NURİ, İSKO, İLHAN, RENGİN

TURKISH VOTERS
TURKISH VOTERS CHEERING PRIME MINISTER ERDOGAN AFTER THE DECEMBER 17, 2013 CORRUPTION SCANDAL.
A GREAT EXAMPLE OF THE “BELL CURVE”
(“BILAL” IS THE SON OF PRIME MINISTER ALLEGED TO EMBEZZLE BILLIONS)
(CARTOON READS “WE ALL ARE BILAL”)


HOW GULLIBLE WE ARE
“How Gullible Are We?”

A freshman at Eagle Rock Junior High won
first prize at the Greater Idaho Falls Science
Fair, April 26, 00. He was attempting to show
how conditioned we have become to the
alarmists practicing junk science and spreading
fear of everything in our environment.
In his project he urged people to sign a petition
demanding strict control or total elimination of
the chemical “dihydrogen monoxide.” And for
plenty of good reasons, since:
1. it can cause excessive sweating and
vomiting;
2. it is a major component in acid rain;
3. it can cause severe burns in its gaseous
state;
4. accidental inhalation can kill you;
5. it contributes to erosion;
6. it decreases effectiveness of automobile
brakes;
7. it has been found in tumors of terminal
cancer patients.
The student asked 50 people if they supported
a ban of the chemical. Forty-three said yes, six
were undecided, and only one knew that the
chemical was WATER. The title of his prize winning
project was, “How Gullible Are We?”
The conclusion is pretty obvious.
NAR KABUĞU HER DERDE DEVA
BU ADAM PROFESÖRMÜŞ (Prof. Dr. İbrahim Uslu :) )
VAH TURKİYEM
Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene,Çünkü nadan ne gelirse söyler diline. Lâedrî
NOT : ÇAY DEMLİĞINE 1 LİRA BÜYÜKLÜĞÜNDE KURUTULMUŞ KABUK ATMANIZ YETERLİDIR.
Nar Kabuğu Her Derde Deva
Meyve ve meyve suyu olarak tüketilen narın kabuğunun, meme kanseri başta olmak üzere hemen hemen tüm kanser türlerini önleyici ve iyileştirici faydaları olduğu bildirildi.
Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, narın insan sağlığına faydalarının saymakla bitmeyeceğini, bu nedenle de bol bol tüketilmesi gereken bir meyve olduğunu söyledi.
Tacıyla adeta meyvelerin kralı olan narın, her derde deva bir ilaç olduğunu ifade eden Uslu, ”Nar bağışıklık sistemini güçlendirerek, bizleri başta kanser olmak üzere pek çok hastalıktan da korumaktadır. İçerdiği flovanoidler, vitaminler, polifenoller, antosiyaninler, taninler vasıtasıyla kolesterol ve şekeri de dengeleyen özellikle hicaz narı, kalp ve damar sağlığımızı koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini çok önemli oranda engellemektedir” dedi.
Mucizevi bir şifa kaynağı olan narın kabuk, zar, çekirdek ve sudan oluştuğunu vurgulayan Uslu, şunları söyledi:
”Nar suyunun genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruduğu, damar tıkanıklıklarını geriletme ve tansiyon düşürücü etkileri herkes tarafından bilinmektedir. Halkımız narı, suyunu içerek tüketmektedir. Narın içindeki zarlar ile yendiğinde mide ülserini iyileştirdiği ise pek az kişi tarafından biliniyor. Yine son günlerde pek çok firmanın satışa sunduğu nar çekirdeği yağı, çok değerli punicic acid içermektedir. Nar çekirdeği yağı özellikle cildimizde kırışıklıkları ve yaşlanmayı gidermekte, saçlarımızda canlılık ve saç çıkarıcı etkileri nedeniyle ilaç endüstrisi tarafından önemli miktarda kullanılmaktadır.”
”Nar kabuğu, suyundan daha fazla değerlidir”
Nar kabuğunun ise Türk halkı tarafından hiç kullanılmadan çöpe atıldığına dikkati çeken Uslu, şöyle devam etti:
”Halbuki Çin’deki Instutute of hygiene and Environmental Medicine (Hijyen Enstitüsü ve Çevresel Tıp Bilimi) kuruluşunun yaptığı son araştırmalara göre, nar kabuğu, suyuna göre daha fazla oranda değerli bileşikler içermektedir. Yani nar suyu bir ilaç gibi sağlığımız için faydalıdır, ancak kabuğu suyundan daha fazla değerlidir. Nar kabuğu içinde bulunan ellagik asit, başta meme kanseri olmak üzere hemen hemen tüm kanser türlerini hem önleyici hem de iyileştirici faydalar sağlamaktadır. Nar kabuğundaki flavanoitler, fenolik bileşikler ve antioksantlar suyundan çok daha fazla miktardadır.”
