ALHAZEN VE YUNUS EMRE

“MAHÂRET GÜZELİ GÖREBİLMEKTİR
SEVMENİN SIRRINA EREBİLMEKTİR
CİHAN ÂLEM HERKES BİLSİN Kİ
EN BÜYÜK İBÂDET SEVEBİLMEKTİR”
(YUNUS EMRE)

Kış aylarında, güneş batıp da göğün nilgünü (laciverdi) oluşunca, gül cemâlinizi (yüzünüzü) doğu yönüne çevirin. Capella, Aldeberan, Rigel, Sirius, Procyon, Castor ve Pollux’un oluşturduğu ve aşağıda bâd-ı havâ (bedava) ilettiğimiz “KIŞ ALTIGENİNİ” görürsünüz ki muhabbetinizden gözleriniz yaşarır.

       

“EY SÖZLERİN ASLIN BİLEN SÖYLE BU SÖZ KİMDEN GELİR SÖZ ASLINI ANLAMAYAN SANIR BU SÖZ BENDEN GELİR”
(YUNUS EMRE)

                                                                                                                                                          Abu Ali al-Hasan bin al-Haytham, Hz. İsa’nın doğumundan 965 yıl kadar sonra, Basra’da doğmuştur. Arkadaş arasında İbn-i Heysem veya Alhazen, dediğimiz bu bilgin, 1000 yıllarında, yedi ciltlik “Book of optics” adlı eseri yazmıştır ki, optik biliminin bu en önemli ve eski tarihi eseri ona “optik ilminin babası” ünvanını vermiştir. (“Father of optics)

TIKLAYINIZ :  Alhazen: the Father of Optics and the First Scientist

“İLİM İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSEN
BU NİCE OKUMAKTIR” (YUNUS EMRE)

Nusreddin hoca evinin damını aktarırken ayağı kayıp aşağıya düşmüş. “Oy başııım, oy bacağım, oy güzel kaşııım !!..” diye ahlayıp puflarken komşular hemen “yetişmiş.
“Amanın hemen bir Suriyeli doktor çağıralım !”, “Amanın hemen şehir hastanesine götürelim” “Amanın, af buyrun, ambulans çağıralım !!” diye her kafadan ses çıkarıp telaş yaparlarken hoca inlemiş; “Komşulaar..bırakın Suriyeli doktoru, hastaneyi, af buyrun ambulansı.. Once damdan düşen birini, sonra da yükseklere çıkıp da hiç düşmeyen o adamı getirin”

“AZ SÖZ ERİN YÜKÜDÜR
ÇOK SÖZ HAYVAN YÜKÜDÜR
BİLENE BU SÖZ YETER
SENDE GÜHER VAR İSE”
(Y
UNUS EMRE)
(“Güher” = 1. cevher, değerli taş 2. akıl ve edep)

Eski bir amatör astronom olduğumuzdan biliriz ki, Teleskopun en şefkat isteyen, pahalı ve değerli parçalarından biri göz merceğidir. Bu göz merceği , yediğimiz mercimeğin iki yanlı dışbükey şekline benzediğinden, Lâtince’de “mercimek” anlamına gelen “lens” sözcüğüyle adlandırılır. Türkçemiz’de de hâliyle, “mercek” deriz ki o da “mercimekle” güzel bir ses uyumu yapar.
Alhazen, MS 1021 yıllarında, merceğin ve havanın, ışığı bükme ve yansıtmasının (refraction) kurallarını matematiksel ve deneysel çalışmalarıyla ilk kez tanımlamıştır.

” DERDİ DÜNYA OLANIN
DÜNYA KADAR DERDİ VAR” (YUNUS EMRE)

Horozlar öttükten hemen sonra, sabah güneşi ufuk çizgisinden başını çıkarmaya başladığında güneşimizin hâlâ ufuk çizgisinden 18 derece aşağıda olduğunu biliyor muydunuz ? Alhazen bunu 19 derece olarak hesaplamışsa da horoz milletine asla inandıramamıştır.

“OLSUN BE..,YARADAN VARDIR
SANMA Kİ ZÂLİMİN ETTİĞİ KÂRDİR
MAZLUMUN ÂHI İNDİRİR ŞÂHI
HER ŞEYİN ELBET BİR VAKTİ VARDIR” (YUNUS EMRE)

Alhazen atmosferimizin yüksekliğini 52,000 passuum, (79 km)(1 passuum= 1,5 metre) olarak hesaplamıştır. Bu yükseklik şimdilerde 84 km. olarak ölçülmektedir.

