ADİL KARCI’DAN DARDAĞAN AĞACI

 yeşil dardağanOlgun_dardağan

 

 

  • Salih!  Anan bu tarafa geliyor lan, Allahıma bizi görecek!

 

Mahalledeki diğer çocukların henüz ulaşamadıkları dallarda kalan dardağanları toplayabilmek için benim üzerinde durduğum daldan biraz daha yüksekteki ince bir dala tırmanmış olan Salih söylediğimi hiç duymamış gibiydi.  Dilinin ucu, yerine yenileri çıkmak üzere düşmüş olan öndeki iki üst dişinin açtığı boşluktan  dışarı fırlamış bir şekilde, ıhlaya-tıslaya bir salkım dardağan meyvesini dalıyla birlikte kopartmaya çalışırken yineledim:

 

  • Lan, Salih!

 

Beni duymuş olduğunu, fakat konuşup cevap verecek durumda olmadığını belirten bir bıkkınlıkla:  

 

  • Ney?   Neeey?
  • Lan, anan diyorum, bu tarafa geliyor, bizi görecek lan!
  • Göremez.
  • Niye ki?
  • Boynundan!

 

Yaz olsun kış olsun, başında eskiden Osmanlı cariyelerinin  giydikleri başlıklara benzer bir örtü ve  çoğu zaman bordo-sarı kadifeden yapılmış, eteği yere kadar inen kat kat giysisi ile dolaşan Diyarbakırlı Hatun anamız (Salih kan kardeşim ya, o da benim anam sayılırdı artık) hep biraz kamburumsu durur, yürürken devamlı önüne bakar ve hiç başını yukarıya kaldırmazdı.  Demek boynunda bir sorun varmış kadıncağızın ve  ben bunu ilk defa o gün öğreniyordum.  Bu kadın hiç Türkçe bilmezdi ama çocukları Türkçeyi oldukça güzel konuşurdu.  Şimdi bizi o kocaman ağacın tepesinde görse kesin kızardı, çünkü o civarda bir tek tane olan o dardağan ağacı, yine aynı bahçenin  diğer kenarlarında dikili olan birkaç melengiç ağacından sonra, civardaki en uzun ağaçtı ve dört-beş metre yüksekteki dallarından düşecek olursak bir tarafımızı kırmamız işten bile değildi.

 

Hatun ana ağaca yaklaşırken bağırdı:

 

  • Sovada va ğurnike nakkıriye voni  vi domatese zıkım hakkın!

 

  • Salih, anan bize mi bağırıyor? 

Salih yine kendisini meşgul etmiş olduğumdan dolayı duyduğu sıkıntı ile  bir zahmet kısa bir cevap verdi:

  • Hanifi’ye.
  • Ne diyor ki?
  • “Sabah bir şey yemedin, bari bu domatesi zıkkımlan!” diyor.

 

Görüşümü engelleyen birkaç dalı usulca aralayıp baktım, Hatun ana elinde kıpkırmızı, kocaman bir yarım domates ile ağacın altında duran Salih’in kardeşi Hanifi’ye doğru yürüyordu ve diğer elinde de koca bir parça taze pide ekmek!  Sabah kahvaltısında annem bana peynirin yanında domates isteyip istemediğimi sorduğunda, domatese burun kıvırmış, her zamanki gibi, Edirne peynirini kızarmış somun ekmek ve bol şekerli çay eşliğinde götürmüştüm.   Gel gör ki Hanifi’ye sunulan bu domatesi  o anda canım bir çekti bir çekti ki…. (Eminim tuzlanmıştı da).  Neredeyse aşağıya atlayıp kadının elinden domates-ekmeği kapıp kaçacağım!  

 

Salih benim yaşımdaydı, kardeşi  Hanifi ise bizden 3 yaş kadar küçüktü.  Koyu esmer tenli, abisinin  düz ve dimdik saçlarının aksine, kıvır kıvır parlak siyah saçlı, ortasında siyah zeytin taneleri parlayan beyaz porselen gözlü bu çocuk oyuncak zenci bebeklere benzerdi ve ben onu çok ama çok severdim.  O kadar ki, en sevdiğim oyuncaklarımı bazen kan kardeşime bile  ellettirmezken onun alıp oynamasına ses çıkartmazdım.

