimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT BEŞ ALTI !
Ey ilk KASTOCU  sen , bütün genel cerrahi camiasındaki  lakabının ne olduğunu biliyor musun ? Bunun da şahitleri var ama onları söylemem , sana soruyorum , çünkü herkes kendi lakabını bilir! Bilmiyorsan sor soruştur ve öğren , insan her yaşta kendini terbiye edebilir! Yani inşallah!

Ve de ey küçük KASTOCU sen ki bu üniversiteye , bilmediğin bir konuda açılan , yani senin cüssene uygun olmayan bir kadroya başvurarak , hak etmediğin bir kadroyu işgal ederek gelmedin mi? Bu şekilde yani böylece o kadroya müracaat edebilecek binlerce kişinin önüne geçmedin mi ? Haklarını yemedin mi?
İnsan bu yaşta anasını , babasını torpil olarak kullanır mı?
Ayrıca senin mezun olduğun Gazi  Ünüversitesinin seni neden tercih etmediğini , bizim araştırmadığımızı mı zannediyorsun? Hakkındaki bilgileri bilmediğimizi mi sanıyorsun?
Söylenenleri duymak ister misin? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT YEDİ…!

Şu yukarda anlattığım insanlar ; sizlerde hiç mi utanma hissi yok?
Hadi diyelim ki durumunuzu içinize sindirdiniz , 
kendi iç huzurunuza , nasıl olduysa kavuştunuz !
Peki helal olsun ! Yetenek meselesi!
Peki bu dilekçe meselesini nasıl becerdiniz?

Rektörlüğe ve yıllardır başhekimlik veya direktörlük diye bildiğimiz yere yani; HÜ SAĞLIK HİZMETLERİ BİRİMLERİ YÖNETİM KURULU BAŞKANLIĞINA
Verdiğiniz dilekçe ile yapmak istediğiniz nedir ?
Buna bizim dilimizde “HEM KEL HEM FODUL” demezler mi?
Bir de “ŞERRİM ŞERRİM ÜSTÜNÜZE İŞERİM ” diye bir laf vardır ! Bunu mu demek istiyorsunuz ? 
Bir de “ARSIZIN YÜZÜNE TÜKÜRMÜŞLER , YAĞMUR YAĞIYOR DEMİŞ”
Bu mu yoksa , demek istediğiniz ?

Bu müracaatınızı neden ,Ana bilim dalı başkanını ,  Başhekimliği atlayarak yapıyorsunuz ?
Bu arada dekanlığı neden es geçiyorsunuz ?
Sizler neden asıl torpillerinizi de bu durumlardan haberdar etmiyorsunuz?
Belki onların daha etkin olabilme güçleri vardır?
Mesela büyük olan ,söyle HK ‘ a seni bölüme BAŞKAN  yapsın !
Küçük olan ,söyle anana babana seni de BAŞKAN YARDIMCISI  yapsınlar !
Gelin siz idare edin ; genel cerrahiyi hatta üniversiteyi !
Bakın etrafınıza size benzer başka kimseler var mı ? 
Hepiniz birlik olun torpilciler!
UYANIKLAR !
Dr. Zafer Oner

DR.ZAFER ÖNER’DEN “Aslolan yüksek mevkiler değildir”

Konu: Aslolan yüksek mevkiler değildir.
Aslolan yüksek mevkiler değildir.
Zamanında kilit noktalarda oturup ,rehberimde telefonları olan ve bazan da telefonuma çıkmayan kişilerin hepsi asıllarına döndüler.
Ben ise hâlâ onların telefonlarına çıkmamazlık yapamam. O mevkinin şaşaasına kapılıp kendini birhalt zannedenlerin hepsi tahtlarından indiler ve de çoğu unutuldu; değerli olanlar hariç !
Çevrelerinde korumalar , kapılarda karşılanmalar , kapılara kadar uğurlanmalar …
şaşaa ki ne şaşaa
Sanki onlar devletin değil de , devlet onların malıymış gibi dolaşırlardı.Aynı havalı davranışlar üniversitedeki idarecilerde de söz konusu idi.
Onların da yanlarına yaklaşmak , deveye hendek atlatmaktan daha zor idi.(Şimdi de bizm kafeteryada zaman zaman gördüğüm , hafif  C harfi gibi duran , kollar açık , efe efe yürüyen biri var ya , aslında birden fazlalar ya ; o kadar merak ediyorum ki kim olduklarını…siz nerden bileceksiniz benim bilemediğimi… Neyse. )Kazara hastaneye , bir devlet büyüğü geldiğinde , bizim elpençe divan durduklarımız , bu sefer onlara; devlet büyüklerine  elpençe divan dururlardı.
Zannederlerdi ki , böyle yalakalaşınca ,devletle olan problemler daha kolay çözülecek.  Halbuki hastanedeki üstün , hüsnü kabulün hemen ertesi gününde bile , kendilerine ; devlet büyüklerine ulaşılamazdı.
Bizim enufak bir ricamız hasıraltı edilirken , mesela maliyedeki , basit bir memurun yakını , hastanenin olmayacak bir yerinde işe başlayıverirdi.Mesela muvafakat vermek de çok zor bir işti.
Sen , mesela , baştakiyle olan samimiyetine güvenerek , ve de makul mazeretleri olduğu için bir memura muvafakat istersin. Çünkü memurcuk seni adam yerine koymuş , ve yardım dilenmiştir.
Baştaki  sana bunun mümkün olmadığını , ballandıra ballandıra anlatır.
Sen de gidip memurcuğa  dersin ki , saf saf ; kusura bakma bu iş imkânsızmış.
Birkaçgün sonra memurcuk , muvafakatini alıp gider. Bu arada , daha sözü geçen birisi muvafakat işini çözmüş ! Sen kala kalırsın.
O baştaki kişi , daha muteber kişiye  ; “ya üstadım kusura bakma , bu iş kanunsuz , hem daha önce yakın arkadaşıma bile bu işin mümkün olmadığını söyledim ,yapamam.”diyemez.
Çünkü böylesi bir davranış için , insanın bazı hasletlerinin olması gerekir.
Kanun , kural bilmesi ve uyması gerekir.

Ertesi gün bu iğreti makamda oturan kişiliksiz kişi ile , yani yakın arkadaşın olduğunu sandığın kişi ile  karşılaşırsınız … Mal pişkin , sanki hiçbirşey olmamış gibi…
Lahavleee…

Bu ülkede hiç mi , bir şeyin protokolü yoktur? Hiç mi , bir şeyin sistematiği yoktur?
Hiç mi süzgeçleri yoktur bu insanların?
“Ben bu usulsüzlükleri kılıfına uyduruyorum ama , bu cami de bu kılıfa sığmadı ”
diyemez mi , göremezler mi ortamı ne hale soktuklarını bu idareci takımı?

Bu , değerli olamadan , önemli olan insanların ,bu ihtişamlarının altındaki psikolojik sorun nedir , bu fakir ülkenin güzel insanlardan toplanmış vergileri , böylesine çarçur etmelerinin , arkasındaki bu insafsız  davranışın sebebi nedir acaba?

Asıl işi götüren hekimlerin ,odalarının bu pejmürdeliğine karşın , idarecilerdeki süslü püslü odaların varlığı vasıl açıklanır?

Zamanında nöbet odasında tuvalet olmadığı için , nöbet odasına boş serum şişesi ile giren arkadaşlar olurdu. O zamanlar altışar  kişilik koğuşlar vardı. Tuvaletler de a laturka idi. Halkımızın da tuvalet terbiyesi malumolduğu için.
Vay başımıza gelenler…

Nereye vardırmak istiyorum ?
Hekim itibarına….

Hekimi itibarsızlaştırmadaki ilk adım, meslektaşlarımızdan gelmiyor mu dersiniz?

Öğrencilerinize , asistanlarınıza , altınızdaki öğretim üyelerine ve hatta eşitlerinize ve de hatta kıdemsizlerin daha kıdemlilere …hatta öğretim üyesi düzeyinde…
… davranış şekillerine bir bakar mısınız ?

Yüzüne bakmaz , azarlar gibi konuşur…

(Bir Cemil amca vardı.
Birgün , bir adam , yoldaki bir başka adama bağırıp duruyormuş:
-sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ha , söyle biliyor musun!
Cemil amca dayanamamış , yapışmış adamın yakasına:
– söyle , lan sen kimsin?  Zor kurtarmışlar elinden , kim olduğu meçhul adamı!)

Bu konuda yani itibarsızlaştırma konusunda ,kendinizi fazla yormayın.
Nasıl olsa pek yakında bütün hekimler , hastane sahiplerinin ve idarecilerinin kölesi haline gelecekler ve “İTİBAR” denilen şey, biz hekimler için , bir bayan ismi olmaktan öteye bir anlam taşımayacak!
Artık hekim değil , performansına göre değerlendirilen işçiler olacaksınız.
Ve idarecilerimiz de hekimler arasından seçilmeyecek!
Böyle havalı rektörler falan , masal olacak. İstediğini istediği gibi gerçekleştiren , kendisinden hesap sorulamayan, kurul – kural tanımayan.

İdareci sizi çağırıp diyecek ki :
ya bana bak ! Sen bana verdiğin CV’inde , bir arkadaşınla beraber bir ödül kazandığını söylemişsin. Halbuki o ödülde ölen bir hocanın ve bir başkasının ve altı yabancının da isimleri varmış. Ve ölen hocan o işin bir numarasıymış. İsmini verdiğin arkadaşın da , osırada sadece mevki sahibiymiş. Hepiniz on kişiymişsiniz , sen sadece ikinizi saymışsın.
Bu ne iş ?
Yakıştı mı?

Bu araya bir hatıramı eklemem lâzım:
Birgün bölüm tefonundan bir hocam aradı. Dedi ki -hemen odama gel. Koşarak gittim. Önünde bir ayva var. Kabuğunu soydu. Bir dilim verdi. Yedim. Teşekkür ettim. “Buyrun emredin hocam” dedim.
“Bir dilim yeter , fazlası midene oturur ” dedi.Arkasından ,
Ayvayı yedin işte hadi git! Dedi. Ben de çıktım gittim.
Beni severdi , ben de onu sayardım.

Yıllar sonra , bizim bölümün tamiratı nedeniyle göğüs hastalıkları bölümüne geçici olarak taşındığımızda , onun oturduğu odasındaki masaya , genel cerrahi anadilim dalı başkanı olarak oturma şerefine nail oldum.
Ne İzzettin Barış hoca vardı , ne de bana ayva ikram edecek bir başkası…
Ama her akciğer hastalıkları konsültasyonu gerektiğinde , değerli hocamı hatırladım.
Ona Allah’tan rahmet diliyorum.
1980 de ERİONİT isimli asbeste benzeyen maddeyi , mezoteliomalı hastalarda saptamış olağanüstü bir epidemiyolojik araştırmayı başlatmıştı.
1987-88   ve  1990  ve  1991  ve 1994  ve 1995  ve  1997 ve 2008 de  çeşitli ödüller kazanmıştı!
Onu en son eşinin papiller tiroid kanseri ameliyatını yaptığımda görmüştüm.
Unutulacak adam değildir.
Ruhu şâd olsun.

Hastane sahipleri ile ilgili senaryolara devam edelim;
Ya da diyecek ki :
Bana bak hoca. Ben öyle yayından mayından anlamam.
Ben senden istediğim randımanı alamadım.
Daha çok çalışman lâzım , aksi halde bu iş böyle gitmez. Haberin ola.
PERFORMANSIN düşük. Hiç hasta çekemedin.
Maaşını düşürürüm haaa!

Ya da diyecek ki ; kardeşim elini attığın elinde kalıyor. Dikkat et.

Ya da diyecek ki ; dünyanın parasını harcadın , araştırma yaptın, kasaya beş kuruş girmedi.
Ne patent var , ne para !

O nedenle farklı yerlerde de olsanız.
İyi insan olmak hedefinden şaşmayınız.
İtibarınıza dikkat ediniz.
Hocalarınızın hakkını yemeyiniz.
Kendi kendinize kötülük etmeyiniz.
İnsan itibarını kendi elleriyle yüceltir veya yok eder.
Kendi kendini itibarsızlaştıranlardan olmayınız.
İstenmediğiniz yerlere zorla girmeye kalkmayınız.

Kazık kadar olmuşsunuz hâlâ torpil peşinde koşuyorsunuz ; koşmayınız.
Arkasından konuştuğunuz idareciyle yemek yemeyiniz.  Ya da arkasından konuşmayınız.

Cemil amca birgün atarabasına bağlı bir atı , kırbaçla acımasızca döven bir adam görmüş.
Arba tıkabasa yüklü , yol da yokuş. Hayvanın gücü yetmiyor.
Arabacı da kırbaçla vurdukça vuruyor.
Cemil amca dayanamamış , almış elinden kırbacı adamın , başlamış arabacıya vurmaya..
Bir taraftan da bağırıyormuş :
“Hayvan öyle dövülmez ; hayvan böyle dövülür ”
Bu adamı da zor almışlar elinden , rahmetlinin!

DR. ZAFER ONER’DEN “Yaşı bana yakın olanlar hatırlar”

Konu: Yaşı bana yakın olanlar hatırlar.

Yaşı bana yakın olanlar hatırlar.
Birgün , bir muhalefet milletvekili , iktidara bir soru önergesi vermiş.
Tıp fakültelerindeki eğitim düzeyinin  düşüş sebepleri , nelerdir diye…
Malûm ;eğer bir konuyu sürüncemede bırakmak istiyorsanız , o konuyu komisyona havale edersiniz ve bitirirsiniz .
…ve bir komisyon kurulmuş.
Bütün partilerden ; temsil sayıları ile orantılı olarak kurulan bu komisyon bütün tıp fakültelerini dolaşmış ve son olarak da bizim üniversiteye gelmişlerdi.

Komisyon başkanı , hocalarımızdan söz isteyenleri dinliyor ve gerekli notlar da alınıyordu.
Fakat kimse benim düşündüklerimi söylemiyordu.
Ben de söz aldım ve kürsüye çıktım.
Dedim ki:
“Eskiden , ben öğrenci iken ,bizim sayımız çok azdı.
Herkes birbirini tanırdı. Ne hoca ne de öğrenci kaytaramazdı.
En geniş salonumuz , en fazla 100 kişlikti. Sıraların tamamını da dolduramazdık ; sayımız altmış kadardı.
Gerektiğinde Rektörümüz hepimizi(tıp, hemşirelik,sosyal çalışma, psikoloji…) bu sınıflardan birine toplar , ne gibi sorunumuz olduğunu sorardı. Dikkat isterim ; rektörümüz biz öğrencileri muhatap alıyor …
Ancak sizler iktidar olduktan sonra , sınıflarımız büyüdü ; şimdi 500 kişilik sınıflar oluştu. Öğrenci hocayı , hoca öğrenciyi tanımaz oldu.
Alet isteriz vermezsiniz , fax isteriz , telefon isteriz vermezsiniz , kışın soğuktan , yazın sıcaktan şikayet ederiz aldırmazsınız v.s.
Siz olsanız olsanız tahkikat komisyonu olursunuz ve ancak kendinizi tahkik edebilirsiniz…
Ben bu şekilde verip veriştirirken , komisyon başkanı da ayağa kalkmış bana veriştiriyor:
Ben istesem sizi ayağıma çağırırdım , şu anda burası TBMM sayılır. Siz suç işliyorsunuz. Dikkat edin sizin sözünüzü kesiyorum.Oturun yerinize.  Siz belli mihrakların temsilcisi olmalısınız v.s.
Tam da bu sırada o zamanki dekanımız , kürsünün önüne gelmiş ve bana ; kıpkırmızı olmuş yüzü ile ; tamam Zafer , artık konuşma , sus…
Ben de ” tamam hocam zaten söyleyeceklerim bitti dedim ve yerime oturdum”

Ortam biraz yumuşadı.
Komisyon başkanı ; amaçlarının  sorunların çözülmesi olduğunu v.s. söyledi.
Sonra Plastik ve Rekonstrüktif cerrahi başkanımız söz istedi ;
Ve benim sözümün kesilmesini protesto ederek ve de fikirlerime aynen katıldığını söyleyerek toplantıyı terk etti.
İkinci sırada bir yere oturdum gözümü de komisyon Başkanının gözünden ayırmadım.

Ben osırada ,hani derler ya ; zurnanın son deliğiğim.

Daha sonra beni sevdiklerini söyleyerek , sözlerine başlayan hocalarımın hepsi ,
böyle davranırsam kendimi MAMAK askerî garnizonunda bulacağımı anlatıp bana tavsiyelerde bulundular. İnşallah başına birşey gelmez temennilerinde bulunarak ; birkaç gün korku ile beklememe sebep oldular.

Halbuki  AYDINLAR DİLEKÇESİ  nedeniyle daha önce Mamak’ta bulunmuştum:
Hakim bana:
-Seni imzalaman için kimse zorladı mı?
-hayır aksine , hocam imzalamamı istemedi.
– sen kimseye imzalattın mı?
-hayır
-yazılırken katkıda bulundun mu?
-hayır ama muhtevasına katılıyorum! Bir toplantılarında da bulundum , sadece dinledim. Aziz nesini görmek için gitmiştim. Çay Servisi’ne yardım etmiştim.
-sen ne iş yaparsın
-cerrahım
-hergün ameliyat mı yaparsın?
-hayır , salı ve cuma günleri yaparım.
-bugün salı , senin ne işin var oğlum burda , hadi git ameliyatına!

Ne hakim miş be !
Şimdi olsaymış , herhalde Silivri’de Haberal’ın yanında bulundum kendimi!

Bir de ,
O günlerde pekçok  üniversitede , sudan sebeplerle , birçok kişinin üniversite ile ilişkileri kesilmişti.
Benimse sadece özlük işlerim , beş yıl  kadar durduruldu.

Sadece , şimdi rahmetlik olan bir hocamız , bu dilekçeyi imzalayan  dört kişinin ilişiğinin kesilmesini istemiş ,
bir diğeri de , gönüllü soruşturmacımız olmuş ve beni her gördüğü yerde , görmezden gelmiş , hatta yolunu değiştirmişti.
Halbuki daha önceleri , bu hocamla , Beytepedeki uyduruk bir sahada birlikte ve de defalarca futbol oynamışlığımız bile vardı! Ve de beni severdi.
Yani bu rahmetli hariç ,  ilişiğimizin kesilmesi hiçbir zaman gündeme getirilmemişti.

Şimdi olsaydı ne olurdu acaba ?
Hafazanallah!
Benim anladığım kadarıyla , bir insan ne kadar dinci ( dindar demiyorum) olursa  , o kadar kindar ve de gaddar oluyor galiba.
Ne kadar tekke ,zaviye ,tarikat ,cemaat işin içine giriyorsa , o kadar  acımasız ve kendi , görüşündekilere kayırmacı ve hak yiyici oluyor , ister istemez!
Halbuki sivil toplum örgütlerindeki amacın  kişisel değil toplumsal olması gerekmez mi?
Hani şimdilerde tarikatlara falan sivil toplum örgütü gözü ile bakılıyor ya!

İşte bakın , her Allah’ın günü uygun olmayan , habersiz , tepeden inme atamalar fasılasız devam ediyor.
Herhalde birlikte oldukları ayinlerde ya da toplantılarda , herneyse , aldıkları görevleri yerine getirmek zorunluluğu var! Aksi halde ne yaparlar bilmiyorum! Herhalde çok tehlikeli olsa gerek…
Daha önce de anlatmıştım , biraraya geldiklerinde , kol kola girip Allah hu deyip esirirler ve kendilerinden geçerler ; herhalde o sırada artan endorfinle tarafsızlıklarını kaybediyorlardır.

Herkes istediği her grubun içine girebilir. İster A tipi, ister B tipi , ister F tipi her ne isterse …
Ama o kişiler aynı zamanda bizim HACETTEPE OKULUNUN DA İÇİNDE OLDUKLARINA GÖRE ,
nasıl oluyor da HACETTEPE’nin , yani kendi hacettepe grubunun çıkarlarını , diğer grubunun çıkarlarına peşkeş çekebiliyorlar!!
Yani burada şeyhin , Şah’ın, şıhın, üstadın etkisi ne menem bir şey ki bir kurumu alt üst edebiliyor.
Bakın iki polis koleji , F tipinin işgalinden kurtarılamadığı  için kapatılmak zorunda kalınmış.
Acaba yarın bizim HACETTEPE’ yi de kapatırlar mı?

KANSER ŞARLATANLIĞINA DEVAM (2)

BU BÜYÜK BİLİM ADAMININ (!) HALİYLE GOLDİE-COLDMAN HİPOTEZİNDEN HABERİ YOK.

KEMOTERAPİNİN DAYANAĞI OLAN BU MATEMATİKSEL MODELİN ÖZETİ: KANSER DOKUSUSUNUN KEMOTERAPİDEN EN ÇOK YARARLANMASI İÇİN, MÜMKÜN OLAN EN KÜÇÜK TÜMÖR DOKUSUNU (ERKEN TANI), ETKİSİ BELİRLENMİŞ EN ÇOK SAYIDA, YAN ETKİLERİ ÖRTÜŞMEYEN, KEMOTERAPİ İLAÇLARIYLA, TOLERE EDİLEBİLEN EN YÜKSEK DOZDA VERMEK, TAM ŞİFA İÇİN EN ETKİLİ YÖNTEMDİR.

PEDİATRİK ONKOLOJİDE TAM ŞİFA ORANININ YÜZE 85’E ÇIKMASI BU HİPOTEZ YARDIMIYLA OLMUŞTUR.
MİKROMETASTAZLARIN TÜMÖRE DÖNÜŞMESİ ANCAK BU YÖNTEMLE ENGELLENMEKTEDİR.

AŞAĞIDAKİ BAĞLANTIYI KES YAPIŞTIR YÖNTEMİYLE AÇIN YA DA “GOOGLE”DAN “GOLDİE COLDMAN HYPOTHESİS”  BAŞLIĞINI ARAYIN.
http://books.google.com/books?id=TeDKf-TFJzsC&pg=PT347&lpg=PT347&dq=goldie+coleman+hypothesis&source=bl&ots=mtCoHIrW_F&sig=goLHIv5jKOfNKMob0_dqnlvl1Rs&hl=en&sa=X&ei=eqCJUbLlFMecyQGcoYGwDQ&ved=0CEkQ6AEwAw

Bana sen kansersin deseler 2 ay hiçbir şey yapmam!

 

Mine Şenocaklı
Mine Şenocaklı

Masum bir şeyden değil, kemoterapiden söz ediyoruz. Kemoterapi bir zehir tedavisidir. Kanserli hastalara tedavi için verilen kemoterapi ilaçlarının bazıları geçmişte kimyasal silah olarak savaşta bile kullanıldı.

Biz böylesine tehlikeli bir ilacı, dozunu ayarlayarak kanser tedavisinde kullanıyoruz. Hakkını verelim, lenfoma ve testis kanserlerinde çok başarılı oluyoruz. Tümörü tümden yok edebiliyoruz. Ama koruma maksatlı kemoterapi deyince iş değişir. İşte ben bunu anlamıyorum.

Olası bir kanser hastalığı için insanları zehirlemek niye?

Geçen hafta bir söyleşi yaptım, bir hafta boyunca mail ve telefonların ardı arkası kesilmedi. Tebrik eden de vardı, işi hakarete vardıran da!.. Aslına bakarsanız şaşırtıcı değildi bu tepkiler, zira pek çok hastayı ve hasta yakınını ilgilendiren hayati bir konuydu gündeme getirdiğimiz. Ve söyleşiyi yaptığım Dr. Ümit Aktaş’ın söyledikleri de çok iddialıydı… Bu sebeple geçen haftaki yazıma, “Söyleşiden çıktığımda tek bir soru vardı kafamda, ben bu meseleyi yazıya nasıl dökeceğim? İnsanları paniğe sürüklemeden nasıl anlatacağım? ” diye başlamıştım. Bekliyordum böylesi bir tartışmayı… Şimdi de devam edeceğim! Önce geçen haftadan bir özet yapmam şart, zira meseleyi iyice anlatmazsam yine yanlış anlamalar olabilir.

“Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!”

Bitkilerle tedavi uzmanı Dr. Ümit Aktaş, “Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor… Çünkü kemoterapi, ‘sitotoksik’ yani hücre öldürücü bir tedavidir. Sadece kanserli hücreleri değil, sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, yani sizi hasta ediyor. Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor” diye özetliyordu kemoterapi sürecini…

Ve ona göre artık kemoterapinin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyordu. Söyleşi boyunca sürdürüyordu iddialarını ve hak vermemek pek elde değildi: “Diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın birtakım ortak hastalık belirtileri var. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, ishal ya da kabız olabilirsiniz… Düşünün ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz! Sadece sizin pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekiyor. ” Doğru geliyor kulağa da peki ya bugüne kadar öğrendiklerimiz ve hastalara uygulanan tedaviler?.. Ben de sormuştum geçen hafta; “Mesela ‘Kanserden değil, geç kalmaktan korkun ’ deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor. Bu da mı hata?” Hiç düşünmeden yanıt vermişti Aktaş: “İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi!.. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız.”

Bu uzun özeti yapmak zorundaydım, amacım lafı uzatmak değil. Zira bir hafta boyunca gelen mail’lerde hasta yakınlarının samimi soruları kadar, onlardan da fazla suçlayıcı, mesajlar aldım. Savcılığa suç duyurusunda bulunacağını söyleyen onkologlar da vardı, beni kanser hastalarını kemoterapiden soğutup mağdur etmekle suçlayanlar da… Oysa ki başlığımız çok netti; “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!” Yani kemoterapiden vazgeçin, işe yaramaz gibi bir sonuç çıkarmak için başlığı anlamamış ya da anlamak istememiş olmak gerek!

“Her hasta için ayrı bir tedavi uygulanmalı”

Amacımız boşuna acı çeken ve bu acıya rağmen kansere yenilen hastalara ve yakınlarına bazı uyarılarda bulunmaktı… Ve bu uyarılara devam edeceğiz, hem de bu kez bizzat bir onkologla… Çünkü o da biraz akıntıya karşı kürek çekmeyi seven bir doktor. Sürekli sorguluyor, genelgeçer doğruları bile…

Geçen sene iki söyleşi yapmıştım İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’la… Dizdar çokdisiplinli bir eğitim aldığından her konuya birkaç açıdan yaklaşabiliyor ve farklı sonuçlara varabiliyor. Farmakoloji konusunda eğitim almış, kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası var ve radyasyon onkolojisi uzmanı… Ne demek derseniz şöyle diyeyim. Hastalığa tanı koyarken bile tedavisini öngörüyor, hem de tedavinin yan etkileriyle birlikte ve bunu her hastanın özelinde yapabiliyor. İşte bu sebeple içim rahattı ona giderken, kemoterapiyi sorgulayan bir söyleşi yapmıştım, bir de onun görüşünü almak istedim. Taraf olmayacak, ama benim yaptığım söyleşiyi de sorgulayacaktı! Biraz daha içim rahat ayrıldım yanından…

Ama tekrar etmemde yarar var. Bu söyleşiden de ‘kemoterapi yaptırmamalı’ gibi bir sonuç çıkmamalı. Dizdar da tıpkı Aktaş gibi kemoterapinin sorgulanmasını vurguluyor, yoksa bu tedaviye asla tümden karşı çıkmıyor. Başlık aslında yine aynı; “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!” Ve Dizdar da aynı uyarıyı yapıyor, “Kemoterapi insanı öldürübilir. Her hasta için ayrı bir tedavi vardır. Bu iş, hazırgiyim işi değil, terzilik işi…” 

Sınırsız kemoterapi öldürüyor!

– Amerika’da yapılmış bir araştırmada onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye… Büyük çoğunluk “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Peki siz yaptırır mısınız? Diyelim ki chek-up yaptırdınız ve küçük bir kitle bulundu…

Hayır, eğer rastlantıyla bir tümör bulunduysa kemoterapi yaptırmam. Çünkü önce nasıl seyrettiği konusunda bilgi sahibi olmak isterim. İki ay sonra tekrar baktırırım. Bir ay erken olur derim, genelde kendi hekimlik pratiğimden de yola çıkarak…

– İki ay fikir verir mi tümörün büyüp büyümeyeceği konusunda?

Evet…

– İki santim, üç santim de olsa kitle onu izlemekten yana mısınız?

Hayır. Cerrahi olarak erişilebilir bir yerdeyse, saptadığınız anda çıkarılmasına karşı değilim. Bizim nosyonumuz da budur. Orada bir şey saptarsanız bunu bir şekilde çıkartırsınız. Zaten tartışmalı kısım sonrasındaki kısım. Cerrahın hakkını her zaman teslim ediyorum. Yoksa varsayalım ki karaciğerde bir santimlik bir şey saptandı ve net olarak bir şey de söylenemiyor. ‘Bu iyi natürlü bir şey midir kötü natürlü bir şey midir?’ diye… Bunun iki ay sonra ultrasonla büyüyüp büyümediği ya da içinde bir değişiklik olup olmadığını saptamak hasta açısından bir kayba neden olmuyor.

– Büyüme konusunda bir sinyal veriyor iki ay izleme, öyle mi?

Evet. Ama şunu da söyleyeyim; insanoğlu dış dünyaya çok fazla bağlı. Yani sizin saçınızın uzama hızı bile mevsimden etkileniyor. Bir şeyin nasıl seyredeceği kısmını o yüzden olabildiğince kısa sürelerle izlemek daha doğru… Şimdi bir yığın arkadaşımıza bakıyorsunuz işte memesinde küçücük bir şey bulunuyor. O bir şey çıkartılıyor. Tamam, koltukaltına bakıyorsunuz bir şey çıkmıyor. Buna rağmen “Sana dört kür, altı kür kemoterapi yapmamız lazım ama memeyi de koruduğumuz için üzerine de radyoterapi yapmamız lazım” deniyor. Ondan sonra da diyorlar ki sana bir üç yıl, beş yıl da hormon tedavisi vereceğiz. Şimdi bu tedavilerin yan etkilerine baktığımızda tıbbi anlamda hep akut yan etkiler. Yani bulantı, kusma, kilo kaybı, saçların dökülmesi… Bir süre sonra bunların hepsi yerine geliyor. Ama hastanın bunları yerine koyacak rezervleri iyi değilse, iyi olsun diye başlanan bir tedavinin sonucu hiç de iyi olmayabiliyor.