Prof. Dr. Uslu, araştırmaların, nar kabuğunun kötü huylu kolesterolü azalttığı, beta hücrelerini artırarak diyabetli hastalara, kalp ve damar hastalarına suyuna göre çok daha önemli faydalar sağladığını gösterdiğini anlatarak, şunları kaydetti:
”Nar kabuğunda bulunan ellagik asit antioksidan, anti-mutajen ve anti-kanser özelliklere sahiptir. Çalışmalar meme, yemek borusu, cilt, bağırsak, prostat ve pankreas kanserlerinde anti-kanser özelliğini göstermiştir. Ellagik asit P53 geninin kanser hücrelerince yok edilmesini engellemektedir. Ellagik asit kansere neden olan moleküllere bağlanarak onları çok önemli bir oranda etkisizleştirmektedir. Bu yüzden özellikle kanserli hastaların kullanımı amacıyla ellagik asitli içecekler başta İsrail olmak üzere pek çok ülkede eczahanelerde satılmaktadır. Nar kabuğu narın en değerli yeri iken ülkemizde meyve suyu fabrikaları bu değerli maddeyi üstüne bir de para vererek çöpe atmaktadır.Yine kanserli hastaları tedavi etmek için nar kabuğundan hazırlanmış ellegik asitli kapsüller 50 gramı 50 dolardan eczahanelerde satılmaktadır. Bir firma yüzde 95 saflıktaki nar kabuğundan ürettiği ellagik acitin 1 gramını 83 avrodan satmaktadır. Görüldüğü üzere nar kabuğu nar suyundan çok çok daha fazla değerlidir.
Kanserli hastaların ilk başta vücutlarının pH’sını 7.4′ün üzerine çıkarmaları gerekmektedir. Bunun için gerekli çabayı göstermeleri gerekmektedir. O halde hem kansere yakalanmamak için hem de kansere çözüm amacıyla artık hiçbir işe yaramayan siyah çay, asitli içecekler yerine yeşil çay, ada çayı, zeytin yaprağı çayı gibi bitki çayları ve özellikle de nar kabuğu çayını tüketelim.”
”Sıkılan narın kabukları asla atılmamalı”
Ellagik asit sayesinde nar kabuğunun, kanser hastalığına karşı çok önemli koruyucu, hatta kanseri tedavi edici özellikleri olduğu vurgulayan Uslu, ”Bununla ilgili literatürde çok fazla makale yayınlanmıştır. Tüm bu etkileri nedeniyle özellikle meyve suyu fabrikalarından atılan tüm nar kabuklarının kurutularak özellikle büyükbaş hayvanların gıdalarına karıştırılması durumunda bu hayvanların da daha az hastalığa yakalanması ve sağlıklı olmaları sağlanacaktır. Böylece büyükbaş hayvanlara gereksiz yere antibiyotikler verilmeyeceğinden, bu hayvanların sütünü ve etini kullanan bizlerin de bu antibiyotiklerden etkilenmemizin önüne geçilmiş olacaktır” dedi.Prof. Dr. Uslu, evde sıkılan narın kabuklarının asla atılmaması gerektiğini de belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Gölgede veya 40-50 dereceyi geçmeyecek ortamlarda kurutarak, ufaladığımız nar kabuklarını serin bir yerde saklayalım. Daha sonra 100 gram kaynamış suya, 2 gram nar kabuğu atarak, yaklaşık 10 dakika kaynatıp suyunu hemen her gün çay olarak tüketelim. Böylece başta kanser, kalp ve şeker hastalıkları olmak üzere pek çok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız. Hatta çay içmekten üşenirsek, kurutulmuş ve parçalanmış nar kabuklarını, kahve çekme makinelerinde toz haline getirip, bir çay ya da kahve kaşığı tozu salata, peynir gibi gıdalarla direk olarak ta tüketebiliriz. Özellikle şeker hastaları beta hücrelerini artıracak bu tozu tüketmeye özel çaba göstermelidir. Genelde tüm meyvelerde olduğu gibi narın da en değerli yeri kabuğudur. Bir ilaç gibi içtiğimiz nar suyundan arta kalan kabukları da asla atmayalım ve başta kanser, şeker ve kalp olmak üzere hemen hemen tüm hastalıklardan korunalım.”
ARKADAŞIMIZ DR. SÜHEYLA UMUR BÖLÜKBAŞI

