NURAL

      

  Bugün en sevgili arkadaşım Nural’ın doğum günü.  Nural, 1958 yılı Haziran ayının yedinci günü dünyaya gelmekle, kendisini tanıyan herkesi bahtiyar etmiş ve etmektedir. Hesaba kitaba göre, 57 yaşına girmek üzere olan yarım asırlık bir Nural’dır. 

         Onu tanıdığımda,  18 yaşında idi ve haliyle aklı başında değildi.  Ben de aynı durumdan mustarip idim. Akıllarımız çok değil, sadece birer karış kadar havadaydı. Başımıza devşirmek de, çok uzun değil, sadece 30 yılımızı aldı. Yerli yerinde olmayan akıllarımızı ararken, üniversiteye harıl harıl hazırlanma dershanesinde karşılaştık.  Birlikten güç doğar fikrine kapılaraktan, aklımızı başımıza devşirme çalışmalarımızı birlikte sürdürmek üzere, aynı okula girip okumaya karar verdik.  

         Aklımız yoktu fakat fikrimiz vardı. Fikir ve ferasetimiz yerinde olmasına rağmen hayata yeni başladığımızdan; dost nedir, ne işe yarar, kendi arasında kaça ayrılır hususlarında hem cahil hem de cühela idik. Dost ile sucuklu tostu birbirine karıştırdığım o yıllarda,  gerçek dostun nasıl olduğunu, neye benzediğini Nural’ım sayesinde iyice bir anladım.  Bu sebepten, Nural’dan iyisi Şam’da kayısı ilkesinden yola çıkarak onu şablon yapıp, ileriki yıllarda edindiğim bir-iki dostu da tıpkı onun evsaflarını taşıyanlardan edindim. Hayattaki ilk gerçek dostum Nural kadar iyi kalpli, illaki onun gibi ince ruhlu,  mutlaka onun kadar açık yürekli, dürüst ve vefalı ancak bir- iki kişi daha bulabildim.  Onu hayatımın ilk yıllarında tanıdığım için çok talihliyim. Bu yaşa gelip de hala elinde kandil gözünde mendil dolaşıp dostunu bulamayanlar, düşmanını bilemeyenler de var.

          Nural o tarihlerde; leğen, kaval, uyluk, lades kemikleri,  omurilik soğanı ve diğer iç organları dahil olmak üzere toplam otuz sekiz kilogram gelmekteydi. Güzel bir kızdı ama durumu böyleyken böyleydi. Kırk kilo olmak için canını feda edebilirdi. Ben ise Allah nazardan saklasın kemiksiz yetmiş- seksen kilo arasında gelip gider, halet-i ruhiyemin durumuna göre bazen yüz-yüzelli kilogram bile olurdum. Enteresan bir ikili oluştururduk. Nural çantasında sürekli, arasına çikolata tıkıştırılmış iki yuvarlak bisküviden müteşekkil bir nevale ile dolaşırdı. Bu, ülkemizin ilk ıvır zıvır yiyeceklerinden Çokoprens idi. Nural bu bokboğaz yiyeceğine müptela olmuş, kurtulamıyordu. Her bir katmanı dört yüz kalori olan bu zıkkım olmadan şuradan şuraya adım atmaz, varını yoğunu bu uğurda harcardı.

Ne akla hizmetse, bu nevaleyi yedikçe şişmanlayabileceği fikrinde idi. 

         Oysaki devrin ünlü mankeni Twiggy de onunla aynı kiloda idi. Nural, okulun en şık giyinen kızıydı. Camianın moda ikonuydu. Annesinin topuklu ayakkabılarını giyip okula gelirdi.  Çıkan arbedelerde bu topuklarla duvarlara çıkıp atlamak zor oluyordu ama olsundu. Şıklığın ve zarafetin ağır bedelini bir şekilde ödemesi lazımdı. Derslerle arası iyi idi, bu nedenle manken filan olmaya niyeti yoktu. Mezun olunca iyi bir gazeteci olacaktı ama sınavların heyecanlı ve renkli geçmesini teminen birkaç parça kopya hazırlayıp yanında bulundurması gerektiğine inanırdı. “Hattı kopya yoktur sathı kopya vardır, bu satıh çoraplarımın içidir” anlayışında idi. O devrin ismi lazım değil en ünlü Anayasa Hukuku hocasından ödü patlar, adamın kitabını görünce bile dudakları uçuklardı ama korkunun ecele faydası yoktu. Aslanlar gibi de kopyasını hazırlardı.  Şimdi hakkını yememek lazım. Çalışabildiği kadarını çalışır, çalışamadığını A4 ebatlarındaki kâğıtlara yazıp çoraplarının içine tıkıştırırdı. Sınıfın içinde hazan dalı gibi salına salına yürüdüğünde kopyaları aşağılara kayardı da toparlaması güç olur, yoktan yere asabı bozulurdu.  Yine bir Anayasa Hukuku sınavı esnasında yerlere inen kopyalarını toparlayamamıştı da, vaziyetini gören sınav gözcüsü asistan; 

-Yuh be evladım, bütün kitabı kopyana yazmışsın bari Anayasa Mahkemesi Başkanını da sıranın altına oturtsaydın diye sitem etmişti. Bu serzeniş Nural’a kopya çeşitleri hususunda bayağı ilham vermişti. Önümüzdeki günlerde yapılacak Kamu Maliyesi sınavı için, devrin Maliye Bakanını sıranın altına oturtabilmek için girişimlerde bulunmuştu ancak netice alamamıştı.  

     

  Kopya hazırlamaya üşendiğimiz günlerde mecburen ders çalışırdık. Birlikte ders çalıştığımız günlerden birinde sınav sorularını alabilir miyiz umuduyla ruh çağırmaya karar verdik. Ben herhangi bir sıradan hortlağı davet edersek birkaç soru öğrenip durumu idare edebileceğimiz kanaatindeydim.  Ancak Nural bu konuda tevazu göstermedi. Yüksek bir not almak muradındaydı. Ders ağır bir dersti, Makro Ekonomi idi, hocası ismi lazım değil ünlü ve belalı bir ekonomistti. Sırf soruları öğrenmekle iş bitmez fikrindeydi. İllaki, soruların cevaplarını da söyleyebilecek kapasiteye haiz bir ruh istiyordu. Utanmasa gazeteye , “ekonominin makrosundan anlayan tecrübeli ve vasıflı ruhlar aranıyor” diye ilan verecekti. Hatta daha da ileriye gidip, konu anlatımlı ruhlardan yararlanmamız gerektiği iddiasındaydı. İş çığırından çıkmıştı. Sanki ruh çağırmıyor, kapsamlı, örnek soru çözümlü, konu anlatımlı, arkasında cevap anahtarı bulunan test kitabı arıyorduk. Müfredat genişti, sınav yarındı ve ruhlar aleminin konu işlemeye vakti olacağını hiç sanmıyordum. Nural alel acele,  mevta olmuş rahmetli Hazine Dış Ticaret Müsteşarlarından bir liste oluşturarak, inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabın üzerine koyduğu fincandan parmağını çekmeden ve umudunu kaybetmeden seslendi:

– Eyy Sayın Müsteşarım geldiysen haber ver. 

Müsteşar hazineyi boşaltıp çoktan öbür tarafa gitmiş, belki de cehennemde cayır cayır yanıyordu. “ Bu iş Müsteşar düzeyinde olmayacak, sınıfta çakacağız” endişesi ile daha yüksekten atmaya karar verdik. Bizim gibi öğrenmeye ve bilgiye aç, çalışkan öğrencilerin gecenin şu saatinde Keynes’in veya en azından Adam Smith’in rahle-i tedrisinden geçmesi gerekiyordu. Huşu içinde rahmetlilere seslenerek bekledik. Ne varsa eskilerde vardı, vallahi de gelmişti. Ürpermeliydik ve ürperdik.  Hah işte! fincan yürümeye başlamıştı. Dolana dolana yazdı:

Laissez faire, laissez passer.  Fransızca bilmeyişime hayıflanarak, hürmetle pijamamın düğmelerini ilikleyip sordum:

– Ne buyurdunuz?

 Nural;  -Bu basbayağı Adam Smith, “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” diyor cahil kaz kafa diye beni tersledi. Adam ismindeki bu adam, 1776 yılında Milletlerin Zenginliğinin Sebep ve Mahiyeti Hakkında Araştırma diye bir eser yazmış diyerek beni aydınlattı. 

-Çeneni kapatıp dinle de adam, yani Adam’a iki çift soru sorup feyz alalım diye bağıran Nural yüzünden kadim dostluğumuz gecenin bu vaktinde hasara uğramıştı. Ses çıkartmayıp yazdıklarını okuduk.

 Bay Smith;- Ülkeniz 33 yıl sonra ekonomik bir krizin orta göbeğinden teğet geçecek haberiniz ola. Boşuna ders filan çalışıp, çoluk çocuğa karışmayın yazdı.

 Teğet mi, o ne demek be? diye sordum.

 Nural;

 Endişelenme salak dedi. Teğet diyorsa teğet geçecektir. Hem 33 yılın geçmesine daha çok var. Söz konusu muhtemel ekonomik kriz sıkıntısı menopoz sıkıntımızla karışır farkına bile varmayız diye beni teselli etti. 

     Nural,  gece vakti oturumunu açtığımız bu iktisadi kongreden yüz bulup, Adam Smith’i  

 -Ağzınızı hayra açmadınız siz gidin de Keynes gelsin deyip yolladı.  Ruhların kendisini gördüğünü varsayarak, şıklığına halel gelmesin endişesiyle pijamasının yakasını paçasını düzelttikten sonra, tekrar mistik bir havaya bürünerekten seslendi: 

 -“ Eyyy 1883-1946 yılları arasında yaşayarak ekonomi teorisinde büyük bir devrim yapmış, liberalist doktrine bağlı kalmış iktisatçılar arasında özel bir yeri olan Keynes, geldiysen üç kere tıkla. 

   Sanki ruh çağırmıyordu da, Anadolu’nun bağrından kopmuş da gelmiş, şark bülbülü assolist altı türkücüyü sahneye davet ediyordu.  Nural’ın bu anonsu karşısında lafa girip; 

 Alkışlarınızla huzurlarınızda, sazıyla sözüyle… deyip sunumuna eşlik etme gereği duydum. Nural, abdest ibriği kulpu kalınlığındaki kolunun dirseği ile böğrümü dürterek, “diriye de ölüye de saygım olmadığını”  hatırlatıp, dostluğumuza ikinci darbeyi vurdu. Korkudan titremek şöyle dursun altımıza da kaçırmıştık. Allah razı olsun, Keynes’in ruhu da davetimize icabet etmişti.  Sınav korkusundan oramızda buramızda çıkan uçuklara yenileri eklenmişti. Ergenlik sivilcelerimizi ve uçuklarımızı kurcalayaraktan sorduk: 

-Eyy ruh Gayrı Safi Milli Hasıla nedir ve ne işe yarar? Nur içinde yatsın rahmetli Keynes’in ruhu, on puanlık bu uzmanlık sorusuna bir kerede cevap verdi: 

 Eyy çocuklar, yüce rabbim akıl dağıtırken Gayrı Safi Milli Hasıladan hissenize patlamış mısır büyüklüğünde akıllar düşmüş hayırlı uğurlu olsun diyerekten örnekleme metodu ile kalıcı bilgiler verip gitti. Ertesi gün uykusuzluk ve bilgisizlik neticesinde sınavdan çaktık. Ancak gayet azimli ve dirayetli idik. O devirde internet icat olmamıştı. Google’dan tıklayıp soru bankasına ulaşamadığımızdan başımızın çaresine bakıp, kendi imkânlarımızla çağırdığımız “ey ruhlar”ı masaya üç kere tıklattırarak sınav sorularını bulup çıkartıyorduk. Kendimize ruhlar aleminden bir eğitim öğretim ordusu hazırlayıp ünlü rahmetlilerden özel dersler alarak bütünleme sınavlarına sular seller gibi hazırlanıp, ruhlarına Fatiha okurduk.  

         Nuralım sözünde durup, iyi bir gazeteci oldu.  Yakışıklı oğlu Yağmur doğduktan sonra yağmur yağdı böyle oldu deyip, dünyanın en iyi annesi olmaya karar verdi.  Ona çok uzun, mutlu, güneşli günlerde Yağmurlu ve Canlı bir ömür dilerim.                                            Birnur  

EYÜP’E SEÇİM ÖĞÜTLERİ

Vatan Partisi Kayseri milletvekili adayı, sınıf arkadaşım Prof Dr. Eyüp Selahattin Karakaş için yazdığım gülmeceli öğütler:

Azizim kardeşim Eyüp:
Milletimizin vekilliğine aday olalı başını kaşıyacak bir adam arıyorsundur bilirim. Kaygılanma, Kayserimiz’e gelebilirsek kaşırım zâtının ser-i kebîrini (koca kafanı). Lâkin bu meşguliyet ve ahvâl-i şerâit içinde dahî önemli görevlerin olduğunu sakın unutmayasın.

1.Evvelâ ve de behemahâl Anıtkabir’i ziyaret etmen gerekiyor. Lâcilerini giy. Sevmezsin bilirim ama ne yazık ki kravat takman da iktizâ edecek.
Güzelce bir çelenk yaptır. Çelengin bir ucundan baş ve şahâdet parmaklarınla tutuyormuş gibi yapıp, oralardan bulduğun bir Mehmetçik’e çelengi Atamız’ın kabrine kadar taşıtacaksın. Sonra da huşû içinde, dîdelerini süzüp ve de ağzını büzerekten, hattâ mümkün ise dîdelerin birkaç damla da yaş akıtaraktan, ayakta bir dakika kadar dikilip, artık içinden Fâtiha mı okursun, “Ha bu diyar” türküsünü mü söylersin bu da senin bileceğin iş.

2. Ardından Anıtkabir defterine yazı karalaman gerekiyor. Bence bu yazıyı akşamdan ezberine al.
Yoksa Tansu Çiller misâli rüsvây olursun.
Yazının içinde mutlaka “izindeyiiiz”, “bıraktığın yerdeen”, “devrimlerinin sadık bekçisiii..” misâli lakırdılar olsun. Bizi ele güne rezil etme.

3. Artık bundan sonra son derece “zeki”, “çevik” ve “dürüst” görünmen gerekiyor. “Zeki” ve “dürüst” kolay; lâkin çevikliği nereden bulacan ? Bir an önce spora hatta yogaya başlaman gerekiyor. Bak demiştim, cıgarayı pipoyu bırakmış olmanın faydasını bir kez daha göreceksin.