Kemoterapi; ne kadar az, o kadar iyi!

– Peki, hangi durumlarda kemoterapi şart? Ya da şöyle sorayım, kemoterapi hangi durumlarda hayat kurtarıyor?

Kemoterapi ile çok başarılı olduğumuz hastalıklar var, bunları biliyoruz. Lenfomalarda çok başarılıyız. Testis tümörlerinde çok başarılıyız mesela. Hakikaten üstüne çok fazla şey koyuyor. Bir anda olayı sıfıra indirgeyebiliyoruz. Ve hastanın hastalığını tamamen ortadan kaldırabiliyoruz. Burada sorgulanması gereken kısım hep koruma mantığıyla olan kemoterapiler. Kalın bağırsağınızda tümör olduğunu varsayalım, tümörü almışsınız, bakmışsınız lenf düğümlerinde de 20 tane düğümden bir tanesinde kanser var. Koruma maksadıyla kemoterapi yapalım, tamam… Ama ne kadar? Bir kür tamam, iki kür tamam. Eğer 6 ay yapalım derseniz, o zaman durum değişiyor. Altı ayın içinde çünkü 8, 12 kür kemoterapiden bahsediyorsunuz. O zaman kemoterapinin etkileri de bir şekilde kendini göstermeye başlıyor. Çünkü artık hastalık yok ortada, olmayan bir hastalığın hastalık yapma olasılığını tedavi etmeye çalışıyorsunuz.

– Ve belki de o olasılık değil ama kemoterapi hastalık yapabiliyor üstelik…

Evet. Belki de bununla birlikte bir hastalığı da tetikliyorsunuz. Çünkü hastaların seyrine baktığınızda siz bu tedavileri ısrarla sürdürdüğünüzde bir süre sonra damarlarında pıhtılaşma sorunu ortaya çıkmaya başlıyor. Bu kural kadar net… Bu sefer emboli oluşmaya başlıyor. Bu sefer kan sulandırıcı vermek zorunda kalıyorsunuz hastaya. Hep aslında mantık aynı… Bu yüzden kemoterapinin sorgulanması gerekiyor.

Kemoterapi sürecinin sorgulanması lazım!– Dr. Ümit Aktaş, “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor” dedi. Siz ne diyorsunuz hocam? Doğru. Ben önüme gelen hastaları biliyorum. Gördükleri tedavinin hastalarda ne gibi değişiklikler yaptığını izliyorum. Hastaların bir kısmının tedaviden fayda gördüğünü, önemli bir kısmının ise tedavinin uzatılması durumunda en azından ciddi sorunlarla karşılaşmaya başladığını biliyorum. Çünkü gerçekten de gereksiz yere kemoterapi yapılabiliyor. Daha geçen hafta bir telefon geldi, hasta 80 yaşında. “Acilen kemoterapiye başlayalım” diye bir talepte bulunmuşlar.– Kim bulunmuş?

Bir özel hastane. “Nasıl acilen kemoterapi?” diye sordukları zaman, “Yapmak lazım, eğer yapılmazsa hasta ancak şu kadar yaşar” demişler. 80 yaşındaki bir hastanın kemoterapiyi kaldırıp kaldıramayacağı meselesi bir soru işaretidir. Bu işin bir yüzü. İkinci yüzünde şu var; siz kemoterapi yaptığınız zaman, bu kemoterapinin fayda verip vermediğini neye göre söylüyorsunuz, bu da çok önemli. Çünkü doktorların çoğu, hastaya baktıkları zaman onun hastalık durumuyla değil, tümör çapının küçülüp küçülmediği üzerinden bir yoruma gidiyorlar. Fakat esas olan hastanın genel durumudur. Evet, çoğu hastanın vücudunda tümör bulunmaktadır, ama bu tümörün geleceğinin ne olup ne olmayacağı konusu herhangi bir şekilde tartışılmamaktadır. Oysa önemli olan, o insanda hastalık olup olmadığıdır.

– Yani o tümörün varlığının o insanda hastalık yapıp yapmadığıdır… Doğru mu?

Kesinlikle. Tamam hastada bir sorun var, bu bir şekilde saptanmış… Mesela hasta doktora “Benim ayağım ağrıyor” diye başvuruyor. Doktor ondan birtakım tetkikleri istiyor. Bunların içerisinde performans kriteri de vardır. Çünkü doktor performansla para kazanıyor. Hastaneden bu performansının karşılığında bir ücret alıyor. O zaman ne oluyor? “Sen git bir gastroskopi yaptır”, “Sen git bir de kolonoskopi yaptır” derken, en sonunda adamın ayak ağrısıyla hiç ilgisi olmayan bir yerinde bir tümör bulunuyor. Şimdi bu tümöral oluşumu siz hastalık olarak mı kabul edeceksiniz, yoksa rastlantıyla yakaladığınız bir şey olarak mı kabul edeceksiniz? Birinci tartışılması gereken konu bu.

– Peki burada ne yapmak, nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Birincisi o tümör o insanda bir hastalık yarattı mı, ona bakmak gerekiyor. İkincisi; biz bu tümöre ne kadar müdahale edebiliriz? Üçüncüsü; madem bu adamın hiç şikayeti yok, mevcut olan kitle bu zaman süreci içersinde nasıl bir değişiklik gösterecek, en azından onu iki ay izlemek de gerekebilir. Çünkü her zaman bir şeyin bir şeye dönüşmeyeceğini de biliyoruz.

– Yani bir kitle bulunduğu gibi zarar vermeden de kalabilir yıllarca, öyle mi?

Tabii… O kadar çok hasta var ki bu şekilde karşılaştığım. Çünkü diğer meslektaşlarımız, medikal onkologlar ya da cerrahlar hastanın yaşı ve başka hastalıkları olması nedeniyle bir şey yapılamaz dedikleri için ya da hasta ben vücuduma bıçak değdirmem deyip cerrahi müdahaleyi ve sonrasında yapılacak olan kemoterapiyi reddetmesi nedeniyle bir girişimde bulunulmuyor ve hasta yaşıyor.

– Peki diyelim ki bu hasta kemoterapiyi reddetmedi…

Bir kere şunu baştan söyleyelim; kemoterapi bir zehir tedavisidir. Birtakım bitkiler içinden elde edilmiş, daha yakın geçmişte kimyasal silah olarak da kullanılmış olan bir ilaçtan bahsediyoruz… Siz böyle tehlikeli bir ilacı, dozunu ayarlayıp kanserle tedavi stratejisinin bir parçası olarak kullanıyorsunuz. Dolayısıyla zaten en başından masum bir şeyden bahsetmiyoruz! Siz zehiri doz edilmiş halde veriyorsunuz. Yani bu olmayanı yerine koyma tedavisi gibi bir şey değil. Mesela sizde D vitamini eksikliği vardır, D vitamini verirsiniz, vücudun eksiğini yerine koyarsınız. Bu öyle bir tedavi değil. Dozu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü aksi halde adam geliyor, bir hastalık tanımlanmış, ama hasta değil, bir sıkıntısı yok. Bakıyorsunuz yaşı da genç. 50 küsur yaşında. Genel fiziksel durum olarak da gayet iyi. Daha birinci kemoterapiyi aldığında darmadağın oluyor, yoğun bakıma düşecek kadar. Bu durumda iki şeyi sorgulayabilirsiniz. Bir, ya verdiğiniz ilacın siz etkisini bilmiyorsunuz, yani bunun olmaması lazım ya da getirilmiş olan ilaç bir muadil, ucuz bir yerden bulunmuş ve saf değil. Bununla birkaç kez karşılaştım.

– Kemoterapi ilacı nasıl saf olmaz?

Kadın gelmiş, meme kanseri için tedavi görüyor. İlk üç kemoterapi hiçbir sıkıntısı yok kadının. Dördüncü kemoterapide dağılıyor. Ne oldu diyoruz, ne değişti? Bakıyorsunuz, o kemoterapi şemasının içindeki ilaçlardan birinin orijinali bulunamamış, uzak diyarlardan getirilmiş bir muadil ilaç kullanılmış. O zaman işin adını başka yere çekmeniz gerekiyor. Demek ki diyorsunuz bu ilacın içinde saf olmayan, birtakım karışık kuruşuk başka şeyler de var. Çünkü ilacı pahalılaştıran şey, saflaştırma işlemidir. Bu işin bir tarafı… İkinci tarafı da şu; siz bu ilaçları uyguladığınız zaman vücudun rezerv savunma mekanizmasının bir kısmını tüketmeye başlıyorsunuz. Ama bir şey daha var; bu gereksiz kemoterapi öldürür lafının arkasındaki aslında vurgu şuraya gitmektedir. Doktorların sınırsız kemoterapi yapmaya çalışmaları… Beş yıl boyunca sürekli kemoterapi görmüş, en sonunda dişleri dökülmüş insanlar görüyorum.

Bir şekilde bize geliyorlar, bilgi almaya çalışıyorlar, biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama siz bir insanda varsayalım ki tesadüfen iki santimlik bir tümör buluyorsunuz, biz bu iki santimlik tümörü yok edeceğiz. Hasta bakıyorsunuz, normalde herhangi bir şikayeti yok, ama bir tarafında doğrulattığınız bir tümör var. Kemoterapiyi yapıyorsunuz bir şey olmuyor. İkincisini, üçüncüsünü de yapıyorsunuz… Yine tümör öylece duruyor. Ama kemoterapiye devam ediyorsunuz. Çünkü siz bu tümörün büyüyeceğini varsayıyorsunuz. Bu bilimle hiçbir şekilde örtüşmeyen bir şey… Nasıl varsayabiliyorsun? Varsayım üzerinden tıp olmaz ki!

– Orada bırakılırsa belki de vücut onunla mücadele edecek ve tümör hastalık yapmayacak denilebilir mi o zaman?

Tabii ki… Hastanın bir şikayeti yok. Belki vücuda bu şansı tanırsanız hasta bundan kendi şartları içinde de bir şekilde mücadele edebilir. Siz bir şekilde bunu yakalamışsınız, bulmuşsunuz. Bir hastalık formuna dönüşeceğini düşünerek hastaya o iki santimi ortadan kaldırabilmek amacıyla sürekli toksik birtakım maddeler veriyorsunuz. Bu toksik maddeler her seferinde hastanın vücudundan birtakım şeyler alıyor. Bugün modern tıp diye baktığımız alanın, hastalara beslenmeleri konusunda hiçbir şey söyleyemediklerini görüyoruz. Hep sürekli söyledikleri dengeli beslenin, vitamin, mineral, Omega 3 alın. Bu kadar. Başka hiçbir şey söyleyemiyor. Onu da kutu mama satarak karşılamaya çalışıyorlar.

– Kutu mama?

Beslenmesi için kemoterapi gören hastaya mama satıyor. Çünkü ihtiyacı var, normal gıdayı yutamıyor, çiğneyemiyor. Tamam, mamayı verelim ama bu hastanın bir kere normal beslenmesi lazım. Hadi bu da olabilir, bunu da anlayabiliyorum ben. Ama en azından şunu bilmemiz gerekiyor: Verilen her bir tedaviyle hastanın vücudundan eksilen kısım her neyse bunun sağlıklı biçimde yerine konması gerekiyor. Siz bunu yerine koymadığınız takdirde mevcut olanı da zaten zaman içinde yavaş yavaş yemeye başlıyorsunuz…

– Bir örnek verebilir misiniz?

Dört kür kemoterapi yapmışsınız. Tümörün çapında hiçbir değişiklik olmamış, siz bunu ısrarla sekize, 12’ye çıkartmaya çalışıyorsunuz. 80 yaşında bir adamcağız geldi karşıma. Boynunda kocaman bir tümör, lenfoma var. 12 kür kemoterapi yapılmış, hiçbir değişiklik olmamış. Lenfome dediğiniz şeyin iki kür kemoterapiyle silinmesi gerekirdi. Eğer bu iki küre yanıt vermediyse 8 küre, 12 küre de yanıt vermez. Ama hala ısrarla kemoterapi deniliyor. Sonra ne oluyor? Siz sınırsız kemoterapiyle hastanın savunma sistemini, onun hayatta kalmasını sağlayan rezervlerini ortadan kaldırıyorsunuz. Sordum “Niye 12 kür yapıldı?” diye… “Kemoterapiyi koruyucu anlamda yapıyoruz” demişler. Tamam, da nereye kadar koruyoruz bir, neyle koruyoruz iki? Toksik bir şey vererek, zehirleyerek korumaya çalışıyoruz. Peki, bugün için kemoterapi protokolünün hastaların yaşam süresini anlamlı arttırdığına dair, hele metastatik hastalarda çok ciddi bir veri var mı elimizde, hayır yok. Öyleyse niye ısrarla, sınırsız kemoterapi?

FABLES AND MYTHS ABOUT BABIES AND CHILDREN

 

PICASSO 1                        “MOTHER AND CHILD” BY PABLO PICASSO
 
 
HERE ARE TWENTY FIVE COMMON MYTHS ABOUT BABIES AND CHILDREN :
 
1.  MYTH: “FORMULA FEEDING IS A GOOD ALTERNATIVE TO BREAST FEEDING”:
 
BECAUSE OF MANY SOCIO-ECONOMIC REASONS, UNFORTUNATELY BREAST FEEDING HAS BEEN DECREASING ALL OVER THE WORLD. THIS SHOULD BE ONE SINGLE MOST IMPORTANT ISSUE TO BE ADDRESSED WORLDWIDE. THIS PROBLEM SHOULD BE ADDRESSED BY DOCTORS AND POLITICIANS ALIKE. THIS IS A VERY IMPORTANT HEALTH ISSUE AS WELL AS AN ECONOMIC ISSUE.
BREAST MILK IS THE PERFECT FOOD FOR HUMAN BABIES. BABIES DO NOT NEED ANY OTHER FOOD AT LEAST UNTIL SIX MONTHS OF AGE.
 
BREAST MILK IS A LIVE TISSUE CONTAINING ANTIBODIES AND INFECTION FIGHTING CELLS, AS WELL AS NUTRIENTS, AS WELL AS MILLIONS OF DIFFERENT STRUCTURES, THAT IS IMPOSSIBLE TO IMITATE BY FORMULA MAKERS.
PREMATURE BABY’S MOTHER’S MILK IS DIFFERENT THAN TERM BABY’S MOTHER’S MILK. IT HAS INGREDIENTS TARGETED SPECIFICALLY FOR PREMATURE BABY’S NEEDS.
INFANT FORMULA IS MADE FROM ANOTHER SPECIES’ MILK; COW’S MILK. IT IS PERFECT FOR CALVES BUT NOT FOR HUMAN BABIES. IT DIFFICULT TO DIGEST THE COW’S MILK FOR BABIES, BECAUSE IT HAS FOREIGN PROTEIN MADE  FOR THE CALVES BUT NOT FOR HUMAN BABIES.
MILK PROTEIN SENSITIVITY IS THE MOST COMMON CAUSE FOR ABDOMINAL DISCOMFORT FOR BABIES; INCLUDING CHRONIC ABDOMINAL PAIN, IRRITABILITY, INTESTINAL GAS, DIARRHEA, CONSTIPATION, SPITTING UP OR REFLUX. 
MOST FORMULA FED INFANTS HAVE CONTINUOUS “TUMMY ACHE”  BECAUSE OF DIFFICULTY DIGESTING ANIMAL PROTEIN. THEY ALSO HAVE MORE GASTROESOPHAGEAL REFLUX.
 