Suheyla 1946 yılının serin bir mart ayında Amasya’da doğdu. Ailenin üçüncü çocuğu idi, babası halk arasındaki değimi ile “postacı”, resmi değimi ile “Posta müvezzi” idi. İlkokul mezunu ama geleceği gören, şair ruhlu hele akşamları bir iki tek atınca gümbür gümbür şiir yazan, hatta günlük olayları bile şiire döken tanıyanların “şair muharrem” dedikleri doğruları söylediği için bazılarına ters düşen, garibanlara her zaman yardım eden bir insandı. Annesi okuma yazma bilmeyen ev ve hayat şartlarından her zaman dert yanan, sıkıntılarından çocuklarını en kısa zamanda meslek edinmelerini empoze eden son derece dindar bir kadındı. Beş çocuğuna yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak, yokluk ve sıkıntılar içerisinde evi çekip çevirmekten bunalmış, yorgun bir kadındı.

Suheyla, zayıf ve kuru idi, iştahsızlığı zaten zor geçinen ailede üzüntü kaynağı oluyor yemeklerde iştahı açılsın, iyi beslensin diye tüm ailenin onayı ile taze yumurtalar alınıp, sarıları çiğ çiğ birazda zorla içiriliyor, ceviz şurupları, o zamanlar yeni çıkan malt hülasaları ile kilo aldırılıp hastalanmasın, biraz şişmanlasın diye el üstünde tutuluyordu, kendisinden sonra doğan iki erkek kardeşine ablalık yapıyor gizli gizli kendisine tahsis edilen yiyecekleri paylaşıyordu. Ailenin neşe kaynağı, aydınlık yüzü olmuştu, olayları kendi üslubu ile dramatize ederek anlatışı kendisine ilgiyi arttırıyor araya sıkıştırdığı espirilerle tüm aile ve çevresini kendisine hayran bırakıp etkiliyordu.
Suheyla, ilkokulu üçler ilkokulunda okudu, öğretmeni ondaki cevheri keşfetmişti, özel ilgi gösteriyor mutlaka okuması gerektiğini ve çok başarılı bir insan olacağını her fırsatta tekrarlıyor asla olumsuzluklardan yılmamasını her şartta mutlaka önüne ümitle bakmasını ve en önemlisi mücadele edip pes etmemesini belleğine işliyordu. Hayattaki en önemli varlılardan birisi olan, döneminin en başarılı ilkokul öğretmeninin bütün olumlu motivasyonları ile Amasya lisesine devam etti. Amasya Lisesi orta kısmına fırtına gibi başladı, her sene o dönemlerin iftihar listelerine girdi, lise birinci sınıftan sonra ailesi zorunlu olarak Samsuna taşındı. Sene 1961 idi. Genç kızlığa yeni adım attığı başarılara alışmış bünyesi , Samsuna başlangıçta güç alıştı, Samsun 19 Mayıs Lisesi zor fakat kendisini ispatlamış , yurt çapında isim yapmış başarılı birçok değerli insanı yetiştirmiş tecrübeli öğretmenlerin görev yaptığı seçkin bir lise idi, yılmadı geceleri sağlığını bile hiçe sayıp derslerine çalışarak Amasya lisesi ile aradaki fakı kapattı., tam gün yapılan öğrenimde öğleleri arası bile derslerine çalışıyor annesinin küçük kardeşleri ile her zaman olmasa da gönderdiği yiyeceklerle karnını doyuruyor, parasızlığın acımasız şartlarına meydan okuyordu. Ama asla kendini ezdirmiyor, daima dik ve onurlu duruyordu.