 

Topladığımız dardağanlardan birer avuç vermek vaadi ile ağacın altında bekleyen Hanifi’yi güya erkete olarak görevlendirmiştik.  Salak, yanına gelene kadar anasını bile fark edemedi ve de bizi uyaramadı.  Kadın yaklaşınca sesimizi kesmesek yakalanacağız!  Yakalanıp  azar işitmek önemli değil, cephane olarak kullandığımız dardağanı bir daha kolay kolay ağaca çıkıp toplayamayacağız!  Neyse, kadın da Salih’in nerede olduğunu sormadan domates-ekmeği küçük oğluna verdi, döndü ve yavaş adımlarla pek de uzak olmayan evine doğru yürüdü.  Bu vartayı da böylece atlatmış olduk.

 

Dardağan bizim için çok önemliydi zira iki ayrı silahımıza da uygun olan tek cephanemizdi.  Leblebi tanesinden biraz daha küçük olan bu meyveler tam bir küre şeklindeydi.  Meyveler yeşilken onları  patlangaçlarımızda kullanırdık.  “Patlangaç” ne mi?  Bilmeyenler için tarif edeyim; bu “silah” tahtadan yapılır ve iki parçadan oluşurdu.  Birinci parça içi boydan boya matkapla delinmiş, etlice bir ağaç boru.  Bu namlu görevi yapardı.  İkinci  parça ise ucu bu namlunun içerisine giren ve  saplı bir tornavidaya benzeyen ağaçtan piston. Kullanımı ise çok basitti;  önce yeşil bir dardağanı alıp namlunun arkasına, deliğin üzerine lalettayin oturtacaksın.  Pistonun sapının düz olan arkası ile küt küt vurarak namlu çapından daha büyük olan dardağanı deliğin içerisine sıkı sıkı geçireceksin.  Daha olgunlaşmamış olan etene (çekirdek ile kabuk arasındaki meyve eti) burada conta görevi yapar ve hava sızmasını önler.  Sonra, piston ile bu ilk dardağanı yavaşça taaa namlunun ucuna kadar itekleyeceksin.  Piston namludan bir santim kadar kısa olduğu için bu ilk dardağan namludan dışarıya düşmez.  Sonra ilk işlem tekrar edilir, ikinci bir dardağan daha namluya sıkı sıkı sürülür ama bir iki santim kadar içeriye iteklenince orada durulur.  Piston buna dayanmış bekliyor olacak.  Ateş edeceğinde aniden pistonu (aynen bir bisiklet pompasında olduğu gibi)  ileriye itekleyeceksin.  İki dardağan arasında oluşan basınçla namlunun ucundaki dardağan “paat” sesi ile hedefe gider.  Bu defa ikinci dardağan namlunun ucuna gelmiştir ve üçüncü bir dardağanın namlun arkasından doldurulması  işlemi sonucunda uçmak için sırasını bekler.   Yeşil dardağanın bulunmadığı kış aylarında dardağan yerine ağzımızda çiğneyip hamur haline getirdiğimiz kağıttan toplarla yapardık bu işi.  Patlangaç yine “pat” diye bir ses çıkartırdı ama kağıdın menzili birkaç metreyi geçmediğinden savaş  amaçlı kullanılamazdı.  Sadece “paat” sesi ile tatmin olur, dardağanlı günlerimizi yad ederdik.   Bu nedenle, kağıt hamuru kullandığımız patlangaca “patıldak” derdik ve bu suretle  “dardağan savaşçısı” patlangacın onuruna halel getirmemiş olurduk. 

 

Okulların açılmasına  yakın, bizim dardağanlar olgunlaşırdı.  Meyvenin dışı kahverengi, hatta siyah renkli sert bir kabukla kaplanır, kabukla çekirdek  arasındaki eşene ise turuncu renge dönerdi.  Yeşilken kekremsi bir tadı olan bu meyve olgunlaşınca bayağı tatlanırdı.  Ağzımıza atar, dişlerimiz ve dilimiz yardımıyla kabuğunu ve meyve etini çekirdekten ayırıp yer, çekirdeği ise kurşun olarak kullanmak için yeni silahımızın namlusuna sürerdik.  Bu ikinci silah çok ama çok basitti.  On beş, yirmi santim uzunluğunda, boru şeklinde kesilmiş bir kargı kamışı… O kadar.   İç çapı çekirdeğe göre ne çok bol olacak, ne de fazla dar….   Ağzımızdaki çekirdeği bu borunun dudaklarımıza dayalı ucunun içine  dilimizle itekler, ondan sonra da ciğerimize doldurduğumuz havayı, mümkün olduğunca fazla bir basınç yaratacak şekilde, şiddetle bu boruya üflerdik.  Birkaç metreden isabet ettiğinde bayağı can yakardı, hatta patlangaçtan bile etkili olurdu.  Oyuncağın, televizyonun, bilgisayarın vs.’nin  olmadığı o devirde bu dardağanlı oyunlar bizim için vazgeçilemezlerin başında gelirdi.