4. Oruç işi de çok mühim; mübârek Ramazan ayında ne halt edecen ? Zinhâr ahâlinin, hele hele gazetecilerin önünde, Ramazan ayını idrâk ettiğimiz günlerde çay neyim içme, sakız çiğneme ve dahi hiçbir şey tazakkum etme. Bundan sonra sana rakı da yok.

5. Şimdiden sonra sıklıkla “sen benim kim olduğumu biliyor musun ?” durumları oluşacaktır. Sakın haa..bırak bu lafları bizler söyliyelim.. “….ben E.S.K’ın yakın arkadaşıyım..onu nah şu kadarcıktan tanırım.. elimde büyüdü..” diyerekten ahâliyi korkutup hava atmayı bize bırak.

6. Bundan sonra sana kurban da vâcip oldu.
Adet oldur ki, kurbanlığını seçerken, evine getirirken, hatta kestirirken gazetecileri mutlak çağırmalısın. Kurbanın kanını alnına sürmeyi de sakın ihmâl etmeyesin.

7. Cuma’yı nerede kılacağına bir an önce karar ver, ve basına bildir. İnsanları şaşırtma. Öyle zırt pırt cami değiştirilmez. Ankara dışına çıkarsan başka; gittiğin şehrin en büyük camisinde edâ edeceksin Cuma’yı.

9. Bağlama sazına âşinalığının da ilk kez faydasını göreceksin. En iyisi kendi yonttuğun o yamuk sazı omuzuna asaraktan çık meydanlara. Halkımız pek sever böyle yiğitleri. Lâkin sakın ola milletin huzurunda saz çalıp türkü söylemeye kalkıp da bizleri rezil etmeyesin.

10. Türban konusunda fakirin daha önce yazdıklarımızı da unut. Mümkünse,.. söylemeye dilim varmıyor..zevcen Tülin kardaşımıza da güzel bir türban…yine de sen bilirsin.
Bizde daha ne akıllar var bir bilsen ? Sen iste, sevâbımıza hepsini yazarız. Lâkin şimdilik bunlarla idare et.
Bana olan döner borcunu da bak şimdi hatırladım, Mayıs’da ordayım haberin olsun.
Kadîm dostun,
Fakîr-i pûr taksîr
Timur

 

The Sea Is Rising

The Sea Is Rising, but Not Because of Climate Change

There is nothing we can do about it, except to build dikes and sea walls a little bit higher.

Ice crevasses near the coast of West Antarctica.
Ice crevasses near the coast of West Antarctica. PHOTO: MARIO TAMA/GETTY IMAGES

Of all known and imagined consequences of climate change, many people fear sea-level rise most. But efforts to determine what causes seas to rise are marred by poor data and disagreements about methodology. The noted oceanographer Walter Munk referred to sea-level rise as an “enigma”; it has also been called a riddle and a puzzle.

It is generally thought that sea-level rise accelerates mainly by thermal expansion of sea water, the so-called steric component. But by studying a very short time interval, it is possible to sidestep most of the complications, like “isostatic adjustment” of the shoreline (as continents rise after the overlying ice has melted) and “subsidence” of the shoreline (as ground water and minerals are extracted).

I chose to assess the sea-level trend from 1915-45, when a genuine, independently confirmed warming of approximately 0.5 degree Celsius occurred. I note particularly that sea-level rise is not affected by the warming; it continues at the same rate, 1.8 millimeters a year, according to a 1990 review by Andrew S. Trupin and John Wahr. I therefore conclude—contrary to the general wisdom—that the temperature of sea water has no direct effect on sea-level rise. That means neither does the atmospheric content of carbon dioxide.

This conclusion is worth highlighting: It shows that sea-level rise does not depend on the use of fossil fuels. The evidence should allay fear that the release of additional CO2 will increase sea-level rise.

But there is also good data showing sea levels are in fact rising at an accelerating rate. The trend has been measured by a network of tidal gauges, many of which have been collecting data for over a century.

The cause of the trend is a puzzle. Physics demands that water expand as its temperature increases. But to keep the rate of rise constant, as observed, expansion of sea water evidently must be offset by something else. What could that be? I conclude that it must be ice accumulation, through evaporation of ocean water, and subsequent precipitation turning into ice. Evidence suggests that accumulation of ice on the Antarctic continent has been offsetting the steric effect for at least several centuries.

It is difficult to explain why evaporation of seawater produces approximately 100% cancellation of expansion. My method of analysis considers two related physical phenomena: thermal expansion of water and evaporation of water molecules. But if evaporation offsets thermal expansion, the net effect is of course close to zero. What then is the real cause of sea-level rise of 1 to 2 millimeters a year?

Melting of glaciers and ice sheets adds water to the ocean and causes sea levels to rise. (Recall though that the melting of floating sea ice adds no water to the oceans, and hence does not affect the sea level.) After the rapid melting away of northern ice sheets, the slow melting of Antarctic ice at the periphery of the continent may be the main cause of current sea-level rise.

All this, because it is much warmer now than 12,000 years ago, at the end of the most recent glaciation. Yet there is little heat available in the Antarctic to support melting.

We can see melting happening right now at the Ross Ice Shelf of the West Antarctic Ice Sheet. Geologists have tracked Ross’s slow disappearance, and glaciologist Robert Bindschadler predicts the ice shelf will melt completely within about 7,000 years, gradually raising the sea level as it goes.

Of course, a lot can happen in 7,000 years. The onset of a new glaciation could cause the sea level to stop rising. It could even fall 400 feet, to the level at the last glaciation maximum 18,000 years ago.

Currently, sea-level rise does not seem to depend on ocean temperature, and certainly not on CO2. We can expect the sea to continue rising at about the present rate for the foreseeable future. By 2100 the seas will rise another 6 inches or so—a far cry from Al Gore’s alarming numbers. There is nothing we can do about rising sea levels in the meantime. We’d better build dikes and sea walls a little bit higher.

Mr. Singer is a professor emeritus of environmental science at the University of Virginia. He founded the Science and Environmental Policy Project and the Nongovernmental International Panel on Climate Change.

Appeared in the May 16, 2018, print edition.

İLİMON EKTİM TAŞA (KÖTÜ TIP)

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası

Bunların tamamı…..donmuş limondadır.

KÖTÜ TIP ÖRNEĞİ
Hırlaşır bir lâşeye üşüşmüş nice yüz bin kilâb
Biz de pay almak için geldik bu kavga üstüne.
Hüdai

Restoranlardaki çoğu  bilinçli tüketiciler limonun tamamını kullanır veya tüketirler, hiç bir kısmını ziyan etmezler.

Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız?

Basit..  limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir,viskinize, şarabınıza, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz. Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır. Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir. Sadece bu kadar olduğunu düşünürsünüz. Artık limonun gizemlerini öğrenince onu kupada içeceğiniz hazır çorbalarınıza bile katabileceksiniz.

Limonun tamamını kullanmanın, bir kısmını ziyan etmeyip yemeklerinize yeni bir lezzet katması dışında asıl avantajı nedir?

Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve evet, şimdiye kadar bunu kaybediyordunuz. Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız..

İşte bunun için limonunuzu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını kullanıyor olun! İşte limonun gizemi budur! Geç bile olsa başlayın, HİÇ olmamasından İYİDİR! Limonun sürpriz yararlarından faydalanın!

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var.

İhtiyaç duyacağını düşündüğünüz dostlarınıza, limonun hastalık önleyici etkisi olduğunu duyurarak yardımcı olabilirsiniz. Tadı hoştur ve kemo-terapinin korkunç etkilerini göstermez. Kemo-terapi ilaçları üretiminden fayda sağlayan multi-milyoner büyük şirketlerin çıkarlarını riske atmamak adına bu gizemin özenle saklı tutulduğu sürece ne kadar insanın öleceği bilinmez.

Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır.. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa’sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs.. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci URLAR, YUMRULAR, KİSTLER, TÜMÖRLER üzerindeki etkisidir.

Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara / enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır.. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970’den beri 20’nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.

İsrâ Ve Mi’râc Yolculuğu

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mî’râc’a götürldüğü mübârek geceyi, yolculuğa nasıl hazırlandığını, seyâhat öncesi ve seyâhat esnâsında neler görüp yaşadığını Eshâbına şöyle haber vermişlerdir.

Hazret-i Enes (r.a.) ile Mâlik bin Sa’saa (r.a.) dan gelen rivâyet ile Buharî ve Müslim sahihlerinde kaydettiklerine göre, Rasûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“Ben, (Receb ayı’nın 27. gecesi) Ka’be’nin Hatim kısınında duvara yaslanmış uyku ile uyanıklık arasında bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) geldi. Yanında, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimes-selâm ve çok sayıda Melek vardı.
(Bu susta farklı bir rivâyette şu ziyâde vardır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) o gece Halası Ümmü Hânî (radıyallâhü anhâ)’nın evinde kalmış, iki rek’at gece Namazı kıldıktan sonra yanı üzerine yatmış uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada birden evin çatısı açılmış, Cebrâil, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimüsselâm yanlarında çok sayıda Melek ile gelmişlerdir.)
Kardeşim Cebrâil’e “Ne oldu, niye geldiniz?” diye sorduğumda: ‘Yâ Muhammed! Allâh-ü Teâlâ beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunmak üzere, seni O’na götürmemi emir buyurdu. Çünkü sen, Rabb’inle konuşmak ve onu görmek istiyorsun. Bu gece Rabb’inin pek çok acâibâtını, azamet ve kudretini müşâhede edeceksin.’ dedi.
Abdest aldım ve iki rek’at Namaz kıldım. Sonra, Cebrâil (a.s.) boğazımdan karnıma kadar göğsümü yarıp, beni ameliyât etti.
(Bu ameliyat, mâ’nevî bir ameliyât olduğu için herhangi bir âlet ile olmadığı ve kan akmadığı gibi, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir acı da hissetmemiştir. Zîrâ bu bir mû’cizedir.)
İçi zemzem dolu bir büyük kap getirildi. Kalbimi çıkarıp bu zemzemle üç defa yıkadılar. Sonra içi îmân ve hikmetle dolu başka bir büyük kap getirdiler ve kalbime doldurdular. Kalbime ayrıca sekînet koyduktan sonra yerine tekrar yerleştirdiler.”
(Râvî der ki; Fahr-i Kâinât Efendimizin (s.a.v.) göğsü o anda iyileşmiştir. Fakat bakanlar göğsünde bu mânevî ameliyatın izini görürlerdi.)
Cebrâil aleyhisselam, berâberinde “Burak” adında beyaz bir binek getirmişti. (Beyazlığı ve parlaklığı sebebiyle veya şimşek kadar hızlı olduğu için bu bineğe “Burak” denilmiştir.)
Cebrâil aleyhisselam “Haydi gidelim” dedi. “Nereye?” diye sordum, “Rabb’ine ve Rabb’inin dilediği yerlere.” dedi ve Burağa bindirilerek yola çıkarıldım.

Merkeb’den biraz büyük, katırdan küçük ve beyaz renkli olan Burak, ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu.
Burak üzerinde, Cibril aleyhisselam’ın refâkatında önce, Mescid-i Aksâ’ya götürüldüm.
Sonra, Cibril aleyhisselâm ile dünyâ semâsına kadar yükseltildim, bir kapıya geldik.
Cibril aleyhisselâm, kapının açılmasını istedi.
İçerden: “Gelen kim?” denildi. Ben “Cibril’im” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (s.a.v.)!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi.
İçerden; “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem aleyhiselam’ı gördüm. Cibril aleyhisselam; “Bu babanız Âdem’dir! Selâm ver O’na!” dedi. Ben de selâm verdim. Âdem aleyhisselâm, selâmıma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih evlad hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Hazreti Cebrail beni yükseltti ve ikinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “İçerden gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.
Hazret-i Cebrâıl: “Bunlar Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa’dırlar, onlara selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukâbelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin sâlih kardeş, hoş geldin sâlih Peygamber” dediler.
Sonra Cebrâil beni üçüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed’dir!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!, ne büyük saâdet!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hazret-i Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. Cebrâîl: “Bu Yusuf tur! O’na selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra: “Sâlih kardeş hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Cebrâîl beni dördüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Mi’rac davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hazret-i  İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hazret-i Cebrâîl: “Bu İdris’tir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti. Beşinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc  dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Hârûn aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrâîl aleyhisselam: “Bu Hârûn aleyhisselam’dır. O’na selâm veri” dedi. Ben selâm verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yükseltti ve altıncı semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hazret-i Mûsâ aleyhisselam ile karşılaştık. Cibril aleyhisselam: “Bu Kelîm-ullah Mûsâ Peygamberdir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukâbele etti. Hoş geldin ey sâlih amelli Peygamber, ne hoş teşrif bu! ey aziz kardeş! dedi.
Yanından ayrılınca ağlamaya başladı. Kendisine niçin ağlıyorsun? diye soruldu. (Cevâben): “Benden sonra bir genç Peygamber (Muhammed a.s.) gönderildi. Ümmetimden daha fazla kişi, O’nun ümmetinden Cennete girecek, bunun için ağlıyorum” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yedinci kat semâya çıkardı ve kapının açılmasını istedi. (İçerden): Kim o? denildi. Cebrâil: Cibril’im dedi. Yanında kim var? diye soruldu. Cebrâîl: Muhammed (s.a.v.) dedi. Kendisine mi’râc dâ’vetiyesi indirildi mi? diye soruldu. Cebrâîl, evet dedi. İçerden. “Hoş geldi, ne mes’ûd bir teşrif bu! dendi. Kapı açıldı. İçeri girince İbrahim Peygamber ile karşılaştım. Cebrâîl aleyhisselam, “Bu Senin atan İbrahim Peygamberdir” dedi ve O’na selâm verdi. Ben de arkasından selâm verdim. Selâmımı aldı ve “Hoş geldin, ey hayırlı oğul ve sâlih amelli Nebi” dedi.
Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun (Sidre ağacının) meyveleri (Yemen’in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrâîl aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır!” dedi. Burada ikisi alttan, ikisi de üstten (görülecek şekilde) akan dört nehir gördüm. Ey Cibril! “Bunlar nedir? dedim.
Hazret-i Cebrâîl: “Alttan akanlar, Cennette bulunan iki nehir, üstten akanlar da Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra bana Beytü’l-Ma’mûr gösterildi.
Ey Cebrâîl ! bu nedir? dedim. Burası Melekler’in ziyaretgâhı olan “Beyt-ül Mâ’mûr’dur” dedi. Her gün buraya yetmiş bin Melek girer ve çıktıktan sonra da oraya bir daha dönmezler (girmezler). Yani her gün başka bir yetmiş bin Melek kâfilesi ziyâret eder, bir ziyâret edene bir daha sıra gelmez!”dedi.
Sonra biri bana üç kap getirdi. Kaplardan birinde şarâb-ı tahur, (cennet şarabı) bir kapta süt, bir kapta da bal var idi.
Ben sütü aldım. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselam: “Yâ Muhammed! Bu (aldığın), fıtrat (a uygun olan) dır. Senin ve ümmetinin İslâm Dini üzerinde olan fıtratının alâmetidir” dedi.
Rasûlüllah (s.a.v.) devâmla; “Bana günde elli vakit olmak üzere Namaz Farz kılındı”.
Oradan döndüm, giderken. Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Günde elli vakit Namazla emrolundum” dedim.
Yâ Muhammed! Senin ümmetin, her gün elli vakit Namaz’a muktedir olamaz.Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. İsrail oğulları (yahudiler) arasında çok mücâdele ettim; (muvaffak olamadım).
Sen, Rabbine dön ve ümmetin için bu Namaz hakkında hafifletme talep et!, Namaz vakitlerini azaltmasını iste” dedi. Bunun üzerine, Rabbim’in (c.c.) huzûruna döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit Namazı indirdi.
Dönüşte Mûsâ aleyhisselam’a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun ?” dedi. “Ben de on vakit Namazı kaldırdı!” dedim. Mûsâ aleyhisselam, bana “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Yine ilk seferinde söylediklerini söyledi.
Tekrar Rabbim’e döndüm. On vakit daha indirdi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hazret-i Mûsâ ile Rabbim arasında gidip gelmeye devâm ettim.
Bu sonuncu defa da, Hazret-i Mûsâ’ya uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Her gün beş vakit Namazla!” dedim. Mûsâ aleyhisselam bana tekrar,”Senin ümmetin her gün beş vakit Namazı kılamaz, Ben, insanları Senden önce denedim. Allah’a dön ve ümmetin için bu Namaz Farîzasını hafifletmesini iste!” dedi.
Bunun üzerine: “Rabbim’den bu Namaz vakitlerinin indirilmesini o kadar çok istedim ki, artık utanıdım. Ben beş vakit Namaz’a râzıyım, kabul ediyorum. Allah’ın emrine teslim oluyorum!” dedim.
Mûsâ’nın (a.s.) yanından ayrılınca, bana şöyle nidâ olundu: “Farzımı kesinleştirdim ve kullarımdan da hafiflettim. Namazlar (günde) beş vakit’tir. Ve onlara (beş vakti kılanlara) elli (vakit kılmış) sevâbı vardır” de. İndim’de hüküm değişmez artık!” buyuruldu.
(Sadaka Rasûlüllahi sallAllahü aleyhi ve sellem: Salat ve selâmların en güzeli Allah’ın Rasûlü’nün üzerine olsun. O (s.a.v.) muhakkak doğru söylemiş, doğruyu bildirmiştir).
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin…

RASÛLÜLLAH’IN (S.A.V.) Mİ’RÂC YOLCULUĞUNU KUREYŞLİLERE HABER VERMESİ

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) İsrâ ve Mî’râc yolculuğuna götürülüp döndürüldüğü gecenin sabahında Mescid’e çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.
Îmân etmiş (nasipsiz sûrî îman sâhibi) olanlardan bazıları, Din’den bile dönmüşlerdir…
İçlerinden bir kısmı doğruca Hazret-i Ebûbekr’e (r.a.) koşmuşlar, “senin arkadaşın iyice sapıttı. Dün gece Kudus’e oradan da semâlara gidip geldiğini söylüyor!” demişlet. Hazret-i Ebûbekir: “Eğer bunu O (s.a.v.) söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. Kureyşleler: O’nu bunda da mı tasdik ediyorsun?” dediler. “Ben O’nu bundan daha ötesinde de yani Peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine; Hazret-i Ebûbekir (r.a.), bizzat Yüce Allah tarafından “Sıddîk” diye isimlendirildi.
Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ’yı bilenler Peygamber Efendimize (s.a.v.) onunla alâkalı sualler sordular, orayı târif etmesini istediler.
Kâdir-i Mutlak olan Allâh-ü Teâlâ, Rasûlü’ne arzı dürmüş, Mescid-i Aksâ’yı Rasûlüllah’a (s.a.v) göstermiş, ona bakıp târif ediyordu.
Müşrikler, “Târifinde doğru söyledi.” dediler. Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler.
“Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir.” dediler. Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Rasûlüllah’a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi:
“İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve, üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filân gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler.” buyurdu.
Kendilerine göre açık bulmaya çalışan Kureyşliler, “Bu da diğer bir delildir.” dediler.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) haber verdiği gün hızla tepeye doğru çıktılar. “Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız” diye bakıyorlardı.
Derken içlerinden birisi “Gün doğdu.” diye haykırdı, diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi.” dedi.
Böyle iken o nasipsizler, Allah’ın Rasûlü’ne yine îmân etmediler. Nasipsizler yine inkârı seçtiler ve “ bu apaçık bir sihirdir.” dediler.
.. HasbünAllahi ve ni’mel vekîl…

Mİ‘RÂC’IN HİKMETLERİNDEN BİRİ DE ULVÎ ÂLEMLER VE ORALARDA BULUNANLARIN HABÎBULLAH İLE MÜŞERREF OLMA ARZULARININ KARŞILANMASIDIR

Ulemâ’nın ekserine göre Rasûlüllah Efendimiz’in (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mu’cizelerle dolu İsrâ ve Mi‘râc yolculuğu, ruh-maal cesed, (cesediyle birlikte) ve uyanık iken olmuştur.
Bunun hikmeti yedi kat gök, sekiz Cennet, Arş, Kürsî, Levh, Kalem ve Peygamberimizin mi’râc’da teşrîf buyurmuş olduğu her mekân ve oranın sâkinleri, dilleriyle ve lisân-ı halleriyle Cenâb-ı Hakk’a niyâz etmişler ve hakkında (meâlen) “Ve seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ Sûresi, âyet 107) buyurulan Muhammed Mustafâ’yı (s.a.v.) görmek, onun ayağının tozunu gözlerine sürme ederek şereflenmek istemişlerdir. Cenâb-ı Hak onların bu ilticâlarını kabul eylemiş ve Habîbini İsrâ ve Mi’râc yolculuğuna çıkarmıştır.

EY MUHAMMED! NA’LİNLERİNİ ÇIKARMA’DAN YÜRÜ

Ebî Hüreyre’den (r.a.) rivâyet olunan Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır.  “Mi‘râc gecesi ayağımı Arş-ı A‘lâ’ya basacağım zaman nâ’linimini çıkarmak istedim. Allâh-ü Teâlâ tarafından şöyle nidâ olundu:
‘Ey Muhammed, Arş ve Kürsî nâ’linlerinin altında olmakla şereflenmeleri için nâ’linlerini (terliklerini) çıkarma.”
“Yâ Rabbi, kardeşim Mûsâ’ya: ‘Şimdi nâ’linlerini çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdîde; Tuvâ’dasın’ buyurmuş idin” dedim.
Buyurdu ki: “Sen benim indimde Mûsâ gibi değilsin. O benim kelîmimdir, sen ise Habîbim’sin. O, rü’yetimi (beni görmeyi) istedi, kendisine: Sen beni Habîbim’den önce göremezsin, buyurdum”.

ABDİYYET VE HABÎBİYET ARASINDA TERCİH HAKKI

İrfan ve hikmet ehli âlimlerden Şeyh Sühreverdî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki:
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mi‘râc gecesi abdiyyet (kulluk) ve habîbiyyet arasında tercih hakkı verildi, o abdiyyeti seçti, Allâh- Teâlâ:
“Yâ Muhammed! Sen edebi gözeterek kulluğumu seçtin, Ben de bütün kerâmet ve fazîletleri ihsan ederek seni seçtim” buyurdu. Çünkü Allâh’a kulluk bütün fazîletleri kendinde toplar. Bu sebeple Kelime-i Şehâdet’de önce abdühû sonra Rasûlühü deriz. Kulluk, bütün makamların en kâmili, derecelerin en yükseğidir. Diğer bütün kemâlât kulluğun meyvesidir.”
Eşhedü en lâ İlâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü…

Orta Şark’ta yalan mübahtır : EGE CANSEN

Orta Şark’ta yalan mübahtır

Orta Doğu, bir coğrafi adrestir. Orta Şark ise bir kültür türünün adıdır. Osmanlı Devleti gerileyince, Batılılar tarafından “Avrupa’nın Hasta Adamı” diye isimlendirilmiştir. Doğrudur, Osmanlı Devleti aynı zamanda bir Doğu Avrupa ülkesiydi. Daha doğrusu Doğu Avrupa’da özellikle Balkanlar’da askeri ve siyasi hâkimiyeti vardı. Ama Osmanlı hep “Oryantal” yani Orta Şarklı olmuştur. Orta Şark kültürünün en büyük özelliği, yalanın mübah ve yaygın olmasıdır. Orta Şark insanı yalan söylerken, yalan söylüyorum diye düşünmez. Çünkü ona göre her sorunun birden fazla doğru cevabı vardır. O da kendince yalan değil, işine gelen doğrulardan birini söylüyordur. Belki takiye belki de tevriye yapıyordur. Bu da onun en doğal hakkıdır. Yalan makinesine bağlansa; yalan söylerken beyin ve vücut tepkileri değişmeyeceği için makine, Orta Şarklının yalan söylediğini algılayamaz.

GERÇEĞİ DOĞRU OLARAK SÖYLEMENİN ÜÇ ŞARTI

Amerikan mahkemelerinde sanık ve tanıklardan gerçeği söyleyeceğine dair yemin etmeleri istenir. Bu yemin, üç şarttan oluşur.

1. Gerçeği söylemek (to tell the truth)

2. Sadece gerçeği söylemek (nothing but the truth). Yani, gerçek ama soruyla doğrudan ilgisi bulunmayan şeyler anlatarak konuyu dağıtıp kafa karıştırmamak.

3. Gerçeğin tamamını söylemek (and the whole truth). Bildiği gerçeklerin hepsini söylemek, kasten eksik bilgi vermemek.

Türkçe dublajlı yüzlerce Amerikan mahkeme filmi seyretmişsinizdir. Usta mütercimler, bu filmlerdeki konuşmaları Türkçeye çeviriyorlar. Ama hiçbiri mahkeme yemininin üçüncü şartını çevirmiyor. “Doğruyu ve sadece doğruyu söyleyeceğime yemin ederim” deyip kesiyorlar. Çünkü bu çevirmenler de Orta Şarklıdır. Harslarında “eksik konuşmak, yalancılıktır” kavramı yoktur. Bu yazıyı son günlerde çok tartışılan UBER ve sair konularda yazanların, (kendilerince iyi bir amaca hizmet etmek için) ne kadar çok yalancılık yaptıklarını görünce yazmaya karar verdim.

DAHA İYİ YARGI

Orta Şark’ta yalan kurumsaldır. Bir grup hukukçu “Daha İyi Yargı” adında bir dernek kurmuş. İki yıl önceki basın toplantılarına ben de katılmıştım. Toplantıda verilen bilgilerden, hukuk sistemimizin (siyasetin yarattığı baskı ve kirlenme dışında da) yalancılık konusunda tam bir Orta Şarklı olduğu kafama dank etmişti. “Daha İyi Yargı Derneği“ çırpınıyor ve diyordu ki:

1. Yargıdaki sorunların ve şikâyetlerin tümünün kök sebebi uyuşmazlık çözümünde dürüstlük ilkesinin hayata geçmemiş olmasıdır.

2. Çaresi, “avukatlara, tam ve doğru ifşa ve ibraz mecburiyeti”getirilmesidir. (Yukarıdaki yemin bölümünü lütfen tekrar okuyun)

3. Bu yapılırsa yargı güçlenir, yargılama süresi kısalır, adalet sistemi çok daha ekonomik hale gelir.

Ben de saf, saf “Bundan doğal ne olabilir? Tabii bu mecburiyet olmalı; uymayan avukat cezalandırılmalıdır” dedim. Meğer ülkemiz hukuk hocaları, “tam ve doğru ibraz ve ifşada bulunma mecburiyeti” olamaz. Böyle bir mecburiyet avukatın elini koluna bağlar tezini savunuyormuş.

Son söz: Yalancılık haksa, haklılık yalandır.

ADİL KARCI’DAN “GOLF KİTABI”


GOLF KİTABI

“Sabah kalkar kalkmaz yürüyüş yapmak faydadan çok zarar getirir, vücudun ısındıktan sonra, hatta tercihen öğlenden sonra yürüyüş yap” diyen bir doktor arkadaşımın tavsiyesine uymuş, Adana’nın güneşli bir Şubat günü öğlenden sonra bulvar kenarındaki geniş kaldırımda yürüyordum. Sol ayakkabımın bağının çözülmüş olduğunu fark ettim, yol kenarındaki beton çiçekliğe ayağımı dayadım, çözülmüş ipi bağlamaya koyuldum.

–       Bu yaşda ipli gundura neyim geymeyeceng, en iyisi çarık hemşerim!

Ses arkamdan geliyordu.  Döndüm baktım; görüntüsü benden daha yaşlı olan bir adam iki elini üst üste bastonun sapına, çenesini de ellerinin üstüne dayamış, iki büklüm bir halde arkamdaki bankta oturuyor ve beni seyrediyordu.  Onu  cevapsız bırakmamak için, ip bağlama işime devam ederken alakasız bir cevap verdim;

–       Haklısın be gardaş, dedim, ne edersin?  Yaşlılık başa bela işte!

İşim bitince tekrar dönüp ona baktım.  Başındaki sekiz köşeli gri kasketi, yakasına kadar düğmeleri kapalı buruşuk beyaz gömleği, onun üzerindeki siyah  yeleği, onun da üzerindeki kareli-damalı ceketi,  bacağındaki siyah  şalvarı  ve ayağındaki Ermenek lastiği pabuçları hiç de yabancı gelmemişti bana.  Bir yerlerden hatırlıyordum ben bu kıyafeti, ama nereden? Hafızamı yokladım; yok hayır, olamazdı!  Altmış yıl öncesindeki Köylü Memed Emmi olamazdı bu adam; imkansızdı!

–       Ne o bey, daldın gettin? O gader mı tohafım?  İliş hele şuraya, dedi ve sanki oraya sığmayacakmışım gibi (ama aslında saygı gösterisi olarak), zaten kenarına yakın oturmakta olduğu bankın tam ucuna kadar kaydı ve başı ile boş tarafı işaret ederek beni oturmaya davet etti.  Onu kırmadım.  Öyle ya, birkaç dakika otursam yürüyüşüme zarar mı gelecekti sanki?

–       Kusura bakma yaa, dedim, seni uzun yıllar öncesinden birisine benzettim de.  Bir Köylü Mehmet amcamız vardı biz çocukken…

–       Dur heleee, dedi, sen nerden tanıyon Köölü Memmediii?

–       İstiklal Mahallesinden, dedim, bir de oğlu vardı Kadir.

–       Senin adın ney? diye sordu,   Kimlerdensin de hele bi yol…

Kendimi tanıttım, çocukluğumda oturduğumuz evi, mahalleyi, arkadaşları anlattım kısaca.  Camları şişe dibine benzeyen kara çerçeveli kocaman gözlüğünü düzelterek bana daha da dikkatle baktı ve:

–       Bura bah hele!  dedi, sen o kolf kitabını yazan oğlan olmayasın?

– – – – – – – – – – – – – – – –

Şimdi size “İnce Memed’in  yazarı kim?” diye sorsam, eminim, duraksamadan “Yaşar Kemal!” dersiniz. Ve hatta bırakın yerli bir romanı ve yazarını bir yana, Anna Karenina’nın, İki Şehrin Hikayesi’nin, Babalar ve Oğulları’nın yazarlarını anında söyler, içeriğini hayat hikayeniz gibi anlatıverirsiniz.  Ama, size “Türkiyede ilk olarak

Golf Kitabı’nı kim yazdı diye sorsam?  Tıssss…. cevap yok değil mi?

Neyse, boşuna internette aramaya filan kalkmayın.  Size zahmet ettirmeden ben söyleyeyim;  Ben yazdım!

“Hadi be!”, “Amma da attın haaa!” gibi nidalar duyar gibiyim.  Ama durun, bir dinleyin hele yahu

– – – – – – – – – – – – – – – – –

Yanılmıyorsam sene 1956 idi.  Bahriyeli olarak askere alınan dayımın oğlu Akif ağabeyim, satın alınan bir savaş gemisinde hem eğitim görmek hem de onu Türkiye’ye getirmek için gittikleri İngiltere’nin Portsmouth limanında altı ay kadar kalmış ve  orada biraz da İngilizce öğrenip dönmüştü.  Çat pat lisan bilenlerin “Abdurrahman Çelebi” sayıldığı o günlerde Adana’daki İncirlik Hava üssünde işe girmiş ve Amerikalılara ait golf kulübünde doğrudan idare amiri oluvermişti.

Tek halası olan annemi ziyaret etmek üzere bize geldiği bir gün, cebinden çıkarttığı beyaz bir nesneyi bana doğru fırlattı;

–       Tut!

Gerektiği kadar atik davranamamış olmalıyım ki tutamadım ve üzeri çopur çopur, güvercin yurmurtası benzeri beyaz şey küt diye kafama çarptı.  Resmen taş gibi birşeydi.  Canımın yandığını belli etmemeye çalışarak;

–       Ne bu Akif abi? diye sordum.

–       Golf topu..  Eski topları çöpe atıyorlar, bir tanesini sana getirdim.

–       Golf ne ki?

–       Hani sopa ile vurarak oynarlar ya, işte onun topu.

Golf diye bir şeyi hiç duymamıştım.  Topu ile tanışmam da hiç hoş olmamıştı zaten!

Uzun uzun anlattırdım nasıl oynandığını.  Baston benzeri bir sopa ile, ama el tutacak geniş yeri ile topa vurularak oynanırmış.  Sahadaki deliklere sıra ile sokulurmuş toplar.  En az vuruş yaparak deliklere sokan oyunu kazanırmış.

Hemen ertesi gün onun anlattığı  şekilde bahçeye küçücük bir çukur kazdım.  Bulabildiğim bir değnekle topa vurmaya çalışarak (güya) golf oynamaya başladım.  Tek başına oynamak sıkıcı oluyordu.  Mahalledeki arkadaşlarla oynamak zevkli olacaktı ama önce ben elimi iyice alıştırmalıydım ki kazara onlara yenilmeyeyim.

Cumartesi günü okul yoktu.  Arkadaşlarım mahallenin arka tarafında toplanmış, paçavralardan kestikleri şeritleri yumak şeklinde sararak yaptıkları top ile futbol oynuyorlardı.  Elimdeki değneği ve golf topunu onlara göstere göstere saha olarak kullandığımız boş arsanın kenarına geldim, dikkatlerini çekmek için kendi kendime oynamaya başladım.  Bu acayip topu ilk fark eden Malak Macit kalesini boşaltıp yanıma geldi;

–       O ney lan?

–       Golf topu!

–       Kaleyi bırakıp nereye gittin lan Malak!  Salih’ti bu.  Boş kaleye gol yemişlerdi ve Macitle kavgaya geliyordu.  Ama, olağaüstü bir şeyin olduğunu fark etmiş olmalıydılar ki, gol konusunun üzerinde durmadan iki takımın oyuncuları da oyunu bırakıp etrafımı sardılar. Avucumu açıp topu ortaya uzattım.  Hemen kapıp incelemeye başladılar.

–       Hiç golf topu görmediniz mi be? dedim, küçümser bir tavırla ve sustum.  Onlar başladı:

–       Golluf da ney ki?

–       Golluf deel lan, sen de hiç bişi bilmiyon be!  Kolf olum kolf!

–       Ben biliyom lan, kolf topu işte, çook gördüm bunnardan.

–       Hee, gördün!  Deden de zati kolluf oynardı deel mi?

Sonunda bir tanesi akıl edip nihayet sordu;

–       Valla ben heç görmedim argadaş!  Nasıl oynanıyo bu?

Tam da aradığım soru buydu işte.  Uzun uzun anlattım, küçük bir çukur kazdırdım ve elimdeki sopa ile topu deliğe soktum.  Kim daha az vuruşla topu deliğe sokarsa o kazanır dedim.  İlgilerini çekmiş olmalı ki, futbolu unutup golf oynamayı denemeye başladılar.  Ertesi gün için sözleştik, toplanıp golf sahası yapacaktık.

Florida’da bir Golf alanı

Mahalledeki evlerin bittiği yer ile çok gerilerdeki portakal bahçesinin arasında kocaman boş bir arsa vardı.  Bir kenarını başlangıç, yüz adım ötedeki kenarını da bitiş olarak planlayıp küçük çukuru oraya kazdık.  Aklı evvel bir arkadaşımız, çukur düzgün olsun diye, evden yürüttüğü yoğurt kasesini getirip çukura gömdü.  Hakikaten yaptığımızı beğendik ve hemen turnuvaya başladık.  Bu defa herkes kendi sopasını kendisi yapıp getirmişti  ama hiçbirisinin deneyimi olmadığından, sopayı topa rast getirmeyi bile beceremiyorlardı.  Bu iyiye işaretti; biraz deneyimli olan bendeniz kesin şampiyon olacaktım!  Yedi vuruşta topu deliğe soktum.   Benden sonra gelen onbir vuruşta yapabilmişti aynı işi.  Açık ara birinciydim, taa ki….

–       Ben de furam mı?

Babası ile aynı lakaba sahip olan, yani “Köylü Mehmet”in tek oğlu “Köylü Kadir” bana soruyordu bu soruyu?  Hepimiz hayret ettik, zira Kadir hemen hemen hiç konuşmaz,

çömelmiş bir şekilde bir kenarda saatlerce oturur,  gülümsek bir suratla bizi izlerdi hep.  Okul önlüğü haricinde giydiği  tek tip kıyafeti ile babasının kopyasıydı sanki.  Başta kasket, beyaz gömlek (tabi boğazına kadar kapalı), yelek, şalvar ve siyah lastik pabuçlar! Kısacası;  “Köylü Memed”in maketi!

–       Eh,  hadi gel sen de oyna bakalım, dedim.

Değneği aldı, kalın tarafı aşağıya gelecek şekilde elinde döndürdü ve hiç duraksamadan yerdeki topa “çaattt” diye vuruverdi.  Top havalandı, gitti, gitti deliğin yirmi adım kadar önüne düştü!  Bir daha, bir daha derken beş vuruşta top deliğe girdi!  Hepimiz donmuş kalmıştık.  Acemi şansı da bu kadar olamazdı yani.

–       Geç oldu, haftaya yeniden yarışacağız dedim, topu alıp cebime koydum ve arkama bakmadan evin yolunu tuttum.

Bozulmuştum.  Nasıl olurdu da benden iki yaş küçük olan Köylü Kadir beni geçebilirdi?  Mahallede tek golf ustası bendim halbuki.  Hemen Akif abime sormalıydım; topu insan boyundan daha yükseğe havalandırmak yasak mı diye.

.

“Yoo”, dedi Akif abim, “ilk vuruşlarda topu havadan göndermezsen çukura yakın düşüremezsin ki.  Aslı bu zaten!”  Cebinden yepyeni bir golf topu çıkartıp bana verdi,

“Al bakalım, bu daha güzel ve yeni, öncekinin yazıları bile silinmişti”.

İki topum olduğu için hafta arası hergün bolca vuruş çalıştım.  Hepsini yenecektim, emindim artık. Kadir de kimdi ki be?   Havam olsun diye ortaya karşılıksız bir iddia bile koyabilirdim.   Ama bu işin kuralları da olmalıydı ve o kuralları ben koymalıydım.

Derhal işe koyuldum ve golf kitabını yazmaya başladım.  Ne kadar lafı uzatsam da benim kitap bir sayfayı geçemedi.  Turnuvaya katılacak olanlar kopyalasın diye

elden ele dolaştırttım.  Kısa mısa, kitap kitaptı işte ve ilk golf kitabını da ben yazmıştım!  (İlk ve son baskısı değişik el yazıları ile yazılmış olup sanırım toplam on adet kadardı).

Tek delikli turnuva devam ederken, cebinden hiç eksik etmediği siyah çakısı ile, Kadir hala sopasına şekil vermeye çalışıyordu.  Kalınca bir dal kesmiş, orasını burasını yontup duruyordu. Sıra kendisine geldi.  Yine duraksamadan vurdu topa.  Top bu defa daha da uzağa uçtu ve çukura daha yakın düştü.  Üçüncü vuruşta top çanaktaydı!

–       Helal sana lan Gadir!

–       Nası vuruyon lan öyle?  Bize de ööretsene olum!

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.  Yenildiğim yetmiyor gibi üzerine bir de yepyeni golf topumu ödül olarak verecektim!  Ama, dönüşü yoktu, mecburdum.

–       Al Kadir, hakkıynan kazandın, diyerek, ama içimden istemeye istemeye, topu verdim.  Sormalıydım  Kadir’e; nereden öğrenmişti bu vuruşları?

Herkes dağıldıktan sonra, galibiyet sevinci göstermeyen ve hiçbirşey olmamış gibi gidip kenarda çömelmiş olan Kadir’in yanına gittim.  Ayağa kalktı, cebindeki topu çıkarttı ve daha ben hiç bir şey söylemeden;

–       İsterisen al bunu geri, gıymatlı bi şey bu, bana vermesen de olur, dedi.

–       Olur mu öyle şey Kadir, o senin hakkın, dedim.  Ve sordum;

–       Kadir sen bu vuruşları nasıl öğrendin.

–       Biliyon, dedi, ben her okul datil oluncı köye gider davar güderim.  Yazıda yabanda yapacak bi şey yoh, zabahtan akşama elimdeki zoppaynan yerdeki daşlara furur vakıt geçiririm.  Öyle işte…

– – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – –

–       Sen O’sun deel mi? dedi Kadir.  “Evet” manasına sadece gülümsedim.

–       Biliyon mu? dedi, ben o kolf topunu hala saklarım; bohçada durup durur.

–       Sen de biliyon mu? dedim, senin çakıyı da ben hala saklıyorum.

Kadir ile karşılaşmadan birkaç ay önce yabancı bir spor kanalında dünyanın en fazla para kazanan oyuncularını anlatan bir programa rastlamıştım.   Basketbolcu Michael Jordan’dan sonra, listenin ikinci, üçüncü ve dördüncü sıralarını, hepsi Amerikalı golf oyuncuları olan, Tiger Woods, Arnold Palmer ve Jack Nicklaus alıyordu.  Bu adamlar ne yapıyorlardı ki bu kadar para kazanıyorlardı?  Hem zevkini tatmin et, hem de uçuk miktarlarda para kazan!  İyi iş valla!   O programı izlerken benim golf maceram aklıma gelmiş ve Kadir’e yenildiğimi hatırlamıştım.  Kadir resmen harcanmıştı!  Kısır bir döngü içerisinde yaşayan, dar çevrenin isimsiz bir çocuğuydu o.  Belki onun gibi daha binlercesi vardı ülkemizde ama yaşadıkları bile bilinmiyordu ki keşfedilsinlerdi.

—————————————

Kalın camlı gözlüklerinin ardındaki feri sönmüş kara zeytin tanesi gözlerine bir ışıltı geldi.  Şimdi yüzünde yine o çocukuğundaki gülümseme vardı. Küçükken neredeyse “ahraz”  damgasını yiyecek kadar az konuşan Kadir nefes almadan hayat hikayesini özetleme başladı bana. Coşkuyla anlatıyordu; İlkokul bitince tümden köye taşınmışlar.  Askerliğini Isparta’da yapmış.  Dönünce köyünden bir kızla evermişler onu.  Bir oğlan iki kız çocukları olmuş.  Babası öldükten sonra hayvan yetiştiriciliğine kendisi devam etmiş.  Bir ara sütçülük de denemiş ama kar edememiş.  Sonuca yem borçlarını ödemek için tüm hayvanları bir celebe satmış.

–       Çok sıkıntı çektik ama Allaha şükür muhannata mohtaç olmadık.  Bayaktan (biraz önce) benim oğlan beni tohtura getirdi, hinci ilaç neyim alır eczahanadan.  Onun eline bakıyok gayrı.  Gelinci beni köye aparacak (götürecek).  Oğlumun adı da Memmed ha.  Babamın adını gattım ona, ama o “Köölü Memmed” deel ha, “Şeherli Memmed”!  Sevmez köyü, şeherde eyleşir.

Yaptığı espiriye hırıltı-öksürük karışımı bir sesle önce kendisi güldü.  Ben onun çakısını, o da benim golf topumu bana göstermek üzere sözleştik; ilk fırsatta onu yetmiş kilometre kadar uzaktaki dağ köyünde  ziyaret etmeye söz verdim.   Bir değnek ve bir sopa ile milyarder olma ihtimalinin farkına bile varamamış olan ve artık oğlunun eline bakmaya mecbur kalan Köylü Kadir kimbilir bana daha neler anlatacaktır.

Ve, belki de,  sıcak tandır ekmeği, günlük yumurta,  taze tereyağı ve kara kovan balı ikram edecektir. Zira, “Geleceesen, Mayısta gel, hinci kööde çok bişe olmaz” demişti. Günleri sayıyorum!

Adil Karcı

24.03.2018