Lisede de kısa zamanda kendisini sevdirdi, derslere uyum sağlamış Amasya lisesindeki gibi popülerliğini sağlamıştı. Cana yakınlığı, çalışkanlığı, Allah vergisi şeytan tüyü denilen dönemin en sevilen deyimi ona tam yakışıyordu. Tiyatro koluna da girmiş, kısa zamanda sahnelenen zamanın en güzel tiyatro eserlerinde en önemli rolleri ( Namık Kemalin Vatan yahut Silistre, Moliere’nin Tardüf) üstlenmiş ve çok başarılı olmuştu. Artık önünde yeni ufuklar açılıyordu. ABD ile karşılıklı öğrenci değişimi A.F.S. sınavlarına girmiş ve kazanan iki öğrenciden biri olmuştu. İnanılmaz bir olayı gerçekleştirmiş Samsun gibi büyük bir ilde zengin ve güçlü öğrenci velilerinin kendi çocuklarının kazanmaları için tüm çabalarına rağmen “O” kazanmıştı. Ama kazanmak yetmeyebilirdi. Zira ailesi sıkıntılarla boğuşuyordu. Babası hastalanmış, maddi güçlükler her zaman olduğu gibi aileyi zorladığı gibi annesi ve çevresinin “kız çocuğunun gavur ellerinde ne işi var, zaten okumasa da olur” duruşları çok büyük bir engeldi. Günler süren tartışma, hatta ağlamalar, etkin iknalarla sorun halledildi. Amerika lisesi öğrenciliğine 1963 yılında başladı. Pensilvanya eyaletinin bir kasabasında yine başarılı geçen bir sene sonunda çok sevdiği vatanına döndü. Amerika’da da kendisini sevdirmiş, bir ailesi ve kardeşleri olmuştu. Sonraki senelerde tekrar tekrar görüşüp bir ömür boyu dostlukları devam edecekti. Amerika’daki ailesi de anne, baba ve iki kız kardeşti.