 

Bir akşam üzeri Salih ile bir ağaç gölgesine oturmuş, kış hazırlığı olarak, çelik çomak yapmak için dal parçaları yontuyorduk ki, kenarında oturduğumuz portakal bahçesinin bir ucundan bize doğru Hanifi’nin koşarak geldiğini gördük.  Koşmayı sevmediğini bildiğimiz “küçük kardeşimizin” bu telaşı pek hayra alamet değil gibiydi.  Kendisini takip eden toz zerreleri ile birlikte karşımıza dikildiğinde;

 

  • Abi, kesecekler, valla billa kesecekler!   dedi.
  • Neyi kesecekler lan?

 

Zorlukla nefes almasını sürdürürken el, kol ve baş hareketiyle yakınımızdaki dardağan ağacımızı işaret etti.

 

  • Ne biliyon lan keseceklerini?  Hem kim kesecek?  dedim ben endişeyle…

 

Bahçenin diğer ucunda konuşmakta olan üç kişiyi göstererek:

  • Aha, bahçeciynen konuşan o iki adam!  Bahçeci parmağıynan dardağanı gösterdi onlara, onlar da “yarın sabah keseriz, tamam” dediler.  Valla billa yalan söylemiyom.

 

Salih de ben de aynı anda ellerimizdeki çakıları toprağa saplamış ve donmuş kalmıştık.  Nice sonra;

 

  • Salih!  dedim.   Ne yapsak ki acaba?
  • Kalk çabuk, dedi, çocuklara haber verelim.

 

Çakıları kapatıp cebimize koymaya bile zaman harcamak istemediğimizden;

 

  • Hanifi, bıçakları al cebine koy, sen sonra gelirsin.  Diyerek diğer çocukları orada bulma ihtimali ile “kulle oynama alanına” doğru koşmaya başladık.  

 

Yanılmamıştık.  İki oğlan kulle oynuyor, diğer ikisi de onları seyrediyordu.   

 

  • Lan, dedi Salih, bırakın kulleyi!  Dardağanı kesecekler, dardağanı!
  • Ney ney?  Hangi dardağanı, kim kesecek?  dedi Bülbül Selimin oğlu Rıfat.
  • Kaç tane dardağan var lan mahallede?  Bizim dardağanı bahçe sahibi iki adama kestirecekmiş yarın sabah.

 

Bir anda bizdeki endişe oradaki dört  oğlanı da sardı.  Ben “bu konuyu acaba babama söylesem bahçe sahibi ile konuşup vazgeçirebilir mi?” diye düşünürken kullecilerden Cındırık Fehmi;  (“Cındırık” Adana  ve Maraş yöresinde sinirli ve yağsız ete verilen isim olup, gövde görüntüsü itibariyle,  Fehmi’ye lakap olarak yakıştırılmıştı.  Mahallede ben dahil beş çocuğun lakabı yoktu.  “Yiğit lakabı ile anılır” derler, demek biz beş çocuk yiğitliğe(!) layık görülmemişiz ki  bize lakap takmamışlardı).

 

  • En iyisi Özdemir’e haber verelim, dedi.

 

Özdemir, babasının memuriyeti nedeni ile Bursa’dan Adana’ya taşınmış, bizden iki yaş kadar daha büyük, yaşına göre uzun boylu, dalga dalga kestane saçlı, yakışıklı ama “R” harflerini “yumuşak G” olarak telaffuz eden ve de mahalleler arası savaşlarımızda bizim orduyu yöneten liderimizdi.

 

“Kara haber tez ulaşır” derler.  Gönderdiğimiz ulakla birlikte  Özdemir’in birkaç yüz metre uzaktaki evinden yanımıza gelmesi ancak “göz açıp kapayıncaya kadar” bir zaman almıştı.  Belli ki Özdemir yol boyunca düşünmüş ama henüz bir çıkar yol bulamamıştı.  Liderin zor anlarından birisiydi bu.  Öyle ya, bir çare bulmalıydı ki liderlik liyakati devam etsin.   Gözlerimiz Özdemir’de, sessiz sedasız onun konuşmasını bekliyoruz, onun da gözleri yerde, sağ ayağı ile toprağı düzeltiyor…  Sanki  oraya bir savaş planı çizecekmiş gibi!

