ADİL KARCI’DAN “BİCİ BİCİ HOLDING”

fotoğraf 3(1)

BİCİ BİCİ HOLDİNG

Vay be!  Demek bunca yıl hepinizden saklamış bir de “kurduğu bici bici işine artık Adil beni ortak etmez” numarasına yatarak hepinizi hala  uyutmaya devam ediyor ha?  Bu kadar yıl gizleyebilmek….!  Tebrik ederim seni Timur, pes valla!

 

Birnur Kardeşim, Timur Abiciğine bir sor bakalım;

 

  • Yıldızları “temaşa” ederek vakit geçirmek için aldığı o Hubble’ın üçüncü kuşak akrabası baboş teleskopu hangi geliri ile alabilmiş?
  • Doktorların maaşları giysilerinin iki yakasını bir araya getirmeye yetmezken, (zavallılar bunun için koca koca çengelli iğne kullanıyorlar artık)  Timur kardeşim nasıl oluyor da “ekmek elden, su gölden” misali zevk-u-safa içerisinde yaşamını sürdürdü bunca yıldır? Doktorluk geliri ile mi?
  • Bir gözü devamlı gökyüzünde, diğeri web sitesindeki mavralarda iken, çalışmaya, dolayısı ile para kazanmaya nasıl vakit bulabildi ki?  Yoksa çalışmaya ihtiyacı mı yok acaba?

 

Eee?  O zaman nereden geliyor bu değirmenin suyu?  

Şimdiye kadar size hiç “SÜ-KAR HOLDİNG”den bahsetti mi?  Eminim etmemiştir.  Anlatayım o zaman;

 

Tarsus Kolejinin tatil olmasına birkaç gün kalmıştı.  Ben bir yıl kaybettiğim için lise ikideyim, Timur son sınıfta.  Son birkaç yılı aynı sınıfta okumamış olsak da, ister ders saatleri dışındaki beraberliklerimizden, isterse okul voleybol takımında beraber oynuyor olmamız nedeni ile, yakın arkadaşlığımız kesintisiz devam etmişti.  Mayıs ayı Tarsus’ta bayağı sıcak olur ve biciciler, karsambaççılar, dondurmacılar yavaş yavaş arzı endam ederler ve de okul kapılarının civarını mesken tutarlar.  İşte 1964 yılı Mayısının son günlerinin birisinde ben, Timur ve müşterek arkadaşımız (Göksel Arsoy çakması) İrfan Atalay okul kapısının karşısındaki taş duvardan yankılanan “kaymaklı biciiiiii” teranesinin büyüsüne (fareli köyün kavalcısı misali) kapılıp gayri ihtiyari bici müşterisi oluverdik.  Huşu içerisinde bicilerin hazırlanmasını beklerken ben sessizliği bozup:

 

  • Bicinin nasıl yapıldığını ben biliyorum, bu işin ciddi ciddi ticaretini yapmak lazım! deyiverdim.
  • Nasıl yani?  dedi İrfan.
  • Sekiz-on tane bicici tablası yaptıracan, bunlara birer adam tutacan, bicileri evde hazırlatıp tepsi tepsi onlara dağıtacan, onlar da şehrin muhtelif yerlerinde satacak, sen de yolunu bulacan, dedim.
  • Hadi be!  dedi İrfan.  Hakkı b.kunu kurtarmaz.  Adamların yevmiyesi bile çıkmaz be!
  • Öyle deme, dedi Timur, bu adamlar ne kadar kar ediyor sen biliyor musun?  Bicinin masrafı ne ki?  İçinde süt yok, yağ yok.  Bana Adil anlatmıştı önceden, malzemesi sadece nişasta, su, buz, boyalı su, birkaç damla gül suyu ve azıcık da pudra şekeri…  Gerisi hepten kazanç!  Bak Adil, birgün böyle bir şey yaparsan ben ortak olurum!
  • Tamam Timur kardaş, sana haber vermeden bu işe başlamam!

 

Bu konuşmanın üzerinden altı yıl geçmişti, birgün yolum Ankara’ya düştü, o arkadaş şurada bu arkadaş burada derken Timur’u da buldum.  Yakında Amerika yolcusu olduğunu söylüyordu.  Ben de çiçeği burnunda bir işletmeci olarak hemen teklifimi yaptım:

  • Hatırlıyor musun?  Bici işine girersem sana haber veririm demiştim.  Ben başlıyorum ve sözümdeyim, istersen ortak olabilirsin.  
  • Ne bicisi ya?  derken hatırlayıverdi, 
  • Haaaaa şimdi hatırladııım!  Ciddi misin sen?  
  • Gayet tabii ciddiyim.
  • Lan zaten yok zaten yok, elimdeki birkaç kuruş yeterse, kabul be!  Ama ben Adana’ya filan gidemem ki şirket kurmak için…
  • Kolayı var, gel notere gidelim, bana yetki ver ben her şeyi hallederim.
  • Şirketin ismi ne olacak peki?
  • Bici Bici Limited Şirketi!
  • Lan ne öyle cicili bicili isim?  Herkes bizi şorolo zanneder valla.  Ciddi bir şey bulalım.  Hem bizden de bir şeyler katalım şirketin ismine.
  • “SÜ-KAR Limited Şirketi” nasıl?  (Sümer ve Karcı’dan esinlenerek…)
  • Olur da, niye Anonim Şirket değil?   

Ben artık diplomalı işletmeciyim ya, bilgiç bilgiç;

  • Anonim Şirket için en az beş ortak lazım.  Limited iki kişiyle kurulabilir de ondan, diyerek bu konudaki derin bilgimi konuşturdum.  (Şimdi Timur bana daha da güvenmiştir artık di mi ya?  Bak ticaret ile ilgili neler neler biliyorum! ) Gerekirse sonradan Anonim Şirket hatta Holding’e çevirebiliriz, dedim.

(Not:   Amerika’da eskiden beri hep olduğu gibi, Türkiye’de de artık tek kişi bile A.Ş. kurabiliyor).

 

O gün Ankara’nın Onyedinci Noterinden önce Timur’un genel vekaletini, daha sonra da “yağmurlu günler için” biriktirdiği paracıklarını ortaklık payı olarak aldım ve Adana’ya döndüm.  O tarihten sonra Timur’la yazıştık, mektuplaşarak kararlar aldık, para alışverişleri yaptık ama   birkaç yıl öncesine kadar da hiç birbirimizi cismen göremedik!  Bu arada “SÜ-KAR LTD. ŞTİ” kuruldu, sonra Anonim Şirket oldu, büyüdü büyüdü ve sonunda “SÜ-KAR HOLDİNG”e dönüştü!

 

İlk şirket kurulduktan sonra öncelikli işim bicibiciye patent almak olmalıydı.  Akademide okuduğum ticaret kitapları böyle diyordu.  Bir de “alameti farika”, yani marka tescili almam gerekecekti.  Sordum soruşturdum, bu işin Ankara’daki Patent Enstitüsünden biteceğini öğrendim.  Hem  ziyaret hem ticaret  diyerekten atladım otobüse, ver elini Ankara!  Elimde siyah bir çanta, gözümde kapkara bir güneş gözlüğü ve üzerimde siyah  bir takım elbise ile Patent Enstitüsünden içeriye daldım, girişteki duvarda asılı yazıları okumaya çalışıyorum (kapkara gözlüğü çıkartmadan loş bir yere girer de yazılara bakarsan tabii okuyamazsın, ama havam olsun diye de illa ki gözlüğü çıkartmıyorum).  Arkamdan gelen:

  • Birisine mi bakmıştınız?  sorusu üzerine irkildim ve döndüm.  Karşımda orta yaşlı, orta boylu (ve aynı zamanda da belli ki orta halli) bir adamcağız, saygıda kusur etmemek için önünde kavuşturduğu elleriyle ve gülümseyen gözleriyle bana bakıyor.
  • Patentle  ilgili oda hangisi? dedim.  Mafyavari kılık kıyafetimden etkilenmiş olmalı ki, çekine çekine,
  • Buyurun beni takip edin, dedi ve hol boyunca yürümeye başladı. Biraz sonra labirente dönüşen holdeki git git bitmez, git git bitmez yolculuktan sonra sağdaki bir odanın kapısını açtı ve,
  • Buyurun Mehmet bey ilgileniyor, dedi.
  • Sağol !  dedim ve bu defa ben çekine çekine içeriye girdim.

Hoş bir adamdı Mehmet Bey.  Çay söyledi önce, sonra ne  istediğimi sordu.  Karsambaçı Anadolu yaylalarında duymuş ama Bicibiciyi hiç duymamış.  (Zaten bu nedenle Karsambaç’a patent alamadık ama Ankara’da hiç tanınmadığı için biciye patent verdiler).  Neyse, Mehmet Bey nasıl bir dosya ile başvuru yapmam gerektiği hususunda bana yol gösterdi ve neticede altı aylık bir uğraştan sonra da bicinin patentini şirketimiz adına alabildim.

 

Şirket de tamam, patent de tamam ama bunu nasıl paraya çevireceğim?  Zaten bizim tüm sermaye Ankara yollarında tükendi çoktan…  “Sekiz on yerine üç beş bici tablası ile mi başlasam” diye bir gün evde tefekküre dalmışken bir de baktım ki sokaktan art arda biciciler geçiyorlar.  Tamam  dedim, patent bende ya, bicicilik yapmak yerine bicicilerden patent hakkı toplarım.  (İngilizcede buna “royalty” diyorlarmış, onu da öğrendim).

 

Hiç gecikmeye gerek yoktu, bundan sonra sokaktan geçen ilk biciciyi durduracaktım.

Ulan bekle bekle bu defa da bicici gelmez! Aş eren kadınlar bile bu kadar arzuyla bicicinin yolunu gözlememişlerdir emin olun.   Akşam serinliğinin düşmeye başladığı saatlerde, artık ümidimi de kesmişken, sokağın bir ucundan “buuzluu biiciiiiiiiii”  müjdesini duydum!  Kaptım patent belgesinin kopyasını  çıktım evin önüne.  Bu defa da birileri adamı durdurdu bici ısmarlıyorlar, iyi mi?  Nereden baksan bir onbeş-yirmi dakika bicici oradan bir yere kıpırdanamaz artık!  Onlara uzaktan bakarken kendi kendime “hadi çabuk zıkkımlanın şu biciyi de adam bu tarafa gelsin be” diye homurdanıyordum ki bici kasesini kafasına kaldırıp dibinde kalan şekerli suyu höpürdeten tüysüz oğlan “abi bir tane daha yap” demez mi?

 İllet oldum, illet!  Geçen yarım saat sanki aylar gibi geldi bana o an.  Nihayet boşalan kaseleri ve kaşıkları yıkayıp yerlerine koyan bicici yavaş yavaş bana doğru gelmeye başladı.  Neyse, dualarım kabul görmüş olmalı ki yolda başka durduran olmadan adam önüme kadar geldi.

  • Baksana sen buraya!  dedim biciciye, hakim bir ses tonuyla…
  • Bici mi garsambaç mı?  diye sordu, buzun üzerindeki bezi açarken..
  • Hiçbiri değil.  Patent hakkı diye bir şey biliyor musun sen?
  • Hakkı adıynan danıdığım biri yoğudur.  Lagabı mıdır paten?
  • Paten değil patent, patent!
  • Valla tanımıyom bu isimde birini, başgasına sor bey.
  • Yahu arkadaş, senin  bici satmaya yetkin, ruhsatın var mı?
  • Niye belediyeden ruhsat mı ilazımdır?  Almamışım.  Sen, zabıta memuru…???
  • Yok be adam, bici bici satmak için benden izin alman ve bana bu işi yaptığın müddetçe de hak kullanma bedeli ödemen lazım.
  • Abi sen haramisin?  Ne diyon ya?  Paten, maten?  Get allaanı seversen işine!
  • Okuman yazman var mı senin?
  • Esgerde örgettiler, vardır biraz.

İyi, dedim içimden, ve elimdeki patent belgesini gözüne sokarcasına uzattım.

 

  • Oku bakalım ne yazıyor?  Kağıdı eline aldı, hiç de ummadığım bir hızla okudu.
  • Essahtan hinci ben sana para mı vericin?  N’adar vericin ki? 
  • O ana kadar bunu hiç düşünmemiştim.   İşin pazarlığa döküleceği belliydi.
  • Bici sattığın her ay için yüz lira!  dedim.
  • Gurban, o gadar parayı ben gazanmıyom ki!  Beş gayme versem?
  • Sen bilirsin, o zaman yarın seni bici  satarken görürsem karşında Avukatım Enver Akçınar’ı bulursun, önce karakol, sonra mahkeme, sonra da kodes!  Annadın mı?  (Enver benim çocukluk arkadaşımdı ve o da benim  mezun olduğum yıl avukat olmuştu.  Kendisi ile henüz bu konuda hiç görüşmemiştim ama olsun, daha inandırıcı olmuş olmak için ismini kullandım o anda).
  • Abi, on kağıt versem olmaz?
  • Bak, fakir olduğun belli, sana acıdım.  Kimseye de söyleme ama ayda elli lira ödeyeceksin, ben de sana fatura verecem, sen de serbest serbest bicini satacaksın.  Bana ödeme yapmayan biciciler kodese gidince senin satışların daha çok olur.
  • Abi ya, sen fatura virme bana, gel otuzda annaşak!
  • Fatura vermeye mecburum.  Sana bu hakkı verdiğime dair bir  yazı da verecem, sen de onu tablanın yanına yapıştırırsın, reklamın da olur böylece.  Bizde kanunsuz bir şey olmaz!
  • Ganunsuz olmaz deyon da, eşgıyadan beter de soyuyon!

 Bu ilk işimdi ve o akşam oturup Timur’a bu konuda bir mektup yazdım.  Henüz cebimize  para girmemişti ama kokusu gelmeye başlamıştı.  Ertesi sabah çalınan kapı zili uyandırdı beni.  Sabahın köründe kimdi ki bu?  Açtım, karşımda bizim bicici, arkasında dört kişi daha!  “Aha, bu herifler şimdi beni dövecek, bari iç odadaki boş av tüfeğine ulaşacak kadar zaman bulabilsem” diye düşünürken en iri kıyım olanı öne çıkıp:

  • Bey, İdiris bize gonuştuğunuzu annattı.  Aha bu Yusuf da gavede iradyoda duymuş bu paten gonusunu.  Hadi paten alak alak da, bize biraz indirim yap.  Çor çocuğumuz var.  Altı ay  bu biciden ekmek yiyok.  Öbür altı ay da gaynamış darıyınan, haşlanmış nohudunan evi zor geçindiriyok.  Yap bi gozellik bu gardaşlarına be ağam!

İçimdeki korkunun yerini ani bir sevinç aldı.  Babacan bir tavırla:

 

  • Bi daha beni evimde rahatsız etmeyin!  Alın şu kartımı,  öğlenden sonra yazıhaneme gelin.  Ha bak, kırka imza atacaksınız, tamam mı!  diyerek hepsini savdım.

 “Allah razı olsun…..”  benzeri dualar mırıldanarak tablalarının başına gittiler.  Şimdilerde bicicilerin sayıları binleri bulmuş durumda, biz de onları yıllardır kesiyoruz ha kesiyoruz!  

Yaaaa, Binnur kardeşim, işte böyleyken böyle!  Şirketin yarı ortağı ağabeyciğine şimdi bunları anlatsan, sana kesin “Valla iftira, yok böyle bir şey!” diyecektir.  Eh, her yıl bici biciden kazandığı milyon dolarları seninle paylaşacak değil ya!  Haa, ispat isterse ekteki fotoğrafları gösterirsin, artık her adımda bir bicici var bu memlekette, hepsi de “paten” parası ödüyor bize.

Sevgiler,

Adil abin, 29 Eylül 2013, Adana

fotoğraf 5(1)

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

Her yazı okuyanda tamamlanır derler. 
Ister makale olsun ister roman isterse ders kitabı. 
Yani her yayınlanan yazı eksiktir gaslında , anlamına. 
Okurun beyenmediği satırlar silinir kendiliğinden.  
Beğendikleri ise çoğalır . Yeni fikirler oluşturur.
Yeni yapıtlar çıkartır ortaya. 

Mevlana demiş ya , sen istediğin kadar konuş
Anlattığın karşındakinin dağarcığı kadardır diye. 

Bazan sen az anlatırsın , karşındaki onu çoğaltır
Satır aralarını okur , kendi dağarcığını katar…
Sen bir söylersin , o “on” anlar , bin anlar…

Bazan günlerce konuşursun , yazarsın , dertlenirsin hatta ağlarsın…
Bazı yanlışlara dikkati çekmek istersin , çırpınır durursun
Bir de bakarsın ki ya da biri öyle bir lâf eder ki ; bir arpa boyu bile yol alamamışsın !
Artık bu algı eksikliği midir , körü körüne taraf tutmak mıdır , ihtiras mıdır , inat mıdır
bir türlü çözemezsin. 
Dönüp bakarsın cümlelerine , 
sorarsın etrafındakilere:
“Şu yazılanlarda anlaşılmayan bir taraf var mı ” diye
Malum önce hatayı kendinde aramalısın !

Halbuki çok basitir söylediğim :
1-Iyi insan vasıflarını taşımak çok önemlidir ,
2-Torpilin olduğu yerde kriterin anlamı yoktur, 
3-ileri yaşlardaki torpiller kişilik zaafiyetinden  kaynaklanır ,
4-Jürilerin ayarlanması yanlıştır , 
5-Ülkemizde ve hacettepe’de kayırmacılık çok artmıştır , 
6-Üniversitemizde ikilik , üçlük , dörtlük bölünmeler vardır , bunun sebebi yeni yönetimdir,
7-Kurulların , dekanlığın , ve hatta idaredeki birkaç kişinin esamesi okunmuyor, 
8-Üniversitemizin idaresi , rektörümüzün etrafındaki birkaç kişidedir ,
9-Bunların içinde HACETTEPELİ yoktur , 
10-Tarikatların , cemaatların uhreviyatla uğraşmaları gerekir ,

Merakım şudur ; ülkemizde indeksi en üst düzeyde olan yayınların
Getirisi nedir? Bilim duvarındaki tuğlaların kaçında payımız vardır. 

Epidemiyolojik araştırmalar , toplum sağlığını ilgilendiren ve sağlık açısından getirisi
değerlendirilmeyecek kadar üst düzeyde olan araştırmalardır. 
Ama burada devletin katkısı çok önemlidir. 
Rahmetli hocam , merhum Prof. Dr. İzzettin Barış bu işi başarmıştır. 
Ama örneğin Dilovası’nda neler olduğu en azından benim meçhulümdür. 
Oradaki araştırmacının başına neler gelmiştir ? Neden gelmiştir? Bilmiyorum. 

Laboratuar şartlarında yapılan araştırmalar söz konusu olunca
Şartlar değişir. 
ara maddeleri dışardan ithal edilerek üretilen bir mal nasıl pahalıya patlıyorsa ,
nasıl kâr marjı düşük oluyorsa hatta zarar bile söz konusu ise…
Sonucu , hiçbir şeye yaramayan daha doğrusu sadece
akademik ünvanların gelmesine yararlı olan araştırmaların da 
ekonomik zararlara ve hayvan katliamlarına yol açtıkları bir gerçektir. 
H indeksi veya “yayın sayısı/h indeksi” , veya daha kalitelisi
ne olursa olsun , o yayının katkısı ne olmuştur? Neyi değiştirmiştir?
Şimdi bazıları diyecek ki 
Her araştırma o konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. 
Daha sonraki araştırmaya önayak olur. 
Öğrencilere araştırma yapılmasını öğretir , heveslendirir…
Doğrudur. 

Ülkemiz araştırmaya ne kadar para ayırmaktadır ?
Özel sektör ne ayırmaktadır ?

Boşverin. Şu kriterleri öyle zorlaştırın ki kimse öğretim üyesi olamasın. 
Zaten bir değerimiz de kalmadı bu ülkede. 

Geri kalmış fakir ülkelerde gerçek bilimsel araştırma olmaz ,olamaz. 

Eğitimi 4-4-4 ile düzenlenen , dini eğitime gereğinden fazla önem veren  , 
her açıdan dışa bağımlı olan ülkelerde gerçek bilimsel araştırma yapılamaz. 
Yapılsa bile bir fayda sağlamaz , bir kâr sağlamaz. Bir üretime dönemez. 
Yapılmışsa bana örnek gösterin. 
Tek tük olabilir örneğin Haberal’ın  soğuk iskemi süresini değiştiren ve bu sonuca bağlı olarak cerrahi tavır değişikliğine gidilen araştırması vardır. 
Belki daha da vardır ama bunlar sporadiktir. 
Araştırma ünvan yükseltmek için yapıldığında , ancak ünvan yükseltir başka işe yaramaz. 
Aaraştırma kişinin yaşam tarzı olduğunda önemlidir. 
Hayatını o konuya vakfettiğinde önemlidir. 

Eğitilmiş insanların itilip kakıldığı ülkelerde bırakın araştırmayı doğru dürüst meslek bile icra edilemez. 
Anlayana sivrisinek saz
Anlamayana davul zurna az. 

DR. ZAFER ÖNER

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”
Canlılar , cansızlar…
Canlılar da üçe ayrılırlar ; hayvanlar , bitkiler …
Tek hücreliler…çok hücreliler…daha neler neler
Kainatta görebildiklerimizi , algılayabildiklerimizi en akıllılarımız kendilerince yorumlamışlar , incelemişler,araştırmışlar ,sınıflandırmışlar…yetmemiş birşeyler icatetmişler , elektrik ,
ampul ,
tren , araba , yetmemiş ; uçak , deniz altı , deniz üstü…
Alın size bilim mi dersiniz ilim mi ; koca koca kitaplar , okullar , üniversiteler , kiliseler , sinagoglar, camiler, Cem evleri
Puta tapan , ateşe tapan , budist …Hıristiyan, Musevi, Müslim …
Hepsinin , herşeyin amacı
rahat , huzur , güven , barış …

Aslında , hayvanın en hayvan olanı da “insan” dediğimiz üçüncüsü.

Ne yapar eder ve bir kavga nedeni bulur.
Din der , toprak der , petrol der , su der , namus der , kan davası der , der der der…

Insanı , yanlışı bol olan bu yaratığı, dizginlemek için de
ortak aklı kullanalım demişler…
Kurul demişler , komite demişler , meclis demişler , seçim demişler…
Demokrasi , teokrasi , otokrasi , bürokrasi , krallık , padişahlık , şahlık, mezhepçilik , tarikatçılık say sayabildiğin kadar…ve herbirinin bir lideri , başkanı yani sözü geçeni var.
Ama o en akıllı geçinenler var ya , işte lider vs dedikleri…
Eline fırsat geçince , bir de kontroldan çıkınca , bir de saf’ları bulunca

Diktatör mü dersiniz , faşist mi dersiniz , başkan mı dersiniz…
O ,her kademedeki kendini ,haddini bilmezler , uyanıklar…
Neler açmışlar ; ne zulümler , ne hak yemeler… şu mazlum , gariban , lider olmayan insanların başına…
“Ne haddinize be , ne haddinize” diye bağırmak geliyor içimden!

Idare edenler ve edilenler…

Edilenlerin sesi çıkmadıkça ,edenler içimize etmeye devam ederler.
Hangi düzeyde ve aşamada olursa olsun,
yanlışa yanlış diyebilenlerin ,
korkmayan birilerinin olması lazım.
Aslında “kör gözüm parmağına “gibi hatalar silsilesi olduğunda ,
korkması gereken demeyelim de
düşünmesi gerekenler, idare edenler olmalıdır .

Insanları birleştirmek yerine, örgütler ve bölerler.
Dinle bölerler. Mezheple bölrler , tarikatla bölerler ,cemaatle bölerler , parti ile bölerler , futbol ile bölerler…

Hayvanın en hayvan olanı , kendi kişiliğini özgür , bağımsız ,biat kültüründen uzak,eleştirel aklını kullanarak oluşturabildiği oranda insanlaşır ,aksi halde öfkesine hakim olamaz , farklılıklara tahammül edemez , torpilden medet umar , haksız taleplerde bulunur, kurallara uymaz , kanunlara uymaz ,aza kanaat etmez, güzelliğe ve estetiğe tahammül edemez; ÇARŞI’ya 1453 KARTALLAR’ı katar … Sanatın içine tükürür . Haremlik der , selamlık der…
Ve her fırsatta hır çıkartır…
Sonuçta bırakın üniversiteyi , meclisi , okulu heryeri herşeyi koca koca ülkeleri karıştırır, karıştırır ne demek yok eder.
Bir futbolmaçını bile insana zehir ederler…çünkü onlar için tek önemli şey vardır:
Biat etmek…
yukardan gelen emirleri harfiyen yerine getirmek;
hiçbir şekilde akıl süzgecinden geçirmeden ,
her ne pahasına olursa olsun.
Pire için yorganı yakar. Vallahi yakarlar.

Sonuçta İngilizler Drogba’ya
“Londra’ya benzemiyor, değil mi Drogba “
Diye manşet atarlar…
Aalmanlar, İspanyollar,İtalyanlar.. dalga geçerler…
Vah benim zavallı “ileri demoktat” ülkem !

DR. ZAFER ÖNER

ADİL KARCI’DAN BİCİ BİCİ – KARSAMBAÇ

GAZ OCAGIOPTIMUS-GAZ-OCAGI__56597393_0

BİCİ BİCİ – KARSAMBAÇ

 –        Buuuzlu biiiciiiii, karsambaaaç….

 

Bicici Cemal  dört bisiklet tekerleği üzerine monte edilmiş olan tablasını yavaş yavaş iterken başını bir sağ tarafa bir sol tarafa döndürüp bağırarak sokağın her iki yanındaki evlere geldiğini ilan ediyordu:

 

–        Buuuzlu biiiiciiiii….

 

–       Bicici Cemaaal, oğluum, iki tane yap ama şekeri bol olsun!

      Gelen geçen hiçbir seyyar satıcıyı boş geçirmeyen Hamide Hanım evinin penceresinden iki tane yirmibeşliği Bicici Cemal’e uzattı.  İki tane yirmibeşlik demek iki kase bici bici demekti, karsambaç istemiş olsa, bir yirmibeşlik iki karsambaça yeter de artardı bile.

      Bicici Cemal’e hiç kimse  adı veya soyadı ile hitap etmezdi.  Tek ismi vardı adamın; o da “ Bicici Cemal”.  Henüz orta yaşlarda olmasına rağmen saçları oldukça seyrekleşmiş olan Cemal’in temiz bir görünümü vardı ve pörtlek denecek kadar iri kahverengi gözleriyle insanlara her zaman gülümseyerek bakardı.  Evi bizden epeyce uzakta olduğundan, önce kendi muhitindeki  sokakları gezer, ancak öğlenden sonra bizim semte gelebilirdi.  Zaten gün boyu Adana’nın sarı sıcağından bunalan insanlar da bici ve karsambaçı ikindi vakti yerlerdi genellikle.

 –       Sende onbeş kuruş var mı?  Bende on kuruş kaldı…. dedi Cinik Salih.

–       Valla bende de on kuruş var, dedim.  Lık lık Mahir’de 5 kuruş var mıdır ki?

–       Oohooo,  o harçlığını sabahtan bitirdi, hem zaten evde değil şimdi, dedi Cinik.

 Bici bici (ki biz kısaca hep “bici” derdik) yemek için en az yirmibeş kuruş gerekiyordu ve çoğu zaman almaya paramız çıkışmıyordu.  Bicici Cemal yirmibeş kuruştan aşağıya bici satmadığı için genelde biciyi iki çocuk ortak olarak alırdık.  Şimdi sadece yirmi kuruşumuz vardı ve “Yirmi kuruşluk verir misin” diye sormayı da gururumuza yediremiyorduk.  Eğer bici alacak bir ortak bulamazsak cebimizdeki  on kuruşlar ancak birer “karsambaç”a dönüşebilirdi.

 Çok sonraları diğer adının “kar helvası” olduğunu öğrendiğim karsambaç sadece Adana’ya özgü bir şey değildi.  Hemen hemen her Toros köyünde, kasabasında ve şehrinde yaz aylarında bolca tüketilen serinletici bir tatlıydı.  Karsambaç yapmak için her şeyden önce ya kış aylarında mağara kovuklarına doldurularak biriktirilmiş gerçek kar,  ya da rendelenmiş buz gerekirdi.  Çuvallar içerisine sıkı sıkı doldurulmuş olan kar, çuvalın ağız tarafından bir metal kaşık yardımı ile sıyıra sıyıra kalaylı bakır bir tasa doldurulur, üzerine meyve şerbeti veya pekmez dökülür ve kaşık kaşık yenirdi.  Bu anlattığım gerçek karsambaçtı.  Halbuki bizim bildiğimiz karsambaç sadece rendelenmiş buz, bici boyası karıştırılarak koyu kırmızı renge boyanmış su, pudra şekeri ve gül suyu ile yapılan karsambaçtı.  Damak tadımız buna alışmıştı ve ilerideki yıllarda müşerref olduğumuz meyve şerbetli, pekmezli gerçek karsambaça pek pas vermedik. Bici bicinin karsambaçtan  olan tek farkı ise içinde şekersiz, beyaz renkli pelte küpçükleri olmasıydı.   

 Bicici Cemal Hamide Hanım’ın  bicilerini hazırlıyor, biz de gözlerimizi onun ellerine dikmiş ustaca yaptığı hareketleri seyrediyorduk.  Önce tepsinin üzerindeki ıslak tülbentin yarısını açtı, sonra daha önceden dilimlenmiş olan biciden sigara paketi  kadar bir parçayı sol elinin avuç içerisine aldı, diğer elindeki ince bir bıçağı kullanarak yatay-dikey hareketlerle bici kalıbını önündeki cam kaseye iri iri zar taneleri halinde döktü.  Tablasının yan kenarına sabitlenmiş olan buz kalıbının üzerindeki bezi kaldırdı, küçük bir marangoz rendesi ile “hırş, hırş, hırş….” sesleri üreterek buzu rendeledi, rendeyi baş aşağı çevirip tezgahın kenarına vurmak suretiyle rendenin oyuğunda birikmiş olan buzları avucuna aldı ve bici kasesine, muntazam bir yarım küre görünümü vererek,  doldurdu.  Onun üzerine dört-beş tatlı kaşığı pudra şekeri, onun üzerine bici boyalı su ve sonra da birkaç damla gül suyu… Kasenin ortasına da bir tatlı kaşığı sapladı ve işlem tamam!

 Hamide abla ve kızına bici bici, bana ve Cinik’e yutkunmak düştü!  Okul zamanı olsa, cebimizde yirmibeş kuruşumuz  olurdu ama yazın harçlıklar on-onbeş kuruşu geçmezdi.   Hayır, yanlış anlaşılmasın, Cinik de ben de annelerimize gidip biraz daha harçlık alabilirdik.  Alırdık almasına da…… “bici yiyeceğiz” diyemezdik, zira her ikimizin annesi de hapır-hupur buz yememize izin vermezlerdi!  Biz yine de kaçamak yapar, ya ara sıra harçlıkları birleştirir bici yerdik, ya da şahsi bütçemize göre onar kuruşluk birer karsambaçla yetinirdik. 

 Yirmibeş kuruşu denkleyip bici alamamak canına tak etmiş olmalı ki, yanımıza gelip bizimle beraber  Bicici  Cemal’ı seyreden  Malak Macit:

 –        Lan gelin biz de kendi bicimizi yapalım! deyiverdi.

 Salihle bakıştık.  Fikir hiç de fena değildi.

 –        Hem çocuklara  da satarız!  dedim.

–       Aboo, he lan!  On kuruştan satsak….  HBütüBbbütün çocuklar alır lan valla! dedi Cinik.

 Üç ortaklı şirketimizin temeli atılıvermişti o anda…  Biciciden uzaklaşırken imalatımızı nasıl yapacağımızı tartışmaya başladık.  Öyle ya, aslında bici bicinin nasıl yapıldığını hiçbirimiz bilmiyorduk.  Karar verdik; ilk iş annelerimize bicinin nasıl yapıldığını soracaktık, sonra harçlıkları birleştirip malzeme alacaktık.  Bu da projemizin hayata geçmesi için üç-dört gün gerektiği anlamına geliyordu.  Olsun, sabırlıydık.

 İki gün sonra bicinin nasıl yapıldığı konusunda hepimiz az çok bilgi edinmiştik.  Kolaydı; bir tencere, bir tepsi, biraz nişasta ve biraz da su… o kadar!

 Cinik Salih ile ilkokula aynı sınıfta başlamış ve bir daha hiç ayrılmamıştık.  Kendisini öncelikle çok temiz olduğu için severdim.   Kış günü bütün çocuklar  “şorrik, şorrik” diye burunlarını çekip  ellerinin tersi ile silerken Salih mendiline sümkürürdü.  Sınıfımızdaki, beyaz yakaları kolalı, her iki cebinde birer beyaz mendil olan yerli malı kumaştan yapılma önlükleri ütülü, saçları her zaman traşlı ve taranmış olarak okula gelen birkaç çocuktan birisiydi.  (Söylemesi ayıp, ben de karnesine “Pekiyi” den başka bir not yazdırmayan bu “öğretmen gözdesi” gurubun bir üyesi, hatta lideriydim).  Zeki bakışlı Cinik Salihin pırıl pırıl parlayan yeşil gözleri, kısa kesildiği için sarı kadifeyi andıran altın rengi saçları vardı ama beden yapısı olarak çelimsizdi ve bu nedenle de kendisine Cinik lakabını takmıştık.  Okuldaki dokunulmazlığımız sadece öğretmenimizin “çalışkan öğrencileri” olduğumuzdan kaynaklanmıyor olabilirdi, bu konuda Cinik Salih’in bizden iki sınıf ilerde olan ve hiç de “Cinik” olmayan abisi Ercan’ın da birazcık(!) payı olabilirdi yani….

 Gereken malzemelerden en kolayı nişastaydı, zira her bakkal dükkanında vardı.  Ama pudra şekeri ve bici boyası?  Onun da kendimize göre çaresini bulduk.  Hamide Hanım’ı razı ettik, Bicici Cemal’den biraz toz bici boyası isteyecek ve bize verecekti.  Cemal onu kıramazdı, çünkü mahalledeki en iyi müşterisi Hamide Hanım ile onun obur kızıydı.

Pudra şekerinin nerede satıldığını bilmiyorduk.  Bicici Cemal’e sorduğumuzda ise  “çarşıda” deyip kestirip atmıştı.  “Çarşı”???  Oraya kendi başımıza gitmek ne haddimize?  Neyse, onun da kolayı vardı;  Hemen hemen her evin demirbaşı olan kahve değirmeni!  Toz şekeri değirmende çekip pudra şeker yapacaktık.  Nitekim yaptık da… her ne kadar tam pudraya benzemedi ise de….

 Malzemeler tamamlandı, ben evden kalaylı bakır bir tepsi getirdim, Cinik bir tencere getirdi, hepsini Malak Macit gilin avlusuna serdiğimiz bir sofra örtüsünün üzerine dizdik.   En müsait yer burasıydı, çünkü o gün Macit’in annesi evde yoktu.  Avlunun en dip tarafında bir ev, ortada avlu, arsanın sokağa bakan tarafında is Macit’in babası Bakkal Şaban’ın dükkanı…  Yani biz imalathanemizi ev ile dükkan arasına kurmuştuk.  (Eskiden bakkal dükkanları şimdiki gibi kiralık değildi, ya evin önüne,  ya da ev iki katlı ise, yola bakan alt kata yapılırdı). 

 Her şey tamam ama ateş yok!  O ana kadar bunu hiçbirimiz düşünmemiştik.  Neyse canım o da kolaydı, Macit’in annesi evde olmadığı için gaz ocağını rahatlıkla kullanabilirdik.  Ama olmadı!   Meğerse Bakkal Şaban amca, evin mutfağındaki işi bittiği zaman gaz ocağını dükkana getirir kendisine çay demlermiş!  Salih çare bulmakta gecikmedi;

 –        Bizim evde epeydir kullanılmayan bir tane gaz ocağı var!  dedi ve fırladı.

 Getirdiği toz-pas içindeki gaz ocağı bizim evdeki pırıl pırıl “Optimus”a  benzemiyor ve görüntüsü ile de hiç güven vermiyordu, ama tek çaremiz de oydu.  Gaz ocağının pompasını kontrol ettim, çalışıyordu.  Gaz fışkırtma memesi de yeni görünüyordu ama haznesinde hiç gaz yoktu.  Onu da Macit halletti, babasının dükkanında gazyağı da satılıyordu ve yan yatırılmış musluklu fıçı dükkanın içerisinden (dolayısı ile babası tarafından) görülemeyecek bir noktadaydı.   Hemen boş bir şarap şişesinin yarısını doldurdu geldi, onu da gaz ocağının haznesine boşalttı.  Vay be, bu defa da ispirtoyu unutmuştuk!

 Son yıllara kadar (ve köylerde hala) bakkal dükkanlarının raflarındaki cam şişelerde mavi ispirto satılırdı.  İspirto genellikle gaz ocağının başının altındaki oluklu halka şeklindeki tablaya dökülür ve yakılarak başın ısınmasını sağlardı.  Bu gerekliydi, çünkü pompalanarak “meme”deki bir toplu iğne ucunun giremeyeceği kadar ince delikten yukarıya fışkıran gazyağının, başın boru kanallarından geçerken buharlaşması lazımdı ki gazyağı basınçlı ve kuvvetli olarak yanabilsin.  İspirto bulunamadığında, bu oluklu tablaya gazyağı dökülür ve başın ısınması böylelikle de sağlanabilirdi ama ocağın her tarafı da kapkara is olurdu, haliyle!.  Eh ne yapalım, ispirto yoksa biz de öyle yapacaktık;  başı gazyağı yakarak ısıtacaktık.  Yaktık, yaktık….    Gaz ocağının etrafında toplanıp seyrediyoruz, baş ısınacak biz de pompalayarak ocağı yakacağız…   Sonra tencereye su koyacağız, (ne kadar konması gerektiğini bile bilmeden) nişasta karıştıracağız, sonracığıma karışım sertleşince onu tepsiye döküp soğutacağız….  Daha sonra, Şaban Amca’dan yarım kalıp buz alacağız, ben marangoz olan babamın rendelerinden birisini yürütüp getireceğim, ayrı ayrı evlerden getirdiğimiz ikişer adet cam kaselere bicileri doğrayacağız….  Üzerine kubbe şeklinde rendelenmiş buz, onun üzerine kendi imalatımız pudra şekeri, onun üstüne bici boyalı su ve de Hoca Hediye teyzeden ganimetlediğimiz gül suyu!   Yeme de yanında yat, işte bici böyle  olur be!  “

 “Ne haber Bicici Cemal?  Sen hala on kuruşa bici satma bakalım.    Mahallenin,  hatta öbür mahallenin ve hatta Adana’daki bütün mahallelerin çocukları bizim bicimizin müşterisi olsunlar da sen gör!”  diye hülyaya dalmışken Macit’in:

 –        Anaaaa!  Kaçın lan kaçın bu ocak patlayacak!  feryadıyla kendimizi  tam siper bahçedeki  curunun arkasına attık. (curun: genellikle su tulumbasının önünde, kenarları yerden birkaç karış yüksekte, kare biçiminde küçük havuzdur, ki burada biriktirilen su bahçe sulamasında vs. kullanılırdı).

 Gerçekten de gazocağı bir alev topuna dönüşmüştü ve hatta alevler ocağın etrafında halka halka büyüyordu.   Haliyle üzerine malzemelerimizi dizdiğimizi örtü de tutuşmuştu ve şirketimizin ilk hammaddeleri gözümüzün önünde yok oluyordu. 

 –       Kovanız nerede lan Macit?  dedim,  çabuk söndürelim şunu, bak curunda su da var.

Tam ayağa kalkıyorduk ki gazocağından hırıltıya benzer garip garip sesler gelmeye başladı. Biz tabii ki yine tam siper!

Aradan on saniye bile geçti geçmedi yan taraftaki evden bir figan koptu:

–        İtfaiyeyi çağırın komşular!   Şaban emminin evi yanıyooooooo!

O zamanlar mahallede bir adet telefon bile yok ki itfaiyeyi çağırasın.   İtfaiye ancak dumanı görürse gelir, yoksa bisikletle gidip haber vermen gerekir, ki bu durumda da gelmeleri yarım saati geçer!

 Ama o yardımlaşma yok mu,  o eski komşu yardımlaşması?     Bir anda avlunun içerisinde onbeş-yirmi kişi oluşuverdi, kimisinin elinde ıslak battaniye, kimisinde su kovası, kimsinde kürek kürek kum….  O yangın orada söndü sönmesine de, biz üç ortağın içindeki yangın yeni başlıyordu.

 –        Kim yaktı lan bu ocağı burada?  diye gürledi Şaban amca.  Mavi gözleri daha bir çakmak çakmak olmuş, kaşları Feridun Çölgeçen misali havaya kalkmış, korkunç korkunç bakıyordu bize.   Satmadık birbirimizi, aynı anda üçümüz birden;

–       Ben!   dedik.    

–       Ne halt etmeye kendi başınıza iş yaptınız lan veletler, dedi komşulardan Diyap Amca, biraz da sevecen bir tonda…

–       Bicici Cemal on kuruşluk bici satmıyordu, biz de kendi bicimizi yapacaktık, dedi Macit, yere baka baka…

 Meğerse Salih’in getirdiği gazocağının haznesinin dibi delikmiş ve gazyağı sızdırdığı için kullanılmıyormuş.  Nereden bilebilirdik ki?

Bize büyük bir felaket gibi görünen bu yangın olayı o kadar önemli bir şey olmamış olmalı ki herkes Macit’in cevabına kahkahalarla güldü.  Tahminlerimizin aksine, kulağımızı bile çeken olmadı.  Macit’in evi bizimkilere epeyce uzakta olduğu için  bu olay orada yerel olarak kaldı ve Salih ile benim anne-babalarımız bu olaydan hiç haberdar olmadı.  Yani, kısacası; yırttık!

 Birkaç gün sonra bizim yaşamımız yine normale dönmüştü , yine evlerin sokağa düşen gölgelerinde kulle, birdirbir gibi oyunlarımıza

devam ediyorduk ki Bicici Cemal’i duyduk:

 –         Buuuuzluuu biiiiciiiiiiii,   on kuruşa da vaaarrrr!

 Bizim kulaklarımızı çekmeyenler  Bicici Cemal’in kulağını çekmiş olmalıydılar!

Adana, 25 Ağustos 2013

ADİL KARCI

 

BİCİ BİCİ HAZIRLANIŞI
Soğuk su ve nişastayı bir tencereye koyalım,hiç pürüz kalmayacak şekilde karıştırıp orta ateşte yanan ocağa alalım, muhallebi kıvamı alana kadar hiç durmadan karıştıralım, pişen muhallebiyi ıslatılmış bir tepsiye 2 parmak kalınlığında olacak şekilde dökelim ve soğuması için buzdolabında en az 6 saat bekletelim.  Diğer yandan soğuk suya bir çay kaşığının ucuyla gıda boyamızdan bir kahve fincanıda gül suyundan koyup buz dolabına kaldıralım.
Nişastalı muhallebiyi kaselere küçük kareler halinde keselim üzerine hazırladığımız kırmızı suyu ekledikten sonra karsambaç ve pudra şekeri ekleyip servis yapalım.
AFİYET OLSUN

 

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “ASANSÖR VE HABERAL”

Daha önce anlatmışmıydım , hatırlamıyorum?
Birgün asansöre bindim , tam , asansörün kapısı kapanmışken dışardan açıldı ve asansöre iri yarı bir adam bindi. İlk kez gördüğüm biri ; alt komşumuzun oğluymuş. 
Duymuştum şizofren olduğunu. 
Birden çebinden bir sustalı bıçak çıkardı , şak diye açtı ve sordu : 
Kimi öldüreyim ? 
Ulan asansörde bir o bir de ben varım ! Üstelik sıksa SUYUMU çıkartır ! 
Sustalıya ne gerek ?
Ben nasıl davranacağımı düşünürken , devam etti :
-Annemi mi öldüreyim ? Deyince ,
– Yardıma ihtiyacın var galiba , istersen sana yardım edebilirim , dedim .
– Eder misin ,dedi ?
“Ederim” onayını alınca bıçağı kapatıp cebine koydu , ben de asansörü durdurup , zemin düğmesine bastım. 
Bindik arabama geldik bizim acil servise , 
sekreterliğe yaklaşınca  , hafif titrek eli ile elimi tuttu ! 
O şekilde girdik sekreterliğe…

o zaman herkes birbirini tanır ve severdi hastanemizde , 
her bölüme çekinmeden girebilirdik , saygıda kusur etmezdik. 
Her bölüme herkes aynı şekilde girerdi.
Hilesi hurdası pek olmazdı !
Ama bazan üşengeç arkadaşlarımız da olurdu…
Neyse ,
sekretere psikiatri servisini bağlamasını söyledim , 
nörolojiden rotasyonda olan bir asistan arkadaşa bağladılar ,
bir hastamın acilen yardımlarına ihtiyacı olduğunu söylerken ,
” nasıl acil” diye lafımı kesti! 
Ben telefonda kemküm ederken hastam kıpırdanmaya başlayınca elini daha sıkıca tutup göğsüme dayadım. 
Aslında osırada bağırmak istiyordum ,
“ulan psikiyatrinin acili ne olur ; ya kendine zarar verecektir ya başkasına , hemen fırlayıp gelesen aşağıya” , diye
Bu sırada hasta anladı ve başladı bağırmaya 
– Tamam doktor bey ben kimi öldüreceğimi buldum ver o ….mi bana , söyle adresini , gidip icabına bakayım …
– Deymez oğlum ,  adam sayarlar , başın belaya girer , dedim
Sonra birden bire sakinleşti …
-Tamam , dedi , “hadi gidelim. Annem evde yalnız. Hem benim kendi doktorum var. Yarın ona giderim…”
Döndük evimize , o kendi evine , ben kendi evime…

Teşebbüs aşamasında kalmış , hükûmeti devirme planı !
Yok böyle birşey. 
Varsa bile , vazgeçilmiş bir şey söz konusu …dikkat buyurun , varsa bile diyorum !

Çünkü teşebbüs denince şu anlaşılmaz mı?

Mesela ben birini vurmaya karar verdim. 
Bütün teçhizatları tamamladım , adamı tam kekliyecekken MİT. POLİS. ASKER beni keklediler. 
Ama olan ,yani Ergenekon, varsa bile ,  bu değil ki ; herşeyi ayarlamışım ama vazgeçtikten sonra suç aletleri ile yakalanmışım. Yani farzedelim ki !  Yani mesela ! 
Teşebbüs , eksik teşebbüs , planlanmış ; vazgeçilmiş teşebbüs …iddia edilenin gerçekleşmediği kesin değil mi , Allah aşkına !

Ben seni bir zamanlar öldürmek istiyordum. 
Desem asacaklar mı ?

Siz insana kafayı yedirirsiniz be kafayı !
Vallahi Allah , Haberal’ın yardımcısı olmuş , olmuş da kurtarmış kendisini bu vicdansızların zulmünden. 
Hâlâ sevgi dolu …adamın ilk gittiği yer hastanesi be hastanesi…
Bu size hiç mi birşey söylemiyor ?!

Paçalarını sıvamış , hafif eğilmiş , kravatı şakûl gibi sarkmış aşağıya doğru, denizin kıyısında , ayakları kıyı dalgalarının içinde ,yüzünde tebessüm…
Yorumcu diyor ki paçalarının ıslanmasına aldırmadı ! 

Onun bütün ruhunu , bedenini , sosyal hayatını sırılsıklam ettiler de aldırmadı , ne dedi ; 
içerde arkadaşlar var , ülkemiz zor bir dönemeçten geçiyor…
Yani daha “sırılsıklam birçok kişi  var içerde” , anlamına …

Evet sırılsıklamlar , ama sudan değil ;
suyu çıkmış adaletten dolayı sırılsıklamlar …
Suyun ıslaklığı geçer …kurur biter !
Hem de sadece adalet mi ?

Cemaatlaşarak , tarikatlaşarak , etnisite batağına girerek 
Ülkenin suyunu çıkardılar ülkenin ; heryer sırılsıklam !
Maalesef !
Vah Türkiyem vah !

DR. ZAFER ÖNER

ADİL KARCI’DAN DARDAĞAN AĞACI

 yeşil dardağanOlgun_dardağan

 

 

  • Salih!  Anan bu tarafa geliyor lan, Allahıma bizi görecek!

 

Mahalledeki diğer çocukların henüz ulaşamadıkları dallarda kalan dardağanları toplayabilmek için benim üzerinde durduğum daldan biraz daha yüksekteki ince bir dala tırmanmış olan Salih söylediğimi hiç duymamış gibiydi.  Dilinin ucu, yerine yenileri çıkmak üzere düşmüş olan öndeki iki üst dişinin açtığı boşluktan  dışarı fırlamış bir şekilde, ıhlaya-tıslaya bir salkım dardağan meyvesini dalıyla birlikte kopartmaya çalışırken yineledim:

 

  • Lan, Salih!

 

Beni duymuş olduğunu, fakat konuşup cevap verecek durumda olmadığını belirten bir bıkkınlıkla:  

 

  • Ney?   Neeey?
  • Lan, anan diyorum, bu tarafa geliyor, bizi görecek lan!
  • Göremez.
  • Niye ki?
  • Boynundan!

 

Yaz olsun kış olsun, başında eskiden Osmanlı cariyelerinin  giydikleri başlıklara benzer bir örtü ve  çoğu zaman bordo-sarı kadifeden yapılmış, eteği yere kadar inen kat kat giysisi ile dolaşan Diyarbakırlı Hatun anamız (Salih kan kardeşim ya, o da benim anam sayılırdı artık) hep biraz kamburumsu durur, yürürken devamlı önüne bakar ve hiç başını yukarıya kaldırmazdı.  Demek boynunda bir sorun varmış kadıncağızın ve  ben bunu ilk defa o gün öğreniyordum.  Bu kadın hiç Türkçe bilmezdi ama çocukları Türkçeyi oldukça güzel konuşurdu.  Şimdi bizi o kocaman ağacın tepesinde görse kesin kızardı, çünkü o civarda bir tek tane olan o dardağan ağacı, yine aynı bahçenin  diğer kenarlarında dikili olan birkaç melengiç ağacından sonra, civardaki en uzun ağaçtı ve dört-beş metre yüksekteki dallarından düşecek olursak bir tarafımızı kırmamız işten bile değildi.

 

Hatun ana ağaca yaklaşırken bağırdı:

 

  • Sovada va ğurnike nakkıriye voni  vi domatese zıkım hakkın!

 

  • Salih, anan bize mi bağırıyor? 

Salih yine kendisini meşgul etmiş olduğumdan dolayı duyduğu sıkıntı ile  bir zahmet kısa bir cevap verdi:

  • Hanifi’ye.
  • Ne diyor ki?
  • “Sabah bir şey yemedin, bari bu domatesi zıkkımlan!” diyor.

 

Görüşümü engelleyen birkaç dalı usulca aralayıp baktım, Hatun ana elinde kıpkırmızı, kocaman bir yarım domates ile ağacın altında duran Salih’in kardeşi Hanifi’ye doğru yürüyordu ve diğer elinde de koca bir parça taze pide ekmek!  Sabah kahvaltısında annem bana peynirin yanında domates isteyip istemediğimi sorduğunda, domatese burun kıvırmış, her zamanki gibi, Edirne peynirini kızarmış somun ekmek ve bol şekerli çay eşliğinde götürmüştüm.   Gel gör ki Hanifi’ye sunulan bu domatesi  o anda canım bir çekti bir çekti ki…. (Eminim tuzlanmıştı da).  Neredeyse aşağıya atlayıp kadının elinden domates-ekmeği kapıp kaçacağım!  

 

Salih benim yaşımdaydı, kardeşi  Hanifi ise bizden 3 yaş kadar küçüktü.  Koyu esmer tenli, abisinin  düz ve dimdik saçlarının aksine, kıvır kıvır parlak siyah saçlı, ortasında siyah zeytin taneleri parlayan beyaz porselen gözlü bu çocuk oyuncak zenci bebeklere benzerdi ve ben onu çok ama çok severdim.  O kadar ki, en sevdiğim oyuncaklarımı bazen kan kardeşime bile  ellettirmezken onun alıp oynamasına ses çıkartmazdım.

 

Topladığımız dardağanlardan birer avuç vermek vaadi ile ağacın altında bekleyen Hanifi’yi güya erkete olarak görevlendirmiştik.  Salak, yanına gelene kadar anasını bile fark edemedi ve de bizi uyaramadı.  Kadın yaklaşınca sesimizi kesmesek yakalanacağız!  Yakalanıp  azar işitmek önemli değil, cephane olarak kullandığımız dardağanı bir daha kolay kolay ağaca çıkıp toplayamayacağız!  Neyse, kadın da Salih’in nerede olduğunu sormadan domates-ekmeği küçük oğluna verdi, döndü ve yavaş adımlarla pek de uzak olmayan evine doğru yürüdü.  Bu vartayı da böylece atlatmış olduk.

 

Dardağan bizim için çok önemliydi zira iki ayrı silahımıza da uygun olan tek cephanemizdi.  Leblebi tanesinden biraz daha küçük olan bu meyveler tam bir küre şeklindeydi.  Meyveler yeşilken onları  patlangaçlarımızda kullanırdık.  “Patlangaç” ne mi?  Bilmeyenler için tarif edeyim; bu “silah” tahtadan yapılır ve iki parçadan oluşurdu.  Birinci parça içi boydan boya matkapla delinmiş, etlice bir ağaç boru.  Bu namlu görevi yapardı.  İkinci  parça ise ucu bu namlunun içerisine giren ve  saplı bir tornavidaya benzeyen ağaçtan piston. Kullanımı ise çok basitti;  önce yeşil bir dardağanı alıp namlunun arkasına, deliğin üzerine lalettayin oturtacaksın.  Pistonun sapının düz olan arkası ile küt küt vurarak namlu çapından daha büyük olan dardağanı deliğin içerisine sıkı sıkı geçireceksin.  Daha olgunlaşmamış olan etene (çekirdek ile kabuk arasındaki meyve eti) burada conta görevi yapar ve hava sızmasını önler.  Sonra, piston ile bu ilk dardağanı yavaşça taaa namlunun ucuna kadar itekleyeceksin.  Piston namludan bir santim kadar kısa olduğu için bu ilk dardağan namludan dışarıya düşmez.  Sonra ilk işlem tekrar edilir, ikinci bir dardağan daha namluya sıkı sıkı sürülür ama bir iki santim kadar içeriye iteklenince orada durulur.  Piston buna dayanmış bekliyor olacak.  Ateş edeceğinde aniden pistonu (aynen bir bisiklet pompasında olduğu gibi)  ileriye itekleyeceksin.  İki dardağan arasında oluşan basınçla namlunun ucundaki dardağan “paat” sesi ile hedefe gider.  Bu defa ikinci dardağan namlunun ucuna gelmiştir ve üçüncü bir dardağanın namlun arkasından doldurulması  işlemi sonucunda uçmak için sırasını bekler.   Yeşil dardağanın bulunmadığı kış aylarında dardağan yerine ağzımızda çiğneyip hamur haline getirdiğimiz kağıttan toplarla yapardık bu işi.  Patlangaç yine “pat” diye bir ses çıkartırdı ama kağıdın menzili birkaç metreyi geçmediğinden savaş  amaçlı kullanılamazdı.  Sadece “paat” sesi ile tatmin olur, dardağanlı günlerimizi yad ederdik.   Bu nedenle, kağıt hamuru kullandığımız patlangaca “patıldak” derdik ve bu suretle  “dardağan savaşçısı” patlangacın onuruna halel getirmemiş olurduk. 

 

Okulların açılmasına  yakın, bizim dardağanlar olgunlaşırdı.  Meyvenin dışı kahverengi, hatta siyah renkli sert bir kabukla kaplanır, kabukla çekirdek  arasındaki eşene ise turuncu renge dönerdi.  Yeşilken kekremsi bir tadı olan bu meyve olgunlaşınca bayağı tatlanırdı.  Ağzımıza atar, dişlerimiz ve dilimiz yardımıyla kabuğunu ve meyve etini çekirdekten ayırıp yer, çekirdeği ise kurşun olarak kullanmak için yeni silahımızın namlusuna sürerdik.  Bu ikinci silah çok ama çok basitti.  On beş, yirmi santim uzunluğunda, boru şeklinde kesilmiş bir kargı kamışı… O kadar.   İç çapı çekirdeğe göre ne çok bol olacak, ne de fazla dar….   Ağzımızdaki çekirdeği bu borunun dudaklarımıza dayalı ucunun içine  dilimizle itekler, ondan sonra da ciğerimize doldurduğumuz havayı, mümkün olduğunca fazla bir basınç yaratacak şekilde, şiddetle bu boruya üflerdik.  Birkaç metreden isabet ettiğinde bayağı can yakardı, hatta patlangaçtan bile etkili olurdu.  Oyuncağın, televizyonun, bilgisayarın vs.’nin  olmadığı o devirde bu dardağanlı oyunlar bizim için vazgeçilemezlerin başında gelirdi.

 

Bir akşam üzeri Salih ile bir ağaç gölgesine oturmuş, kış hazırlığı olarak, çelik çomak yapmak için dal parçaları yontuyorduk ki, kenarında oturduğumuz portakal bahçesinin bir ucundan bize doğru Hanifi’nin koşarak geldiğini gördük.  Koşmayı sevmediğini bildiğimiz “küçük kardeşimizin” bu telaşı pek hayra alamet değil gibiydi.  Kendisini takip eden toz zerreleri ile birlikte karşımıza dikildiğinde;

 

  • Abi, kesecekler, valla billa kesecekler!   dedi.
  • Neyi kesecekler lan?

 

Zorlukla nefes almasını sürdürürken el, kol ve baş hareketiyle yakınımızdaki dardağan ağacımızı işaret etti.

 

  • Ne biliyon lan keseceklerini?  Hem kim kesecek?  dedim ben endişeyle…

 

Bahçenin diğer ucunda konuşmakta olan üç kişiyi göstererek:

  • Aha, bahçeciynen konuşan o iki adam!  Bahçeci parmağıynan dardağanı gösterdi onlara, onlar da “yarın sabah keseriz, tamam” dediler.  Valla billa yalan söylemiyom.

 

Salih de ben de aynı anda ellerimizdeki çakıları toprağa saplamış ve donmuş kalmıştık.  Nice sonra;

 

  • Salih!  dedim.   Ne yapsak ki acaba?
  • Kalk çabuk, dedi, çocuklara haber verelim.

 

Çakıları kapatıp cebimize koymaya bile zaman harcamak istemediğimizden;

 

  • Hanifi, bıçakları al cebine koy, sen sonra gelirsin.  Diyerek diğer çocukları orada bulma ihtimali ile “kulle oynama alanına” doğru koşmaya başladık.  

 

Yanılmamıştık.  İki oğlan kulle oynuyor, diğer ikisi de onları seyrediyordu.   

 

  • Lan, dedi Salih, bırakın kulleyi!  Dardağanı kesecekler, dardağanı!
  • Ney ney?  Hangi dardağanı, kim kesecek?  dedi Bülbül Selimin oğlu Rıfat.
  • Kaç tane dardağan var lan mahallede?  Bizim dardağanı bahçe sahibi iki adama kestirecekmiş yarın sabah.

 

Bir anda bizdeki endişe oradaki dört  oğlanı da sardı.  Ben “bu konuyu acaba babama söylesem bahçe sahibi ile konuşup vazgeçirebilir mi?” diye düşünürken kullecilerden Cındırık Fehmi;  (“Cındırık” Adana  ve Maraş yöresinde sinirli ve yağsız ete verilen isim olup, gövde görüntüsü itibariyle,  Fehmi’ye lakap olarak yakıştırılmıştı.  Mahallede ben dahil beş çocuğun lakabı yoktu.  “Yiğit lakabı ile anılır” derler, demek biz beş çocuk yiğitliğe(!) layık görülmemişiz ki  bize lakap takmamışlardı).

 

  • En iyisi Özdemir’e haber verelim, dedi.

 

Özdemir, babasının memuriyeti nedeni ile Bursa’dan Adana’ya taşınmış, bizden iki yaş kadar daha büyük, yaşına göre uzun boylu, dalga dalga kestane saçlı, yakışıklı ama “R” harflerini “yumuşak G” olarak telaffuz eden ve de mahalleler arası savaşlarımızda bizim orduyu yöneten liderimizdi.

 

“Kara haber tez ulaşır” derler.  Gönderdiğimiz ulakla birlikte  Özdemir’in birkaç yüz metre uzaktaki evinden yanımıza gelmesi ancak “göz açıp kapayıncaya kadar” bir zaman almıştı.  Belli ki Özdemir yol boyunca düşünmüş ama henüz bir çıkar yol bulamamıştı.  Liderin zor anlarından birisiydi bu.  Öyle ya, bir çare bulmalıydı ki liderlik liyakati devam etsin.   Gözlerimiz Özdemir’de, sessiz sedasız onun konuşmasını bekliyoruz, onun da gözleri yerde, sağ ayağı ile toprağı düzeltiyor…  Sanki  oraya bir savaş planı çizecekmiş gibi!

 

  • Hepimiz, dedi, yağın sabah dağdağana çıkacağız ve gece olana kadağ da inmeyeceez!
  • Eeeee?  dedik hep birden.  Ne olacak ki o zaman?
  • Ağacı kesemeyecekleğ!  dedi Özdemir.  Onlağ vaz geçene kadağ heğgün sabah eğkenden oğaya çıkacağız!
  • Ya iyi de, anamız-babamız?  Onlar gelir bizi ağaçtan indirir!
  • Lan, yiyeceğiniz dayak dağdağan ağacımıza değmez mi?  Biğkaçımız eksilse bile geği kalan heğkes heğgün gelecek.  Buğada olmayan heğkese de söyleyin, hepsi gelsin.
  • Abi, dedi bir tanesi, ya ağaçtayken işemiğimiz gelirse?
  • Bahane ağama lan tavşan! Ağaçtan aşağıya işeğsin ya da donuna yapağsın, hiçbiğ sebep uyduğup ağaçtan inmek yok tamam mı?  Hem heğkes peyniğ, ekmek, zeytin, su, bisküvit, şekeğ sucuğu, leblebi ne vağsa getiğsin yanında.

 

Sabahı zor ettik.  Ben biraz bisküvi, kurabiye ve babamın avcı matarasına doldurduğum su ile sabahın erkeninde dardağanın ağacının   dibine gittim.  Erken gittiğimi sanıyordum ama neredeyse tüm çete oradaydı ve birkaç tanesi ağaca çıkmıştı bile.  Aramızda ağaca çıkmayı bilmeyen Hanifi, bakkal Şabanın tosuncuk oğulları Malak Macit ile adaşım Tonton Adil ayrıca Kekeç Sülo ve Cındırık Fehmi de gelmişlerdi.  Onları ağaca bir halat ile çekmeye karar verdik.  Karar verdik vermesine de kimsenin evinde kalın ip veya halat yok!  

 

  • Bak hele Kekeç, dedi Cındırık Fehmi, sizin evin önünde sallangaç yok muydu lan?

 

Kekeç Sülo kendisi birşey anlatırken kekelemezdi.  Ancak, heyecanlandı mı ya da kendisine sorulan bir soruya cevap vermek zorunda kaldı mı ilk kelimeden sonra  takılır kalırdı.  Bu  eksikliğinden dolayı duyduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, her zaman aramızda bulunmasına rağmen hiçbirimizle pek konuşmaz ve oyunlara da nadiren katılırdı.  Bir şey sorulduğunda da hep tek kelimelik cevaplar veriridi.

 

  • Vaaar…  dedi ve evine doğru fırladı.  İşte kendisini “adamdan saydıracak” bir kahramanlık fırsatı çıkmıştı önüne.  Aradan on dakika kadar geçmeden de bir yarısını omuzunda taşıyarak diğer yarısını yerde sürüyerek babasının kendisi için bahçede yaptığı salıncağın ipini getirdi ve muzaffer bir eda ile Özdemir’in önüne attı.

 

Yere yakın olan ilk kalın dalın üzerindeki en pehlivanlarımızdan ikisi, beline ip bağlanmış  “ağaç acemileri”ni  yukarıya çekmeye çalışıyor…  Tamam da yukarıya çekilmeye çalışılan lapacılarda bir gayret yok ki!  Gayret yok çünkü korkuyorlar ve de çıkmaya gönüllü değiller.  Ama vazgeçip eve kaçsalar bu defa da  mahallenin kopillerine rezil olacaklar.  “İki arada bir derede” durumu yani….

 

Epeyce bir uğraşıdan sonra orası burası dallar tarafından hacamatlanmış onbir çocuk ağacın içine yerleşmiştik.  Bekle bekle gelen giden yok!   “Acaba bizi kandırdı mı?” diye Hanifiye ters ters bakmaya başlamıştık ki bahçenin içinden birisi yaşlı birisi genç iki  kişi çıktı geldi,  ellerindeki iki tarafı tutacaklı dev bir testereyi ve iki adet baltayı dardağan ağacının altına attılar.  Bizde heyecan dorukta ve boğazımıza kadar  tırmandığını sandığımız kalbimizin atışlarını sayıyoruz!

 

Adamlardan birisi cebinden bir tütün tabakası çıkarttı, bir sigara sardı, tabakayı diğerine uzattı

  • Sen de yaksana bi dene.
  • Yok abi ben yakmıycam şimdi, sağol be…

 

Sigara da ne bitmek bilmezmiş!  Yukarıya yükselen dumandan olsa gerek, en alt daldaki  Kıvırcık Hanifi öksürmez mi?   Genç olan kafasını kaldırıp yukarı baktı, ve;

 

  • Aboooo!   Napıyonuz lan hepiciğiniz orda?  Bak abi şunlara yaa, sığırcık sürüsü gibi tünemişler ağaca!

 

Hiçbirimizde çıt yok, gözlerimiz adamlara odaklanmış, bet-beniz atık durumdayız.  Yaşlı olan bizimle hiç ilgilenmedi.  Çömeldiği yerden uzandı testereyi aldı, on metre kadar ilerideki kurumuş dut ağacına doğru yürüdü.  O ağaca yıllar önce  yıldırım düştüğü söylenirdi ve boydan boya yarısı olmayan siyahlaşmış gövdesinde yarasaların yaşadığı rivayet edilirdi.  Orada hiç yarasa görmediğimiz halde, biz nedense korkar ve bu ağaca hiç yaklaşmazdık.

 

Adamların dardağanı değil de dut ağacını kesmeye başlamaları hepimiz için sürpriz olmuştu ama “nasılsa dardağana da sıra gelecek” saplantısı ile içimizde herhangi bir umut yeşertmeye cesaret edemiyorduk.  Kuru dutun gövde çapının dörtte biri kadarını kesince, yaşlı olan işçi kestikleri gediğe baltanın arkası ile bir tahta kama çakmaya girişti, ki testere sıkışmadan çalışmaya devam edebilsin.  Genç olan yine bize döndü:

 

  • Lan oradan seyredene kadar inip de yakından seyredinsene!

 

Bizde yine ses yok.  Hala işkilliyiz.  Ya biz aşağı indikten sonra kalleşlik eder de dardağanı keserlerse?  O mesafeden belli olan sigara sarısı dişlerini göstere göstere sırıtarak:

 

  • İsterseniz sabaha kadar orada kalın,  paşa gönlünüz bilir…, dedi ve işine döndü.

 

Ağaç kesim işi  bir saat kadar sürdü.  İşçiler yere yıkılan kuru dut ağacını olduğu gibi bırakıp takımlarını toplamaya başlamışlardı ki, Özdemir seslendi:

 

  • Abi, başka ağaç kesmeyecek misiniz?
  • Niye lan siz eğlenesiniz diye akşama kadar ağaç mı keselim?
  • Dağdağanı da kesmeyecek misiniz?
  • Oolum, keseceğimizi kestik.  Kışlık odun olacak o kuru dut.  Annadın mı?

Aman siz de oradan hiç inmeyin ha!  Üstünde hiç dardağan kalmamış ağaçta ne bok buluyorsanız artık…

 

Amaç hasıl olmuştu ama nafile namazı kılmış gibiydik; boş yere uğraşmıştık, dardağan ağacı zaten kesilmeyecekmiş meğerse!   Dardağan ve dut yan yana oldukları için, işaret edilen ağacı yanlış anlamış bizim kardeş Hanifi!

 

Kimimiz alt daldan atlayarak, kimimiz ipten kayarak aşağıya inip dardağanın gövdesi etrafında toplandık.  Zaferimizi kutlamak istiyoruz ama bize ait bir zafer yok ortada!

Kekeç Sülo ağacın gövdesine doğru yürüdü, zayıf kollarıyla ağaca sarıldı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.  Önce bir sessizlik, ardından koro halinde salya-sümük hepimizden gözyaşları….  İnsan sadece acıdan değil, sevinçten de ağlayabilirmiş demek, o an öğrendik bunu.  Bugünkü çevre bilincine sahip olan insanlar bizi o gün görmüş olabilseler ya  “Green Peace” üyesi ya  “Tabiat Aşıkları” veya  “Çevre Dostları”  diye etiketleyebilir, bize methiyeler yazabilir ve bizi mutlaka gazetelere, televizyonlara bile çıkartırlardı.

 

Halbuki, dardağan ağacının kesilmemesi “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” şarkılarıyla büyüyen bizleri çevrecilik açısından hiç ırgalamıyordu.  Bizim sevincimiz ağacın kesilmemesine değil, “mühimmat fabrikamızın” kurtulmuş olmasınaydı!  Yani seneye yine beleş dardağan toplayabilecektik.  Aramızda çevrecilik madalyasını hak eden bir tek çocuk varsa o da yanımızdayken varlığı ile yokluğu  pek belli olmayan Kekeç Sülo’ydu!  Çünkü hiçbirimiz  gidip o ağaca onun gibi  sarılmadık. O ise sarılmak bir yana, sevip öpmeye, okşamaya bile başlamıştı ağacın gövdesini,  biz ağaca arkamızı dönüp şimdiden müstakbel “patlangaç savaşları”mızın hayalini ufukta ararken…

 

Kumkuyu/Mersin, 11.08.2013

 

DR.ZAFER ÖNER’DEN “ÇAPULCULAR VE PALALILAR”

 

zaferoner

Bağdat caddesi capulcularının , gezi parkındaki danslı gösterisini gördünüz mü ?
Mutlaka görün ! Halk TV zaman zaman gösteriyor. 

Bu gençler Mısır, Suriye , Tunus ‘ daki çapulculara benzemiyorlar. 
Hatta gelişmiş ülkelerdeki benzerlerinden bile daha sevimli , daha akıllı , daha eğitilmişler … Belki de bana öyle geliyor. 

Peki , bu gençlere karşı çıkan , elleri palalı , sopalı insanlara ne diyorsunuz?
Bazı dinsel söylemlerden başka ahenkleri yok. 
Saygı yok. Sevgi yok. 
Hınç ve kin dolu insanlar. Fırsat bulsalar hepimizi linç edecekler. 
Tıpkı Tunus , Suriye , irak , Mısırdaki gibi. 

Yani bizim içimizde iki büyük kesim var. 
Batıya benzeyenler , doğuya benzeyenler . 
“Batı benzerleri” nekadar çağdaş ise 
“Doğu benzerleri” de o kadar geri!

Biliyorsunuz , bu çocukların tesbit edilenleri teker teker tutuklanıyor. 
Zaten içerde bir çok tutuklu , hükümlü ; rektörler , askerler , paşalar…
Heryer dolu. 
Yeni mahpushane binalarına ihtiyaç var. 

Sami Selçuk diyor ki : “Genel af durumu çözer , başka çare yok”

Benim de bir teklifim var ! Birazcık şaka ile karışık , ama olsun:
Adalet bakanlığını tamamıyla lağvetmek de sorunu çözer !
Bütün davaları dışardan getirilecek , yani yurt dışından getirilecek bağımsız , tarafsız mahkemelere bırakarak adil bir şekilde çözümlenmesi sağlanabilir ! Davalar sürerken de şimdiki adalet bakanlığı mensupları stajyer olarak izlerler ve eksik olan eğitimlerini de tamamlamış olurlar!
Daha sonra da , dışardan getirilenlerin nezaretinde , olgunlaştıkça , bağımsız ve tarafsız hale geldikçe ,bilgeleştikçe  ve vicdan sahibi haline geldikçe …
tekrar görevlerine dönmeleri sağlanabilir. 
Bundan sonra da tarikat , cemaat ve devletle bütün ilişkilerinin engellenmesi sağlanmalıdır ; aksi halde kısa sürede eski hallerini kazanır ; siyasallaşır , dinselleşir ve tekrardan dışardaki hakimlere ihtiyaç duyar hale geliriz!

Diyeceksiniz ki  ; bu kararlar önce temyize sonra da zaten Avrupa insan hakları mahkemelerine gidecek…Bekleyelim !

Tamam da , bir de zaman denen birşey var. 
Yani insanlar ölümsüz değil. 
Hakimlerin tarafsız , bağımsız olduğu kadar , adaletin gecikmemesi gerektiğinin de bilincinde olan bilge kişiler olmaları ve vicdan sahibi olmaları gerekir. 
Gereksiz tutuklamalarla insanların şu kısa ömürlerinin heba edilmemesi nasıl sağlanabilir acaba ?

“Bir ülkedeki en önemli şey adalettir “
Lafı ne kadar önemliymiş meğer …
Meğer ne kadar çok beyni tutuklanmış insanımız varmış !
İster hakim olsun , ister hekim , ister rektör olsun ister bakan…
Tutuklu beyin vicdan sahibi olamaz !

 

DR.ZAFER ÖNER’DEN “AŞK”

DR. ZAFER ONER

Aşık olunca insan , boynunun altındaki tiroid bezi kabarırmış , şakakları terlermiş ve gözüne bakınca da , insanın aşık olduğu anlaşılırmış… Daha doğrusu o anlarmış. 
Meğer adam “aşk doktoru’ymuş” !  Kendisi iletişim okumuş ama , galiba ilgi alanı 
“Aşk”mış. 
İkinci karısıyla (!) TV da idi . Son derece ciddi olarak konuşuyordu…
Ne desem ? Bilemedim !
Herhalde sadece cinsel aşktan konuşuyorlardı. 

Haberal’ı  tanısalardı , bazı insanların yaşam tarzından onların mesleklerine , ülkelerine olan aşklarının da anlaşılabileceğini bilip söylerlerdi. 

Köksal Toptan , Haberal’ın tutukluluğu sırasında , arkadaşlıklarından kaynaklanan ilgisini göstermekten çekinmiş. 
Haberal’ın tahliyesinden sonraki ilk karşılaşmalarında da sanki hiçbirşey olmamış gibi gülerek gidip öpmüş. 
Bu an da bir fotoğraf ile tesbit edilmiş. 

Amerika’da yaşayan Hacettepe mezunu , çocuk Onkoloji profesörü sayın Timur Sümer , Rıfat Serdaroğlu’nun yazısını okuyunca 
” bir farenin bir kediye güldüğünü görürsen , bil ki bir kaçış deliği vardır” 
Yorumunu yapmış…ve yazıyı bana göndermiş. 

Yazının başlığı ; “Köksal Toptan”
10 /08/2013
İlk Kurşun ( gazete? )

Mutlaka okunması gereken , müthiş bir yazı!
Allah kimseyi bu duruma düşürmesin !
Hani derler ya ” içimin yağı eridi” diye…
İşte tam o vaziyetteyim. 
Ama ,
Bazan insanlar çok istedikleri şeyleri bazı nedenlerle gerçekleştiremezler. 
Mesela ben Haberal’ın merhum babası vefat ettiğinde , cenazesine gidemedim. Gidemediğim gibi bir çiçek yollamayı bile akıl edemedim. 

Hatırlarsanız sayın Mehmet Haberal’ a , Silivri’den izin çıkmamıştı , 
babasının cenazesi için ; o zaman ki yasalar el vermiyordu. 
Ne yapalım vicdan meselesi. 

Aynı şekilde çok saygı duyduğum Emin Çölaşan ‘ ın annesi için de aynı haltı yedim. Yine çiçeği bile akıl edemedim. 
Yine arkadaşım Fatih Hilmioğlu’nun , mahdumunun cenazesine de katılamadım ama en azından çiçek yollayabilmiştim. 

Bu hataların oluşmasında iş yoğunluğumun çok etkisi olmuştur. 
Aslında ,günümüzde. bu üçü de ; Haberal , Hilmioğlu  ve Çölaşan öyle korkusuzca yaklaşılabilecek insanlar değillerdir !
Bütün Silivri eşrafında da olduğu gibi…

Korku insana mahsustur derler ! 
Deyip belki de hoş karşılamak lazım ! Beni değil ; Köksal Toptan’ı…
Ve tabiî diğerlerini …

Adam diyor ki 
aşık olunca ; insanın tiroidi kabarır !
O sırada işaret parmağı ile çenesinin altını gösteriyor !
Bir kere kabaran , tiroid mi her neyse (!) orda değil ki !

İşi bilmek lazım. Ne  çabalıyoruz anlamıyorum ; yok meslek aşkı , yok ülke aşkı …
Daha kolay birşey okuyup  AŞK DOKTORU olmak varken …

Dr. Zafer Öner

ADİL KARCI’DAN RAMAZAN DAVULCUSU

RAMAZAN DAVULCUSU

 DAVULCU 2

“Zombada zombada zombada tak tak….”

“Zombada zombada zombada tak tak….”

 –        Gene mi lan?   Gene mi lan?  Başka duracak yer mi yok be?  

 diye söylenerek kafamı yastığın altına soktum.   Sanki koca sokakta duracak yer yok, bir tek benim penceremin altı var!   Yahu çala çala gidiyorsun işte, çal şu davulunu ama durma,  yürü be kardeşim.  Durup dinlenecek tek nokta benim kulağımın dibi mi olmalı ille de?  Hadi dinlenceksin, dinlen ama bari şu tokmağı davuldan uzak tut biraz yahu!

 Bundan on yıl kadar önceydi, iki ortak yurt dışına taze sebze meyve ihracatı yapmaya çalışıyoruz.  Babadan kalma mesleği olduğu için, ortağım sebze meyvenin toptan alımını üstlenmişti, ben de paketleme ve yurt dışına satışlarını yapıyordum.  Bizim ortak hastalanıp ameliyat olacak zamanı tam ayarlayamamış olsa gerek ki  Ramazan ayının başında hastaneye yattı.  Bütün işler de bana kaldı mı!  Sabahın köründen akşamın geç vaktine kadar o tarla, senin bu gümrük benim dolanıp duruyorum.  Haliyle, oruç-moruç düşünecek halim yok, zira gün içerisinde zaten yemek yemeye vakit bulamıyorum, su da içmesem otomatikman oruç tutmuş olacağım, öyle yani…

Yorgun argın eve geldiğimde tek düşündüğüm 3-5 saatlik bir uyku, ona da davulcu müsaade etmiyor!   Birkaç saat uyuduktan sonra bu “zom, zom, zom” sesleriyle yataktan bir karış havaya fırlıyorum, bir daha uykuyu kim kaybetti ki sen bulasın?.  Ertesi gün, çölde Leylasını arayan Mecnun misali, uykusuzluktan paralize olmuş halde, kapanmasınlar diye göz kapaklarımla savaş ederek salak salak bir oraya bir buraya koşturuyorum.

 “Dommm, dommm, dommmm”

“Dommm, dommm, dommmm”

 Makam mı değiştirdi, ritim mi değiştirdi, neyse ne ama bizim davulcu küçük çubuğuyla “tak, tak” diye vurmuyor bu gece.  Üstelik, her zamanki dinlenme noktasında da durmadı ve transit geçti benim pecereyi.  Ohhh be, artık akıllanıyor olmalıydı her halde.   Ama sevincim  çok uzun sürmedi, birkaç gün sonra eski ritmine döndü ve de yine durak yeri benim pencerenin altı tabii ki!    Yahu bari İstanbul’un eski davulcuları gibi mani filan söyle de birazcık olsun şu zomburtudan kurtulalım.  Acaba o manilerden yazıp şu adamın eline tutuştursam okur muydu?  Duyduğum en meşhur manileri hatırlamak için hafızamı zorladım:

 Eski cami direk ister

Söylemeye yürek ister

Benim karnım toktur ama

Arkadaşım börek ister

 

 

Davulumun ipi kaytan

Kalmadı sırtımda mintan

Verin ağalar bahşişim

Alayım sırtıma mintan

  Eminim zahmet edip mani filan okumazdı bu herif.  O halde pencereyi açıp:

 –       Kes lan artık, burada uyumaya çalışan var!  diye bağırsa mıydım?

 Bunu yapamazdım, zira hiçbirisinin oruç tutmadığını bildiğim tüm komşular:

 –        Aaa ne ayıp!  Dinsiz-imansıza bak!  şeklinde beni suçlarlardı, davul sesinden kendileri de rahatsız oldukları halde…

 Davulcuya gidip yalvarsam?  Yok, yok umursamazdı beni.  Onun bütün derdi bayramda kapı kapı gezip toplayacağı bahşişti.  Tamam, buldum! Mahalleye gelmesin diye bolca para versem?  Yok bundan da vazgeçtim.  Çünkü parayı alır yine de gelirdi.  O zaman ne yapacağım?  “Bu adam davul çalmasın diye para verdim, sözünü tutmadığı  için şimdi dövüyorum bu pezevengi” diyemezdim ki mahalleliye!

 Çare?  Yatarken kulaklarıma pamuk tıkamak!  Ama bu kısmen işe yaradı, kısmen de yaramadı.  Zira davulcu sokağın başındayken duymuyordum ama evin önüne geldi mi tıkaç da kar etmiyordu.  “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” derler.  Hadi be!  Artık bana ne uzaktan ne de yakından hoş geliyordu bu ses.  Hatta nefret etmeye başladığımı söylesem yalan olmazdı.

 “Zommm tiki tak tak, zommm tiki tak tak….”                  

 Ulan tam kulağımı yeni ritme alıştırmıştım, herif yine ritim değiştirmez mi?  Artık av tüfeğimin içinde durduğu dolaba taraf bakar olmuştum.  Adamı vurmasam da hiç olmazsa davulunun  orta yerine saçmalarla bir delik açabilirdim.  İyi de, “cinayete teşebbüs”ten kodese düşmek vardı işin içinde…  En iyisi ben tüfeğin bulunduğu dolabı kilitleyip anahtarını fırlatıp atmalıydım, ne olur ne olmaz, ya gecenin bir yarısında nevrim dönerse?

 Birkaç günde bir yapılan bu ritim değişikleri ile Ramazan Ayı’nı “uykusuz ama vukuatsız” olarak hitama erdirdik!  Bayramın ilk günü, daha kahvaltıya oturmadan bizim dairenin kapısının önünde bir gümbürtü koptu:

 “DANNNN,  DANNNNN, DANNNN….”    Davul olmasına davuldu da, bunun sesi Ramazan geceleri çalınana rahmet okutuyordu!   Hırsla kapıyı açtım,

 –        İyi bayramlar abi!    dedi karşımda duran orta boylu, siyah şalvarlı, karaşın bir oğlan.

Bende ses yok!  Gözlerim haşin bir şekilde açılmış, suratımda korkunç bir gülümseme, beynimdeki hücreler ise önemli bir karar vermek için oturum halindeler…

“İşte” diyorum içimden  “koyun kurdun ayağına kadar kendisi geldi, intikammmm, intikammmm!”  

 “Acaba satır mı kullansam, yoksa kıyma bıçağı daha mı iyi olur?  Yoook, öyle bir anda öldürüp kurtarmak olmaz.   Önce iyice bir dövmeliyim, sonra dilim dilim dilim…..” diye düşünürken, bir elinde şekerlik, diğerinde cüzdanımla kızım yanımda belirdi.

–        Baba!  Babaaaa!  Al, lazım olur.

 Kızımın sesi ile kendime geldim.  Çaresiz bir şekilde;

 –        Sana da iyi bayramlar, gerçi geceleri beni hiç uyutmadın ya neyse….

 

diyerek cüzdandan bir onluk çıkartıp uzattım muhayyel kurbanıma.  Kızımda şeker tuttu.   Bir avuç şekeri alıp şalvarının cebine atan oğlan sırıtaraktan:

 –        Bak gördün mü, işimi iyi yapmışım ki her gece uyanmışsın işte amca! diyerek yukarı kata çıkmak üzere merdivenlere yürüdü.   Hem işkence çekmiştim, hem de üstüne bahşiş vermiştim.  Sinirden sıktığım avucumdaki tırnak izlerime baka baka girdim içeriye.

 Aradan yarım saat geçmemişti ki kapıda yine bir zomburtu koptu!  Yine kapıya ben koştum ama bu defa dövmek-öldürmek için değil, davulcunun ikinci defa neden geldiğini öğrenmek için.  Aaaa, aaaa, bu sefer daha kısa boylu başka bir davulucu!

 –        Ulan bir mahallede kaç davulcu olur?  Demin bahşiş verdik gönderdik! dedim.

–        

Tam kapıyı suratına çarpacaktım ki;

–        Abi o sahtekarın teki yaaa…  Biz saygı edip sabah çok erken gelmiyoruz size.  O adi  oğlu adi benden önce davranıp  gelip sizden bahşiş toplamış!   Ramazan boyu ben çaldım, başkası parsayı kaptı.  Bana da yazık be abi! dedi.  Yaniiii, asıl hedefim buymuş demek!  Karşımdaki cilloz oğlana bir tane patlatmak geldi içimden ama vursam yarısı boşa gidecek!  Elimden bir kaza çıkmasın diye kendimle cebelleşirken, kızım yine şeker-cüzdan ikilisiyle yanımda bitti ve de bizden bir onluk daha gitti!

 İlk misafirlerimizi yolcu etmek amacıyla kapıyı açtığımda elindeki davulu çalmadan  bekleyen ve zile doğru uzanan bir davulcuyla daha karşılaşsam iyi mi?

 –        Sen kimsin lan?   diye bağırdım.

–       Ne bağırıyon abi, ben bu mahallenin resmi davulcusuyum.

–       Ne resmisi lan?  Sen buraya gelen üçüncü davulcusun bugün.

–       Abi valla onlar dolandırıcı!  İnanmazsan bak elimde muhtardan imzalı belge var.

Gayri ihtiyari uzattığı belgeyi alıp baktım.  Hayret, hakikaten de bizim mahallenin muhtarı bir izin belgesi yazıp kaşelemiş imzalamış!  Gitti mi bizden üçüncü onluk!

 Neyse, bir daha davulcu mavulcu gelmedi ama  yaşadığım bu “travma” sonucu akşama doğru başıma bir ağrı girdi, arıyorum evde ilaç yok! Gazeteye baktım, birkaç yüz metre ötedeki bir eczane nöbetçi.  “Tamam” dedim, “yaya olarak giderim, hem hava da almış olurum”.  

 Ana caddeye çıktım, eczaneye doğru yürümeye başladım.  Bir de ne göreyim?  Beni (ve de mahalleliyi) söğüşleyen üç  davulcu  yol kenarındaki alçak bir duvara tünemiş,“kardeş-kardeş”  güle  oynaya cigara tellendiriyorlar!     Artık dayanamadım,

 –        Lan sahtekarlar!   Hani lan biriniz hakiki diğerleri  dolandırıcıydı?  Hani lan “onu yakalarsanız parça parça” yapacaktınız? 

  İlk gelen davulcu saygılı bir şekilde ayağa kalktı;

 –       Abi be n’olur bizi hoş gör.  Aslında biz akrabayız ve beraber çalışıyoruz.  Ama herkes senin gibi cömert değil ki.   Biz bütün yıl bu Ramazan ayını bekleriz, birçok ev para vermez, verenler de bir iki lira, hepsi o kadar.  Biz bu dümenle biraz daha fazla para toplayabiliyoruz.  Ne olur affet.  İstersen senin bahşişleri geri verelim.  Eskiden hemen hemen her düğüne davulcu çağırılırdı.  Daha sonraları sadece sünnet düğünlerine gider olduk.  Bir müddet sonra herkes sünneti hastanede yapmaya başladı, o işten de olduk.  Kala kala bir sendika grevleri ve de parti mitingleri kaldı bize.  O da ayda yılda bir.  Şimdi Ramazan gecelerini bölüştük, nöbetleşe çalıyoruz. Sen söyle abi ne yapabilirdik ki başka?  Eve nasıl ekmek götürelim, çalalım da hırsız mı olalım?  Yok ki başka mesleğimiz.

 Üç değişik ritmin sebebi hikmetini de öğrenmiştim böylece. 

İlaç almak için yanıma aldığım paradan bir onluk daha çıkartıp attım önlerine ve beynimde hala yankılanan “zombada zomm, zombada zommm” ritmine uyarak, uygun adımlarla Eczaneye doğru yollandım…

 

Adana, 08.08.2013

 

ADİL KARCI’DAN “ŞEKER BAYRAMI”

 

 

 http://www.facebook.com/TSM23.
http://www.facebook.com/TSM23.

 

ŞEKER BAYRAMI

 

 İnşaatçı,marangoz, elektrikçi,su tesisatçısı, (amatör) radyo tamircisi vs. vs. olan babam, satın aldığı büyükçe bir arsanın ana cadde ile ara sokağın kesiştiği köşesine kendi eliyle tek katlı bir ev yapmıştı bize.  İşte o evin ara sokak tarafına bakan duvarının dibi sıra  on kadar kulle diklemiş (bilye dizmiş) ve iki adım kadar uzaktan onlara teker teker atış yapıyordum.  Zaten bir aya yakın bir zamandır arkadaşlarla kulle oynamayı bırakmıştım ve  bu konuda kendimi  iyice geliştirmek için devamlı atış çalışmalarına başlamıştım.  Mahallenin dış eteklerinde bir yerde oturan Aydın isimli, benden birkaç yaş büyük bir oğlan vardı.  Çelimsiz denilebilecek kadar zayıf ve yaşına göre zorla orta boylu olarak sınıflandırılabilecek bu çocuğa   “abi” sıfatını layık görmemiştik ve ona hep ismiyle hitap ederdik.  Fakat o “Kıllik Aydın” ki, kulle oyununda büyük-küçük herkesi üterdi (yenerdi, yutardı).  Kendisine has bir atış  stili geliştirmişti.  Şöyle ki; yerdeki bilyeyi sağ (veya sol elinin) işaret ve orta parmakları arasına sıkıştırarak yerden kaldıracaksın, bu parmakları aralarındaki bilye ile birlikte avuç  içerisine doğru yumacaksın, aynı anda baş parmağını bilyenin arkasına gelecek şekilde avucunun iç arkasına kıvıracaksın.  Şimdi bilye orta parmak üzerinde atışa hazır, arkasındaki baş parmak yay vazifesi yapacak, en öndeki yarı kıvrık vaziyette duran işaret parmağı da  namlu görevinde… Atacağın mesafeye göre baş parmağın gerilimini ayarlayacak ve bir anda baş parmağınla bilyeyi hedefe göndereceksin.  Diğer çocuklar bilyeyi hala toz toprak üzerinde hedefe doğru yerden yuvarlarken, Aydın havadan doğruca hedefe yolluyor ve hemen hemen her zaman da rakip bilyeleri vuruyordu.  Topçulukta obüs atışı gibi yani.  Aydınla kulle oynamaya hiç yanaşmamıştım, zira kaybedeceğim kesindi.  Ama daha fazla kaçak güreşemeyeceğimi ve sonunda bir gün Kıllik Aydın ile karşılaşmak zorunda kalacağımı biliyordum.  İşte bu nedenle oyunu bırakıp antrenmana başlamıştım ve bir süre çalışma yaptıktan sonra iki adım kadar mesafeden ben de her attığımı vurur hale gelmiştim.  Ama bu yetmezdi, zira Aydın’ın menzili en az dört adımdı!  Yani benim için daha hala “birkaç fırın ekmek” gerekiyordu…

 Yaptığım atışlar sonrası dağılan enek kulleleri tekrar dizmek için ayağa kalktım.  Biraz önce birisinin arkamda durup beni seyrettiğini fark etmiştim ama “olsa olsa Bakkal Şaban’ın oğlu Macit’tir” diye umursamamıştım.  Arkamdan bir ses:

 –        Lan!  Bennen oynarsın?

   Anaaaa!  Bu kız sesiydi yahu ne Macit’i!   Dönüp baktım, bizim Çalgıcı Ali Abi tayfasından Çingen kızı Münire.  İstanbul’dan birkaç yıl önce Adana’ya taşınan Klarnetçi “Çalgıcı Ali” bir müddet sonra tüm sülalesini getirmiş ve hepsini mahallenin arkasındaki portakal bahçesinin ağaçsız köşesinden aldığı arsaya ikişer metre arayla yaptığı tek katlı evlere yerleştirmişti.  O zamanlar orada sokak filan yoktu.  Klarneti burnuyla bile çalabilen Ali abinin rastgele yaptığı evlerin yüzü suyu hürmetine  mahallenin o kısmına da sonraları elektrik, su filan geldi ve o evlerin önünde bir sokak oluştu.  Oluştu da, ölçüsüz,  plansız yapılan bu evlerin konumuna uygun oluşmak zorunda kalan bu  sokak yere yan yatmış bir devenin eğri boynunu andırıyordu şekil itibariyle.

 8-9 yaşlarında olduğum o yıl Şeker Bayramı Mayıs Ayı’nın son haftasına denk gelmişti.  Yani, havada uçan kuşu yere pişmiş olarak düşüren o meşhur Adana sıcakları henüz arz-ı endam etmemişti  Türkiye’nin bu en büyük köyüne. 

 “Burası uzun dalga bin altıyüz kırkdokuz metre Ankara Radyosu.  Oyun havaları dinlediniz.  Şimdi Zeki Müren’den şarkılar.  Yaylı Tambur Ercüment Batanay, klarnet Şükrü Tunar, kanun Vecihe Daryal, ud Yorgo Bacanos  keman Selahattin İnal ve darbuka Hüseyin İleri”.  (Hüseyin ileri Mustafa Sandal’ın bizzat dedesi olur, üzerinize afiyet).

 Mahallede kendine has bir odası olan belki de tek çocuk bendim.  (Bu benim başka kardeşim olmadığından da kaynaklanmış olabilirdi.)  Bayram sabahı uyanmış ama radyoda çalan “Estergon Kal’ası da dilber aman, subaşı duraaaak…” bitene kadar hoş duygular içerisinde yatakta bir o yana bir bu yana dönmüş, gerinmiş ve odamda zaman geçirmiştim.  Zeki Müren, o pamuklu şekere benzettiğim kadife yumuşaklığındaki sesi ile “Kalbimi bezlederim…” diyerek “Bir Muhabbet Kuşu” şarkısına başlamıştı.  Daha fazla yatakta kalabilmem ne mümkün?  Zeki’yi daha yakından dinleyebilmek için babamın bahçe duvarının iç tarafında yan yana dikili olan hanımeli ve yasemin ağaççıklarının arasına yerleştirdiği Alman malı, altı lambalı, Minerva marka kıymetli radyosuna  doğru seğirttim.  Kısaca söyleyeyim, radyo oraya yerleştirilmişti çünkü o zamanlar mahallede eve ilk elektrik bağlatan bizdik ve tek radyo da bizdeydi.  Yaz akşamlarında tüm komşular bizim avluya (bahçeye) gelir, annemin ikram ettiği çay eşliğinde akşam saat sekiz ajansını (haberlerini) dinler, giderlerdi. 

 Ben  radyonun “içine düşmüş” gibi bir durumdayken, ütü yapmakta olan annem:

 –        Gel de artık bayramlıklarını giydireyim, dedi.   

(Size bayramdan bir akşam öncesi yastığın altına konan bayramlıklar, pabuçlar hikayesi anlatsam yalan olur, çünkü bizde hiç olmadı öyle şeyler).

 –       Tamam hanım, bu sefer sağlam oldu, diye kırık bir parçasını bilmem kaçıncı defa yapıştırdığı antika şekerliği anneme uzatan babam  beni fark etti ve;

 –       Briyantini de getir, saçlarını tarayalım.  Bugün fotoğrafçıya gideceğiz dedi.

 O zamanlar bayram, düğün gibi vesilelerle “haftalık” aile fotoğrafları çektirilirdi.  Fotoğraf makineleri  sadece profesyonel fotoğrafçılarda bulunurdu. Bırakın şimdiki gibi bebelerin elinde oyuncak olan dijital kameraları, o devirde 6 x 9’luk kutu makineler bile ancak eşrafın elinde görülebilirdi ve erbabı hariç kimse el süremezdi.

 İşte ben bayramlıklarımı giydikten sonra, anne-babamın fotoğrafçı hazırlığını bitirmelerini beklerken, evin arkasına dolanmış kullelerimle oynayarak vakit geçiriyordum.

 –       Yok sennen oynamam, dedim.

–       Niye ki?  Ben kızım diyedir?  Benden korkarsın?

–       Ne korkması be, senin feriştahından gene korkmam!

–       E hadi o zaman.  Param çoktur.  Bana “gülle” sat, oynayak!

Başında beyaz bir kurdelesi, pembe fırfırlı elbisesinin belinde kurdelenin aynısından beyaz bir kuşağı, ayağında enine pembe çizgili kısa beyaz çorapları ve tokalı kırmızı rugan ayakkabıları olan bu iri yarı kız elindeki  yirmibeşliği bana uzatmış bilye vermemi bekliyordu.  Bende ticari kafa ne gezer?  Bakkaldan aldığım fiyata saydım bilyeleri eline.   “Nasıl oynanır bana göster” deyince bu kızın hayatta eline kulle almadığını anlamıştım ve de ona bilye sattığıma pişman olmuştum.  Çünkü, bu acemiyi  (üstelik de bir kız) ütüp kulleleri elinden geri almak bir nevi kalleşlik olacaktı.  Bilerek ütüzsem (ütülsem, kaybetsem), o da olmazdı.

En basit oyunu öğrettim ona.  Benim kulemi vurursa kendisine iki kulle verecektim, kendi kulesini benimkine  bir karıştan daha az mesafede durdurabilirse bir kulle verecektim.  Ya da bunları ben yaparsam o bana kulleleri verecekti.  (Biz buna “vuruş iki, karış bir” derdik).  Neyse, ona yakın mesafeden atış yaptırarak, kendim ise üç adım kadar uzaktan atış yaparak “orantısız güç” uygulamamak” adına ustalık farkını dengelemeye çalıştım.  Ama kız daha hala bilyeyi bile elinde tutmayı  beceremediğinden, ona sattığım enekler ( yani ikinci kalite bilyeler) kısa bir sürede gerçek yuvalarına döndüler!

Kız tekrar bilye almak için bir kez daha para çıkarttıysa da kabul etmedim ve kendisine son iki adet kulleyi bedava vererek “bu son, artık oynamayacağız” dedim.  Zaten  kısa günün karını cebe indirimiştim, bu da bugünlük yeterdi.  Daha kızcağız oyunu başlatmak için elindeki bilyenin birisini yere koymadan sokağın sonundan bir çığlık duyuldu:

 –        Çık dışarı kııızzz yelllozzz!   Komşulaaaar….. aaahh komşulaaaaaarrrr….

 “Vallah bu benim anamdır!” diyen Münire sesin geldiği yöne koşmaya başladı.  O bu bağırtıya her ne kadar şaşırmış ve telaşlanmış göründüyse de ben o kadar oralı olmamıştım.  Biliyordum ki yine Çalgıcı Ali tayfasından birileri haftalık kavgalarına başlamışlardı.  Bu da “bayramlık kavga”larıydı zahir! 

 Yanılmamıştım.  Münire’nin anası bitişiğinde oturan teyzesinin kızının kapısına dayanmış, kendisinden habersiz evinden alıp kullandığı kap-kacağının hesabını soruyordu.  “Çaldınız, çaldınııııızzzz….   Sülaleniz hırsız zaten” diye bas bas bağırıyordu.  Anlam veremedim, çünkü kendisi de hırsızlıkla suçladığı sülalenin bir ferdiydi!  Neyse, beklediğime değdi.  Alışılageldiği üzere, her ikisi de evlerinde ne var ne yoksa teker teker bütün eşyalarını dışarıya çıkarıp evin önündeki toprak sokağa dizmeye başladılar.

–        Benim kucam bana bayramlık neler almıştır, göresin zilliiiii….

–       Hadi ordan cadaloz, senin sülalende böyle  bir pabuç vardır?

–       Düşman ayağa bakarımış  komuşularrrr..  Bakın nasıl benim ayağıma bakar bu düşman kahpe!

–       Kahpe senin soyundur  kaltak!    Gel buraya bak da gözün yaylı karyula görsün!  Daha dün alınmıştır.

 Çekiştirdiği karyola yan yatırılmadığı için kapıdan dışarıya bir türlü çıkmıyordu.  Altında kırmızı-beyaz çizgili bir pijama, üstünde bir atletle kapısının önündeki tahta sandalyede oturup sigara tüttüren yeğeni kemancı Yasin’e döndü:

–        Ulan ne malak gibi bakarsın kara şopar!  Gel dışarı çıkart şunu da gözleri bayram etsin bu aşiftenin.  (Karyola ile de nispet edilmez ama, gösterecek başka eşyası yok ki garibimin!)

 Tam o sırada, üç ev ileride oturan adını bilmediğim esmer mi esmer, 15-16’sında gösteren bir Çingene delikanlısı elindeki darbukaya vurmaya başladı:

 “Düm teke dümbür tek, dümbür dümbür tek”  (Hani “yaş mı da kuru mu….? ritmi var ya, işte o.)   

 Kavga o anda son buldu ve ara sıra darbuka ritmi eşliğinde atılan göbeklerle bu defa “kim daha iyi göbek atıyor” tartışması başladı.  Kısacası, onlar tatlı insanlardı.  Biz bu insanlara (aşağılıyormuş  gibi yorumlanmasın diye) hiç bir zaman “Çingene” demez “Çalgıcılar” derdik.  Onlara “Roman” denildiğini ilk duyduğumda ise çok garipsemiştim, çünkü yakın zamana kadar bunu hiç duymamıştım.  Ne başkaları ile kavga ederler, ne de kendi kavgalarında tekme yumruk sallarlardı.  Çok kavgalarına şahit oldum ama hiç kimsenin burnunun bile kanadığını hatırlamam.

 Zaten kavga gösterisi bitmiş, Münire de eşyalarını tekrar evlerinin içine dizmek üzere annesine yardıma başlamıştı.  “Acaba fotoğrafçıya gitmek için bizimkileri beklettim mi?” kuşkusu ile eve doğru koştuysam da evde misafir olduğunu görür görmez rahatladım.  O yıllarda mutlaka her komşu diğerinin evine gider bayramlaşırdı.  Yok denecek kadar az ulaşım imkanının olduğu o yıllarda,   çok uzak mahallelerden gelenl bayram misafirlerimiz bile olurdu.  Birkaç kere selamlaştığın kişi ile akraba gibi oluyordun o zamanlar.  Şimdi aynı apartmanda oturan kişiler bile birbirini tanımaz oldu!

 Ramazan ayının sonunda kutlanan bu bayrama biz o zamanlar sadece “Şeker Bayramı” derdik.   Oruç tutmak kişinin kendi tasarrufuydu.  Ama bayramlaşmak herkesi ilgilendiren sosyal bir olaydı.  İsterse oruç tutmuş olsun isterse hiç tutmamış olsun, bayramın değeri herkes için aynıydı. Bırakın aynı dine mensup olan Arap, Kürt, Çerkez, ve Lazları,  Adana’da oturan Benyeş, Mizrahi, Amado soyadlı Musevi Türkler ve adlarını şimdi hatırlayamadığım Ermeni kökenli aileler bile Ramazan sonunda kutlanan bu Şeker Bayramında Müslüman tanıdıklarına bayram ziyaretine giderlerdi.  Tabii, onların bayramlarında da Müslümanların iade-i ziyaretleri  kaçınılmaz olurdu. 

 Ne güzel günlermiş onlar be?  Hangi ırktan, dinden, mezhepten olursa olsun,  ülkemiz insanları arasında sevgi, dostluk, birlik ve beraberlik vardı. Nasıl kaybettik bu özelliğimizi?  Nasıl?   Ah, şu zamanı bir geriye çevirip çocukluk yıllarımıza dönebilsek ve bugünkü bilinçle her şeyi silbaştan başlatabilsek!

                   

Herneyse! 

      Bugün Bayram!,

El öpme, harçlık toplama faslından sonra alın kulelerinizi gelin. 

Karış bir vuruş iki!

Adil Karci

Antalya, 04 Ağustos 2013

Kulleler copy 

 

ADIL KARCI’DAN NANELİ ŞEKER

ADIL copy

Serin eser sabah yeli

Kınalanmış minik eli

Bu kızı sevmeyen oğlan

Ya aptaldır ya da deli

 Mahallenin maviş gözlü tek kızı Neşe sağ elinde tuttuğu  sarı yirmibeşliği nane  şekerci Mehmet Abi’ye uzatmadan önce sıkı sıkı yumduğu sol avucunu açıp mahcup mahcup ortasındaki kına izine baktı.   Bir gece önce komşu kızı Binnur ablanın kına gecesine gitmişti annesiyle beraber. Onun da avucuna fındık kadar bir top kına koymuşlar, üzerine bir sarı yirmibeş kuruşluk madeni para bastırmışlar ve elini beyaz bir mendille sarıp bağlamışlardı.  Sabah kalkar kalkmaz elindeki mendili çözüp çıkartmış ve yirmibeş kuruşu da yıkayıp cebine koymuştu.  İşte şimdi bu yirmibeş kuruşun on kuruşuyla naneli şeker alacaktı ama sabahtan beri sımsıkı yumduğu ve hiç kimseye göstermediği avucundaki kınayı bu adam nereden biliyordu?

 Nane şekerci Mehmet abinin önünde uzayan müşteri kuyruğundaki ben dahil birkaç oğlanın söylenen bu maniden sonra kıkırdamaya başlamamız üzerine Neşe şekerlerini alıp hızla eve kaçtı.

Kızın arkasından gülümseyerek bakan Nane şekerci Mehmet  elindeki beş kuruşu kendisine uzatan kan kardeşim Kürt Salih’i (soyadı Örek’ti) görünce bir mani daha yaktı:

 

Biri çiçek biri böcek

Şans yarın sana gülecek

Uçkurunu sıkı bağla

Dikkat et donun düşecek !

 Hakikaten de şalvar-pantolon bozması donu hep düştü düşecek durumda olurdu Salih’in.  Kankardeşim gayri ihtiyari pantolonuna baktı ve acele ile yukarıya çekiştirdi.  Tabii kuyruktakilerden gelen bu defa kıkırdama değil kahkaha…  Ama biraz sonra sıra kendisine geldiğinde övgü mü yoksa eleştiri mi işiteceğini bilmeyen oğlanların da içi pırpır etmiyor değildi bu arada yani…

 Nane Şekerci Mehmet birkaç yıldır haftada ortalama iki kere mahallemize geliyor, elindeki orta boy bir tepsiye yığdığı beyaz renkli nane şekerlerini doğaçlama olarak okuduğu maniler eşliğinde satıyordu.  Sadece naneli şeker (yanlış olsa da biz “nane şekeri” derdik) satışıyla geçim temin edilebilir mi?  Edilirmiş demek…   Otuzlu yaşlarında gösteren Mehmet Abi’nin Türkçesi çok düzgündü.  Nereden geldiğini kimse bilmiyordu ama Adana’lı, orta Anadolulu, Doğulu  veya Güney Doğulu olmadığı kesindi.  Yoksa hemen şivesinden anlardık, zira mahallemizdeki Osmanlı mozaiği bize bir insanın şivesinden nereli olduğunu bilme tecrübesini küçük yaşlarda kazandırmıştı. Olsa olsa, Mehmet Abi İzmir’lidir derdik.  Nedense İzmirli olmayı yakıştırırdık ona.  Belki büyüklerimiz sorup öğrenmişlerdi nereli olduğunu ama biz kesin olarak bilmiyorduk ve aslında çok da merak  etmiyorduk. Kısaya yakın boyu, sıska bir bedeni, avurtları biraz çökük yüzü, dalgalı kumral saçları olan Mehmet Abi’nin çevik hareketleri nedeniyle kendisine“çitlenbik Mehmet” lakabını takmıştık.   Temiz giyimliydi.  Elindeki tepsiyi sol eliyle omuz hizasında tutar ve sağ omzunda tertemiz bir bez asılı olurdu.  O yıllarda Adana toz toprak içerisinde olduğundan, naneli şekerlerin üzerinde de her zaman bir beyaz tülbent örtülü olurdu. Tahminlerin aksine, naneli şekerler yeşil değil beyaz renkteydi.  Bu şekerleri kendisi mi imal eder, yoksa bir yerlerden toptan mı alıp satardı, bunu da hiç bilemedik.

Kocası Sümerbank Bez fabrikasında itfaiye eri olarak çalışan komşumuz  Zahide Abla bahçe kapısına çıkmış, düğmesini dikmekte olduğu bir gömleği sol koluna asmış bir  şekilde elini beline koymuş, bir yandan da sağ elindeki kabak çekirdeklerini çinterken bu “manili şeker satışı”nı izliyordu.  Onun şeker filan alma niyeti olmadığını sezen Mehmet Abi Zahide ablaya doğru döndü:

 İçimde hicran yarası

Naneler ekmek parası

Bugün şeker almaz isen

Olacaksın yüz karası !

 

Daha mani biter bitmez elinde kalan kabak çekirdeklerini şekerciye fırlatan Zahide Abla “S.tir lan eşşoğlu eşek, senin yüzün kara olsun puşt!” diye bağırdı ve  ayağındaki terliklerden birisini eline alıp Mehmet abiye fırlatır gibi yaptı.

 Atik bir hareketle kendisini geriye atan “Çitlenbik Mehmet” ise gülerek yine başladı:

 

Yanlış düğme dikiyorsun

Bana “s.tir git” diyorsun

Sana müjdem var ablacım

Akşama dayak yiyorsun!

Aslında söyleyen  de söyleten de memnundu bu atışmadan.  Üstelik bu ikili arasındaki bu tür çemkirme ilk de olmuyordu.  “Şimdi kime bulaşacak?” diye merak eden biz çocuklar da Mehmet abi mahalleden gidene kadar hep peşindeyiz tabii.   Aldığımız şekerleri o gitmeden yiyip bitirmişsek eğer ve paramız da varsa hala, ondan tekrar tekrar şeker aldığımız da olurdu.  Naneli şekeri yemenin de doğru tarzını geliştirmiştik, hem daha fazla tat almak, hem de bitmesini geciktirmek için.  Nasıl mı?  Bak, leblebi tanesi büyüklüğündeki (ama biraz yassı) naneli şekeri dilinin ortasına koyacaksın. Öyle “kıtır, kıtır” yemek yoook!  Biraz bekleyeceksin ki azıcık erisin.  Yavaş yavaş ağzının içerisine keskin bir mentol kokusu yayılır.  Biraz daha beklersen damağında  buzzz gibi bir serinlik hissedersin.  Bu serinliği artırmak istersen, dudaklarını azıcık aralayacak, dişlerinin arasından içeriye hafif hafif soluyacaksın.  Hızlı nefes almak olmaz, çünkü aniden burnundan havayı dışarıya vermeye kalkarsın ve maazallah o serinlik hissi birdenkeskin bir yanma hissine dönüşür, burnunun direği de kırılır!

Az ötede elinde para ile bekleyen Hamide Hanım’ı gören naneli şekerci kısa ama çabuk adımlarla onun önüne dikildi.   Manisini nağmeli nağmeli söylemeyi  bitirmeden  tepsiyi omuz hizasından bel hizasına kadar indirdiğini hiç görmediğimiz Mehmet abi başladı:

 

Mevsimin güzeli kışmış

Eşarbı biraz kırışmış

Eşarp dallı güllü amma

Ablama da çok yakışmış!

 

“Hayde güzel nane şekeerrrr!”

 

Önce on kuruşluk şeker almayı düşünen Hamide Abla, bu güzel maniden sonra;

“Hadi yirmibeş kuruşluk olsun bari” deyiverdi. 

Ekmeğin on kuruş olduğu zamanlar yirmibeş kuruş epeyce bir paraydı naneli şeker için.  Delikli  yüz paraya beş adet, beş kuruşa on adet, on kuruşa yirmi adet şeker alırdık.  Yirmibeş kuruşluk alanlara ise şekerler minik kese kağıtları içerisinde sunulurdu.

Yaşları 18-20 civarında olan mahallenin gençleri olan “ağabeyler”imize de maniler yakar ve şeker satardı Mehmet abi, ama nedense onlara torpil gerçer, birkaç tane fazla naneli şeker verirdi.  Belki de mahalleye sokmazlar diye çekinirdi onlardan, kimbilir?  Aslında (benim hatırladığım kadarı ile) bu gençler herkese çok saygılıydılar ve de hiç kavga gürültü etmezlerdi.  Çelik-çomak, uzun eşek, birdirbir ve kulle (gülle, bilye) oyunlarını onları seyrede seyrede öğrenirdik.  Kendilerinden küçük olan biz ufaklıkları yanlarından kovmazlar, bazen oyunu durdurup bize oyun kaidelerini anlatırlardı.  Ama hiçbirisi bizimle oynamaz ve elimizdeki çelik-çomak veya bilyeleri ütmeye (kumarda kazanmaya) kalkışmazlardı.  Hatta, kendi aralarındaki oyunda çok fazla bilye kazanan birisi olursa, bize  birkaç bile hediye ederdi.

Bunların kimisi Diyarbakırlı, kimisi Adana’nın yerlisi, kimisi Malatyalı, kimisi İstanbullu, kimisi Erzurum-Erzincan’lıydı.

Biribirleriyle konuşurken genellikle;

“Lan, Arap çocuğu, bir sigara atsana bana?”

“Ne zaman sigaraya başladın lan Kürdo?”

“Sende sigara var mı İstanbul kibarı?

“Bende yok Laz oğluna sor.”

“Sigara içtiğini görürse baban kemiklerini kırar ha Dadaş”

 gibi cümleler kurarlardı ama kullanılan kelimelerden  hiç birisi gocunmazdı.  Çünkü

hepsi “Türküm, doğruyum, çalışkanım….” demişlerdi okulda yıllar yılı, her sabah.

Ve Türk olduklarını biliyorlar, alt kimliklerini de gırgır olsun diye kullanıyorlardı.

Bir defa gerçekten çoğu  birbiri ile kan kardeştiler.  O zamanlar yakın arkadaşlığın bir gömlek üstü “kan kardeşlik” idi.   Haliyle benim de birkaç tane kankardeşim oldu zaman içerisinde.  Sonradan kaybettik birbirimizi.  Yaşıyorlarsa tanrı uzun ömür versin, öldülerse rahmet etsin!

Bugün geldiğimiz şu durumumuza bakıyorum da…

Keşke çocuk kalabilseydik ve  Kürdüyle, Dadaşıyla, Arabıyla, Lazıyla, yani kan kardeşlerimizle, hep beraber Nane Şekerci Mehmet Abi’nin yolunu gözleseydik!

 

Antalya, 31.07.2013

 

ADİL KARCI’DAN “HOROZ ADAĞI”

ADIL1 copyHOROZ ADAĞI 

Sanırım 2003 yılıydı.  Uzun yıllar önce Amerika’ya yerleşmiş aile dostumuz bir hanımın beni telefonla aradığında saatler gece yarısını çoktan geçmişti ve ben bilmem kaçıncı uykumdaydım.   Telefonun hiç çalmadığı o saatte, “inşallah kötü bir haber değildir” diye içimden geçirerek, şimdi çoktan emekliye ayrılmış olan ev tipi telefonun ahizesini kaldırdım.  Saat farkını unutmuş olmasından  dolayı beni gece rahatsız etmiş olduğunu açıklayan özür mahiyetindeki konuşmasından sonra ahbabım sadede geldi.  İki gün önce evin küçük kızının yavru köpeği kaybolmuş.   Bulunursa, adak olarak bir horoz kesip fakire vermeye karar vermişler.  Nitekim birkaç saat önce köpek bulunmuş ve ilk işleri adaklarını vekaleten yerine getirmem için beni aramak olmuş!

 Uyku mahmurluğu ile “tabii yarın hallederim” gibi bir şeyler dedim.  Dedim demesine de  ondan sonra bir daha da uyku tutmadı beni.   Başladım kendi kendime konuşmaya “Ulan hayatında ne bir adak adamışsın, ne bir adak kurban etmişsin ne de bu adak-madak işlerine inanırsın.  Ne demeye evet dedin ki?”  Yani, bana telefon açan hanım “Yarın sabah Adana’dan yola çık, Rize’ye kadar bir uzanıver, oradan yaylaya çık, bize birkaç kilo Anzer balı al ve Amerika’ya gönder” dese bu horoz adağı işinden çok daha kolay olurdu benim için!

 O yıllardaki Adana’yı bilenler varsa hatırlarlar, şehrin ortasında eskiden adına “Siptilli” denilen bir sebze pazarı vardı.  Tezgahların üzerine branda bezi, kaput bezi, beyaz çarşaf ve hatta hasır gerilmek suretiyle ilkel bir  “kapalı pazar” haline getirilen bu yerin karşısında ise sıra sıra kasaplar bulunurdu.  Kasapların tam orta yerinde ise bir fırın…  Yani insanlar hem etini, hem ekmeğini, hem sebzesini buradan alır ve başka yere uğrama gereksinmesi duymadan tüm alışverişlerini bir çırpıda bitirip evlerine dönerlerdi.  Sonradan bu sebze pazarının arka tarafındaki sokakta  horoz, tavuk, hindi, kaz, ördek gibi kanatlı hayvanlar satılan birkaç dükkan açıldı.  Neredeyse tüm dükkanları kaplayan koca koca tel kafesler içerisinde kimisi gıdaklayan, kimisi vakvaklayan kimisi dövüşen bir sürü kanatlı hayvan bulunurdu orada.  Hem hayvanların yaşadığı zor koşulları görmeyeyim diye, hem de kümeslerden gelen kötü kokuları teneffüs etmeyeyim diye, mecbur olmadıkça o sokaktan geçmezdim.

 “Horoz”,  “adak”, “kurban” gibi kelimelerin kafamda yarattığı türbülans dinmeden sabah oldu.  Bu zor görevden bir an önce kurtulmak amacı ile, kahvaltıyı bile beklemeden doğruca kanatlı hayvan satılan o sokağa attım kendimi.  Önünde daraba, kepenk vs. olmayan bu dükkanlar zaten gündüz ve gece mecburen açık kalırdı.  Eline  birkaç kuruş verilen özel bir bekçi sabahleyin dükkan sahipleri gelene kadar bütün gece o nahoş kokulara katlanır ve oradaki dükkanların hepsine göz kulak olurdu.  Biraz erken gitmiş olmalıyım ki dükkanların sadece birisinin önünde bir satıcı bulabildim.  Simsiyah kıvırcık saçlı, orta boylu esmerce bir delikanlı keyifli keyifli bir sarma sigara tüttürüyor ve diğer elinde tuttuğu çay bardağından (çay çok sıcak olduğu için olsa gerek) höpürdete höpürdete yudumlar alıyordu.  Birkaç metre solunda ise yine ona benzeyen ama yaşı 12-13 gösteren bir çocuk kafesten içeriye soktuğu bir çubukla tavuğun bir tanesini kızdırmakla meşguldu. (Bu çocuğun diğerinin akrabası mı, kardeşi mi, nesi olduğunu öğrenemedim ve de zaten hiç sormadım).

 –       Selamın aleyküm!  Hayırlı işler!

–       Ve aleykum selam abey!  Hoş gelmişsen!

 Polatlı’daki Topçu Okulunda geçirdiğim altı aydan sonra askerlik görevime devam ettiğim Urfa’da (birçok kişi gibi ben de Şanlıurfa demeye alışamadım hala)  konuşulan bu Türkçeyi bir daha duymak beni hoşnut etti.  Zira o şehirde kaldığım sürede ben de bu “Urfa Ağzı’nı” konuşmaya gayret etmiştim ve de terhisime kadar bayağı becermiştim.  Neyse, ben yine normal konuşarak:

 –       Hoş bulduk, dedim.

–       Abey ne lazımdır?

–       Adaklık Horoz.

–       Ahan bah burada 20’lik var 25’lik var amma yüsgek dersen 15’lik gene var.

 Saydığı bu rakamların fiyat olduğunu anlamamak için insanın salak olması gerekirdi.  Öyle ya, horozların yaşından bahsetmiyordu herhalde.  Adının sonradan Şehmuz olduğunu öğrendiğim bu gence:

 –       Sen bana en irisinden bir horoz bul da kes dedim.

–       Abey, en böyyügünü ne edicahsan?  Adaklık deye mi alisan yohsam dövüştürecekmisan?

–       Niye ki?

–       Abey, irisi kart olur.  Yine 25’lik verem ama orta boy daha eyidir.

–       Eh tamam, hadi kes bir tane.

 Kümesten içeriye dalmasıyla bir vaveyladır koptu.  Horozların, tavukların kimisi uçuyor kimisi kaçıyor ama hepsi bir ağızdan gıdaklıyordu. Neyse, sonunda bir tane yakaladı.   (Sanırım özel olarak seçmedi, hangisini yakaladıysa o).

 –        Vallah abey bir tane seçmişem ki, o gadder olur!

 Artık dayanamazdım, ben de onun kullandığı Urfa Ağzı ile konuşup onun “özel horoz seçme” numarasını yemediğimi anlatmak istedim.

 –       Lo yeter daşgala ettiyiz!  Kesecahsan kes da gidah!

–       Vay abey, niye söylemisan hemşeri oldugun?  Essah Urfalımisan?

–       Yoh lo, ben orda çoh kalmişam ve çoh da sevirem Urfayi.

 Hemşehrisine kavuşmuşçasına sevinen Şehmuz  bu defa kısa bir taburede oturup bizi dinleyen yardımcısına (kardeşine ya da akrabasına) seslendi:

 –        La Muzo!  Kalh biye bi keskin piççah getir.  “Muzo” ya istinaden adının Muzaffer olduğunu tahmin ettiğim çocuk şaşkın şaşkın:

–       Abey bilisan, zaten bizim bir dene piçagımız vardır.

 Bir taneden daha fazla bıçağının olmadığının ortaya çıkmasına bozulan Urfalı hemşehrim kızgınlıkla bağırdı:

 –       De lo uzatma, get onu getir işte!

–       Getiremem abey.

–       Eliy koluy kırıhtır?  Yoksa ayagin toppal olmuştur?

–       Yoh abey, piçağı dün Necat abey almıştır.

–       Neye aliy?  Malbora zıkkımlanmayi biliy de kendine bir piççah alamiy mi?

Get getir, hem de o gavvata söyle bir daha bizim piççagi almasın.

 Bana döndü:

–        Abey, hem aliyler, hem geri getirmiyler.  Bir de köreltiyler, işin yoğusa piçah bile.  Vallah alti dene vardi.  Ahan bir haftede bir dene galmiş. Görisan işte!  Haksiz miyam?

 Laf uzamasın diye sadece kafamı sallamakla yetindim.  Muzo (ya da Muzaffer) sanki kendisine bağırılmamış gibi yavaş hareketlerde yerinden kalktı ve koşuyormuş gibi yaparak ağır çekim hareketlerle dükkanın yan tarafından arkaya tarafa dönerek kayboldu.  Ama tabureden kalkerken sırıtarak bana bakması bıçak konusunda gaf yapmadığını, tek bıçakları olduğunu kasıtlı olarak söylediğini anlamama yetmişti. Kimbilir neyin intikamını alıyordu “Şehmuz abey”inden!

 Neyse, beklenen o meşhur bıçak geldi ve bizim Şehmuz horozu aldı arka tarafa bir yere gitti.  Biraz sonra bir elinde horozun gövdesini, bir elinde horozun kafasını sallaya sallaya geldi.

–        Abey bunu ne edecahsan?  Götürecahmisan?

–       Yokmu burada ihtiyacı olan bir fakir?  dedim.

–       He vallah bah garşida bir eskici emmi var.  Yaslidir, gariptir.  Ona verah? Tablasinda satacah birsey de yohtur aslinda, vakit geçirmege geliy her vakıt.

 Ben tamam deyince elli metre kadar uzakta duran yaşlıca adamın yanına gitti, bir şeyler konuştu ve horozu ona verdi.  Adam ayağa kalktı bana döndü ve  sağ elini göğsüne koyarak uzaktan teşekkür etti.  Ben de başımı öne eğerek aynı hareketlerle teşekkürünü kabul ettim.  Sesle iletişim menzilinin aşıldığı yerde kullanılan işaret lisanı işte…

 Parasını sayarken Şehmuz dayanamadı:

–       Abey sormasi ayip, bu neyin adağıdır?   Yalan söyleyemezdim:

–       Amerika’da oturan bir ahbabımın kızının kaybolan köpeği bulunsun diye adamışlar, köpek de dün bulunmuş.

Yüzüme inanmaz inanmaz baktı:

–       Gurban sen bennen dalga mi geçisan?

–       Valla Şehmuz olay bu.

O ana kadar hiç neşesini kaybetmeyen, yerinde duramayan cevval Şehmuz gitti, yerine ağır başlı, hüzünlü bakışlı yaşlı bir adam  geldi.

–        Abey bilimisan?  Beni ölümden kurtarmah için bile bir sinek kesmeyi adayacak kimsem yohtur!

 Oradan ayrıldıktan beş on adım kadar sonra geriye baktığımda kendi kendine konuşuyordu:

–        Köppek için horoz adiyler ha? 

 Ve de gözlerinin altında yeni yeni beliren parıltılar sanki gözyaşıymış gibi geldi bana….

 Adil Karci

26 Temmuz 2013

Antalya

 

%d bloggers like this: