KÖTÜ ASTRONOMİ

 

KÖTÜ ASTRONOMİ

NASA ve tüm astronomi uzmanları bildiklerini bizim kutsal kitaptan ve Said-i Nursi’den öğrenmişler meğerse. Gizli din mi taşıyor bu adamlar ? :)

Dünya’dan bakıldığında parlayan bir topu andıran Güneş’in çapı, 1.400.000 km’dir. Güneş hakkında bildiklerimizin çoğu, etrafa yaydığı ışığın analizine dayanmaktadır. Yaklaşık 5-6 milyar yaşında (orta yaşlı) olan Güneş’in büyük kısmını hidrojen (% 72), helyum (% 26); geri kalan kısmını (toplam % 2) oksijen, karbon, azot, alüminyum, sodyum, potasyum, bakır ve demir teşkil eder. Güneş’te bulunan elementler yerkürede de mevcuttur.

 

Güneş; iç kısım, dış tabaka ve Güneş atmosferi olmak üzere üç bölümde incelenir. Güneş’in dış tabakası, atmosferimizle yeryüzü arasındaki sınıra benzer; iç kısmı, dış tabakasına nazaran daha yoğundur. Güneş’in dış kısmını gözlemek mümkün iken, iç tabakalarını gözlemlemek imkânsızdır. Bu sebeple Güneş’in iç yapısı hakkındaki bilgiler, dışında cereyan eden hâdiseler hakkında toplanan verilerin yorumuna dayalıdır. Güneş’in iç kısmı; merkezî bölge, ışınım bölgesi ve konveksiyon (kuşak) bölgesi olmak üzere üç alt bölüme ayrılır.

 

Güneş’in maddesi, ne sıvı, ne katı, ne de gazdır; maddenin dördüncü hâli olarak kabul edilen plâzmadır. Aşırı sıcaklık sebebiyle çekirdeğin etrafındaki elektronların kopup gitmesi hâli olarak tarif edilen plâzma durumunda bulunan elementler, yüklü partiküller (elektron ve proton) hâlinde olduğundan, manyetik ve elektrikî alanlarla reaksiyona girmeye eğilimli yaratılmıştır. Plâzma formundaki iyonize gaz, Güneş’in manyetik alanını kendine doğru çeker ve onu büküp kıvırarak gerilimini artırır ve onda manyetik alan çizgileri oluşturur. Manyetik alanın güçlü olduğu bazı bölgelerde ilmeğe benzeyen manyetik alanlar, bağımsız şekilde koparak Güneş atmosferine dağılır.

 

Kâinattaki toplam maddenin % 99’dan fazlası plâzma hâlinde bulunur. Güneş’in çevresine dağıttığı enerji, çok derinlerinden (en merkezdeki iç bölgeden) gelir. Âdeta yüksek sıcaklıktaki fırınlara benzeyen Güneş’in merkezinde, maddenin saf enerji hâli bulunur veya buraya giren maddeler enerjiye dönüştürülür.

 

Merkezdeki yüksek sıcaklık altında gerçekleşen nükleer (çekirdek) reaksiyonlarla hidrojenler birleştirilerek, helyum elementi yaratılır. Nükleer füzyon isimli bu sentez reaksiyonu sırasında muazzam miktarda enerji açığa çıkarılır. Güneş’in enerji salan dış yüzeyinin toplam kapasitesi 3.86×1026 watt civarındadır. Bu enerjinin ancak metrekare başına 1368 watt’lık kısmı yerkürenin yörüngesine ulaşır. Bu enerji bizim Güneş’e baktığımızda gördüğümüz ışıktır.

 

Güneş’in en iç kısmı, Dünya’daki sudan 160 misli daha yoğundur. İç kısmın sıcaklığı ise 15 milyon santigrat derecedir. Güneş bu yoğunluk ve sıcaklığa sahip olarak yaratılmasaydı, sebepler plânında bu muazzam enerjinin üretildiği bir fabrika olamazdı. Güneş’in en iç kısmında ürettirilen enerji, bir üstteki ışınım bölgesine sevk edilir. Bu bölgenin böyle isimlendirilmesinin sebebi, enerjinin burada ışınımla taşınmasıdır. Güneş’in merkezinde üretilen enerji, yukarı doğru hareket ederken geçtiği bölgedeki malzemeyi de ısıtır ve dış yüzeye yakınlaştıkça ısı ve enerjide azalmalar olur. Meselâ ışınım bölgesinin bitimine gelinceye kadar, 1-2 milyon derece ısı kaybı olur. Işınım bölgesinin bittiği noktada, maddenin yoğunluğu da yerküredeki suyun yoğunluğuna eşitlenir. Enerji, Güneş’in iç kısmında ışınımla, dış kısmında ise konveksiyonla (ısı akımlarıyla) taşınır.

 

Güneş’i sıcak ve parlak tutan enerji kaynağı, en iç kısmında yer alan fırınlardır. Merkezdeki ısıtıcıdan uzaklaştıkça ısı azalır. Tuhaf olan durum, fotosferden (ışınım bölgesi) koronaya (en dıştaki taç kısmı) doğru gidilirken, Güneş atmosferindeki sıcaklığın düşmesi gerekirken, artmasıdır. Sıcaklık koronanın iç kısımlarında Güneş’in merkezi kısmındaki sıcaklık değerlerine yaklaşır ve sonra koronanın dış kısmında tekrar azalmaya başlar. Güneş’in merkezinden dış yüzeye doğru devam eden soğuma, bu bölgede kesilerek tekrar 100.000 dereceden 1-5 milyon dereceye yükselmektedir. Bilim adamları korona tabakasının bu kadar aşırı seviyede ısıtılmasında rol alan hâdiselerin ne olduğunu henüz anlamış değiller. Bilinen şey, Güneş’in dış tabakasının çok fırtınalı olduğudur Tencerede kaynayan suyun davranışıyla Güneş’in dış yüzeyindekiler birbirine benzerdir. Güneş’in bu tabakasına konveksiyon bölgesi denir. Koronadaki manyetik alan, konveksiyon bölgesine tutunmuştur. Konveksiyon bölgesindeki gaz basıncı, manyetik alan basıncına nazaran daha fazladır. Bundan dolayı, manyetik alan, gazın türbülans hareketleriyle içeri doğru çekilir ve bükülür. Bu hareketler, koronaya doğru manyetik alan çizgilerinin büyümesinde vazifelidir. Koronada ise manyetik alan basıncı, gaz basıncından daha fazladır. Manyetik alana taşınan fazla enerji muhtemelen koronadaki plâzmaya transfer edilir. Hidromanyetik dalgalar hâlindeki enerji, koronada sıkıştırılarak ısıya dönüştürülebilir. Ancak manyetik alandaki enerjinin koronada ısıya nasıl dönüştürüldüğü tam olarak bilinmiyor. Şu anda enerjinin koronaya transferi ve depolanmasının mekanizmalarının anlaşılması en sıcak araştırma konularındandır.

Güneş’in iç kısmının son tabakası olan konveksiyon bölgesinde, madde ısındığından genişlemeye ve yüzeye doğru yükselmeye başlar. Dış tabakaya doğru çıktıkça soğur, daha yoğun hâle gelir, sonra plâzma hâlindeki madde, tekrar geriye döner; yükselme ve batma şeklindeki bu çevrim hareketi ‘konveksiyon’ olarak adlandırılır. Bu hareket, enerjinin konveksiyon bölgesinin tabanından tavanına doğru taşınmasına vesile olur. Tavana yaklaşan madde burada nispeten soğuyup yoğunlaşırken, enerjisini de çevresine dağıtır. Konveksiyon bölgesinde, plâzma formunda bulunan maddenin çıkma ve inme hareketi, tencerede fokur fokur kaynayan suyun hareketine çok benzeyen bir devr-i dâim hareketidir. Bu hareketler Güneş’in dış kısmında güçlü manyetik sahaların teşekkülüne sebep olur.

Koronadaki aşırı sıcak gaz, Güneş’ten giderek uzaklaşır. Bu sıcak gaz kitlesi gezegenlere doğru yelken açtığında ise bu sıcak gaz kitlesi, Güneş rüzgârı adını alır. Güneş rüzgârları, gezegenlerin iklimlerinde değişiklikler için vazifelendirilmiş memurlar gibi çalıştırılır. Güneş atmosferindeki bu aktiviteler, kar ve yağmur taşıyan atmosferik hava akımlarına sebep olur. Güneş’in dış kısmında güçlü manyetik alanlar nispeten az iken, Güneş atmosferinde güçlü manyetik alanlar çok fazladır. Güneş’in manyetik alanıyla, gezegenler arası manyetik alan şekillendirilir. Taç kısmından saniyede 2.000 km hızla fışkırtılarak uzaklaştırılan maddelerle 10 milyar ton plâzma da taşınır. Saniyede 100 ila 1.000 km hızla yol aldıklarından, bunların yeryüzüne ulaşması birkaç gün sürebilir. Güneş patlamaları, ışık hızında hareket ettiğinden 8 dakikada yerküreye ulaşır. Eğer koronal madde fışkırmaları Dünya atmosferine ulaşırlarsa, jeomanyetik fırtınaların meydana gelmesini tetikleyebilir. Auralar (kutup bölgelerinde çok açık görülen ışımalar) koronal madde fışkırmalarıyla bağlantılı atmosferik hâdiselerdir. Büyük ölçekli jeomanyetik fırtınalar, elektrik kesintilerine ve haberleşme uydularında zararlara yol açabilir.

 

Astronomlar, Güneş’ten çıkan X ışınımlarını kaydederken, doktorlar da hastalarının ağrılarının şiddetlendiği saat ve günleri kaydetmişlerdir. Güneş patlamalarının yoğunluğu ile migrenli kişilerin ağrılarının çoğalması arasında güçlü münasebetler bulunmuştur. Ancak bu münasebet istatistikî olarak mânâlı olsa bile, bunun biyolojik açıdan bir değer ifade edip etmediğinin anlaşılması için, daha fazla ve kontrollü çalışmaların yapılması gerekir.

 

Güneş’in atmosferinde manyetik enerjinin depolanması ve âni patlamaya benzer şekilde fışkırması, Güneş parlamalarına yol açar. Güneş’in atmosferindeki manyetik enerji, âniden serbest bırakılırsa, Güneş parlamaları oluşur. Patlama esnasında bütün elektromanyetik spektrumu kapsayan radyasyon neşredilir. Bir patlama anında serbest bırakılan enerji miktarı, yaklaşık aynı anda patlatılan 100 megaton hidrojen bombasına eşittir. Tek bir hidrojen bombasının bile yeryüzünü kasıp kavuracağını düşündüğümüzde, Güneş’i en uygun mesafeye yerleştirerek bizleri hem yanmaktan, hem de donmaktan koruyan Kudreti Sonsuz’a ne kadar şükretsek azdır.

 

Büyük parlamalar, saniyede 1027 erg enerji açığa çıkarır. Bu enerji miktarı tek bir volkanik patlamadan açığa çıkan enerjiden 10 milyon defa daha fazladır.

Güneş’te manyetik alanın üretildiği sistem, yerküredeki bazı değişikliklerin de sebebi olabilmektedir. Meselâ 1500-1850 yılları arasında Güneş aktiviteleri azaldığında veya durduğunda yeryüzünde düşük sıcaklıklar (küçük buz çağı) kaydedilmiştir. Bir teoriye göre buz çağında da Güneş aktiviteleri devam etmiştir. Dolayısıyla yeryüzündeki iklimlerin ayarlanmasında Güneş’in faaliyetleri Emr-i İlâhî ile vazife görür. Kuzey Kutbu’nun üzerinde 10 km yukarıda (Troposfer/Stratosfer sınırında) yapılan ölçümlerle tespit edilen sıcaklık farklılıklarının, 11 yıllık Güneş lekesi patlamalarının devr-i dâimiyle alâkalı olduğu tespit edilmiştir. Kutup bölgesinin üstünde stratosfer sıcaklığı, Ekvator’un üzerinde stratosferik rüzgârların esmesine bağlı olarak Güneş aktif olduğu zaman nispeten daha az soğuk olur. Ancak burada rol verilen fizikî mekanizmalar henüz aydınlatılamamıştır.

 

Gezegenler Güneş’e nasıl bağlıdırlar?

Bu mevzuda iki hipotez vardır: Bunlardan biri, gezegenlerin Güneş etrafında belli yörüngelerde dolanmalarını, çekim tesirinden ziyade ortak kütle etrafında harekete dayalı açıklarken; diğeri de Güneş’in iç kısmında devr-i dâimler şeklinde yaratılan manyetik alan kuvvetlerinin, gezegenler arası çekim kuvvetinin teşekkülünde önemli olduğunu söyler. Hipotezler arasındaki fark, sebepler açısından yörüngelerin yapısından kaynaklanmaktadır. Dâirevî yörüngeler çekim kuvvetiyle oluşturulurken, elipsoid yörüngeler ortak kütle hareketi olunca ortaya çıkarılmaktadır. Dolayısıyla gezegenlerin Güneş’in etrafında tutulabilmesinde, hem ortak kütle hareketine, hem de Güneş’in iç kısmındaki salınımı andıran madde devr-i dâimlerine ve üretilen manyetik alanlara rol verilmesi daha mâkûl bir açıklamadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de Güneş ve gökyüzü hakkında ufuk açıcı ve tefekküre sevkedici çok sayıda âyet vardır. Bunlardan biri; “Güneş de kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider.” âyetidir (Yasin, 36-38). Bediüzzaman (ra), bu âyetten her insan tabakasının farklı şeyler anlayabileceğine işaret ederek, şâirâne bir fikir ve kalb sahibi olan kişiye, yukarıdaki âyetin şöyle bir mânâyı hatırlatacağını belirtir: “Güneş nûranî bir ağaçtır. Gezegenler onun hareket eden meyveleridir. Ağaçların hilâfına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse düşüp dağılacaklar.” Bediüzzaman (ra) bir başka yerde de şöyle der: “Evet Güneş bir meyvedâr ağaçtır; silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri. Eğer sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar. Ağlar, fezâda muntazam meczupları.” Bediüzzaman’ın (ra) Güneş’in merkezinde cereyan eden hâdiseleri, Kur’ân’dan aldığı feyizle bu şekilde bir benzetmeyle anlatması ve bunun yukarıdaki ilmî açıklamalarla da doğrulanması, Kur’ân-ı Kerîm’in mu’cizevî olduğuna başka bir delildir.

