GÜNEŞ VE ÜÇGEN

GÜNEŞ VE ÜÇGEN

Sevgili arkadaşlar be..:Lekeli_gunes

“Hey ağalar efkarım var gamım var
Aşık derdi maşuk derdi yar derdi
Gurbet Süleyman’ı tahttan indirir
Mekan derdi vatan derdi yar derdi”
(Zulali)

Türkiyemiz’deki sevgili yaran, kafaya takkelerin döşenip yuzlerini kıbleden yana çevirdikte, saniyen, muhterem kafalarını hiperekstansiyon durumlarında taa yukarılara kaldırdıkta, takkenizin yere düştüğü an, göğümüz kubbesinin en yücesinde (“zenith”) Vega yıldızını görürsüz.
Vega’mızın az bir sol altındaki Altair nam parıldak yidiz ile sol üstündeki az bir soluk Deneb tesmiye yıldız birer çizgi ile ulandıkta, oluşan müsellese (üçgene) “yaz üçgeni” denir ki, “ÜÇGEN” sözcüğü bize, yalanım varsa nimet çarpsin, Hz. Atatürk tarafından armağan edilivermiştir.

  1. Hz. İsa doğduktan azıcık sonradır, sevgili dünyamız güneş çevresinde 1697 kez pervanelenmişti ki Evropa takvimi 7 Eylül’ü gösterdikte, AB’nin ünlü komutanı Prens Ojen’in Avrupa karması ordusu ile , padişahımız II. Mustafa’nın Vezir-i Azam’ı Elmas Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muharebe muradıyla Zenta yöresinde karşılaşmışlar idi.
    11 Eylülde, gece oldukta Elmas paşa Rumeli Beylerbeyi Boşnak Cafer Paşa’ya “Tiz ileru hatlara gidesuz düşman hakkında öğrenip bize bildiresuz” demesiyle Cafer Paşa’dır düşman ordusundan yana seğirtmiş, lakin düşmanın “bööh” demesiyle korkusundan dudağı uçuklayıp altına pislemesiyle, başbakanımız misali atından teker meker düşer iken, eğer ki doğu yönüne bir baksaydı, Çulpan (Venüs) gezegeninin doğu göğünde inanılmaz bir parlaklıkla (-4.27 mag.) yükseldiğini görür idi. Biz dahi bunu şurdan bilmekteyiz ki, bilgisayarımızın astronomi kurgusu ( “Starry Night Pro) fakiri binlerce sene öncesinin herhangi bir gününe ve de saatine hatta dakikasına kadar geri götürüp şemasını göstermektedir ki, inanmayan neuzibillah kafirdir.

Continue reading “GÜNEŞ VE ÜÇGEN”

COMET ISON

DateOct. 1, 2013

Time: 06:00

RA center: 09:35:27.897

DEC center: +17:32:24.095

15 minutes total exposure (22 x 40sec) ISO 1600
Canon 5D Mark III (mod)
10″ f/5 Reflector, 1.0″/pixel
North is to the left
Mag 15.2 PGC 27320 is at bottom center

COMET ISON

Pixel scale: 0.85 arcsec/pixel

Orientation: 98.64 degrees

Field width: 25.51 arcminutes

Field height: 25.53 arcminutes

11/30/2013: Comet ISON’s FATE is grim. Alas, she ended up grazing the sun. CLICK FOR :  COMET ISON’S GRIM FATE

Dr. Yücel Tanyeri’den “SISKA GEYİĞİ NASIL ÇİZDİM”

SISKA GEYIK
Logomuz ve Öyküsü
GEYIKLER

Dr. Yücel Tanyeri

İnsanlar ait oldukları kuruluşlarla gurur duyarlar.Vatandaşlık duygusu, hemşehrilik hissi, okul ve asker arkadaşlıkları bu tip duygular sonucu gelişir ve kuvvetlenirler.

Kuşkusuz, bu duyguların en önemlilerinden birisi de yetiştiğiniz üniversiteye ilişkin bağlılık duygularıdır. Gençliğinizin bilincine burada ulaşmış, gençliğinizin çok önemli bir bölümünü burada geçirmiş, nice acı-tatlı anılarınız, güçlükleriniz, başarılarınız ve başarısızlıklarınız olmuş, sağlam dostlar ve dostluklar edinmiş, özgürlüğü doyasıya burada tatmış, ilk gençlik heyecanlarını burada yaşamış veya yaşatmışsınızdır.

Unutamazsınız… Oradan ayrılsanız da, uzak kalsanız da bağlarınızı kopartamazsınız…

İsmini duyduğunuzda bile heyecanlanır, garip hisler duyar ve orası ile hep gurur duyarsınız…

Hacettepe Üniversitesi’nden yetişmiş herkes bu duyuyu taşır ama Hacettepe’nin ilk öğrencileri olan bizlerin (1963-64 girişliler) gururu, sanırım daha sonraları aramıza katılanlardan biraz daha farklıdır…

Bizler henüz daha üniversite olmamış, bırakın üniversite olmayı o dönemlerde ne olacağı pek de belli olmayan ve ismi de “Tıp Fakültesi” değil, “Sağlık Bilimleri Enstitüsü” olan ve Hacettepe Üniversitesi’nin ilk çekirdeğini oluşturacak bu kuruluşa 30 yıl önce adımımızı attığımızda birçok kuşkularla yüklüydük.

Büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında, istimlakler ve inşaatlar arasında kendimizi bulmuştuk. Bir tanesi Sayın İhsan Doğramacı olmak üzere üç profesör ve isimsiz 15-20 genç idealist hekimden oluşan öğretim kadrosu ve derme çatma binalarıyla Hacettepe doğruyu söylemek gerekiyorsa bizlere hiç güven vermiyordu… Ancak, buraya adımımızı attıktan sonra öyle sıcak ve samimi bir ortamla karşılaşmış, o kadar ilgi ve yakınlık görmüştük ki sonuçta hocalarla öğrenciler arasında anlatılamaz bir birlik ve beraberlik bağlantısı ortaya çıkmıştı.

Artık Hacettepe bizlerle birlikte büyüyor, bizle birlikte gelişiyor ve bizler de bu hızlı ve inanılmaz gelişmenin en yakın tanıkları oluyorduk… Kısa zamanda fakülteye dönüşmüş ve hemen sonrasında da yasamızın çıkmasıyla Üniversite olmuştuk… Gerçi Üniversite olmasına üniversite olmuştuk ama henüz bir amblemimiz bile yoktu…

Yıllardan 1967 idi. Aylardan yanılmıyorsam Şubat veya Mart ayları idi ve ben, o tarihlerde Tıp Fakültesi Dönem II öğrencisiydim…

O dönemleri yaşayanlar bilirler, o tarihlerde öğrenciler ve o zamanlarda çoğu Uzman olan kıymetli hocalarımız hep birlikte Şaban Şifai Hastanesinin alt katındaki kafeteryada, aynı masalarda büyük bir sevgi ve saygı ortamında yemek yerlerdi. Böyle bir öğlen yemeği sırasında Hoca Bey ( lakabı böyleydi sayın İhsanDoğramacı‘nın ) yanıma gelerek üniversite için çok acele bir amblem çizmemi benden istedi. Yakından tanıyanlar bilirler, Hoca Bey her zaman çok acelecidir. Benden sadece amblem çizmemi istemekle de kalmadı hafta sonuna kadar da hazırlamamı emretti. Bunun anlamı üç günlük bir süre idi…

O zamanlar Dönem II, Tıp Fakültesinin gerçekten en zor sınıfı idi. Her gün dersler, her hafta ara sınavlar ve her ay sonu final sınavları ile zaten yeterince doluyduk. Ayrıca, ben üniversitenin bir dizi sosyal etkinliklerinde de görev alıyordum… Hacettepe’nin ilk kurulduğu yıldan itibaren geleneksel olarak her 14 Mart Tıp Bayramı sırasında çıkarttığımız “Mantar” isimli mizah mecmuasına yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, baskı ve matbaa işleri ile de ilgileniyordum. Ayrıca, iki yıl önce yine öğrenciler tarafından kurulan Hacettepe Tiyatro Kulübü‘nün dergisini yayınlıyor, o dönemlerde sahneye koyduğumuz Ionesco’nun Kel Şarkıcı, Anton Çehov’un Ayı ve Augusta Gregory’nin Ay Doğarken gibi oyunlarının sahne dekorlarını yapıyordum…

Ciddi bir amblem çalışması için ise çok daha geniş bir zamana ve sakin bir düşünce alanına ihtiyacım vardı. Halbuki Hoca Bey bunu bir kez istemişti ve geciktirmek, ertelemek gibi kelimeler onun lügatinde yer almıyordu. Ok yaydan çıkmış ve süre belirlenmişti.

Hemen aklıma bir yıl kadar önce Tiyatro Kulübü‘müz için çizdiğim geyik figürlü amblem geldi. Bu figürü daha Hacettepe Üniversitesi ismi ortada yokken (daha önceleri üniversitenin isminin “Eti Üniversitesi” veya “Hitit Üniversitesi” olacağı söyleniyordu…) Tiyatro Kulübümüzde Hititleri ve Hacettepe’nin H ve T harflerini birlikte simgeleyen bir amblem olarak düşünmüş ve çizmiştim. Bu simge büyük beğeni kazanmış ve hâlen de çok popüler olmasa da kullanılıyordu.Kısa zamanda bu simgeyi düzgün bir şekilde çizerek hızla Sayın Doğramacı’ya sundum…

Daha sonradan öğrendiğime göre Sayın Doğramacı yine o dönemlerde Fizik Tedavi Bölümünde doktor olarak görev yapan ve “Mantar” dergimizde çok güzel karikatürler çizen, çok hürmet ettiğim değerli ağabey (bizler Tıbbiye’de kendimizden büyüklere hepağabey veya abla olarak hitap ederiz…) Dr. NecdetGüçlü‘den de aynı zamanlarda bir amblem hazırlamasını istemiş.

Birkaç yıl sonra maalesef anarşik dönemin başlangıç yıllarında menfur bir tecavüz sonucu yedek subaylığını yaparken kurşunlanarak aramızdan ayrılacak olan Necdet ağabeyin nasıl bir amblem kompozisyonu yaptığını hiçbir zaman öğrenemedim. Ama eminim ki gerçekten güçlü kalemiyle Necdet Güçlü ağabey de muhakkak güzel bir şey hazırlamıştı… Kısa bir süre sonra yapılan Senato Toplantısı’nda yalnızca ikimizin katıldığı bu mini yarışma sonrasında benim gerçekte Hacettepe Tiyatro Kulübü için çizmiş olduğum amblemin, oylamaya katılan 11 üyenin tümünün de beğenisi ile Hacettepe Üniversitesi’nin amblemi olarak kabul edildiğinde, emin olunuz ki o dönemde bunun önemini çok fazla anlayamamıştım… Ama günler geçip, Hacettepe Üniversitesi büyüyüp geliştikçe, bir öğrenci olarak yaptığım işin hiç de küçümsenecek bir olay olmadığını kavradım…

O dönemlerde Sayın Doğramacı’nın Sanat dünyasında tanıdığı birçok kişiler vardı. En usta ve yetenekli grafik sanatçılarına bir rica ile belki de çok daha güzel amblemler çizdirebilir ve birçok örnek arasından en güzeli seçilerek Hacettepe’nin simgesi olarak kullanılabilirdi. Ama o, hiç yoktan yaratıp bin bir emekle kurduğu üniversitesinin simgesinin de, yine kendisinin kurduğu üniversitenin yetiştirdiği genç bir öğrencisi tarafından yapılmasını arzulamış ve tercihini bu yönde kullanmıştı.

Hoca Bey’in bundan duyduğu sevinç ve gururu, Hoca’nın elinden aldığım Amblem Beratı ve Töreni sırasında, gözlerinin içindeki mutluluk pırıltılarına tanık olarak yaşadım…

O tören sırasında bana armağan edilen ve üzerinde “Hacettepe ÜniversitesiAmblem Yarışmasını Kazanan Yücel Tanyeri’ne…” yazısı ile başlayan, büyük bronz madalyonun bir yüzünde, sayfaları açık bir kitap ve yanı başında da ışıklar saçan bir mum ve altında da “Hacettepe Üniversitesi, 1967″ yazıları bulunuyor. Madalyonun diğer yüzünde ise Hacettepe Amblemi ve alt kısmında da DAHA İLERİYE… EN İYİYE…” logosu yazılı duruyor.

Hacettepe Üniversitesinin bilim alanındaki her atılımından, her başarısından ve “Daha İleriye” ve “En İyiye” gittiğini görmekle ben her defasında çok farklı bir gurur duyuyorum… Her ne kadar şu anda farklı bir üniversitede çalışıyor olsam da, buna biraz olsun hakkım da var sanıyorum…

Bu bilim yuvasını gece-gündüz demeden tırnaklarıyla, emekleriyle, bin bir sıkıntıyla ve bir avuç idealist genç hekimle kurup geliştirerek yaratanlarla, onu ileride “daha iyiye” ve “en iyiye” götürerek yaşatacaklara şükran, minnet ve saygılar… Dr. Yücel Tanyeri

YÜCEL TANYERİ’DEN HACETTEPE AMBLEMİ GEYİĞİ NASIL ÇİZDİĞİNİN BİR DE TARAFIMIZDAN YORUMLANMIŞ ÖYKÜSÜDÜR  T.S. SISKA GEYIK

barnard 169

 
Sevgili arkadaşlar be…
Geçmiş zamanda, pirenin berber dükkânında sakalımızı kestirip, develerin tellallık ettiği Hacettepe’sinin kafeteryasında oturmuş her zamanki gibi geyik muhabbeti etmekteyiz ki, amanın bir de ne görsek bari; rahmetli Hoca bey masamıza yanaşmakla fakirin kulağına eğilerekten, “oğlum Yücel, sen amanı bilir misin, ocağına düştüm ki o kadar olur, Hacettepe’mize tez elden bir amblem sureti çizmekliğin gerekir,” diye eyitince, malûmunuz, Hoca bey hep aceleci olduğundan, “üç güne kadar çizdin ki ne güzel, değilse gerisini sen düşün” deyince bizi bir efkâr alsın..
 
Fakir o zamanlar ressamcılığımızın ilk sayfasında olmamıza karşın Mantar dergisine öyle resimler çizmekteyiz ki görenin ısırmaktan parmakları morarıp, nâmütenahî iltifatlara mazhar olmaktayız. Hatta yârenden bir ikisi, “Heyvah ki ne heyvah, bu Yücel hiç dinlemez yakında Van Gogh misâli kulağını bilem harttadanak keser billahi” diye dönenmekteler. 
 
Uzatmıyalım, biz önce “kulak giderse de dikeriz n’olucek” kavlince hemen oracıkta kulakçı olmaya karar vermemizle, amblem suretini de geyik olaraktan çizmeyi karara bindirdik. 
 
Biz insanlık ve de Hacettepe’miz uğruna çalışmaya oturmamizla, bu Timur mülevvesi yanımıza gelip, “Sakın ola ha Yücel.. geyik meyik çizmeyesin.  Ben bu geyik milletinin temizlik anlayışından da ahlâk anlayışından da kuşkuluyum. Sen en iyisi köpek möpek gibi tâhir mahlûkattan ilham al” diyerekten nifak sokmaya giriştiyse de, hâliyle biz bu herifin görüşüne pek de rağbet etmedik. 
 
Önümüze koyduğumuz geyik milletinin sosyal hayatını içeren güzel bir resimden ilhamımızı alaraktan (aşağıdaki ilham resmimize dikkat isterim) cümle âlemin  bildiği “sıska geyik” görüntüsünü bir güzelce çizmemizle, tüm Hacettepe milleti, “amanın bu ‘Ha’ midir, yoksam ‘Te’ midir, yoksam, töbeler olsun, boynuzlu geyik midir ?” diye dönenirken, Hoca beydir yamacımıza yanaşıp “Hacettepe’mizi tüm aleme duyurdun; berhûdar ol evladım” diyerekten alnımızdan şakkadanak bus edip fakiri iltifâtına mazhâr etmiş idi.
GEYIK
 
Timur mülevvesi ise kıskançlığından ötürü, “Yücel bu geyik resmine ne paralar aldı bir bilseniz” diyerekten nice dedikodular  çıkardıysa da kursağımızdan bir kuruşluk haram geçti ise nâmerdim.
Geçmiş zaman olursa nah işte böyle olur.
Yücel
geyikler

DR. ZAFER ÖNER’DEN YENİ BAYRAM GÜNÜNDE

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN YENİ BAYRAM GÜNÜNDE

Yani bir Bayram gününde iyi dileklerde bulunursak,umutvar olursak
İhtiyaçlarımız karşılanmış mı olacak?
Moraller düzelmiş,çehreler güleç mi olacak?

Umut erkek,ümit dişi mi?
yoksa ikisi de aynı mı?
Biri kibarı diğeri kabası mı?

Yani bir insanın dört bir yanı köhne bir zihniyetle çevrilmişken
Insanlar nerdeyse birbirlerini kesebilecek kıvamlara getirilmişken
Ve bunlar istisnasız din kardeşlerimizken

Ve de yanıbaşımızda
Adeta mezbahaya dönmüş ülkelerinde
insanlar bu icraatlarını sürdürürlerken
üstelik de acımasızca gaddarca
Ve kendi din kardeşlerini sadece mezhep farkından dolayı
Iktidar uğruna ve de Allah’ın adına
keserken
Kurbanlıklara ne gerek var
Yetmezmi akan bunca insanın kanı
“kurban ibadetimize” diyemezken

Ve bu zihniyetin aynıları benim ülkemde de kol geziyorken
Ben size nasıl söyleyeyim ki
Doğacak günler var yakında diye
O günler daha kötü olmayacak diye
Allah adına yapamıyacakları yokken
Ben sana nasıl diyeyim ki
Korkma sönmez bu…al sancak,diye

Seneye tekrar gelecek olan bu bayramda akıtılan kanların
Sevabı bizi daha iyi günlere götürecek diye

İşte bu benim tam altmışaltıncı bayramım
Tam altmışaltı kez geldi gitti diğer hayırlı bayramlarla beraber
İşte yine tam 113 kişi öldü bayramlık kurbanlar gibi ülkemizde
Hep birbirimize hayırlar ve iyi dileklerde bulunduk da ne oldu
Hep karşımıza “HAYIR OLMAZLAR” çıkmadı mı?
Her defasında hem insanlar hem kurbanlıklar kurban olmadılar mı?

Bir kere olsun kim kime lafını anlatabildi?

Bakın yeni habere
genel kurmayımız
tam altı kez el Kaide’yi vurmuş
Ben nasıl diyeyim ki
Hayırlara vesile olsun diye
İlla birilerini vuracak mıyız
Hep savaş mı olacak içimizde ve çevremizde

El Kaide nerden çıktı
Kuzey kasırgası tugayı da ne

İyi mutlu huzurlu güzel bayramlar dersen
Bunların hepsi bayramla birlikte çeker gider
Sana da kötülük mutsuzluk huzursuzluk çirkinlik kalır
Taa öbür bayrama kadar.

Öküzün kıçından yere çakılıp
Birbiri içine geçmiş küçükten büyüğe halklar misali
Etrafa pis kokular saçarak
Yamyassı olduğumuzda mı anlayacağız
Günümüzün değerini
ve ATATÜRK’ÜMÜZÜN büyüklüğünü
Kutlanacak en önemli bayramımızın
29 Ekim 1923 cumhuriyet bayramımız olduğunu

Kan damlar yüreğime dememiz gerekirken
Bayram benim neyime dememiz gerekirken…
Kurban seferberliği gibi ve de kanımızın akması pahasına
Koşuştuk on gün boyunca,zengin-fakir hepimiz
Ülkemizin güzel yörelerine
Orada mutlu güzel insanlar gördük
Gelişmiş ülkelerden gelen
Sadece bayram mutluluğu ile yetinmeyen
İç ve dış savaş tehlikesi bilmeyen…

Bir de Suriye’den kaçanları gördük
Sefil ve perişan
Gün görmüş geçirmiş kendi ülkesinde iken
Orada varlıklı iken
Burada garsonluk yapan!
Neden hep bizlerin,bu gariban ülkelerin
müslümanların
yakasında bu kavga bu savaş bu rezalet bu illet?

Deliye hergün bayram derler ya!
Az kaldı hep beraber kafayı yediğimizde
Yani bizlere de hergün Bayram olduğunda
İyi bayramlar Hacettepe ‘nin
akıldanelerine ve aklı evvellerine

Geçmiş kurban bayramınız
Gelirse Atatürk Cumhuriyeti bayramlarımız
Kutlu olsun hepimize!
Dr. Zafer Öner

ADİL KARCI’DAN “KAHRAMAN KALAYCI”

Kalay-4

KAHRAMAN KALAYCI

İncecik esmer boynunun üstüne oturtulmuş orta boy bir bal kabağını andıran başıyla, her zaman birbirine karışmış haldeki saç-sakalıyla, kara-kuru, orta boydaki sıska bedeni ile Kalaycı Yunus “nev-i şahsına münhasır” diye tasvir edilebilecek değişik görüntüye sahip tiplerden birisi idi.  Muntazaman ayda bir defa bizim mahalleye uğrar ve “kalayı gelmiş” ya da “bakırı çıkmış” tabir edilen kap kacakları kalaylar, ayna gibi pırıl pırıl yapar giderdi.   Kalaylı bakır bir kap, eğer içerisinde sıvı yokken yüksek ısıya maruz kalmamış ise, bir seneye kadar tekrar kalaylanma gerektirmeyebilirdi.  Bu nedenle de  kalaycının mahalleye ayda bir defa gelmesi yetiyordu. İşinin sürekliliğini sağlayabilmek için ise seyyar kalaycımız civardaki köylere, kasabalara ve  hatta diğer büyük şehirlere de gider,  oralarda da mesleğini icra ederdi.

 

  • Kalaycı geldi, kalaycııııı…  Bakır tencere, bakır sahan, bakır tepsi, bakır leğen kalaylıyoruuuumm…  Kalycı geldiiii, kalaaaycıııııı……
  • Oğlum Yunus, dedi Hamide teyze, tencereleri kaça kalaylıyon?
  • Valla abla tenceresine göre,  küçükler yüzelli, büyükler ikibuçuk.

Hamide teyze sürükleyerek dış kapıya kadar getirmiş olduğu, uzun zaman odun ateşinde  kullanılmaktan dibi kapkara  kabuk bağlamış olan azman aşure tenceresini göstererek,

  • Bunu da iki buçuğa kalaylan mı?
  • Aman abla be, o tencere değil, o kazan be!  İki buçuk lira kullanacağım  kalayın parasını bile  karşılamaz.  Beşten aşağı olmaz be ablam.
  • Bak, üç liraya kalaylıyosan kalayla, yoksa bırak kalsın.
  • Senin canın sağ olsun be ablam.  Hiç para verme istersen, gene kalaylarım. Ama gel bunu dört yap be abla, biz de eve ekmek götürüyoz yaa…
  • Tamam hadi olsun, ama bak, üç günde kalayı giderse bir daha bu mahalleye gelme annadın mı?  Zaman içerisinde mahalleli ile yüzgöz olmuş olan Yunus sırıtarak,
  • Yok be abla, benim kalayımın en az dört gün garantisi var, valla billa üç günde bir şey olmaz!
  • Bennen alay etme lan, şimdi ben seni de ananı da öyle bir kalaylarım ki…..

Hadi, hadi al şunu da yap işini.

 Ben, kan kardeşim Salih, Bakkal Şaban’ın oğlu Malak Macit ve de  yan komşunun kızı taydaşımız Lütfiye, yeni yapılacak bir inşaatta kullanılmak üzere yolun kenarına yığılmış olan kaya büyüklüğündeki kireç taşlarının üzerinde yerimizi almış kalaycı Yunus’un gösterisi bekliyoruz.   Kısaca “Lütfo” ismini taktığımız Lütfiye’nin  elindeki elmayı “hart, hurt” sesleri çıkartarak ısırmasından gerçekten gıcık aldığı için mi, yoksa canı çekip de kıskandığı için mi bilemiyorum, Malak Macit,

 

  • Kız ne öyle ayı gibi hart-hurt?  Git başka yerde ye!
  • Ayı senin sülalene derler!  Burası bizim evin önü, senin mahallen karşıda, sen git, ben niye gidecekmişim?
  • Bak, kalkarsam…..
  • Kalk  hadi, kalksan ne yapabilin ki?  Valla şimdi abime söylerim.  Abi yaaaa….
  • Değil abin, feriştahın gelse gitmem!  Ben o körüğü seyretmeden bir yere gitmem!

 

Bu anlamsız, yersiz ve  zamansız çekişmeye dayanamadım;

  • Tamam be kesin artık dırlaşmayı, susun da seyredelim adamı.
  • Acaba körüğü bana çektirir mi Yunus Abi? diye sordu Malak Macit.
  • Git kendisine sor olum, nee biliim ben?

Kalay yapabilmesi için toprak bir zemin bulması gerekiyordu Yunus’un.    Etrafına bakındı ve henüz inşaatı başlamamış olan önümüzdeki arsanın yola yakın bir köşesini gözüne kestirdi.   Önce elindeki sepeti, sonra seyyar kalaycılar için özel yapılmış leylek kafasını andıran uzun boyunlu demir örsünü, daha sonra da sırtına bir iple bağladığı siyah deriden yapılma körüğünü ve içinde neler olduğunu  hiçbir zaman tam olarak öğrenemediğimiz,  aslında bembeyaz bir şeker çuvalı olan, ama devamlı kömür dumanına maruz kalmaktan  kara-sarı renge dönmüş malzeme çuvalını yere koydu.  Açtığı çuvaldan sapı kırık bir keser çıkartıp yere bir çukur kazmaya başladı.  Kazma işlemi bitince körüğünü yere koydu ve körüğünün iki karış kadar uzunluktaki borusunu, hava üfüren ucu çukura gelecek şekilde, toprağa gömdü.  Bizim kendisini dikkatle izlediğimizin farkında olarak, şapkasından tavşan çıkartan bir sihirbaz havasıyla, elini ağzı yarı büzülmüş durumdaki çuvalına daldırdı ve kocaman bir parça kömür çıkarttı.  Bu kömür bizim mangalda yaktığımız mat siyah renkli hafif kömüre hiç benzemiyordu.  Oyun için betona çizgi çizmek  gerektiğinde bu kömürle yere çizgi bile çizilemiyordu, o kadar sertti yani.  Zümrüdi siyah, parlak ve kaygan bir taşa benziyordu.  Adana’da kışlar ılıman geçtiğinden  ısınmak için bu tür kömür yakılmazdı ve bu nedenle de pek bulunmazdı.  Kitaplarda  o okuyup da hiç görmediğimiz  linyit ya da taş kömürü olmalıydı bu, olsa olsa…  

 

Dürüp büktüğü birkaç  paçavrayı çukurun ortasına yerleştirdikten sonra üzerlerine, yine sihirli çuvalından çıkarttığı yassı bir teneke kutudan, biraz gazyağı döktü, onun da üstüne irili ufaklı kömür parçaları dizdi. Yaktığı kibriti atar atmaz sarımtırak bir alev yükseldi çukurun içerisinden ve alevden diller kömürleri yalayarak  aralarındaki boşluklardan sağa-sola fışkırmaya başladı.  Körüğün başına geçen Yunus, önce yavaş yavaş, daha sonra gittikçe hızlanan bir tempoda “fısss-hoffff, fısss-hofff” sesleri çıkartan körüğünü açıp açıp kapatarak artık ocak haline gelmiş olan çukura hava üfletti.  Bir müddet sonra sarı alevler kaybolmuş,  yerine yanarak kor haline gelmiş kömürlerden ışıyan turunculu, mavili renkler hakim olmuştu ocağın içerisinde.  İki eli ile zor taşıyabildiği kazan yavrusu tencereye önce birkaç avuç kum atarak  eski bir havlu  ile içini ovalayan Yunus, daha sonra onu getirip ocağın üzerine yan yatırdı.  Yine torbadan çıkarttığı, dev bir makası andıran  kıskaç yardımı ile  evire çevire her tarafını iyice ısıttı tencerenin.   Bu arada elindeki kıskaç ile tencerenin dış dibindeki kabuklaşmış isleri sıyırmaya çalıştı ama tamamen temizleyemedi ve öylece bıraktı.  Aslında onu ilgilendiren kazanın dışı değil içiydi zaten.  Bu arada sihirli çuvalı ise her ne isterse hop diye veriyordu kendisine,  hem de anında…  Kirli bir karton kutu, bir tomar çiğitli pamuk ve birkaç kalay çubuğu çıktı bu defa çuvaldan.  Bu arada, karton kutuda  kalaycılığın olmazsa olmazı toz nişadır olduğunu sorup öğrenmiş olduk.  Yunus, ince beyaz kumu andıran nişadır tozundan  bir tutam alıp kızgın tencerenin içerisine serpti ve bembeyaz bir dumanla dolan tencerenin içini elindeki pamukla bastıra bastıra  ovalamaya başladı.  Nişadır dumanının kokusu biraz tuhaftı ama bizim hoşumuza giderdi.  Derken,  elindeki kalay çubuğunu tencerenin içerisine sürterek bir miktarını eritti ve tekrar elindeki pamukla bunu tencerenin iç duvarına sıvadı.  Bir daha nişadır, bir daha sıvama, bir daha nişadır, bir daha sıvama derken tencerenin içi gerçekten ayna gibi pırıl pırıl oldu.


Bende hile yok!  dedi Yunus bize dönerek, bak başkası olsa bu kadar kalay kullanmaz ha.  Atar nişadırı, sıvaştırır tencerenin eski kalayını pamuknan, sen de sanırsın ki yeni kalaylandı.  Yalan mı?

Etrafta bizden başka kimse yoktu, belli ki  bizi muhatap almıştı ama biz sadece seyirciydik  ve bu konuda hiçbir bilgimiz de yoktu ki bir şey söyleyebilelim.  Bel bel baktık suratına.  O yine sanki bizden bir cevap almış gibi sürdürdü konuşmasını,

 

  • Öyle değil mi amma, insan helalinden kazanmalı, helalinden!  derken komşu Zahide abla elindeki  dört  bakır sahanla yanında belirdi.
  • Kaça kalaylıycan bunları lan Yunuus?
  • Hepsine dört lira ver Zaade abla.
  • Lan helal para kazanmak kim sen kim?  Dört tane el kadar sahan lan hepsi!

Belli ki o da duymuştu Yunus’un bize  helal-haram üzerine yaptığı söylevi.

  • Koca kazanı dört liraya kalaylıyon,  (Zahide abla Hamide ablanın küçük kız kardeşi olup aynı avluda ama ayrı evlerde oturuyorlardı ve tencerenin kalaylama ücretini  ablasından duymuş olmalıydı)   şimdi kalkmış avuç kadar sahanlara da dört lira istiyon.  El hayaa, el vicdan!  Anamdan yadigar olmasa zaten kalaylatmıycam ama neyse… Hem kalaycı mı yok memlekette be?   Büyük Saat’e kadar gider en kral dükkanda kalaylatırım, peh!

Adana’nın tarihi saat kulesine “Büyük Saat” denirdi ve bulunduğu muhitte de her tür esnafın dükkanı vardı.  Oradaki kalaycılar yerde değil, masa gibi tezgahlarda çalışırlardı ve kullandıkları körükler neredeyse adam boyundaydı.  Bir de mutlaka hepsinin bir çırağı olurdu.    Bu çırakların görevlerinden bir tanesi, kalaylanmaya gelen büyük bakır kapların altlarını kum ve kömür tozu ile temizlemekti .  Bunu yapmak için çıplak ayakları ile kapların üzerine çıkar ya da içine girer, sabit bir yere tutunur, onları kalça hareketi ile kum-kömür karışımının üzerinde bir sağa, bir sola çevirirlerdi.  Bu yaptıkları ilkel bir şekilde zımparalama işlemiydi.   (“Kalaycı çırağı gibi kıvırıp durma” tabiri de zaten buradan dilimize yerleşmiştir).  Çırağın diğer bir görevi ise körük çekmekti.    Dükkanlarda kalaylanan kaplar daha güzel olurdu ve gerçekten yepyeni bir görünüm kazanırdı,  zira kapların yamuk yerleri örs üzerinde düzeltilir, delik ve çatlakları varsa,  onlar da kaynakla kapatılırdı.

 

  • Kızma ya abla, ne verirsen ver.  Valla pazarlık etmiycem sennen.
  • İki lira yeter sana, al da kalayla şunları, hadi hadi…!  

Yunus, Hamide ablanın kalaylanması biten tenceresini itekleyerek ocaktan uzaklaştırdı, son bir kez eserine baktı ve Zahide ablanın sahanlarını alıp ocağın başına geçti.

Sahanlardan bir tanesinde bir vuruk görmüş olmalı ki, yere çaktığı örsün üzerine yerleştirdiği sahana tahta bir tokmakla birkaç kere vurdu, düzelmiş mi diye baktı, son bir kez daha vurdu ve sonra da bıraktı tokmağı.  Aslında hiç yaptığı iş değildi, ve “eşyanın tabiatına da aykırı” idi ama tencere için yaktığı büyük ateş boşa gitmesin diye olsa gerek (ve/veya  merakla kendisini izleyen biz çocuklara  maharetini sergilemek için)  dört sahanı  birden ateşe koydu.  Aslında bu işlem birer birer yapılırdı ama küçük olduklarından, birkaç sahanı aynı anda ısıtıp kalaylamak  belki çok  zor da olmayabilirdi.    Bir elindeki kıskaçla bu hafif sahanları ateşin üzerinde evirip çeviriyor, diğer eliyle de,  tencere kalaylama başarısı nedeni ile, kendi kendisini mükafatlandırırcasına sigarasını tüttürüyordu.  Sigarasını söndürüp tam nişadır kartonuna elini uzatıyordu ki  üç ev  öteden bir çığlık koptu,

 

  • Komşulaaar, yetişiiin kaynanam sofadan düştüüüüü!

Hakikaten, Münire ablanın yaşlı kaynanası Mürüvvet teyze sofadan aşağıya inerken  tahta basamaklardan birisi onun ağırlığını çekemeyip kırılmış ve kadın birkaç metre yüksekten kafasının üstüne, beton zemine düşmüş.  Elindeki işi olduğu gibi bırakan kalaycı Yunus ile birlikte biz de koştuk olay yerine. Başı sağ yanına dönük olarak sırt üstü yatmakta olan yaşlı kadının  göz bebekleri  yana kaymıştı ve kesik kesik  nefes alıyordu.  Gelini Münire,

 

  • Benim  herife kaç kere söyledim, “şu basamaklar çürüdü artık, değiştir şu merdiveni” dedim, ama laf annatamadım ki!  Aha, anası düştü işte!  Ahh anacııım, garip anacııım!  diyerek dizlerini döverken, olay yerine gelen konu komşu ise hem kazazedeye ne yapılması gerektiğini tartışıyor ve hem de;
  • .O…spuya bak!  Yaptığı hep rol ha!  Kız,  daha dün kaynanasına “yeter çektiğim senin elinden, gebersen de ben de kurtulsam” dememiş miydi?  Şimdi de kalkmış “anam, anam, garip anam”  numarası çekiyor bize!   diye Münire’yi çekiştiriyorlardı.
  • Sınıkçıyı boşverin, en iyisi “doktor Mitat”a kavuşturalım hemen, dedi birisi ve böylece kazazedeye ne yapılması gerektiği tartışmasına son nokta konmuş oldu.  

Doktor Mithat Özdemir (nur içinde yatsın) mahallenin tek doktoruydu o zamanlar.  (Şimdi bizim yaşlardaki oğlu da kızı da doktor). Bir defasında migren nedeni ile annemi kendisine götürüp sıramızı beklerken,  parası olmayan köylü bir karı-kocadan vizite ücreti almadığına ve üstelik ilaç paralarını da cebinden verdiğine bizzat ben şahit olmuştum.  Öylesine iyi bir insandı.  Hem dahiliyeci, hem hariciyeci, hem cildiyeci, hem ortopedist, yani  o an ne doktoruna ihtiyaç varsa  o branşın doktoruydu, yalnız diş hariçti, ki o görevi de genellikle (aynı zamanda sünnetçi de olan) mahalle berberleri icra ederlerdi. Kaç defa gelirse gelsin,  şifa bulmayan hastasından bir daha ücret almazdı “doktor Mitat”  ve tedaviye aylar boyu ilgiyle devam ederdi. Üstelik o devirde “kan tahlili”, “ultrason”, “MR”  vs. gibi teknolojiden  faydalanma lüksü de yoktu doktorumuzun.  Çok gerekirse, bir röntgen çektirirdi, hepsi o kadar.

Kimin evinde telefon var ki ambulans çağrılsın da gelsin?  Tek çare kadını beş altı yüz adım kadar uzaklıktaki “doktor Mitat”a sırtlayarak götürmek!  Ama orada toplananların hepsi ya kadın ya da çocuk.  Gündüzün o saatinde mahalledeki erkekler işinde gücünde olduğundan,  bu görev otomatikman bizim kalaycı Yunus’a ihale oldu.  Kadınların da yardımı ile hastayı sırtlayan çelimsiz Yunus ıhlaya tıslaya düştü yola…  Sırtından düşmesin diye yardımcı olan iki kadına ilaveten on kadar da refakatçi  kadın ve bir o kadar da büyüklü küçüklü çocuk, tabii ki aralarında da   ben ve kan kardeşim,  kervan kurduk düştük yola…  Biz çocuklar yardım etmekten ziyade, kadına ne olacağını görmek için gidiyoruz bittabi…

 

  • Malak yok lan Salih?  Nereye gitti bu?
  • Nee biliim?   Lütfo’’dan bir daha zılgıt yemesin diye evine gitmiştir zaar.

Bizi içeriye sokmadılarsa da doktorun Mürüvvet teyzeyi nasıl muayene ettiğini, ne teşhis koyduğunu, ne  uyguladığını içeriden dışarıya, kulaktan kulağa yapılan iletişimle canlı yayın olarak  çor-çocuk hepimiz anında naklen öğrendik.  Doktor önce kazazedenin göz kapaklarını kaldırıp bakmış, başını yoklamış, sonra kalp atışını dinlemiş, sonra elini kolunu incelemiş ve bir iğne yapmış kalçadan.  Neyse, yarım saat kadar sonra kadıncağız kendine geldi.  Yüzünü yıkadılar, kolonya koklattılar ve koluna girerek evine doğru yürütmeye başladılar.  Kendisine artık ihtiyaç kalmadığını anlayan Yunus kafileden ayrılıp herkesten önde hızlı adımlarla kalay ocağının başına gitti..  Gitti, gitmesine de, bu defa da çığlık ondan geldi;

 

  • Allaaahhhh!  Ben naapacam şimdi?  Yandııım, yandııımm!

 Hurraaa, bu defa hepimiz oraya koştuk.  Acele ile ocağın üzerinde bırakıp gittiği sahanlar sıcaktan öylesine eciş bücüş olmuştu ki, artık onlara “sahan” demeye bin şahit ister!

 

Körüklenmeyen kömür bunları nasıl böyle yapar yaa?   Olacak iş değil, aklım fırtacak yaaa!

 Yandaki evin yola bakan penceresinin iç çerçevesine oturmuş, pencere demirlerinin arasından bacaklarını sokağa sallandırarak  ekmek kemirmekte olan ilk okul birli komşu kızı Filiz,

 

  • Macit abi o şeynen oynadı, ateş kocamaaan oldu,  diyerek körüğü gösterdi.

 Mesele anlaşılmıştı, bizim meraklı Malak boş durmamış, biz doktordayken ocağın başına geçmiş, ateşi körüklemiş ha körüklemişti meğerse!

Ben Zahide ablaya ne diyecem şimdi?  Bu sahanlar artık hurda oldu.  Hayır, anasından yadigar olmasa, yenisi bulur alırım,  amma kabul etmez ki?  Yandım ki ne yandım!

  • He lan haggaten yangdıng valla, malı da gıymatlıdır ha Zahide’nin.  Oolum sen b.ku yedin allaama!  Lan onung dilinge düşenge gader, hela çukurunga düş daha eyi!  Gaç get lan burdan derhal, bi daha da görüngme bu yannılarda.  

 Köylü Şerife hatun yarı şaka yarı ciddi korkutuyordu Yunusu.  Kendisinin Zahide abladan haz etmediği herkesçe malum olduğundan, belki de sahanların başına gelen bu kazaya  için için seviniyor bile olabilirdi.

 Evi sokaktan çok içeride olduğundan dolayı,  Mürüvvet teyze olayını henüz duymamış olan Zahide abla çıkıp gelmez mi?

 İki saat oldu be, dört sahanı kalaylayamadın mı daha? 

 Nutku tutuk vaziyette koyun koyun bakan bizim esmer Yunus, bukalemun misali anında siyahtan balmumu rengine döndü.

 Zahide, kıızz Zahiit, sen gel buraya hele, dedi doktor kafilesi ile eve dönmekte olan  ablası Hamide.  Zahide ile Mürüvvet çok yakın dosttular ve herhalde Mürüvvet’in geçirdiği kazayı anlatacaktı ablası ona.

Abla kardeş fısır fısır bir şeyler konuştular,  sonra Zahide abla Yunus’un yanına geldi, ellerinin dışını  belininin iki yanına dayadı ve yüzünde sorgulayan bir ifade ile,

  • Lan, essah mı sen Mürüvet’in hayatını kurtarmışın? diye sordu.
  • Yok abla ya, sadece doktora kadar taşıdım.  Doktor kurtardı onu.
  • Olsun, sen insanlık edip ahretlik bacım Mürüvet’i sırtında doktora götürecen de ben sana yanmış sahanların hesabını mı soracam?  Bu kadar kötü mü biliyon lan beni?
  • Ya abla tamam da, onlar hani sana yadigardı ya anandan…  Valla hemen yarın yenisini…
  • Oğlum anamın kemikleri bile toprak oldu çoktaaan, sahanı yaşasa ne olur yaşamasa ne olur?  Hem yenisini filan da getirme, almam. Al şu iki lirayı da, o da kalay parası…
  • Kalay yapmadım ki?  Zaten tabaklar öldü, bir de üste para mı?  diyerek ağlama raddesine gelen Yunus’un üzerine yapmacık bir kızgınlıkla yürüyen Zahide abla,
  • Zaten o parayı senin kalay paran diye  değil,  zırlamaya başlarsan   senin sülaleni  kalaylayacağımın  ceremesi olarak peşin veriyorum!

Bu olaydan sonra kalaycı Yunus mahallemize  (hem de kahraman bir eda ile)  uzun yıllar gelmeye devam etti ve de kaplarımızın kalayını ihmal etmeyerek tüm mahalleliyi bakır zehirlenmesine karşı korudu.  Ama ne hikmet ise,   kalaycı Yunus’un  mahalleye  geldiği günler  bizim Malak Macit semtimizde hiç mi hiç görülmedi!

 22 Ekim 2013

Adil Karcı

GÖKYÜZÜNDE BAYRAĞIMIZ (19 MAYIS 2007 VENÜS-AY GÖSTERİSİ)

1 Nisan 2007  (VENUS VE AY) ( 1. YAZI)

Venus ve ay 19 Mayis copy
Sevgili arkadaşlar:
Tanımlayacağım raslantının olasılığı 1/426,320,000
olarak hesaplanmaktadır. (Zirvede gözlem X bayrak
şekli X 19 Mayıs=1/426, 320,000))
Bir daha göreceğimizi hiç sanmıyorum.
Çulpan(Venüs) gezegenimiz şu sıralar o kadar
parıldaktır (-4.1) ki güneş batar batmaz batı yönüne
bakarsanız tek taşlı pırlanta yüzük misali göğümüzün
en şavklı gezegenini görüp de şaşar kalırsınız.
Her sekiz yılda bir Çulpanımız’ın yörüngesi dünyamıza
kıyas en dik açısını gerçekleştirdiğinden sekizinci
yıl olan bu yıl her gece biraz daha yukardan
başlıyarak batı yönünde batacaktır. Çulpan’ımız bu
geleneğini bu yıl o kadar aşırıya götürecektir ki Hz.
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün, göğümüzün en tepesine
çıkıp, GÜNDÜZ 15:00den sonra bile göğün hemen tam
tepesinde görülecektir.
19 Mayıs’taki bu görünümde, ay dedemiz hilalinin açık yanını Venüs’müze doğru
yönelteceğinden, tüm Türkiyemiz’de, hele hele Antalya,
Mersin gibi güney illerimizde, akıllara durgunluk
verecek şekilde TÜRK BAYRAĞI şekline getirecek,
saatler ilerledikçe, önce güneşimiz 19:20 civarında
batacak, ay dede -Venüs ise şanlı gösterisini karanlık
semada üç saat daha sürdürüp 22:20 sırasında yavaş ve
gururla batı semalarında ufkun altına inecektir.
Gözleriniz yükseklerde olsun,
Dr.Timur Sümer

8 NISAN 2007  (VENUS VE AY: 2. yazi)
Sevgili arkadaşlar be..:

Kaftan sana çul pana
Gül yüzüni aç pana
Mayus ayu gelünce
Pakacağuz Çulpan’a
TS

Napolyon’dur, 10 Mayıs 1796 yılında İtalya’nın Lodi
kentinde Avusturya ordusunu yendiği halde atı üzre
süvar olup orduyu selamlar iken cümle asakirin
(askerlerin) gök yüzüne bakaraktan “halleluya”
çekişlerine bozulup, kafasını semaya kaldırmasıyla bir
de görmüş idi ki, gündüz gözüyle ay dedemizin
hilalinin az bir arka üstünde Çulpan (Venüs) gezegeni
güpe gündüz şavkımaktadır ki akıllara ziyan.
O sırada Çulpan’ımız yörüngesi ekvatormuza nazaran 47 derece
dikliğe ulaştığından, görüntü gök kubbesinin tepesinde
oluşmuş, temaşa eden cümle asakirin (askerlerin) serpuşları bu
yüzden tıngır mıngır yerlere yuvarlanmış, tükrükleri
ise dillerine dolaşmış idi. (Resim 1)

10 Mayis 1796 LODI copy

Aradan 69 yıl geçmeye kalmadan, 4 Mart 1865’de
Amerikan cim başkanı Abraham Lincoln ikinci defa
seçilme yeminini irad edup, atlı arabası ile
Pennsylvania caddesine kıvrılıverdiğinde ise, saat
öğleni yeni geçtiği halde güney semalarında ağaçların
üzerinde Venüs gezegeninin güpe gündüz şavkıdığını
görmüş, o dahi heyecan ile “halleluya”sını çekivermiş
idi. Lakin, Venüsün bu tarihteki gündüz zuhuru
tepelerde olmadığı gibi, ay dedemiz de katiyyen
yakınlarda değil idi. (Resim 2)

4 Mart 1865 WASHINGTON copy

Atatürk’ümüzün Samsun’a çıkmasını kutladığımız 19 Mayıs
2007’de ise Çulpan’ımız gündüz gözüyle görülmekle
kalmayıp, öğleden hemen sonra göğümüzün en tepesinde
zuhur edecek , üstelik ay dedemizin hilali karşısına
da yerleşeceğinden, bu görüntünün Türkiye’mizde nice
dudaklar uçuklatacağını, cim başkanı adaylarımızla
birlikte, göreceğiz inşallah. (Resim 3)
Fakir bu resmi bilgisayardan çıkardıysa da aslının bundan daha
görkemli olacağını kıyas etmekteyiz.

19 Mayis 2007 ANTALYA copy

Okyanusun öte yanında ise, Çulpan önce ay dedemiz
arkasında kalacak, akşama doğru ise hilalin az bir
altından çıkarak pırıldayacağından, Amerika’dan
bakanlar bayrak görütüsünü, heyhat, kaçıracaklardır ki
bunda da fakirin asla vebali yoktur, biline.

Temel’in karısı Fadime doktordan eve dönmesiyle, “Uy
Temel, doktor dedu ki, ‘kız Fadime’ dedu, maşallah
sende 18 yasında kız göğüsleri var billa’ dedu” diye
eyitmesiyle, Temel’dur “Haçan 60 yaşındaki götün
hakkünda ne dedu” demesiyle, Fadime’dur, “Valla senün
adun heç geçmedi be Temel’cuğum” diyesi var.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir
Timur
27 Nisan 2007 ; (VENUS VE AY; 3. YAZI)
Sevgili arkadaşlar be…:

Mayıs’in ondokuzu
Çayırda yaydım kuzu
Çulpan göğe çıkanda
Görürüz ay yıldızı
TS

Bu güzel olay ender bir durum olduğu halde, bayram
namazı misali, tarifinde fayda vardır diye efkar
(fikirler) yürüttük.
Gündüz vakti Çulpan’ı (Venüs) görmek muradiyle
nazarınızı (bakışlarınızı) semaya
(göğe) çevirdiğinizde, görme odağınızı sonsuza
ayarlamaz iseniz, af buyurun, “nah görürsünüz”
Çulpan’ı; söylemedi demeyin.”Sonsuz” uzaklığı göz
dibinin “sarı odağı” çevresindeki “koni” hücreleri
gördüğünden, Venüs’ü aramadan önce, 180 metreden daha
uzak bir cisme birkaç saniye bakıp bu hücreleri
uyarmanız (gözünüzü alıştırmanız), gerekmektedir ki bu
cisim elbette bir bulut parçası, ya da ay dedemiz
olabilir.

Ay ve Venus
Lakin, “yok arkadaş ben gündüz vakti Venüs’e
neyim bakmıyacam, spor yapan türbanlı kızlarımızı
temaşa edeceğim” demekteyseniz, tam sular kararırken,
hatta vakt-i leyla (gece vakti) baksanız dahi,
anlayana ne ibretler vardır.
Sevabımıza, ekte Çulpan ve Ay dedenin geçtiğimiz haftaki sular kararırken ve de vakt-i leylada görünen suretini göndermekteyiz ki,
19 Mayıs’ta görüntü almak isteyenler, resim
çekicilerini bir sehpaya (se=3; pay=ayak) ulayıp, İSO
800’de objektiflerini 0.3 saniye açık tuttuklarında
benzeri görüntüler çekip fakire de gönderirler
ise, hayır duamızı alırlar.

Ay ve VenusAy dede ve Venus gece

Rufai dervişleridir, yassı tarafı kıpkırmızı bir
demiri sapından tutarak ön dişleriyle ısırıp, Esma-yı
Hüsna’dan (Allahın 99 isminden) biri olan “HAYY”
ismini ard ardına zikredip, salya ve dahi
sümük salgılıyaraktan kızgın demiri soğuturlar idi ki,
demirin kırmızılığından kinaye, bu eylem “GÜL
söndürme” ya da “GÜL yalama” tesmiye edilmiş
(isimlendirilms) idi.

Fakir de İzzet Molla’nın yalancısı değilsem gözüm
çıksın billahi:
Şeyh efendimiz, güzel bir dilberin kırmızı dudağını,
güya kırmızı demir sanaraktan yalamış idi ki, suç üstü
yakalandığında ise halkımıza “ahacık, tanrıya böyle
inanılır” diyerekten takiyye yapmış idi.

“Bahane ile GÜL-i la’l-i dilberi yalayıp
Cenab-ı şeyh karıştırdı halkı tevhide”

Madem ki GÜL’den bahis açılmıştır ve de mecburen
dikenine de katlanacağımızdan birkaç GÜL’lü beyit
ekleyelim istedik;

“O GÜL endam bir al şale bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardında sürünsün yürüsün”
Enderunlu Vasıf

“GÜLÜM öyle GÜLÜM böyle demektir yâre mutadım
Seni ey GÜL sever canım ki, canana hitabımsın”
Nedim

“Mehtap, iri GÜLLER ve senin en güzel aksin,
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.”
Yahya Kemal

“GÜLERİZ ağlanacak halimize”
Tevfik Fikret
Gözleriniz yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

Azizim Yücel:   3 MAYIS 2007 (VENUS VE AY ; 4. YAZI)
(Bu yazıyı tüm yaran’a da göndermek istedim ki 19 Mayıs’i unutup ney etmesinler)
Sen fakirin “yırtık’ misali izlenim verdiğimize bakma; aslında tez hicaplanan bir yapıya sahibiz. Sanki matah bir iş yapmışız izleminden fena korkarım. Venüs ve ay semalarda kendi istediklerini yapmaktalar, biz sadece aval X 2 tamasa ederiz.

Fakir aylardır Venüs’ü i izlemekteyiz ki nefes alışını kaçırmamacasına.
Çulpan’ın bu yıl güneşimiz çevresindeki yürüngesinde batıya doğru seyirttikçe (bizim açımızdan güneşten “uzaklaştıkça”) yörünge halkasını bizim ekvatora kıyas giderek yükselttiğini fark ettiğimizde “amanın tepelere çıkacak bu rezil” diyerekten telaşlanmış idik.
Meğerse Venüs bu işi milyonlarca yıldır her sekiz senede bir yaparmış da bizim haberimiz olmazmış. Ölçüp biçtik ki Mayıs ayında Venüs’ün yörüngesi bizim ekvatora kıyas 47 derece yükselmiyor mu..şaşıp da kalıverdik.
Ay dedemizin tüm hareketlerini de zaten Allah’ımıza şükür sular seller gibi yutup ezberimize almış olduğumuzdan, “sakın ha” dedik “bunlar bir araya gelip bir numara çevirmesinler…”
Bilgisayara bir de baktık ki bu reziller bir araya gelip fiskos olmuşlar,”19 Mayıs’ta şu Türk milletine bir kıyak çekelim, “bayrak” şekline girelim de şaşırıversin garipler” diyerekten planlar kurmuşlar. Fakir bu planı bilgisayarda görüverince dudağımızın uçuğu fossadanak kabarıp dalağımız ağzımıza gelmiş, yüreğimizde de palpitasyonlar oluşmuş idi.
İşte böyleyken böyle. Sen gene de fakirden pek söz etme, yaman hicaplanırım gibime gidiyor.
EKDE BU GÖRÜNTÜLERİN SAMSUN’UMUZDAN GÖRÜLÜŞÜNÜN SURETLERİNİ GÖNDERİYORUM. GÖSTERİ SAMSUN’DA DAHA DA BİR GÜZEL GÖRÜNÜYOR SANIYORUM.
Hoş kalasın.
Fakir-pür taksir,
Dr. Timur SümerTimur

SAAT 15:00

Saat 1500 copy

SAAT 17:00

Saat 1700 copy

SAAT 19:00

Saat 1900 copy

SAAT 21:00

Saat 2100 copy

SAAT 23:00

Saat 2300 copy

FUZULİ VE SAMANYOLU-ANDROMEDA ÇARPIŞMASI

Sevgili arkadaşlar be..:
Fuzuli’nin şair olmakla param parça olmuş gönlünün her bir parçası güya sevgilisinin kirpiklerinin ucuna takılı olduğundan, ne zaman ki kadıncağız naz uykusu ile gözlerini kapatıp kirpiklerini bir araya getirir, kalbinin her bir parçası da böylecene toparlanıp bir araya gelerek parça param olmaktan çıkar imiş.
“Mest-i hab-ı naz ol cem et dil-i sad pareni
Ki anın her paresi bir nevk-i müjganındadır”
(Hab-ı naz= naz uykusu;
cem et=topla
dil=gönül
sad=yüz ,100
pare=parça
nevk=üç
müjgan=kirpik)

Sular menekşelenip de akşamın nilgünü (laciverdi) semayı sardıkta cemalinizi güneye çevirip namaz bitiren mümin misali önce sağınızdaki batı-güneybatıya dönüp, 4.57 ışıltı gücüyle pırlanta misali pırıldayan Venüs (Çolpan) gezegenine, sonra da sola çevirip doğu yönündeki 1.82 ışıltı gücündeki Mars (Merih) gezegenine bir baksanız;  anlayana ne ibretler vardır.

Korkutmak için söylüyorsam namerdim, “Saman yolu” adlı sevgili galaksimiz, 2.5 milyon ışık yılı uzaklığındaki Andromeda galaksisine saniyede 100 kilometre hızla yaklaşmaktadır ki, heyhat ki ne heyhat, eninde olmasa da sonunda çarpışacağımız mukadder olmuştur bilesiniz. Böyle bir çarpışmayı görüntüleyen Hubble teleskopunun gerçek resimlerini de sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız ki gözleriniz falcı taşı misali açıla.

NASA’DAN SAMANYOLU-ANDROMEDA CARPISMASI (TIKLAYINIZ)

“Git de bul” komutunu alan” gök bakıcısı Andromeda galaksisini bulma amacıyla ayinesini (aynasını) öyle yükseklere kaldırır ki kafanızdaki takkeler teker meker yerlere düşüp, nazik başınız eksi 15 derece soğukta cas çavlak açık kalır.

Hayır duanızı almak muradıyla, Andromeda’nın dün geceki görüntüsünü de ekimizde göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de unutulmaya.

Kaplumbağa kardeştir, bin güçlükle ağaca tırmanıp en tepe dala vardıkta ön ayaklarını önce semaya açıp sonra da kuş kanadına kıyas çırpındıraraktan kendunu aşağıya bırakıvermasiyle çattadanak yere çarpıp kan revan içinde kalır, sonra da mahçuplanaraktan doğrulup ağaçtan ötürü yeniden tırmanmaya soyunur imiş. Sayısı malum değil binbir atlayış ardından kaplumbağadır, “Azad edeyim mürg-i dili ten kafesinden” diye eyitip ruhunu teslim eder iken ağacın dallarına tünemiş kuşlar ise “tüh bre yahu, tam bize benzeyip de AB’ye alacaktık ki “mürg” (kuş) olacağına “mort” (ölü) oldu diye avazlanırlar imiş.

Şairini bilemediğimiz şu beyitteki “cinas-ı mefruk”a da dikkat isterim:
“Ruhsarını cananın ayineye benzettim
Vah vah ne hata ettim ay’ı neye benzettim”
(Rusar=yüz; ayine=ayna)
Aralık sonunda saatler bir saniye geri alınacaktır haberiniz ola ki tedbirini alasız.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Timur

M 31 Final COMBINED 2

ANDROMEDA (M31) : ARKADASIM JEFF THRUSH’DAN

Galaksiler carpismasi 2

OCCULTATION ON MARCH 1, 2007

Occultation on March 1, 2007

LAST NIGHT OUR DEAR MOON AND SATURN DEMONSTRATED AN EYE POPPING SHOW. UNFORTUNATELY, AS USUAL, OUR SKY WAS COVERED BY DISGUSTING CLOUDS THEREFORE WE COULD NOT OBSEVE THE EVENT. HOWEVER, SOME OF OUR FRİENDS PHOTOGRAPHED THIS AMAZING EVENT. ATTACHED YOU WİLL SEE SOME OF THEIR THEIR MASTERPIECES

ALWAYS KEEP YOUR EYES AT THE SKY

TIMUR
Fri, Mar 2, 2007 at 3:14 PM
Sevgili arkadaşlar:
Bu olay astronomi dilinde “OCCULTATİON” tesmiye olunur. Dün gece ay dedemiz gayri ihtiyari, Zuhal (SATÜRN) gezegeninin önünden geçerekten öyle bir gösteri yaptı ki, görenlerin gözleri falcı taşı misali açılıverdi. Heyhat,bizim göğümüzün yüzü ise iğrenç bulutlarla kaplı olduğundan hiç bir şey görmedik. Lakin bazı arkadaşlarımız bu olayı o kadar güzel görüntülediler ki ben de sevabıma size göndereyim dedim; güle güle kullanın.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun
Timur

Satun occulted

KEDİ MEMET VE KULAKÇI

Kedi ve fakir

Korkuyorum, bu çocuğun başına dağlarda bir şey gelecek.
Genel istek üzerine, Kedi’mizin iki adet süretini
mecburen yazımıza eklemişizdir.
Ben de kedinin yalancısıyım:

tree-hugger

Doğa hayranı olmakla, dağın başında, ağacın birine
sarılaraktan muhabbetini teşhir eden bir adem
görmesiyle, gözleri yaşarıp pek etkilenmiş, bizim
kulakçı da o günden sonra dağda gördüğü her ağaca
sevgi ile sarılır olmuş derler. Lakin günlerden bir
gündür, yine gözlerini kapataraktan kollarını ağaca
dolamasıyla bir adem zuhur edip, bunun bileklerine
önce kelepçe geçirüp, ardından da her ne kadar para
kesesi var ise alıp yürüyüveresi imiş. Kulakçımızdır,
garip, akşama değin ağaca bağlu kalüp açlık ve
susuzluktan bitap, dualar etmekteyken, bir başka,
lakin irice kıyım bıyıklı bir adem seğirtip ahvalini
sordukta, kulakçıdır, “Seni Hüda gönderdi, böyleyken
böyle oldu.., amanı bilir misin.. medet ellerimi
çözüver pek sevaptır..” demesiyle, bıyıklı ademdir,
bıyıklarını sıvazlayaraktan, “vah garibim vaah..,
zatının da bugün talihin katiyyen yaver gitmemekte..
değil mi ya caanımın içi” diyerekten yanaktan makasını
alıvermiş derler.
Hakir-i pür taksir,
Timur

Kedi