TAC 50. YIL ; Adil KARCI

IMG_0952

TAC64’ÜN 50. YIL BULUŞMASI

 

1964 yılında Tarsus Kolejinden mezun olan arkadaşlarımla okula aynı yıl başlamıştım ama bir sene kaybettiğim için 1965 yılında mezun olabilmiştim.  O yıllarda “borçlu geçmek” gibi bir şansımız olmadığından tek dersten zayıf almak bile sınıfta kalmaya yeterliydi.  Aynen öyle olmuş, lisede derslerin birisinden çakmış, “çift dikiş” yapmak zorunda kalmıştım.  Bir sene sınıfta kalmanın da avantajı yok değildir hani.  Bir alttaki sınıftakilerle de birkaç yıl beraber okursun, böylece okulu bitirdiğinde sınıf arkadaşlarının sayısı katlanmış olur.  Olur olmasına da, çocukluk ve gençlik yıllarını beraber geçirdiğin altı yıllık sınıftaşlarının yeri de bir başka olur yaşamında. 

IMG_0990

Yavuz Altay, Adana’da oturuyor olmam hasebiyle, beni arayıp 16 Mayıs Cuma akşamı için iyi bir kebapçıda otuz kişilik yer ayırtmamı istemişti.  Adana kebabını hakkı ile yapan Sercan Restoran’da  uzun bir masa hazırlatmış, akşam 8:00 gibi  Adana Şirin Park otelden gelecek arkadaşlarımı ve eşlerini karşılamak üzere bahçeye çıkmış bekliyorum.  Gözüm kol saatimde, dolanıp duruyorum.  Gelen giden olmayınca dayanamayıp Muammer Arıkan’ı arıyorum ve biraz gecikeceklerini öğrenince de,  bu organizasyonda bana yardımcı olan,  avukat damadımla bahçedeki bir masaya ilişip laflıyoruz.  Derken lokantanın önünde iki minibüs duruyor ve bizim grup tek sıra halinde bahçeye girmeye başlıyor.  Yassı taşlar döşenerek ince bir patika haline getirilmiş bahçe-bina arasıdaki  yola neden akıl edip de bir kırmızı halı serdirmediğime, neden bir davul-zurna çaldırtmadığıma hayıflanıyorum o an. 

On yıl önce, yani mezuniyetlerinin 40. yılında, okulda görmüş olduğum arkadaşlarımı tanımam zor olmuyor ama elli yıldır göremediklerim bana o kadar yabancı geliyor ki!   “Beni tanıdın mı?” diyor saçlı-sakallı orta boylu zayıf birisi.  “Tanıdım” desem, “adım ne o zaman?” diyecek belli ki ve de piyastos olacağız…  “Valla çıkartamadım” desem, “Ulan insan elli yedi yıllık arkadaşını tanımaz mı be?” diyecek!   Hafızamı zorlayıp duruyorum ama hafızamın da kalleşliği tutmuş bir türlü yardımcı olmuyor!   “Ben Yusuf be!” diyor nihayet.  “Valla” diyorum, “dilimin ucundaydı ama sen benden önce davranıp adını söyledin.”    Türkçemizde ne güzel deyişler, deyimler var.  “Dilimin ucunda….”  çevir bakalım başka bir lisana neye benzeyecek?  Evet, yalan değil, Yusuf’un adı da dilimin ucundaydı ama başka isimler de dilimin ucundaydı.  Seç aralarından bul bakalım karşındaki  saç-sakal yumağı ile hangi isim ile eşleşecek, tabii bulabilirsen…

 IMG_0993IMG_1046

Sağ olsunlar, bana yardımcı olmak üzere Yavuz ve Timur imdadıma yetişiyor ve beni zor durumda bırakmamak için her önümden geçeni takdim etmeye başlıyorlar.  Birçoğu ile son on yılda görüşmüş olduğum için, “hafızamızı o kadar da kaybetmedik” dercesine, takdim beklemeden “Merhaba Çetin, hoş geldin Tolga…” diye elimi uzatıyorum Timur veya Yavuz’un tiyo vermesine fırsat vermeden.  Ama sıra Bünyamin Çatal’a gelince takılıyorum ve bu defa her ikisinin de hınzırlığı tutmuş  olmalı ki  ne Yavuz ne de Timur seslerini çıkartmıyorlar. Umutsuz umutsuz yüzlerine bakıyorum, her ikisinin yüzünde gaddarca bir gülümseme, bana “madem öncekileri tanıdın hadi bunu da tanı bakalım” diyorlar sanki.  Derken bir başkası arkadan sesleniyor “Bünyamin’i hatırlamadın mı yaaa?”

Lan Yusuflar, lan Bünyaminler!  Şart mı sakal-bıyık bırakmanız  olum?  Gıcığınız mı var lan bana?  Tanınmamak için bir de maske taksaydınız oldu olacak! 

 IMG_1050

Aramızdaki birkaç kişi hariç, saçlarımızı neredeyse tamamen kaybetmişiz.  Timur’da saç var olmasına var da, beyaz kıllı keçi postundan yapılmış peruk gibi bir şey.  Peruk olup olmadığını sorsam ayıp olur diye sesimi çıkartmıyorum.  Gerçi gerçek saça benziyor ama bu defa da hangi deterjanla bu kadar  bembeyaz yapabildiğini sormak geliyor içimden.  Olur a, kafamızdaki üç tel saçı tümden bembeyaz yapmak istersek, ne kullanacağımızı bilelim, di mi yani?  Yahu saçı peruk değilse değil, ama bak üst ön dişleri arasındaki boşluk nasıl da açılmış? (Ona da bir kulp buldum sonunda!  Ohh be!)

IMG_1027

 Sınıfta ilk bıyığı çıkan sevgili arkadaşım Serhan Altınordu’yu, artık sakalı-bıyığı olmamasına rağmen (ama biraz kırlaşmasına karşın hala saçlarının kafasını terk etmemiş olmasından) tanımam hiç de zor olmuyor.  Boyu basketbol oyuncusu olabilmek için yeterli olmadığı düşünülebilecek olan Serhan’ın, şimdilerde “üç sayılık” denilen uzak mesafe basketleri ile meşhur olduğu günleri anımsayıp gülümsüyor, boynuna sarılıyorum.

 IMG_1053

Cemal Güven geliyor sahneye.  “Ağır Abi” karizması hiç değişmemiş ve  bir elli sene daha sonra rastlasam, onu ilk bakışta tanıyabileceğimden eminim.  Arkasından Tolga Eroğan beliriyor.  Nazarlardan uzak olsun, Tolga hiç değişmemiş ki tanımayayım!  Benim dönemden Sinan Bayraktaroğlu’nu  görüyorum onun ardından.  Sinan da aynı Sinan!  Ateş Aykut da ilk bakışta hatırlanacak takımından. Gerçi onunla son yıllarda görüşmüştük ama  elli yıldır hiç görüşmesek bile yüz metreden tanırdım onu, eminim.  Genç kalmış olması bir yana, tanımam için o muhteşem gülümsemesi bile yeter be!

Çetin Yüceuluğ ise aramızda en dinamik kalmış olanımız!  Al manken diye podyumda yürüt…


Sermet Tuna….  Bir gün önce karşılamıştım onu hava alanında.  Yakışıklılığa   aynen devam…  Ama bin bir zahmetle geliştirdiği pazuları sanki artık yok gibi ya da onları bizden  saklıyor uzun kollu gömleği ile, her neyse ne. 

 

“Ben Mahmut Arsava” diyor karşımdaki kilolu bir arkadaş, “Hafızanı fazla zorlama, nasıl olsa hatırlayamazsın” dercesine  .  “Mahmuuuuttt?” diyebiliyorum ancak.  Ne yalan söyleyim, saçlarının hala gür olmasına ve de genç görünümüne rağmen, benden biraz daha fazla büyütmeyi başarabildiği göbeği nedeni ile tanıyamıyorum onu! 

 IMG_1009IMG_1004

Aslında benim gibi başkalaşıma uğramış guruptan olsa da, Facebook’ta görmüş olduğum fotoğrafları dolayısı ile Necati Dedeoğlu’nu tanımam pek güç olmuyor.  “Yahu sen Antalya’da mısın, Adana’da mısın, neredesin?” diyor bana ve sarılıyoruz.

 

Sima olarak Turhan Kayasü hiç değişmemiş.  Onu ilk bakışta tanıyamazsam, hafızamdan tamamen şüphe ederim artık.  Valla Turhan’da ne cami yıkılmış ne de mihrap yerini terk etmiş.  Hani derler ya; “Maşallahı var”!  Sadece biraz esmerleşmiş gibi geldi bana.

IMG_0930 IMG_0917 

Eğer etrafta orta yaşlı Çinliler, Moğollar veya  Türkmenler vs. yoksa, Hikmet Pekcan’ı bir nazarda tanıyamamanız  için hiçbir sebep yok demektir!  Üstelik zaten adam hiç değişmemiş k!  Her ikimiz de gündüzlü olduğumuz için, beraber okula gidip geldiğimiz günler geliyor gözümün önüne ve Hikmet’e biraz daha özlemle sarılıyorum.

 

“Aman Allahım” diyorum Şerif Boyacı’yı görünce.    Her ne kadar o da sakal bırakmışsa da, her ne kadar saçlarını ustura ile kazıtmış(!) ise de simasını değiştirememiş,  velhasıl suretini gizlemeyi başaramamış!   Basbayağı bizim Şerif bu yahu!   Kendisine has o bas-bariton sesi ile “Merhaba Adil” diyor ve kucaklaşıyoruz.

IMG_0926 

Yavuz Altay ile mezuniyet yıllarından sonra görüşüp hasret gidermişliğimize rağmen (ki kankalarımdan birisi olur zat-ı alileri)  yine özlemle atılıyoruz birbirimizin boynuna.

 

Derken arkadan “Diyl, Adiyl” diye sesleniyor birisi.   Haydar hoca kopyası bir saç modeli, bembeyaz pos bıyıklar, eh biraz da göbek….   Yıllar öncesi birkaç kere  görüşmüştük ama benim o gördüğüm kankam Muammer Arıkan bu değildi ki!   “Mutlaka sahtesidir, hatta Çin malı bile olabilir bu” diye içimden geçirirken bakmakta olduğum gözleri “benim ben, sahte mahte değil hakikiyim” diyorlar bana.  Güreşçiler misali, el ense dalıyoruz birbirimize.

 IMG_0837

Aydan Bulutgil zarafetinden hiçbirşey kaybetmemiş.  Ertesi gün okula gelen Erdoğan durmaz olsun Mehmet Can olsun, her ikisi de pek yaşlanmamışlar Maaşallah!

 

Bu arada arkadaşlarım yanlarındaki eşlerini de takdim ettiler bana ama o heyecanla kim kimdir aklımda tutamadım, taa ki ertesi gün tekrar buluşana kadar. 


Son olarak şapkalı bir heyula belirdi en arkada.  “Ali  Karakaplannnnnn, merhaba arkadaşım” diye bağırdım.  “Nasıl tanıdın beni yahu?” dedi şaşırarak.  Doğrusunu söylemek gerekirse haklıydı, zira benim elli yıl önce Kolej kapısında vedalaştığım Ali  Doğan ile bu şahsın arasında pek benzerlik kalmamıştı.  “Nasıl mı tanıdım?” dedim.  “Boyundan olum boyundan!”    Vay be,  yıllar hepimizden neler alıp götürmüş!

Merak bu ya, yemeğe oturunca Ali’ye duyura duyura etrafımdakilere “Yahu Ali kibar çocuktu eskiden, şu saygısıza bak, şapka ile kapalı mekanda oturuyor” diye ünnedim.

IMG_0895 IMG_0908

Kendisi beni duymadı ama yanındakilerden birisi hislerime tercüman olup şapkasını çıkarttırdı kafasından.  Tamaammmm.  Onun da bizim gibi mutasyona uğrayan türde bir insanoğlu olduğu çıktı ortaya.  O “flat-top” yaptığı saçları gün gelmiş ona büyük vefasızlık etmişlerdi besbelli!

 

Ertesi gün okulda buluştuk hepsi ile tekrar.  Tarsus Koleji’nin simgesi olan Stickler binası hariç, bütün eski binalar değişikliğe uğratılmış ve yeni yeni binalar yapılmış okulda.  Bizim zamanımıza kıyasla okul kat kat büyümüş olsa da, futbol, voleybol ve basketbol sahalarımız bahçeden kaldırılmış olsa da, orada hiç yabancılık çekmedik.  Zira eski  dostlarımız olan  çam ağaçlarının birçoğu hala yaşıyorlardı ve teker teker bize “hoş geldiniz” dediler.   İhzari (hazırlık) sınıfının önünden geçerken hepimiz onbir-oniki  yaşlarımıza döndük. Mrs.Maynard’lar, Mrs. Stone’lar “Gud morning gentlemen” dediler bize bir kez daha…  Şimdi müzik odası olan Coğrafya odamızın önünde kameraya poz verirken Rahmetli Omar Ağa’nın sesi geliyordu içeriden.  Kopya çekerken yakaladığı ağabeylerimizden birisine bağırıyordu; “Döbrenme Tineezzz!”

 IMG_0905

Şimdi yerinde yeller esen kütüphanemizin önünde dikilip aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı, mezuniyetten sonra izi kaybolanları , Homecoming etkinliğini duyup da gelemeyen arkadaşlarımızı anarken mavi bir MZ marka motorsiklet geçti yanımızdan.  Müdür Muavini ve de tarihçi İbrahim Akış yine bahçeyi turluyordu yeni motorsikleti ile.   “Çok görmeyin çocuklar, gençliğimde sahip olamadım böyle bir şeye, şimdi acısını çıkartıyorum” demişti ya,  biz de hoş görmüştük ya, demek hala motoruna doyamamış olmalı ki okulun bahçesindeki sonsuz turuna devam ediyordu.

 

Artık modern bir tiyatro salonu haline dönüştürülmüş olan Assembly Hall’a  plaket töreni için girdiğimizde gayri ihtiyari olarak gözlerim tahta sandalyelerimizi aradı, burnum boyasız tahtalarla döşeli sahnenin o eski tozlu kokusunu arzuladı.  Üstelik, okul bitirme sınavlarının yapıldığı o koskocaman  salon küçülmüş ufacık olmuştu (ya da biz büyümüştük, veya her ikisi de olmuştu)!

 IMG_0915

Altı yıl aynı sınıfları paylaştığım arkadaşlarım Haydar Hoca’nın elinden ellinci yıl mezuniyet plaketlerini almak için sahneye dizildiğinde içimde bir burukluk hissettim.  Ben de o an bu sevgili  arkadaşlarımın arasında olabilirdim.  Ne vardı o yıllarda voleybol’a o kadar zaman ayırıp dersleri ikinci plana atacak?  Çukurova Spor Kulübü, derken Hanedan Spor, sonra Adana Karması, derken Genç Milli Takım….  (Ki bu sonuncusuna devam edecek pek zaman da bulamadım zaten).  Bir sene kaybettikten sonra aklım başıma gelmişti ve son iki sene Ömer Bey’e “Yahu Adil, bunca yıl sen nerelerdeydin” dedirtecek kadar derslerden iyi notlar almış  (ihtiyaç duymadığımdan dolayı kullanmadığım) “Dr. Cyrill Has”  bursuna layık görülmüştüm.   

Ama ne çare?  Zamanı geriye döndüremiyorsun ki!  Neyse, yine de şimdi hababam sınıfına taş çıkartacak arkadaşlarımın yanındaydım  ve gururla onların fotoğrafını çekmek bana nasip olmuştu, daha ne olsundu ki!

 

Tören sonrası sahneden inmeden “Bombalaki” çekmesi istenildi bizim ihtiyar delikanlılardan.  Önce  hiç alışık olmadığımız “bom-bom-bom”la başladılar, sonra bombalaki ile devam ettiler ama cılız ve detone seslerle…   Sahnenin önünde olan ben bile duyamadım seslerini.    Yavuz dayanamadı  “Arkadaşlar, dedi, biz  eski bombalakimizi çekelim, ne bu böyle bom, bom, bom?”  O an ben dahil herkes aynı şeyi düşünüyor olmalıymışız ki rahatladık ve bir canlılık geldi üzerimize.

 IMG_0987

Okulda geçirilen  her sene için ayrı bir kişilikle, yani sahnedeki her bir kişi yedi-sekiz kişi olarak, onsekiz kişi değil de yüzlerce ses olarak sahneyi doldurmuştu artık… O an görünmeseler bile, o eski bombalakiyi çeken ağabeylerimizin de hepsi o sahneye çıkmıştı şimdi.   Koskoca bir gençlik sahnedeydi, bir ruhlar topluluğu sahnedeydi…  Sahne zaten taşıyamazdı bu kadar yükü.  Taştık okulun bahçesine, taştık tüm Tarsus’a, taştık tüm Türkiye’ye, taştık tüm dünyaya!   Salon çınladı, salon sarsıldı, salon yıkıldı bu defa:


BOMBALAKİ, BOMBALAKİ, BOM BOM BOM. 

TARSUS, TARSUS ZIM ZIM ZIM.

KOLEJ, KOLEJ, KOLEJ !

                                                                                         Adil Karcı, 21 Mayıs 2014

 

The Myth of the Climate Change ‘97%’

 

The Myth of the Climate Change ‘97%’

What is the origin of the false belief—constantly repeated—that almost all scientists agree about global warming ? 

 
By 

JOSEPH BAST And 
ROY SPENCER
May 26, 2014 7:13 p.m. ET
Last week Secretary of State John Kerry warned graduating students at Boston College of the “crippling consequences” of climate change. “Ninety-seven percent of the world’s scientists,” he added, “tell us this is urgent.”

Where did Mr. Kerry get the 97% figure? Perhaps from his boss, President Obama, who tweeted on May 16 that “Ninety-seven percent of scientists agree: #climate change is real, man-made and dangerous.” Or maybe from NASA, which posted (in more measured language) on its website, “Ninety-seven percent of climate scientists agree that climate-warming trends over the past century are very likely due to human activities.”

Yet the assertion that 97% of scientists believe that climate change is a man-made, urgent problem is a fiction. The so-called consensus comes from a handful of surveys and abstract-counting exercises that have been contradicted by more reliable research.

One frequently cited source for the consensus is a 2004 opinion essaypublished in Science magazine by Naomi Oreskes, a science historian now at Harvard. She claimed to have examined abstracts of 928 articles published in scientific journals between 1993 and 2003, and found that 75% supported the view that human activities are responsible for most of the observed warming over the previous 50 years while none directly dissented.

Ms. Oreskes’s definition of consensus covered “man-made” but left out “dangerous”—and scores of articles by prominent scientists such as Richard Lindzen, John Christy, Sherwood Idso and Patrick Michaels, who question the consensus, were excluded. The methodology is also flawed. A study published earlier this year inNature noted that abstracts of academic papers often contain claims that aren’t substantiated in the papers.

Getty Images/Imagezoo

Another widely cited source for the consensus view is a 2009 article in “Eos, Transactions American Geophysical Union” by Maggie Kendall Zimmerman, a student at the University of Illinois, and her master’s thesis adviser Peter Doran. It reported the results of a two-question online survey of selected scientists. Mr. Doran and Ms. Zimmerman claimed “97 percent of climate scientists agree” that global temperatures have risen and that humans are a significant contributing factor.

The survey’s questions don’t reveal much of interest. Most scientists who are skeptical of catastrophic global warming nevertheless would answer “yes” to both questions. The survey was silent on whether the human impact is large enough to constitute a problem. Nor did it include solar scientists, space scientists, cosmologists, physicists, meteorologists or astronomers, who are the scientists most likely to be aware of natural causes of climate change.

The “97 percent” figure in the Zimmerman/Doran survey represents the views of only 79 respondents who listed climate science as an area of expertise and said they published more than half of their recent peer-reviewed papers on climate change. Seventy-nine scientists—of the 3,146 who responded to the survey—does not a consensus make.

In 2010, William R. Love Anderegg, then a student at Stanford University, used Google Scholar to identify the views of the most prolific writers on climate change. His findings were published in Proceedings of the National Academies of Sciences. Mr. Love Anderegg found that 97% to 98% of the 200 most prolific writers on climate change believe “anthropogenic greenhouse gases have been responsible for ‘most’ of the ‘unequivocal’ warming.” There was no mention of how dangerous this climate change might be; and, of course, 200 researchers out of the thousands who have contributed to the climate science debate is not evidence of consensus.

In 2013, John Cook, an Australia-based blogger, and some of his friends reviewed abstracts of peer-reviewed papers published from 1991 to 2011. Mr. Cook reported that 97% of those who stated a position explicitly or implicitly suggest that human activity is responsible for some warming. His findings were published in Environmental Research Letters.

Mr. Cook’s work was quickly debunked. In Science and Education in August 2013, for example, David R. Legates (a professor of geography at the University of Delaware and former director of its Center for Climatic Research) and three coauthors reviewed the same papers as did Mr. Cook and found “only 41 papers—0.3 percent of all 11,944 abstracts or 1.0 percent of the 4,014 expressing an opinion, and not 97.1 percent—had been found to endorse” the claim that human activity is causing most of the current warming. Elsewhere, climate scientists including Craig Idso, Nicola Scafetta, Nir J. Shaviv and Nils- Axel Morner, whose research questions the alleged consensus, protested that Mr. Cook ignored or misrepresented their work.

Rigorous international surveys conducted by German scientists Dennis Bray and Hans von Storch —most recently published inEnvironmental Science & Policy in 2010—have found that most climate scientists disagree with the consensus on key issues such as the reliability of climate data and computer models. They do not believe that climate processes such as cloud formation and precipitation are sufficiently understood to predict future climate change.

Surveys of meteorologists repeatedly find a majority oppose the alleged consensus. Only 39.5% of 1,854 American Meteorological Society members who responded to a survey in 2012 said man-made global warming is dangerous.

Finally, the U.N.’s Intergovernmental Panel on Climate Change—which claims to speak for more than 2,500 scientists—is probably the most frequently cited source for the consensus. Its latest report claims that “human interference with the climate system is occurring, and climate change poses risks for human and natural systems.” Yet relatively few have either written on or reviewed research having to do with the key question: How much of the temperature increase and other climate changes observed in the 20th century was caused by man-made greenhouse-gas emissions? The IPCC lists only 41 authors and editors of the relevant chapter of the Fifth Assessment Report addressing “anthropogenic and natural radiative forcing.”

Of the various petitions on global warming circulated for signatures by scientists, the one by the Petition Project, a group of physicists and physical chemists based in La Jolla, Calif., has by far the most signatures—more than 31,000 (more than 9,000 with a Ph.D.). It was most recently published in 2009, and most signers were added or reaffirmed since 2007. The petition states that “there is no convincing scientific evidence that human release of . . . carbon dioxide, methane, or other greenhouse gases is causing or will, in the foreseeable future, cause catastrophic heating of the Earth’s atmosphere and disruption of the Earth’s climate.”

We could go on, but the larger point is plain. There is no basis for the claim that 97% of scientists believe that man-made climate change is a dangerous problem.

Mr. Bast is president of the Heartland Institute. Dr. Spencer is a principal research scientist for the University of Alabama in Huntsville and the U.S. Science Team Leader for the Advanced Microwave Scanning Radiometer on NASA’s Aqua satellite.

TAC 50. YIL (Muammer Arikan)

 

MUAMMER
Sayın ve Sevgili Mavracı Mafya

 
En çok üzüldüğüm olaylardan biri TAC’dan 40. mezuniyet yılımıza katılamamış olmaktı. Başımın belası Sayın Murphy bu türden keyifli durumlardan faydalanmamam için sanki bana özel itina gösteriyor. 40.yıl homecoming’inin tam üstüne sen gel de taaaa Cezayir’de kocaman bir baraj inşaatı sözleşmesinin imzasını koy… Tabii kaçamadık.
 
Bu sefer de vatandaşa yakalanacağım diye kaç aydır helecanlar içindeydim bilemezsiniz. Evliya Çelebi’nin sadık bir torunu olarak 44 yıllık çalışma yaşamımın önemli bir bölümünü yurt dışında çalışarak geçirdiğimden, bu kez de “şugul-u hinsaat” eylediğim diyar-ı Katar’da takılıp kalacağım diye korktum ama bu sefer Murphy’ye bir vücut çalımı atmayı becerdim.
 IMG_0857
Neyse, bu güzel ve pırıl günde klavyenin başına sizi özel dertlerimle bayıltmak için geçmedim, haydi bakalım, 50.yıl izlenimleri, here goes.
 IMG_1014
Sınıfımızın onulmaz ve becerikli organizatörü Yavuz Altay olmasa valla biz böyle seyahatlerde ayakkabılarımızı bile bağlayamayız. Makosen giyenler de belki fermuarlarını bile çekemezler. Sağolsun Yavuzcum bize Adana’nın en mutena yerinde pırıl pırıl bir otelde yer ayarlamış, üç gün boyunca her türlü seyrüseferi ayarlamıştı. Bir de Lise 2’de yol kazasına uğramasına rağmen ekibin ayrılmaz bir parçası olan Adana’da yerleşik Adil Karcı’nın (benim Adiyl’im) sımsıcacık evsahipliği ile ziyaretimiz çok keyifli ve başarılı oldu.
 IMG_0814
Önce yoklamaya “burada” yanıtı verebilenler kimlerdi? Eternal organizer Yavuz Altay, tonton ve ever “nikbin” Ateş Aykut, Adana sıcağında espirileri ile herkesi serinleten müneccimbaşımız vazgeçilmez Timur Sümer, herkese lazım bir finansçı Serhan Altınordu, değerli filozofumuz ve aşığımız Cemal Özgüven, ketum ama çok derin Aydan Bulutgil, sınıfın yakışıklı Arnold’u Sermet Tuna, ele avuca sığmaz Yusuf Ergül, sadece bizim değil ülkenin ilaç sistemine katkıları çok olan Şerif Boyacı, GAP’ı kimseye gaptırmayan sevgili Tolga Erogan, yıllarla iyi geçinmenin sırlarını keşfeden şanslı (kıskançlık!!!) Turhan Kayasü, Erdoğan Durmaz ve Çetin Yüceuluğ, halk sağlığını halka indiren Hikmet Pekcan, Türkiye’nin en sevimli doktorları müsabakasında başı çeken Necati Dedeoğlu, müzik konusunda sınıfı başarı ile temsil eden udi-bestekar Penyamin Çatal (“ilk bakışta sevdim seni”), boyu gibi uzun köprüleri ayakta tutmaya merak salan Ali Doğan Karakaplan, tüm ağırlığı ile sevgili Mahmut Arsava ve naçizane bendeniz.. İlaveten gardaşlarının yatakhane kokularından vazgeçemediği için gelmeden edemeyen, bu kokuyu duyabilmek uğruna ikide birde okul kuran Sinan Bayraktaroğlu. Ertesi gün ise sevinçli bir mazeret dolayısıyla iki ayağı bir pabuçta olmasına rağmen iki saatliğine de olsa bizi görmeye (o da anlaşılan yatakhane kokusundan vazgeçememiş) mini mini değil kocaman valimiz Mehmet Can geldi..
 IMG_0866
Murphy’i bu sefer atlatamayan (oolum, ben bu konuda uzman oldum, bir sorsaydınız ya?) tüm kardeşlerimizi de aramızda görebilseydik keşki. Ama gelebilenler olarak arada bir toplanıp ikinci elli yılda daha eğlenceli bir program yapabilmek için antrenman yapma kararı aldık.(Bir şey daha vardı ama neydi yaa?)  İkinci elli yıla da gelmeyenlere büyük ceza vereceğiz. 
 
Çoğumuzla beraber gelen Refikalarımızı da unutmayalım. 40 yılı aşkındır bizlere tahammül gösteren bu zarif hanımların mevcudiyeti, sululuk oranının da kontrollu olmasına katkıda bulundu. Onların paylaşımı sayesinde gezi renklendi, anlam kazandı.
 IMG_0830
Tabii bu arada Yaradan’la randevusuna gitmekte acele eden Serkis Ömür, Feridun Emrealp, Turhan Döven, İrfan Atalay, Münir Gürgen ve Tarık Veyisoğlu’nu da andık ve bu günümüze katılımlarını taa içimizde hissettik.
 
Ne demişler, tatava’yı bırak da ne yedin içtin, ondan haber ver. Valla kebap aşermelerini altedebilmek için ilk gece Adiyl’im bizi Adana baraj gölü manzaralı Sercan kebapçısına götürdü. Yaa kardeşim ben bu güzel kebabı Türkiye dışında Lübnan dahil pek çok yerde yedim ama, Çukurova’dakinin tadı başka be! Lahmacun, kebap, hummus, babagannuş, şalgam, kebap ve hepsinin p…gi rakı! 10 yıldır “kebap da kebap” diye başımın etini yiyen Ali’yi de yanıma oturttum ki, sonradan ben yememiştim diye itiraz edemesin!  Abooo, valla Çukurova tabiri ile “elinizin artığı” çok güzeldi be! Saymadığım, ama mezelerin en lezzetlisi “mavra” da keyfimizin doruk noktası oldu. Az buz değil, kimimizde birikmiş 50 yıllık bir potansiyel vardı, serbest kalan bu mavra kadar tatlı bir şey var mı?
 IMG_0876
17 Mayıs Cuma günü erkenden eski sınıf gezilerini hatırlatan bir otobüs yolculuğuyla Tarsus’a geldik. Belki de 40 yıldır içinde dolaşmadığım Tarsus’u, kenar semtlerde yapılan apartmanları saymazsak fazla değişmemiş buldum. Ama okul çok değişmiş, Friendship ve Unity Hall hem birleştirilmiş, hem kat eklenmiş. Futbol sahasına bina yapılmış. Okul kapısının karşısındaki ada alınmış ve okula eklenmiş. Stickler’a face uplift uygulanmış, eski oyun odası ve arkasındaki müdür lojmanı yıkılmış ve yeniden yapılmış. Bu genişleme ve yenilemenin gerekli olduğu kesin, ama gene de 1960’larının biraz daha küçük, biraz daha mütevazi okulunu özlemedim desem yalan olur. 50. yıl mezunları olarak biraz havalı-civalı dolaştık, kardeşlerimiz de bizi çok sıcak karşıladı. Günün ilk programı olarak 2 saatlik Gözlükule ve Tarsus’un tarihi değerlerini kapsayan bir yürüme turu attık. Yahu farkettik ki, okulun 50-100 metre ötesindeki etkileyici tarihi eserlerden, kiliselerden, yıkıntılardan haberimiz bile yokmuş. Bu eserler ortaya çıkarılmış, gezmeye görülmeye uygun hale getirilmiş, hatta eski bedesten-imaret gibi asıl kimlikleriyle günlük yaşamın içine katılmış! Helal olsun.. 
 IMG_1064
Ama bence bu gündüz gezintimizin doruk noktası, bir ağacın gölgesinde oturan Haydar Hoca’mızı görmekti. Maşallah 92 yaşına gelmiş, yani onu da asar-ı atika korumasına almak lazım, ama gözlerindeki o muzip kıvılcım aynen duruyor. Elini gene öptürmedi, kendisini taklit ettiğim kelime, bıyıklarıma ve göbeğime takıldı. Haydar Hoca beni ve çoğumuzu en fazla etkileyen, konuşmaya ve sorgulamaya yönlendiren kişilerden biri olmuştu. Bizimle ilişkilerinde hep “ürkütmen” değil, “öğretmen” olmaya çalışmıştı sevgili Hocamız. Bir de Tarsus terminolojisinde özel bir yeri olan “Mavra” sözcüğünü, özel jargonumuzda kullandığımız anlamı ile bize Haydar Hoca kazandırmıştı. TAC’da emekli bir öğretmen değil, bir Kurum olarak nitelememiz daha doğru olan Hocamıza uzun ve sağlıklı bir ömür dileriz, Yaradan uzun süre başımızdan eksik etmesin.
 IMG_1007
Veee nihayet günün mana ve ehemmiyet dakikalarına geldik. Saat 16:00’da plaketlerimizi alacağımız salona geçtik. Bizim bildiğimiz adıyla Assembly Hall yenilenmiş, sahnesi büyütülmüş, hafif bir amfi meyli ile rahat koltuklar konmuş, adı da Tiyatro Salonu olmuş. Bu güzel Salonda 50.yıl plaketlerini Haydar Hocamızın elinden aldık, hep beraber olmazsa olmaz Bombalakimizi çektik. Daha sonra da 40., 30, yıllarını kutlayan kardeşlerimizden 2009 mezunlarına kadar sertifikalarını almalarını gururla seyrettik. Bu törenin zirvesi de 92 yaşındaki 1942 mezunu Ali Kemal Yazıcıoğlu ağabeyimizin sahneye çıkması, bize anılarını aktarması oldu. Akşam yemeğinde de Ali Ağabey hala pırıl pırıl zekasıyla günü değerlendirdi, homecoming’in daha anlamlı olabilmesi için önerilerde bulundu. Ne diyelim, darısı başımıza.
 IMG_1012
Akşam da şerbet gibi bir Çukurova havasında eskiden voleybol sahamızın olduğu yere kurulan sofralarda, bahçenin çeşitli yerlerine kurulan büfelerden, ızgaralardan nefis bir yemek yedik, mavralara devam ettik, arada bir havaya girince de bombalaki çektik. 
 
TAC’lı olmanın bir ayrıcalık olduğunu, bu ayrıcalığın da okulun bize verdiği kişilik özelliklerinden kaynaklandığını ve hiç de gereksiz bir böbürlenme olmadığını, Türkiye’nin en sıkı dokunmuş okul arkadaşlığına aidiyetimizi, kendimizi boşuna “Mafya” diye nitelendirmediğimizi iliklerimize kadar hissettik. Ne mutlu bize…
 
Yorgun ama dopdolu bir günün ardından gece Adana’ya döndük. Ertesi gün Sevgili Adil’in organizasyonu ile güzel bir Adana turu yaptık: Seyhan kenarını, baraj gölünün güzelliklerini gezdik, Adana spesiyalitelerinden “bici bici” yedik, ve inevitably, günü Kolcuoğlunda kebap seremonisi ile tamamladık. Ondan sonra da kardeşlerimizi yavaş yavaş geldikleri şehirlere yolcu ettik.
 IMG_1006
Program bitti mi? Hayır! Geriye kala kala Yavuz, Timur, Serhan, ben ve hanımlar kaldık. Bizim bu sadakatimizi Adiyl’im karşılıksız bırakmadı, akşam evinde bizi eşi Müyesser Hanım, çocukları, damatları, gelini ve torunları ile beraber kocaman bir aile olarak ağırladı, nadide yöre yemekleri ikram etti. Eeee, böyle bir akşam müziksiz olamayacağına göre de, Adil’in ud ve bağlaması eşliğinde şarkılar, türküler söylendi. Kısacası unutulmaz bir akşam oldu.
 IMG_1110
50. yıl daha güzel kutlanabilir miydi? Belki bir şekilde: Mavracı Mafya olarak eksiksiz bir takımla bir araya gelebilirsek, siz o zaman görün kutlamayı, değmeyin keyfimize!
 
Never say good bye, fare thee well, see you again.
 
Sevgiyle ve sağlıkla kalın.
 
Muammer Arıkan, TAC’64

 

GOVERNMET CONTROLS

GOVERNMENT CONTROL:  CLIMATE OR FREEDOM 

 
 

Ultimately, it will not matter if people in government cynically promote the theory that human activity is destroying the global climate as a means of taking control of your life, or if they take control of your life because they sincerely believe human activity is destroying the global climate.

Either way, government will control your life.

The National Climate Assessment the Obama administration released this week describes in Sisyphean terms the task government faces in limiting carbon dioxide emissions, which the assessment says make up 84 percent of the greenhouse gas emissions it holds guilty of artificially warming our planet.

“Of the carbon dioxide emitted from human activities in a year, about half is removed from the atmosphere by natural processes within a century, but around 20 percent continues to circulate and to effect atmospheric concentrations for thousands of years,” says the report. “Stabilizing or reducing atmospheric carbon dioxide concentrations, therefore, require very deep reductions in future emissions — ultimately approaching zero — to compensate for past emissions that are still circulating in the Earth system.”

How would government start down the road to achieving zero carbon dioxide emissions from human activities?

“The two dominant production sectors responsible for these emissions are electric power generation (coal and gas) and transportation (petroleum),” says the assessment.

“Over the period 1963-2008,” says the assessment, “annual U.S. carbon dioxide emissions slightly more than doubled, because growth in emissions potential attributable to increases in population and GDP per person outweighed reductions contributed by lowered energy and carbon intensity and changes in economic structure.”

In sum, America had too many people enjoying too much wealth while traveling too freely and using too much electricity.

Some jerk with a wife, three kids and a station wagon went on too many long drives back in 1965, recklessly spitting carbon dioxide into the atmosphere, some of which will still be there long after Barack Obama has surrendered the Oval Office.

Worse, each of the station wagon drivers’ three kids now own an air-conditioned home with a two-car garage, housing a minivan and an SUV.

At a United Nations conference in Mexico in 2010, the Obama Administration pledged to cut U.S. greenhouse gas emissions to 17 percent less than what they were in 2005. That, however, would get the United States nowhere near zero — let alone where we were in 1965.

And, even if the U.S. government prohibited Americans from emitting a single burp of CO2, what would it matter if China and India and Indonesia and Pakistan continued to grow their own economies and populations and concomitant emissions?

Hurricanes would whip Florida, tornadoes would torment Kansas, and the sea level would threaten low-lying areas of New York and New Jersey — as Americans huddled in their hot, humid hovels — because environmentally insensitive peoples in Shanghai and Islamabad were still buying new cars and turning up their air-conditioning.

White House science adviser John P. Holdren — who, along with National Oceanic and Atmospheric Administration Administrator Kathryn Sullivan, released the administration’s climate assessment — has been thinking about problems like this for decades.

Forty-one years ago, he published “Human Ecology: Problems and Solution,” co-authored with Paul and Anne Ehrlich, who had written “The Population Bomb.”

“Environmental degradation is not the sum of independent causes, it is the multiplicative product of interconnected ones,” Holdren and the Ehrlichs wrote. “The relation can be written as a mathematical equation: total environmental damage equals population, times the level of material affluence per person, times the environmental damage done by the technology we use to supply each bit of affluence.”

“Halting population growth must be done, but that alone would not be enough,” they wrote. “Stabilizing or reducing the per capita consumption of resources in the United States is necessary, but not sufficient. Attempts to reduce technology’s impact on the environment are essential, but ultimately will be futile if population and affluence grow unchecked.”

“Clearly,” they said, “if there is to be any chance of success, simultaneous attacks must be mounted on all components of the problem.”

“A massive campaign must be launched to restore a high-quality environment in North America and to de-develop the United States,” they concluded.

“The need for de-development presents our economists with a major challenge,” they said. “They must design a stable, low-consumption economy in which there is a much more equitable distribution of wealth than in the present one. Redistribution of wealth both within and among nations is absolutely essential, if a decent life is to be provided for every human being.”

Two decades later, in an essay published by the World Bank, Holdren, Ehrlich and Gretchen Daily of Stanford University, reiterated this analysis. “We know for certain, for example,” they wrote, ” No form of material growth (including population growth), is sustainable.”

“This is enough,” they said, “to say quite a lot about what needs to be faced up to eventually (a world of zero net physical growth), what should be done now (change unsustainable practices, reduce excessive material consumption, slow down population growth), and what the penalty will be for postponing attention to population limitation (lower well-being per person).”

In a nation where government can de-develop the economy, stop population growth and redistribute wealth both inside and outside its borders, there will still be droughts, floods and hot summer nights.

But there will be no freedom.

UNITED STATES TAXING SYSTEM

EXPLAINING OUR UNITED STATES TAXING SYSTEM WITH BEER

Suppose that every day, ten men go out for beer and the
bill for all ten comes to $100.

If they paid their bill the way we pay our taxes, it would
go something like this:

The first four men (the poorest) would pay nothing.
The fifth would pay $1.
The six would pay $3.
The seventh would pay $7.
The eighth would pay $12.
The ninth would pay $18.
The tenth man (the richest) would pay $59.

So, that’s what they decided to do.

The ten men drank in the bar every day and seemed quite
happy with the arrangement, until one day,
the owner threw them a curve. ‘Since you are all such
good customers,’ he said, ‘I’m going to
reduce the cost of your daily beers by $20. Drinks for the
ten now cost just $80.’

The group still wanted to pay their bill the way we pay our
taxes so the first four men were
unaffected.

They would still drink for free. But what about the other
six men – the paying customers? How
could they divide the $20 windfall so that everyone would
get his ‘fair share?’ They realized that
$20 divided by six is $3.33. But if they subtracted that
from everybody’s share, then the fifth man
and the sixth man would each end up being paid to drink
his beer.

So, the bar owner suggested that it would be fair to reduce
each man’s bill by roughly the same
amount, and he proceeded to work out the amounts each
should pay. And so:

The fifth man, like the first four, now paid nothing (100%
savings).
The sixth now paid $2 instead of $3 (33%savings).
The seventh now pay $5 instead of $7 (28%savings).
The eighth now paid $9 instead of $12 (25% savings).
The ninth now paid $14 instead of $18 (22% savings).
The tenth now paid $49 instead of $59 (16% savings).

Each of the six was better off than before and the first
four continued to drink for free, but once
outside the restaurant, the men began to compare their
savings. ‘I only got a dollar out of the
$20,’ declared the sixth man. He pointed to the tenth
man, ‘but he got $10!’
‘Yeah, that’s right,’ exclaimed the fifth man. ‘I only saved a dollar, too. It’s unfair that he got
TEN times more than I!’

‘That’s true!!’ shouted the seventh man.
‘Why should he get $10 back when I got
only two? The wealthy get all the breaks!’

‘Wait a minute,’ yelled the first four men in
unison ‘We didn’t get anything at all. The system
exploits the poor!’

The nine men surrounded the tenth and beat him up.

The next night the tenth man didn’t show up for drinks,
so the nine sat down and had beers without him. But when it came time to pay the bill, they discovered something very
important….they didn’t have enough money between all of them for even half of the bill!

And that, boys and girls, journalists and college
professors, is how our tax system works.

The people who pay the highest taxes get the most benefit
from a tax reduction.
Tax them too much, attack them for being wealthy, and they just may not show up anymore. In fact, they might star drinking overseas where the atmosphere is somewhat friendlier.

David R. Kamerschen, Ph.D.
Professor of Economics
University of Georgia

Coj0nes

bull-fight-accident4

“Coj0nes”

A man travels to Spain and goes to a Madrid 
restaurant for a late dinner. He orders the house 
special and he is brought a plate with potatoes,
corn, and two large meaty objects.

“What’s this?” he asks.

“Coj0nes, senor,” the waiter replies.

“What are coj0nes?” the man asks.

“Coj0nes,” the waiter explains, “are the testicles 
of the bull who lost at the arena this afternoon.”

At first the man is disgusted, but being the 
adventurous type, he decides to try this local 
delicacy. To his amazement, it is quite delicious. 
In fact, it is so good that he decides to come 
back again the next night and order it again.

 This time, the waiter brings out the plate, but 
the meaty objects are much smaller. 

“What’s this?” he asks the waiter.

“Coj0nes, senor,” the waiter replies.

“No, no,” the man objects. “I had coj0nes yesterday 
and they were  much bigger than these.”

“Senor,” the waiter explains, “the bull does not lose 
every time.”

bull

16

TABAKHANEYE BOK YETİŞTİRİRKEN

 

bok1

 TABAKHANEYE BOK YETİŞTİRİRKEN 

Çok değil, otuz – kırk yıl öncesine kadar tabakhaneler,
 yani zavallı hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek
boku için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek boku içinde
bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri
açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş.
 
“Tabak mısın; it bokuna muhtaçsın”, denirmiş “tabak”lara (“debağ”lara),  yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek
erbabına.
Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından
mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği “sama” safhasında, taze köpek bokundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek boku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze bokla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Tabak gezer, dolap süzer; taze bok aşkına tabakhanelerde yaygın olarak köpek beslenirmiş.
 bok2
Derken yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç
elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, bok toplayıcıların da
pabucu dama atılıvermiş.
 kopek-boku-temizleme
– “Tabakhaneye bok yetiştirmek” de yeni kuşakların
nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş
olarak belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden günümüze kadar gelebilmiş.
Hoş; ömrünce doğal, taze gıda esirgenmiş; bir kere
bile köpek olduğu hatırlanıp gerçek kemik dişletilmemiş, – rengarenk mama taşlarına “hipermarketlerden” taşınmış kuru mama çuvalları boşaltılarak beslenmiş bir”zamane köpeği”nin kuru boku da yetişse bile bir işe yarar mıydı acaba?
“Ner’de o eski köpek bokları” da diyecek miyiz
yakında?…
burun boku