 

Güneş yaklaşık her 27 günde bir kendi ekseni etrafındaki dönmesini tamamlar. Güneş lekelerinin aktif bölgeleri, Güneş’in Dünya’ya bakan yönünde olduğu zaman gözlenebilir. Güneş’in hareketi ilginç bir yörünge oluşturmaktadır. Güneş’in dış kısmı, katı bir yapı olmadığı hâlde (gaz ve plâzma hâlinde) dış tabakası farklı enlemlerde farklı dönme hızlarına sahiptir. Meselâ, Ekvator’a yakın bölgelerde daha hızlı dönerken, kutuplarda daha yavaş dönmektedir. Son yıllarda bilim adamları Güneş’ten gelen sinyalleri almada akustik detektörleri kullanmaya başladılar. Güneş’in merkezinden gelen gürültünün sürekli izlendiği akustik dedektörler, bu gürültünün Güneş yüzeyinde yol açtığı inme ve çıkma şeklindeki dalga hareketlerinin anlaşılmasında kullanılmaktadır. Bilim adamları şişe içindeki suda ve yağ, sirke gibi tabakalanma oluşturan maddeleri ihtiva eden ortamlarda ses dalgalarının nasıl davrandığını anlamaya çalışmakta ve Güneş’teki hâdiselerle benzerlikler kurarak Güneş’in iç kısmının yapısını deşifre etmeye çalışmaktadırlar. Güneş’in merkezindeki hâdiselerle bağlantılı ses dalgaları, yayın ileri-geri gitmesi gibi titreşir. Ve hususî akustik dedektörlerle yapılan bu ölçümler, Güneş’in iç kısmındaki devr-i dâimleri yansıtır. Güneş’in iç kısımlarından gelen ses, yukarı doğru hareket ederken, manyetik dalgalara dönüştürülmektedir. Manyetik dalgalar, önce yukarı (Güneş atmosferine doğru) sonra da aşağı doğru (Güneş’in en iç kısmına) bir salınım şeklinde sürekli hareket etmektedir. Havuzdaki suyun dalga titreşimleri yapmasına veya yay gibi salınıp büzülmeye benzer şekilde, Güneş’in içinde ve merkezinde olan hareketler ritmik motifler sergiler. Güneş’in en iç merkezinden gelen çok küçük frekanstaki ses dalgalarını ölçen Steven Tomczyk (1994) Güneş’in en iç kısmının Dünya’nın dönme hareketine benzer şekilde döndüğünü buldu. Açarsak, Güneş’in dış kısmındaki hareketin aksine, iç kısmındaki dönmenin, enleme ve derinliğe bağlı olmaksızın gerçekleştirildiğini ve titreşim yaptığını buldu. Bediüzzaman (ra) Kur’ân-ı Kerîm’de Güneş’le ilgili âyetteki ‘limüstekar’ kelimesinin mânâsını açıklarken bu dönme hareketine şöyle atıfta bulunur:

 

“Sâni-i Hakîm işlerine, görünen sebepleri perde ettiğinden çekim kanunu nâmında bir İlâhî kanunla sapan taşları gibi, gezegenleri Güneş’le bağlamış ve o çekimle, muhtelif fakat muntazam hareketle, o gezegenleri hikmet dairesinde döndürüyor. Ve o çekimi doğurmak için Güneş’in kendi merkezinde hareketini, buna zâhirî bir sebep etmiş. Yani ‘limüstekar’ kelimesinin mânâsı, kendi hareketi içinde, manzumesinin (bütün bir Güneş sistemi) istikrarı ve nizamı için hareket ediyor. Çünkü “hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet cazibeyi (çekimi) zâhiren tevlid eder (doğurur) gibi bir İlâhî adet ve Rabbanî bir kanundur.” (25. Söz)

 

Güneş’in sürekli belli aralıklarla çalan bir zile benzetilebileceğini ifade eden bazı astronomlar, Güneş’in iç ve dış kısmında meydana gelen devr-i dâimlerin, buradaki manyetik alanların, çekim kuvvetinin ve Güneş’in ortak kütle merkezinin teşekkülünde rol oynadığını belirtmektedirler. Bütün bu faktörlerin biribirleriyle münasebetleri neticesinde, gezegenlerin Güneş etrafında dönerek (sebepler açısından saçılıp savrulmadan) tutulabilmesinin nasıl olduğunu açıklamak mümkün hâle gelmektedir.

Her sabah ufkumuzda doğmasını beklediğimiz bu devasa yıldızın varoluşu ve bunun kontrollü bir şekilde devam edişi biz ne kadar ülfetten dolayı dikkat etmesek de üzerinde derin derin düşünmemizi gerektirecek ölçüde ciddi bir hakikattir. Güneş bizim için bu kadar hayatî iken, onun üzerinde en küçük bir tasarrufumuzun bile olmayışı, bu ateş topunun ne büyük bir iradenin emrinde insana hizmet ettirildiğini açıkça gösteriyor.

Kaynaklar

– Nursi S, (1996), Kaynaklı İndeksli Lûgatlı Risale-i Nur Külliyatı, 25. Söz, Nesil Basım-Yayın, İstanbul, Sh: 75-176.

– Ayvaz M, (1983), Güneş: Bitmeyen Bir Enerji Kaynağı, Sızıntı Dergisi, C: 5, S: 57, Sh: 338-339.

– Çelik T, (1986), Güneş’in Son Sırları, Sızıntı Dergisi, C: 8, S: 85, Sh: 14-16.

AHMET PEKER

AHMET 1A

Ahmet Peker için (Pınar Atakent’ten) 

Sınıfımız bir önceki dönemden bize katılan arkadaşlarımız ,yeni kurulan Hacettepe Tıp Fakültesinin değişik bir uygulaması olan kırbeslik ve altmışdörtlük öğrencilerden oluşan biraz karışık bir gurupdü.Sayısı sadece 35 olan 1971 mezunları hep kendisini 1970 liklerin bir uzantısı ve bir parçası olarak gördü.Daha sonraki yıllarda da tüm etkinlikleri 1970 liklerle kutlayıp,onlara katılarak bu birlikdeliği pekiştirdi.Bu birlikdelik o hale geldiki günümüzde hangi arkasımızın 1970,hangi arkadaşımizn 1971 yılı mezunu olduklarını anımsamakda zorlanıyorum.Sınıfımızın bu karmaşık yapısına rağmen aramızda güzel bir arkadaşlık ve uyum vardı.Her sınıfda olduğu gibi bizde de guruplaşmalar vardı.Guruplaşmaların nedenleri hissi veya poltik yakınlaşmalar,veya aynı mahallelerde oturup her gün belirli otobüs veya dolmuş la okula gelmekdi…O yıllarda özel vasıtası olan arkadaşımız varmıydı,bilemiyorum.Bu yakınlaşma ve guruplaşmaların bazı arkadaşlarımızın eş seçiminde katkısı oldu..
Örneğin:Ben Yücel Atakent le,Candan sevgili Mete ile,Serap sevgili Münci ile Uğur Eser ile evlendi.Erkek arkadaşlarımızın büyük kısmı tip dışı bölümlerden eşlerini secdiler.Sınıfımzdaki bazı kız arkadaşarımız 1970 lik gurupdan eş seçmeyi yeğlediler….
Bence sınıfımızın en önemli özelliği Mavi Amfi de herkesin oturacağı yerin belli olması hemen her dersde aynı yerlere oturulmasıydı..
A.Eyüp Oygar en önde oturur uzun bacaklarını uzatır veya ayak ayak üstüne atarak ya piposunu temizler veya piposunu tuttururdu.Pipo kültüründe ondan geri kalmayan Nurhan Artel sağ tarafda ikinci sıradaki yerini alırdı.Ön sıranın değişmez müşterileri Ali.O.Taşçıoğlu ve Fulya Tezok dü..Biz Yücel ve Ayten le sol tarafda üçüncü sırada otururduk.Mete ve Tahsin ortalarda bir yerlerde oturur Candan genelde on sıraları tercih eder ama sürekli yer değiştirirdi.Nilüfer ortalarda sol tarafda yer alır,sınavlarda kağıdını ilk veren kişi olarak hepimizin hayret ve şaşkınlığına neden olurdu.
Sınıfımızın simgesi olan asıl gurup genelde arka sıraları tercih ederlerdi.Bu gurubun üyeleri İ.Erkan,Muzo,Ersin ve sevgili arkasımız AHMET PEKER di.Bu guruba arada asker Erol ve Nevzat arkadaşlarımız da katılırdı.

Ahmet arkadaşımız genelde biz on sıradakilerle fazla muhatab olmazdı,onun kendine has bir kişilik ve ağırlığı vardı.Bir yerde bizlerin ağbisi koruyucusu rolündeydi,yahut ben öyle hissederdim.Karlı bir günde benimle otobüs durağına kadar yürümüş ve ben otobüse binene kadar durakda beklemisdi…Şimdi düşünüyorumda o iri yarı cüssesinin altında ne denli duyarlı ve düşünceli bir dostmuş benim sevgili arkadaşım..

Daha sonraki yıllardaki toplantılarımızın bazılarında Ahmet İ görebilme şansım oldu.Şimdi o toplantılarda yanına gidip o nun la çok daha uzun konuşup,sohbet etmediğim için çok üzgünüm,keşke sevgili arkasımla konuşabilseydim şimdi sizle re yazabilecek çok daha fazla anım olurdu…
Sevgili arkadaşlar aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı sevgi,özlem ve anılarla anımsıyoruz.Hepsi bizler için çok değerli,yeri doldurulmayacak unutulmayacak arkadaşlar..Bu yazıyı yazarken en büyük dileğim bu türden haberleri duymamak, her geçen yılla sayısı azalan bu güzel arkadaş gurubumuzla çok daha sıklıkla bir araya gelip güzel ve sağlıklı günlerimizin tadını hep birlikde çıkarmak..
Sevgiyle,sağlıkla kalın..
Güneşli bir NY gününden sınıfımızın tüm annelerinin Anneler gününü içtenlikle kutluyorum..
Pınar

Dr.Ahmet Peker için; (DEMOKAN EROL’DAN)

Sevgili Ahmet‘imizi kaybettik.Bir süreden beri rahatsız olduğunu ,tedavi  gördüğünü söylediler, sanırım kendisi ve yakın çevresi bunun bilinmesini istemiyorlardı.   Bu davranışı çok iyi anlayabiliyorum. Bilinen sona yaklaşırken insanın kendisiyle kalabilmesini, yaşamını gözden geçirebilmesini ,yapması gerekenleri sıraya koyabilmesini hiçbir katkısı olmayacak ve belki unutmaya çalıştıklarını hatırlatacak nezaket ziyaretleri, geçmiş olsun sözcükleri ile geçirmek istememesi kadar doğal ne olabilir ?

             Belki askeri öğrenci olarak üniformalı görünmeyi fazlaca benimsememişti ama üniformanın çok yakıştığı kişilerden biriydi.Heybetli görünümüne sıcaklık katan güleç yüzü, arkadaş canlısı davranışları ,bazen sınıfta ,salonlarda yayılan kahkaha salvoları , Elazığlı hemşerilerinin lehçesi ile anlattığı mahalli şaka ve fıkralarıyla masa başı sohbetlerine renk katan unutulmaz bir arkadaşımızdı Ahmet.

             Meslekte de beraber olduk Ahmet ’le.O asker olması nedeniyle uzmanlığını  GATA da yaptı ama Derneğimizin toplantılarında , kongrelerde sıkça beraber olduk.

 Uzmanlık sonrası Mevki hastanesinde çalışırken İlhan la birlikte bazı ameliyatlara  yardım için oraya gittiğimizi ,sonrasında odasında birlikte yemek yiyip sohbet ettiğimizi hatırlıyorum.Kendi hizmetine bakan askere, hasta erlere bir baba gibi şefkatle davrandığının, herkesle çok sıcak ,samimi dostluklar kurduğunun tanığıyım.

         Ahmet birlikte çalıştığı Psikiyatri uzmanı Hamdullah’ ın « hasta vizitine çıkarken önce sana uğrayayım dedim» esprisini bize kahkahalarla anlatacak kadar şakaya eleştiriye açık, her şeyi hoşgörüyle karşılayabilen bir kişiliğe sahipti.

Daha sonra Gülhane ’de akademik yaşantısını sürdürdü,çocuğu torunu oldu.

Bir otel’de yapılan emeklilik töreni ve yemeğinde çalıştığı kurumda da ne kadar çok sevildiğini gördük. O arkadaşlarını hiç yalnız bırakmadı. Arkadaş meslekdaşları da başka illerden bu törenlere katılarak onu gönülden sevdiklerini kanıtladılar.Bu uzun yolda çok şeyi paylaştıkları beraber yürüdükleri Muzo,İlhan ve Ersin Uğur ile yakın arkadaşlık ve dostluklarının son güne kadar sürmüş olması birlikte olduğumuz günlerin ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.Umuyorum hiç değilse uzunca bir süre başka bir arkadaşımızın -dostumuzun acı haberini duymayalım.

  Mutlu nedenlerle birlikte olalım,elbette kaybettiklerimizle ilgili sıcak anılarımızı hep koruyalım.Sevgili eşi Nur ve kızı Leyla başta olmak üzere tüm ailenin ve hepimizin başı sağ olsun.

Demokan

KANSER ŞARLATANLIĞINA DEVAM (2)

BU BÜYÜK BİLİM ADAMININ (!) HALİYLE GOLDİE-COLDMAN HİPOTEZİNDEN HABERİ YOK.

KEMOTERAPİNİN DAYANAĞI OLAN BU MATEMATİKSEL MODELİN ÖZETİ: KANSER DOKUSUSUNUN KEMOTERAPİDEN EN ÇOK YARARLANMASI İÇİN, MÜMKÜN OLAN EN KÜÇÜK TÜMÖR DOKUSUNU (ERKEN TANI), ETKİSİ BELİRLENMİŞ EN ÇOK SAYIDA, YAN ETKİLERİ ÖRTÜŞMEYEN, KEMOTERAPİ İLAÇLARIYLA, TOLERE EDİLEBİLEN EN YÜKSEK DOZDA VERMEK, TAM ŞİFA İÇİN EN ETKİLİ YÖNTEMDİR.

PEDİATRİK ONKOLOJİDE TAM ŞİFA ORANININ YÜZE 85’E ÇIKMASI BU HİPOTEZ YARDIMIYLA OLMUŞTUR.
MİKROMETASTAZLARIN TÜMÖRE DÖNÜŞMESİ ANCAK BU YÖNTEMLE ENGELLENMEKTEDİR.

AŞAĞIDAKİ BAĞLANTIYI KES YAPIŞTIR YÖNTEMİYLE AÇIN YA DA “GOOGLE”DAN “GOLDİE COLDMAN HYPOTHESİS”  BAŞLIĞINI ARAYIN.
http://books.google.com/books?id=TeDKf-TFJzsC&pg=PT347&lpg=PT347&dq=goldie+coleman+hypothesis&source=bl&ots=mtCoHIrW_F&sig=goLHIv5jKOfNKMob0_dqnlvl1Rs&hl=en&sa=X&ei=eqCJUbLlFMecyQGcoYGwDQ&ved=0CEkQ6AEwAw

Bana sen kansersin deseler 2 ay hiçbir şey yapmam!

 

Mine Şenocaklı
Mine Şenocaklı

Masum bir şeyden değil, kemoterapiden söz ediyoruz. Kemoterapi bir zehir tedavisidir. Kanserli hastalara tedavi için verilen kemoterapi ilaçlarının bazıları geçmişte kimyasal silah olarak savaşta bile kullanıldı.

Biz böylesine tehlikeli bir ilacı, dozunu ayarlayarak kanser tedavisinde kullanıyoruz. Hakkını verelim, lenfoma ve testis kanserlerinde çok başarılı oluyoruz. Tümörü tümden yok edebiliyoruz. Ama koruma maksatlı kemoterapi deyince iş değişir. İşte ben bunu anlamıyorum.

Olası bir kanser hastalığı için insanları zehirlemek niye?

Geçen hafta bir söyleşi yaptım, bir hafta boyunca mail ve telefonların ardı arkası kesilmedi. Tebrik eden de vardı, işi hakarete vardıran da!.. Aslına bakarsanız şaşırtıcı değildi bu tepkiler, zira pek çok hastayı ve hasta yakınını ilgilendiren hayati bir konuydu gündeme getirdiğimiz. Ve söyleşiyi yaptığım Dr. Ümit Aktaş’ın söyledikleri de çok iddialıydı… Bu sebeple geçen haftaki yazıma, “Söyleşiden çıktığımda tek bir soru vardı kafamda, ben bu meseleyi yazıya nasıl dökeceğim? İnsanları paniğe sürüklemeden nasıl anlatacağım? ” diye başlamıştım. Bekliyordum böylesi bir tartışmayı… Şimdi de devam edeceğim! Önce geçen haftadan bir özet yapmam şart, zira meseleyi iyice anlatmazsam yine yanlış anlamalar olabilir.

“Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!”

Bitkilerle tedavi uzmanı Dr. Ümit Aktaş, “Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor… Çünkü kemoterapi, ‘sitotoksik’ yani hücre öldürücü bir tedavidir. Sadece kanserli hücreleri değil, sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, yani sizi hasta ediyor. Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor” diye özetliyordu kemoterapi sürecini…

Ve ona göre artık kemoterapinin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyordu. Söyleşi boyunca sürdürüyordu iddialarını ve hak vermemek pek elde değildi: “Diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın birtakım ortak hastalık belirtileri var. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, ishal ya da kabız olabilirsiniz… Düşünün ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz! Sadece sizin pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekiyor. ” Doğru geliyor kulağa da peki ya bugüne kadar öğrendiklerimiz ve hastalara uygulanan tedaviler?.. Ben de sormuştum geçen hafta; “Mesela ‘Kanserden değil, geç kalmaktan korkun ’ deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor. Bu da mı hata?” Hiç düşünmeden yanıt vermişti Aktaş: “İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi!.. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız.”

Bu uzun özeti yapmak zorundaydım, amacım lafı uzatmak değil. Zira bir hafta boyunca gelen mail’lerde hasta yakınlarının samimi soruları kadar, onlardan da fazla suçlayıcı, mesajlar aldım. Savcılığa suç duyurusunda bulunacağını söyleyen onkologlar da vardı, beni kanser hastalarını kemoterapiden soğutup mağdur etmekle suçlayanlar da… Oysa ki başlığımız çok netti; “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!” Yani kemoterapiden vazgeçin, işe yaramaz gibi bir sonuç çıkarmak için başlığı anlamamış ya da anlamak istememiş olmak gerek!

“Her hasta için ayrı bir tedavi uygulanmalı”

Amacımız boşuna acı çeken ve bu acıya rağmen kansere yenilen hastalara ve yakınlarına bazı uyarılarda bulunmaktı… Ve bu uyarılara devam edeceğiz, hem de bu kez bizzat bir onkologla… Çünkü o da biraz akıntıya karşı kürek çekmeyi seven bir doktor. Sürekli sorguluyor, genelgeçer doğruları bile…

Geçen sene iki söyleşi yapmıştım İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’la… Dizdar çokdisiplinli bir eğitim aldığından her konuya birkaç açıdan yaklaşabiliyor ve farklı sonuçlara varabiliyor. Farmakoloji konusunda eğitim almış, kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası var ve radyasyon onkolojisi uzmanı… Ne demek derseniz şöyle diyeyim. Hastalığa tanı koyarken bile tedavisini öngörüyor, hem de tedavinin yan etkileriyle birlikte ve bunu her hastanın özelinde yapabiliyor. İşte bu sebeple içim rahattı ona giderken, kemoterapiyi sorgulayan bir söyleşi yapmıştım, bir de onun görüşünü almak istedim. Taraf olmayacak, ama benim yaptığım söyleşiyi de sorgulayacaktı! Biraz daha içim rahat ayrıldım yanından…

Ama tekrar etmemde yarar var. Bu söyleşiden de ‘kemoterapi yaptırmamalı’ gibi bir sonuç çıkmamalı. Dizdar da tıpkı Aktaş gibi kemoterapinin sorgulanmasını vurguluyor, yoksa bu tedaviye asla tümden karşı çıkmıyor. Başlık aslında yine aynı; “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!” Ve Dizdar da aynı uyarıyı yapıyor, “Kemoterapi insanı öldürübilir. Her hasta için ayrı bir tedavi vardır. Bu iş, hazırgiyim işi değil, terzilik işi…” 

Sınırsız kemoterapi öldürüyor!

– Amerika’da yapılmış bir araştırmada onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye… Büyük çoğunluk “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Peki siz yaptırır mısınız? Diyelim ki chek-up yaptırdınız ve küçük bir kitle bulundu…

Hayır, eğer rastlantıyla bir tümör bulunduysa kemoterapi yaptırmam. Çünkü önce nasıl seyrettiği konusunda bilgi sahibi olmak isterim. İki ay sonra tekrar baktırırım. Bir ay erken olur derim, genelde kendi hekimlik pratiğimden de yola çıkarak…

– İki ay fikir verir mi tümörün büyüp büyümeyeceği konusunda?

Evet…

– İki santim, üç santim de olsa kitle onu izlemekten yana mısınız?

Hayır. Cerrahi olarak erişilebilir bir yerdeyse, saptadığınız anda çıkarılmasına karşı değilim. Bizim nosyonumuz da budur. Orada bir şey saptarsanız bunu bir şekilde çıkartırsınız. Zaten tartışmalı kısım sonrasındaki kısım. Cerrahın hakkını her zaman teslim ediyorum. Yoksa varsayalım ki karaciğerde bir santimlik bir şey saptandı ve net olarak bir şey de söylenemiyor. ‘Bu iyi natürlü bir şey midir kötü natürlü bir şey midir?’ diye… Bunun iki ay sonra ultrasonla büyüyüp büyümediği ya da içinde bir değişiklik olup olmadığını saptamak hasta açısından bir kayba neden olmuyor.

– Büyüme konusunda bir sinyal veriyor iki ay izleme, öyle mi?

Evet. Ama şunu da söyleyeyim; insanoğlu dış dünyaya çok fazla bağlı. Yani sizin saçınızın uzama hızı bile mevsimden etkileniyor. Bir şeyin nasıl seyredeceği kısmını o yüzden olabildiğince kısa sürelerle izlemek daha doğru… Şimdi bir yığın arkadaşımıza bakıyorsunuz işte memesinde küçücük bir şey bulunuyor. O bir şey çıkartılıyor. Tamam, koltukaltına bakıyorsunuz bir şey çıkmıyor. Buna rağmen “Sana dört kür, altı kür kemoterapi yapmamız lazım ama memeyi de koruduğumuz için üzerine de radyoterapi yapmamız lazım” deniyor. Ondan sonra da diyorlar ki sana bir üç yıl, beş yıl da hormon tedavisi vereceğiz. Şimdi bu tedavilerin yan etkilerine baktığımızda tıbbi anlamda hep akut yan etkiler. Yani bulantı, kusma, kilo kaybı, saçların dökülmesi… Bir süre sonra bunların hepsi yerine geliyor. Ama hastanın bunları yerine koyacak rezervleri iyi değilse, iyi olsun diye başlanan bir tedavinin sonucu hiç de iyi olmayabiliyor.

Kemoterapi; ne kadar az, o kadar iyi!

– Peki, hangi durumlarda kemoterapi şart? Ya da şöyle sorayım, kemoterapi hangi durumlarda hayat kurtarıyor?

Kemoterapi ile çok başarılı olduğumuz hastalıklar var, bunları biliyoruz. Lenfomalarda çok başarılıyız. Testis tümörlerinde çok başarılıyız mesela. Hakikaten üstüne çok fazla şey koyuyor. Bir anda olayı sıfıra indirgeyebiliyoruz. Ve hastanın hastalığını tamamen ortadan kaldırabiliyoruz. Burada sorgulanması gereken kısım hep koruma mantığıyla olan kemoterapiler. Kalın bağırsağınızda tümör olduğunu varsayalım, tümörü almışsınız, bakmışsınız lenf düğümlerinde de 20 tane düğümden bir tanesinde kanser var. Koruma maksadıyla kemoterapi yapalım, tamam… Ama ne kadar? Bir kür tamam, iki kür tamam. Eğer 6 ay yapalım derseniz, o zaman durum değişiyor. Altı ayın içinde çünkü 8, 12 kür kemoterapiden bahsediyorsunuz. O zaman kemoterapinin etkileri de bir şekilde kendini göstermeye başlıyor. Çünkü artık hastalık yok ortada, olmayan bir hastalığın hastalık yapma olasılığını tedavi etmeye çalışıyorsunuz.

– Ve belki de o olasılık değil ama kemoterapi hastalık yapabiliyor üstelik…

Evet. Belki de bununla birlikte bir hastalığı da tetikliyorsunuz. Çünkü hastaların seyrine baktığınızda siz bu tedavileri ısrarla sürdürdüğünüzde bir süre sonra damarlarında pıhtılaşma sorunu ortaya çıkmaya başlıyor. Bu kural kadar net… Bu sefer emboli oluşmaya başlıyor. Bu sefer kan sulandırıcı vermek zorunda kalıyorsunuz hastaya. Hep aslında mantık aynı… Bu yüzden kemoterapinin sorgulanması gerekiyor.

Kemoterapi sürecinin sorgulanması lazım!– Dr. Ümit Aktaş, “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor” dedi. Siz ne diyorsunuz hocam? Doğru. Ben önüme gelen hastaları biliyorum. Gördükleri tedavinin hastalarda ne gibi değişiklikler yaptığını izliyorum. Hastaların bir kısmının tedaviden fayda gördüğünü, önemli bir kısmının ise tedavinin uzatılması durumunda en azından ciddi sorunlarla karşılaşmaya başladığını biliyorum. Çünkü gerçekten de gereksiz yere kemoterapi yapılabiliyor. Daha geçen hafta bir telefon geldi, hasta 80 yaşında. “Acilen kemoterapiye başlayalım” diye bir talepte bulunmuşlar.– Kim bulunmuş?

Bir özel hastane. “Nasıl acilen kemoterapi?” diye sordukları zaman, “Yapmak lazım, eğer yapılmazsa hasta ancak şu kadar yaşar” demişler. 80 yaşındaki bir hastanın kemoterapiyi kaldırıp kaldıramayacağı meselesi bir soru işaretidir. Bu işin bir yüzü. İkinci yüzünde şu var; siz kemoterapi yaptığınız zaman, bu kemoterapinin fayda verip vermediğini neye göre söylüyorsunuz, bu da çok önemli. Çünkü doktorların çoğu, hastaya baktıkları zaman onun hastalık durumuyla değil, tümör çapının küçülüp küçülmediği üzerinden bir yoruma gidiyorlar. Fakat esas olan hastanın genel durumudur. Evet, çoğu hastanın vücudunda tümör bulunmaktadır, ama bu tümörün geleceğinin ne olup ne olmayacağı konusu herhangi bir şekilde tartışılmamaktadır. Oysa önemli olan, o insanda hastalık olup olmadığıdır.

– Yani o tümörün varlığının o insanda hastalık yapıp yapmadığıdır… Doğru mu?

Kesinlikle. Tamam hastada bir sorun var, bu bir şekilde saptanmış… Mesela hasta doktora “Benim ayağım ağrıyor” diye başvuruyor. Doktor ondan birtakım tetkikleri istiyor. Bunların içerisinde performans kriteri de vardır. Çünkü doktor performansla para kazanıyor. Hastaneden bu performansının karşılığında bir ücret alıyor. O zaman ne oluyor? “Sen git bir gastroskopi yaptır”, “Sen git bir de kolonoskopi yaptır” derken, en sonunda adamın ayak ağrısıyla hiç ilgisi olmayan bir yerinde bir tümör bulunuyor. Şimdi bu tümöral oluşumu siz hastalık olarak mı kabul edeceksiniz, yoksa rastlantıyla yakaladığınız bir şey olarak mı kabul edeceksiniz? Birinci tartışılması gereken konu bu.

– Peki burada ne yapmak, nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Birincisi o tümör o insanda bir hastalık yarattı mı, ona bakmak gerekiyor. İkincisi; biz bu tümöre ne kadar müdahale edebiliriz? Üçüncüsü; madem bu adamın hiç şikayeti yok, mevcut olan kitle bu zaman süreci içersinde nasıl bir değişiklik gösterecek, en azından onu iki ay izlemek de gerekebilir. Çünkü her zaman bir şeyin bir şeye dönüşmeyeceğini de biliyoruz.

– Yani bir kitle bulunduğu gibi zarar vermeden de kalabilir yıllarca, öyle mi?

Tabii… O kadar çok hasta var ki bu şekilde karşılaştığım. Çünkü diğer meslektaşlarımız, medikal onkologlar ya da cerrahlar hastanın yaşı ve başka hastalıkları olması nedeniyle bir şey yapılamaz dedikleri için ya da hasta ben vücuduma bıçak değdirmem deyip cerrahi müdahaleyi ve sonrasında yapılacak olan kemoterapiyi reddetmesi nedeniyle bir girişimde bulunulmuyor ve hasta yaşıyor.

– Peki diyelim ki bu hasta kemoterapiyi reddetmedi…

Bir kere şunu baştan söyleyelim; kemoterapi bir zehir tedavisidir. Birtakım bitkiler içinden elde edilmiş, daha yakın geçmişte kimyasal silah olarak da kullanılmış olan bir ilaçtan bahsediyoruz… Siz böyle tehlikeli bir ilacı, dozunu ayarlayıp kanserle tedavi stratejisinin bir parçası olarak kullanıyorsunuz. Dolayısıyla zaten en başından masum bir şeyden bahsetmiyoruz! Siz zehiri doz edilmiş halde veriyorsunuz. Yani bu olmayanı yerine koyma tedavisi gibi bir şey değil. Mesela sizde D vitamini eksikliği vardır, D vitamini verirsiniz, vücudun eksiğini yerine koyarsınız. Bu öyle bir tedavi değil. Dozu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü aksi halde adam geliyor, bir hastalık tanımlanmış, ama hasta değil, bir sıkıntısı yok. Bakıyorsunuz yaşı da genç. 50 küsur yaşında. Genel fiziksel durum olarak da gayet iyi. Daha birinci kemoterapiyi aldığında darmadağın oluyor, yoğun bakıma düşecek kadar. Bu durumda iki şeyi sorgulayabilirsiniz. Bir, ya verdiğiniz ilacın siz etkisini bilmiyorsunuz, yani bunun olmaması lazım ya da getirilmiş olan ilaç bir muadil, ucuz bir yerden bulunmuş ve saf değil. Bununla birkaç kez karşılaştım.

– Kemoterapi ilacı nasıl saf olmaz?

Kadın gelmiş, meme kanseri için tedavi görüyor. İlk üç kemoterapi hiçbir sıkıntısı yok kadının. Dördüncü kemoterapide dağılıyor. Ne oldu diyoruz, ne değişti? Bakıyorsunuz, o kemoterapi şemasının içindeki ilaçlardan birinin orijinali bulunamamış, uzak diyarlardan getirilmiş bir muadil ilaç kullanılmış. O zaman işin adını başka yere çekmeniz gerekiyor. Demek ki diyorsunuz bu ilacın içinde saf olmayan, birtakım karışık kuruşuk başka şeyler de var. Çünkü ilacı pahalılaştıran şey, saflaştırma işlemidir. Bu işin bir tarafı… İkinci tarafı da şu; siz bu ilaçları uyguladığınız zaman vücudun rezerv savunma mekanizmasının bir kısmını tüketmeye başlıyorsunuz. Ama bir şey daha var; bu gereksiz kemoterapi öldürür lafının arkasındaki aslında vurgu şuraya gitmektedir. Doktorların sınırsız kemoterapi yapmaya çalışmaları… Beş yıl boyunca sürekli kemoterapi görmüş, en sonunda dişleri dökülmüş insanlar görüyorum.

Bir şekilde bize geliyorlar, bilgi almaya çalışıyorlar, biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama siz bir insanda varsayalım ki tesadüfen iki santimlik bir tümör buluyorsunuz, biz bu iki santimlik tümörü yok edeceğiz. Hasta bakıyorsunuz, normalde herhangi bir şikayeti yok, ama bir tarafında doğrulattığınız bir tümör var. Kemoterapiyi yapıyorsunuz bir şey olmuyor. İkincisini, üçüncüsünü de yapıyorsunuz… Yine tümör öylece duruyor. Ama kemoterapiye devam ediyorsunuz. Çünkü siz bu tümörün büyüyeceğini varsayıyorsunuz. Bu bilimle hiçbir şekilde örtüşmeyen bir şey… Nasıl varsayabiliyorsun? Varsayım üzerinden tıp olmaz ki!

– Orada bırakılırsa belki de vücut onunla mücadele edecek ve tümör hastalık yapmayacak denilebilir mi o zaman?

Tabii ki… Hastanın bir şikayeti yok. Belki vücuda bu şansı tanırsanız hasta bundan kendi şartları içinde de bir şekilde mücadele edebilir. Siz bir şekilde bunu yakalamışsınız, bulmuşsunuz. Bir hastalık formuna dönüşeceğini düşünerek hastaya o iki santimi ortadan kaldırabilmek amacıyla sürekli toksik birtakım maddeler veriyorsunuz. Bu toksik maddeler her seferinde hastanın vücudundan birtakım şeyler alıyor. Bugün modern tıp diye baktığımız alanın, hastalara beslenmeleri konusunda hiçbir şey söyleyemediklerini görüyoruz. Hep sürekli söyledikleri dengeli beslenin, vitamin, mineral, Omega 3 alın. Bu kadar. Başka hiçbir şey söyleyemiyor. Onu da kutu mama satarak karşılamaya çalışıyorlar.

– Kutu mama?

Beslenmesi için kemoterapi gören hastaya mama satıyor. Çünkü ihtiyacı var, normal gıdayı yutamıyor, çiğneyemiyor. Tamam, mamayı verelim ama bu hastanın bir kere normal beslenmesi lazım. Hadi bu da olabilir, bunu da anlayabiliyorum ben. Ama en azından şunu bilmemiz gerekiyor: Verilen her bir tedaviyle hastanın vücudundan eksilen kısım her neyse bunun sağlıklı biçimde yerine konması gerekiyor. Siz bunu yerine koymadığınız takdirde mevcut olanı da zaten zaman içinde yavaş yavaş yemeye başlıyorsunuz…

– Bir örnek verebilir misiniz?

Dört kür kemoterapi yapmışsınız. Tümörün çapında hiçbir değişiklik olmamış, siz bunu ısrarla sekize, 12’ye çıkartmaya çalışıyorsunuz. 80 yaşında bir adamcağız geldi karşıma. Boynunda kocaman bir tümör, lenfoma var. 12 kür kemoterapi yapılmış, hiçbir değişiklik olmamış. Lenfome dediğiniz şeyin iki kür kemoterapiyle silinmesi gerekirdi. Eğer bu iki küre yanıt vermediyse 8 küre, 12 küre de yanıt vermez. Ama hala ısrarla kemoterapi deniliyor. Sonra ne oluyor? Siz sınırsız kemoterapiyle hastanın savunma sistemini, onun hayatta kalmasını sağlayan rezervlerini ortadan kaldırıyorsunuz. Sordum “Niye 12 kür yapıldı?” diye… “Kemoterapiyi koruyucu anlamda yapıyoruz” demişler. Tamam, da nereye kadar koruyoruz bir, neyle koruyoruz iki? Toksik bir şey vererek, zehirleyerek korumaya çalışıyoruz. Peki, bugün için kemoterapi protokolünün hastaların yaşam süresini anlamlı arttırdığına dair, hele metastatik hastalarda çok ciddi bir veri var mı elimizde, hayır yok. Öyleyse niye ısrarla, sınırsız kemoterapi?

FABLES AND MYTHS ABOUT BABIES AND CHILDREN

 

PICASSO 1                        “MOTHER AND CHILD” BY PABLO PICASSO
 
 
HERE ARE TWENTY FIVE COMMON MYTHS ABOUT BABIES AND CHILDREN :
 
1.  MYTH: “FORMULA FEEDING IS A GOOD ALTERNATIVE TO BREAST FEEDING”:
 
BECAUSE OF MANY SOCIO-ECONOMIC REASONS, UNFORTUNATELY BREAST FEEDING HAS BEEN DECREASING ALL OVER THE WORLD. THIS SHOULD BE ONE SINGLE MOST IMPORTANT ISSUE TO BE ADDRESSED WORLDWIDE. THIS PROBLEM SHOULD BE ADDRESSED BY DOCTORS AND POLITICIANS ALIKE. THIS IS A VERY IMPORTANT HEALTH ISSUE AS WELL AS AN ECONOMIC ISSUE.
BREAST MILK IS THE PERFECT FOOD FOR HUMAN BABIES. BABIES DO NOT NEED ANY OTHER FOOD AT LEAST UNTIL SIX MONTHS OF AGE.
 
BREAST MILK IS A LIVE TISSUE CONTAINING ANTIBODIES AND INFECTION FIGHTING CELLS, AS WELL AS NUTRIENTS, AS WELL AS MILLIONS OF DIFFERENT STRUCTURES, THAT IS IMPOSSIBLE TO IMITATE BY FORMULA MAKERS.
PREMATURE BABY’S MOTHER’S MILK IS DIFFERENT THAN TERM BABY’S MOTHER’S MILK. IT HAS INGREDIENTS TARGETED SPECIFICALLY FOR PREMATURE BABY’S NEEDS.
INFANT FORMULA IS MADE FROM ANOTHER SPECIES’ MILK; COW’S MILK. IT IS PERFECT FOR CALVES BUT NOT FOR HUMAN BABIES. IT DIFFICULT TO DIGEST THE COW’S MILK FOR BABIES, BECAUSE IT HAS FOREIGN PROTEIN MADE  FOR THE CALVES BUT NOT FOR HUMAN BABIES.
MILK PROTEIN SENSITIVITY IS THE MOST COMMON CAUSE FOR ABDOMINAL DISCOMFORT FOR BABIES; INCLUDING CHRONIC ABDOMINAL PAIN, IRRITABILITY, INTESTINAL GAS, DIARRHEA, CONSTIPATION, SPITTING UP OR REFLUX. 
MOST FORMULA FED INFANTS HAVE CONTINUOUS “TUMMY ACHE”  BECAUSE OF DIFFICULTY DIGESTING ANIMAL PROTEIN. THEY ALSO HAVE MORE GASTROESOPHAGEAL REFLUX.
 
BREAST MILK TASTES DIFFERENT EVERY DAY DEPENDING ON MOTHERS DIET. ON THE OTHER HAND, FORMULA FED BABIES EAT SAME TASTING FOOD DAY AFTER DAY; LIKE A PANDA BEAR EATING BAMBOO SHOOTS ALL THE TIME.
BREAST MILK HAS A PLEASANT TASTE.
FORMULA HAS AN  UNPLEASANT, ACTUALLY OFFENSIVE TASTE. EVERY PARENT SHOULD TASTE THE FORMULA BEFORE GIVING IT TO THEIR BABY. I HAVE NOT SEEN ANYBODY WHO IS NOT DISGUSTED WITH BABY FORMULA’S TASTE.
 
FORMULA IS THE FIRST “JUNK FOOD” INTRODUCED IN A PERSON’S LIFE. IF JUNK FOOD CAUSES “ADDICTION” THIS IS WHERE IT STARTS. THEN ONE CRAVES FOR “JUNK FOOD” THE REST OF HIS/HER LIFE.
BREAST MILK IS INEXPENSIVE, ACTUALLY FREE, WHILE FORMULA IS COSTLY. BREASTMILK  IS ALWAYS READY TO CONSUME, AND ALWAYS FRESH AND STERILE. (FREE OF GERMS). IT DOES NOT REQUIRE MIXING, SHAKING, WASHING AND STERILIZING BOTTLES. UNLIKE FORMULA FEEDING, BREAST FEEDING DOES NOT POLLUTE EARTH.
 
NUMEROUS SCIENTIFIC STUDIES CLEARLY SHOW THAT, FORMULA FEEDING INCREASES OBESITY IN INFANTS AND LATER IN TODDLERS AND LATER IN ADULTS. THUS INCREASING DIABETES, HEART DISEASE, HYPERTENSION, STROKE AND ALL OTHER MORBIDITIES ASSOCIATED WITH OBESITY SUCH AS SOCIAL STIGMA, POOR HYGIENE, BEING LESS ATHLETIC, MORE FALLS AND BONE FRACTURES BUT MOST IMPORTANTLY DECREASED LIFE SPAN. INCREASE IN FORMULA FEEDING PRACTICE IS THE MAJOR CAUSE OF INCREASE IN OBESITY WORLDWIDE.
BECAUSE OF INCREASE IN FORMULA FEEDING, IT IS POSSIBLE THAT HUMAN LONGEVITY WILL DECREASE IN COMING DECADES.
 
FORMULA FEEDING INCREASES SUDDEN INFANT DEATH (SIDS), EAR INFECTION AND ALL RESPIRATORY ILLNESSES, ASTHMA, ECZEMA AND GASTROINTESTINAL DISEASES. 
AN EXPERIENCED PEDIATRICIAN CAN TELL IF A BABY IS FORMULA OR BREAST FED BY ONLY LOOKING OR TOUCHING OR SMELLING THE BABY.
 
BREAST FEEDING DECREASES BREAST CANCER AND OVARIAN CANCER RATE IN MOTHERS SIGNIFICANTLY. 
 
BREAST FEEDING BABIES ARE HAPPIER, MORE CONTENT AND SLEEP BETTER. BREAST FEEDING MOTHERS ALSO SLEEP LONGER AND BETTER.(BREAST FEEDING IS SEDATIVE FOR BOTH MOTHER AND INFANT)
ONE STUDY SHOWED, BREAST FEEDING BABIES FATHERS ALSO SLEEP BETTER BECAUSE OF LESS NIGHT AWAKENING. 
BREAST FEEDING BABIES’ STOOL HAS NO BAD ODOR. BREAST FEEDING BABIES’ SKIN IS SOFTER AND SMELL GOOD.
INFANTS ON FORMULA FEEDING ARE ADMITTED TO HOSPITAL 10-20 TIMES MORE OFTEN THAN BREAST FED BABIES.
THERE ARE STUDIES SUGGESTING THAT BREAST FEEDING BABIES HAVE 8-10 POINTS HIGHER IQ.
 
FORMULA FEEDING IS A SIGNIFICANT BURDEN ON ECONOMY BY INCREASED MEDICAL EXPENSES, AND POLLUTION.
 
 
2. MYTH: “Immunizations especially mercury containing vaccines cause autism”.
This myth originated from a hoax study published in medical journal “Lancet”IN 1998. Since then there has been numerous double blinded controlled studies carried out and every single study disproved this claim. Unfortunately, this false claim caused a lot of unnecessary pain and suffering. Although, no link has been found, now mercury has been eliminated from all vaccines.
“Lancet” withdrew this publication and co authors apologized and admitted that data has been tampered.
Principle author ANDREW WAKEFIELD is no longer licensed in the UK as a physician, and is not licensed in the US.
 
3. MYTH: “Cold or wet weather causes colds”
 
Only indirectly. Colds are infections of the upper respiratory tract caused by viruses. They are not caused by getting wet or cold. They are caused by coming in contact with the infected nasal secretions of other people who have colds. Getting wet or cold DOES NOT weaken the immune system to the point that it would cause a child to catch a cold. Colds are more frequent during cold or wet weather, simply because children stay INDOORS, in closer contact with each other, at these times of year. This creates a breeding ground for viruses to spread from child to child.
People in warm climates DO NOT get less upper respiratory illnesses (“colds”). Neither the Eskimos suffer more from it.
 
 
4. MYTH: “Thick yellow-green discharge from the nose during a cold is a bacterial infection and needs antibiotics.”
 
This is ALMOST NEVER true. It can be the normal end stage of a cold running its course. Nasal discharge from a cold generally starts out clear and watery and can become more cloudy and thicker and finally turn green or yellow at the end of the cold. In an era of antibiotic overuse, it is important not to over treat a green runny nose. 
Treatment should be considered for a green runny nose that does not clear after seven to 10 days or the cold symptoms do not go away by 10-14 days. With vial upper respiratory illness, having greenish yellow nasal discharge in the morning clearing later in the day is expected; it does not mean child has bacterial infection.
“SINUSITIS” IS VERY RARE IN CHILDREN UNDER 2 YEARS OLD because their sinuses have not even formed in full yet. Sinusitis has been over diagnosed probably to justify unnecessary antibiotic prescription.
 
 
5. MYTH; “Children get ear infections because they do not keep their ears covered.”
 
Ear infections are not caused by not wearing a hat or getting water in your ear. Ear infections occur in a small area behind the eardrum called the middle ear cavity. This space is connected to the back of the throat by a small tube called the eustachian tube. When a child is congested, either because of a cold or allergy, the eustachian tube doesn’t work properly, and fluid builds up in the middle ear space. This fluid acts as excellent culture medium for bacteria, which then multiply causing a middle ear infection. Most common predisposing factors for ear infection is 1. Genetic predisposition (anatomy of Eustachian tube is inherited), 2. FORMULA FEEDING, 3. cigarette smoke exposure, 4. and drinking from bottle in lying position, 4. premature or low birth weight. and for older ages, allergies.
 
 
6. MYTH: “High fever causes brain damage.”
 
Fever itself is not likely to cause brain damage. This myth got started because one cause of fever, meningitis (an infection of the brain and spinal cord lining), often results in brain damage.
 
7. MYTH: “Sugar causes hyperactivity.”
 
It certainly would be nice if this were true. We could then treat hyperactivity with special sugar reduced diets instead of medication. Repeated research published in medical journals, however, tends to disprove this theory. These studies find no discernible difference in behavior between children eating sugar and those who are not. This myth probably started as a “self-fulfilling prophecy.” Parents believe that sugar affects behavior, so when their child becomes overly active, they blame the sugar. Children ingest higher amounts of sugar during exciting events such as holidays and parties and therefore it is common for adults to blame a child’s behavior changes on the increased sugar intake. More than 100 research studies done on this subject all point to little if any effect of sugar on children. There is also no difference between the effect of sugar on ADHD (Attention deficit hyperactive disorder) children and non-ADHD children with regard to behavior. Furthermore, Sugar does not cause ADHD,
 
8. MYTH: “Standing will bow a baby’s legs.”
 
This myth originated years ago when children suffered from rickets, a Vitamin Deficiency that caused softening of the bones and bowing of the legs. Today, rickets has all but disappeared and there is no danger that standing will bow your baby’s legs. The legs of most babies are already bowed at birth from being wrapped tightly around their bodies inside their mother’s womb. It takes years for them to straighten out but allowing a baby to “stand” on their legs does not cause the bowing
 
 
9. MYTH: “If let alone, children do not eat enough.”
 
NEVER INSIST CHILDREN TO EAT MORE. NOBODY EVER DIED OR GOT SICK FROM “NOT EATING” IN PRESENCE OF FOOD.
CHILDREN, (OF ALL AGES) SHOULD DECIDE THEMSELVES “HOW MUCH” TO EAT  AND PARENTS SHOULD CHOSE THE PROPER FOOD. IE. QUALITY IS PARENT’S CHOICE , QUANTITY IS CHILD’S.
Babies triple their weight or gain about 6 kilograms (13-14 pounds) first year of life but gain only 3-5 pounds/year during the following years. Therefore, their calorie requirements do not increase significantly during toddler years.
IF YOU FORCE YOUR CHILD TO EAT MORE THAN HE/SHE IS WILLING, YOU WILL HAVE AN UNHAPPY CHILD, UNHAPPY PARENTS AND AN OBESE CHILD, AND POSSIBLY OBESE ADULT. 
 
10. MYTH: “Going outside with wet hair can cause a cold”
 
See Myth #3, Actually, viruses cause “cold”; not water, drafts, or cold weather, causes colds.
 
11. MYTH: “Feeding infants cereal at night makes them sleep longer”
 
Research has consistently shown that giving solids before bedtime will not change when an infant will start sleeping through the night. Most babies will not develop a dependable sleep cycle until somewhere between 3 and 6 months of age. When a child sleeps through the night is more dependent on how they are put to sleep, where they are put to sleep, and how parents respond when they do wake up at night. According to the American Academy of Pediatrics Committee on Nutrition, cereal and other solids should not be started until 4 to 6 months of age in order to reduce the risk of allergies
 
12. MYTH: “Teething often causes a fever and diarrhea.”
 
Medical “experts” since Hippocrates have blamed fever, diarrhea, and colds on teething. Recent research has not shown a relationship between teething and the onset of such symptoms. TEETHING CAUSES/RESULTS ONLY TEETH.
Teething does not cause diarrhea, but swallowing more saliva during teething will make stool somewhat softer.
Babies have increased “drooling” after age 4 months. This does not mean teeth will erupt soon.
 
13. MYTH: “Acne is caused from not washing your face.”
 
Acne is not related to dirt on the skin or greasy foods. It is caused by inflammation under the skin, not dirt on the skin’s surface. Keeping the face clean is always good, but scrubbing could make acne worse.
Extensive scientific studies have not found a single connection between diet and acne. In other words, chocolate, french fries, pizza and other fast foods do not cause acne. It does make sense to limit fatty foods to prevent obesity and cardiovascular disease, however. Studies have shown that foods with a high iodine content (such as shellfish) may aggravate existing acne, but does not cause it.
 
14. MYTH: “Vitamins will provide children who have poor appetites extra energy.”
 
Vitamins cannot supply extra energy since they contain no calories. Unless your child has a specific vitamin deficiency, their energy level will not change if you give them vitamin supplements. IRON SUPPLEMENTATION IN AN IRON DEFICIENT TODDLER WILL INCREASE APPETITE.
 
15.MYTH: “When children crack their knuckles, it will cause arthritis.”
 
There is no evidence that cracking joints will impair joint development or lead to arthritis.
 
That annoying popping sound is caused by the breaking of the vacuum in the joint and bubbles of nitrogen gas form in the joint fluid. The cracking noise happens when those bubbles collapse.
 
16. MYTH: “Children’s aspirin is best for treating children’s fevers”
 
Taking aspirin is not recommended any more for children unless recommended by the youngster’s doctor. Aspirin has been linked to serious medical problems, such as Reye’s Syndrome.
 
 
17. MYTH:”Going barefoot causes flat feet”
 
Going barefoot is probably best for kids. It allows their feet to develop naturally. There is no evidence that children’s feet develop any differently with or without shoes. The only real reason kids should wear shoes is to protect their feet from injury and cuts.
 
18. MYTH: “A baby’s eye color at two months is their adult eye color.”
 
It has always been thought that no changes in a baby’s eye color occur after 2-3 months of age. A recent study, however, disputes this widely held belief. The research found that eye color did not become stable until age 6 months in 90% of children. Of the remaining 10%, half continued to show changes, either lighter in shade or darker. Therefore, it looks like parents will have to wait a little longer in order to find out their child’s final eye color!
 
19. MYTH: “Don’t give milk when a baby has a cold. It will increase mucus production”
 
Many parents believe that drinking milk when a child has a cold will increase mucus production in the respiratory tract. A number of recent studies have concluded that there is no association between milk intake and the amount of respiratory tract mucus produced during a cold. Children need milk for both its protein and calcium and to withdraw such an important food item during a cold makes no sense. While some children prefer other fluids when they are sick (fruit juices, for example) parents can give milk if the child wants it without worrying about making their child worse. (Milk allergies, on the other hand, may produce a stuffy or runny nose.)
EXCESSIVE MILK INTAKE (>30 OUNCE/DAY) MAY CAUSE IRON DEFICIENCY AND POSSIBLY RELATED ANEMIA.
 
 
20. MYTH: “Rubbing the skin with alcohol will help bring down a child’s fever.”
 
This widely held belief could make the child sicker. Alcohol evaporates so quickly that it can bring on chills, which signal the body to raise its temperature even higher. Furthermore, there have been cases of alcohol intoxication if too much is applied and it is absorbed into the skin of a child. Remember that fever is a symptom, not a disease. In fact, fever may be helpful in fighting infections. If the fever is making your child not feel well, parents can make them feel better by giving (on the advice of their doctor) acetaminophen (such as Tylenol or Tempra) or ibuprofen (such as Motrin or Advil).
 
21. MYTH: “The child should not be vaccinated if they have a fever, cold and cough.”
 
There is no proof for that this widely held belief is true. Unfortunately, many parents still believe it and their child falls behind in their immunization schedule. In case of mild fever, cold, or cough a child can be safely vaccinated along with symptomatic treatment. Immunizations are only contraindicated when the illness causing the fever is severe. A mild illness (such as an ear infection) is not a reason to withhold a vaccine, even if the child has a fever.
 
22. MYTH: “Walkers will teach a baby to walk sooner.”
 
This myth is not only false but dangerous. Many infants have been injured tipping over or falling down stairs. In addition, the infant can now reach things that are up higher than she could normally reach. Furthermore, walkers may actually delay walking since the muscles used in scooting around in a walker are different from the ones used in walking.
 
23. MYTH: “A baby is “constipated” if they do not have a bowel movement at least once per day.”
This is not true. Constipation is defined by stools hardness not frequency. As long as the bowel movement is soft, a baby can go every two or three days. For some babies, especially breast fed babies, may have bowel movements as infrequently as every 7 days. Babies that are solely breast-fed sometimes have a bowel movement as infrequently as once a week! For breast fed babies once every feeding to once a week may be normal.
A baby is not constipated when they grunt, squirm, turn red, or cry while having a bowel movement. If the result of these gyrations is a soft stool, the baby is fine!
 
 
24. MYTH: “It is safe for young children to ride in the front seat of cars without air bags or the air bag turned off.”
 
Compared to children seated in the front seat, the risk of a child dying while seated in the rear is 41 % less. If there were passenger seat airbags and children sat in the rear there were 46% less deaths, thus confirming previous studies. Rear seating was found to provide the best protection in front end collisions and rollovers. Even a child sitting in the front seat of a car without airbags but who is properly belted in is in more danger than a child sitting in the back seat with the same restraints.
 
 
25. MYTH:  : “Children must be made to eat what’s good for them whether they want to or not.”
SEE MYTH #9
 
Study after study has shown that very young children will eat what’s good for them even when surrounded by unhealthy, rich foods, if they are left alone. It serves no purpose to force kids to eat things they dislike or to eat more than they want. Rather such practice cause food to become a tool used for resisting authority and sets kids up for eating disorders later on in life. Pressuring a child to eat has been implicated in causing anorexia, bulimia, or obesity later in life. While it is always appropriate to limit kids’ consumption of junk foods, it is best to let the child’s appetite be your guide. Children eat more when they are growing and less when they are not in a growth phase. Don’t make mealtime a battle ground.  
               “MOTHER AND CHILD” BY PABLO PICASSO
PICASSO 2

KÜÇÜK İZCİ

IZCI BIRNUR    

                             Değerli Yaran                           

         Bugün benim doğum günüm. Günün mana ve ehemmiyeti çerçevesinde, şöyle geriye doğru bir göz atalım.  Bıldırın Turnaları ile işbirliği yaparaktan kişisel arşivimizi karıştırıp, bir anımızı canlandıralım.

       Kendi halimde, etliye sütlüye karışmadan ilkokul birinci sınıfa devam etmekte idim. Daha yıllarca okula gideceğimi bir takım yetkili ağızlardan duymuş ve beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Demek ki gençliğimin hayrını göremeden, hayatın taşlı ve dikenli yollarına revan olmuştum da farkında değildim.  Vah başıma gelenler vah, üstelik de tuh be yahu idi. Kendime ziyadesi ile acımaktaydım.

       Şunun şurasında yedi yıldır ortalıkta gezinmekte olduğumdan, haliyle kayda değer bir icraatta bulunmamıştım. Artık paçaları sıvamanın vakti gelmişti ve kendimi önemli hissetmemin tam zamanıydı. Vakit geçirmeden mühim bir şahsiyet olmaya karar verdim. Yıllar çarçabuk geçmiş, koskoca yedi seneyi boş işlerle uğraşarak geçirmiştim. Artık harekete geçmeli, şöyle dört başı mamur bir meşguliyet bularak adam yerine konulmalıydım.

       Bir sabah, İzci olmaya karar vermiş olarak uyandım. Kararım kesindi. Tez vakitte İzci olmalıydım. Okulun bahçesinde fiyaka satan Yavru Kurt İzciler asabımı bozuyorlardı ve benim onlardan neyim eksikti? Evet, artık benim de geri dönüşü olmayan bir hedefim, neticesi yükselmek ve ileri gitmek olan bir ülküm vardı. Varlığım, Türk varlığına armağan olsundu. İzci olmamak için hiçbir nedenim yoktu. Olmalıydım ve olacaktım. İzci olmadan geçirdiğim yıllara yazıklar olsundu. 23 Nisan törenlerinde onca senedir kelebek kılığı ile ortalıkta dolaşmaktan hicap duymakta idim. Kelebek imajı, üzerime amele sümüğü gibi yapışıp kalmıştı.  Halbuki şu İzci üniforması fevkalade fiyakalı idi ve mutlaka giymeliydim. O kahverengi keçe bereyi kafama geçirerek düdüğümü boynuma asmalı, sucuk kangalı misali kıvrılmış halatı kemerime takmalı, beyaz eldivenleri giymeli ve trampet çalarak törenlerde boy göstermeliydim. Göstermeliydim ki, tören locasında oturan Tarsus Kaymakamı,  Milli Eğitim Müdürü ve dahi Belediye Başkanı, fötr şapkalarını sallayarak bana selam versinlerdi. 

      Tasarımı biran önce hayata geçirmek üzere, konuyu ebeveynime açtım. Makul ve mantıklı taleplere itiraz etmek, o devrin ana babalarının en belli başlı vasıfları arasında yer almakta idi. Evlat ister, ebeveyn kayıtsız şartsız itiraz ederdi. Vaziyet bundan ibaretti. İzci olma talebimi bu yüksek makama saygılarım ile arz etmiştim ancak, ebeveynliğin baş vecibesini yerine getirip muhalefet ederek asabımı yerinden oynatmışlardı. Asabımın ayarının bozulması ve yerinden zıplatılması, ev ahalisi için fevkalade tehlike arz ederdi. Böyle durumlarda önce tepine tepine ağlar, faydasını görmez isem kendimi yerlere atıp  tepinerek zırlama eylemime orada devam ederdim. Sistemim bu idi.

     İzci olma talebim hususundaki toplantının son dakikaları hayli gergin geçmişti. Gelenekler doğrultusunda kendimi kaldırıp yerlere atarak gerektiği kadar tepinmiştim. Üstelik, ağzımı gök kubbeye doğru açıp orta dalgadan yayına geçerek “mutlaka izci olmalıyım” konulu bir bozlak ve uzun hava okuyup, kararımın kesinliğini belli etmiştim. Ancak çabalarım nafile, vaziyet heyhat  idi. İzci olamayacaktım. Böyle korkunç bir kararın İnsan Hakları Mahkemesinde görüşülmesi kanaatindeydim.

      İzci olamayışım, önümüzdeki 23 Nisan Bayramında Tarsus Kaymakamı, Milli Eğitim Müdürü ve Belediye Başkanının şapkalarını bana sallamayacak olmaları manasına geliyordu ve bünyemin bu felaketi nasıl kaldıracağını bilmiyordum. Derin bir teessüre kapılarak, hayatımın en muhteşem idealini gerçekleştirememek yüzünden  bunalımın dibine vurmuştum. Aslında  dağda bayırda kamp kurmak heveslisi değildim. Bütün maksadım, törenlerde boynuma astığım küçük bir davulu tımbırdatarak yürüyüp, tribünlerde oturan büyük insanlara beyaz eldivenli elim ile izci selamı vermekti. Onlar da bana şapkalarını sallasınlardı. Hevesim bundan ibaretti. Başka da bir niyetim var ise gözüm çıksındı.

     Günlerdir kafayı izcilikle bozmuştum. İzci olamazsam bu dünyanın bana zindan olacağı ve dahi dar geleceği belli olmuştu. Bunalımdan bunalıma atlarken, İzci olmak fikrini kafamdan çıkartamıyordum.  Sabahları erkenden kalkıp, belime bir ip bağlıyor, ipin ucuna bir kangal sucuk takıp dolaşarak yürekleri dağlıyordum. Evdeki malzemelerden kendime İzci kıyafeti tasarımları yaparak hayattaki en büyük hevesimi kursağıma yerleştirmeye çabalamakta idim.

     Yine sabahlardan bir sabah, elime geçirdiğim hamam tasını kafama yanlamasına takıp, boynuma o çok heves edip de bir türlü öttüremediğim İzci düdüğünü çağrıştıran herhangi bir düdük asmıştım. Mutfaktan kapıp getirdiğim Apikoğlu sucuğunu, kemere takılan yuvarlak halat niyetine belime tutturup sallandırmıştım. Annemin bulaşık eldivenlerini ellerime geçirip izci selamı vererek aynanın karşısında  hülyalara dalmıştım ki,  aklıma şahane bir fikir geldi.

     Saat sabahın beşi idi ve bütün ev ahalisi derinlemesine uykulardaydı. Bu durumun benim için bir mahsuru yoktu. Uyansınlardı. Şu iki abla bir abiden müteşekkil Mahşerin Üç Atlısı’ndan yardım talep edecektim.  Üçü de boş gezenin boş kalfaları idi. Bir işe yarasınlar, kedi olup bir av tutsunlardı. Anamın ve babamın gözlerinde nedense itibar sahibiydiler. Buna hiç layık değillerdi ama evde az çok söz sahibi idiler. Belki bunların tavassutları sayesinde İzci olmam konusu yeniden gözden geçirilebilirdi. Üçünün de göz kapaklarını teker teker yukarıya doğru kaldırarak, uykularının derinlik katsayısını kontrol ettim. Evet derin uyuyorlardı ama tavassutlarına ihtiyacım vardı.

      Büyük ablam Oya’dan ziyadesi ile korkardım. Buna rağmen, “sabahları erken kalkar Yavru Kurt, bozkırlarda ateş yakar Yavru Kurt” türküsünü söyleyerek yanına gittim. Gözünün kapağını parmaklarımla aralayıp, İzci olmam konusunda himmet gösterip göstermeyeceğini sual ettim. Uykusuna ara vermeden, kalkarsa kafamdaki hamam tasını yine kafamda parçalayacağını ifade etti. Sabahın seher vaktinde bile sinirimi bozma yeteneğine sahipti. Belimdeki sucuk kangalını burnuna bastırıp, çarpım tablosunun altılardan sonraki bölümünü ezberleyemediği gerçeğini suratına haykırarak öfke ile yanından ayrıldım. İnşallah ömrünün sonuna kadar çarpım tablosunu ezberleyemezdi.

      Küçük ablam Şule, evdeki hiyerarşik sıralamada bir üstümde yer almakta idi ve dolayısıyla kendisini katiyen iplemezdim. Ağaç tepesinden kafa üstü düşerek sürdürdüğü yaşam biçimine hiç saygım yoktu. Yine de, kutsal İzcilik idealimin hatırına bununla bir süre iyi geçinmeliydim. İpten kazıktan kurtulmuş mizacı nedeniyle bütün gün sokaklarda koşturur dururdu. Ağaçlardan düşmekten her tarafı yara bere içindeydi.  Benden değil İzci, anlı şanlı bir Bok Böceği bile olmayacağını söyleyerek, izciliğim konusunda ne düşündüğünü açık etti. Bir yandan da hararetle uyuyordu. Anladım ki uykusunda bile benden nefret etmekte idi. Nefretine nefretle karşılık verip, dizinde kabuk tutmuş yaralarından birini koparttım. Hırsımı alabilmek adına, baş ucunda hazine gibi sakladığı Belgin Doruk-Göksel Arsoy resimlerinden birkaç tanesini yırtıp rahatladım.

      Şafak sökmeden, abimin İzci olmam konusunda tavassut edip etmeyeceğini  öğrenmeliydim.  Bakalım kızların Allahın belamı vermesi konusundaki görüşlerine katılıyor muydu. Mahşerin Üç Atlısından biri olduğuna göre, besbelli o da Allahın belamı vermesinde bir sakınca görmemekteydi. Kendilerine hiçbir zararım olmadığı halde, nedense benden fena halde müşteki idiler. Ne diyeyim, allahlarından bulsunlardı.

     Abim onyedi yaşında koskoca bir adamdı ve yaşına başına hürmette kusur etmezdim. Şu benim izcilik işine bir el atsa fena olmazdı. Hoşaf kasesi ağzı büyüklüğündeki gözlerinin kapaklarını, maki bitki örtüsüne benzeyen kaşlarına kadar itina ile kaldırıp,  izciliğim hususunda himmet göstermesini  kendisine saygılarım ile arz ettim. Annemin beni başlarına bela olayım diye mi doğurduğunu sual etmesinden, izcilik meseleme ehemmiyet vermediğini  anladım. Benim gibi akıldan gayrı müsellah bir çocuk sayesinde dünyadaki bütün çocuklardan nefret edeceğini ve benim yüzümden çocuk doktoru olmaktan vaz geçeceğini belirtti. Sabahın seher vaktinde gücenip kırılacağımı düşünmeden ettiği lakırdılara fevkalade öfkelenmiştim. Ağabeydir demeyip intikamımı almalıydım. Okuma yazmam yoktu ama,  iki yıldır  baş ucunda duran siyah beyaz Romy Schneider fotoğrafının üzerinde, “Timur’cuğuma sevgilerle, senin Romy’in” yazmakta olduğunu biliyordum. Güya ünlü aktrist Romy Schneider, onyedi yaşındaki abimize abayı yakmıştı ve fotoğrafını imzalayıp yollamıştı. Vay be, sanki biz de yutmuştuk. Bunu benim külahıma anlatsındı. O yazıyı kendisinin yazdığını bilip de bilmemezlikten gelmeyeceğimi ve bütün Tarsus’a yayacağımı ifade ederek, göz kapaklarını yerlerine bıraktım.

      Mahşerin Üç Atlısından bana hayır gelmeyeceğini  sabah ezanını müteakiben anlamıştım.  Madem ki yoluma taş koymuşlardı, ömrümün sonuna kadar bunların ipliklerini pazara çıkartmak boynumun borcu olsun idi.

      İzcilik hevesimi, ömrümün geri kalan kısmında gerçekleştiremeyeceğim diğer heveslere yer bırakacak şekilde kursağımın ücra bir köşesine yerleştirdim. Kafamda izcilik takıntım, kursağımda izcilik hevesim ile günlük hayatım devam etmekte idi.

     Bir akşamüstü annem tarafından,  mahallenin bakkalından ekmek almaya vazifelendirilmiştim. Dalgın ve düşünceli bir vaziyette Toros Bakkal’a giderek parayı uzatıp, iki ekmek istedim. Bakkal bey amca suratıma derin bir merhamet ile baktı ve  bizde İzci yok diye cevap verdi. Zira iki ekmek diyeceğime, yanlışlıkla “İki İzci” deyip  adamcağızın vicdanını sızım sızım sızlatmıştım. Pedagog Bakkal Toros,  büyüklerimi ikna edip hayatımı değiştirerek İzci olmama vesile oldu. Tavassutu sayesinde muradıma ermiş ve İzci olmuştum. Allah ondan bin kere razı olsundu.

      Kendi kendimin doğum günümü kutlar, küçüklüğümün gözlerinden, büyüklüğümün ellerinden öperim.

                                                                                         Birnur

     

KANSER ŞARLATANLIĞI

VATAN GAZETESİNDE BİR ŞARLATANLIK ÖRNEĞİ

Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

Tweet

Yorum: 0 
29.04.2013    E-Posta: msenocakli@gazetevatan.com

Mine Şenocaklı
Mine Şenocaklı

Bitkisel İLAÇLA TEDAVİ uzmanı Dr. Ümit Aktaş’tan çok tartışılacak bir iddia:

Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Pek çok insan bu yüzden ölüyor!

Söyleşiden çıktığımda tek bir soru vardı kafamda, “Ben bu meseleyi yazıya nasıl dökeceğim? İnsanları paniğe sürüklemeden nasıl anlatacağım?” Söyleşiyi yaptığım doktor, Türkiye’de fitoterapi, yani bitkisel ilaç tedavisi üzerine uzmanlaşmış altı doktordan biri; Dr. Ümit Aktaş… Çok kısa süre önce ‘İlaçsız Yaşam’ adlı kitabı çıktı ve ben de o kitabı okudum. Kitabın sonunda bir hastanın sorusuna verdiği yanıt bu söyleşiyi yapmamın temel sebebi oldu. Soruyu soran hastaya pankreas kanseri teşhisi konmuş, tedavi önerisi ise ameliyat, ardından da kemoterapi… Hasta ameliyattan değil ama kemoterapiden korkuyor ve soruyor; “Kanseri yenmenin başka bir yolu yok mu?”

Aktaş’ın verdiği yanıt pek çoğunuza iddialı gelecek, aynen şöyle: “Size kanser teşhisi konulması, kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Beklemek ve izlemek gerekir. Kaldı ki pankreas kanseri olsanız bile bitkisel ilaçlarla tedavisi mümkün, ameliyata da, kemoterapiye de gerek yok.”

Boşuna mı acı çekiliyor?

Bu beni hem şaşırttı hem umutlandırdı ama bir o kadar da şüpheye düşürdü. Onca insan boşuna mı acı çekiyordu? Bu kadar doktor yanlış tedavi mi uyguluyordu? Mutlaka yanıtlarını öğrenmem gerekiyordu, zira ben de eriyen pek çok insan görmüştüm kemoterapi tedavisi sürecinde!..

Dr. Ümit Aktaş söyleşiyi hemen kabul etti, zira bir misyon gibi görüyordu gereksiz kemoterapi tedavisini engellemeyi… Aklıma gelen tüm soruları sordum ve tatmin edici yanıtlar aldım. Söyleşiye geçmeden yine de altını çizeyim; bu demek değil ki her kemoterapi tedavisi sadece boşuna acı çekmektir, pek çok kanser vakasında kemoterapi dışında bir çözüm olmayabiliyor. Bunu sorularıma cevap verirken Dr. Ümit Aktaş da vurguladı… Dolayısıyla teşhis konduktan sonra bir başka doktora danışmakta büyük fayda var. Zira bazen kanser değil, ama kemoterapi öldürebiliyor!

Bağışıklık sistemi çöküyor


– Hocam çok tartışılacak bir iddiada bulunuyorsunuz kitabınızda… Pankreasında 2 cm’lik bir tümör olduğunu öğrenen ve doktorların hemen ameliyat, sonrasında da kemoterapi önerdiği 58 yaşındaki hastaya, bunlara gerek olmadığını, kanserin de bitkisel ilaçlarla tedavisinin mümkün olabildiğini söylüyorsunuz…

Doğru, kanserin bitkisel ilaçlarla tedavi edilebileceğini iddia ediyorum… Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan tedaviler. Hastayı kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

– Nasıl?

Kemoterapi ‘Sitotoksik’, yani hücre öldürücü bir tedavidir. Kanserli hücreleri toksik etki yaparak, yani zehirleyerek yok ediyor. Ama kemoterapi sadece kanserli hücreleri öldürmüyor. Kanserli hücrelerin yanında sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Sıkıntı da burada zaten. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, sizi hasta ediyor. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi? Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor. Artık kemoterapilerin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyor. Biz doktorlara tıp fakültesinde hocalarımızın öğrettiği ilk kural şudur; hastanız için en az zarar verecek tedaviyi seçmelisiniz. İşte ben bu sebeple kanser hastalarına kemoterapi uygulanmasına karşı çıkıyorum. Sonra kanserde en önemli savunma mekanizması bağışıklık sistemiyse, bizim kanseri tedavi etmek amacıyla kemoterapi uygulayıp, bağışıklık sistemini çökertmemiz yanlış değil mi? Üstelik bir şey daha var; diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına da gelmez.


– Anlayamadım…

Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın, birtakım ortak hastalık belirtileri vardır. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, kusabilirsiniz, ishal ya da kabız olabilirsiniz… Diyelim ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz. Sadece size pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekir.

– İyi ama kanserden değil, geç kalmaktan korkun deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor…

İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit yan etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani, hasta olacaksınız. Sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız!

Üstelik kemoterapinin bu yan etkileri kemoterapi uygulanan bazı hastalarda değil, bütün hastalarda meydana geliyor. Yani bu etkiler yan etki değil, kemoterapinin direkt etkileri. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi?

– Kemoterapi tedavisi uygulandıktan sonra sağlığına kavuşan pek çok hasta da var ama…

Tabii ki var… Her kanseri kendi içinde değerlendirmek gerekir. Tek tip bir kanserden bahsetmek mümkün değil. Hepsinde ayrı tedaviler ve ortalama yaşam süreleri mevcut. Ama ben pankreas kanserinden örnek vereyim; kemoterapi ve cerrahinin pankreas kanserindeki 5 yıllık hayatta kalma şansını artırdığına dair hiçbir tıbbi kanıt yok.

– Hastanın hayatta kalma şansını artırmayan ve bu kadar fazla yan etki yaratan bir tedavi neden uygulanıyor peki?

İzahı aslında son derece açık; kanser tedavisi, ilaç endüstrisinde en hızlı büyüyen pazar! Sadece 2006 yılında dünyada 37 milyar dolarlık kanser ilacı satıldı. Bu rakam da her sene katlanarak büyüyor. Dünyada kanser tedavisi üzerine sürdürülen çalışmaların çoğu ise kanser ilacı üreten ilaç firmaları tarafından finanse ediliyor. İlaç firmalarının tıbbi araştırmaları finanse etmeleri engellenmediği ve bağımsız bilimsel araştırmalar yapılmadığı sürece insanlar bu sıkıntıyı yaşamaya devam edecek.

Kanser teşhisi konulmuş olması hasta olduğunuz anlamına gelmez


– Sizin bitkisel tedaviyle iyileştirdiğiniz hastalarınız var mı?

Var tabii… Mesela en son 4 yaşında bir hasta getirdiler. Böbreküstü bezi tümörü var. Aynı zamanda akciğerde metastaz yapmış. Bana geldiğinde trombosit sayısı 22 bine düşmüştü. Çünkü kemoterapi yapmışlar. Biliyorsunuz trombositler kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücrelerdir. Trombosit sayısının 22 bin olması, ciddi, ölümcül kanama tehlikesi var demektir. Bu yüzden tüm tedavi kesilmişti. Maalesef bana hastalar çoğunlukla böyle son aşamada geliyor. Bitkisel tedaviye başladık. Trombositleri 20 gün sonra 119 bine çıktı. Ve 30. günde çekilen tomografilerde bütün tümörlerin küçüldüğü görüldü.

– Şimdi nasıl?

Tedavi sürüyor. Henüz 40’ncı günde… Ama iyileşme başladı. Ben genelde böyle hastalarıma immünoterapi dediğim bağışıklık sistemi tedavisini uyguluyorum. Çünkü dünyada da bağışıklık sistemi tedavi edilen pek çok kanser hastasının iyileştiğini görüyoruz. Kanser tedavi edilebilen bir hastalıktır.

– Kemoterapiye gerek kalmadan mı?

Her hasta için değil tabii… Ama ben şunu söylüyorum, kemoterapinin gereksiz kullanılması cinayettir! Kemoterapi kullanılacak hasta çok doğru seçilmelidir. Yanlış kemoterapi uygulamaları insanları öldürüyor. Bugün dünyada bütün bilim adamları kemoterapiyi nasıl bırakırız diye çalışıyor. Kemoterapi uygulamadan da kanser hastalarını tedavi etmek mümkün. Hastaya her şeyden önce tedavi seçenek hakkı verilmeli ve doğrular anlatılmalıdır. Çünkü hasta geliyor diyor ki, “Benim hiçbir şeyim yoktu, chek-up’a gittim, karaciğerimde nodül görüldü, doktorum dedi ki ‘Kansersin! Hemen kemoterapiye başlayacaksın!’ ‘Başlamazsam ne olur?’ dedim. ‘Bu hastalıktan ölüm oranı şudur’ dedi. Kemoterapi yaptırmaya başladım, şimdi perişanım.”

İnsanlar zaten kemoterapiden dolayı ölüyor. Oysa kanser teşhisi konulması başka şey, kanser hastalığı başka şey. Tamam vücudunda bir nodül var. Ama ne oldu, sen hasta mısın? Bu nodül sana ne yaptı? Ateşin mi var, kilo kaybın mı var, ağrın mı var, sürekli miden mi bulanıyor? Hiçbir şeyin yok. Sapasağlamsın, sağlıklısın. O zaman niye kemoterapi veriyoruz bu insana? Kemoterapi ne yapacak ona? İyileştirecek mi? Tam tersine, bağışıklığını çökertecek. Onu enfeksiyonlara ve kanser hastalığına karşı açık hale getirecek.

Pankreas kanserine karşı zerdeçal tüketin

– Peki sizin pankreas kanseri için tedavi öneriniz nedir?

Dünyada pankreas kanserini tedavi edebilmek için pek çok araştırma yapılıyor. Bu çalışmalarda özellikle üzerinde durulan bitki zerdeçal. Amerika’nın en önemli kanser merkezi MD Anderson Kanser Merkezi’nde zerdeçalla ilgili pek çok çalışma yapıldı ve pankreas kanserinde tedavi edici etkisi olduğu gösterildi. Bir araştırma var. Son aşamadaki 25 pankreas kanseri hastasına hiç kemoterapi uygulanmamış, sadece ilaç halinde zerdeçal verilmiş. Bu gibi son döneme gelmiş vakalarda 12 aydan fazla hayatta kalma şansı maalesef yüzde 10’dur. Zerdeçal kullanan hastaların 25’i de 18 ay yaşamış.

– Sadece 6 ay mı daha fazla yaşamışlar?

Hayır, yanlış anlaşılmasın, hastalar yaşıyor, çalışma son bulmuş… Ve bu 25 hastanın birinde kanser tamamen iyileşmiş. Pankreas kanserinde tek bir hastanın tam şifa bulması mucize gibidir. Kemoterapide ise böyle bir sonuç yok. Hatta şunu söylemek mümkün, belki de bu 25 hastaya kemoterapi tedavisi uygulansaydı tümü hayatını kaybedecekti. Bu yüzden ben pankreasında tümör olanlara baharat olarak bol bol zerdeçal tüketmelerini öneriyorum. Fakat zerdeçalın gıda olarak alındığında bağırsaklardan emilimi çok düşüktür, tedavi amaçlı olarak zerdeçal kullanmak için mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Bağışıklık sistemini desteklemek de hayati önem taşıyor. Bunun için propolis ve C vitamini tavsiye ediyorum… Tabii yine doktor kontrolünde.


Kemoterapi; kırk katır mı, kırk satır mı?


– Maalesef benim çok sevdiğim bir yakınımı da kemoterapinin yan etkileri bitirdi… O kadar çok acı çekiyordu ki, intihar etmekten söz ediyordu son günlerinde…

Çünkü hastalar iki seçenekle karşı karşıya bırakılıyor, kemoterapi mi, kanser mi? Kırk katır mı, kırk satır mı? Diyorsunuz ki, “Ya bu, ya bu!” Hasta ne yapsın? “Karaciğerinde kitle bulup, kansersin, öleceksin. Tek çaren bu!” diyorlar. Kemoterapiye başlıyor. O zamana kadar tertemiz, hiçbir şeyi yok. Kemoterapiyle birlikte kilo kaybı, mide bulantıları, kusmalar başlıyor, saçları dökülüyor. Hasta değilken hastalanıyor insan. Kemoterapi insanları yıkıyor, hasta ediyor… İşte ben bu yüzden kemoterapiye hayır diyorum.

– Kemoterapinin yan etkileri yüzünden hayatını kaybeden hastaların oranı nedir peki?

Kesin bir rakam yok ancak azımsanmayacak kadar çok insan kemoterapi yüzünden ölüyor. Bir kere kemoterapi başlı başına ölümcül bir tedavi. Çünkü bütün kemoterapi ilaçları kanser yapıyor. Ve kemoterapiye bağlı lösemiler ve ikincil kanserler görülüyor. Bu bilinen bir gerçek. Sonra başarı oranlarına bakıyorsunuz, örneğin pankreas kanserinde kemoterapi ve cerrahinin hastanın ortalama ömrünü uzattığına dair hiçbir bilimsel bulgu yok. Peki niye yapıyoruz öyleyse? Zaten pankreas kanseri çok hızlı ilerleyen bir kanser! Sonra meme kanseri… 50 yaş üzerinde yapılan çalışmalarda gösterildi ki, kemoterapi ömrü sadece yılda yüzde 3 uzatıyor. Bir yılın yüzde 3’ü ne eder? 10-11 gün! Biz bunun için mi veriyoruz kemoterapiyi insanlara? Bir canlı yayında bizzat yaşanan bir vakayı anlatayım size. Hasta aradı, dedi ki, “Daha 42 yaşındayım. Samsun’da meme kanseri teşhisi koydular. Bir mememi ameliyatla aldılar. Kitle patolojiye gitti, iyi huylu çıktı!”

– Memesi alınmış ama kanser değilmiş!

Evet… Dahası var. Sonra İstanbul’a gelmiş hasta, başka bir doktora görünmüş, o da kemoterapi vermiş.

– Niye, kitle iyi huylu çıkmış?

Ben de aynı soruyu sordum. “Kanserden korumak için verdiler” dedi. Tam 6 kür! Düşünebiliyor musunuz? Kanserden korumak için kemoterapi!

– Bu söyledikleriniz onkologları ayağa kaldıracak…

Bakın bütün bunları belki gazetecilere söylemiyorlar ama pek çok doktor kendi arasında bunları konuşuyor. Amerika’da yapılmış bir araştırma var. Onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye… Neredeyse tamamı “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Kaldı ki bilimsel çalışmalar da ortada…

YARIN:
 Kanserden koruyucu iki basit kür… Brokoli kanser yapıyor mu?

 

FÂTİH SULTAN MEHMET VE “ECNALUBMA”

Tayyaraye (uçağa) süvâr olup (binip) Türkiyemiz’e
doğru uçmaktayken 10,000 metre havalanmıştık ki,
güneşin batmasının hemen ardından Merkür gezegeninin
uçağın penceresinden içeri ışıldıyaraktan bizlere
bakmakta olduğunu hayretler içinde görmüs idik. Fakir
Merkür’ü hiç böylecene görkemli tamaşa etmediğinden,                                                              bu olayı anlatılmaya müstehak  bulmuşuzdur.

Sular kararup da gece çöktükte, yüzünüzü
güney batıya çevirip, serinizi (başınızı)
45 derece yukarı kaldırdıkta ve burc-u şîrin (ASLAN
burcunun) sağ üstüne bir baksanız, gecelerin
sultânı Zuhâl (Satürn) gezegenini görmenizle, muhabbetinizden
gözleriniz yaşarır. Hayır duanızı almak içün, Zuhâl’imizin ve de Mars gezegenininTony Licata arkadaşımızca çekilmiş bir suretini yazımıza ekledik ki bu iyiliğimiz de unutulmaya. 

Gelelim aslan meselimizin henüz anlatılmayan geri
kalanına..:
Şîr (aslan) kardeş fitne kediye “Sen de bizden olup
da neden bücür kaldın ?” diye sual edincek, fitne kedi
eydür (dedi ki),”ahh hiç sorma aslan kardeş, sen
bu insan milletini bilir misin ?.. beni bücür bırakan aha bu
insan denen melânettir” deyincek, aslandır, “sal beni
şu insana ki cezasını bir güzelce vereyim” diye eyitip
(söyleyip), fitne kedinin peşine takılayazmış.
Kedidir, uzaktan “insandır” deyüp gösterdiği güzeller
güzeli, bir insan dilberine işmar edip aradan çekilsin
ki, dilberdir, güzelliğine güvenip aslanımızdan
katiyyetle ne hicâb edip (utanıp) ne de korkmadığı
halde, Ahmet Paşa’nın:                                                                                                                “Şîri şikâr eder gözü ahûsu dilberin”
(Dilberin ahû gözü yok mu, avcı geçinen aslanı kendine av eder)                                   mısraından cesaret alarak, aslan kardeşimize fettan
(çapkın) bir nazâr eyleyip (bakıp) yakınlaşmasıyla,
aslandır güzel dilberimizi “hap” diyerekten yutuvermiş idi.

Kıssadan hisse:
1. Besle kediyi versin seni aslana (şîre).
2. Rağbet etme şâire, nûsu (nasihatı) ömür kısaltır. (buradaki şâir Ahmet Paşa’dir bizim şâir Salih degil)
3. Fitnenin belâsından, güzellikle ve göz süzmekle kaçılmaz.
4. Yer yüzünün şîri göktekine hiç benzemez. (Gökyüzündeki “aslan burcuna atıf)

Mahlâsı (şâirlik adı) “Avniya” olan Fatih Sultan
Mehmet’e inanmak gerekirse, ölüm çok zorlu bir iş
olsa da, dilberin gamzesi sayesinde bu iş güya çok kolaylaşırmış.
“Avniya, gerçi ölüm dünyede müşkil işdür
Gamze-i dilber ile biz ânı âsan ideruz”                                                                                  (Asan etmek = kolaylaştırmak)
(Fatih Sultan Mehmet)

Ankara’mızın kalasındaki Çengelhan Rahmi Koç müzesine
yolu düşenlere malûmdur; oracıkta duvara çerçevelenip
asılmış Fatih Sultan vakıfnâmesini görmeyenler okusun
diye, bir sûretini sevabımıza yazımıza eklemiş
bulunmaktayız. Kalemizin ortasındaki aşevinin (“restaurant”),                                                                   “Kale Washington” diye isimlendirilmesinden
gocunmamız bitmeden, arkamızdan can-hıraş feryâd edip
kıyametler koparaktan avâz eden külüstür cankurtarana nazar
etmemizle, “osuruğun adını bâd-ı Sabâ koymuşlar” kavlince,
arabanın burnundaki yazının dikiz aynasından ters görülüp doğru okunsun muradıyla olacak, “ECNALUBMA” yazıldığını görmemizle….

Yok be yâran, Amerikan padişahı Corc Bush (“puşt” okunur), Irak’ı işgal edüp “bâri güzelce bir emperyalizm yapalım yahu” diyerekten , garip askerleri gereksiz telef ettirmektedir. Gerçek garip askerin ne olduğunu cümle alem görsün amacıyla, Çanakkale’de savaşan iki Türk askerinin resmini GURURLA yazımıza uladık ki, minnetimiz kimedir herkesçe biline.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakîr-i pûr taksîr
Dr. Timur Sümer

 

MarsSat
Fatih vakfi

Mehmet_ve_Mehmetcik

 

GÖK TAŞLARI GÖZ YAŞLARI (Fikir uçuşmaları)

ESEK

“Ey sözlerin aslın bilen, söyle bu söz kimden gelir                                                            Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir” (Yunus emre)

Nusreddin hoca yine bir gün Akşehir gölüne yoğurt çalarken, akıllı komşuları her zamanki gibi yetişip, “Aman hoca yine göle yoğurt mu çalmaktasın, bilmezmisin ki göl maya tutmaz ?” diye her zamanki gibi efkâr (fikirler) yürütüp avâz etmişler.                              Hoca “Lâhavle” deyip yanıtlamış :
“Bre benim aymaz köylüm… her Temmuz ayında, yurdumuzda geleneksel olan ‘Karadeniz’de gaz bulma töreni’ gazına (!) geliyorsunuz da bizim gölün yoğurt tutacağına inanmıyorsunuz ; hayret bir şeysiniz billa.

Swift-Tuttle adlı kuyruklu gök taşı, (“kuyruklu yıldız !?”)güneş sistemimize her 130 yılda bir girip eteğinden bol miktarda taş toprak döker ve bu taşlar ise kuyruklunun geçtiği yolda uzayda asılı kalır. Sevgili dünyamız ise bu mezbelelik içinden, her Ağustos ayında zorunlu olarak geçerken, gök yüzümüzde nice “yıldız kaymaları” olur, ahalimiz ise bu kaymalara bakıp nice niyetler tutmaktadırlar.
Öte yandan, Swift-Tuttle kuyruklusu en son 1992 yılında yakınımızdan geçmiş olup, bir sonraki geçişi 2122 yılında olacağından bizlerin bu geçişi göreceğimiz gayetle şüphelidir. Bu nedenle, kuyruklunun 1992 ziyaretinde gürüntülenmiş güzel bir pozunu sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız.

“Şu kanlı zâlimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pâreler beni” 

Yeri gelmişken, ibret alalım diye olmuş bir olayı anlatsam gerek :  

Kaza sonucu kolunun birini kaybeden garip bir âdem, ziyâde depresyona duçâr olmuş, hayatına son verip azâbından kurtulmak murâdıyla minarenin şerefesine çıkıp, tam atlamak üzere eğilmesiyle, aşağıda her iki kolu da kopuk bir başka âdemin hoplayıp zıpladığını görmekle yaman utanmış. “Ben tek bir kol için ölmeyi düşünürken, iki kolu da olmayan şu âdemin sevinçten hoplayıp zıplamasında nice ibretler yok mudur ?” deyû efkâr (fikirler) yürütüp, umut ile aşağıya inmesiyle, hoplayıp zıplayan kolsuz âdeme, neden bu kadar sevinçli olup havalara zıpladığını sual etmiş. Zıplayan âdem ise, bir lâhza soluklanmanın ardından cevaba ayâz etmiş :“Ne sevinci birader..kıçımız öyle bir kaşınmakta ki o kadar olur”                                                                         

“Yıldız kaymalarının” (!) başlangıcı, 11 Ağustos gece yarısına doğru başlayıp, 12 Ağustos sabahı şâhikasına erişecektir. Yer yüzünde bulunduğumuz nokta, dünyamızın güneş yörüngesinde GİDİŞ YÖNÜNE  sabaha karşı döndüğünden, güneşin doğuşuna yaklaştıgımız alaca karanlıkta mateor yağmuru giderek hızlanır. Bu nedenle en görkemli meteor yağmuru gün ağarmadan hemen önce görünür. Arkası yatmalı bir sandalyeye kurulup, gül cemâlinizi kuzey-kuzeydoğu yönüne çevirip “yıldız kaymaları” cümbüşünü izleyebilirsiniz.
Sakın ola korkmayasınız, kafanıza taş maş düşecek değildir. Gök taşlarının hemen hepsi, kum tanesi ile leblebi büyüklüğü arasında olup, yer yüzüne düşmeden yanıp kül olur.

“Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise simdi ell’oldu
Ecel fermanı boynum takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni”

11 Ağustos gecesi saat 11: 30’dan sonra, fakat ille de sabaha karşı, arkası yatmalı ayak uzatmalı sandalyenize uzanıp, kuzey-kuzeydoğu yönüne doğru bakarsanız, Perseides yıldız kümesi yönünden fışkıran gök taşlarının nasıl göz yaşlarına dönüştüğünü izler de şaşar kalırsınız. Saatler ilerledikçe, özellikle gece yarısından sonra, havada uçan ışıklar bir senfoni kreşendosu gibi giderek artacak, izleyenlerde ısırılmadık parmak bırakmıyacaktır.

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal)

Hz. İsa’nın doğumu sonrası sevgili dünyamız güneş çevresinde 258 kez pervane olup, 10 Ağustos tarihine gelince, Roma’lı alçaklar, Lawrence adlı azizi, yetimlerin ve de yoksulların parasını Romalı’lara yedirmediği için ızgara ocağında kızartarak öldürmüşlerdi.                                                                                                                                                     

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal         

Aziz Lawrence ızgarada kızararaktan yana dursun, aradan henüz 1750 yıl bile geçmeden aynı kilisenin en başı, Papa John Paul rezili, erkek çocukların ırzına geçen papazların ayıbını örtbas için, yoksullar için toplanan 400 milyon doları utanmadan sus payı olarak dağıtacaktır ki, lâhavlenin böylesi de ancak AB’ye yakışır?

Aziz Lawrence’in kızartıldığı 10 Ağustos 258 gecesi, gök yüzümüzün Perseides  yıldız kümesi yönünden fışkırarak atmosferimize giren gök taşları ise öyle bir gösteri sunmuşlar idi ki, bakan oğlunun düğünündeki havâi fişekler kaç para.O zamandan beridir bu gök taşı gösterisine “Saint Lawrece’in göz yaşları” denir ve de, doğrusu pek de yakışmaktadır.
Bu yıl, sevgili dünyamız, 130 yılda bir güneş sistemize giren Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının döktüğü taşların içine her ne kadar 24 Temmuz’da girmeye başlamışsa da, gök taşlarının en yoğun görkemi 12 Ağustos gecesi-13 Ağustos sabahı olacaktır ki, biz insanlığımızı yapıp duyuralım da gerisi size kalmış.

                                                                                                                                                       Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Fakir-i pür taksîr
Dr. Timur Sumer

AŞAĞIDA ;
1. AZİZ LAWRENCE’İN KIZARTİLDİĞİ IZGARA OCAĞI (ROMA’DA SERGİLENİYOR.)
2. SWİFT-TUTTLE KUYRUKLUSUNUN 1992’DE ÇEKİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜ                  3. PERSEID GÖK TAŞLARININ SEMATİK GÖRÜNÜŞÜ

St. Lawrence izgarasi RomaSwift-Tuttle 1992-2Nereya bakilacak