Suheyla 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Üniversite imtihanlarına hayalindeki Doktor olma hevesi ile girdi ama olmadı. Zira Amerika’da eğitim ile Türkiye’deki eğitim farklı idi. Hayal kırıklığına kapılmadı, şartların kendisini o noktaya getirdiğini biliyordu. Teselliyi açıkta kalmama olarak değerlendirip kazandığı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt oldu. Bozulan moraline rağmen İlkokul öğretmeninin söylediklerini unutmuyor, hayatındaki Tıp Fakültesini mutlaka kazanacağına inanıyordu. Çalışacaktı, kazanacaktı, kazanmalıydı. Mecburdu, geceleri rüyalarına giren doktor olarak insanlara ve ülkesine hizmet etme rüyalarını ancak bu şekilde gerçekleştirebilirdi. 27 Mayıs kız Öğrenci Yurduna yerleşti. Zor bir döneme girdiğinin tüm gerçekliği ile bilincinde idi. Hem Fakülteye devam ediyor, hem de maddi zorlukları aşmak için boş zamanlarında Lise öğrencilerine İngilizce dersleri veriyordu. Amerika’da aldığı eğitimin ona en büyük yararı bu olmuştu: Ana dili gibi İngilizce. Gerçi Üniversite imtihanlarında Tıp Fakültesini kazanamamıştı ama kazanacaktı, inanıyordu. 1964 yılında tekrar büyük bir heyecanla Üniversite imtihanlarına girdi. Yaz tatili gelmişti. Memleketine giderek sabırsızlıkla sonuçları bekledi ve yaz onuna doğru bir akşamüzeri arkadaşından gelen Üniversite sonuçları belli oldu haberi ile postaneye koştu, gelen haber sevinçten çıldırtmıştı: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Yanındaki küçük kardeşine sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Hayalindeki okulu kazanmıştı. Eve geldiğinde tüm aile sevince boğuldu. Mahallede ve tüm çevrede hatta Amasya’da Tıp Fakültesini kazananlar bir elin parmağını geçmiyordu. Dosta düşmana ders vermiş, önemsedikleri kız çocuğu doktorluğu kazanmış, ele güne ailesinin itibarını yükseltmişti.
Suheyla Hacettepe Tıp Fakültesini hiç sene kaybetmeden aksine başarılı olarak 1970 yılında bitirdi. Fakültedeki öğrenim süresinde nerede ise tüm hocalarının takdirini kazanmıştı. Uzmanlık alanı olarak Kadın Doğumu istiyordu. Zaten sınıf arkadaşı Ahmet ile birbirlerini sevmişler bir ömür boyu birlikteliklerine nişanlanarak adım atmışlardı. Uzmanlık sınavına girdi fakat Türkiye’de torpil olmayan yer yoktu. Paylaşılmış, açıkta bırakılmıştı. Yılmayan mücadeleci kişiliği yine devreye girdi. Biliyordu, imtihanı hem de dereceyle kazanmış fakat hakkını yemişlerdi. Rektör İhsan Doğramacı kendisini tanıyor ve takdir ediyordu. Zorluklarla Doğramacı’nın karşısına çıktı. Durumunu anlattı, hakkının gasp edildiğini, büyük bir haksızlığa maruz kaldığını anlattı. Doğramacı hemen imtihan kâğıtlarını istetti, bizzat kendi başkanlığında yapılan değerlendirmede haklı olduğu anlaşıldı ve yine hayallerinin bir basamak üzeri Kadın ve Doğum bölümüne Asistan olarak atandı. Hayalleri bir bir gerçekleşiyordu. Sınıf arkadaşı Ahmet ile evlenmiş, mutlulukları perçinlenmişti. Artık çok