Author: timursumer
AHMET VE “SU”

4 OCAK 1911 GÜNEŞ TUTULMASI
4 OCAK 1911 GÜNEŞ TUTULMASI.
KEŞKE TÜRKİYE’DEN DE RESİM OLSAYDI.
TİMUR

SAĞIR SIĞIRLAR
SAĞIR SIĞIRLAR
Madem güneş sataşma burcuna girdi, 2001 yılında gönderdiğimiz bestesi ve güftesi fakire ait gülmeceyi hizmetinize yeniden sunuyorum.
Sağırlıkla ilgili KBB toplantısında, araştırmacı uzman dinleyicilerle ankete başlamış.
“Sağırların haklarını güvenceye alan kanun tasarısını destekleyenler elini kaldırsın” :Salondaki 100 kişi elini kaldırmış.
“İngiltere’deki ağız ve ayakları tutan hastalığa (“foot-mouth disease”e) aşı isteyenler elini
kaldırsın” : 50 kişi elini kaldırmış.
“Gerçek hayatında sağırları arkadaş edinenler elini kaldırsın”; 10 kişi elini kaldırmış.
“Gerçek hayatta karşı cinsten sağırlarla çok yakın ilişkide bulunanlar elini kaldırsın”; salonun en arkasında Samsun’lu bir KBB’ci, tek başına elini kaldırmış.
Anketçi, “Amanın Samsun’lu beyefendi , çok ilginç, lütfen mikrofona yaklaşın, deneyimlerinizi dinleyelim”.
Samsun’lu KBB’ci yaklaşmış. “Ne sağıru da? Kulağum pek işitmayi ..Ha purada SAĞIRları mı konuşayruz, SIĞIRlaru mı ?
Sırıtaraktan,
Timur
YEĞENİM BETÜL’ÜN DR. ZAFER’İN YAZISINA YANITI
DR. ZAFER ÖNER’DEN : “İTİRAZ ETMEYİN DÖVERİM”
DR. ZAFER ÖNER’DEN : “İTİRAZ ETMEYİN DÖVERİM”
Zafer Öner
February 4 at 11:46pm · iOS ·
Bir doktor arkadaşımın yanan kızını,kucağında,koşarak ve avazının çıktığı kadar bağırarak acil servise getirişini unutamam!
Hasta sahibi olması hekimliğinin önüne geçmişti…
Buldozer gibiydi sanki…
Kimseyi görmüyordu gözleri,ben dahil…
Bunu neden mi yazıyorum?
Yani kolay değildir hasta ve hasta sahibi olmak…
Bizler için bile…
Ya da şöyle devam edeyim…
Tamam,hekimlik mesleğinin hırpalandığı,adeta itilip kakıldığı doğrudur. İtibar kaybettirildiği de doğru.
Bu durumu kendi meslektaşlarımızın oluşturdukları da doğru…
Dünya bankasının bu işe dünya’nın parasını yatırdığı da doğru…
bu konuda söylenebilecek pekçok şeyin olduğu da doğru…
Ve benim bunları nerdeyse üç yıldan beri dile getirdiğim de ortada…
Performans,paket ücret,düşük maaş,zor,
hem de çok zor şartlar…
Hepsine tamam…
Ama…
Bu iş böyle olmaz!
Bu işin çözümü hasta ve sahibi ile inatlaşarak olmaz…
“Terbiyesizden terbiyeni satın al” diye bir söz vardır. Ve bu söz herkes için geçerlidir!
Nasıl hasta ve sahibinin hekime bağırması veya onu dövmesi hatta öldürmesi yanlışsa…
Hekimin hastaya tavır alması,veya onu reddetmesi de yanlış olur!
Ya da bu amaçla yakın dövüş tekniklerini öğrenmemizin veya silah taşımamızın da doğru olmayacağı gibi…
Hasta sahibi Telaş içinde ve korkuyla bağırabilir. Taşkınlık yapabilir. Ama bence hekimin her zaman mutedil olabilmesi gerekir.
Güvenlik güçlerinin ve adaletin bunun çözümünü bulması onların görevidir.
Hatta daha öncesinde
bizim onu teskin edip telaşını yatıştırmamız gerekmez mi?