BREAST MILK TASTES DIFFERENT EVERY DAY DEPENDING ON MOTHERS DIET. ON THE OTHER HAND, FORMULA FED BABIES EAT SAME TASTING FOOD DAY AFTER DAY; LIKE A PANDA BEAR EATING BAMBOO SHOOTS ALL THE TIME.
BREAST MILK HAS A PLEASANT TASTE.
FORMULA HAS AN  UNPLEASANT, ACTUALLY OFFENSIVE TASTE. EVERY PARENT SHOULD TASTE THE FORMULA BEFORE GIVING IT TO THEIR BABY. I HAVE NOT SEEN ANYBODY WHO IS NOT DISGUSTED WITH BABY FORMULA’S TASTE.
 
FORMULA IS THE FIRST “JUNK FOOD” INTRODUCED IN A PERSON’S LIFE. IF JUNK FOOD CAUSES “ADDICTION” THIS IS WHERE IT STARTS. THEN ONE CRAVES FOR “JUNK FOOD” THE REST OF HIS/HER LIFE.
BREAST MILK IS INEXPENSIVE, ACTUALLY FREE, WHILE FORMULA IS COSTLY. BREASTMILK  IS ALWAYS READY TO CONSUME, AND ALWAYS FRESH AND STERILE. (FREE OF GERMS). IT DOES NOT REQUIRE MIXING, SHAKING, WASHING AND STERILIZING BOTTLES. UNLIKE FORMULA FEEDING, BREAST FEEDING DOES NOT POLLUTE EARTH.
 
NUMEROUS SCIENTIFIC STUDIES CLEARLY SHOW THAT, FORMULA FEEDING INCREASES OBESITY IN INFANTS AND LATER IN TODDLERS AND LATER IN ADULTS. THUS INCREASING DIABETES, HEART DISEASE, HYPERTENSION, STROKE AND ALL OTHER MORBIDITIES ASSOCIATED WITH OBESITY SUCH AS SOCIAL STIGMA, POOR HYGIENE, BEING LESS ATHLETIC, MORE FALLS AND BONE FRACTURES BUT MOST IMPORTANTLY DECREASED LIFE SPAN. INCREASE IN FORMULA FEEDING PRACTICE IS THE MAJOR CAUSE OF INCREASE IN OBESITY WORLDWIDE.
BECAUSE OF INCREASE IN FORMULA FEEDING, IT IS POSSIBLE THAT HUMAN LONGEVITY WILL DECREASE IN COMING DECADES.
 
FORMULA FEEDING INCREASES SUDDEN INFANT DEATH (SIDS), EAR INFECTION AND ALL RESPIRATORY ILLNESSES, ASTHMA, ECZEMA AND GASTROINTESTINAL DISEASES. 
AN EXPERIENCED PEDIATRICIAN CAN TELL IF A BABY IS FORMULA OR BREAST FED BY ONLY LOOKING OR TOUCHING OR SMELLING THE BABY.
 
BREAST FEEDING DECREASES BREAST CANCER AND OVARIAN CANCER RATE IN MOTHERS SIGNIFICANTLY. 
 
BREAST FEEDING BABIES ARE HAPPIER, MORE CONTENT AND SLEEP BETTER. BREAST FEEDING MOTHERS ALSO SLEEP LONGER AND BETTER.(BREAST FEEDING IS SEDATIVE FOR BOTH MOTHER AND INFANT)
ONE STUDY SHOWED, BREAST FEEDING BABIES FATHERS ALSO SLEEP BETTER BECAUSE OF LESS NIGHT AWAKENING. 
BREAST FEEDING BABIES’ STOOL HAS NO BAD ODOR. BREAST FEEDING BABIES’ SKIN IS SOFTER AND SMELL GOOD.
INFANTS ON FORMULA FEEDING ARE ADMITTED TO HOSPITAL 10-20 TIMES MORE OFTEN THAN BREAST FED BABIES.
THERE ARE STUDIES SUGGESTING THAT BREAST FEEDING BABIES HAVE 8-10 POINTS HIGHER IQ.
 
FORMULA FEEDING IS A SIGNIFICANT BURDEN ON ECONOMY BY INCREASED MEDICAL EXPENSES, AND POLLUTION.
 
 
2. MYTH: “Immunizations especially mercury containing vaccines cause autism”.
This myth originated from a hoax study published in medical journal “Lancet”IN 1998. Since then there has been numerous double blinded controlled studies carried out and every single study disproved this claim. Unfortunately, this false claim caused a lot of unnecessary pain and suffering. Although, no link has been found, now mercury has been eliminated from all vaccines.
“Lancet” withdrew this publication and co authors apologized and admitted that data has been tampered.
Principle author ANDREW WAKEFIELD is no longer licensed in the UK as a physician, and is not licensed in the US.
 
3. MYTH: “Cold or wet weather causes colds”
 
Only indirectly. Colds are infections of the upper respiratory tract caused by viruses. They are not caused by getting wet or cold. They are caused by coming in contact with the infected nasal secretions of other people who have colds. Getting wet or cold DOES NOT weaken the immune system to the point that it would cause a child to catch a cold. Colds are more frequent during cold or wet weather, simply because children stay INDOORS, in closer contact with each other, at these times of year. This creates a breeding ground for viruses to spread from child to child.
People in warm climates DO NOT get less upper respiratory illnesses (“colds”). Neither the Eskimos suffer more from it.
 
 
4. MYTH: “Thick yellow-green discharge from the nose during a cold is a bacterial infection and needs antibiotics.”
 
This is ALMOST NEVER true. It can be the normal end stage of a cold running its course. Nasal discharge from a cold generally starts out clear and watery and can become more cloudy and thicker and finally turn green or yellow at the end of the cold. In an era of antibiotic overuse, it is important not to over treat a green runny nose. 
Treatment should be considered for a green runny nose that does not clear after seven to 10 days or the cold symptoms do not go away by 10-14 days. With vial upper respiratory illness, having greenish yellow nasal discharge in the morning clearing later in the day is expected; it does not mean child has bacterial infection.
“SINUSITIS” IS VERY RARE IN CHILDREN UNDER 2 YEARS OLD because their sinuses have not even formed in full yet. Sinusitis has been over diagnosed probably to justify unnecessary antibiotic prescription.
 
 
5. MYTH; “Children get ear infections because they do not keep their ears covered.”
 
Ear infections are not caused by not wearing a hat or getting water in your ear. Ear infections occur in a small area behind the eardrum called the middle ear cavity. This space is connected to the back of the throat by a small tube called the eustachian tube. When a child is congested, either because of a cold or allergy, the eustachian tube doesn’t work properly, and fluid builds up in the middle ear space. This fluid acts as excellent culture medium for bacteria, which then multiply causing a middle ear infection. Most common predisposing factors for ear infection is 1. Genetic predisposition (anatomy of Eustachian tube is inherited), 2. FORMULA FEEDING, 3. cigarette smoke exposure, 4. and drinking from bottle in lying position, 4. premature or low birth weight. and for older ages, allergies.
 
 
6. MYTH: “High fever causes brain damage.”
 
Fever itself is not likely to cause brain damage. This myth got started because one cause of fever, meningitis (an infection of the brain and spinal cord lining), often results in brain damage.
 
7. MYTH: “Sugar causes hyperactivity.”
 
It certainly would be nice if this were true. We could then treat hyperactivity with special sugar reduced diets instead of medication. Repeated research published in medical journals, however, tends to disprove this theory. These studies find no discernible difference in behavior between children eating sugar and those who are not. This myth probably started as a “self-fulfilling prophecy.” Parents believe that sugar affects behavior, so when their child becomes overly active, they blame the sugar. Children ingest higher amounts of sugar during exciting events such as holidays and parties and therefore it is common for adults to blame a child’s behavior changes on the increased sugar intake. More than 100 research studies done on this subject all point to little if any effect of sugar on children. There is also no difference between the effect of sugar on ADHD (Attention deficit hyperactive disorder) children and non-ADHD children with regard to behavior. Furthermore, Sugar does not cause ADHD,
 
8. MYTH: “Standing will bow a baby’s legs.”
 
This myth originated years ago when children suffered from rickets, a Vitamin Deficiency that caused softening of the bones and bowing of the legs. Today, rickets has all but disappeared and there is no danger that standing will bow your baby’s legs. The legs of most babies are already bowed at birth from being wrapped tightly around their bodies inside their mother’s womb. It takes years for them to straighten out but allowing a baby to “stand” on their legs does not cause the bowing
 
 
9. MYTH: “If let alone, children do not eat enough.”
 
NEVER INSIST CHILDREN TO EAT MORE. NOBODY EVER DIED OR GOT SICK FROM “NOT EATING” IN PRESENCE OF FOOD.
CHILDREN, (OF ALL AGES) SHOULD DECIDE THEMSELVES “HOW MUCH” TO EAT  AND PARENTS SHOULD CHOSE THE PROPER FOOD. IE. QUALITY IS PARENT’S CHOICE , QUANTITY IS CHILD’S.
Babies triple their weight or gain about 6 kilograms (13-14 pounds) first year of life but gain only 3-5 pounds/year during the following years. Therefore, their calorie requirements do not increase significantly during toddler years.
IF YOU FORCE YOUR CHILD TO EAT MORE THAN HE/SHE IS WILLING, YOU WILL HAVE AN UNHAPPY CHILD, UNHAPPY PARENTS AND AN OBESE CHILD, AND POSSIBLY OBESE ADULT. 
 
10. MYTH: “Going outside with wet hair can cause a cold”
 
See Myth #3, Actually, viruses cause “cold”; not water, drafts, or cold weather, causes colds.
 
11. MYTH: “Feeding infants cereal at night makes them sleep longer”
 
Research has consistently shown that giving solids before bedtime will not change when an infant will start sleeping through the night. Most babies will not develop a dependable sleep cycle until somewhere between 3 and 6 months of age. When a child sleeps through the night is more dependent on how they are put to sleep, where they are put to sleep, and how parents respond when they do wake up at night. According to the American Academy of Pediatrics Committee on Nutrition, cereal and other solids should not be started until 4 to 6 months of age in order to reduce the risk of allergies
 
12. MYTH: “Teething often causes a fever and diarrhea.”
 
Medical “experts” since Hippocrates have blamed fever, diarrhea, and colds on teething. Recent research has not shown a relationship between teething and the onset of such symptoms. TEETHING CAUSES/RESULTS ONLY TEETH.
Teething does not cause diarrhea, but swallowing more saliva during teething will make stool somewhat softer.
Babies have increased “drooling” after age 4 months. This does not mean teeth will erupt soon.
 
13. MYTH: “Acne is caused from not washing your face.”
 
Acne is not related to dirt on the skin or greasy foods. It is caused by inflammation under the skin, not dirt on the skin’s surface. Keeping the face clean is always good, but scrubbing could make acne worse.
Extensive scientific studies have not found a single connection between diet and acne. In other words, chocolate, french fries, pizza and other fast foods do not cause acne. It does make sense to limit fatty foods to prevent obesity and cardiovascular disease, however. Studies have shown that foods with a high iodine content (such as shellfish) may aggravate existing acne, but does not cause it.
 
14. MYTH: “Vitamins will provide children who have poor appetites extra energy.”
 
Vitamins cannot supply extra energy since they contain no calories. Unless your child has a specific vitamin deficiency, their energy level will not change if you give them vitamin supplements. IRON SUPPLEMENTATION IN AN IRON DEFICIENT TODDLER WILL INCREASE APPETITE.
 
15.MYTH: “When children crack their knuckles, it will cause arthritis.”
 
There is no evidence that cracking joints will impair joint development or lead to arthritis.
 
That annoying popping sound is caused by the breaking of the vacuum in the joint and bubbles of nitrogen gas form in the joint fluid. The cracking noise happens when those bubbles collapse.
 
16. MYTH: “Children’s aspirin is best for treating children’s fevers”
 
Taking aspirin is not recommended any more for children unless recommended by the youngster’s doctor. Aspirin has been linked to serious medical problems, such as Reye’s Syndrome.
 
 
17. MYTH:”Going barefoot causes flat feet”
 
Going barefoot is probably best for kids. It allows their feet to develop naturally. There is no evidence that children’s feet develop any differently with or without shoes. The only real reason kids should wear shoes is to protect their feet from injury and cuts.
 
18. MYTH: “A baby’s eye color at two months is their adult eye color.”
 
It has always been thought that no changes in a baby’s eye color occur after 2-3 months of age. A recent study, however, disputes this widely held belief. The research found that eye color did not become stable until age 6 months in 90% of children. Of the remaining 10%, half continued to show changes, either lighter in shade or darker. Therefore, it looks like parents will have to wait a little longer in order to find out their child’s final eye color!
 
19. MYTH: “Don’t give milk when a baby has a cold. It will increase mucus production”
 
Many parents believe that drinking milk when a child has a cold will increase mucus production in the respiratory tract. A number of recent studies have concluded that there is no association between milk intake and the amount of respiratory tract mucus produced during a cold. Children need milk for both its protein and calcium and to withdraw such an important food item during a cold makes no sense. While some children prefer other fluids when they are sick (fruit juices, for example) parents can give milk if the child wants it without worrying about making their child worse. (Milk allergies, on the other hand, may produce a stuffy or runny nose.)
EXCESSIVE MILK INTAKE (>30 OUNCE/DAY) MAY CAUSE IRON DEFICIENCY AND POSSIBLY RELATED ANEMIA.
 
 
20. MYTH: “Rubbing the skin with alcohol will help bring down a child’s fever.”
 
This widely held belief could make the child sicker. Alcohol evaporates so quickly that it can bring on chills, which signal the body to raise its temperature even higher. Furthermore, there have been cases of alcohol intoxication if too much is applied and it is absorbed into the skin of a child. Remember that fever is a symptom, not a disease. In fact, fever may be helpful in fighting infections. If the fever is making your child not feel well, parents can make them feel better by giving (on the advice of their doctor) acetaminophen (such as Tylenol or Tempra) or ibuprofen (such as Motrin or Advil).
 
21. MYTH: “The child should not be vaccinated if they have a fever, cold and cough.”
 
There is no proof for that this widely held belief is true. Unfortunately, many parents still believe it and their child falls behind in their immunization schedule. In case of mild fever, cold, or cough a child can be safely vaccinated along with symptomatic treatment. Immunizations are only contraindicated when the illness causing the fever is severe. A mild illness (such as an ear infection) is not a reason to withhold a vaccine, even if the child has a fever.
 
22. MYTH: “Walkers will teach a baby to walk sooner.”
 
This myth is not only false but dangerous. Many infants have been injured tipping over or falling down stairs. In addition, the infant can now reach things that are up higher than she could normally reach. Furthermore, walkers may actually delay walking since the muscles used in scooting around in a walker are different from the ones used in walking.
 
23. MYTH: “A baby is “constipated” if they do not have a bowel movement at least once per day.”
This is not true. Constipation is defined by stools hardness not frequency. As long as the bowel movement is soft, a baby can go every two or three days. For some babies, especially breast fed babies, may have bowel movements as infrequently as every 7 days. Babies that are solely breast-fed sometimes have a bowel movement as infrequently as once a week! For breast fed babies once every feeding to once a week may be normal.
A baby is not constipated when they grunt, squirm, turn red, or cry while having a bowel movement. If the result of these gyrations is a soft stool, the baby is fine!
 
 
24. MYTH: “It is safe for young children to ride in the front seat of cars without air bags or the air bag turned off.”
 
Compared to children seated in the front seat, the risk of a child dying while seated in the rear is 41 % less. If there were passenger seat airbags and children sat in the rear there were 46% less deaths, thus confirming previous studies. Rear seating was found to provide the best protection in front end collisions and rollovers. Even a child sitting in the front seat of a car without airbags but who is properly belted in is in more danger than a child sitting in the back seat with the same restraints.
 
 
25. MYTH:  : “Children must be made to eat what’s good for them whether they want to or not.”
SEE MYTH #9
 
Study after study has shown that very young children will eat what’s good for them even when surrounded by unhealthy, rich foods, if they are left alone. It serves no purpose to force kids to eat things they dislike or to eat more than they want. Rather such practice cause food to become a tool used for resisting authority and sets kids up for eating disorders later on in life. Pressuring a child to eat has been implicated in causing anorexia, bulimia, or obesity later in life. While it is always appropriate to limit kids’ consumption of junk foods, it is best to let the child’s appetite be your guide. Children eat more when they are growing and less when they are not in a growth phase. Don’t make mealtime a battle ground.  
               “MOTHER AND CHILD” BY PABLO PICASSO
PICASSO 2

KANSER ŞARLATANLIĞI

VATAN GAZETESİNDE BİR ŞARLATANLIK ÖRNEĞİ

Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

Tweet

Yorum: 0 
29.04.2013    E-Posta: msenocakli@gazetevatan.com

Mine Şenocaklı
Mine Şenocaklı

Bitkisel İLAÇLA TEDAVİ uzmanı Dr. Ümit Aktaş’tan çok tartışılacak bir iddia:

Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Pek çok insan bu yüzden ölüyor!

Söyleşiden çıktığımda tek bir soru vardı kafamda, “Ben bu meseleyi yazıya nasıl dökeceğim? İnsanları paniğe sürüklemeden nasıl anlatacağım?” Söyleşiyi yaptığım doktor, Türkiye’de fitoterapi, yani bitkisel ilaç tedavisi üzerine uzmanlaşmış altı doktordan biri; Dr. Ümit Aktaş… Çok kısa süre önce ‘İlaçsız Yaşam’ adlı kitabı çıktı ve ben de o kitabı okudum. Kitabın sonunda bir hastanın sorusuna verdiği yanıt bu söyleşiyi yapmamın temel sebebi oldu. Soruyu soran hastaya pankreas kanseri teşhisi konmuş, tedavi önerisi ise ameliyat, ardından da kemoterapi… Hasta ameliyattan değil ama kemoterapiden korkuyor ve soruyor; “Kanseri yenmenin başka bir yolu yok mu?”

Aktaş’ın verdiği yanıt pek çoğunuza iddialı gelecek, aynen şöyle: “Size kanser teşhisi konulması, kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Beklemek ve izlemek gerekir. Kaldı ki pankreas kanseri olsanız bile bitkisel ilaçlarla tedavisi mümkün, ameliyata da, kemoterapiye de gerek yok.”

Boşuna mı acı çekiliyor?

Bu beni hem şaşırttı hem umutlandırdı ama bir o kadar da şüpheye düşürdü. Onca insan boşuna mı acı çekiyordu? Bu kadar doktor yanlış tedavi mi uyguluyordu? Mutlaka yanıtlarını öğrenmem gerekiyordu, zira ben de eriyen pek çok insan görmüştüm kemoterapi tedavisi sürecinde!..

Dr. Ümit Aktaş söyleşiyi hemen kabul etti, zira bir misyon gibi görüyordu gereksiz kemoterapi tedavisini engellemeyi… Aklıma gelen tüm soruları sordum ve tatmin edici yanıtlar aldım. Söyleşiye geçmeden yine de altını çizeyim; bu demek değil ki her kemoterapi tedavisi sadece boşuna acı çekmektir, pek çok kanser vakasında kemoterapi dışında bir çözüm olmayabiliyor. Bunu sorularıma cevap verirken Dr. Ümit Aktaş da vurguladı… Dolayısıyla teşhis konduktan sonra bir başka doktora danışmakta büyük fayda var. Zira bazen kanser değil, ama kemoterapi öldürebiliyor!

Bağışıklık sistemi çöküyor


– Hocam çok tartışılacak bir iddiada bulunuyorsunuz kitabınızda… Pankreasında 2 cm’lik bir tümör olduğunu öğrenen ve doktorların hemen ameliyat, sonrasında da kemoterapi önerdiği 58 yaşındaki hastaya, bunlara gerek olmadığını, kanserin de bitkisel ilaçlarla tedavisinin mümkün olabildiğini söylüyorsunuz…

Doğru, kanserin bitkisel ilaçlarla tedavi edilebileceğini iddia ediyorum… Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan tedaviler. Hastayı kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

– Nasıl?

Kemoterapi ‘Sitotoksik’, yani hücre öldürücü bir tedavidir. Kanserli hücreleri toksik etki yaparak, yani zehirleyerek yok ediyor. Ama kemoterapi sadece kanserli hücreleri öldürmüyor. Kanserli hücrelerin yanında sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Sıkıntı da burada zaten. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, sizi hasta ediyor. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi? Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor. Artık kemoterapilerin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyor. Biz doktorlara tıp fakültesinde hocalarımızın öğrettiği ilk kural şudur; hastanız için en az zarar verecek tedaviyi seçmelisiniz. İşte ben bu sebeple kanser hastalarına kemoterapi uygulanmasına karşı çıkıyorum. Sonra kanserde en önemli savunma mekanizması bağışıklık sistemiyse, bizim kanseri tedavi etmek amacıyla kemoterapi uygulayıp, bağışıklık sistemini çökertmemiz yanlış değil mi? Üstelik bir şey daha var; diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına da gelmez.


– Anlayamadım…

Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın, birtakım ortak hastalık belirtileri vardır. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, kusabilirsiniz, ishal ya da kabız olabilirsiniz… Diyelim ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz. Sadece size pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekir.

– İyi ama kanserden değil, geç kalmaktan korkun deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor…

İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit yan etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani, hasta olacaksınız. Sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız!

Üstelik kemoterapinin bu yan etkileri kemoterapi uygulanan bazı hastalarda değil, bütün hastalarda meydana geliyor. Yani bu etkiler yan etki değil, kemoterapinin direkt etkileri. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi?

– Kemoterapi tedavisi uygulandıktan sonra sağlığına kavuşan pek çok hasta da var ama…

Tabii ki var… Her kanseri kendi içinde değerlendirmek gerekir. Tek tip bir kanserden bahsetmek mümkün değil. Hepsinde ayrı tedaviler ve ortalama yaşam süreleri mevcut. Ama ben pankreas kanserinden örnek vereyim; kemoterapi ve cerrahinin pankreas kanserindeki 5 yıllık hayatta kalma şansını artırdığına dair hiçbir tıbbi kanıt yok.

– Hastanın hayatta kalma şansını artırmayan ve bu kadar fazla yan etki yaratan bir tedavi neden uygulanıyor peki?

İzahı aslında son derece açık; kanser tedavisi, ilaç endüstrisinde en hızlı büyüyen pazar! Sadece 2006 yılında dünyada 37 milyar dolarlık kanser ilacı satıldı. Bu rakam da her sene katlanarak büyüyor. Dünyada kanser tedavisi üzerine sürdürülen çalışmaların çoğu ise kanser ilacı üreten ilaç firmaları tarafından finanse ediliyor. İlaç firmalarının tıbbi araştırmaları finanse etmeleri engellenmediği ve bağımsız bilimsel araştırmalar yapılmadığı sürece insanlar bu sıkıntıyı yaşamaya devam edecek.

Kanser teşhisi konulmuş olması hasta olduğunuz anlamına gelmez


– Sizin bitkisel tedaviyle iyileştirdiğiniz hastalarınız var mı?

Var tabii… Mesela en son 4 yaşında bir hasta getirdiler. Böbreküstü bezi tümörü var. Aynı zamanda akciğerde metastaz yapmış. Bana geldiğinde trombosit sayısı 22 bine düşmüştü. Çünkü kemoterapi yapmışlar. Biliyorsunuz trombositler kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücrelerdir. Trombosit sayısının 22 bin olması, ciddi, ölümcül kanama tehlikesi var demektir. Bu yüzden tüm tedavi kesilmişti. Maalesef bana hastalar çoğunlukla böyle son aşamada geliyor. Bitkisel tedaviye başladık. Trombositleri 20 gün sonra 119 bine çıktı. Ve 30. günde çekilen tomografilerde bütün tümörlerin küçüldüğü görüldü.

– Şimdi nasıl?

Tedavi sürüyor. Henüz 40’ncı günde… Ama iyileşme başladı. Ben genelde böyle hastalarıma immünoterapi dediğim bağışıklık sistemi tedavisini uyguluyorum. Çünkü dünyada da bağışıklık sistemi tedavi edilen pek çok kanser hastasının iyileştiğini görüyoruz. Kanser tedavi edilebilen bir hastalıktır.

– Kemoterapiye gerek kalmadan mı?

Her hasta için değil tabii… Ama ben şunu söylüyorum, kemoterapinin gereksiz kullanılması cinayettir! Kemoterapi kullanılacak hasta çok doğru seçilmelidir. Yanlış kemoterapi uygulamaları insanları öldürüyor. Bugün dünyada bütün bilim adamları kemoterapiyi nasıl bırakırız diye çalışıyor. Kemoterapi uygulamadan da kanser hastalarını tedavi etmek mümkün. Hastaya her şeyden önce tedavi seçenek hakkı verilmeli ve doğrular anlatılmalıdır. Çünkü hasta geliyor diyor ki, “Benim hiçbir şeyim yoktu, chek-up’a gittim, karaciğerimde nodül görüldü, doktorum dedi ki ‘Kansersin! Hemen kemoterapiye başlayacaksın!’ ‘Başlamazsam ne olur?’ dedim. ‘Bu hastalıktan ölüm oranı şudur’ dedi. Kemoterapi yaptırmaya başladım, şimdi perişanım.”

İnsanlar zaten kemoterapiden dolayı ölüyor. Oysa kanser teşhisi konulması başka şey, kanser hastalığı başka şey. Tamam vücudunda bir nodül var. Ama ne oldu, sen hasta mısın? Bu nodül sana ne yaptı? Ateşin mi var, kilo kaybın mı var, ağrın mı var, sürekli miden mi bulanıyor? Hiçbir şeyin yok. Sapasağlamsın, sağlıklısın. O zaman niye kemoterapi veriyoruz bu insana? Kemoterapi ne yapacak ona? İyileştirecek mi? Tam tersine, bağışıklığını çökertecek. Onu enfeksiyonlara ve kanser hastalığına karşı açık hale getirecek.

Pankreas kanserine karşı zerdeçal tüketin

– Peki sizin pankreas kanseri için tedavi öneriniz nedir?

Dünyada pankreas kanserini tedavi edebilmek için pek çok araştırma yapılıyor. Bu çalışmalarda özellikle üzerinde durulan bitki zerdeçal. Amerika’nın en önemli kanser merkezi MD Anderson Kanser Merkezi’nde zerdeçalla ilgili pek çok çalışma yapıldı ve pankreas kanserinde tedavi edici etkisi olduğu gösterildi. Bir araştırma var. Son aşamadaki 25 pankreas kanseri hastasına hiç kemoterapi uygulanmamış, sadece ilaç halinde zerdeçal verilmiş. Bu gibi son döneme gelmiş vakalarda 12 aydan fazla hayatta kalma şansı maalesef yüzde 10’dur. Zerdeçal kullanan hastaların 25’i de 18 ay yaşamış.

– Sadece 6 ay mı daha fazla yaşamışlar?

Hayır, yanlış anlaşılmasın, hastalar yaşıyor, çalışma son bulmuş… Ve bu 25 hastanın birinde kanser tamamen iyileşmiş. Pankreas kanserinde tek bir hastanın tam şifa bulması mucize gibidir. Kemoterapide ise böyle bir sonuç yok. Hatta şunu söylemek mümkün, belki de bu 25 hastaya kemoterapi tedavisi uygulansaydı tümü hayatını kaybedecekti. Bu yüzden ben pankreasında tümör olanlara baharat olarak bol bol zerdeçal tüketmelerini öneriyorum. Fakat zerdeçalın gıda olarak alındığında bağırsaklardan emilimi çok düşüktür, tedavi amaçlı olarak zerdeçal kullanmak için mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Bağışıklık sistemini desteklemek de hayati önem taşıyor. Bunun için propolis ve C vitamini tavsiye ediyorum… Tabii yine doktor kontrolünde.


Kemoterapi; kırk katır mı, kırk satır mı?


– Maalesef benim çok sevdiğim bir yakınımı da kemoterapinin yan etkileri bitirdi… O kadar çok acı çekiyordu ki, intihar etmekten söz ediyordu son günlerinde…

Çünkü hastalar iki seçenekle karşı karşıya bırakılıyor, kemoterapi mi, kanser mi? Kırk katır mı, kırk satır mı? Diyorsunuz ki, “Ya bu, ya bu!” Hasta ne yapsın? “Karaciğerinde kitle bulup, kansersin, öleceksin. Tek çaren bu!” diyorlar. Kemoterapiye başlıyor. O zamana kadar tertemiz, hiçbir şeyi yok. Kemoterapiyle birlikte kilo kaybı, mide bulantıları, kusmalar başlıyor, saçları dökülüyor. Hasta değilken hastalanıyor insan. Kemoterapi insanları yıkıyor, hasta ediyor… İşte ben bu yüzden kemoterapiye hayır diyorum.

– Kemoterapinin yan etkileri yüzünden hayatını kaybeden hastaların oranı nedir peki?

Kesin bir rakam yok ancak azımsanmayacak kadar çok insan kemoterapi yüzünden ölüyor. Bir kere kemoterapi başlı başına ölümcül bir tedavi. Çünkü bütün kemoterapi ilaçları kanser yapıyor. Ve kemoterapiye bağlı lösemiler ve ikincil kanserler görülüyor. Bu bilinen bir gerçek. Sonra başarı oranlarına bakıyorsunuz, örneğin pankreas kanserinde kemoterapi ve cerrahinin hastanın ortalama ömrünü uzattığına dair hiçbir bilimsel bulgu yok. Peki niye yapıyoruz öyleyse? Zaten pankreas kanseri çok hızlı ilerleyen bir kanser! Sonra meme kanseri… 50 yaş üzerinde yapılan çalışmalarda gösterildi ki, kemoterapi ömrü sadece yılda yüzde 3 uzatıyor. Bir yılın yüzde 3’ü ne eder? 10-11 gün! Biz bunun için mi veriyoruz kemoterapiyi insanlara? Bir canlı yayında bizzat yaşanan bir vakayı anlatayım size. Hasta aradı, dedi ki, “Daha 42 yaşındayım. Samsun’da meme kanseri teşhisi koydular. Bir mememi ameliyatla aldılar. Kitle patolojiye gitti, iyi huylu çıktı!”

– Memesi alınmış ama kanser değilmiş!

Evet… Dahası var. Sonra İstanbul’a gelmiş hasta, başka bir doktora görünmüş, o da kemoterapi vermiş.