“SÖZ OLA KESE SAVAŞI
SÖZ OLA BİTİRE BAŞI
SÖZ OLA AĞILI AŞI
BAL İLE YAĞ EDE BİR SÖZ” (YUNUS EMRE)

Alhazen, iğne deliği kamerasının da bulucusudur. İğne deliği kameranın prensibi: bir cisimden gelen işin demetinin küçük bir delikten geçerek ters çevrilmiş bir görüntü oluşturmasıdır.

Alhazen, ay ve güneş tutulmalarında uzman olmuş, tutulma sırasındaki optik oluşumları da matematiksel olarak tanımlamıştır.

AŞKIM GÂLİP GELDİ YÜREĞİM HARLAR
ÂŞIK OLAN ÂRI NAMUSU NEYLER
BEHEY YUNUS SANA SÖYLEME DERLER
YA BEN ÖLEYİM Mİ SÖYLEMEYİNCE
(YUNUS EMRE)

Nil nehrinin her yıl sonbaharda taşarak etrafını sellere bulayıp rezillik çıkarmasını ve Mısır halkının bu duruma “İllallah” dediğini, hatta Firavun’un bu rezilliği önliyene “Dile benden ne dilersen” dediğini duyan Alhazen devesine atladığı gibi soluğu Kahire’de almış idi. Bir yığın kanal ve gölet hesaplamaların ardından Alhazenimiz bir de bakmış ki Nil nehri hep haklı çıkacak, yüzbinlerce yıldır âdet ettiği üzere ortalığı sellere bulamayı sürdürecektir. Kötü Firavun ise şiddet yapıp, “tiz kellesini getirin” demesiyle, Alhazen garibi kafasına bir huni geçirip işi deliliğe vurmuş, “Lay lay lom” yaparaktan , kapatıldığı hücrede tam on yıl mahpus olarak bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür. Hz.Newton’un 700 yıl sonra yeniden tanımlayacağı optik biliminin kurallarını Alhazen 700 yıl öncesinden bir güzelce açıklamıştır ki, acep Hz. Newton’un hayır dualarını da almış mıdır bilinmez.

DERVİŞLİK DEDİKLERİ
HIRKA İLE TAÇ DEĞİL
GÖNLÜN DERVİŞ EYLEYEN
HIRKAYA MUHTAÇ DEĞİL (YUNUS EMRE)

Optik kitabının kapağı “BOOK OF OPTICS”

AuthorIbn al-Haytham
Original titleكتاب المناظر
LanguageArabic
Published1011 to 1021

“KIRMA DOSTUN KALBİNİ
ONARACAK USTA YOK” (YUNUS EMRE)


Front page of the Latin Opticae Thesaurus, which included Alhazen’s Book of Optics, showing rainbows, the use of parabolic mirrors to set ships on fire, distorted images caused by refraction in water, and other optical effects.

“BENİ BENDE DEMEN BENDE DEĞİLEM
BİR BEN VARDIR BENDE BENDEN İÇERİ” (YUNUS EMRE)

ALHAZEN’E GÖRE İNSAN GÖZÜ (Süleymaniye cami kütüphanesinden)
The structure of the human eye according to Ibn al-Haytham. Note the depiction of the optic chiasm. —Manuscript copy of his Kitāb al-Manāẓir (MS Fatih 3212, vol. 1, fol. 81b, Süleymaniye Mosque Library, Istanbul)

“ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM
YUNUS DİYE GÖRÜNDÜM” (YUNUS EMRE)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun. Antep fıstığı gibi sırıtaraktan

Dr. Timur Sümer

RİZE’DE BİR İŞ KAZASI

Rize’de kaza geçiren bir işçi, olayı ayrıntılarıyla anlatmak için şantiye şefine bir mektup yazmış ki, evlere şenlik. İtiraf etmek gerekirse, klasik Karadeniz fıkralarından biri sandım ama değilmiş. Bire bir gerçek bir hikaye…

“Sayın şantiye şefim, iş kazası tutanağında planlama hatası diye yazmıştım.
Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı bilgi istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıdaki gibi olmuştur:
Bildiğiniz gibi ben duvar ustasıyım.
İnşaatın 6. katında işimi bitirdiğimde, biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250 kg olduğunu sandığım bu tuğlaları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bunun için bir varil buldum.
Ona sağlam bir ip bağladım. 6. kata çıkıp, ipi bir çıkrıktan geçirerek, ucunu aşağıya saldım. Tekrar aşağıya inip, ipi çekerek varili 6. kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp, tekrar yukarı çıktım. Tüm tuğlaları varile doldurup aşağı indim. Tam ipin ucunu çektim ki, kendimi havalarda buldum. Ben yaklaşık 70 kiloyum.
250 kiloluk varil aşağı düşerken, beni yukarı çekti. Heyecandan ipi bırakmayı akıl edemedim. Yolun yarısında dolu varille çarpıştık. Sanıyorum sağ iki kaburgam bu sırada kırıldı. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple birlikte çıkrığa sıkıştı.
Böylece parmaklarım da kırılmış oldu. O sırada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa dağıldı.
Varil hafifleyince, bu kez ben aşağı inmeye, varil yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havliyle ipi bırakmayı akıl ettim ve tabii yaklaşık 3 kat yükseklikten aşağıya doğru düştüm
. Sol kaburgalarım, sol el bileğim de o zaman kırıldı sanırım. Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin hızla üzerime doğru geldiğini gördüm. Kafatasımın da böylece çatladığını düşünüyorum. Bu sırada bayılmışım.
Gözümü hastanede açtım. Allah’ın, herkesi böyle görünmez kazalardan korumasını diler, hürmetle ellerinizden öperim.

(Yazar bilinmiyor ; Alıntı)

CHANDLER YALPASI VE TOPAÇ

Kaftan sana çul pana
Çekinme açul pana
Vakit gece olunca
Pakacağuz Çulpan’a
(TS)

(Çulpan = Venüs, veya Zühre gezegeni)

Akşamın nilgünü (lâciverdi) göğümüzü karartırken, batı-güneybatı yönüne doğru ufka yakın gökyüzüne bakıverseniz , tek taş yüzük pırlantası gibi ışıldayan (“Magnitude”-4.55) Venüs’ü (Çulpan,Zühre) , yanıbaşındaki çok daha silik görünen Satürn’ü (Zuhâl) , onun da biraz üzerindeki Jüpiter’imizi , saat 18:00’den gün doğumuna kadar, bâd-i hevâ (bedava) izlerlersiniz ki, hayretinizden gözleriniz falcı taşı gibi açılır, ve de bakanlarda ısırılmadık parmak kalmaz.

Dünyamızın ekseni
Kız severim pek seni
Sarılmaya doyamam
Yaşım bulsa sekseni (TS)

Tarsus sancağında eyleştiğimiz çocukluk yıllarımızda, “Ah ulan bir buğday döven çıksa da ‘hık’ desek” diyerekten dönendiğimiz sıralar.. “topaç” nam oyuncağa tüm Tarsuslu’lar gibi
biz de “fırıldak” derdik. Cümle veled (erkek çocuk), fırıldağını
istediği boyda ve boyada, dülger çarşısında özel olarak çektirir* idi ki , zamanımızın evlâdı (veletleri)
bu zevki aslâ bilmezler.
Topacımız ‘hafif’ (!) olsun diyerekten çivi deliğine bir tutam PAMUK, ‘sinek gibi vızıldasın’ (!) diye bir adet KARA
SİNEK, ‘gelin gibi süzülsün’ (!) diye de bir parça GELİN TELİ tıkıştırır, marangoz abi ise sivriltilmiş nal mıhını bu malzemenin üzerine, zırppadak çakıverir idi.
Topaçtır, kaytandan boşaldıkta, vızıldıyaraktan bir dönerdi ki, topacı ister yerde bırakır, ister tabancamıza
(avucumuza) alır, gelin gibi süzülüp vızıldayışını
sırıtaraktan izler idik. Fırıldak yavaşlarken önce hafif yalpalı döner, yavaşladıkça yalpa sıklığı ve devinmesi artar, az sonra da yere yıkılıp kendinden geçiverir idi.

Hz.İsa’nın doğumundan 1891 yıl sonra, Seth Carlo Chandler adlı Amerikalı iş adamı, astronom olmaya karar vermesiyle, bir de bakmış ki dünyamız kendi ekseninde dönerken sanki rakıyı fazla kaçırmış ayyaş misali hafiften yalpalamaktadır. Chandler, bu yalpalanmanın bir devinme süresini, 433 yıl olarak hesaplasa da, devinmenin yarı çapı kuzey kutbunda 6-8 metre, fakat bunun ekvatora yansımasını ise yüz metrenin üzerinde bulmuştur. Rahmetli hocamız Dr. Faruk Özer’i mezarında döndüren, lâkin halkımızın pek sevdiği bir ölçü birimine göre, ekvatorda bu yalpa “bir futbol sahası” uzunluğundadır.

Yeri gelmişken:
Nusreddin hocadır uykusunun derûnunda “KIVIIIR !.., KIVIIIR !..” diyerekten bağırıp yatağında tekmelenip dönenirken, karısıdır, “Aman Nusreddin’ciğim tez uyan, kötü rüyalar görmektesin” diyerekten hocayı dürtükleyince, hocadır, uyanıp yatağının ortasına oturmuş. “Hayırdır inşallah, çok kötü bir rüya gördüm karıcığım” diyerekten damağını baş parmağıyla kaldırmış ve rüyasını anlatmış : “Uzun boylu dünya lideriyim diyen bir adam bizi minarenin tepesine çıkarıp, parmağını, af buyur, kıçımıza sokmuş, şerefeden aşağı tepemiz üstü aşağıya sallandırmakta idi. Kıvrık parmağını bir düzletse kayıp aşağıya düşeceğimizden, korkudan uzun adama parmağını “KIVIIR !..KIVIIR !” diye bagırmakta idim” diyesi var.

                                                                                                                                           
                                                                                                                                             

UGANDA’DA EKVATOR ÇİZGİSİ VE TURİSTLER

Ekvatorumuza futbol sahası boyunda yansıyan Chandler yalpası , ekvator çizgisinin geçtiği ülkelerde, turistlere yutturulan, “aha şimdicik bir ayağın kuzey yarım kürede, ahacık şimdi öteki ayağın güney yarım kürede” diyerekten resim çeken Ekvator esnafının bu olaydan haberi bile yoktur.

Şimdi gelelim müjdeli haberimize : Her ne kadar Kıbrıs’ta konsolosluk sarayı yaptırmak kadar büyük bir müjde olmasa da, yine de sevindirici bir haber.

“Geophysical Research Letters” dergisinin 1 Ağustos, 2021 tarihli sayısında, Richard Gross adlı NASA geofizikçi âlim, Chandler yalpasının okyanus dibindeki basınç değişiklikleri yüzünden olduğunu, bu basınç değişikliklerinin ise ısı ve tuzluluk değişiminden ve rüzgarların okyanus akıntılarının yönünü etkilemesinden olduğunu matematiksel olarak göstermiş, ve bu fakir dahil, herkesi sevindirmistir. (TIKLAYINIZ ) https://www.jpl.nasa.gov/news/a-mystery-of-earths-wobble-solved-its-the-ocean

Komşuları Nusreddin hocanın kapısını çalıp çamaşır ipini ödünç vermesini rica etmişler. Hocadır, “kusura bakmayın komşular” demiş. “”Bizim hanım ipe un serdi” . “Aman hoca” demiş komşular, hiç ipe un serilir mi ?”
“İlahi komşular” demiş Hoca. “Uzun adam ‘ Faiz konusu ‘nas’dır’** deyince inanıyorsunuz da bu hocanın ipe un serdiğimize inanmıyorsunuz. Hayret bir şeysiniz billâ”

* “Topaç çektirmek”(Tarsus deyişi) = Marangoz abinin, ilkel tornasının ayak pedalını çevirerek uzun ekseninde döndürdüğü ağaç kütüğünü (gürgen veya dut) elindeki ucu kıvrık keskilerle bir heykeltraş ustalığıyla yontarak ağacı topaç şeklinde yontması , ve sonunda müşterinin seçtiği renklerde boyaması eylemi.
** Nas = Kuran ve Hadis’lerdeki açık hükümler.