olmasa da maaşları vardı. Suheyla Orta Okulda parasızlığın ne demek olduğunu anlamıştı. Ek ders kitapları almak için kese kâğıdı yapıp kardeşlerine sattırdığını hiç unutmadı. Evdeki yemek sofrası alınan eski gazeteleri kese kâğıdı yapmak için bir tezgahtı. Zamkı ise undan yapılan hamurdu. (hatta bu iş ileride kendisinden sonra gelen iki küçük kardeşine örnek olacak, kardeşleri küçükken ablalarına yardım ettikleri günleri hatırlayıp, ayrıca kazanma azimlerini geliştireceklerdir) Güzel günler, nöbetlerin fazlalığı, uzmanlık eğitiminin zorluğu derken babası kanser oldu. Babasına evlatlığın tüm fedakârlığını göstererek baktı. Onu n güzel şekilde tedavi ettirdi. 1974 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı (Jinekolog) oldu. Kadrosuzluktan Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi Kadın ve Doğum Bölümü kurucu Öğretim Üyesi oldu. (Eşi Ahmet de Üroloji bölümü). Başarılarla dolu öğretim kariyerlik hayatı Doçent olarak taçlandı. Bu arada dünyanın en önemli Üniversitesinin Tıp Fakültesi Hastanesinde modern tıpta Türkiye temsilcisi olarak ek eğitimler aldı. Bu eğitimleri ülkemiz insanlarına uyguladı. Şifa dağıttı. İki tane çok zeki çocuğu oldu. Oğlu Üniversite giriş sınavında Türkiye 18. Si oldu. Oğlu da kızı da Amerika’da eğitim görerek iş hayatlarına atıldılar.
Başarılarla geçen Öğretim Üyeliğinden serbest hekimliğe geçiş yaptı, İzmir’e yerleşti ve çok sevdiği İzmir’de hastalarına hizmet etti. 2008 yılı yaz aylarında ani ateş yükselmeleri ile başlayan şikayetleri inanılmaz bir teşhisi getirdi. Kanser olmuştu. Büyük bir soğukkanlılıkla kabullendi ama maalesef mum dibine ışık vermemişti. Hastalarına yaptığı uyarıları kendinden esirgemiş, kontrollerini yaptırmamış, hastalık son evreye gelmişti. Tüm mücadeleci kişiliğine rağmen bir buçuk sene mücadeleden sonra 2 Şubat 2010’da çok sevdiği ATATÜRK ile ayni saatte vefat etti.
Doktor Süheyla her zaman hayırsever, çağdaş, vefalı, vatansever oldu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Türk yurttaşlarımızın katliamına karşı yapılan Barış harekâtında Doktor olarak gönüllü başvurdu. Maddi imkânsızlıklar içerisinde olup, zorluk çeken onlarca öğrenciy okuttu. Çağımızın vebası ve AİDS hastalığı ile mücadelede daima maddi manevi destek verdi. TEMA Vakfı ile koordine oluphatıra ormanı kurdu. Yeni yapılan Amasya Sabuncuoğlu Şerafettin hastanesinde bir oda tefriş etti. Amasya Vakfına her sene düzenli olarak bağış yapar, doğduğu büyüdüğü memleketini asla unutmadığını anlatırdı. Daha birçok sayılmayacak kadar hayırları ve iyilikleri vardı.
Öğretim Üyesi ve Türk vatandaşı olarak temsil ettiği tüm yurtdışı görevlerinden Ülkemize başarılarla döndü, tam olgunluk çağında başarılarının meyvelerini verirken amansız hastalık aramızdan ayırdı.
DOKTOR SUHEYLA (UMUR-BÖLÜKBAŞI) BENİM ABLAMDI!
Ecz. Turgut Umur, Anılarım Kitabı, Kasım 2013 s: 118-123
İNCİ ÖZDİL : FIRST WOMAN CONDUCTOR OF TÜRKİYE

İnci Özdil
Turkey’s first female Western classical music orchestra conductor
I thought, “Why should I not conduct my own compositions?” and wanted to become a conductor.
Date of Birth: 1960
Place of Birth: Ankara
Topics
Field of Activity
Orchestra conductor
“I received piano education at Ankara State Conservatory. There, I became interested in composing. My older sister Sıdıka Özdil was also thinking along the same lines. Composing was an important goal for us. We studied at the two departments at the same time. Composing is a magnificent world.
When I graduated from the piano department, I thought, ‘Why should I not conduct my own works, my own compositions,’ and set my foot on the path to becoming an orchestra conductor. When you become a composer, you start to feel all the musical colors an orchestra can convey. Once you really begin to hear the orchestra, you want to perform what you have composed for that orchestra. My experience was something like that. There are still not much female conductors in the world. For some reason this job is considered to be a man’s job, but it is not.”
After I started conducting I just couldn’t compose anymore. Because conducting an orchestra is the kind of thing where you must become one with the composer when you’re conducting. It’s as if that moment the composer’s blood is running in your veins. You just can’t sit down and compose paying no attention to all of that.
I cannot forget the very first second of my debut appearance as a conductor.When I saw myself at the helm of a huge orchestra full of accomplished musicians, I remember being terrified at first. I was trembling as I mounted the conductor’s podium. Before signalling the orchestra to begin the piece, I silently and deliberately scanned each member of the orchestra all the way from left to right. My aim was to meet their eyes. It may be this was the first time any of them had seen a woman conductor on the podium. As I lifted my right hand to conduct the first beat, I fell in love with my lifework at that moment. There was a palpable tremendous energy. I was able to lead them exactly according to the music as I heard it. This gave me great pleasure and a sense of confidence. It was the beginning of a passion that would be a lifelong passion. I realized the instant that passion began that it would last till the end of my life. I still live in that moment as if it will never end.
(İnci Özdil)
Zeynep Oral, “Akıl, yürek ve yetenekle kanatlanmak”, Zeyneporal.com, 2.7.2003.
- 1994İnci Özdil formed the Antalya Chamber Orchestra
- 1997İnci Özdil transformed the Antalya Chamber Orchestra into Antalya State Symphony Orchestra
İnci Özdil is the youngest conductor and the first female conductor to form a state orchestra in the Republic’s history.
Awards
- 2011Leading Women’s Award of the University Women’s Association of Turkey
- 1988″Best Commentator” Award in Hans Werner Henze Festival, Germany
Memberships
Member of the Orchestra@Modern
Member of the Konyaaltı Branch of the University Women’s Association of Turkey, Antalya
Education
Ankara State Conservatory, Ankara
Piano Department, student of Nimet Karatekin and Mithat Fenmen
Composition Department, student of Ferit Tüzün, Necil Kazım Akses and Nevit Kodallı
Conducting Department
Guildhall School of Music, London
Royal Academy of Music, London, student of George Hurst, Colin Metters, John Carewe, Sir Colin Davis and Horst Neumann
Accademia Musicale Chigiana, Siena, worked with Carlo Maria Giulini
St. Petersburg Conservatory, St. Petersburg, worked with Ilya Alexandrovich Musin
Contributions to Society
Founding member and the conductor of Orchestra@Modern
Family and Friends
- Mother:(No information available, agricultural engineer)
- Father:Recai Tayyar Özdil (doctor, popular music composer)
- Sister:Sıdıka Özdil (composer)
- Friends:
Projects in her Honour
Further Reading
- Sebati Karakurt, “Kadın ya da erkek değil, iyi müzisyen olmak önemli”, Hürriyet Keyif, 9.10.2011.
- “Türkiye’nin ilk kadın orkestra şefi”, haberler.com, 4.11.2009,
- “Senfoniyi Bursa ile kucaklaştırmak istiyorum.”, dijimecmua.com, July/September 2009.
- Ali Koçak, “Kadın şeften kadın besteciler şöleni”, Açık Gazete, 7.3.2005.
- Zeynep Oral, “Akıl, yürek ve yetenekle kanatlanmak”, Zeyneporal.com, 2.7.2003.
- „Altın kız kardeşler”, Hürriyet, 22.11.1998.
- Nelleke M. Basar, “Inci Ozdil: Uniqe female conductor”, Hürriyet Daily News, 12.8.1997,
- Tarihçe: Ankara Devlet Çoksesli Müzik Korosu, guzelsanatlar.gov.tr
Sources
Quoted Sources:
- See section “Further Reading”
- Zeynep Oral, “Akıl, yürek ve yetenekle kanatlanmak”, Zeyneporal.com, 2.7.2003.
- Sebati Karakurt, “Kadın ya da erkek değil, iyi müzisyen olmak önemli”, Hürriyet Keyif, 9.10.2011.
- “Senfoniyi Bursa ile kucaklaştırmak istiyorum.”, dijimecmua.com, July/September 2009.
Source of Visual Images:
- İnci Özdil privat archive
Additional Information
Female Conductor Information Pool, Women in Music Internet Site:http://www.kapralova.org/CONDUCTORS2.htm
TERRY HANCOCK : NEEDLE GALAXY