– Niye, kitle iyi huylu çıkmış?

Ben de aynı soruyu sordum. “Kanserden korumak için verdiler” dedi. Tam 6 kür! Düşünebiliyor musunuz? Kanserden korumak için kemoterapi!

– Bu söyledikleriniz onkologları ayağa kaldıracak…

Bakın bütün bunları belki gazetecilere söylemiyorlar ama pek çok doktor kendi arasında bunları konuşuyor. Amerika’da yapılmış bir araştırma var. Onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye… Neredeyse tamamı “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Kaldı ki bilimsel çalışmalar da ortada…

YARIN:
 Kanserden koruyucu iki basit kür… Brokoli kanser yapıyor mu?

 

KÖTÜ TIP KÖTÜ DOKTOR VE KOLESTEROL İLAÇLARI

KARATAY

PROF. DR.CANAN KARATAY  (PSEUDOCTOR)

KÖTÜ TIP KÖTÜ DOKTOR VE KOLESTEROL İLAÇLARI : 

YURDUMUZDA AKADEMİK ÜNVANLARI VERMEK KOLAY GERİ ALMAK ZORDUR ANLAŞILAN. HİÇBİR EVRENSEL BİLİMSEL ARAŞTIRMASI OLMAYAN BİR KİMSENİN ÜLKEMİZDE BU KADAR ÜNLÜ OLMASI ÇOK ACIDIR.

Türk Kardiyoloji Derneği YANITI

 “Kolesterol ilaçları gerekli mi?” tartışması!

Türk Kardiyoloji Derneği Prof.Dr. Canan Karatay’ın kolesterol çıkışına sert tepki gösterdi; Şöhret uğruna hayatla oynanıyor

02 Aralık 2011 Cuma, 09:51:47Güncelleme: 10:03:48
"Kolesterol ilaçları gerekli mi?" tartışması!Sonra Oku

 
 
 
 

Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Oktay Ergenekolesterol ilaçlarının faydasına inanmadığını söyleyen Prof. Dr. Karatay’ın sözleri için “şöhret uğruna binlerce insanın hayatı ile oynamaktalar” dedi

Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay’ın kendi adını verdiği diyetiyle başlattığı ve giderek büyüyen  “Kolesterol ilaçları gerekli mi?” yönündeki tartışmalar sürüyor. Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) dün sabah düzenlediği bir basın toplantısıyla, Prof. Dr. Karatay’ın kolesterol ile ilgili önü sürdüğü tezlere karşı çıktı.

DTKD Başkanı Prof. Dr. Oktay Ergene, genel sekreteri Prof. Dr. Mehmet Aksoy ve üyesi Prof. Dr. Bingür Sönmez’in katıldığı toplantıda, “Kolesterol ilaçları kullanılmamalı yönündeki açıklamalar halk sağlığını tehdit ediyor” uyarısı yapıldı.

‘Tedavi yarım bırakılıyor’
Statin olarak adlandırılan kolesterol ilaçlarının yararsız oldukları ve yan etkileri nedeniyle kullanılmaması yönünde yapılan açıklamaların bilimsellikten uzak olduğunu söyleyen TKD Başkanı Prof. Dr. Oktay Ergene, “Birçok hastanın ilaçlarını ve kolesterol tedavilerini yarım bıraktıklarını biliyoruz” dedi.

Toplantıda Prof. Dr. Mehmet Aksoy hazırladığı bir sunum gösterildi.Statinlerin en çok araştırılan ilaçlar olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aksoy, Prof. Dr. Karatay’ın “kolesterol ilaçlarının ilaç firmalarının dayatması olduğu” iddialarına şöyle cevap verdi: “Çalışmalar etik kurullar, bağımsız denetim kurulları ve FDA gibi devlet kurumları tarafından titizlikle denetlenir. Bu alanda, bugüne kadar herhangi bir firmanın bir çalışması hakkında bir şikâyet, şüphe bildirilmemiştir.”

TKD’nin Prof. Dr. Karatay’ın tezlerine cevabı sertti:

‘Gerçekleri çarpıtıyorlar’
Kolesterol yüksekliğinin kalp hastalığı yaptığı 60 yıldır bilinen bir gerçek. Yine kolesterol ilaçlarının kalp krizi ve inmeyi azalttığı bilinen bir gerçek.

Bu gerçeklerin aksine ‘Ben kolesterolün kalp hastalığı yaptığına ve ilaçların faydasına inanmıyorum’ demenin bilimsel bir yaklaşımla ilişkisi yok. Statin tedavisi endikasyonu olan bir hastaya statin vermemek malpraktistir (hatalı tıbbi uygulama). Bu kişiler bilimsel gerçekleri çarpıtmaktalar, yalan söylenmekteler, kendi şöhretleri uğruna binlerce insanın hayatı ile oynamaktalar.”

Prof. Karatay ne diyor?
“Karatay Diyeti” ve “Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık” adlı kitaplarında ileri sürdüğü tezlerle kolestrol tartışmasını alevlendiren Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay özetle şunları ileri sürüyor:

KARATAY incileri :

–  Hayvansal kaynaklı olan katı yağlar ve tereyağı olmazsa olmaz besin maddeleridir.

–  Yüksek kan kolesterolünün yiyeceklerle bir alakası yoktur ve statin denilen kolesterol ilaçları ile düşürülmesinin bir fayda sağlamadığı artık bilinmektedir. Kolesterolün damarları direkt olarak tıkadığı hiçbir çalışmada gösterilmemiştir.

–  Hiçbir yiyecek kan kolesterolünü yükseltmez. Yüksek kolesterolün altında vücuttaki insülin direnci yatar.

– Kolesterole kesinlikle müdahale edilmemesi lazım. Kolesterol ilaçları diyabete, Alzheimer’a ve halsizliğe neden oluyor.

–  İyi kolesterol ve kötü kolesterol sadece ilaç firmalarının uydurmasıdır.

–  Bütün dünyada ilaç firmaları insanları kolesterolün zararlarına yönlendiriyor. 

BİR YERDE KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK GÖLGELERİ VARSA,
O YERDE GÜN BATIYOR DEMEKTİR.
KONFÜÇYÜS MÖ. 551-479

 

KALP KRİZİ TEDAVİSİ (KÖTÜ TIP)

BM2

 

Konu : Bir Çinli Profesörden (!) :)

Bir iğne kalp krizi geçiren bir hastanın hayatını kurtarabilir
Bir Çinli Profesörden.

Bunu yapmak için evinizde bir şırınga  veya iğne bulundurun… Bu çok şaşırtıcı ve bir kalp krizinden kurtarmanın alışılmamış, bilinmeyen bir yoludur. Sonuna kadar okuyun, bir gün birisine faydası olabilir.
İnanılmaz.

Lütfen bu bilgiyi elinizin altında bulundurun. Mükemmel ipuçları.
Bunu okumak için bir dakikanızı ayırın.
Hiç belli olmaz. Birisinin yaşaması size bağlı olabilir.
Babam felçliydi ve daha sonra kalp krizi sonucu öldü. Keşke bu ilk yardımı önce biliyor olsaydım.
Kalp krizi başlayınca, beyindeki kılcal damarlar patlamaya başlar. (Irene Liu)
Kalp krizi başladığında, sakin olun.
Hasta nerede olursa olsun, onu hareket ettirmeyin. Çünkü eğer hareket ettirilirse, kılcal damarlar patlayacaktır.

Hastayı, düşmesini engellemek için oturur konuma getirin ve ardından kan akıtmaya başlayabilirsiniz.
Eğer evinizde bir şırınga varsa, bu en iyisidir.
Aksi takdirde, bir dikiş iğnesi ya da düz bir iğne de olabilir.

1. Enjektör / iğneyi sterilize etmek için ateşe tutun ve daha sonra 10 parmağının da ucuna iğne batırın.
2. Hiçbir özel akupunktur noktası söz konusu değildir. Sadece tırnaktan yaklaşık bir mm kadar derine iğne batırın.
3. Kan çıkana kadar iğne batırın.
4. Kan damlamazsa, parmaklarınız ile sıkın.
5. Tüm 10 parmak da kanayınca, birkaç dakika bekleyin, sonra hastanın bilinci yerine gelecektir.
6. Eğer hastanın ağzı çarpılmışsa, kulakları kızarana kadar sıkın.
7. Sonra her bir kulak memesinden ikişer damla kan gelene kadar her kulak memesine iki kez iğne batırın.

Birkaç dakika sonra hastanın bilincinin yerine gelmesi gerekir.
Hasta herhangi bir anormal belirti olmaksızın normal haline dönünceye kadar bekleyin ve ardından hastaneye götürün.
Eğer hasta bunlar yapılmadan aceleyle bir ambulansa koyulup hastaneye götürülürse, sarsıntılı yolculuk beynindeki bütün kılcal damarların patlamasına neden olacaktır.
Eğer hayatı kurtulur ve zar zor yürümeyi becerebilirse, bu atalarının kerametindendir.
‘Ben hayat kurtarmak için kan akıtmayı, bir geleneksel Çin doktordan öğrendim, Ha Bu Ting, Sun Juke’ta yaşıyor.
Ayrıca, bununla ilgili bir deneyimim de oldu. Bu nedenle, bu yöntemin % 100 etkili olduğunu söyleyebilirim.

1979 yılında, Tai Chung’daki Fung GAAP Kolejinde ders veriyordum.
Bir öğleden sonra, bir sınıfta ders anlatırken bir öğretmen benim sınıfıma koşarak geldi ve nefes nefese dedi ki,
‘Bayan Liu, çabuk gelin, bizim yönetici kalp krizi geçiriyor!’ Hemen 3. kata gittim.
Yöneticimiz Bay Chen Fu Tien’i gördüğümde rengi gitmiş, konuşması peltek, ağzı çarpılmıştı ve bir kalp krizinin tüm belirtileri mevcuttu.
Hemen Bay Chen’in 10 parmağının uçlarına batırmak için, bir uygulama öğrencisinin okulun dışındaki eczaneye şırınga almaya gitmesini istedim.
10 parmağı da kanamaya başlayınca (her bir parmaktan bir bezelye büyüklüğünde kan damlıyordu), birkaç dakika sonra, Bay Chen’in yüzüne renk geldi ve gözleri anlamlı bakmaya başladı.
Ama ağzı hala çarpıktı. Bu yüzden kulaklarını kan ile doldurmak için sıktım.
Kulakları kızarınca,
Sağ kulak memesine iki damla kan akması için iki kez iğne batırdım.
Her bir kulak memesinden ikişer damla kan gelince, bir mucize oldu.
3-5 dakika içinde ağzının şekli normale döndü ve konuşması netleşti.
Onu bir süre dinlendirdik ve sıcak bir fincan çay verdik, sonra onu merdivenlerden aşağı inmesine yardımcı olup Wei Wah Hastanesine götürdük. Bir gece dinlendi ve ertesi gün ders vermek için okula dönmek üzere taburcu edildi. Her şey normale döndü.
Sonrasında hiçbir hastalık etkisi kalmamıştı.

Öte yandan, normal bir kalp krizi hastası genellikle hastane yolunda beyindeki kılcal damarlarda onarılamaz patlamalar yaşıyor.
Sonuç olarak, bu hastalar hiçbir zaman iyileşmiyor.’ (Irene Liu)
Kalp krizi ikinci ölüm nedenidir.
Şanslı olanlar hayatta kalır ama ömür boyu felç kalabilir.
Bu bir insanın hayatında olabilecek çok korkunç bir şeydir.
Eğer hepimiz bu kan akıtma yöntemini hatırlarsak ve hayat kurtarma işlemlerini kısa süre içinde başlatırsak, hasta canlanacak ve % 100 normale dönecektir.

MÜMKÜNSE OKUDUKTAN SONRA FORWARD edin lütfen. BELKİ KALP KRİZİ GEÇİREN BİRİSİNİN HAYATINI KURTARMAYA YARDIMCI OLUR.

(SAKIN HA !!!) TS

SENILE AGITATION & PINEAPPLE (A EXAMPLE OF BAD MEDICINE)

 

 

 

 

A SAMPLE OF “BAD MEDICINE” FLOATING IN INTERNET

TS

BM11

Good things you should know about the pineapple…

The pineapple is a member of the bromeliad family.  It is extremely rare that bromeliads produce edible fruit.  The pineapple is the only available edible bromeliad today.

It is a multiple fruit. One pineapple is actually made up of dozens of individual flowerets that grow together to form the entire fruit.  Each scale on a pineapple is evidence of a separate flower.

Pineapples stop ripening the minute they are picked.  No special way of storing them will help ripen them further.  Color is relatively unimportant in determining ripeness.

Choose your pineapple by smell.  If it smells fresh, tropical and sweet… it will be a good fruit.

The more scales on the pineapple, the sweeter and juicier the taste.

After you cut off the top, you can plant it.  It should grow much like a sweet potato will.

This delicious fruit is not only sweet and tropical; it also offers many benefits to our health.  Pineapple is a remarkable fruit.

We find it enjoyable because of its lush, sweet and exotic flavor, but it may also be one of the most healthful foods available today.  If we take a more detailed look at it,

we will find that pineapple is valuable for easing indigestion, arthritis or sinusitis.

The juice has an anthelmintic effect; it helps get rid of intestinal worms.

Let’s look at how pineapple affects other conditions.

Pineapple is high in manganese, a mineral that is critical to development of
strong bones and connective tissue.  A cup of fresh pineapple will give you nearly 75% of the recommended daily amount.

It is particularly helpful to older adults, whose bones tend to become brittle with age.

Bromelain, a proteolytic enzyme, is the key to pineapple’s value. Proteolytic means “breaks down protein”, which is why pineapple is known to be a digestive aid.

It helps the body digest proteins more efficiently. Bromelain is also considered an effective anti-inflammatory.

Regular ingestion of at least one half cup of fresh pineapple daily is purported to relieve painful joints common to osteoarthritis.  It also produces mild pain relief.

In Germany, bromelain is approved as a post-injury medication because it is
thought to reduce inflammation and swelling.

Orange juice is a popular liquid for those suffering from a cold because it
is high in Vitamin C.  Fresh pineapple is not only high in this vitamin, but because of the Bromelain, it has the ability to reduce mucous in the throat.
If you have a cold with a productive cough, add pineapple to your diet.  It is commonly used in Europe as a post-operative measure to cut mucous after certain sinus and throat operations.

Those individuals who eat fresh pineapple daily report fewer sinus problems
related to allergies.  In and of itself, pineapple has a very low risk for allergies.

Pineapple is also known to discourage blood clot development.  This makes it a valuable dietary addition for frequent fliers and others who may be at risk for blood clots.

An old folk remedy for morning sickness is fresh pineapple juice. It really works!  Fresh juice and some nuts first thing in the morning often make a difference.

It’s also good for a healthier mouth. The fresh juice discourages plaque growth.

JOHN HOPKINS HASTANESİ’NDEN MI ??