 

  • Hepimiz, dedi, yağın sabah dağdağana çıkacağız ve gece olana kadağ da inmeyeceez!
  • Eeeee?  dedik hep birden.  Ne olacak ki o zaman?
  • Ağacı kesemeyecekleğ!  dedi Özdemir.  Onlağ vaz geçene kadağ heğgün sabah eğkenden oğaya çıkacağız!
  • Ya iyi de, anamız-babamız?  Onlar gelir bizi ağaçtan indirir!
  • Lan, yiyeceğiniz dayak dağdağan ağacımıza değmez mi?  Biğkaçımız eksilse bile geği kalan heğkes heğgün gelecek.  Buğada olmayan heğkese de söyleyin, hepsi gelsin.
  • Abi, dedi bir tanesi, ya ağaçtayken işemiğimiz gelirse?
  • Bahane ağama lan tavşan! Ağaçtan aşağıya işeğsin ya da donuna yapağsın, hiçbiğ sebep uyduğup ağaçtan inmek yok tamam mı?  Hem heğkes peyniğ, ekmek, zeytin, su, bisküvit, şekeğ sucuğu, leblebi ne vağsa getiğsin yanında.

 

Sabahı zor ettik.  Ben biraz bisküvi, kurabiye ve babamın avcı matarasına doldurduğum su ile sabahın erkeninde dardağanın ağacının   dibine gittim.  Erken gittiğimi sanıyordum ama neredeyse tüm çete oradaydı ve birkaç tanesi ağaca çıkmıştı bile.  Aramızda ağaca çıkmayı bilmeyen Hanifi, bakkal Şabanın tosuncuk oğulları Malak Macit ile adaşım Tonton Adil ayrıca Kekeç Sülo ve Cındırık Fehmi de gelmişlerdi.  Onları ağaca bir halat ile çekmeye karar verdik.  Karar verdik vermesine de kimsenin evinde kalın ip veya halat yok!  

 

  • Bak hele Kekeç, dedi Cındırık Fehmi, sizin evin önünde sallangaç yok muydu lan?

 

Kekeç Sülo kendisi birşey anlatırken kekelemezdi.  Ancak, heyecanlandı mı ya da kendisine sorulan bir soruya cevap vermek zorunda kaldı mı ilk kelimeden sonra  takılır kalırdı.  Bu  eksikliğinden dolayı duyduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, her zaman aramızda bulunmasına rağmen hiçbirimizle pek konuşmaz ve oyunlara da nadiren katılırdı.  Bir şey sorulduğunda da hep tek kelimelik cevaplar veriridi.

 

  • Vaaar…  dedi ve evine doğru fırladı.  İşte kendisini “adamdan saydıracak” bir kahramanlık fırsatı çıkmıştı önüne.  Aradan on dakika kadar geçmeden de bir yarısını omuzunda taşıyarak diğer yarısını yerde sürüyerek babasının kendisi için bahçede yaptığı salıncağın ipini getirdi ve muzaffer bir eda ile Özdemir’in önüne attı.

 

Yere yakın olan ilk kalın dalın üzerindeki en pehlivanlarımızdan ikisi, beline ip bağlanmış  “ağaç acemileri”ni  yukarıya çekmeye çalışıyor…  Tamam da yukarıya çekilmeye çalışılan lapacılarda bir gayret yok ki!  Gayret yok çünkü korkuyorlar ve de çıkmaya gönüllü değiller.  Ama vazgeçip eve kaçsalar bu defa da  mahallenin kopillerine rezil olacaklar.  “İki arada bir derede” durumu yani….

 

Epeyce bir uğraşıdan sonra orası burası dallar tarafından hacamatlanmış onbir çocuk ağacın içine yerleşmiştik.  Bekle bekle gelen giden yok!   “Acaba bizi kandırdı mı?” diye Hanifiye ters ters bakmaya başlamıştık ki bahçenin içinden birisi yaşlı birisi genç iki  kişi çıktı geldi,  ellerindeki iki tarafı tutacaklı dev bir testereyi ve iki adet baltayı dardağan ağacının altına attılar.  Bizde heyecan dorukta ve boğazımıza kadar  tırmandığını sandığımız kalbimizin atışlarını sayıyoruz!

 

Adamlardan birisi cebinden bir tütün tabakası çıkarttı, bir sigara sardı, tabakayı diğerine uzattı

  • Sen de yaksana bi dene.
  • Yok abi ben yakmıycam şimdi, sağol be…

 

Sigara da ne bitmek bilmezmiş!  Yukarıya yükselen dumandan olsa gerek, en alt daldaki  Kıvırcık Hanifi öksürmez mi?   Genç olan kafasını kaldırıp yukarı baktı, ve;

 

  • Aboooo!   Napıyonuz lan hepiciğiniz orda?  Bak abi şunlara yaa, sığırcık sürüsü gibi tünemişler ağaca!

 

Hiçbirimizde çıt yok, gözlerimiz adamlara odaklanmış, bet-beniz atık durumdayız.  Yaşlı olan bizimle hiç ilgilenmedi.  Çömeldiği yerden uzandı testereyi aldı, on metre kadar ilerideki kurumuş dut ağacına doğru yürüdü.  O ağaca yıllar önce  yıldırım düştüğü söylenirdi ve boydan boya yarısı olmayan siyahlaşmış gövdesinde yarasaların yaşadığı rivayet edilirdi.  Orada hiç yarasa görmediğimiz halde, biz nedense korkar ve bu ağaca hiç yaklaşmazdık.

 

Adamların dardağanı değil de dut ağacını kesmeye başlamaları hepimiz için sürpriz olmuştu ama “nasılsa dardağana da sıra gelecek” saplantısı ile içimizde herhangi bir umut yeşertmeye cesaret edemiyorduk.  Kuru dutun gövde çapının dörtte biri kadarını kesince, yaşlı olan işçi kestikleri gediğe baltanın arkası ile bir tahta kama çakmaya girişti, ki testere sıkışmadan çalışmaya devam edebilsin.  Genç olan yine bize döndü:

 

  • Lan oradan seyredene kadar inip de yakından seyredinsene!

 

Bizde yine ses yok.  Hala işkilliyiz.  Ya biz aşağı indikten sonra kalleşlik eder de dardağanı keserlerse?  O mesafeden belli olan sigara sarısı dişlerini göstere göstere sırıtarak:

 

  • İsterseniz sabaha kadar orada kalın,  paşa gönlünüz bilir…, dedi ve işine döndü.

 

Ağaç kesim işi  bir saat kadar sürdü.  İşçiler yere yıkılan kuru dut ağacını olduğu gibi bırakıp takımlarını toplamaya başlamışlardı ki, Özdemir seslendi:

 

  • Abi, başka ağaç kesmeyecek misiniz?
  • Niye lan siz eğlenesiniz diye akşama kadar ağaç mı keselim?
  • Dağdağanı da kesmeyecek misiniz?
  • Oolum, keseceğimizi kestik.  Kışlık odun olacak o kuru dut.  Annadın mı?

Aman siz de oradan hiç inmeyin ha!  Üstünde hiç dardağan kalmamış ağaçta ne bok buluyorsanız artık…

 

Amaç hasıl olmuştu ama nafile namazı kılmış gibiydik; boş yere uğraşmıştık, dardağan ağacı zaten kesilmeyecekmiş meğerse!   Dardağan ve dut yan yana oldukları için, işaret edilen ağacı yanlış anlamış bizim kardeş Hanifi!

 

Kimimiz alt daldan atlayarak, kimimiz ipten kayarak aşağıya inip dardağanın gövdesi etrafında toplandık.  Zaferimizi kutlamak istiyoruz ama bize ait bir zafer yok ortada!

Kekeç Sülo ağacın gövdesine doğru yürüdü, zayıf kollarıyla ağaca sarıldı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.  Önce bir sessizlik, ardından koro halinde salya-sümük hepimizden gözyaşları….  İnsan sadece acıdan değil, sevinçten de ağlayabilirmiş demek, o an öğrendik bunu.  Bugünkü çevre bilincine sahip olan insanlar bizi o gün görmüş olabilseler ya  “Green Peace” üyesi ya  “Tabiat Aşıkları” veya  “Çevre Dostları”  diye etiketleyebilir, bize methiyeler yazabilir ve bizi mutlaka gazetelere, televizyonlara bile çıkartırlardı.

 

Halbuki, dardağan ağacının kesilmemesi “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” şarkılarıyla büyüyen bizleri çevrecilik açısından hiç ırgalamıyordu.  Bizim sevincimiz ağacın kesilmemesine değil, “mühimmat fabrikamızın” kurtulmuş olmasınaydı!  Yani seneye yine beleş dardağan toplayabilecektik.  Aramızda çevrecilik madalyasını hak eden bir tek çocuk varsa o da yanımızdayken varlığı ile yokluğu  pek belli olmayan Kekeç Sülo’ydu!  Çünkü hiçbirimiz  gidip o ağaca onun gibi  sarılmadık. O ise sarılmak bir yana, sevip öpmeye, okşamaya bile başlamıştı ağacın gövdesini,  biz ağaca arkamızı dönüp şimdiden müstakbel “patlangaç savaşları”mızın hayalini ufukta ararken…

 

Kumkuyu/Mersin, 11.08.2013

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s