BİZİM TELESKOPTAN AY DEDENİN GÜZEL BİR POZU

Gözleriniz hep yükseklerde olsun
FPT
Dr. Timur Sümer

SAMÂH VE UZUN GECE

(Şeb-i yelda)

“SEN SEN OLDUKÇA SAMÂH ETMEKTEYİM ÇEVRENDE
BEN SEN OLDUKÇA ÇEVREMDE DÖNÜP DURMAKTAYIM”
(MEVLÂNA)

“BÜTÜN EVREN SAMÂH DÖNER”                                                                                (Aşık Mahzûni Şerif)

TUNÇ TEZEL’DEN MUHTEŞEM BİR GÖRÜNTÜ : AYDIN KİRAZLI KÖYÜNDEN. (Sayın Tunç Tezel’in izniyle) (“In this snapshot of the DECEMBER SOLSTICE EVENING SKY from the village of Kirazlı Türkiye.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 21 Aralık tarihinde en
uzun gecemizin ( ŞEB-İ YELDA) ardından günler uzamaya başlıyacaktır ki, bu duruma, “GÜN DÖNÜMÜ” ya da “SOLSTICE” denir.

Kapı çalınınca evin hanımı kapının arkasından “Kim ooo ?” diye sorar.
Cevap, “Camcı be yâv”
“Girin içeriye, kırık cam üst katta” der kadın.
Aradan on onbeş dakika geçince yine kapı çalınır. “Kim ooo ?” yine diye sorar kadın.
“Camcı be yâv” diye cevap gelir.
“Beni kandıramazsın” der kadın. “Camcı biraz önce geldi yukarıda çalışıyor”
Kapı arkasından ses, “Düştüm be yâv”

Sevgili dünyamızın ekvatorunda ayakta dikilen bir insan, dünyamızın ekseninde dönmesi nedeniyle oluşan merkezkaç gücüyle ağırlığının yüzde biri kadar hafifler ki, bu nedenle, kilo kaybetmenin en kolay yöntemi hâliyle, ekvatora gitmektir. 

Üstelik bu şanslı kişi, 40,000 kilometrelik dünyamız çevresini, sanki eğlence parkında atlı karıncaya binmiş gibi, hem de başı dönmeden, midesi bulanmadan, saniyede 460 metre hızla dönmektedir.

TRİFİD bulutsusunun arkadaşımız Jeff
Thrush tarafından çekimiş bir görüntüsünü, ve de yeri gelmişken Jeff’in görüntülediği,
BUBBLE (köpük), SNAKE (yılan) ve WITCH HEAD (cadı kafası) bulutsularını yazımıza eklemekteyiz; güle güle kullanın.

“BU SIRRA MÜNKİRLER EREMEZ
DOST YÜZÜNÜ KÖRLER GÖREMEZ
ÇARK-I FELEK DÖNER DURMAZ
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”

Dünyamız ise güneşimiz çevresinde saniyede 29.85 km hızla döndüğünden, ve de biz fâniler dünyamız üzerine süvâr (binmiş) olduğumuzdan ister istemez aynı hızla eğlence parkındaki dönme dolaba kıyas, güneşimiz çevresinde samah etmekteyiz. (Dönmekteyiz)

“AŞK ODU YÜREKTE YANAR
BENİ GÖREN MECNUN SANAR
GÖK YÜZÜNDE AY GÜN DÖNER
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”

Bu arada sevgili güneş sistemimiz, hâliyle de sevgili dünyamız, “Samanyolu” adlı galaksimizin dördüncü koluna

binmiş olaraktan saniyede 217 km hızla bir dönüşü 280 milyon sene süren SAMANYOLU SAMÂHINA katılmış durumdadır.

SEYYİD NİZAMOĞLU TEK DUR
MÜNÂFIĞIN İŞİ SEKDİR
EVVEL ÂHİR DÖNMEK HAKTIR
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”
(Âşık Seyyid Nizamoğlu; 17. yüzyıl)

Amanın ha aklınıza mukayyet olun; zira tüm bu dönüşler olur iken, Samanyolumuz ise saniyede 3800 km bir hızla uzayın derununda bilinmedik bir yöne doğru başını
almış gitmektedir ki ne AB, ne AKP ne PKK ne de alfabenin diğer dizilişleri umurunda. Gözleriniz yükseklerde olsun.

FPT Dr. Timur Sümer

TRIFID
YILAN (Snake)
KÖPÜK (Buble)
CADI (Witch)

ENGLISH TRANSLATION (Google)

SAMAH AND THE LONG NIGHT

(Shab-e Yalda)

“AS LONG AS YOU ARE YOU, I AM PERFORMING SAMAH AROUND YOU

AS LONG AS I AM ME, I AM TURNING AROUND YOU”

(RUMI)

“THE ENTIRE UNIVERSE DANCES THE SAMAH” (Aşık Mahzûni Şerif)

A MAGNIFICENT IMAGE FROM TUNÇ TEZEL: FROM AYDIN ​​KIRAZLI VILLAGE. (With permission from Mr. Tunç Tezel) (“This is a snapshot of the DECEMBER SOLSTICE EVENING SKY from Kirazlı village in Türkiye.

As every year, on December 21st, after our longest night (SHAB-I YELDA), the days will begin to lengthen, a phenomenon called the “SOLSTICE” or “DAY TURN.”

When the door is knocked, the lady of the house asks from behind the door, “Who is it?”

The answer is, “It’s the glazier maam”

“Come in, the broken glass is upstairs,” says the woman.

Fifteen minutes later, the door is knocked again. “Who is it?” the woman asks again.

“It’s the glazier, maam” comes the answer.

“You can’t fool me,” says the woman. “The glazier just came and is working upstairs.”

Then the voice from behind the door says, “I fell, maam”

A person standing on the equator of our beloved world becomes lighter by one percent of their weight due to the centrifugal force created during the development process of our world; therefore, the easiest way to lose weight is to go to the equator.

In total, a person going to this country travels around the 40,000-kilometer circumference of our world, as if riding a carousel in an amusement park, without getting dizzy or nauseous, rotating at a speed of 460 meters per second.

When the Trifid Nebula is combined with the image taken by our friend Jeff Thrush, the place Jeff photographed comes into view.

We are adding the BUBBLE, SNAKE, and WITCH HEAD nebulae to our article; enjoy.

“THOSE WHO DENY THIS SECRET CANNOT REACH IT

THE BLIND CANNOT SEE THE FACE OF THE FRIEND” “HE CANNOT SEE

THE WHEEL OF FORTUNE TURNS WITHOUT STOPPING

HOW CAN I NOT TURN?”

Our world grows at a speed of 29.85 km/s around our sun, and we mortals, riding on our world, are doing the same around our sun, like a Ferris wheel in an amusement park, at the same speed. (We are turning.)

“THE FIRE OF LOVE BURNS IN MY HEART

THOSE WHO SEE ME THINK I AM MAD

THE MOON AND SUN TURN IN THE SKY

HOW CAN I NOT TURN?”

Meanwhile, our beloved solar system, and therefore our beloved world, is riding on the fourth arm of our galaxy called the “Milky Way,” at a speed of 217 km/s, participating in the Milky Way’s cosmic dance, which takes 280 million years for one rotation.

“SEYİD NİZAMOĞLU STANDS ALONE

THE WORK OF THE HYPOCRITE IS TO STUMBLE

TURNING IS RIGHT, FROM BEGINNING TO END

HOW CAN I NOT TURN?”

(Aşık Seyyid Nizamoğlu; 17th century)

Oh, be careful with your minds; because while all these rotations are happening, our Milky Way is moving at a speed of 3800 km/s towards an unknown direction in the depths of space,

not caring about the EU, AKP, PKK, or any other arrangement of the alphabet. Keep your eyes on the heavens.

FPT Dr. Timur Sümer

AKIL VE DUYGULAR

İnsan aklı ile değil, duygularıyla hareket eder. Akıl duygularının emrinde çalışır. Bu Adem ve Havva’dan beri böyle. 

Bunu bilenler, toplulukları yönetmek için onları bir duygu etrafında birleştirirler. Bu duygu çoğu zaman sevgi ya da nefret olur. 

Böylece ‘psikolojik toplumlar’ oluşur. Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.

Aşkın gözü kördür derler, ben de diyorum ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur. 

Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar. Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. 

Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.

Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.

Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.

Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.

Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek.

İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.

Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…

Prof. Dr. Eyüp Selahattin Karakaş

ÖĞRETMENİM VE SAAT

Şifre hatırlatmaları soruları içinde sıklıkla raslanan, “En çok etkilendiğiniz öğretmeninizin adı nedir ?” sorusuna yanıtım her zaman, ilkokul öğretmenim “Ahmet Yener olmuştur. Herkes gibi ben de hayatın en önemli bilgilerini ilkokulda öğrendim : dört aritmetik işlemi, yere tükürmemeyi, yere çöp atmamayı, kızların saçını çekmemeyi, herkesin içinde burnumu karıştırmamayı, gaz çıkarmamayı, adil olmayı, gerekmedikçe küfür etmemeyi, yalan söylememeyi, “Yurdumu milletimi özümden çok sevmeyi”, Atatürk’ü sevmeyi ve saymayı, Cumhuriyeti korumamız gerektiğini , yere düşmüş ekmek görünce öpüp başa dokundurmayı ve yüksek bir yere koymayı, daha neleri de neleri… Ömrüm süresince bu bilgilerin çoğunu tümüyle, bazılarını da kısmen uyguluyabilmişimdir. Özellikle kızların saçını çekmeme kuralında epey zorlandığımı hatırlıyorum. Bu önemli bilgileri bana sevgili öğretmenim rahmetli Ahmet Yener öğretmişti.

ÖĞRETMENİM AHMET YENER

Mersin ilinin Tarsus ilçesinde, sınavla alınan özel Amerikan Lisesi’ne (TAC) öğrenci kabul ettirebilmek, ilk okul öğretmenleri için bir başarı ölçüsüdür. Sayın Ahmet Yener hocamın sınıfından bizim mezun olduğumuz yıl, sanıyorum altı öğrenci bu okula girmiştir. (Ergül, Bülent, Kemali,İrfan, Uğur,Timur) O yıl Tarsus’taki oniki ilkokuldan toplam dokuz öğrencinin bu okula girdiği göz önüne alınırsa, Ahmet hocamın başarısı belki de tüm yılların en büyük başarısıdır.
Öğretmenler gününde, başta sevgili öğretmenim Ahmet Yener olmak üzere tüm öğretmenleri sevgi ve saygıyla anıyorum.


                                                  **

Genç adam orta yaşlı adama yaklaştı : 
“Hocam siz benim ilkokulda öğretmenim idiniz. Acaba beni hatırladınız mı ?”
Emekli öğretmen, “Nasıl hatırlayayım evlâdim. Yarım asıra yakın öğretmenliğimde senin gibi yüzlercesini okuttum. Üstelik büyüyünce haliyle çok değişiyorsunuz.“ 
“Beni hatırlarsınız sanmıştım hocam. Bana verdiğiniz unutamıyacağım dersi siz de unutmazsınız sanmıştım”
“ Hayır ola oğlum, ne idi o unutamıyacağım ders ?” diye sordu öğretmen.
“Bir cahillik ve aymazlık anımda bir arkadaşımın kıymetli bir saatini çalmıştım.  
Arkadaşım size şikayet edince, siz sınıftan yüzleri duvara dönük ve gözleri kapalı olarak ayakta durmamızı istemiştiniz. Bütün sınıf arkadaşlarım gözlerimiz kapalı duvar önünde dururken teker teker hepimizin ceplerini yoklamış, ortalarda dikilen benim cebimdeki saati bulmuş, fakat aramaya devam ederek bütün çocukların ceplerini yoklamayı sürdürmüştünüz. Saati sahibine verdikten sonra da derse devam etmiştiniz. 
Saati benim cebimde bulmanıza rağmen bunu arkadaşlarıma duyurmamış, sonraki yıllarda da bir kere bile bu densizliğimi yüzüme vurmamıştınız. İşte bunun için size hala minnettarım. Fakat gizli olarak da olsa, neden beni hiç sorgulamadığınızı ve cezalandırmadığınızı halen bilmiyorum. Şİmdi beni hatırladınız mı hocam ?”
Hoca cavap verdi : 
“Hatırlamadım tabii ki oğlum. Çünkü benim de gözlerim kapalıydı”.

ÖĞRETMENİM AHMET YENER

Son söz :
Öğretmen ve saat öyküsünü Amerikalı gelin ve Galli damadım için çevirdim. İkisinin de aynı anda söyledikleri ; bu olayın zamanımızda olmasının olanaksız olduğuydu. Çünkü öğretmenin, öğrencilerin ceplerini, özellikle bu şekilde, karıştırmasının derhal hukuki sorunlar yaratacağını ve öğretmenin meslek hayatının sona ereceğini söylediler. Öyküyü yazarken bunu düşünmemiştim, fakat gerçekten ve maalesef, haklılar.

Dr. Timur Sümer