This bright galaxy is one of the most famous examples of an edge-on spiral galaxy, oriented perpendicularly to our line of sight so that we see right into its luminous disc. NGC 4565 has been nicknamed the Needle Galaxy because, when seen in full, it appears as a very narrow streak of light on the sky. It is amazing to see such beautiful detail in a galaxy 50 million light years from Earth both from the ground and in astonishing close ups by Hubble.
– See more at: http://stellareyes.com/news/photo-sharing/item/56-stellar-eyes-on-the-needle-galaxy.html#sthash.vd1QNnFF.dpuf
Balık Yağı Tedavisiyle Komadan Çıktı
|
|||||||||||||||||||||||
YÜCEL LASTİKLİ TURİST

ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (1)
ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (1)

Mahmut paşanın türbesi
“Bir kişi özünde ikilik olsa
Hak’kın dîdarını görmez billâhi
Hor bakarsa evliyânın yoluna
Eli bir gerçeğe ermez billâhi” (Pir Sultan Abdal)
Nusreddin hocadır gece yarısı dışarıdan kavga sesleriyle uyanıp yorganına sarılıp dışarı çıkmasıyla bir de görür ki kavgacılardan biri, “Ulan siz rüşvet parasıyla Umre’ye gittiniz, oğullarınız evindeki dolarları para sayma makinesiyle sayıyor, ayakkabı kutusunda milyarları saklıyorsunuz..Allah evinize ateşler salsın, şimdi de gözünüz bizim okullarda mı ?! ” diye bağırıyor, öteki ise, “Allahtan korkun..ne istediniz de vermedik, komutanları hapise attık, adamlarınızı hâkim, savcı, polis yaptık, Gezi’de insanları gazladık, yakında inşallah Şeriat’ı da getireceğiz, .. bize şu kadarcık parayı mı, gemicikleri mi çok görüyorsunuz ?!” diye feryatlanıyor imiş.
Hocadır, yorganını kaptığı gibi içeri kaçıp karısına, aman hanımcığım, tez kapıyı kilitle, nasıl olsa anlaşacaklar bunlar, gerçek niyetleri yine bizim yorganı araklamak” diyesi var.

“Cihânı seyahat edip gezerse
Doksan bin kelâmı okur yazarsa
Bir mü’min yezîde kuşak çözerse
Derdine dermânı bulmaz billâhi” (Pir Sultan Abdal)
Ayağımızda İstanbul’umuzun Mahmut Paşa çarşısından aldığımız ucuz terlikler, yüzümüz fırtınalı denize dönük, Fatih Sultan Mehmet’in sadrâzamı Mahmut Paşa’yı ve de Şehzâde Mustafayı düşünmekteyiz.
Fatih Sultan Mehmet’in en gözde şehzâdesi Mustafa, ziyadesiyle yakışıklı ve de çapkın olup, Edirne ve İstanbul sokaklarında at sırtında dolaşıp gözüne kestirdiği hatun kişileri bir geceliğine haremine alır imiş.
Tevâtür oldur ki, korkularından cihan padişahının oğluna hiç kimesne, “lan sen ne yapıyon.. ilerki yıllarda başka şehzâdeler de senden öğrenip gemicikler edinip milyarder olmazlar mı..ayıp ayıp ?” diyemez imiş.
Tarihçi İsmail Hakkı Danişmend’in “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronoloji’sinde” (c.1 s.330) yazdığına göre, “Yakışıklı ve çapkın bir genç olan Şehzâde Mustafa, Mahmud Paşa savaştayken karısını baştan çıkarmış, Mahmud paşa bu yüzden, şehzâdeyi zehirleterek intikam almıştır” demektedir ki, birçok kaynaktan okumasaydık töbeler olsun ki inanmazdık.
Şehzâde Mustafa’nın ölümünden sonra devlet ileri gelenleri siyah elbiseler giyerek Fâtih’e baş sağlığı dileklerini sunarlarken, Mahmud Paşa’nın tâziyeye katılmaması ve “beyaz elbise giyip satranç oynaması” padişaha gammazlanmış. Fatih ise, sadrazam Çandarlı Halil’e yaptığı gibi, Mahmud paşa’yı da önce elli gün Yedikule’de hapiste tutmuş, bu elli günlük hapisliği sırasında, paşayı “pek çok seven” (!) ahâlimizde hiçbir hoşnutsuzluk belirtisi görülmediğinden,(Danişmend ve Uzunçarşılı) sevgili padişahımız “fermân edüp” Mahmut paşayı zindanda boğduruvermiş idi.

“Eli ile komadığın alırsa
Yalan söyler Hakk’a âsi olursa
Tövbe etmez günâh gümrah olursa
Cehennem oduna yanar billâhi”
Pîr Sultan Abdal (1480–1550)
Güneş batınca doğu semâlarına bakarsanız, muhteşem MERİH (MARS) gezegenini ışıldarken görürsünüz de şaşar kalırsınız.
Fakir Timur’un gök-resim çekicisinden bir MERİH (MARS) yorumu. Her ne kadar bu Mars lahmacunu andırıyor ise de, hoş görün artık.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
FPT Timur
(ARKASI GELECEK)
MERİH (MARS)
BEŞİKTAŞLI KEDİLER




TurkishNY.com – Californialı 17 yaşındaki genç, balık yağı tedavisi sayesinde komadan çıktı.




You must be logged in to post a comment.