 

INTERNETTEN ZARARLI VE UYDURMA BIR HABER VE JOHN HOPKINS’DEN YANIT

“John Hopkins Hospital. Nihayet itiraf etmişler, kemoterapi,radyoterapi ve cerrahi müdahale kanseri yenemiyor…”

Date: Mon, 24 Sep 2012
JOHN HOPKINS HASTANESİ’NDEN
1) Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır. Bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça standart testlerde görülmezler. Doktorlar kanser hastalarına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser hücresi kalmadığını söyledikleri zaman, bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde olduğu anlamına gelir.
2) Bir kişinin hayatı boyunca 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.
3) Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör oluşturmalarına engel olunur.
4) Bir kişide kanser olması, o kişide çoklu beslenme eksikliği olduğuna işaret eder. Bunlar genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.
5) Çoklu beslenme eksiklini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini güçlendirir.
6) Kemoterapi hem hızlı çoğalan kanser hücrelerini, hem de kemik iliğinde, sindirim sisteminde v.s..’deki hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrekler, kalp, akciğerler v.s.’de organ tahribatına yol açar.
7) Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken; sağlıklı hücre, doku ve organları da yakar, yaralar ve zarar verir.
8) Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.
9) Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca, bağışıklık sistemi ya tehlikeye düşer, ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik düşer.
10) Kemoterapi ve radyasyon kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlem de kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden olabilir.
11) Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise onları çoğalmak için ihtiyaçları olan gıdalardan yoksun ve aç bırakmaktır.
KANSER HÜCRELERİ AŞAĞIDAKİLERLE BESLENİRLER:
a- Şeker kanser besleyicidir. Şekeri kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur. NutraSweet, Equal, Spoonful v.s. gibi tatlandırıcılar zararlı olan Aspartam ile yapılırlar. Daha iyi bir tatlandırıcı Manuka balı veya molastır, ama az miktarda alınmalıdırlar. Sofra tuzunda beyazlatıcı olarak kimyasallar bulunmaktadır. Daha iyi bir seçenek Bragg’in aminosu veya deniz tuzudur.
b- Süt vücudun, özellikle sindirim sisteminde, mukus üretmesine neden olur.. Kanser mukusla beslenir. Süt yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilerek kanser hücreleri aç bırakılabilir.
c- Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler. Et temelli diyet asittir ve sığır eti veya domuz eti yerine bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir. Ette, özellikle kanserli kişilere zararı olan, canlı hayvan antibiyotikleri, büyüme hormonları ve parazitleri bulunur.
d- %80 taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir diyet vücudu bazik (alkali) ortamda tutar.. %20 de fasulye içeren pişmiş gıdalardan oluşabilir. Taze sebze suları kolayca emilip 15 dakika içinde hücre düzeyine ulaşabilen ve sağlıklı hücreleri besleyen ve çoğalmalarını hızlandıran canlı enzimler içerirler. Sağlıklı hücre üretimi için gerekli olan canlı enzimlerin sağlanması amacıyla, taze sebze (sebzelerin çoğunluğu ve fasulye filizi) yiyin veya suyunu için ve günde 2-3 kez çiğ sebze yiyin. Enzimler 40o C’de yok olurlar.
e- Yüksek kafein içerikli kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve kanserle savaşan özellikleri vardır. Bilinen toksinler ve ağır metaller içeren musluk suyu yerine arıtılmış veya filtrelenmiş su içiniz. Damıtılmış su asittir, kaçınılmalıdır.
12) Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi ister. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et çürür ve daha çok toksin birikimine neden olur.
13) Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak, kanser hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.
14) Bazı destek maddeleri (IP6, Flor-ssence, Essiac, anti-oksidanlar, vitaminler, mineraller, EFA’lar v.s..) bağışıklık sistemini güçlendirerek, vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmesine yardımcı olur. E vitamini gibi diğer destek maddelerinin de, vücudun hasarlı, istenmeyen veya ihtiyaç olmayan hücrelerin atılmasının normal yolu olan, apoptoziz veya programlanmış hücre ölümüne yardımcı olduğu bilinmektedir.
15) Kanser zihinsel, bedeni ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh kanser savaşçısını muzaffer yapar. Öfke, affetmezlik ve acı bedeni stresli ve asitli bir ortama sokar. Seven ve affeden bir ruha sahip olmayı öğrenin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.
16) Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişemezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma hücre düzeyine kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. Oksijen terapisi kanser hücrelerini yok etmek için diğer bir yöntemdir.
JOHN HOPKINS HASTANESİ’NDEN KANSER GÜNCELLEMESİ
1) Mikrodalga fırına plastik kap koymayınız.
2) Dondurucuya su şişesi koymayınız.
3) Mikro dalga fırınına plastik ambalaj koymayınız.
4) John Hopkins Hastanesi bunu yakın bir zamanda bülteninde yayınlamıştır. Bu bilgi Walter Reed Ordu Tıp Merkezi tarafından da yayınlanmaktadı r. Dioksin kimyasalları kansere, özellikle de göğüs kanserine, neden olmaktadır. Dioksinler vücudumuzun hücreleri için son derece zehirlidir. Plastik şişelerdeki suyu dondurmayınız, çünkü bu plastiğin içindeki dioksinin salınmasına neden olur.
Castle Hastanesi Sağlıklılık Programı Yöneticisi Dr. Edward Fujimoto bu sağlık tehdidini anlatmak için yakınlarda bir televizyon programına çıktı. Dioksinleri ve bizim için ne kadar kötü olduklarını anlattı. Plastik kaplar içindeki yiyeceklerimizi mikrodalgaya koyarak ısıtma ve pişirmenin ne kadar vahim sonuçlara sebebiyet verdiğini anlattı.
Lütfen bu makaleyi hayatınızda sizin için önemli olan herkese gönderin.

Dr Edward Fujimoto is Real – The Cancer Update Emails Are Not

The Edward Fujimoto email is circulating again. This rumor lists an article about Dr. Edward Fujimoto saying that he appeared on a TV station in Huntsville, Alabama. The article is only available in Japanese, but the ‘doctor’ is on an American TV show. So have the article translated if it’s legit.

Dr. Edward Fujimoto
Dr. Edward Fujimoto

The Real Fujimoto

Dr. Edward Fujimoto is real and was the Manager of the Wellness and Lifestyle Medicine Department at Castle Medical Center in Hawaii. The fake email is the result of an interview he did on KHON-TV channel 2 in Hawaii on January 23, 2002.

Edward Fujimoto

Director of Medical Affairs at Green Panel Corporation Austin, Texas -Present Position

Past Employment

  1. Director of Research and Lifestyle Medicine at New Hope Medical Center
  2. Professor at Loma Linda University School of Public Health
  3. Adjunct Professor at Fukushima Prefectural School of Public Health
  4. Manager of Wellness and Lifestyle Medicine Center at Castle Medical Center
  5. Preventionist and Director of Healthy Vacations at Guam SDA Clinic
  6. Adjunct Professor at Saniku College
  7. Director of Health Promotion Center at Tokyo Adventist Hospital
  8. Supervisory Mechanical Engineer at U.S. Naval Ships System Command, Mare Island Naval Shipyard, California
  9. Nuclear Submarine Project Design Engineer at U.S. Naval Ships System Command, Mare Island Naval Shipyard, California.

 

Johns Hopkins Hospital

Johns Hopkins Hospital
Walter Reed Army Medical Center - 1919

Walter Reed Army Medical Center – 1919

Cancer Update from Johns Hopkins – Fake

Every so often a new version of this email arrives in your inbox. It’s always circulated by a well meaning person aiming to help you prevent cancer. It looks so genuine because it uses world famous medical centers like Johns Hopkins and Walter Reed Army Medical Center. With a little investigation, you’d find out that neither one of these medical centers induce the email.

The email has become a immense problem, that the National Cancer Institute, American Cancer Society, and the Johns Hopkins Kimmel Cancer Center have placed words of warning on their web sites. Emails offering uncomplicated remedies for circumventing and curing cancer are the latest web-influenced movement. To achieve integrity, the anonymous authors misleadingly attribute their work to esteemed research institutions like Johns Hopkins. This is the case with the so-called“Cancer Update from Johns Hopkins.” As a matter of fact,Johns Hopkins wrote a disclaimer and showed evidence why the email is a myth. Here’s a copy of the latest version of that email:

AFTER YEARS OF TELLING PEOPLE CHEMOTHERAPY IS THE ONLY WAY TO TRY (‘TRY’),
BEING THE KEY WORD) TO ELIMINATE CANCER, JOHNS HOPKINS IS FINALLY STARTING
TO TELL YOU THERE IS AN EFFECTIVE ALTERNATIVE WAY…

Cancer Update from Johns Hopkins:

1. Every person has cancer cells in the body. These cancer cells do not show
up in the standard tests until they have multiplied to a few billion. When
doctors tell cancer patients that there are no more cancer cells in their
bodies after treatment, it just means the tests are unable to detect the
cancer cells because they have not reached the detectable size.

2. Cancer cells occur between 6 to more than 10 times in a person’s
lifetime.

3 When the person’s immune system is strong the cancer cells will be
destroyed and prevented from multiplying and forming tumors.

4. When a person has cancer it indicates the person has multiple nutritional
deficiencies. These could be due to genetic, environmental, food and
lifestyle factors.

5. To overcome the multiple nutritional deficiencies, changing diet and
including supplements will strengthen the immune system.

6. Chemotherapy involves poisoning the rapidly-growing cancer cells and also
destroys rapidly-growing healthy cells in the bone marrow, gastrointestinal
tract etc, and can cause organ damage, like liver, kidneys, heart, lungs
etc.

7. Radiation while destroying cancer cells also burns, scars and damages
healthy cells, tissues and organs.

8. Initial treatment with chemotherapy and radiation will often reduce tumor
size. However prolonged use of chemotherapy and radiation do not result in
more tumor destruction.

9. When the body has too much toxic burden from chemotherapy and radiation
the immune system is either compromised or destroyed, hence the person can
succumb to various kinds of infections and complications..

10. Chemotherapy and radiation can cause cancer cells to mutate and become
resistant and difficult to destroy. Surgery can also cause cancer cells to
spread to other sites.

11. An effective way to battle cancer is to starve the cancer cells by not
feeding it with the foods it needs to multiply..

*CANCER CELLS FEED ON:

a. Sugar is a cancer-feeder. By cutting off sugar it cuts off one important
food supply to the cancer cells. Sugar substitutes like NutraSweet, Equal,
Spoonful, etc are made with Aspartame and it is harmful. ALL DIET CARBONATED
DRINKS CONTAIN ASPARTAME AND ARE POISONOUS. A better natural substitute
would be Manuka honey or molasses, but only in very small amounts. Table
salt has a chemical added to make it white in color. Better alternative is
Bragg’s aminos or sea salt.

b. Milk causes the body to produce mucus, especially in the
gastro-intestinal tract. Cancer feeds on mucus. By cutting off milk and
substituting with unsweetened soy milk cancer cells are being starved.

c. Cancer cells thrive in an acid environment. A meat-based diet is acidic
and it is best to eat fish, and a little chicken rather than beef or pork.
Meat also contains livestock antibiotics, growth hormones and parasites,
which are all harmful, especially to people with cancer.

d. A diet made of 80% fresh vegetables and juice, whole grains, seeds, nuts
and a little fruits help put the body into an alkaline environment. About
20% can be from cooked food including beans. Fresh vegetable juices provide
live enzymes that are easily absorbed and reach down to cellular levels
within 15 minutes to nourish and enhance growth of healthy cells. To obtain
live enzymes for building healthy cells try and drink fresh vegetable juice
(most vegetables including bean sprouts) and eat some raw vegetables 2 or 3
times a day. Enzymes are destroyed at temperatures of 104 degrees F (40
degrees C).

e. Avoid coffee, tea, and chocolate, which have high caffeine. Green tea is
a better alternative and has cancer fighting properties. Water – best to
drink purified water, or filtered, to avoid known toxins and heavy metals in
tap water. Distilled water is acidic, avoid it.

12.. Meat protein is difficult to digest and requires a lot of digestive
enzymes. Undigested meat, especially pork, remaining in the intestines
becomes putrefied and leads to more toxic buildup.

13. Cancer cell walls have a tough protein covering. By refraining from or
eating less meat it frees more enzymes to attack the protein walls of cancer
cells and allows the body’s killer cells to destroy the cancer cells.

14. Some supplements build up the immune system (IP6, Flor-ssence, Essiac,
anti-oxidants, vitamins, minerals, EFAs etc.) to enable the bodies own
killer cells to destroy cancer cells.. Other supplements like vitamin E are
known to cause apoptosis, or programmed cell death, the body’s normal method
of disposing of damaged, unwanted, or unneeded cells.

15. Cancer is a disease of the mind, body, and spirit. A proactive and
positive spirit will help the cancer warrior be a survivor. Anger,
un-forgiveness and bitterness put the body into a stressful and acidic
environment. Learn to have a loving and forgiving spirit. Learn to relax and
enjoy life.

16. Cancer cells cannot thrive in an oxygenated environment. Exercising
daily, and deep breathing help to get more oxygen down to the cellular
level. Oxygen therapy is another means employed to destroy cancer cells.

1. No plastic containers in micro.

2. No water bottles in freezer.

3. No plastic wrap in microwave.

Johns Hopkins has recently sent this out in its newsletters. This
information is being circulated at Walter Reed Army Medical Center as well.
Dioxin chemicals cause cancer, especially breast cancer. Dioxins are highly
poisonous to the cells of our bodies. Don’t freeze your plastic bottles with
water in them as this releases dioxins from the plastic. Recently, Dr.
Edward Fujimoto, Wellness Program Manager at Cast le Hospital, was on a TV
program to explain this health hazard. He talked about dioxins and how bad
they are for us. He said that we should not be heating our food in the
microwave using plastic containers. This especially applies to foods that
contain fat. He said that the combination of fat, high heat, and plastics
releases dioxin into the food and ultimately into the cells of the body.
Instead, he recommends using glass, such as Corning Ware, Pyrex or ceramic
containers for heating food. You get the same results, only without the
dioxin. So such things as TV dinners, instant ramen and soups, etc., should
be removed from the container and heated in something else. Paper isn’t bad
but you don’t know what is in the paper. It’s just safer to use tempered
glass, Corning Ware, etc. He reminded us that a while ago some of the fast
food restaurants moved away from the foam containers to paper. The dioxin
problem is one of the reasons.

Also, he pointed out that plastic wrap, such as Saran, is just as dangerous
when placed over foods to be cooked in the microwave. As the food is nuked,
the high heat causes poisonous toxins to actually melt out of the plastic
wrap and drip into the food. Cover food with a paper towel instead.

Chest x-ray showing lung cancer in the left lung

Chest x-ray showing lung cancer in the left lung
Malignant Mesothelioma, coronal CT scan.  Legend: the malignant mesothelioma is indicated by yellow arrows, the central pleural effusion is marked with a yellow star. (1) right lung, (2) spine, (3) left lung, (4) ribs, (5) aorta, (6) spleen, (7) left

Malignant Mesothelioma, coronal CT scan. Legend: the malignant mesothelioma is indicated by yellow arrows, the central pleural effusion is marked with a yellow star. (1) right lung, (2) spine, (3) left lung, (4) ribs, (5) aorta, (6) spleen, (7) left

Answering the Hoax

Johns Hopkins Kimmel Cancer Center website makes this statement:

STATEMENT: EMAIL HOAX REGARDING CANCER

Information falsely attributed to Johns Hopkins called, “CANCER UPDATE FROM JOHN HOPKINS” describes properties of cancer cells and suggests ways of preventing cancer. Johns Hopkins did not publish the information, which often is an email attachment, nor do we endorse its contents. The email also contains an incorrect spelling of our institution as “John” Hopkins; whereas, the correct spelling is “Johns” Hopkins. For more information about cancer, please read the information on our web site or visit the National Cancer Institute’s web site at www.cancer.gov. Please help combat the spread of this hoax by letting others know of this statement.

The individual(s) who created this email have kept it current by correcting the misspelling “John Hopkins” as you can note in the copy of the email. This would indicate the person is intentionally passing on erroneous information in the hopes the email will continue to be forwarded.

Johns Hopkins Kimmel Cancer Center experts goes through each statement in the email hoax and provide real responses. A sample of the Email hoax contentions #1 and 2: Everyone Has Cancer Cells

Cancer is a genetic disease resultant from a selection of mutations and alterations either inherited from our parents or, more commonly, acquired over time due to environmental contact and behaviors, such as smoking and poor diet. These modification turn off important cell growth regulators allowing cells to repeatedly divide unchecked, explains Luis Diaz, a clinician-scientist in Ludwig Center for Cancer Genetics. This type of cell is called a malignant or cancer cell. Among the trillions of cells in the human body, unavoidably everyone has some abnormal or atypical cells that acquire some of the characteristics of cancer cells, most resolve themselves and never result in cancer, says Diaz.

There is no single or standard test for cancer. There are ways to screen for certain cancers with tests such as colonoscopy for colon cancer, mammography for breast cancer, PSA for prostate cancer, and the Pap smear for cervical cancer, and these tests can detect cancers in a very early and curable stage. For many cancers, there presently are no screening tests, and they are diagnosed when they begin to cause symptoms.

Diaz and other Kimmel Cancer Center researchers are working on new tests that detect abnormal DNA discard by cancer cells into blood and body fluids and have the capability to find cancers before they cause any symptoms. Advances like this could lead to a broad-based screening test for cancer.

Tests like these also are used to identify cancer recurrences and malignant cells left behind following surgery, and can find cancers that are not detectable under the microscope or in x-rays.

Other investigators are studying cancer stem cells. They are stealth cells that make up just a tiny fraction of a tumor. While small in number, researchers consider they may be the cells that drive certain cancers and lead to cancer recurrence. Therapies that aim at these cells are now being tested in clinical trials.

A team of our breast cancer researchers developed a technique that could make it possible to detect breast cancer from the DNA contained in a single drop of blood.

But, while evasive cancer cells are a challenge and the focus of ongoing research, it does not mean, as the email contends, that all patients, even those treated successfully for cancer, have cancers-in-waiting—undetectable but still there. People are treated and completely cured of cancer every day.

Read the rest of Johns Hopkins responses by clicking here.

Sheryl Crow

Sheryl Crow
Some usual objects made of various kinds of plastic

Some usual objects made of various kinds of plastic
microwave

microwave

Other Hoax

The updated version of the email has now combined misinformation on another hoax email that has been circulating since 2004 regarding plastic containers, bottles, wrap claiming that heat releases dioxins which cause cancer also was not published by Johns Hopkins.  The creator of the email has been clever enough to keep the email updated and rewritten to keep pace with those that expose the myth.

Johns Hopkins Bloomberg School of Public Healthreleased January 15, 2008, Email Hoax Regarding Freezing Water Bottles and Microwave Cooking. The site includes the disclaimer:These messages, frequently titled “Johns Hopkins Cancer News” or “Johns Hopkins Cancer Update,” are falsely attributed to Johns Hopkins and we do not endorse their content.  The site contains corrected information such, “Freezing water does not cause the release of chemicals from plastic bottles.”

The subsequent version tells the story of a seventh-grade student who decided to do some experiments with microwave radiation on food wrapped in plastic. She is said to have enlisted the help of the National Center for “Toxicological” Research in Arkansas.  The student allegedly found that not only is there carcinogens migrating from the plastic into food during microwaving, but other substances as well.  Again using a verifiable institution, The National Center for Toxicological Research (NCTR), FDA’s internationally recognized research center, gives creditably to the email. Who wouldn’t trust a fore thinking seventh grader?

Another report declares that singer Sheryl Crow, who is suffering from breast cancer, got her cancer from drinking from plastic water bottles left in the sun. Supposedly the plastic bottle got too hot and, as a result, was contaminated with dioxins.

CancerYou’re Responsible for Your Health Information

The next time you get an unsolicited e-mail containing some kind of health or safety scare, first check several of these debunking websites before you pass it on to everyone on your email list. Go to the company, facility and/or medical center web site quoted in the email to see if they published a disclaimer. You are responsible for your medical care and that includes the information you accept.

See links for more information.

Link Resources

A Doctor’s Posthumous Vindication

By HARVEY SILVERGLATE

Peter Gleason was a psychiatrist who devoted much of his professional life to caring for what government officials call “underserved populations.” He would have been thrilled to learn that on Dec. 3 in New York, a three-judge panel of the U.S. Court of Appeals for the Second Circuit issued a ringing opinion that vindicated the conduct for which he was indicted and arrested in 2006.

Unfortunately, Gleason did not live to see this welcome reversal of the federal government’s crusade against him and the promotion of Xyrem—a drug widely used by physicians, including Gleason, to treat a number of medical conditions beyond what the federal Food and Drug Administration approved it for. Hounded for years, he saw his career and finances ruined by the relentless war waged against him by FDA bureaucrats and Justice Department prosecutors. Gleason committed suicide on Feb. 7, 2011.

The doctor’s troubles stemmed from lectures he gave attesting to the efficacy of Xyrem, a pharmaceutical originally developed for use in narcolepsy but found by physicians to be effective against a number of conditions, including fibromyalgia and chronic fatigue syndrome. The FDA had not given formal approval for these so-called “off-label” uses since the manufacturer had not submitted an application covering those ailments.

Obtaining FDA approval for a new drug is time-consuming and expensive. Once a drug is approved for a certain use (which its FDA-approved “label” describes), physicians often discover, through use of the drug as well as through further research and field experience, other conditions for which the drug is a safe and effective remedy. Manufacturers rarely go through the FDA approval process for such additional uses of already-approved drugs due to the expense. FDA regulations forbid them to promote these “off-label” uses.

Yet such uses are widely practiced by experienced physicians. They know, for instance, that Neurontin, approved to treat seizures, can also relieve neuropathic, or nerve, pain. Avastin, approved to limit new blood-vessel growth in tumors, ameliorates age-related muscular degeneration. Aspirin is widely deemed a miracle drug because of its uses beyond pain relief, largely discovered by trial and error.

Unlike manufacturers, physicians are not restricted by federal law from prescribing an FDA-approved drug for an off-label condition. They are perfectly free to communicate the results of their experience to fellow physicians, or to publish in medical journals. Such communications have long been recognized to be protected by the physicians’ professional prerogatives and free-speech rights.

So how was it that Gleason was indicted on a conspiracy charge of communicating to his fellow physicians that he found Xyrem effective for off-label medical conditions such as chronic pain and bipolar disorder? Gleason, it turns out, often revealed his experiences with Xyrem to audiences of physicians during paid appearances at events sponsored by its maker, Orphan Medical—a common practice within the medical community. The prosecutors’ convoluted legal theory was that even if Gleason himself was free to recommend Xyrem, he had lost his First Amendment right to communicate his medical knowledge because he had become an agent of sorts for the manufacturer and “conspired” with employees of the company, who had to stick to promoting only FDA-approved uses.

No wonder Gleason was shocked when he found himself surrounded and handcuffed by six federal agents who were waiting for him at a train station on New York’s Long Island on March 6, 2006. When prosecutors could not convince Gleason to cooperate against the drug manufacturer—he did not feel that either he or Orphan Medical had violated the law—they indicted him, triggering a downward spiral that wreaked havoc on his medical practice.

Gleason was not a wealthy man, but whatever assets he had accumulated during his working life were placed in limbo when the feds included in the indictment a “criminal forfeiture allegation.” This sought to force him to turn over to the government “any property, real and personal, that constitutes or is derived, directly or indirectly, from gross proceeds traceable to the commission of offenses.” Virtually all of Gleason’s income and assets were derived from his medical practice. Thus prevented from hiring private counsel of his choice, he required free legal representation from the Federal Defenders Service, tasked with representing indigent defendants.

The ordeal of fighting a federal indictment, a daunting process even for the wealthy, exhausted Gleason, with whom I corresponded when I included his case in a book I was writing about how federal bureaucrats and prosecutors go after innocent defendants for innocuous behavior. He grew increasingly dispirited and finally decided to accept an offer that he felt he could not refuse. He pleaded guilty to a misdemeanor alleging his conspiracy with Orphan Medical and was sentenced to one year of probation and a $25 fine.

But Gleason’s career was ruined and his pride decimated. He had difficulty holding a hospital or clinic job, and his medical license was placed into question. He was despondent the last time I spoke with him, and he subsequently took his life by hanging himself.

Just under two years later, Gleason’s posthumous vindication was achieved by his co-defendant, Alfred Caronia, a sales representative for Xyrem’s manufacturer, Orphan Medical (later acquired by Jazz Pharmaceuticals JAZZ -0.21% ), who had refused to make a deal with the feds. With the aid of aggressive legal counsel and the “friend-of-the-court” backing of two public-interest organizations, Mr. Caronia won the point that Gleason had many times argued to anyone who would listen: The First Amendment protects the right of physicians, drug manufacturers, sales representatives and anyone else who wishes to convey truthful, factual information about the beneficial uses of drugs in the relief of illness and pain.

What the appeals court affirmed in ruling for the defendants on Dec. 3 seems so obvious now. But it’s too late for Peter Gleason. And too late for the feds to apologize, if they were so inclined.

Mr. Silverglate, a Boston lawyer, is the author of “Three Felonies a Day: How the Feds Target the Innocent” (Encounter Books, 2009).

A version of this article appeared Dec. 26, 2012, on page A13 in some U.S. editions of The Wall Street Journal, with the headline: A Doctor’s Posthumous Vindication.

BAD MEDICINE

Fake pharmaceuticals

Bad medicine

The world’s drug supply is global. Governments have failed to keep up

Oct 13th 2012 | ABUJA AND WASHINGTON, DC | from the print edition

 

 

PATIENTS expect drugs to be safe. But even in supposedly well-run health systems, they can be useless—or deadly. Tainted steroids from a compounding pharmacy (one which mixes its own drugs) near Boston had killed 11 people with fungal meningitis and sickened more than 100 as of October 10th. A contaminated blood thinner, heparin, was linked to 149 American deaths in 2007-08. This year it emerged that some vials of the cancer medicine Avastin contained no active ingredient.

No one knows exactly what share of medicines are fake, ill-made, stolen or diverted. But bad pharma is a global problem, which national drug-safety agencies are struggling to contain. It particularly afflicts countries where officials are bribable, health systems lax and consumers desperate. In Nigeria, Africa’s largest market for medicines, a survey by the World Health Organisation (WHO) in 2011 found that 64% of antimalarial drugs were fake. Over 70% of drugs consumed in Nigeria are imported from India and China, widely seen as the biggest source of fakes. Paul Orhii, of Nigeria’s drug agency, blames “a shambolic system and porous borders”.

In this section


Related topics

Salesmen have peddled worthless cures for millennia. But the 21st century is turning into a golden age for bad drugs. In Boston, the fungal meningitis spread because of poor oversight. Price pressure encourages even well-intentioned drugmakers to cut corners. For criminals, fake pharma is lucrative and the penalties are usually low. Indeed, the drug supply-chain is a cheat’s paradise.

Raw materials come from one place and are processed into active ingredients in another. Pill-fillers and coating come from other sources. Manufacturing and packaging may be separate. To reach the dispensary, the drug passes through distribution chains (and may be repackaged). In America 80% of drugs’ active ingredients come from abroad (drug imports there more than doubled from 2002 to 2010, accounting for 40% of finished medicine).

This creates a regulatory nightmare. In the heparin case Chinese suppliers replaced the main ingredient with a cheaper, dangerous substance that still passed authentication tests. The fake Avastin apparently hopped from Turkey to Britain to America, with help from a Canadian online pharmacy. Do-gooding attempts may backfire, too. The WHO has a “prequalification” scheme that authorises cheap, good drugs for aid programmes. But Roger Bate of the American Enterprise Institute, in a paper published in July, found that 7% of such drugs in his sample failed.

Attempts abound to stem the scourge. The latest raids in Operation Pangea (an international police campaign against illegal online pharmacies) involved 100 countries and shut down more than 18,000 online pill-pushers. But such pharmacies are not necessarily the villains: they often sell real drugs (at low prices); and many fakes are on sale from reputable offline outlets.

Some poor countries think that rich ones simply want an excuse to bust their generic drug industries. Rows about the definition of “counterfeit” have crippled the WHO’s International Medical Products Anti-Counterfeiting Taskforce, or IMPACT, launched in 2006. Now new working groups are mulling the meaning of SFFC (“spurious/falsely-labelled/falsified/counterfeit”) drugs. It may add another “S” for “substandard”. Pirates are not trembling.

Most other international efforts are moving slowly, says Mr Bate, author of a book called “Phake”. To punish counterfeiters more harshly and speed information-sharing, 18 European countries signed the Medicrime convention in 2011. But only Ukraine has ratified it. The G8 group of rich countries published a wordy declaration in May, but has done little since.

For years governments and companies have talked about “track-and-trace” systems to identify and authenticate medicines. Though the technology exists, countries cannot agree what to use. Different firms hawk their own schemes; regulators disagree about what should be tracked.

My pills, not yours

So individual states are taking their own steps. Nigeria has spearheaded an impressive counterattack, which by some counts has brought the share of fake medicines down from around half to a tenth in five years. One means is TruScan, a cheap hand-held spectroscope that allows officials to spot fakes at the point of import (America, Germany, Sweden and Canada now use this, too). Nigeria has also deployed a scratch-off label system, in which users text the revealed code from their phones to verify the product before consuming it. But the scheme is voluntary and so far only a few firms are using it.

China, concerned for the reputation of its drug-export trade, has staged big seizures of fakes (detaining nearly 2,000 people in August). It executed its top drug official in 2007 for approving untested medicine in exchange for bribes. India has commissioned feasibility studies of track-and-trace technology from Wipro, a software and services giant. The government talks of better manufacturing standards, but exhortation has yet to lead to action.

America’s Food and Drug Administration (FDA), the world’s biggest drug-safety agency, has steadily reached beyond the country’s borders. Since 2008 it has opened offices in China, India, South Africa, Jordan, Mexico, Belgium and other countries. A recent law sets higher penalties for counterfeiters and allocates money for the agency to inspect more factories overseas. But even the FDA admits it cannot police the world’s drug supply alone.

Drug firms often make better enforcement partners than governments do. John Clark, security chief for Pfizer, a pharma giant that makes Viagra, likes to tell a story about a man caught selling fakes who asked an undercover agent first if he was with “the Feds”, then whether he worked for Pfizer. His firm employs former police, investigators and customs officials all over the world. Usually it builds about 80% of a case, then hands it to local law-enforcers.

Yet, as officials fiddle, the problem grows. In January 2009, 81 countries noted counterfeit versions of 20 Pfizer drugs. As of July 2012, 106 had found 60 such fakes. “Counterfeiting is like a balloon filled with water,” says Nigeria’s Mr Orhii. “You push it on one side but when you remove your hand, it bounces back even stronger.”

%d bloggers like this: