FAZIL SAY’DAN

DR. EYÜP KARAKAŞ’TAN 26 AĞUSTOS

Dr. Eyup Karakaş’tan

 26 Ağustos 2014 Salı
 
CUMHURİYET’İN MÜJDECİSİ 26 AĞUSTOS
 
“Efendiler, bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan Millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
 
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen Millî felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir..
 
Bu sonucu ‘Türk gençliğine’ emanet ediyorum.
 
Ey Türk gençliği!  Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
 
Atatürk’ün emanet bıraktığı Cumhuriyet, şimdilerde başına “yeni” sözcüğü getirilerek yıkılmak istenen Cumhuriyettir. Bize emanet ettiği vatan, son zamanlarda bölüp parçalamak için İmralı’da hırsızlarla katillerin üzerinde planlar ve pazarlıklar yaptığı vatandır.
 
26 Ağustos 1922 tarihi istiklâle ve cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşıdır. İşgalci güçlere karşı taarruz, başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle  bu günün sabahı başlamıştır. Mehmetçik  yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış ve 30 Ağustos zaferinin  müjdesini vermiştir ve Cumhuriyet’in müjdesini vermiştir.
 
Vatanımızı da, devletimizi de, bağımsızlığımızı da, özgürlüğümüzü de kanları ile bu  toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir. 
 
Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni hırsızlara, katillere karşı korumak bizim birinci görevimizdir.
Biraz da Büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kulak verelim ve vatan için, Cumhuriyet için şehit ve gazi olan Mehmetçiklerimizi rahmetle analım.
 Topraktan mı çıktı yarı toprak bir yaratık, 
Gökten mi indi yarı gök bir kartal. 
Bir Memet daha var oldu o sıra, 
Tepenin doruğunda kalpağı al. Bir Memet olduğu besbelli, 
Saçları başakta, gözleri çiçekte. 
Elleri ayakları öylesin kocaman, 
Yüzü altı Memet’in yüzüne öylesin benzemekte. Vardı üç adımda masalcana, 
Ağzı duman tüten makineliye, dev. 
Kabzayı kavrar kavramaz bastı tetiğe 
Fışkırdı namludan sonsuz bir alev. Allah Allah, şaştı bütün dağlar, bütün gök, 
Şaştı dost düşman. 
Bu kimdir, bu kaçıncı Memet’tir, 
Ölülerde dirilerde dondu kan. 

Görsen efsane, görmesen efsane, 
Duysan efsane. 
Uzak mıdır bayraktan düşen, 
Yakın mıdır ne? 

Bir parıltı bir parıltı tarihten,
Tanrıca dik.
Yurdun ulusun kutsal gücü,
Bu yedinci Memet, Memetçik.

ROBERT FIELDS’DEN “ORION”

Astronomy Picture of the Day

Discover the cosmos! Each day a different image or photograph of our fascinating universe is featured, along with a brief explanation written by a professional astronomer.

2014 March 25
See Explanation.  Clicking on the picture will download
 the highest resolution version available.

Orion Nebula in Surrounding Dust 
Image Credit & Copyright: Robert FieldsExplanation: What surrounds a hotbed of star formation? In the case of the Orion Nebula — dust. The entire Orion field, located about 1600 light years away, is inundated with intricate andpicturesque filaments of dust. Opaque to visible light, dust is created in the outer atmosphere of massive cool stars and expelled by a strong outer wind of particles. The Trapezium and other forming star clusters are embedded in the nebula. The intricate filaments of dust surrounding M42 and M43 appear gray in the above image, while central glowing gas is highlighted in brown and blue. Over the next few million years much of Orion’s dust will be slowly destroyed by the very stars now being formed, or dispersed into the Galaxy.

SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ

AYŞE HÜR

AYŞE HÜR (Radİkal)      24/8/2014

Süleyman Şah TÜRBESİ hakkında yanlış bİldiklerimiz

Pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış.
Taraf gazetesi, tam 74 gün önce Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’ndaki 49 kişiyi rehin alan IŞİD’in rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Süleyman Şah Türbesi’ndeki Türk askerlerinin çekilmesini istediğini, Ankara’nın bu talebi kabul ettiğini, bunun kamuoyuna açıklanması için formül arandığını yazdı. Hükümet Taraf’ı ‘sorumsuzlukla’ suçlamaktan öteye bir şey yapamadı, Taraf da haberinin arkasında durdu. Hatta “Mahkemeye verilirsek, sunacağımız belgeler var” diyerek meydan okudu. 

Süleyman Şah Türbesi’nin adı bundan birkaç ay önce, Dışişleri Bakanlığı’nın bir toplantısına ait yasadışı dinlemelerde de geçmişti. Hatırlanacağı üzere bu kayıtlarda bazı devlet görevlileri, Suriye’ye müdahale etmek için gerekirse Süleyman Şah Türbesi’ni bombalamaktan söz ediyorlardı. Mahkeme kararıyla bu konuşmanın da üstü örtülmüştü ama o günden beri pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış. Elbette ben de bu konunun birinci derece uzmanı değilim ama elimden geldiğince, yanlışlara işaret edip, olası doğru cevapları sizlerle paylaşmak istedim.

                    Süleyman Şah Türbesi, Karakozak Köyü, Suriye

Osmanlı kaynakları ne diyor?

Ünlü Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade (ö.1484) “…Geldikleri yola gitmediler, vilâyet-i Haleb’e geldiler. Caber Kalesi’nin önüne vardılar ve (…) Fırat ırma¬ğı önlerine geldi, geçmek istediler. Süleyman Şah Gazi’ye eyittiler, ‘Hânım, biz bu suyu nice geçelim?’ dediler. Sü¬leyman Şah dahi atın suya depti, önü yar imiş, at sürçtü. Süleyman Şah suya düştü. Ecel mukaddermiş, Allah’ın rahmetine kavuştu. Sudan çıkardılar, Caber Kalesi’nin önüne defnettiler. Şimdiki hînde ona ‘Mezar-ı Türk’ derler” diye yazar. Aşıkpaşazade, Osmanlı Hanedanı’nın şeceresini verirken, Süleyman Şah’ı Osman Gazi’nin dedesi olarak gösterir.

Sondan başlarsam, Cemal Kafadar’dan öğrendiğime göre Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları oldukça karanlıktır. Osmanlıların kökenine ilişkin ilk kaynağın, Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih tarafından 1405’te yazılan Menâkibnâme olduğu ileri sürülür ancak eski söylencelerin derlenmesi olduğu sanılan bu kaynak günümüze ulaşmamıştır. Yine söylenceye göre, 1413 yılında Yahşi Fakih’in evinde misafir kalan Aşıkpaşazade bu kitabı görüp okumuş ve Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserine buradan bir çok bilgi aktarmıştır. (Aşıkpaşazade’nin 1400 yılı civarında doğduğunu ileri süren kaynaklara inanmak gerekirse, o yıllarda 13-14 yaşında olmalıdır.) II. Murad devrinin vak’nüvisi Yazıcıoğlu Ali, 13. yüzyıl yazarı İbn-i Bibi’nin Selçukname adlı eserini Osmanlıca’ya çevirirken ona bazı eklemeler de yapmıştır. Bunlardan biri Osmanlıların Kayı boyundan (“Oğuz’un kalan hanları uruğundan”) geldiğidir. Bu bilgiler 15.ve 16.yüzyıllarda yazılmış Tevarih-i Al-i Osman’larda tekrarlanmıştır. Ancak bu kaynaklarda kurucunun Ertuğrul mu Osman mı, ikincisi ise adı Osman mı, Otman mı, Uthman mı, bu kişi kimdir, babası, dedesi kimdir, devletin kuruluştaki adı neydi, başkenti neresiydi gibi sorulara cevaplar bulmak imkansızdır.

Örneğin bu konuda en uzun bilgiyi veren Şikari’nin (ö.1584) Karamanname kısa adıyla bilinen eserinde “Osman, Keyhüsrev bin Keykubad Alaüddin’in çoban-başısı idi. İnönü’nde ne kadar koyun ve sığır, atı ve devesi ve katırı var ise Osman gözlerdi, kafir almazdı. Karamanoğlu Mehemmed Beg, Alaüddin’i kaçurup cümle mülkini alduğu vaktin, Osman gelip toğruluk gösterdi. Ana, İvaz Mehemmed Beğ (ile) tabl, alem, kılıç verüp beg eyledi. Osman bir geda (fakir) iken şah eyledi. Aslı sinci (soyu sopu) yok bir yörük oğlu iken beğ oldu, beğleri beğenmez oldu” yazmasına bakılırsa, 16. yüzyılın sonlarında bile Osmanoğullarına asalet payesi vermek adeti yoktu. Veya müderris, hekim, tarihçi ve bir dizi önemli kurumun üyesi olan Hayrullah Efendi’nin (ö. 1866) Matbaa-i Amire’de basılan Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tarihi’nde, Selçuklu Sultanı Keykubad’ın izniyle yazları Domaniç yaylalarında, kışları Karacaşehir ve Söğüt havalisinde oturma izni alan biri olarak tarif edilen Ertuğrul Bey’in ziyaret ettiği İtburnu köyünde imamın evinde konuk olduğu sırada, pencerenin üzerinde bulunan Mushaf-ı Şerif’i (Kuran) göstererek, “buna niye hürmet etmem ihtar olundu ?” diye sormasına bakılırsa (anlaşılan Kuran’a karşı özensiz davranmıştı), Ertuğrul Bey’in ya bu tarihe kadar hiç Kuran görmediğini, ya da Kuran’ın kutsallığına dair bir fikri yoktu demek lazım.

Yine de, eldeki sınırlı bilgilerle Süleyman Şah kimdir, hangi savaş sırasında nasıl ölmüştür ve nereye gömülmüştür sorularına cevap bulmaya çalışayım.

Türbedeki Süleyman Şah kimdir?

Eğer türbe, İstanbul’da sıkça görülen makam mezarları gibi, altı boş mezarlardan biri değilse ve içinde gerçekten önemli bir şahsiyetin kemikleri varsa, Aşıkpaşazade’nin ve diğer Osmanlı tarihçilerinin atıfta bulunduğu kişi muhtemelen 1071 Malazgirt Savaşı’nın muzaffer komutanı Alp Arslan’ın, 1072’de ölümünden sonra Anadolu’ya gelen ikincil, hatta üçüncül komutanlardan biri olan Kutalmışoğlu Süleyman olabilir. Resmi tarihçiler bu şahsın Anadolu (Rum) Selçuklu Sultanlığı’nın kurucusu olduğunu iddia ederlerse de, buna dair hiçbir somut kanıt (adına darp edilmiş para veya adına okunmuş hutbe, yazışmalarda bu minvalde ifadeler vs.) yoktur. Nitekim Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un (hd 1081-1118) kızı olan Anna Komnena, dönemin olaylarını anlatan Aleksiad adlı tarih kitabında Süleyman’dan ‘İznik Emiri’, ‘İznik Sultanı’ diye bahseder. Arapların Abu’l-Farac dediği Süryani kronikçi Bar Hebraeus (ö. 1286) ise ‘Antakya hakimi Katlamış oğlu Süleyman’ diye anar.

Süleyman Şah hangi savaşta ve nasıl öldü?

Söz konusu Süleyman, ister emir, ister sultan, ister şah olsun, ister İznik’in ister Antakya’nın hakimi olsun, ‘kafir’ Bizans’la savaşmak yerine, gözünü din kardeşi, hamisi Büyük Selçuklu Sultanı Melihşah’ın ülkesine dikmiştir. Ancak Kutalmışoğlu Süleyman, 5 Haziran 1086 günü, Melikşah’ın kardeşi Tutuş’un ordularıyla Halep yakınlarında yaptığı savaşta hayatını kaybeder. 

Bu ölümün nasıl olduğuna dair iki kaynağımız var. Anna Komnena, Süleyman’ın yere sapladığı kendi kılıcının üzerine atlayarak intihar ettiğini söyledikten sonra “bu sefil adam, sefilce öldü” der. Bar Hebraeus ise daha usturuplu bir dil kullanır: “Anlatıldığına göre Süleyman kendi tarafının yenilmekte olduğunu görerek bir bıçakla intihar etmiştir. Çünkü cesedi yerde bulunduğu zaman karnına bir bıçak saplı olduğu görülmüştü.” Ölümün nasıl olduğu bir yana, karada olduğu kesindir.

 
 
Süleyman Şah nerede gömüldü?

Ancak ne Anna Komnena, ne Bar Hebraeus, Süleyman Şah’ın gömülmesinden bahseder. Savaşta yenilmiş ve intihar etmiş birinin, muzafferler tarafından gömülmesi ve üzerine bir türbe yapılması mantıklı değil. Mağlupların ise canlarını kurtarmakla uğraşırken beylerine bir türbe yapacak halleri olmadığı tahmin edilebilir. Süleyman Şah gömülmüş olsa bile Halep’e 110 kilometre uzaktaki ve o tarihte henüz Selçukluların elinde bile olmayan Caber Kalesi’ne gömülmüş olması hiç mantıklı değil. Büyük ihtimalle öldüğü yere yakın bir yere gömülmüştür. Nitekim bu konuların uzmanlarından Osman Turan “Lâkin Osmanlı veya Selçuklu Süleyman-şâh’a Ca’ber kalesinde isnad olunan ve asırlar boyunca sürüp ilk Osmanlı tarihlerine kadar çıkan ‘Mezar-ı Türk’ hakkında elimizde mevsuk (inanılır, güvenilir) bir kayıd mevcut değildir. Ayrıca Ca’ber kalesi Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra Melik-ş?h tarafından alınmış olup Haleb kapısında yatan Süleyman-şâh’ın oraya nakledilmesi için de ne bir delil ve ne de bir sebep vardır” der.

Suda boğulma hikayesi nereden çıktı?

Süleyman Şah karada ölmüştür ama oğlu I. Kılıç Arslan suda boğularak ölmüştür. Süleyman Şah’ın 1086 yılında ölümünden altı yıl sonra 1092 yılında Melikşah’ın ölümü üzerine, kardeşi Kulan Arslan’la birlikte esir tutulduğu İsfahan’dan kaçıp Anadolu Selçuklularının başına geçen oğlu I. Kılıç Arslan da babası gibi, ‘kafir’ Bizans’a değil, din kardeşleri Selçuklulara karşı kılıç sallamayı tercih ettiği için 1095 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vasalı olan Ermeni Gabriel’in egemenliğindeki Malatya’ya sefer etmiş ancak başarılı olamamıştı. 1096-1097 yıllarında Kılıç Arslan’ın orduları, Bizans’a yardım için Haçlı orduları ile Nikaia (İznik) civarlarında bir kaç kez karşılaştılar. Kiminde Selçuklular kiminde Haçlılar galip geldi. (Haçlı Seferleri’nin serencamını şu yazımda anlatmıştım. (link1

Suriye ve Filistin’de Haçlı egemenliği pekişirken, Selçuklular kendi aralarında kavga ediyorlardı. Haçlılara karşı başarılarından dolayı kendine güveni artan Kılıç Arslan, 1107 yılında Musul’u ele geçirdi, Musul’a bir dizdar atayıp Habur’a yöneldi. Ancak burada yerinden ettiği Musul Emiri Cavalı ile Halep Emiri Rıdvan’ın birlikleriyle karşılaştı. Bar Hebraeus’a göre Kılıç Arslan önce “harikulade bir cesaret gösterdi ve Cavalı’nın ordusu içine daldı, sancağı taşıyan zatın kolunu bir darbe ile kestikten sonra Cavalı’yı da bir kılıç darbesi ile yere serdi.” Ancak kısa süre sonra durum tersine döndü. Cavalı ve Rıdvan’ın askerleri Kılıç Arslan’ın askerleri kaçmaya zorladı. Askerlerini durduramayan Kılıç Arslan da, düşman eline geçerse başına gelecekleri düşünerek olsa gerek, atıyla Habur nehrine atladı ve yüzmeye başladı. Bundan sonrasını Bar Hebraeus şöyle anlatıyor : “Kendisi ve atı zırhlı olduğu için ve arkasından gelenler de ona ok attıkları için atı boğuldu ve o da atı ile birlikte aynı akıbete uğradı. Birkaç gün sonra cesedi nehrin kıyılarına atıldı ve Kılıç Arslan Damşan adlı bir köye gömüldü.”

Bir başka kaynakta ise Habur’un köylerinden biri olan Şemsaniye’ye gömüldüğü yazılı. Bu iki yer belki aynı yerdir, bilemiyorum. Anlaşıldığına göre (ki Osman Turan da böyle düşünüyor) Süleyman Şah’ın Halep önlerinde ölümüyle, oğlu I. Kılıç Arslan’ın Habur nehrinde boğularak ölmesi sözlü tarihte birleştirilmiş ve bu anlatı Aşıkpaşazade ve ardılları tarafından ‘Süleyman Şah’ın suda boğularak ölümü’ne (bu arada Habur, Fırat’a) dönüştürülmüş ve günümüze kadar gelmiş.

Türbe Caber Kalesi’nde mi?

Bazıları, Süleyman Şah Türbesi’nin hala Caber Kalesi’nde olduğunu sanıyor ki, 1973’e kadar Caber Kalesi’nde olduğunu ancak bugün başka bir yerde olduğunu aşağıda anlatacağım. Önce Caber Kalesi’ne dair kısa bir bilgi vereyim: Caber Kalesi, Kuzey Suriye’de, Fırat Nehri’nin sol sahilinde, Safin’in karşısında bulunan tarihi bir kale. Bölgeyi ilk fetheden Arap komutana izafeten asırlarca Davsara adıyla tanınan kale, Selçuklular zamanında yine fatihi Sabık ed-Din Cabar’ın adını almış, 11-12. yüzyıllarda, kervanlar için konaklama yeri olarak kullanılmış.

Kaleye Süleyman Şah’a ait olduğuna inanılan türbeden dolayı asırlarca Türk Mezarı denmiş. İnternette dolaşan kaynaksız bilgilere göre türbenin bilinen ilk binası, 1144 yılında Halep Emiri Zengi Atabek ile oğlu Nureddin döneminde inşa edilmiş. Türbe, 1260 yılında Moğollar tarafından yıkılmış. Yaklaşık 300 yıl boyunca bir daha el değmeyen türbe (ki bence tek bir parçası bile kalmamıştır) Yavuz Sultan Selim, 1516′da bölgeyi fethedince tekrar canlandırılmış. Bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etme imkanım olmadı. Emin olduğum onarım, daha doğrusu türbenin yeniden inşası II. Abdülhamit döneminde yapılmış. 1882’de Halep Vilayeti yönetiminin talebi üzerine Kolağası Sabit Bey’in çizdiği plan uyarınca yeni türbenin yapımına geçilmiş. 27 Temmuz 1884’te Sadrazam Küçük Said Paşa vilayete gönderdiği yazıda, “kabrin padişaha layık bir türbe içine alınmasını” emrediyor ve bir onbaşı takımı ile türbedar görevlendirilmesini istiyor.

(Caber Kalesi’nin 1973’ten itibaren Tabka Barajı’nın suları ile çevrelenmiş hali) 
Caber Kalesi Türkiye’ye mi ait?

Bugün milliyetçi çevrelerden sık sık duyduğumuz “Caber Kalesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek Türk toprağıdır” önermesinin de artık temeli yok. ‘Artık’ dedim, çünkü belli bir tarihe kadar kalenin statüsü bu önermeye destek olabilir ancak tartışmaya da açık. Şöyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Suriye, dolayısıyla Caber Kalesi de Fransızların kontrolüne geçmişti. Kalenin ve buradaki türbenin bundan sonraki hikayesini kaynakçada makalesinin künyesini verdiğim Asaf Özkan’ın makalesinden izleyelim. Yazara göre Fransızların işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye karar vermeleri üzerine taraflar arasında bir anlaşma imzalanması için hazırlıklara geçilmiş (bu süreci şu yazımda birazcık da olsa anlatmıştım. (link2)  TBMM Hükümeti’nin 18 Mayıs 1921 tarihinde Türkiye’nin önerilerini Fransız tarafına iletmişti. Önerinin sınırlar ile ilgili maddesinde Türkiye-Suriye sınırı Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nı kapsayacak şekilde çizilmişti. Bu teklif Fransızlar tarafından önce reddedildi, ancak Sakarya Meydan Muharebesi’nin Türk ordularının zaferiyle bitmesinden sonra Fransa anlaşmaya yanaştı. Uzun müzakereler sonunda imzaya açılan Ankara İtilafnamesi’nin 9. Maddesi (sadeleştirilmiş dille) şöyleydi: “Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde Türk Mezarı diye tanınan mezarı müştemilatı ile beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar bulunduracak ve (göndere) Türk bayrağı çekebilecektir.”

TBMM’de gizli celsede yapılan tartışmalarda, 1920’de ünlü Misak-ı Milli metnini kaleme alanlardan Edirne Milletvekili Mustafa Şeref Bey, maddedeki “Türkiye’nin Türk Mezarı’na Türk bayrağını çekebilecektir” sözü yerine “Türk bayrağı çeker” ifadesinin konmasını istedi ancak Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey anlaşma ile bölgenin Fransa’ya bırakılması sebebi ile ‘hukuki iktidar’a yer olmadığı, bunun yerine ‘fiili iktidar’ ile yetinmek gerektiğini savundu. Ankara İtilafnamesi 20 Ekim 1921 tarihinde imzalandığında, Türk Mezarı’nın bulunduğu 8.797 metrekarelik alanın idaresi Türkiye’ye bırakıldı. Başlangıçta kalede bulundurulacak muhafızların asker mi yoksa sivil mi olacağı konusunda kafa karışıklığı yaşandı ama Fransız tarafı, bunların silahlı jandarma olmasını kabul etti.

Ankara İtilafnamesi Lozan’da onaylandı mı? 

Bugün, Dışişleri yetkilileri bile Caber Kalesi’nin bu statüsünün 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 3. maddesiyle onaylandığını söylüyor. Halbuki, Lozan Barış Andlaşması’nın 3. maddesini okuyan birinin açıkça göreceği üzere, Ankara İtilafnamesi’ne yapılan atıf (metinde Fransa-Türkiye Andlaşması diye geçiyor), Türkiye-Suriye sınırını çizen 8. maddeye dair. Halbuki Caber Kalesi’nin statüsü İtilafname’nin 9. maddesinin konusuydu. (Her iki anlaşmanın metinlerinin linki kaynakçada.) Benim bundan anladığım (yanlışsam, uluslararası hukuk uzmanları düzeltsinler) 1923’den sonra, Caber Kalesi’nin statüsünün, uluslararası bir anlaşma ile değil Türkiye ile Fransız Manda yönetimi arasındaki ikili ilişkilerle düzenlendiği. Bu statünün de orada bulunan Süleyman Şah Mezarı ile doğrudan bağlantılı olduğu açık. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında türbenin durumu nasıldı? 

Asaf Özkan’a göre, ilişkilerin belli bir düzende yürüdüğüne dair belki de tek ipucu, 15 Ağustos 1924 tarihli Urfa Müftülüğü’nün Mahalli Evkaf İdaresi’ne ait kayıtlarda, Süleyman Şah Türbesi’nin imamlık, müezzinlik ve ferraş (temizlikçi, hizmetçi) görevlerini Şeyh Abdullah Efendi’nin yürüttüğüne ve bu kişiye 7 lira maaş ödendiğine dair bilgi. 

30 Kasım 1925’te çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların İlgasına Dair Kanun” ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan bütün türbeler kapatıldığı halde, ‘Türkiye’nin toprağı olduğu’ ileri sürülen Caber Kalesi’ndeki Süleyman Şah Türbesi’nin kapatıldığına dair bir bilgi ve belge yok. Demek ki, Caber Kalesi, hukuken Türk toprağı olarak kabul edilmemiş. Ancak 1927 yılında, “Mehabid-i İslamiye’nin (İslam mabedlerinin) gerçek ihtiyaca göre tetkik ve tasnifi ile görevli” bir komisyon, Süleyman Şah Türbesi’nin ibadet için gerekli vasıfları taşımadığı, burasının sadece bir zaviye olduğu gerekçesi ile türbedar Şeyh Abdullah Efendi’nin statüsünü indirmiş, ardından bütçe kısıtlarını öne sürerek, maaşını kesmiş. Bu da, fiili egemenliğin negatif anlamda uygulanması demek olsa gerek. 
Türbenin bu yıllardaki halini, 150’likler faslından 1924-1938 arasını esas olarak Suriye’de geçiren Refik Halid Karay’ın Bir İçim Su (1929) adlı eserinden öğrenelim: 
“(…) İşte şimdi ben, sekiz, on yaşında iken mektepte hi¬kâyesini okuduğum bu hâdiseden [Aşıkpaşazade’nin anlatısını kastediyor] yedi yüz şu kadar sene sonra, o Türk Mezarı’nın önündeyim. Önümde, Kayahan Kabilesi’nin serdârı ve o serdârın önünde de Garbî Asya nehirlerinin serefrâzı (benzerlerinden üstün olan) yatıyor. (…) Bana keşke sormasanız: 
Bu mezar ne haldedir? Mamur veya harap mıdır? Ruhanî veya azametli midir? 
Örtüsüz sanduka, kırık cam, yıkık kapı, kuş gübresi ve badanasız duvarlar içinde bu feci ihmal manzarasına bakarken dedim ki: ‘İnsan dünya üzerinde mezarını bel¬li etmekten çekinmelidir; keşke Süleyman Şâh’ın naaşı, ka¬tili Fırat’ın elinde kalsa idi… O bunu hiç olmazsa, yedi yüz sene sonra en çirkin şekilde teşhir insafsızlığında bulunmazdı!…” 
1937 yılında Nafia Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nda görevli bulunan Jandarma İhtiram Kıtası için bir karakol inşa etmek istemiş ve bu amaçla Maliye Vekaleti’ne başvurmuştu. Maliye Vekaleti 8 bin liralık tahsisat ayırdı, yeni karakol binası 30 Mayıs 1938’de hizmete açıldı. Ayrıca eski türbe tamir edilemez hale geldiği için yeni yapılan karakol binasının yanına yeni bir türbe yapılarak mezar buraya nakledildi. 
Türbenin bakımsızlığı 1945 yılında TBMM’de dile getirildi ama durumu düzeltmek için bir adım atılmadı. 1951’de Suriye, Lübnan ve Ürdün’e yaptığı bir seyahatten dönen Konya Milletvekili Saffet Gürol, bu ülkelerde bulunan eski Türk şehitlik ve eserlerinin durumunu anlatan bir raporu 23 Mayıs 1951’de Başbakanlığa sundu. Bu raporda karakol binası ve türbenin tamire muhtaç olduğu, burada bulunan 10 kişilik jandarma kıtasının “ne rütbelilerinin ne erlerinin ve ne de 60 lira ücretli türbedarının kimi ve nereyi beklediklerini bilmedikleri”, nöbetçilerin, su sıkıntısı çektiği ve sularını Fırat nehrinden karşılamak zorunda oldukları ve “mezarın kesinlikle bir türbe manzarası arz etmediği” belirtiliyordu. Ayrıca türbeye çekilmiş olan Türk Bayrağı da çok eskimişti. Özetle Saffet Gürel’e göre durum “utanç verici” idi. Bundan sonra Caber Kalesi’nin hangi bakanlığın sorumluluk ve yetki alanına girdiği konusunda sayısız yazışma yapılacak ama önerilerinin hiç biri hayata geçirilemeyecekti. 

Türbe şimdi nerede?

Yukarıda yaygın olarak Süleyman Şah Türbesi’nin Caber Kalesi’nde olduğunun sanıldığını oysaki bunun böyle olmadığını söylemiştim. Hikayesi şu: Suriye Hükümeti, 1966 yılında Türkiye’ye, Fırat nehri üzerinde başlattığı El Tabka Barajı inşaatının 1973 yılında biteceğini, bittiğinde de Süleyman Şah Türbesinin sular altında kalacağı uyarısını yaparak, Türkiye’den türbenin başka bir yere taşınmasını istemişti. İki ülkenin yaptığı anlaşma ile türbe, 30 Eylül 1975 tarihinde Ha1ep’e 123, Şanlıurfa’ya 92 kilometre mesafede, Fırat nehrinin doğu kıyısındaki Karakozak köyüne nakledildi. Böylece Caber Kalesi’nin Türk Mezarı olma özelliği ortadan kalktı. Bence bu taşınmayla birlikte, Ankara İtilafnamesi’nin 9. Maddesinin hükmü kalmamış olmalı. Çünkü Caber Kalesi’nin statüsü Süleyman Şah Türbesi ile doğrudan bağlantılı idi. 

Bu yeni türbe alanının da Türkiye’nin idaresine verilmesi için özel bir anlaşma yapılmış mıdır bilmiyorum. Eğer böyle bir anlaşma yapıldıysa, bu anlaşmada Caber Kalesi’nin artık Türkiye’nin idaresinden çıktığı belirtilmiş midir, onu da bilmiyorum. Eğer Caber Kalesi ve Karakozak’taki Süleyman Şah Türbesi halen Türkiye’nin idaresinde ise, o zaman Wikipedia gibi açık kaynaklarda, hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun basın toplantılarında dile getirilen “Caber Kalesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek toprağı” veya “Türkiye’nin sınırları dışındaki tek toprağı olan Süleyman Şah Türbesi” türü ifadelerin yanlış olduğu açık. Bunlardan ya biri, ya ikisi birden yanlış. Bu yanlışı Dışişleri yetkililerinin ya da uluslararası siyaset veya hukuk alanında çalışan bilim insanlarının düzeltmemesi de ayrıca düşündürücü. 

Sondan bir önceki durum 

Bu karmaşık hikayenin sondan bir önceki aşaması ise şöyle: Suriye, 1990’lı yıllarda Fırat nehri üzerinde başlattığı Et Teşrin Barajı’nın inşaatı nedeni ile Süleyman Şah Türbesi’nin bu yeni yerinin de sular altında kalacağını belirterek bir başka yere taşınmasını istediğinde Türkiye bu talebe direndi. Süleyman Demirel iktidarı 1 milyon dolarlık bir fon ayırdı ve Devlet Su İşleri tarafından türbenin içinde bulunduğu saplı ada şeklindeki alanı suya karşı tahkim edilmesine dair bir plan hazırladı. Ancak bu planın uygulanmasına, ancak 2005 yılında, Başbakan Erdoğan’ın Suriye ziyareti sırasında yapılan görüşmelerden sonra başlanabildi. Söz konusu adada, 3. Hudut Tabur Komutanlığı tarafından görevlendirilen 11 kişilik bir saygı kıtası görev yapıyor.

Süleyman Şah Türbesi’nin şimdiki yeri ile eski yeri olan Caber Kalesi’nin Google Earth’ten görünümü) 

Sonuç olarak söz konusu mezarda, iddia edilen kişi yatıyorsa, bu kişinin ne milliyetçi ne İslamcı değerler açısından kutsallaştırılmasının anlamı olmadığı ortada. Türbenin hukuki statüsü ise hiç de bildiğimiz gibi değil. Yani, eğer Taraf’ın haberi doğru ise, hükümeti 49 rehineyi kurtarmak uğruna Süleyman Şah Türbesi’nden asker çektiği için değil, genel olarak Suriye politikası, özel olarak da IŞİD’le ilişkiler yüzünden ve nihayet o 49 kişinin rehin düşmesine neden olan basiretsizlik yüzünden en sert şekilde ve bıkıp usanmadan eleştirmek gerekir. 

Özet Kaynakça: Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Birleşik Dağıtım Kitabevi, 2010; Aşık Paşazade, Osmanoğulları Tarihi, Yayına Hazırlayan: Kemal Yavuz-M.A. Yekta Saraç, Koç Kültür Sanat Yayınları, 2003; Aydın Taneri, “Ca’ber Kalesi”, İslam Ansiktopedisi, VI, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1992, s.526-527; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Tarihi, Boğazici Yayınları, 1998; Abu’l-Farac Tarihi, I ve II, Süryaniceden Çeviren: Ernest A. Wallis Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Riza Doğrul, TTK Basımevi, 1987; Ankara İtilafnamesi’nin Türkçe metni:http://askerihukuk.net/FileUpload/ds158941/File/turk_-_fransiz_itilafnamesi.pdf; Lozan Barış Andlaşmasını Türkçe metni:http://sam.baskent.edu.tr/belge/Lozan_TR.pdf 

 
Süleyman Şah Türbesi – user769122

Yazıda belirtilen hususlar gerçek durumu pek yansıtmıyor. Halihazırda Süleyman Şah Türbesi Karakozak Köyündedir. Doğrudur. Ancak, Türk toprağı olduğu konusunda hiç bir hukuki tartışma yoktur. Süleyman Şahın kim olduğu, gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusunda spekülasyon yapmak anlamsızdır. Kaldı ki bahis konusu Süleyman Şah esasen Osman Gazi’nin dedesi olan Süleyman Şah’tır. Sonuç olarak orası bir Türk toprağıdır. Tartışmanın bir anlamı yoktur.

 YORUMLAR :

20

Teşekkürler – user768888

Tesekkurler yaziniz cok aydinlatici olmus. Bilgi kirliligi son bulmus olur bu yazinizla. Bu arada dis islerini de tebrik etmek gerekir dispolitika da bu kadar becerisizlik herhalde baska bir ulkede yapilsaydi o bakan derhal istifa ederdi lakin bizde basbakan oldu.

 

02

Taraf’taki belge – user602710

Taraf gazetesinin mahkemeye sunacagini soyledigi belge, tehlike durumunda turbenin bosaltilmasiyla ilgili bir resmi yazi. Bunu paralel bir sekilde yorumlayip “hukumet turbeyi ISID’e birakiyor” diye haber yapiyorlar utanmadan…

 

20

Sorumsuzluk örneği – velmas75

Türbenin 1951 yılına kadar ki durumu CHP nin Osmanlı eserlerine olan hor bakışını en iyi şekilde ifade ediyor. Daha sonra Konya millet vekili Saffet Gürol’un Türbenin durumunu rapor edip TBMM ne sunmasına kadar, Askerlerin bile kaderine terk edildiği, Türk bayrağına bile gereken saygının gösterilmediği açık. Baraj inşası dolayısıyla Türbenin nakledilmiş olması dolayısıyla Türk toprağı olmaktan çıktığını idda etmek ise, sadece ”ZIR CAHİL” işi olabilir. Kaldıki bunu idda / ima eden kişi gazeteci kimliği taşıyor. Savaşta kazanıp masada kaybederiz deyimi böyle kafalar yüzünden ortaya çıkmış olsa gerek.

 

00

:))) – user471010

Zaten bizde kendini Türk zanneden Ermenileriz dimi. İstanbul’da bizanslıların. Anadolu kürtlerin. Allah akıl fikir versin.

 

20

Özet – kisveli

Sayın hocam çok kıymetli yazılarınız vardır. Doğası gereği çok uzun oldukları için her kes tamamını okuyamıyor. O nedenle yazı ile birlikte bir de haber niteliğinde özet bir metin yayınlarsanız en azından her kes okur ve bilgi sahibi olur. Saygılarımla

 

01

Neler okuduk tarih diye, Kargalar güler ölesiye (2) – izninizle

Son derece ilginç bir yazı daha. Caber kalesine gelmeden önce, belirttiğiniz gibi, özellikle kendisinden iki yüzyıl sonra Osman Bey olarak tanıtılıp kayda geçen kişinin gerçek kimliği, ait olduğu kültür, aynı tanıma uyan kişinin Bizans kaynaklarında neden Atamani (Ataman) olarak yer aldığı gibi temel konuların aydınlatılması gerekiyor. Daha da geriye gidersek, Salçuk devletine baş kaldıran Oğuzların kaçarak Anadolu’da kurdukları devletin, nasıl Anadolu Selçukluları gibi yine uydurma bir kılıf içine sokularak, daha sonraki tarihi gelişmelerin arasındaki mantıki bağın yokedildiğini irdelemek boyun borcu görünüyor. Kabaca bakınca, ister istemez Anadolu’daki gelişmelerin tümünü İslami bir çerçeveye oturtma misyonu, mevcut Hristiyan ve daha sonra Orta Asya’dan gelen pagan kültürü inkar ederek unutturma çabaları, tarih diye yıllardır öğrendiklerimizin boşluğunu açıklamak için yeterli görünüyor. Asıl önemli konu ise, 2014 yılında, bu uyduruk kaydırık bilgi kırıntıları üzerine inşa edilen iç ve dış politikalarla koca ülkenin yönetilmeye çalışılıyor olması. Yanlış hesap – daha doğrusu uydurma hesap – Bağdad’dan dönmeye başladı bile.

*********************************************************************

NURİ TİMUR BULUŞMASI

DR. BARAN SÜMER’IN ARAŞTIRMASI VE ALDIĞI “GRANT”

 TÜRK KULAK-BURUN-BOĞAZ PORTALI “KANAL KBB” HABERI

İşte gerçek bir Uluslararası başarı daha….
 ABD Teksas Üniversitesi KBB Bölümünde çalışmalarını yürütenTürk meslektaşımız Dr. Baran Sümer, 2014 yılı Cancer Prevention&Research Institute of Texas (CPRIT) ödülüne “Onco Nano Medicine: Transforming Cancer Surgery by Tumor Illumination”başlıklı çalışması ile layık görülmüştür. 
Değerli meslektaşımızı bu başarısı nedeniyle yürekten kutluyoruz…
Kanal KBB
UNIVERSITY OF TEXAS: “CANCER CONNECTIONS”
A Product Development Grant, $6,000,000, was awarded to Dr. Baran Sumer, Associate Professor of Otolaryngology – Head and Neck Surgery, and Dr. Jinming Gao, Professor in the Simmons Cancer Center and Department of Pharmacology, who together are co-founders of OncoNano Medicine. OncoNano is a Dallas-based biotechnology company and UT Southwestern spinoff that aims to develop nanotechnology-enabled fluorescent probes to help cancer surgeons visualize tumors during surgery, allowing them to excise tumors precisely and completely.
BARANbaran
BARAN
(Click for): DR. BARAN SUMER CV

ADIL KARCI’DAN “ALO ALO DİKKAT DİKKAT”

ALO ALO DİKKAT DİKKAT…

–       Allah senin belanı vere! dedi Zahide abla, karanlıkta  elini beyaz perdeye doğru tokat atar gibi sallayarak.

–       Yerin yedi kat dibine giresin işşşallahhh! diye tamamladı ablası Hamide.

 

Çekirdek çıtlamaları birden bire kesilmiş, beddua faslı başlamıştı Esendam sinemasında.  Öyle ya, zengin oğlan kendisine aşık olan saf ve temiz fakir kıza ihanet ederken hala çekirdek mi çinteceklerdi yani? 

 

Bedduacılar korosu solistlerinden  Feride abla ise onlardan geri kalmamak için, elindeki bir avuç haşlanmış karpuz çekirdeğini beyaz perdeye doğru fırlatarak,

 

–       Gözlerin çıksın işallahhhh!  Bi daha o kızı göremeyesin dümbük!  diye katıldı beddua ekibine.   Fırlatılan çekirdeklerden rahatsız olan ön sıralardan bir oğlan geriye dönüp,

–       Noo’luya yaa?  diye bağıracak oldu,

–       Sus be, dedi Feride,   görmüyon mu pezevengin kıza yaptığını?  Erkek milleti değil mi, Allah hepinizin belasını versin!

Söylediğine, söyleyeceğine bin pişman olan oğlan önünde döndü ve sesini kesti.

 

Çocukluk yıllarımda ben sadece yakın çevremizdeki sekiz-on sinemanın varlığını bilirdim. Ama, rivayet ederler ki, 1960’lı yıllarda Adana’da açılan yazlık sinema sayısı yüz taneyi geçmişmiş.  İnanmak gerek, zira o zamanlar gündüzleri sıcaktan sokağa çıkılamayan Adana’da sinemadan başka gece eğlencesi yoktu ki.  Hem serinlemek, hem de film seyretmek için insanlar  haftada en az  iki gece sinemaya giderlerdi.   “Niye,  yazlık sinemada klima mı vardı da orada serinliyorlardı?” gibi bir soru aklınıza gelebilir.  Nerdee?  Klimanın ne olduğunu bile bilen yoktu ki o zamanlar. Peki serinlik nereden geliyordu o zaman?

 

“Aaalaluuu, aaalaluuuuu,  dikkaaatt, dikkaaaat…..  Bu akşam yazlık İstiklal sinemasındaaa iki film birdeeennnn…. Sazlı Damın Kahpesiiii veee Ateşten Gömleeek!

“Aloooo,  alooooo, dikkaattt, dikkaattt….  Bu akşam Dünya sinemasında “Baytekin Başka Dünyalardaaaa….  Renki Türkçe sinemaskop, otuzaltı kısım tekmili birdeeennnnn….  Senenin en güzel ecnebi filmi sinemamızdaaaaa!


Alışık olduğumuz anonslardı bunlar.  Sinemaların çoğu Türk filmi oynatırdı ama en son  yabancı filmleri bile Türkiye’de ilk defa seyretmek Adana seyircisine nasip olurdu. Bu şans Adana’daki seyirci kültür düzeyinin İstanbul veya Ankara’dakilerden daha yüksekte olduğundan kaynaklanmıyordu elbette.  Sinema sayısının fazlalığı ve yaz aylarında Adana halkının eğlenecek başka yer bulamadıklarından, hangi film oynarsa oynasın, sinemalara akın etmeleri sebebiyle oluşmuştu sadece.    Bu nedenle o zamanlar Adana şehri yeni vizyona giren hem yerli hem yabancı  filmlerin test merkeziydi.  Eğer sinema hafta boyu seyirci ile dolarsa ,  film İstanbulda çoğaltılıp diğer şehirlere de gönderilir, film tutmazsa ilk birkaç kopyadan fazlası yapılmaz, vizyondan kaldırılırdı.

 

Hangi sinemaya gidileceği tartışması genellikle akşam üzeri başlardı kadınlar arasında.  Zira o saatlerde at arabası üzerine çatılmış kartelalardaki afişlerle dolaşan çığırtkanlar mahalle aralarına girer ve hepsi de kelime değişikliği yapmadan, ama kendi tarzlarında,  “Alo alo, dikkat dikkat…” diye başlarlardı tanıtımlarına.  Ellerinde de  borazan gibi tuttukları tenekeden yapılmış bir ilkel megafon bulunurdu.  Bu koni şeklinde iki ucu açık megafonların (tek elle tutulabilmesi için) mutlaka bir kulpu olur, dudaklar içine girsin  diye de dar tarafına kısacık bir ters koni lehimlenirdi.   Kullanım amacı ayrı olsa da, bu teneke megafonları portatif mangal bacası diye de  kullanmak mümkündü, zira şekil olarak pek bir farkları yoktu.

At arabalarını film duyurusu için mahallelere gönderen sinemacılar, güneş batmaya yüz tuttuğunda sinemalarını süpürtmeye,  temizletmeye, yerleri sulatmaya başlarlardı.  Sulama sırasında sandalyeler de ıslanır ve üzerlerindeki su damlacıklarının buharlaşması sonucu  yerdeki ıslak çakıllar gibi  sandalyeler de serinlerdi.  Yerler serin, sandalyeler serin,  biraz da  esinti oldu mu Adana’lılar hasretini çektikleri havaya kavuşurlardı bu sinemalarda!   Üstelik film başlamadan önce yayınlanan şarkıları dinleme keyfi de cabası!


Sinemacılık işi fazla bir yatırım istemezdi.  Yazlık sinemaların bazıları toprak arsada, bazıları ise büyük binaların düz beton damlarında yapılırdı. Karşıda beyaza boyalı, yerden yüksek düz bir duvar (ki bu sahne oluyor), onun uzak karşısında ise  küçük bir makinist dairesi bulunurdu. Arkasındaki kapıya incecik bir merdivenle çıkılan makinist odasının diğer üç duvarında kare şeklinde küçücük üç pencere bulunurdu.  Öndeki pencere görüntünün makineden perdeye (perde değildi ama “perde” diyelim artık) yansıtılmasına, diğer ikisi ise havalandırmaya yarardı. İçerideki (makinistlerin o zamanki gözdesi) “Iskra” marka siyah boyalı sinema makinası “tırrrrrr” diye ses çıkartarak çalıştığından, mecbur olmadıkça seyirciler makine odasına yakın oturmak istemezlerdi.  Makinist olmak da kolay değildi haa!  Elektrik kesilir, seni suçlarlar.  Film kopar, sana küfrederler.  Kopan bir filmi bir kere olsun asetonla yapıştırın bakalım da, bu iş kolay mı zor mu anlayasınız!  Üstelik, makinenin sıcaklığı bir yandan (ki parlak ışık elde etmek için o zamanlar kurşun kaleme benzer iki kömüre artı-eksi elektrik verilip makinenin içinde burun buruna yanmaları sağlanırdı),  seyircinin sabırsızlığı bir yandan, havasızlık bir yandan…  Sinema makinesi makinisti olmak zordu ama toplum içerisinde saygınlığı da bir başkaydı yani.  Belki de bu nedenle o kadar meşakkati çekiyordu makinistler.

Orta yerde  sıra sıra tahta sandalyeler,  herhangi bir malzemeden yapılmış iki adam boyu çepeçevre dört duvar ve de girişte ufacık bir gişe oldu mu al sana bir yazlık sinema!  Ha, bir de illa ki büfesi olacak!  Genellikle sahnenin altında olan bu sinema büfeleri ya kiraya verilir veya bizzat sinema sahibi tarafından işletilirdi.  Büfe deyince sakın birçok yiyecek içeceğin satıldığı şimdiki büfeler gelmesin aklınıza.  Satılanlar sadece fındık-fıstık (özellikle kabak çekirdeği ve kaynatılmış karpuz çekirdeği) ve de beyaz gazozdu, hepsi bu kadar.  (Çok sonraları,  önce “Asri Dondurma” sonra “Eskimo” diye adlandırılan (ve İstanbul’da “Frigo” diye bilinen) dondurma da satılmaya başlandı sinemalarda.  Adana’da yaygın adı Eskimo olan bu dondurma,  küçük kalıplarda dondurulan limonata veya vişne suyundan başka bir şey değildi ve sonraları mahalle aralarında tahta kutularda satılmaya başlanıp bir iş sektörünün doğmasına sebep oldu, hem de kaymaklı-limonlu dondurma ile Adana’nın meşhur karsambaç’ına ciddi bir rakip olarak.

 

Bir bacağını oturduğu tahta sedirden aşağıya sallandıran Makbule hanım elindeki karton parçasını yelpaze gibi kullanarak serinlemeye çalışırken karşı komşusu Zebellah Zekiye’ye seslendi:

 

–        Kıızzz Zebooo!  Akşama hangisine  gidiyon?

 

“Zebellah”,  Zekiye’nin mahalleli tarafından layık görülen lakabıydı.  İri yarı olmasıdan  ve biraz da korkunç görünümlü olduğundan bu lakap verilmişti ona.  Kendisine “Zebellah”  veya “Zebo” denilmesine hiç kızmazdı, gülüp geçerdi.  Boyu karısından bir karış kısa olan kocası Memduh, iş buldukça inşaatlarda çalışır,  boş zamanlarında ise kahveye filan gitmez, evde otururdu.  İki kızları vardı.   Daha paralı aileler bile okul masrafından yakınırken, bunlar ne yapıp edip, bir şekilde iki kızlarını da okula gönderiyorlardı ve oturdukları kira evinde kıt-kanaat ama mutlu bir hayat sürdürüyorlardı.  Herkes gibi onlar da sinema tutkunuydular.

 

–       Valla bilmem, dedi Zebo, Halk Sinemasına yeni bi film gelmiş, ağlaya ağlaya bir oluyormuşun, iki mendil yetmiyomuş diyolar.  Belki ona giderik akşama..

–       Kız, bana da haber et ha, beraber gidek.

–       Olur da, yalnız geçen seferki gibi orada beddua edip bizi rezil etmeyesin ha!

–       Neeyy? Niye irezil olacakmışık?  Eşşoolu eşşek fidan gibi kızı iğfal ediyor irezil olmuyor da ben ona bela okuyunca mı irezil oluyoruk. De get sende be!

Seyircinin büyük bir bölümü, özellikle kadınlar, sinemayı seyretmez, onu “yaşarlar”dı!  Onlar için seyrettikleri her şey gerçekti.  Acıklı bir sahnede salya sümük ağlarlar, basit bir komik harekete katıla katıla gülerlerdi.  Kısacası tüm hislerini devreye sokarak film mizansenine dahil  olur, orada yaşamaya başlarlardı.   Bu kadarla kalsa iyi, eğer filmden çok fazla etkilenmişlerse, haftalarca da yorumunu yaparlardı.  Hele bir de öyle tipler vardı ki aralarında, Pazartesi günü, yani yeni bir filmin sinemada ilk oynadığı gün, herkesten önce sinemaya giderler, ertesi gün rastladıkları herkese, en ince detayına kadar ve kendi yorumlarını da ilave ederek,  baştan sona filmi anlatırlardı.  Yani bunları dinleyince filmi  seyretmişten öte olurdun!   Peki, filmin sonunu öğrenenler sinemaya gitmekten vazgeçerler miydi? Hayır, bilakis filmin reklamını izlemiş gibi hemen o akşam sinemaya koşarlardı!  Böyleydi işte o zamanki seyircimiz.

 

Genellikle mavi renge boyalı sandalyeler, her zaman aynı hizada durabilmeleri  için, sekizerli-onarlı grup olarak tahta çıtalarla arkalarından birbirlerine çakılırlardı.   Makinist dairesi ile sahne arasında genişçe bir yürüme yolu açılır , birbirine çakılı sandalye sıraları ise sağa  ve sola dizilirdi.  Oturanların önünden gazozcuların rahat geçebilmesi  için ise sıra araları biraz geniş bırakılırdı.

 

–       Kim lan ayağını titretip duran?  diye bağırırdı adamın biri  bazen.  Anında kesilirdi titreme.  Belli ki arka sıralardan birisi önündeki sandalyeye ayağını dayamış, titretip duruyor ve birbirine çakılı sandalyede oturan tüm ön sıradakiler hep beraber küçük bir deprem yaşıyorlar!

–       Lan gazozcu!  diye bağırırdı kadınlar genellikle, yarım saattir ne önümde dikilmiş duruyon, biraz da o yannı getsene oolum, filim bitti daha bişey göremedik lan!

 

Gazozcular film boyunca aralarda dolaşır satış yaparlardı.  Film başlamadan önce “buz gibi gazuuuzz” diye bağırılar, film başladıktan sonra ise ellerindeki metal açacakla şişelere vurararak yerlerini belli ederler, “Hiişşşt, hoop” diye seslenen seyirciye gazoz verirlerdi.  İşin can  sıkıcı yanı karanlıkta yapılan bozuk para muhabbetiydi.  Bu nedenle genelde gazoz karanlıkta verilir, parası ışıklar yanınca alınırdı.  Ne güzeldir ki, kimse borcunu ödemeden sinemadan çıkmazdı!  Bilirlerdi ki ödemedikleri her kuruş sinemacının ya da büfecinin  değil, satış yapan fakir çocuğun cebinden çıkacaktı!

Biz İstiklal mahallesindeydik, dayım gil ise (sonraları adı Doğumevi Caddesi olan) Hergele Yolu’un ayırdığı Yeşilyuva mahallesinde otururlardı. Tek çocuk olduğumdan dolayı, yalnızlığımı gidermek için, her fırsatta  hepsinin yaşı benden büyük olan dayı çocuklarımın yanına koşardım. İkiyüz adım kadar uzaktaydılar zaten.  Zeki Müren’in radyoda söylediği ilk şarkı olan “Bir Muhabbet Kuşu’nu” hepsinin radyo başına üşüşmeleri sonucunda dinleme şansını yakalamış ve onlarla beraber ben de Zeki Müren hayranı olmuştum.  Bir gün bitişiklerindeki boş arsaya topraktan iki katlı bir ev yapılmaya başlandı. Yenice ilçesinin köylerinin birisinden gelen bir ailenin  yanlarındaki arsayı alıp  ev yapmakta olduğunu  söylediler. Bu kargı kamışı ve çamurdan yapılan evlerin inşaatı öyle fazla uzun sürmezdi.   İki haftada, bilemediniz üç haftada, o da olmadı,  taş çatlasa bir ayı bulmayan bir sürede içerisine girer otururdunuz.

 

Kısa bir süre sonra yapımı biten bu  eve taşınan ailenin kızları Leyla ve oğulları Yılmaz  benim “abi-abla” bildiğim dayı çocuklarımla arkadaş olmuşlardı.  Hepsi 16-20 yaşlarında olduklarından taydaştılar ve iyi anlaşıyorlardı.  Aslında İstanbullu olan yengem Behiye Hanım Adana’da yapılmayan türde değişik yemekler yapıyor ve Leyla’yı çağırarak mutlaka onlara da bu yemeklerden birkaç tabak veriyordu.  Bu değişik yemek ve tatlıları en çok Yılmaz’ın sevdiğini ve hatta bazen “Bugün Behiye teyze bir şey göndermedi mi” diye  sorduğunu söyleyen ablası ile bizimkiler Yılmaz’la dalga geçer gülüşürlerdi.  Ben o zamanlar daha sekiz yaşlarında filan olduğumdan Leyla abla ve Yılmaz abi ile konuşmuşluğum hiç olmamıştı.  Ama, Yılmaz’la ilgi bir şey dikkatimi çekmiş olmalı ki bir gün dayımın oğlu Akif abime,

 

–       Yılmaz abi bisiklet almış, sen niye almadın?  diye sordum.

–       O bisiklet  Yılmaz’ın değil, sinemacı Recep’in bisikleti, Yılmaz onunla geceleri film makarası taşıyor, dedi.   Yazlıklar kapanınca geriye verecek.

 

O zamanlar sinemalar genellikle iki film oynatırlardı.  Birinci filmi bitiren bir sinema elindeki makarayı uzakça bir semtte aynı filmi oynatacak başka bir sinemaya gönderir, kendisi de oradan gelecek ve ikinci film olarak oynatacağı diğer sinemanın birinci film makarasını beklerdi.  Film değiş tokuşu kısacası.  İyi de onbeş dakika kadar verilen arada nasıl olacak bu değiş-tokuş?  Bisikletli çocuklarla tabii ki. Şimdiki sırt çantalarına  benzeyen bezden yapılmış çantalara yerleştirilen  ağır film makaralarını sırtlayan  gençler, bisiklete atlar,  gecenin karanlığında sinemalar arasında mekik dokurlardı.   Birçoğu eski püskü olan bu bisikletlerin bazılarında fren de yoktu, binici bir ayağını ön lastik tekerleğe sürterek  durabilirdi ancak.  İşte sonradan Yılmaz Güney olarak tanınacak olan bizim kavruk, esmer Yılmaz Pütün abi de geceleri bu işi yapmaya başlamıştı yaz aylarında.  Ne yapsın, okul masrafı ve harçlık kazanma çabası!  Mahalledeki diğer gençlerden hiçbir farkı olmayan Yılmaz abinin varlığını çoğu zaman fark etmezdim bile.  Bir gün ablasının düğünü olacakmış  ve Leyla ablası başka bir eve gelin gidecekmiş.    Herkes düğün derdinde olduğundan Yılmaz’ı umursayan yok tabii.  Behiye yengem dayanamamış, bitişik bahçede yere çömelip sessizce ağlayan Yılmaz’ı teselli etmek için kendi evine çağırmış.   Derken dayımın çocukları da gelmişler eve.  Bırakmamışlar onu o gece, yengem en sevdiği yemekleri ve tatlıları yapmış ona.  Kucakladığı Yılmaz’ın sarsıla sarsıla saatlerce ağladıktan sonra zorla uyuduğunu anlatırdı yengem.

Film makarası taşıma, sinema sahipleriyle ve  galaya gelen artistlerle tanışma filan derken film sektörüne geçtiğini söylerler Yılmaz’ın.   Yıllar sonra bambaşka bir ortamda karşılaştığımız Yılmaz Güney’le (ortamın müsait olmasına rağmen)  oturup eski günleri anacağımız bir sohbet etmediğime hala üzülürüm.

 

–       Abooo, abooo, dedi  Cüce Perihan, öyle ağladık, öyle ağladık ki sorma gitsin!

–       Demek o kadar güzeldi bu film ha? dedi Bayraklı Semiha. 

 

O zamanlar bir filmin iyi olup olmadığı kadınlar arasında “filmin ağlatabilme derecesi” ile  ölçülürdü.  Ağlatmayan filme film denmezdi ki  zaten! Film dedin mi en az iki mendil ıslanacak!

 

–       Abla, ne diyorum sana ya, film başladı bitti gözyaşları sel, sel…  Mendil ney ki?  Havlu yetmez havlu…

 

Geçenlerde, eski siyah-beyaz filmleri oynatan bir televizyon kanalında rastladım bu “sular-seller gibi gözyaşı akıttıran” filmlerden bir tanesine. Sabrettim, sonuna kadar izledim.  Ağlamak mı???  Sadece güldüm, zamanında ne kadar salakmışız diye! 

 

Ama yine de, sıcak bir Adana gecesinde, ıslak toprak kokusunun dalga dalga yükseldiği o eski yazlık sinemaların birisinde, üzerindeki suyun yarısı henüz tam kurumamış mavi bir sandalyeye oturmuş,  çekirdek çintip gazoz  içerken, “Sarıyer’in turplarııııı”  diye  gürleyen Dümbüllü İsmail’i  seyredip serinlemek isterdim!

 

Adil Karcı – 09 Haziran 2014

WHY DOES OBAMA WANT TO REDUCE CO2 EMISSIONS?

POSTED ON JULY 6, 2014 BY JOHN HINDERAKER IN CLIMATE,OBAMA ADMINISTRATION SCANDALS

WHY DOES OBAMA WANT TO REDUCE CO2 EMISSIONS?

As his policies, foreign and domestic, are collapsing on pretty much every front, President Obama has increasingly sought refuge in talk about global warming. He wants the U.S. to reduce its emissions of carbon dioxide, and the EPA has done its best to bring this about via increasingly stringent regulations on coal-fired power plants. The Democrats wanted to enact cap-and-trade, but couldn’t get it through Congress, so Obama is doing the best he can through administrative action. Simultaneously, the administration has poured billions of dollars into specious “green” energy projects, many of which can’t be kept alive even with lavish subsidies, although their developers always walk away with their pockets full.

But why? Even if we assume that the climateers’ bogus models reflect scientific reality rather than left-wing politics–an assumption that is plainly contrary to fact–does any plausible reduction in American CO2 emissions make any difference?

The answer is: no, it doesn’t. If the climate alarmists’ models are correct, then the Obama administration’s efforts to reduce CO2 emissions are pointless.

Ed Hoskins explains at Watts Up With That?:

The USA, simply by exploiting shale gas for electricity generation, has already reduced its CO2 emissions by some 9.5% since 2005. That alone has already had more CO2 emission reduction effect than the entire Kyoto protocol.

But the US’s emissions reductions are irrelevant. These two charts tell the story. First, a simple comparison of CO2 emissions from developed and underdeveloped countries:

clip_image002_thumb1

Do India, China et al. have any interest in keeping their citizens in poverty to make the climateers happy? No. As Hoskins points out, 25% of India’s population still has no access to electric power. CO2 production in the underdeveloped world will continue to skyrocket, and there is nothing we can do about it.

This chart shows how China’s CO2 emission has eclipsed that of the U.S., as well as Europe, Japan, and so on. Any marginal reduction that the U.S. might achieve, short of going out of existence entirely (as some liberals might prefer for other reasons), simply won’t matter:

clip_image009_thumb

Hoskins notes Bjorn Lomborg’s calculation that if the climateers’ disaster scenarios are correct, then Germany’s investment of $100 billion in solar power schemes “can only reduce the onset of Global Warming by a matter of about 37 hours by the year 2100.” A similar calculation would show the futility of the Obama administration’s “green” initiatives.

So what’s the point? I don’t have a high opinion of President Obama’s abilities, but he isn’t a complete idiot. So I assume he understands that his war on CO2, and his provision of billions of dollars in subsidies to “green” energy, won’t make any perceptible difference to the Earth’s climate, if you assume the alarmists’ models are correct. So why does he do it? I think there are two reasons.

First, the Left has made an enormous investment in promoting misinformation about global warming. You can’t get through elementary school in the U.S. without being hectored about your family’s carbon footprint. (“I will never live in a house bigger than John Edwards’,” my then-third-grade daughter wrote in response to a question about what she, personally, intended to do to change the Earth’s climate.) Those millions of misinformed people are now voters, and Obama is secure in the knowledge that the newspapers and television networks haven’t done anything to educate them.

Second, to the Obama administration, the fact that “green” energy cannot survive without government subsidies and mandates isn’t a bug, it’s a feature. It allows the Democrats to slide billions of dollars to their cronies, like Tom Steyer, the left-wing billionaire who is now the number one financial supporter of the Democratic Party. Steyer made his first fortune by developing coal projects, and is making his second fortune as a Democratic Party crony, developing uneconomic but heavily subsidized “green” energy projects. So the war on coal and other sources of CO2, while it can’t have any impact at all on the climate, has turned into a funding mechanism for the Democratic Party.

Next time someone produces a dictionary and is looking for a definition of the word “cynic,” all he needs is a picture of Barack Obama.

 

The Carbon Regulation Bubble

 

The Carbon Regulation Bubble

Hank Paulson endorses a carbon tax.

 
 
 
June 29, 2014 6:36 p.m. ET
The climate change industry always needs a fresh angle, and the latest is that carbon emissions are an economic threat akin to mortgage-backed securities before the financial panic. The analogy comes from Hank Paulson —and if he has spotted a bubble this time, we guess one out of two is an improvement on zero out of one.

With the travelling billionaire wilburys of Tom Steyer and Michael Bloomberg, the former Treasury Secretary put out a 197-page study last week that predicts the costs of a warming catastrophe. Their “Risky Business” project is meant to awaken the green conscience of business leaders, and President Obama’s endorsement was inevitable: Even George W. Bush‘s money man agrees . . .

Hank Paulson Reuters

The report reads like a prospectus, except with years of “investments” in fossil fuels returning damage across industries and regions. The authors estimate storms along the eastern seaboard and Gulf of Mexico will cost $2 billion to $3.5 billion more, while they also look at so-called “tail risks,” or worst-case crises with a 1-in-100 chance of happening: New York City could be 6.8 feet underwater by century’s end, crops could wither in heat waves by 42%, and so forth.

Mr. Paulson’s particular contribution has been to summon the apparitions of the 2008 crash. He recently mused that his career in business and government taught him that “it is time to act before problems become too big to manage.” The “climate bubble,” as he puts it, is like the housing excesses that built up in the global financial markets and could lead to contagion.

CEOs might reasonably question Mr. Paulson’s skills as a risk manager, given that as Treasury chief he went along with the Beltway flow and assured the public that Fannie and Freddie were in good shape until it was too late. And are there even amateur investors who are unaware that climate change is a matter of some political interest? Many public companies already embed a proxy cost of carbon when they invest and disclose material risks that climate change may or may not pose to their balance sheets.

“Risky Business” endorses a carbon tax, and that option really does share something with subprime loans and exotic financial instruments: Choosing to ration carbon today is a bet about the future—and one likely to end no better.

The world saw modest warming over the 20th century but temperatures have plateaued over the last 15 years or so, a pause the climate models did not predict and cannot explain. The climateers say the warming must be taking place deep in the ocean, which could be right but for which they have little evidence. There will always be inherent scientific uncertainty regarding a phenomenon as dynamic and complex as the Earth’s climate, but the climateers admit to no uncertainty other than that the apocalypse might be worse.

As a business proposition, Mr. Paulson wants to gamble on new taxes and regulation to prevent even unlikely dangers—regardless of the costs and however minor the gains of U.S. decarbonization may turn out to be in practice. Yet China and the rest of the world will continue to rely on fossil fuels for decades as populations grow, economies expand and living standards rise.

Turning over the U.S. economy to the green central planners may expose the country to even greater climate harms, to the extent that their ministrations impede economic progress. A wealthier future society will be better able to adapt and mitigate harm over time if Mr. Paulson’s side of the bet is right.

U.S. emissions have fallen to 1994 levels in large part because of the unconventional natural gas revolution, which burns cleaner than coal. That revolution might never have happened in a world of heavy carbon taxes. And the capital necessary to finance this and other innovation will be less available in a less prosperous country.

Speculators like Mr. Paulson are actually inflating a climate regulation bubble—and the real danger isn’t that the problem is too big to manage. It’s their supposed solution.

ŞAİRİMİZ SALİH’TEN GÜZEL BİR ÖYKÜ

SALIH1
   Artık en boşvermişlerimizin bile yemeklerine zerdeçal katıp, sık sık ada çayı içtikleri, kokusuna aldırmadan bol bol soğan sarmısak yedikleri, salatalarına kekik, biberiye ekledikleri, sofrada Wasabi* bulundurdukları günler geldi.  Peşimizi hiç bırakmayan o uzun yaşama isteğiyle; her gün bir avuç badem veya ceviziçi yiyerek  ömrümüze 1 yıl, kırmızı ete hayır diyerek 1 yıl daha, market raflarında kefir arayarak 1 yıl daha, ağzımızda çoğu gitmiş azı kalmış dişlerimizle, beta karoteni çok diye o sert havuçları kıtır-
datarak 1 yıl daha…diye diye ömrümüze 20 yıl kattığımızı düşüneceğiz.  Çok kararlı ve istekli olanlar bir  takım afrodizyaklardan -salakça- medet umacaklar.  Asansör kullanmayıp bir kaç kat merdiveni çıkarken ağzımıza attığımız üç dört tane kuru üzümü, çekirdeklerinden bile fayda bekleyerek ağır ağır çiğneye-
ceğiz.   O kadar ki sanki onlarla -s-eviş getireceğiz.  “Sağlığımıza” diyerek kaldırdığımız şarap kadehindeki  o kan kırmızısı zerreciklerin, hücrelerimizdeki serbest radikalleri “sizi gidiler sizi” diyerek kovalayacaklarını düşünerek mest olacağız.  Ve daha neler nelerle teselli bulacağız.  Yine de bir zaman gelecek, “inanamıyo-
rum, nasıl olur çakı gibi adamdı, daha dün merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu,” diyecekler arkamızdan.
             
            Olsun;  varsın biz ömrümüze ömür kattığımızı hayal edelim yediklerimizle, içtiklerimizle.   Zaten  Knesset’ in kapısına da yazmamışlar mı, -o bir hayal değildir yeter ki sen iste- diye.  Kimbilir.
(Fıkra tarzındaki aşağıdaki yazımı bir kaç yıl önce grup sayfasına yollamıştım.  Günümüzün  gergin siyasi ortamında, dudaklarda hafif bir tebessüm yaratması umuduyla tekrar yolluyorum.  SY)
  
 
                 
SALIH2
       GOTU KOLA
 
       Akşam oluyordu.  Kıyı boyunca günlük yürüyüşümü yapıyordum.  O saate kadar kendi içimde gezip dolaşmaktan fena halde
yorulmuştum doğrusu. Gün batımına yakın, dışarıya fırlamış doğanın tadını çıkarıyordum artık.  Benim için günün en güzel zaman-
larıdır o anlar.  Adımlarımı atarken; karşı kıyının yanmaya başlayan ışıklarını; yanımdan geçen, elele tutuşmuş, ayakları yerden kesilmiş sevgilileri; iskelede balık tutan yaşlı birkaç kişinin yakaladıkları minik istavritleri, bacaklarına sürtünen kuyrukları dimdik kedilere vermelerini ve o güzel varlıkların, birbirlerine hırlayarak ganimetleri kapışmalarını görmek çok hoş oluyordu.  Ölü dalgaların 
üstünde yalpalayarak dinlenen aylak martılar boş kursaklarıyla insanlara bakıyor ve hala bir kaç simit parçası atılır ümidiyle bekleşiyorlardı.
       Hele o devasa kauçuk ağaçlarında yer kavgası yapan, bütün gün birazcık kırıntı peşinde koşmaktan yorulmuş binlerce serçenin bir koro halindeki cıvıltıları yok mu, bayılıyordum bu minik şeytanların şamatalarına. Kısa bir süre sonra da, güneşin ufuk hattına yaklaşacağını ve o muhteşem fırçasıyla bulutları değişik tonlarda kızıllıklara boyayacağını biliyordum.  Seyri doyumsuz bir tab-
loydu.   Kısacası, yaşamın bütün güzellikleri durdurak demeden tarifsiz bir neşeyle saldırıyordu her tarafımdan.
       Sabah idmanlarında askerlerin “kaaraa baasmaa iz olur…” türküsünü bağırarak koşmaları gibi, ben de nereden aklıma gelmişse 
gelmiş  “şekerli misin vay vay, kaymaklı sın vay vay, yoksa sende benim gibi sevdalı mısın” türküsünü  tempolu adımlarıma uydur-
muş fısıldıya fısıldıya hızla yürüyordum. 
       Birden telefonum çaldı.  (Nedense hep böyle derler.  Sanki tlf. birden çalmazda önceden  yavaşca haber verir.)   Baktım, arayan 
Timur’ du.  Ne kadar iyi kalpli bir çocuk dedim kendi kendime.  Önsezileri çok kuvvetliydi kesinlikle.  Benim keyifli olduğumu hissetmiş, bundan kendisine de pay çıkarmak istemişti herhalde.
 
       “Merhabaa Timur’ cuğum, ben de tam seni düşünüyordum” diye sevinerek konuşmaya başlamıştım ki onun çok soğuk bir sesle 
“kes tıraşı kes” dediğini duydum.  Çok kızgındı.  Ben “abi bir hatam mı oldu, ne yaptık ya? ” derken “bak bir de hatam mı var  diye 
soruyor şuna bak yahu,” diye parlayınca işi gırgıra döktüm.  “Hatasız kul olmaz, hatamla sev beniii, dermansız dert olmaz…” diye yılışmaya başlamıştım ki, “sus be adam” diye bağırdı.  Keyfim yerinde ya illa karşımdakini de neşelendireceğim, “o zaman Sezen’ in sen de benim hatalarımdan birisini  söyleyeyim” dedim.  Ancak baktım karşıdan fena bir kalay gelecek, hemen ekledim:
 
       “N’oldu yahu, bir şeye mi canın sıkıldı?” diye sordum.
       “Bırak allahını seversen,” dedi.  “Ne ya diline takmışsın beni, ikide bir sataşıyorsun,” diye devam etti.  Fakülte günlerinde maç 
yaparken yok efendim çift vuruşun ikisini de o atacakmış mış  (eminim çift vuruşun ne olduğunu hâlâ bilmiyordur,)  yok maç bittiği 
halde kaleye koşup gol atmış mış ve bunun gibi daha bir yığın palavra sallamışım yine son yazımda. 
 SALI3
      “Ayıp yahu…” dedi.   Çoşmuştu.  ” Neler uyduruyorsun. Çok gönül koydum sana.”    Ben de:
      “Bak kardeşim, beni üzüyorsun.  Bir iki satır yazı için yaptığına bak,” dedim ve devam ettim:
       “Üstelik sen unutmuşsun ama bunların hepsi gerçek…”
       “Hayır efendim hiç bir şeyi unutmuyorum,” diye bağırdı.  Sonra durakladı ve boğazını temizleyerek mırıldandı.  
 
       “Gerçi bu aralar bazı anıları ve isimleri hatırlamıyorum ama…”
       Soluk almak için durduğu anda fırsatı kaçırmadım:
       “Bak gördün mü, unutuyormuşsun işte.  Timur, unutkanlığın varsa gotu kola(*) iyi gelir sana.”   (Bence ilginç bir öneriydi.)
       “Ne dedin?”
       “Gotu kola, gotu kola…”
       “Terbiyesizleşmenin alemi yok, ağzını topla.”  diye gürledi.  “Ne o öyle  g.tü kolla lafları falan.”  Yine celâllenmişti.
 
        Mızmızlanan çocuğuna; yarı sevgi, yarı tehdit dolu bir ifade ile “bak yavrum…”  diye konuşan babanın ses tonuyla:
        “Timur’ cuğum, canım benim, sözlerimi yanlış yerlere çekme.  Ben masum bir bitkiden bahsediyorum.  Çayını veya tabletini 
içmek belleği güçlendiriyormuş.  Hintli’ ler her gün 2-3 gotu yaprağı yersen fil hafızan olur derlermiş.”
      “Bana bak, sabah sabah tepemi attırma.”  diye bağırdı.  (Türkiye’ de akşam olduğunu unutmuştu.)  “Oraya gelirsem filin hafıza-
sını da, hortumunu da gösteririm ben sana, ödün patlar…”
       Haydaa… Nereden söyledim yahu diye kendime kızdim.  Hay dilimi eşek arısı soksaydı da bu sözcüğü etmeseydim derken 
ağzımdan kaçıverdi:  “Eşşek… eşek şeyii…”
       “Ne dedin, ne dedin?”  Çıldırmıştı sanki.
       “Eşek otu yağı dedim; sakinleştiriciymiş, şişmanlığa ve MS. e de iyi geliyormuş.”  Neyse toparlayabilmiştim.
       “Sana da, sığır kuyruğu iyi gelir…”  diye yanıtladı.   Misilleme hemen gelmişti. 
        Bu seferde ben  çok kızdım:
       “Sen hiç boğa dikeni yedin mi, boğa dikeni?”
       “Yemedim ama ben sana makadam yemişi yedireyim de gör bakalım…”
       “Hadi oradan jüt…”
       “Sensin jüt, domuz otu…”
       “Yürrü yaban turpu….”
        “Bal kabağı…”
       Aslında bu şifalı bitkiler işinden hiç anlamam.  Ne Latince adlarını, ne yararlarını bilirim.  Fakülte günlerimden de kala kala
botanikten (allium cepa -soğan,)  zoolojiden de (rana pipiens -fare) kalmıştı.  Bir kaç gün önce kitaplığımı karıştırırken Amerika-
lı bir herbalistin -Yeşil eczane(*)-  diye bir kitabı elime geçmişti.  Öylesine karıştırdığım sayfalarından gördüklerimin bazılarını 
Timur’ a bağırarak söylüyordum ama anlaşılan o da boş değilmiş ki anında yanıtlıyordu.
 
       Artık kızgınlık had safhaya varmış ve biz iki yetişkin adam birbirimize verip veriştiriyorduk.   Kıyı boyunca yürürken, böyle  
tuhaf sözcüklerle bağırarak konuşmam etrafımdakilerin de ilgisini çekmişti.  Hakkımda kimbilir neler düşünüyorlardı.  İş daha 
kötüye gitmeden havayı yumuşatmaya karar verdim. 
 
       “Bak civan perçemim, yani civanım.  Sakin olalım. Aslında ikimize de bir sinir otu çayı gerekli şimdi,” dedim.  
       “Ya da melek otu çayı.”  
         Bunların faydası olur mu olmaz mı bilmeden atıyordum.  Yeter ki karşımdaki, sinirinden kıpkırmızı bir küp gibi olmuş 
(tahmin tabii)  adam gevşesin.
     
       Hayretler içersindeydim.  İki gün öncesine kadar limonlu yeşil çay ve sade kahve kategorisinde olan ben birden buralara 
nasıl gelmiştim.    Şu insanoğlu sağlığı aşkına neler neler içiyor diye aklımdan geçirdim.
 
      “Oğlum bize en iyi gelecek şey kakule, kakule..” dedi keh keh gülerek.  Arap kültüründe bu bitkinin yüzyıllardır afrodisyak 
olarak kullanıldığını duymuş.   Kahvelerine hep bir parça kakule katarlarmış.  Bir arkadaşı kullanmış.
       “Yohimbe daha yararlı diyorlar, pek bilmiyorum ama…”  Ben de bir arkadaştan duydum diye ekledim.    
        (Bunları nedense hep arkadaşlar kullanır.)
 
        Bir kahkaha attı.  Çok şükür keyfi yerine gelmişti.
        “En iyisi pantalon patlatan oğlum,” dedi.  Hiç böyle bir şey duymamıştım.
        “Pantalon patlatan ne yahu?” diye sordum.
        “Anlaşılan sen çok cahil kalmışsın bu konuda.  -Rompe caizon- u işitmedin mi?  Rom’ a yedi çeşit kurutulmuş ağaç kabuğu 
katılarak yapılan bir içki, ne dersin deneyelim mi?”  diye kahkaha attı.  Kemik, kemik diye de anlayamadığım bir laf ekledi.  Ben de;
        “Çin topu mu min topu mu bir şeyler duydum, Tibet viagrası da diyorlar bilmiyorum ama”  diye araya girdim.
         
        Biraz sonra karşılıklı esprilerle ortamı düzeltmiştik.  Bir kahkahalar bir kahkahalar.   Havada matkap, kemik, dipçik sözcükleri
uçuşup duruyor.  İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı.  Konuşmayı sonlandırmanın zamanı geldi dedim içimden.    Olabildiğince ciddi-
leştim ve sesime kendimce bilimsel bir hava verdim:
        “Timur’ cuğum;  bak sen yine de önerimi unutma sakın…”
        “Neymiş o?” diye neşeyle yanıtlamıştı.
        “Gotu kola, gotu kola…”
        “Gıcık herif.  Allah senin şeyinin şeyini şey etsin e mi,” dedi ve tlf. u kapattı.
 
         Bu defa kızmamıştı.
  Salih R. Yurtbaşı 
 SALIH4
        (18 Aralık 2012 Mersin)
 
 
(*) Gotu kola: Maydanozgillerden, Hint kökenli bir bitki. Sakinleştirici
                          günde 2-3 komprime olarak alnıyor. Çayı da içilir. Bir
                          cilt sorununda da kullanılıyor.  Madecassol merhemi
                          içeriğinde de bolca bulunuyor.
(*) Yeşil Eczane.  Dr. James A. Duke The Green Pharmacy
 
       Eşek otu (Oenothera biennis): triptofan ve gamma linoleik asit içerir zayıflatıcı
Sinir otu (Plantago): polifenol ve mucilage içerir. Zayıflatıcı
Boğa dikeni (Silybum marianum): silmarin içeriyle safra çözünürlülüğünü arttırır.
     
 Wasabi (japon hardalı) :  kanserden koruduğu,alerjiye iyi geldiği, kan pıhtılaşmasını azalttığı iddia ediliyor.
 
Zerdeçal (curcumin) : alzheimer, diyabet, kansere karşı.  Antioksidan.
Çin topu: amerikan ginsengi