ADİL KARCI’DAN “ADANA PORTAKALI”

“Hyperthymesia” TS

ADANA PORTAKALI

portakal

1978 yılının soğuk bir Aralık günü, öğlenden sonra satışların sona erdiği saatlerde, Berlin sebze halinin koridoruna uzunlamasına dizilmiş masaların etrafında oturan yirmi kadar Alman kabzımaldan kendilerine sunmuş olduğum portakallar ile ilgili düşüncelerini duymayı bekliyorum. Eminim; “Aman tanrım bu ne lezzet, bu ne tat, bu ne aroma!” gibi nidalar duyacağım onlardan. Sabırla bekliyorum. Ama, her nedense, beklediğim o memnuniyet ifadesi suratlarında bir türlü belirmiyor ve coşmak, haykırmak bir yana, tek kelime bile etmiyorlar! Kulaktan dolma Almancamın beynimde dans ettirmekte olduğu kelimelerle oluşturduğum soruyu (konuşmaya başlayınca unutmamak ya da yanlış telaffuz etmemek için) birkaç defa içimden tekrarladıktan sonra şirin bir tavır takınıp orta yere soruyorum: “Schmeckt es gut, nicht wahr?” (Tadı iyi değil mi?) Tarihi filmlerde Herkül karakterini canlandıran Steve Reeves’i andıran iri yarı bir tanesi bana doğru dönüp uzun uzun konuşmaya başlıyor. “Evet”, “Güzel” manasına “Ja” ya da “Gut!” gibi kısa bir cevap verse sorun olmayacak da, bende o kadar Almanca yok ki attığı uzun nutkun tamamını anlayabileyim! “Bre adam, hem doğru dürüst Almanca bilmezsin hem de soruyu Almanca sorarsın, ayıkla pirincin taşını şimdi bakalım!” diye içimden kendimi suçlarken yanımda oturan komisyoncum Roger’e dönüp söylenenleri İngilizceye çevirmesini rica ediyorum, sanki o adamın söylediklerinin çoğunu anlayabilirmişim gibi de “Hızlı konuşuyor, bazı kelimeleri kaçırabilirim, o nedenle yani…” bahanesine sığınarak.

İhracatçı olmaya karar verdiğim o yıl, “acaba yurt dışına ne satsam?” diye araştırma yaparken yaş sebze-meyve sektöründeki arkadaşlarımın teşviki ile Berlin hal kompleksinde bir Alman komisyoncu ile anlaşmış, ona Çukurova’da üretilen sebze ve meyveleri Almanya’da yaşayan Akdenizli ve Ortadoğuluların tüketimine sunmak üzere (yeşil biber, patlıcan, kabak, asma yaprağı, yeşil erik vs. gibi ürünleri) hava yolu ile göndermeye başlamıştım. Biraz kazanç elde etmenin yanı sıra, her şeyin ilkini yapmış olma zevkine de nail oluyordum bu arada. Mesela; taa o yıllarda sebze meyve paketlemesi için karton ambalajları bizzat dizayn edip imal ettirmek gibi, yaş sebze meyveyi günlük olarak uçakların bagaj bölümünde, valizlerden arta kalan boşluklara koydurup normal tarifeden daha ucuza hava taşımacılığı sağlamak gibi ilkler yani.

Bir gün yazıhaneme gelen bir arkadaşımın: “Babamın bahçesinde çok güzel Vaşington portakal var, neden onları da göndermiyorsun?” demesi üzerine hemen Berlin’deki komisyoncuma teleks mesajı yazıp bu konudaki fikrini sormuştum. Hava yolu ile portakal göndermenin pahalıya mal olacağını, dolayısı ile kâr etme ihtimalinin zayıf olduğunu, kara yolu nakliyesinin daha uygun olacağını, TIR ile gelecek olan yirmi ton kadar portakalı kısa zamanda satıp bitirme imkânının olmadığını, bu nedenle başka kabzımallarla da anlaşma yapmam gerektiğini ve bu konuda bana yardımcı olabileceğini, bunu sağlamak için de Berlin sebze ve meyve halinde kokteyl düzenleyip diğer kabzımalları davet edebileceğini, kokteyl sırasında Adana portakalının tanıtımını yapabileceğimizi yazmıştı. Heyecanla hemen Seyhan nehri kıyısındaki o bahçeye koşmuş, numune olarak götürmek amacı ile yarım valiz dolduracak kadar portakalı bizzat ellerimle toplamıştım. O yıllarda vize problemi olmadığından dolayı (ve de Türk Hava Yollarına her gün üç yüz kutu kadar mal taşıtıp sürekli para ödediğimden dolayı) ertesi sabah uçağa atlayıp Berlin’e gitmem zor olmadı. O yıllarda Türk Hava Yolları uçaklarının sadece Doğu Berlin’deki Schönefeld hava alanın kullanmaya mecbur olması nedeni ile iki gümrük kapısından geçmem gerekiyordu ve bu zaman kaybı sebebi ile de kokteyle ancak ucu ucuna yetişebilmiştim.

Orange_tree_(chez_fine)

“Meyveler çok güzel, kaliteli ve sulu ama bunu Alman’lara satamayız, çünkü bunlar portakal değil!” demiş meğerse bizim nutukçu Herkül. Diğerlerinin baş sallayarak onun söylediklerini onaylamalarından dolayı da başka birisinin söz alıp bu konuda değişik bir görüş beyan etmeyeceği belli olmuş oldu. “Beyninden vurulmak” deyiminin ne anlama geldiğini ben de on an öğrenmiş oldum tabii ki bu arada! Kulak uğuldaması, göz kararması, baş dönmesi gibi ârazların hepsi bir olmuş üzerime çullanmışken, bastırmayı başaramadığım bir öfke ile, benim kabzımalım olan Roger’e dönüp İngilizce olarak bağırdım “Sor ona o zaman, bu portakal değilse portakal dediği şey nedir?”

Soruyu duyan adam ayağa kalktı, sağa-sola kaykıla kaykıla kendi tezgâhına gitti, yumurtadan biraz irice, sarı renkli bir şeyleri getirdi masanın ortasına koydu. Gidip bir tanesini aldım baktım ki ne göreyim? Hepsi Yafa portakalı müsveddesi! Ki, getirdiklerinin en güzeli bile, (“Jaffa” olarak tescilli olduğundan dolayı bizim Şamuti adını kullanarak satmaya mecbur kaldığımız) yafa portakallarımızın yanından geçemez! Çakma Herkül o arada kabuğunu soymuş olduğu İsrail yafasından bir dilim uzattı bana, ağzıma attım. Aman tanrım! Resmen limon gibi bir şeydi bu yahu! Gayri ihtiyari yüzümü ekşiterek (o hırsla Almancayı iyice sökmüş olmalıyım, ya da kelime yanlışlarını filan artık umursamaz hale gelmiş olmalıyım ki) ona kendi lisanında sordum: “Bu nedir? Portakal dediğin bu mu?”

Daha sonra Roger’in anlattığına göre, yıllar öncesi İsrail’deki resmi pazarlama kuruluşları Almanya’ya sürekli olarak gemiler dolusu bedava yafa portakalı göndermişler ve böylece portakalı pek tanımayan Almanlarda özel bir damak tadı oluşturmuşlar! Bir malı üretmenin değil, onu pazarlayarak paraya çevirmenin daha önemli olduğunu öğrenmem yegâne kârım olmuştu bu çabam sonucunda.

Geçenlerde günlük gazetelerin bir tanesinin Çukurova sayfasında bir haber gözüme takıldı. Adana portakalının satılamadığından, dalında kaldığından ve üreticilerin zarar ettiğinden bahsediyordu. Gayri ihtiyâri acı acı güldüm, yıllar öncesine doğru daldım ve taa 1950’li yıllara kadar gittim.

O yıllarda, Aralık ayından Mayıs ayına kadar okulların önünde yerli portakal satılırdı. Bol çekirdekli olan o portakalları soyup yemek için değil, tepesinden çivi ile delik açıp suyunu emmek için satın alırdık. Okul yolu üzerinde, Feride teyzenin evinin önündeki kaldırımın ortasında cılız bir yerli portakal ağacı vardı. Belediye, bir zamanlar portakal bahçesi olan o semtten yol geçirirken mi, yoksa parselasyon yaparken mi bilinmez, tüm bahçeyi söktürmüş ama yol kenarında kalan bu ağaca dokunmamış olmalıydı. O ağaçta baharda beyaz beyaz çiçekler belirirdi ve biz bir gün bunların meyveye dönüşeceğini, taş atıp o meyveleri düşüreceğimizi, tepelerini delip sularını somuracağımızı hayal ederdik. Heyhat! O meyvelerin sararıp olgunlaşmış halini hiç göremedik, zira daha çiçekken Feride teyze onları toplar ve portakal çiçeği reçeli yapardı. Arta kalan üç-beş çiçek ise meyveye dönüşüp ceviz kadar bile olamadan görünmeyen bazı eller tarafından kopartılır, yok edilirdi. Meyvesini hiç yiyememiş olsak da severdik biz o ağacı. Bir gün okul dönüşünde ağacın ince bir dalının orta yerinden derince çatlayıp yere doğru sarkmış olduğunu gördük, çok üzüldük. Aklı evvel arkadaşlarımdan Çifte Mendilli Necdet çatlak dalı bez ile sararsak daldaki kırığın kaynayacağını söyledi ve en güçlü olanımız Azman Mithat’ın omuzlarına (deve güreşi yapar misali) oturarak yerde bulduğu bir kurdele ile dalı çatlak yerden sardı, kurdelenin sarkan uzun uçlarından da bir fiyonk yapıp bıraktı. Artık her geçişte ağacın altında durup tedavi ettiğimiz dalı inceler olmuştuk ki birkaç gün sonra bir şey dikkatimizi çekti. Ağacın diğer dallarına da “çaput” tabir ettiğimiz rengârenk bez parçaları bağlanmıştı ve de bağlanan çaputların sayısı her geçen gün artıyordu! Biz “ağacı tedavi etmeye amma da meraklı insan varmış” diye düşünürken bir kadın geldi, zorlukla uzanıp dalın bir tanesine bir bez bağladı, ellerini havaya açtı, mırıl mırıl bir şeyler mırıldandı, ellerini yüzüne sürdü ve sonra yürüdü gitti. Biz kadının arkasından aval aval bakarken pencereden bize bakan Feride teyzenin sesi duyuldu: “Ne dikilmiş duruyorsunuz orada lan veletler?” Yakın komşuları olduğu için Feride teyzeden korkmayan Necdet “Bu giden kadın ne yaptı diye merak ettik teyze” dedi. “Oğlum”, dedi Feride teyze, “bu ağaç dilek ağacı oldu artık! Kim ne dilerse oluyormuş. Kızların bahtını bile açıyormuş. Ben de oğlum iş bulsun diye dilemiştim, valla bir hafta sonra çırçır fabrikasına kâtip olarak işe girdi! Ben de bu ağacın hikmetine inanıyorum!”

Meğerse Necdet’in sardığı o kurdele ile başlamış her şey! Kurdeleyi her gören bir çaput bulup bağlar olmuş ağaca! Kendimize mal ettiğimiz o ağaç artık bizim değil ağaçtan medet uman insanların malı olmuştu böylece!

2576652-dilek-agaci

O zamanlardan bu güne kadar köprünün altından çok sular geçti. Modern paketleme tesislerimiz, türlü türlü ambalaj malzemelerimiz, kaliteli meyvelerimiz, TIR filolarımız, soğutuculu gemilerimiz, velhasıl her şeyimiz var artık ve rakip ülkelerden pek de geride değiliz ama yine de hâlâ bir şeyler eksik gibi sanki.

Bunca yıldan sonra bulabileceğimi hiç sanmıyorum, ama keşke o dilek ağacı yaşıyor olsa ve keşke gidip onu bulabilsem ve ben de bir dalına kurdele bağlayıp Adana portakalının bahtını açtırabilsem! Bahtımız mı, yoksa pazarlama yöntemlerimiz mi eksik, onu da henüz çözebilmiş değilim ya, neyse artık…

Adil Karcı
07.03.2015

1746541-dilek-agaci

POLITICAL ASSOULT ON CLIMATE SCEPTICS

FROM WSJ MARCH 5, 2015

The Political Assault on Climate Skeptics

Members of Congress send inquisitorial letters to universities, energy companies, even think tanks.

Rep. Raul Grijalva (D., Ariz.) at a Capitol Hill news conference, Nov. 12, 2014.
By 

RICHARD S. LINDZEN

March 4, 2015 6:50 p.m. ET

Research in recent years has encouraged those of us who question the popular alarm over allegedly man-made global warming. Actually, the move from “global warming” to “climate change” indicated the silliness of this issue. The climate has been changing since the Earth was formed. This normal course is now taken to be evidence of doom.

Individuals and organizations highly vested in disaster scenarios have relentlessly attacked scientists and others who do not share their beliefs. The attacks have taken a threatening turn. 

As to the science itself, it’s worth noting that all predictions of warming since the onset of the last warming episode of 1978-98—which is the only period that the United Nations Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) attempts to attribute to carbon-dioxide emissions—have greatly exceeded what has been observed. These observations support a much reduced and essentially harmless climate response to increased atmospheric carbon dioxide. 

In addition, there is experimental support for the increased importance of variations in solar radiation on climate and a renewed awareness of the importance of natural unforced climate variability that is largely absent in current climate models. There also is observational evidence from several independent studies that the so-called “water vapor feedback,” essential to amplifying the relatively weak impact of carbon dioxide alone on Earth temperatures, is canceled by cloud processes. 

There are also claims that extreme weather—hurricanes, tornadoes, droughts, floods, you name it—may be due to global warming. The data show no increase in the number or intensity of such events. The IPCC itself acknowledges the lack of any evident relation between extreme weather and climate, though allowing that with sufficient effort some relation might be uncovered. 

World leaders proclaim that climate change is our greatest problem, demonizing carbon dioxide. Yet atmospheric levels of carbon dioxide have been vastly higher through most of Earth’s history. Climates both warmer and colder than the present have coexisted with these higher levels. 

Currently elevated levels of carbon dioxide have contributed to increases in agricultural productivity. Indeed, climatologists before the recent global warming hysteria referred to warm periods as “climate optima.” Yet world leaders are embarking on costly policies that have no capacity to replace fossil fuels but enrich crony capitalists at public expense, increasing costs for all, and restricting access to energy to the world’s poorest populations that still lack access to electricity’s immense benefits.

Billions of dollars have been poured into studies supporting climate alarm, and trillions of dollars have been involved in overthrowing the energy economy. So it is unsurprising that great efforts have been made to ramp up hysteria, even as the case for climate alarm is disintegrating. 

The latest example began with an article published in the New York Times on Feb. 22 about Willie Soon, a scientist at the Harvard Smithsonian Center for Astrophysics. Mr. Soon has, for over 25 years, argued for a primary role of solar variability on climate. But as Greenpeacenoted in 2011, Mr. Soon was, in small measure, supported by fossil-fuel companies over a period of 10 years.

 

The Times reintroduced this old material as news, arguing that Mr. Soon had failed to list this support in a recent paper in Science Bulletin of which he was one of four authors. Two days later Arizona Rep. Raul Grijalva, the ranking Democrat on the Natural Resources Committee, used the Times article as the basis for a hunting expedition into anything said, written and communicated by seven individuals— David Legates, John Christy, Judith Curry, Robert Balling, Roger Pielke Jr. , Steven Hayward and me—about testimony we gave to Congress or other governmental bodies. We were selected solely on the basis of our objections to alarmist claims about the climate.

In letters he sent to the presidents of the universities employing us (although I have been retired from MIT since 2013), Mr. Grijalva wanted all details of all of our outside funding, and communications about this funding, including “consulting fees, promotional considerations, speaking fees, honoraria, travel expenses, salary, compensation and any other monies.” Mr. Grijalva acknowledged the absence of any evidence but purportedly wanted to know if accusations made against Mr. Soon about alleged conflicts of interest or failure to disclose his funding sources in science journals might not also apply to us. 

Perhaps the most bizarre letter concerned the University of Colorado’s Mr. Pielke. His specialty is science policy, not science per se, and he supports reductions in carbon emissions but finds no basis for associating extreme weather with climate. Mr. Grijalva’s complaint is that Mr. Pielke, in agreeing with the IPCC on extreme weather and climate, contradicts the assertions of John Holdren, President Obama ’s science czar. 

Mr. Grijalva’s letters convey an unstated but perfectly clear threat: Research disputing alarm over the climate should cease lest universities that employ such individuals incur massive inconvenience and expense—and scientists holding such views should not offer testimony to Congress. After the Times article, Sens. Edward Markey (D., Mass.), Sheldon Whitehouse (D., R.I.) and Barbara Boxer (D., Calif.) also sent letters to numerous energy companies, industrial organizations and, strangely, many right-of-center think tanks (including the Cato Institute, with which I have an association) to unearth their alleged influence peddling.

The American Meteorological Society responded with appropriate indignation at the singling out of scientists for their scientific positions, as did many individual scientists. On Monday, apparently reacting to criticism, Mr. Grijalva conceded to the National Journal that his requests for communications between the seven of us and our outside funders was “overreach.” 

Where all this will lead is still hard to tell. At least Mr. Grijalva’s letters should help clarify for many the essentially political nature of the alarms over the climate, and the damage it is doing to science, the environment and the well-being of the world’s poorest.

Mr. Lindzen is professor emeritus of atmospheric sciences at MIT and a distinguished senior fellow of the Cato Institute.

2006 MARCH AGAINST GLOBAL WARMING :)

 

 (IN 2015, WE CURRENTLY ARE IN THE COLDEST WINTER OF THE CENTURY. IT IS 7 DEGREES FAHRENHEIT IN FENTON TODAY TS)

Nation’s Snowmen March Against Global Warming

NEWS • Environment • Patriotism • Prejudice • ISSUE 44•27 ISSUE 42•04 •Jan 25, 2006
Snowmen from across the nation gather at the Washington Monument to protest global warming.

WASHINGTON, DC—Braving balmy temperatures and sunny skies, millions of scarfless snowmen and snowwomen gathered in cities across the world Tuesday to raise public awareness about the heavy toll global warming is taking on their health and well-being.

According to organizers of marches in Washington, Atlanta, Montreal, Berlin, London, Reykjavik, and Moscow, global warming is the primary cause of the steep reduction in the snowman population throughout the Northern Hemisphere. Demonstrators worldwide called on their governments to take more aggressive steps to reduce the effects of climate change.

Organizers estimated the crowd at more than 375,000, but D.C. Police Commissioner Charles Stacey estimated turnout at 30,000 whole snowmen, with scattered rounded abdomens accounting for an additional 5,000. Atlanta organizers and police agree that all demonstrators had melted by 11 a.m.

Larry Chilly speaks out against mankind’s global irresponsibility.

Joe Centigrade, president of the Advocates For Beings Of Frozen Precipitation, spoke at a mass rally Tuesday on Washington’s National Mall.

“The unseasonably warm winters of the recent past are a clear indication of a real environmental threat to humans and their frozen simulacra,” said Centigrade, his coals arranged in a frowning pattern. “As snowmen and snowwomen, we accept the inevitability of melting, but the actions of man are causing us to evaporate well before our time.”

Speakers at the Washington rally included a Chicago snowwoman who had lost three snowchildren to warm temperatures, the Rev. Jesse Jackson, and Larry Chilly, formerly a 6-foot-tall, triple-segmented Muncie, IN snowman, who had been reduced to a slushy head.

Centigrade told the slowly melting snowcrowd that as recently as 15 years ago, the average life span of a snowperson built in late December was three weeks to a month. Today, that same snowperson has an average life span of two weeks.

Centigrade also recounted stories of once-jolly snowmen unable to keep their carrot noses in their fast-melting faces, and of others who were made of only two undersize segments.

“In many regions of New England today, there’s not even enough snow on the ground to make snowballs, much less a torso,” Centigrade said. “Instead, some snowmen are stuck together with slush and leaves rather than pure, white snow. We must take steps now to end their suffering.”

Bearing signs with such slogans as “You Can’t Build A Snowman With Rain” and “Winter = Life,” the crystalline-ice protestors, many of whom had chartered refrigerated tractor-trailers and ice-cream trucks to travel to the mass protest, complained that popular stereotypes about snowmen obscure and trivialize the crisis.

“Humans sneer at us, ‘If you want to stay intact, go to the North Pole and live with Santa,'” said Susie Flakeman, a Thunder Bay, Ontario snowwoman waiting in line with hundreds of others to use a Porta-Freezer. “But less than one-half of 1 percent of us ever receive that honor. Most of us end up victims of the scourge that almost killed Frosty: man-made climate change.”

The protest was largely peaceful, disrupted only by a disturbing incident in which one distraught snowman hurled himself into the reflecting pool of the National Mall. He suffered third-degree slush on over 90 percent of his body before rescuers could recover him. He was rushed to a local meat locker where he was pronounced melted on arrival.

Some scientists refuted the snowbeings’ claims regarding global warming.

“Throughout history, the earth has endured periods of temperature fluctuation,” said Dr. Harley Morrison, a biochemist who has advised President Bush on scientific issues. “Also, there have already been several major blizzards throughout North America this season alone. I made a snowman myself, and he lasted for several weeks.”

Late word arrived Tuesday evening that the Moscow protest was violently dispersed by riot police bearing hot-water hoses and snow blowers. Moscow officials said the snowmen were illegally blocking pedestrian traffic near the Kremlin and causing people to slip and fall in their slushy wakes. Snow leaders, including Centigrade, condemned the crackdown.

“Those of us who remember the Icelandic anti-heated-sidewalk riots of the 1980s know that the powers that be despise and fear snowmen who fight for their rights,” Centigrade said. “They’d rather kill the messengers than face the fact that our ecosystems are changing irreparably. We’re prepared to stay in D.C. as long as it takes until Congress agrees to listen to our demands.”

Before he could conclude his remarks, Centigrade’s face slid off.

MIRRORS FOR WORLD’S LARGEST TELESCOPES

Wales in North America Blog

Making Prototype Mirrors in Wales for the World’s Largest Telescope

Posted by Caroline Gray on Feb 23, 2015 9:28:00 AMGlyndŵr University in Wales is working on a ground breaking scientific project involving the world’s most powerful telescope.

What is the E-ELT or the ESO Extremely Large Telescope?

The E-ELT, the largest ever ground based telescope, is currently being built by the European Southern Observatory (ESO). This is a ground breaking scientific project, it will require, bigger, more accurate, more stable and faster data processing than has ever been achieved.

 

What makes this telescope different? What will it tell us?

It is bigger, so big it will gather more light than all the existing 8-10m class telescopes on the planet to date….. In simple terms this means improved signal to noise ratio which leads to improved resolution.

E-ELT_telescope

The E-ELT telescope is expected to provide answers to some of the most prominent open questions in astrophysics today. Such as…

 

Are we alone?

Do exoplanets (An exoplanet or extrasolar planet is a planet that does not orbit our Sun and instead orbits a remote star) exhibit living earth like signatures?

The E-ELT will have the resolution to deliver some of the first images of, analyse their atmospheres and deliver important information on the structure of these potential life sources..

The telescope will enable scientists to question some of the fundamental laws of physics…The telescope

Were physical constants really constant throughout the history of the Universe?

 

What really happened at the big bang?

The telescope offers the opportunity to challenge the very root of our understanding of the Universe since the Big Bang!

The telescope will enable astronomers to challenge, interrogate and develop our understanding of Stars, Galaxies and the Universe as a whole since the beginning of time….

So a truly ground breaking scientific tool has been made possible by the coming together and financing by 16 nations to a budget of €1.1B. This money is intended to be returned to the member states through contract awards for the construction. And this is where Glyndwr University comes in…

One of the challenges (there are many!) when considering the building of the E-ELT telescope is the production of the 39m primary mirror. This mirror will be constructed from 798 hexagonal mirrors. Each mirror will be 1.45m corner to corner and ~50mm thick. Each of these mirrors is required to align with its neighbour to produce an f/0.88 continuous mirror surface with a 39m diameter.

In order to do this the level of accuracy and repeatability of the mirror processing and testing required is unprecedented. Typical industry lead times for optics of this size are of the order of 20 weeks. Therefore to produce this volume of mirrors in the time frame of the telescope build ESO have set the industry a challenge.  Better, faster, cheaper… a common goal of modern manufacturing.

In order to explore the feasibility of serial manufacture on this scale, in 2008 ESO awarded two prototype segment contracts one to an existing large optics supplier (SAGEM in France) and one to an ambitious group of scientists in Wales who had a manufacturing concept that, if proven could deliver the relatively rapid and repeatable polishing process required. This is the project currently active in Glyndwr University’s St Asaph Campus at the Optic Centre.

TheLab-2

The team at Glyndwr University have successfully developed a process that can directly polish the hexagonal segments over the full aperture whilst maintaining the edge form. This is an industry first! The team have also produced another world first with their optical test which is certified by ESO to deliver the 2nm RMS test accuracy required.

20150218_091655_a

All of these ground breaking process developments have placed Glyndwr University in a very strong position to play a major role in the delivery of the large quantity of mirrors required for the telescope build. This work will go to tender in the third quarter of 2015 and we are currently working hard to ensure this fantastic manufacturing opportunity is won by the UK and manufacturing stays in Wales

 

POWER CHAIR FOR KIDS

BM2

New Product Release: Pediatric Power Chair for Morbidly Obese Children

By Jake Ho on Feb 23, 2015 06:55 am

WHITE PLAINS, NY: In a shrewd but brilliant marketing move last week, Hoveranywhere announced plans to sell thousands of “smaller-sized” pediatric power chairs. The chairs are modeled after the adult Hoverround, but will come in three scaled down sizes and eight different colors to accommodate the rapidly expanding population of morbidly obese kids. John Rossman, CEO of Hoveraround, was reached by Gomerblog for comments. “If it is socially acceptable for obese but able-bodied adults to avoid walking and instead ride a motorized wheelchair, then why shouldn’t the same practice be acceptable for obese children?” he reasoned. “Walking should be a thing of the past.  Why should us humans continue walking like our cave man ancestors, when we have the capability to travel in comfort?” The chairs will retail for about $3500. Each chair comes equipped with a 16″ LCD monitor, Bose surround sound speakers, WiFi capability, a bin for storage of deep-fried carbohydrate snacks, a cooler for calorie-dense beverages, a toilet, an X-Box (TM), disability paperwork, and a lifetime exercise excuse.

The post New Product Release: Pediatric Power Chair for Morbidly Obese Children appeared first on GomerBlog.

DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “ÖC”

 


salih 
              ÖC
 
 tabanca
 
            (I)
 
            Akşam oluyordu.  Sait;  sabahtan beri tavana çakılı bakmaktan yorulan gözlerini ovuşturdu.  Sonra, gün boyunca hiç kımıldamadan üzerinde yattığı  —ne kadar yıkanırsa yıkansın temizlenemeyeceği belli– pis çarşaflı ve yağlı yorganlı bir yatakta, dirseklerine dayanarak oturmaya çalıştı.  Yatağın boyaları dökülmüş paslı demirleri sağa sola döndükce gıcırdıyordu.  Sırtının, kollarının çok uyuştuğunu farketti. Zorlanarak gövdesini yana kaydırdı ve ayağa kalktı.   Ama ayakları o kadar uyuşmuştu ki ona sanki boşlukta duruyorlar gibi geliyordu.  Acele etmeden başucundaki rustik antika yatak demirine asılı duran gömleğini ve pantolonunu giydi.   Kısa bir süre bekledikten sonra boyasız ayakkabılarını, topuklarına basarak ayaklarına geçirdi.  Koridorun ucundaki  helâya doğru yürüdü.
           ….
          Her köşesi küllükte bekleyen izmarit kadar berbat kokan köhne bir otelde kalıyordu.  Yaşlı bina Dolapdere’ nin doğru dürüst güneş görmeyen, dar ara sokaklarından birisindeydi.  Sıvaları yer yer dökülmüş, pencere doğramaları çürümüş, çatısı su alan harap görüntüsüne karşın;  üzerinde büyük pirinç kolları olan gösterişli ahşap giriş kapısıyla kocamış yapı sanki, ben sizlerin dedelerinizi hatta onların büyük büyük babalarını da bilirim dercesine etrafına öyle bir ululukla öyle bir gururla bakıyordu ki sokakta yaşayan genci yaşlısı herkes bu eski otele saygı göstermekten kaçınamıyorlardı.
         ….
         Girişteki küçük alana 3-4 tane çok eski siyah deri koltuk sıkıştırılmıştı.  Koltukların derileri çatlak ve küçük yırtıklarla doluydu.  Aralarına konmuş ayakları sallanan antika abanoz sehpalarla birlikte burasını iyice daraltıyorlardı.   Sait merdiven kenarında pi-
nekleyen yüzü sivilcelerle dolu yeni yetme resepsiyon görevlisiyle göz göze gelmemeye çalışarak koltukların arasından hızla geçti ve 
kendisini dışarıya attı.
           
adana_ceyhan_misis
….
          Önünde uzanan delik deşik olmuş bozuk yola baktı.  Asfaltı, derisini yeni değiştirmiş, akşam serinliğinde dinlenen gri-boz bir yılana benzetti.  Adana’ da pamuk tarlalarında bunlardan çok görmüştü.  Sonra; cepheleri pembe sarı mor değişik renklere boyalı eski evlerle dolu bir Tarlabaşı yokuşunu tırmanmaya başladı.   Sokaktaki evlerin çoğu birbirlerine karşılıklı çamaşır ipleri uzatmışlardı.  Bu iplere asılı ıslak çamaşırlardan üstüne damlayan sulara aldırmadan yürüdü.  Etrafta oynayan çocuklar sabah akşam yaptıkları gibi kavgaya tutuşmuşlardı bile.  “Erkeksen gel ulan ağzına sıçtığımın orospu çocuğu,” diyene öbürü daha beter küfürler ederek çük yumruklarıyla çullandı.   Yakındaki pencerelerden birisinde beliren kan ter içinde şişman bir kadın “ulan eşşek sıpaları şimdi geliyorum oraya,” diye cırtlak sesiyle bağırdı.  Kadın o kadar terliydi ki kolsuz elbisesinin koltuk altları neredeyse beline kadar ıslaktı.  Adam kadının, dayak yiyen çocuğuna sanki yardım edebilecekmiş gibi camdan sarktığını gördü.  Bir an koca memelerinin ağırlığıyla aşağı düşeceğini sandı.  
Sonra kaldırımların üstüne yer yer dökülmüş çöp yığınlarından gelen ağır kokuya aldırış etmeden yürüdü.  İleride, yarısı yıkılmış dar 
ve uzun bir apartmanın mermer basamaklarına oturmuş, ağzında çubuğu sigarasını tüttüren yaşlı hacanayla ayakta duran geniş omuzlu simsiyah saçlı travestiye baktı.   Aralarında argo sözcüklerle ve ağıza alınmayacak lâflarla şakalaşıyorlardı.
 
          Yokuşu çıkarken bir ara soluk soluğa kaldı.  Yanındaki beton elektrik direğine kolunu uzattı ve sıkıca tutunduğu kısmından güç
alarak yaldır yaldır öksürmeye başladı.  Ciğerlerinde tuhaf hırıltılar hışırtılar oluyordu.   Cezaevi günlerinden, o insanı  insanlığından nefret ettiren kodesten kalıttı bunlar.  O zamanlar her gün dibine kadar emercesine içtiği iki paket sigara şimdi yapacağını yapıyordu.  
Bu arada diğer eliyle ceketinin üzerinden, kemerine takılı sert şişkinliği yokladı.   Bu hareketi sık sık tekrarlardı Sait.  Orada sessiz sedasız duran ama her adım atışında uzun namlusunu kalçasına değdirerek onun arkadaşı olduğunu  anımsatan silahını okşadı.   
Gençlik yaşlarını geride bırakmış iri yapılı hafifçe kambur duran bir adamdı.  Sert, gergin ve ürkütücü bir yüzü vardı.  Gözlerinde 
uzun yıllar hapis yatan insanlara has acı, keder, endişe, hasret, pişmanlık, korku ya da cesaret dolu o oyucu bakışlar görülüyordu.   
Bir kaç dakika sonra öksürüğü ve nefes darlığı azaldı.   Biraz balgam çıkardıktan sonra rahatladı ve yoluna devam etti.
           ….
          Tarlabaşı’ nın hüzünlü akşam sokaklarına dalmış, yorgunluğuna aldırış etmeden içi sızlaya sızlaya yürüyordu.  İstiklal caddesine giden ara sokaklardan birine saptı.  Gençliğinde bazen geldiği bu yerleri iyi tanıyordu.  O günlere göre ne kadar farklı diye düşündü.  Bir zamanların Rum ve Ermeni evleri, onlar tarafından terkedilmelerinin acısıyla tükenmişler ve hiç bitmeyecek yaslarına gömülmüşlerdi.   Her biri uzun emekler verilerek ortaya çıkarılmış oyma taşlı evler artık kirden renksizleşmiş, ferforje demirleri pas-
lanmış kara yazgılarını bekliyorlardı.   Yaşam buralarda çoktan sonlanmıştı ama sağda solda yanan –soluk tabela ışıklarıyla–  bir 
kaç tostçu, işkembe çorbacısı, çiğ köfteci, kebapçı dükkanı; tıpkı ölüm döşeğinde yatan bir hastanın yavaş ve zayıf atan kalp atış-
ları gibi bitişe karşı direniyorlardı.   Kaldırımda çay içen asık suratlı  adamın, bütün gün kağıt ve şişe toplamaktan yorgun düşmüş 
inine dönen gencin ve ağzını burnunu tiner torbasına sokmuş oradan soluyan yeni yetme çocuğun yüzleri kapkaraydı.   Çileli so-
kaklardı buraları.  Her şeyin feri kaçmıştı.  Herkes kederliydi, sevinçsizdi.
            ….
           Ötede, İstiklal caddesine doğru yaklaşınca bir çember gibi dönen yıldızlı ışıklarıyla barlar, kulüpler ve eğlence yerleri görün-
dü.  Kimisinin de ışıkları çevresini hiç umursamadan sönüyor “bana ne sizlerden,” dercesine çevresini uzun bir süre karanlıklar i-
çinde bıraktıktan sonra sihirli bir el değmişcesine tekrar parlayarak yanıyordu.  Gecenin ilk saatleri olmasına rağmen kapılarında insanlar yüksek sesleriyle gülerek toplanmaya başlamışlardı.   Onlar biraz sonra içecekleri içkilerin, dinleyecekleri müziklerin ve sevgilileriyle birlikte olacakları anların hayaliyle, şimdiden yaşamdan alacakları tadı düşünerek keyifleniyorlardı.   
Onunsa bunlarla ilgisi yoktu.  Dünyada eğlenmek sevişmek gibi kavramların olabileceği düşüncesi ona çok uzaktı şu anlarda.   
Onları görmüyordu bile.  Sanki bir duvara bakıyordu yanlarından geçerken.   Önceden mimlediği küçük ve sığ kapılı barın yakı-
nına gelince karşı çaprazındaki metruk binanın ışıksız kapısına doğru yürüdü.  Bir iki adım ötede, tezgahının üstündeki tepsi-
sine doldurduğu midye dolmalarını satmak üzere hazırlık yapan pala bıyıklı esmer adama uyduruk bir selam verdi.  Kapının iyice derinliğine karanlığına çekildi.   Sırtını duvara dayarken avının üzerine atlamak üzere olan bir kedinin sinmesi gibi gövdesini 
kasarak gözlerini değişmeyen bir noktaya dikti.   Az sonra onun geldiğini gördü.  Kanı çekilen vücudu titremeye başlamıştı.  Sağ 
eliyle kalçasının kalın kemerinin altına sıkıştırdığı ruhsatsız 9 mm. lik eski browning tabancasını çıkardı.   Diğer elinin yardımıyla kurşunu namluya sürdü.   Ne yapması gerektiğini nasıl yapılacağını çok iyi biliyordu.   Bu aklına gelince sakinleşti.     Yıllar öncesini düşündü Sait,  o geceyi………….

       
           (II)
         ADANA1
              
             Doğma büyüme Adana’ lıydı.  Fakir bir ailenin tek çocuğuydu.  Kendisinden önce bir yığın kardeşi olmuş ama onlar uzun boylu yaşayamamışlardı.  Çünkü annesi ve babası  Akdeniz kansızlığı hastasıydılar.  Eh durum böyle olunca çocuklarını  da do-
ğuştan kötü bir yazgı bekliyordu.  Talasemi.  Hem de en ağır şekliyle.  Hastanelere gide gele bu sözcüğü öğrenmişti.  Kardeşleri 
doğru dürüst tedavi görememiş, düzenli ilaç kullanamamışlardı.   Kentin yakınlarında babasının yüz dönümlük bir portakal bah-
çesi vardı.   Ama aile kalabalıktı.   Bahçenin kazancı boğazlarına ancak yetiyordu.   Küçüklüğünde bazen bulup buluşturulup 
onlara kan verildiğine tanık olmuştu.  Hatta büyük kardeşinin dalağı alınmıştı.   Ancak hiç birisi iyi sonuç vermemişti.  Hepsi 
ölmüştü.   Annesi ve babası da o yirmilerine geldiğinde ölünce hayatta tek başına kalmıştı.  Ailesinde yalnız kendisinde bu has-
talık ortaya çıkmamıştı.  Güçlü kuvvetli bir kişiydi, tuttuğunu koparırdı.   Bu yaşa kadar günleri, kardeşlerinin hastalıklarına 
ve ölüme karşı verdikleri savaşımı, çektikleri acıları görerek geçtiği için artık yaşamın tatsızlıklarına duyarsız hale gelmişti.
Kendini her türlü sıkıntılı duruma karşı hazırlamıştı.
            Portakal ağaçlarının çiçeklenip burcu burcu kokmaya başladığı aylarda bazı geceler bahçesinin toprağına uzanır o an-
latılamayacak kadar güzel kokular arasında samanyolunu,  yıldızları seyrederdi.   Kayan göktaşlarının bir anda karanlıkla-
ra gömülmesi evrende de herşeyin bir sonu olduğunu düşündürürdü ona.   Orada da her şey tıpkı insanın ölünce karanlık top-
raklara gömülmesi gibiydi.   Evrenin kendisi bir ölüm kalım savaşı içindeydi zaten.   Yıldızlar bile zamanla ölüyordu, insanoğ-
lunun lafı mı olurdu.  “Yaşamak kolay değil elbette,” derdi kendine kendine.   Bunun için çaba göstermeliydi, vücudunu ve 
ruhunu sağlam tutabilmeliydi.   Bu düşünceler onu öyle kolay kolay pes etmeyen, zorluklar karşısında yelkenleri hemen suya 
indirmeyen bir kişi yapmıştı.
             ….
 Adana_kebab
            Askerliğini yapıp yaşadığı yerlere dönünce yalnızlığının canına iyice tak ettirdiğini düşünür olmuştu.  Tek başına yaşa-
mayı artık ürkütücü buluyordu.   Diğer yaşıtları gibi öyle boş boş dolaşmayı, kahve köşelerinde zaman öldürmeyi de sevmezdi.  
Keyfi yerindeyken;  o da ayda birden  fazla değil, siyah Adana şalvarını giyer, beyaz çoraplı ayaklarına yumurta topuklu sivri 
burunlu ayakkabılarını geçirdikten sonra  –serde biraz kabadayılık da vardı–   Kazancılar çarşısına giderdi.   Belli bir saat-
ten sonra bütün sokaklarını kebap kokusu kaplayan bu eski çarşıyı çok severdi. Sağda solda tek tük görülen; bıçak bileyicisi
hediyelik eşya satıcısı, sandıkcı, ayakkabı tamircisi, kalaycı ve çarşıya adını vermiş bakır kazancı dükkanlarının arasında 
bir kaç tur atar, bazen yaşlı bir çınar ağacının altına oturup demli çayını içerdi.   Sonra hava kararmaya yakın, çarşının bir 
şesindeki o alıştığı salaş sokak kebapçısına gider,  dükkanın kaldırıma konmuş kıpırdadıkça her yöne salınan eski hasır 
sandalyelerinden birine yerleşirdi.   Önce, içine kök sarmısak zırhlanmış bir buçuk acılı Adana kebabını sipariş eder, onu bek-
lerken de üzeri pul biberli sumaklı humusuyla, ezme salatasıyla, közde pişmiş soğanlı acı biberli yeşillikle, şalgam suyuyla do-
natılmış engin** masasının hakkını verirdi.    Bu; iki kadeh buzlu  —onun deyişi ile–  arslan sütünü yuvarlamak demekti.   Bir 
iki adım  ötede omuzu peşkirli usta ocakbaşında olur, bol yağlı kebap şişlerini, közlenmiş meşe kömüründe çevirirken ortalı-
ğı inadına inadına dumana boğardı.   Ustanın, yoldan gelen geçenlerin üstünün başının  kebap kokması için özellikle çaba 
gösterdiğine inanırdı Sait.      Adam Sait’ i severdi.  Aralarında iyi bir dostluk oluşmuştu.   Kebabı da bir başka güzeldi.
Bazen yanındaki masada oturan bir çırağın, dudaklarının kenarından sızan kuyruk yağına aldırış etmeden, kebabını zevkle 
yemesini seyreder,  “ustam nerde kaldı benim acılı,”  diye sabırsızlanırdı.    Bir keresinde adamın birinin, ağzındaki tadın ver-
diği keyifle adeta gözlerinin kaydığını görmüş çok gülmüştü.
  SALGAM     
    Rakısını içerken çevresinde oturanlarla selamlaşır, kadehini onların şerefine kaldırırdı.   Hoşlanırdı bu insanlardan
ama onun derdi başkaydı.   Kadın özlemi vardı içinde ne zamandır.   Bir yandan arslan sütünü yudumlar, bir yandan da tüm
benliğine egemen olan şeye, kendisini seven bir kadına sahip olacağı günleri hayal ederdi.   Böylece hoşlanmadığı tekillikten
de kurtulmuş olacaktı.
           Diğer günlerinde babadan kalma bahçesinde portakal ağaçlarının diplerini çapalar, otları temizler ve  köklerin hava-
lanmasını sağlardı. Bazı günlerini de karıkları belleyerek, düzenleyerek geçirirdi.   Zamanı gelince de ürününü sattığında 
ödemek üzere borç harç bulduğu parayla aldığı gübreyi ağaçların diplerine verir onların verimini arttırmaya çalışırdı.   Bah-
çeyi çekip çevirmek kolay değildi.   Ancak dümdüz bir arazide yaz kış yemyeşil yapraklarıyla birer dantel gibi duran portakal 
ağaçlarını çok severdi Sait.   Onlar için çalışmaktan hiç sızlanmaz ve yüksünmezdi.  Yabancılara karşı korunması için çepe-
çevre dikenli tel de koydurmuştu.   Bir de Mardinli bekçisi vardı.  Adam bahçenin uzak köşesindeki derme çatma evde tek 
çocuğu ve karısı le yaşıyordu.    Hem bekçilik yapıyor, hem de bahçe işlerinde  Sait’ e yardım ediyordu.
            Güzel havalarda ağaçların arasından, uzaklardaki Toros dağlarına, onların sonsuzluğa tırmanan tepelerine dalar
giderdi.   Öğle saatlerinde güneşin  “aptal bir kumarbazın parasını har vurup harman savurması gibi”  dağıttığı gür yakıcı 
ışıklarına aldırmaz elleri kolları yüzü kararsa da açıkta dolaşmaktan kaçınmazdı.  Akıp giden beyaz bulut kümelerine  elle-
rini uzatır onları avuçladığını varsayardı.  Böyle anlarda yanında büyük bir coşkuyla, sevdayla sarılabileceği, gözlerinin içinde 
eriyebileceği bir kadınının olmamasına nasıl da yanardı.  Güzellik aramıyordu onda yeter ki kadın kendisini sevsindi.  Salına 
salına yürüsündü önünde.  Ona bakınca gümbür gümbür atan yüreğinin sesini duysundu.   Hepsi buydu
            …..
 
            Sonunda muradına ermişti.  Çok uzaktan akrabası olan bir kadının bulduğu sessiz sedasız, az konuşan az gülen pek 
de zel sayılamayacak bir genç kızla evlenmişti.  Oldukca esmer, simsiyah kıvır kıvır saçları olan zayıf bir kızdı.   Hiç bir özel-
liği olmayan, sokakta her an yüzlercesine rastlanabilen kızlardan biriydi Hacer.  Zaten kendisi de öyle değil miydi ne farkeder-
di.  Nedense ilk gördüğü an da içi ısınmıştı ona.  Aslında onu görüp beğendikten sonra nikâh hazırlıklarına başladığı günlerde
birileri kulağına kızın önceden bir sevgilisi olduğunu sonra da adamın onu terk edip gittiğini fısıldamıştı   Kız çok mutsuzdu ve 
bu yüzden karşısına çıkan ilk erkeğe evet demişti.  Ama o bu sözlere aldırmadı bile.   Geceleri onun koynuna girince her şeyin
hallolacağına inancı sonsuzdu.   Biliyordu, hiçbir kadın kendisini seven erkeğe ilgisiz kalamazdı.
             Düğün desen öyle aman aman eğlenceli, herkesin bol bol yiyip içtiği bir düğün olamazdı tabii.  Portakal bahçesinin ya-
nındaki tek katlı eski evinde yaptı düğününü.  Evin önünde üstü saclarla kapatılmış geniş bir avlu vardı.  İşte orada çok kala-
balık olmayan yalnızca  akrabalarının ve bir kaç arkadaşının katıldığı davullu zurnalı,  arada sırada bir kaç gencin göbek at-
tığı, masrafı az sıradan bir düğün yaptı.
            ….
 (III)
            İlk yıllar çok kötü geçiyor sayılmazdı.  Hacer’ i elinden geldiği kadar mutlu etmeye çalışıyor, kısıtlı olanaklarına rağmen
onun istediği her şeyi aliyordu.   Mesela çok eskiden kalma koltuk takımlarını değiştirmişler, mutfağa da güzel bir fırın almışlar-
dı.  Onunla konuşurken  hep güler yüzlü ve sevecendi.   Bir kızı olduğundaysa sevincinden havalara uçmuştu.   Artık o iki buçuk 
odalı külüstür evi ona sırça köşk gibi geliyordu.  Karısının etrafında dört dönüyordu.  Bazı geceler kadın derin uykudayken o 
uyumaz, onun dağınık siyah saçlarını, yüzündeki bir kaç beni, geceliğinin dekoltesinden görünen sütyensiz gögüslerini seyreder 
ve tanrıya bir karısı olduğu için teşekkür ederdi.   Hacer’ de, evliliklerinin ilk aylarındaki kadar somurtuk durmuyor, Sait’ e 
daha sıcak davranıyordu.   Yine de aralarında adamın anlayamadığı bir soğukluk vardı.   Konuşurken onun kahverengi gözlerine 
bakınca kadının sanki  orada olmadığını, çoktan uzaklara gittiğini görür gibi olmuştu kaç kez.
            ….
 
            O ikinci el otomobili satın almakla ne kadar büyük bir hata yaptığını anladığında iş işten geçmişti.   Oysa bahçesini bir 
bankaya ipotek ederek az kullanılmış bir araba sahibi olduklarında ne kadar da çok sevinmişlerdi.   Ancak bahçenin ürününe 
güvenerek aldıkları borcun taksitlerini öderken hesapta olmayan bir durum ortaya çıkmıştı.   O yılın portakalını satın alan sim-
sar vermesi gereken paranın üzerine yatarak portakallarla birlikte ortadan kaybolmuştu.   Dolandırıcı bir kaç bahçeciyi daha
bu şekilde tokatlayarak kaçmıştı.  Buralarda bazen böyle şeyler olurdu.   Mahsulü daha ağaçların üzerinde çiçek halindeyken 
bağlayan aracı kişi, bir kaç yıl düzgün ödeme yaparak karşısındakinde güven uyandırır ama bir zaman gelir kamyonlara yüklediği portakallarla, parasını yollayacağım deyip sırra kadem basardı.  Tabii ne gelen olurdu, ne giden.   Elinde uyduruk bir 
senet, işte böyle sap gibi ortada kalırdı üretici.
             Diğerlerinin aksine o çok sızlanmadı bu durumdan.   Hayat buydu işte.   Gözünü açmalı işini sağlam tutmalıydı.   Ne
idüğü belirsiz bir kişiye bu kadar güven duyduğu için asıl suçlu kendisiydi.    İnsanoğlu çiğ süt emmişti.   Bugünden yarına ne 
yapacağı belli mi olurdu.   En küçüğünden en büyüğüne bütün canlılar kendi bölgelerini, dişisini, yavrusunu, yiyeceğini korurdu.  
Koca bir arslandan küçücük bir kuşa kadar hepsi her şeylerine ölümüne sahip çıkarlardı.   Doğa böyle buyurmuştu.   Bir yasaydı 
bu.    Oysa kendisi kırallığını koruyamamıştı.  Sıkıntılı günler bekliyordu onları.
              ….           
 
             İstanbul’ da bir tanıdığının aracılığıyla bulduğu iş, borçlarını ödemede ona büyük kolaylık sağlamıştı.   Bir zaman daha
çalışacak ondan sonra evine, çok sevdiği kızı ve karısına kavuşacaktı.   Düze çıkmasına iki-üç ay kalmıştı.  Eh, az buz da yorulmuyordu hani.   Sabahın erkeninde akşam saatlerine kadar, Beyoğlu’ nda yapılan bir otelin şantiyesinde kaynakçı ustası olarak çalışıyordu.   Orta okuldan sonra bir sanatım olsun diye gittiği kaynakçılık kursunun bir gün gelip de kendisine bu kadar fayda sağlayacağını  hiç düşünmemişti.
               ….
               O gün Adana’ dan bir mektubu olduğunu söylediklerinde heyecanlandı.   Öyle ya ne zamandır haber alamadığı karısı düşünmüş yazmıştı.    Fakat eline aldığı zarfın üzerinde gönderici isminin bir başkasına ait olduğunu görünce şaşırdı.   Mektubu yollayan, evlilik hazırlıkları sırasında o kadının kendisine uygun olmadığını söyleyen kişiydi.   Birden çok tedirgin oldu.  “Bu mektupta nereden çıktı şimdi” dedi.   Olumsuz bir haber korkusuyla sırtında soğuk ürpertiler oldu.   Zarfı hızla açarak düzgün olmayan bir yazıyla yazılmış dizeleri okumaya başladı.
                Beyninde öylesine bir uğultu duyumsamaya başladı ki bir an görünmeyen bazı canlıların kafasına her yönden burgular
soktuklarını sandı.   Başını kollarının arasına alarak sıkmaya başladı.  Uzaktan koşarak gelen birisi “neyin var, yüzün kireç kesilmiş” 
dedi.   Sait yere çömelerek sakinleşmeye çalıştı.   İçinde duyduğu nefret, kızgınlık, acı ve utanç duyguları adamı yanıtlamasına engel olmuştu.
                Dehşetle baktığı dizelerde, karısının eski sevgilisinin,  Sait’ in evinin çevresinde bir kaç kez dolaşırken görüldüğü yazılıydı.
Yetmezmiş gibi geçen gece eve bile girmişti.   Gözleri faltaşı gibi açılmış sonsuza bakıyordu Sait.    Kafası işlemiyordu.    “Benim evime hem de çocuğumun ve karımın yaşadığı benim evime,” diye bir kaç kez mırıldandı.   Karım derken bir duraksama olmuştu dudaklarının arasında.     Bakışlarındaki öfke kıvılcımları, karşısındakini yakabilecek kertedeydi.     Ayağa kalktı.   
                Korkunç bir düşünce vardı kafasında.
                 ….
 
**yüksek olmayan, alçak anlamında.  (Çukurova’ da kullanılıyor)

 

            Ev kentin uzağında değildi ama yakınında da sayılmazdı.   Sait’ in çocukluğunda, yalnızca bakımsız bahçeler ve tarlalar-
la dolu olan sapa bir yerdi burası.   Şimdilerdeyse evin çevresinde, yığınla portakal mandalina ağaçları ve bazıları devamlı, bazı-
ları mevsimsel kullanılan  çiftlik evleri görülüyordu.   Ayrıca gecekondu tarzında, —duvarları doğru dürüst sıvanmamış, çatıları 
güzelim doğa görünümünü çirkinleştirmek için elinden geleni yapan bolca demir filizli—  tek ya da iki katlı evler de vardı.   Yolu 
oldukça düzgündü.  Asfalt onun evine bir kaç yüz metre kala bozulup toprak yol haline geliyordu.   O doğduğunda sessiz ve sakin 
duran bu topraklar şimdi bağır çağır oynayan çocukların, havlayan köpeklerin koşuştuğu rültülü bir yerdi artık.   Sait içinse 
değişen bir şey yoktu.     Ailesinden kalan evinin ve bahçesinin, yani varının yoğunun olduğu, anılarının yaşadığı buraları çok 
seviyordu.
             …..
 
            Adam arabasını asfaltın bittiği yere ön tarafı kente bakar şekilde bırakmıştı.  Olura, ‘kaçmam gerekirse kolay olsun’ diye dü-
şünmüştür,  dedi içinden Sait.   Sonra bu durumda böyle bir şey aklına geldiği için kendisine hayret etti.   Günlerdir kafasında dü-şünceden yana tek şey vardı.    O da yaşam görevinin namusunu ve şerefini korumak olduğuydu.  Yasası ise öldürmekti.   Hiç kimse 
onun namusunu ve şerefini lekeleyemezdi.    Bu yörenin Arap kökenli bir çocuğuydu.  Onların törelerinde, geleneklerinde de bu vardı.   
Hem olmasa ne farkederdi.   Böyle bir suçu affedemezdi ki.   Beyni affetse yüreği affetmezdi, yüreği affetse gözleri affetmezdi.   Ona 
her bakışında elleriyle boğmak isteyecekti.    Doğa insanlara bir hayat hakkı vermişti ama bir yığında yasa koymuştu, bunlarla yaşa-
mak zorundaydılar.    Eğer bu yasaların olduğu coğrafyanın sınırları dışına çıkarsan yani karşındaki kişiyi lekelersen,  o kişi bu le-
keyi ömür boyu taşıyacağına temizlerdi.  Yani öldürürdü.
             ….
 
            Toprak yoldan epey içeride olan eve yaklaştı.   Yakınlarda bir iki köpek havladı ama  onun yabancı olmadığını anlamışlar-
dı, sustular.  Su basmanı merdivenlerinden, kenarlarına dizili sardunya saksılarına çarpmamaya çalışarak yukarı çıktı.  Çukuro-
vanın aşırı nemli sıcak rüzgarı esiyordu. Kulağının çok yakınında neredeyse içine girecek şekilde bir sivrisinek vızıldadı.  Saat 
gecenin üçü olmuştur diye düşündü.   Uzaktan vakitsiz öten bir horozun sesi geldi.   Ayaklarında şantiyede çalışırken giydiği eski 
lastik ayakkabılar vardı.   Sessizce ilerledi.  Anahtarını kapının kilidine sokarak yavaşca çevirdi.   Tahmin ettiği gibi demir kapı gıcırdamadan açıldı.  İstanbul’ a gitmeden önce kızı sesten rahatsız olmasın diye bütün kapıları yağlamıştı.   Gözlerinin karanlı-
ğa alışması için bir kaç saniye bekledi.  Kulakları keskindi.  En küçük bir çıtırtı olsa duyardı.  Kendi hızlanmış soluğundan başka 
ses yoktu şu anda.   Dikkatli olmalıyım diye düşündü.   Sağındaki vestiyeri eliyle yoklayarak koridorda yürüdü.   Her şeyin yerini 
biliyordu.  Çocuğun odasının önünden geçti.  Ağlarsa hemen duyulsun diye kapısı açık bırakılmıştı.  Yatak odasının önüne gelince 
aralık  duran kapıyı ayağıyla itti.   Komodinin üstünde içerisini zorlukla aydınlatan küçük bir gece lambası vardı.  Lambanın do-
nuk mavi ışığında onları gördü.  Karısı çıplak kolunu altına soktuğu yastığına doğru kıvrılmıştı.   Yanında; odanın loş ışığında bile 
fırça gibi olduğu belli kısa siyah saçlı, göğsü ve omuzları kıl ormanıyla kaplı iri bir adam yatıyordu.   “Bunun için mi,” diye mırıldandı.   “Bu iğrenç herif için mi.”     
               ….
 
              Sokak kebapçısından aldığı eski tabancayı yukarı doğrulttu ve nefretle baktığı adamın alnına nişan aldı.  Tetik ağır-
laşmıştı.   İnşallah tutukluk yapmaz dedi içinden.    “Aç gözünü pis domuz”  diye bağırdı.  Yataktaki adam fırlarken kurşun sol gözünden girmişti bile.   İri gövdesi devrilerek yere düştü ve sırtüstü hareketsiz kaldı.  Taş zemine çarpan kafasından çıkan ‘dann’ 
sesinin duvarlarda bu kadar yankı yapması Sait’ i şaşırtmıştı.   Ama ona asıl; kırmızı bir kan şeridinin, adamın artık koca 
bir oyuk haline gelmiş olan gözünden değilde o  tarafdaki  burun deliğinden akması tuhaf geldi.   Silahını yavaşca,  inleyerek ken-
disine bakan karısına yöneltti.   O sesleri;  bir kadının erkeğiyle birlikteliğinin doruğunda olduğu sırada çıkardığı seslere benzetti.
 
             Tabancayı hiç acele etmeden suratının tam ortasına doğru tutuyordu.   Günlerdir çektiği o korkunç acının aynısını ona ya-
şatmak istiyordu belki de.   Hacer, yapma demek istercesine bir elini kaldırdı.    Kadının yüzünün ak bir yaşmak gibi beyazlaştığı-
nı gördü ve biraz daha beklerse tetiği çekemeyeceğini anladı.  Yakınlarda bir çocuk yırtınırcasına ağlıyordu.   Bu çocukları neden
bu kadar ağlatırlar ki  diye düşündü ve aynı an da onun kendi kızı olduğu aklına geldi.   Beyni uyuşmaya başlamıştı.    
Kafasında sanki beyin yerine iri bir buz parçası taşıyordu.    Kendisini tutamadı, midesinin boş olmasına karşın öğüre öğüre yatağın üstüne kusmaya başladı.    Kızını düşündü.   “Yavrucak daha meme çocuğu” dedi.    Silahını indirdi.   Elinin sırtıyla dudakla-
rını sildikten sonra kadına tiksintiyle  baktı  ve  fısıldadı;  “Kaltak”  
 
                 Ağır demir kapıyı gürültü olmasına aldırmadan bütün gücüyle çekerek kapattı.   Sokağa indi.   Yakındaki evlerin pen-
cerelerinden usulca kendisine bakanları hiç umursamadı.    Hızla kente doğru yürümeye başladı.   Doğuda gökyüzünde belli belir-
siz bir grilik oluşmaya başlamıştı.
                  ….  …..

 DR. SALİH YURTBAŞI

1024px-Adana_Sailing_Club

DO LESS HARM

Doctors Strive to Do Less Harm by Inattentive Care

By FEB. 17, 2015

Photo

Dr. Michael Bennick, center, medical director for patient experience at Yale-New Haven Hospital, handles concerns about care.CreditChristopher Capozziello for The New York Times 

Suffering. The very word made doctors uncomfortable. Medical journals avoided it, instructing authors to say that patients “ ‘have’ a disease or complications or side effects rather than ‘suffer’ or ‘suffer from’ them,” said Dr. Thomas H. Lee, the chief medical officer of Press Ganey, a company that surveys hospital patients.

But now, reducing patient suffering — the kind caused not by disease but by medical care itself — has become a medical goal. The effort is driven partly by competition and partly by a realization that suffering, whether from long waits, inadequate explanations or feeling lost in the shuffle, is a real and pressing issue. It is as important, says Dr. Kenneth Sands, the chief quality officer at Harvard’s Beth Israel Deaconess Medical Center in Boston, as injuries, like medication errors or falls, or infections acquired in a hospital.

The problem is how to measure it and what to do about it.Dr. Sands and his colleagues decided to start by asking their own patients what made them suffer.

They found several categories. Communications — for example, a doctor blurting out, “Oh, it looks like you have cancer.” Or losing a valuable, like a wedding ring. Or loss of privacy — a doctor discussing a patient’s medical condition where an adjacent patient could hear.

“These are harms,” Dr. Sands said. “They elicit suffering. They can be long lasting, and they currently are largely unquantified, uncounted, unrecorded.”

One way to quantify these harms is to observe and note them, which is part of what Beth Israel Deaconess is doing. Another is to supplement efforts with patient surveys. Patient surveys, of course, have been around for decades. And since 2007, Medicare has required short surveys after discharge.

But patient surveys were usually not used by hospitals to measure suffering. Now they are. And even when a survey question does not directly ask about suffering, sharp-eyed administrators are seeing a suffering component.

That is how Dr. Michael Bennick, the medical director for patient experience at Yale-New Haven Hospital, solved a problem. He noticed a question on a Medicare survey asking, Is it quiet in your room at night?

Maybe, Dr. Bennick thought, what is really being asked is: Can you get a good night’s sleep without interruption? Is it really necessary to wake patients again and again to take blood pressure and pulse rates, to draw blood, to give medications?

He issued instructions for his unit. No more routinely awakening patients for vital signs. And plan the timing of medications; outside intensive care units, three-quarters of drugs can be given before patients go to sleep and again in the morning.

Then there were the blood tests. “Doctors love blood tests,” Dr. Bennick said, and want results first thing in the morning when they make rounds. That meant waking patients in the wee hours.

“I told the resident doctors in training: ‘If you are waking patients at 4 in the morning for a blood test, there obviously is a clinical need. So I want to be woken, too, so I can find out what it is.’ ” No one, he said, ever called him. Those middle-of-the-night blood draws vanished.

Without anything else being done about noise in the halls, the medical unit’s score on that question rose from the 16th percentile to the 47th nationally in the Medicare survey. Now the entire hospital follows that plan.

“And it did not cost a penny,” Dr. Bennick said. “The only cost was thinking not from our perspective but from a patient’s perspective.”

Dr. Lee says he joined Press Ganey — he had been network president for Partners HealthCare System, a Harvard-affiliated hospital system — because one of its goals was to reduce suffering. At first, he said, he was a bit uncomfortable with the concept.

“I wondered whether it was a tad sensational, a bit too emotional,” he wrote in The New England Journal of Medicine. Then he realized reducing suffering was one of the most important challenges in health care.

Press Ganey administers detailed surveys to discharged patients, asking things like how well the medical staff responded to them and their emotional needs, and how well the doctors and nurses informed and educated them. The company also encourages hospitals to let doctors know the results.

Surveys can be misleading, though, cautions Dr. Scott Ramsey, a health care economist and cancer researcher at the Fred Hutchinson Cancer Research Center in Seattle. Patients, worried about saying something bad about a hospital they depend on, may not reveal what they really experienced. Or they may look back and, not wanting to live a life of regrets, excuse a doctor who seemed not to listen.

On the other hand, Dr. Ramsey said, the suffering issues are real, and if survey answers can get doctors and hospitals to change their ways, “that is great.”

Although half the nation’s hospitals use Press Ganey surveys, it is not clear what many do with the data. But at some places, like the University of Utah, the survey and other efforts prompted significant change. One Utah doctor said he was stunned when his patients rated him in the first percentile nationally, about as low as a score can go. “I was thinking: That’s just crazy. Something wasn’t entered right,” said the doctor, James Ashworth. Then he decided to take the criticisms to heart.

The next quarter, he was rated in the upper 90s. The big difference was slowing down and listening to patients, answering their questions.

There was an immediate and noticeable change. When the university began, it was in about the 30th percentile nationally on the Press Ganey survey. Now, half its providers are in the 90th percentile and 26 percent are in the 99th percentile.

“It’s unbelievable,” Dr. Lee, the chief executive, said. “We were not like that before, I can tell you.”

“People wanted to improve,” she added.

The comments, she said, are more revealing than the scores. Not all are complimentary. “There are still cases where people say: ‘I loved Dr. So-and-so. Too bad I had to wait so long to see him,’ ” she said.

At Stanford Health Care, said Amir Rubin, the president and chief executive, “we are reducing suffering.” To do it, the medical system changed its focus.

“We train each and every staff member,” Mr. Rubin said. “We talk to staff, we talk to patients, we hear from patients directly.”

Supervisors coach doctors and nurses, giving feedback every mont

The initiative changed hiring, he said. Administrators tell job candidates: “These are our care standards. Do you think you can always do it for every person every time?” They carefully observe new hires to see if they can provide care that minimizes suffering.

“Every patient visit is a high-stakes interaction,” Dr. Thomas Lee says he has learned. “It is a big deal for the patient and it is a big deal for you.”

“And all you have to do is be the kind of physician your patient is hoping you will be.”

UFOLOGY

UFOLOGY START (CLICK)

Obama adviser John Podesta’s biggest regret: Keeping America in dark about UFOs

By 20 hours agoYahoo News.
FILE - In this Nov. 19, 2014 file photo, Counselor to the President John Podesta speaks in Washington, Wednesday, Nov. 19, 2014. In the year that will...

FILE – In this Nov. 19, 2014 file photo, Counselor to the President John Podesta speaks in Washington, Wednesday, …

Outgoing senior Obama adviser John Podesta reflected on his latest White House stint Friday, listing his favorite moments and biggest regrets from the past year. Chief among them: depriving the American people of the truth about UFOs.

Podesta’s longtime fascination with UFOs is well-documented, as his brief political hiatus following four years as President Bill Clinton’s chief of staff freed him up to pursue his otherworldly passion.

At a 2002 press conference organized by the Coalition for Freedom of Information, Podesta spoke on the importance of disclosing government UFO investigations to the public.

“It’s time to find out what the truth really is that’s out there,”  he said. “We ought to do it, really, because it’s right. We ought to do it, quite frankly, because the American people can handle the truth. And we ought to do it because it’s the law.”

Following Podesta’s tweet, Friday, the Washington Post recalled an exchange one of its reporters had with Podesta in 2007. Karen Tumulty had asked Podesta about reports that the Clinton Library in Little Rock, Arkansas, had been bombarded with Freedom of Information Act Requests specifically seeking email correspondence to and from the former chief of staff including terms like “X-Files” and “Area 51.” Podesta’s response, through a spokesperson, was “The truth is out there,” the tagline for the TV show “The X-Files” of which Podesta was known to be a fan.

A 2010 editorial in Missouri’s Columbia Tribune disparaged reports that Podesta had asked an outspoken UFO photographer to stop discussing his knowledge of extraterrestrial activities in public.

“One wonders why Podesta would do such a radical reversal, given his former plea for UFO disclosure,” the editorial implored.

But contrary to the Columbia Tribune’s concerns, Podesta had clearly not abandoned the cause. He wrote an introduction to the 2010 book “UFOs: Generals, Pilots, and Government Officials Go on the Record.” 

Unfortunately, Podesta will likely have little time to fill out FOIA requests in his new job at Hillary Clinton’s presidential campaign. Perhaps, as his tweet suggests, he’s passing the torch to New York Times columnist Maureen Dowd.