Biz dediysem ille de hekim olması şart değil…
Daha iyi bir sistemin bir parçası…
…önceden,olayın o hale girmesini önleyecek tedbirlerin alınması gerekmez mi?
Yani düşmanımız sistemse eğer ki öyle…
Hastanın ve sahibinin suçu ne?
Hasta ve sahibine bunu öğretmenin,farkettirmenin (!) yolunu bulmamız gerekmez mi?
****
Elbette bu düzensizliğin sebebi bizler değiliz. Ama o hasta ve sahibi de değil,bu çarpık sistemin sorumlusu!
Hatta belki de bu sistemi getirenlere oy vermiş bile olabilirler.
Ama “sen getirdin bunları başımıza, katlanacaksın” diyebilir miyiz?
“Bekletildiği için bu kadar bağırırsa ameliyatta bir sorun olursa ne yapar” korkusu ile iş mi yapılır?
Hele,”git başka yere,ameliyatını kim yaparsa yapsın” olur mu?
Eğer o hasta bir bela olacaksa,bana değil bir başka doktora bela olsun denir mi?
Devletin aczini biz mi göğüsleyeceğiz denir mi?
Kim göğüsleyecek peki?
“Devleti aciz olmayan ülkelerin hastanelerine mi git” diyeceğiz?
Devlet her konuda olduğu gibi burda da aciz ise…
Mesleğimizi icra etmeyecek miyiz?
O zaman neden kuyruk olunuyor atanmak için,hatta ülkenin en ücra köşelerine…
Bırakalım bu güçlüklerin üstesinden gelebilenler çalışsınlar,
mı desinler istiyoruz?
Bizler bu mesleğin en güzel yıllarını yaşamışız meğer !
Beni hasta sahibinin elinden rontgen teknisyeni Ünal kurtarmıştı. Adamı pişman etmişti yaptığına.
1972’de…
Ama sadece benim başıma gelmişti,böyle bir saldırı…
Dur yere…
ufak tefek olduğum için herhalde…
mahkemede barışmak için elimi ayağımı öptüler nerdeyse…
Ünal’ı kurtarmak için ben onları,
onlar da ÜNAL ‘ı affetmişlerdi (!)
Ama başka da görmemiştik.
Yani tek tük olan olaylar
son zamanlarda arttı.
Doktor dövmek moda oldu.
Ama moda olan başka şeyler de var…
Dincilik
Bölücülük…
Tesadüf mü acaba?
****
Bu DÖNÜŞÜM denen şey,
neyin başına geldiyse,
sağlık gibi darmadağın oldu!
Yani arkadaşlar neyin kavgasını yaptığımızı bilmezsek olmaz ki!
Bizler hastalar için varız…
Varız varız da her çaba
birlik olunca daha güzel sonuçlanır.
Tabip odası ve birliği bunun üstesinden gelemiyor. Çünkü politize olmuş ve bu nedenle birlik yok!
****
Sendikal düzenleme olmadan
sorunlarımızın üstesinden
gelebileceğimizi sanmıyorum.
Çünkü bizler aynı zamanda ağır işçi gibi de çalışıyoruz…
İşçiyiz yani bir yerde,hem de ağırından…
Mesela grev kararı alındığında grev kırıcıları engelleyecek bir sistem lazım. (Bakın o zaman nasıl mum gibi olur herkes!)
Çünkü böyle bir yol veya yöntem olmazsa grevi en önce ben kırarım inanın !
Dövse bile öyle zavallı,hasta veya sahiplerine
hadlerini bildirmekle bir yere varacağımızı sanmıyorum.
Edepsiz her yerde her zaman vardır. Hasta sahibi oluca bu durum şeddeleniyor herhalde!
Ya hekim edepsiz olursa!
Olmaz mı?
Yok mu?
Hekim herzaman kolay ve korkulmadan ulaşılabilir olmalıdır.
Aç kalmak,uykusuz kalmak,yorulmak…
Yersin,uyursun,dinlenirsin geçer…
Açken yemenin
Uykusuzken uyumanın
Yorulmuşken dinlenmenin…
Keyfi başka olur.
Bir de iç huzurunuz varsa “işimi tam yaptım”diye…
Mazoşist demezsen bundan iyisi olur mu?
****
Tabii bir de devletin acizlikten kurtarılması da gerekir…
ama ona kimin gücü yeter bilmiyorum.
Harcamalarda öncelik sırası
Gelirin Hakça dağıtılması…
Bunlar zor işler…
Kısaca ne mi önerdim:
Vallahi ben de bilmiyorum…
Zaten bilen de yok baksanıza!
Ama tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır derler…
Çıkan yılan bizi sokar mı?
Sokar!
Bu da yılanın ve devletin ayıbı.
Ben diyorum ki
Ayıp bizde olmasın.
Bize yakışmaz!
****
Kızanlar çıkabilir. Benim de kızdığım yerleri var bu yazının.
Ama
İtiraz etmeyin yoksa döverim
vallahi:) !
DUA


ADİL KARCI’DAN “PAAT ! ZIPP”
Hyperthymesia

PAAT ! ———Zıpp——-
“O okuduğun ne?” dedi babam, “ver bakiim hele şunu”.
Yarı uzanmış durumda oturduğum sedirden doğrulup elimdeki Tom Miks’i uzattım kendisine. Önce kapağına baktı, evirdi çevirdi, sayfalarını karıştırdı ve:
“Ne yani bu şimdi?”
“Yüzbaşı Tom Miks, yani rancer!” dedim coşkuyla.
“İyi de, ders filan mı bu?”
Öyle ya, ana-babaya göre, üstelik de o zamanlar, okuduğun ne varsa dersle ilgili olmalıydı, yoksa boşa zaman kaybı demekti. Bir tek gazete okunmasına ses etmezlerdi, hele ki de bazı haberleri onlara sesli sesli sen okursan… “Benim oğlum (ya da kızım) gazeteyi ‘sular seller gibi’ okuyor amcası (ya da teyzesi)” cümlesi sıklıkla duyulurdu aile ve komşu sohbetlerinde.
“Ders değil baba, zaman geçirmek için öylesine bir şey işte” dedim, sınıf birincisi olmanın verdiği cesaretle. Derslerimin hepsi “Pekiyi” iken bana “bırak onu da derslerine çalış” deme şanslarının olmadığının farkındalığı ile tabii.
“Sen yüzbaşı görmemişsin oğlum, bizim babayiğit bir yüzbaşımız vardı ki askerdeyken… eh o kadar olur! Neymiş bu rancer mancer?”.
Yine de kitabın kapağındaki Tom Miks’in elinde tuttuğu tabancaya uzun uzun bakmaktan kendisini alıkoyamadı, “Demek o da altıpatlar kullanıyormuş ha? Benim Nagant’a benziyor” dedi. Avcı olan babam her tür silahlara ilgi duyardı ve (bir gün amcam el koyana kadar) bir de toplu tabancası varmış eskiden, anlatırdı zaman zaman Rus yapısı Nagant’ının marifetlerini.
“İyi hadi al oku, ama tüm harçlığını da bunlara yatırma” dedi kitabı bana verirken.
“Satın almadım baba, bu kiralık” dedim.
“Kitabın da kiralığı mı olur oğlum?”
“Olur, kaldırımda okursan beş kuruş, eve getirirsen günlüğü on kuruş!”
“Niye, bu kitap kaça ki?”
“Elli kuruş.”
1956 yılı ilkbaharında bir gün okul çıkışında tanıştık Yüzbaşı Tom Miks ile. (Daha sonraları “Tommiksçi” lakabını taktığımız) Ferit Abi kaldırımın üstüne koyduğu portatif masasına rengarenk Tom Miksleri dizmiş “bakması bedava” diye seslenerek biz çocukların ilgisini çekmeye çalışıyordu. Ürke ürke masaya yaklaşıp, korka korka sayfalarını çevirdiğimiz kitaplar birkaç dakika içinde dile gelmişler ve “hadi bizi hemen okuyun” diye yalvarıyorlardı adeta. Briyantinlediği için mi yoksa zeytinyağı sürdüğü için mi o kadar parlayan saçlara sahip olduğunu çözemediğimiz Ferit Abi, bembeyaz düzgün dişlerini göstererek gülümsüyor ve hemen orada oturup kitap okumanın beş kuruş gibi önemsiz bir para olduğunu işlemeye çalışıyordu genç dimağlarımıza. Kimimizde para olmadığı için (aslında okul çıkışında hiçbirimizde para olmadığı için), kimimiz de cesaret edemediğimiz için, o gün tezgahtaki kitaplara sadece bakıp geçmek zorunda kalmıştık. Ama sonraki günlerde, okula gidiş veya dönüşte, Tom Miks müptelası olacaktık ve harçlıklarımızın son durağı da Ferit Abi’nin cebi olacaktı! Bir süre sonra Tommiksçi Ferit (itina edeceğine inandığı) çocukların kitapları eve götürmelerine de izin vermeye başladı, ama iki misli ücret alarak tabii!
Mahalledeki oğlanların gelecekte pilot, doktor, mühendis, polis olma hayalleri “rancer” olma hayalleri ile yer değiştirmişti bu tanışma sonucunda. Artık hepimiz potansiyel bir rancer idik ve birer Tom Miks olacaktık. Suzi gibi de bir sevgilimiz olacaktı tabii ki. Ama bu konuda bir sorun vardı; uzun boylu, narin yapılı, örgülü saçlı, suratı çilli, sarışın Suzi’ye benzer bir kız yoktu mahallede! (Aslında olsa da bir şey fark etmeyecekti, zira kızlarla beraber pek oyun filan oynamazdık). Tom Miks olmaya olacaktık da, nerede nasıl olacaktık, o belli değildi işte.
Etrafımızdaki bütün insanları Tom Miks’teki karakterlere benzetir olmuştuk. Mahalleye gelen eskici Süleyman aynen Konyakçı idi! İğneci Muhittin abi ise Doktor Salosso! Karşı mahallede oturan Polis Şevket ise Albay Bravn (ah bir de Suzi gibi bir kızı olsaydı ne iyi olurdu, ama bırakın kızı oğlanı, hiç çocuğu yoktu Şevket Amcanın).

Hadi “Albay ve Tom Miks üniforma giyiyorlar da ondan” diyelim ama Konyakçı, Doktor Salosso ve dahi Suzi neden hiç elbise değiştirmiyorlardı acaba? Aynı kıyafetten birkaç tane mi almışlardı, yoksa elbiselerini hiç mi yıkamıyorlardı? O kıyafetler de kendileri ile o kadar özdeşleşmişti ki, yüzleri bir önceki karede çizilene benzemese bile kim olduklarını giysilerinden anlıyor, çizim hatalarını umursamıyorduk. Tom Miks onbeş yaşında nasıl yüzbaşı olmuştu? Acaba rancerliğe beş yaşında filan mı başlamıştı? Bizim elimize ekmek bile bıçağı verilmezken, nasıl oluyordu da onun o yaşta çifte tabanca kullanmasına izin veriliyordu? Kaçak viskiden başka bir şey bulunmayan 1830’lu yıllarda, Konyakçı ve Doktor nasıl oluyordu da her gittikleri yerde rom-konyak bulabiliyorlardı? Tom neden süt içmek için hep meyhaneye giderdi? Bu sorular hiç önemli değildi bizim için, okuyup keyfini çıkartıyorduk sadece.

(Google Amca’dan öğrendiğime göre, Tom Miks Amerika’da değil, İtalya’da “Capitan Miki” olarak çizilip yayınlanmaya başlamış ve bu işi üç ressam ortak olarak başlatmışlar. Ayrıca, karakterlerin ve konuların bir kısmı da Amerikan kovboy filmlerinden aşırmaymış. Merak edenin bu konuda internette bolca bilgi bulabileceği için fazla detaya girmiyorum.)
O sene yaz tatiline yeni girmiştik. Mirasçıları tarafından üzerindeki ağaçlar söktürülerek gelecekte arsaya dönüştürülmesi planlanan bakımsız portakal bahçesinin yakınından geçen (ve birkaç sene sonra bir daha hiç akmayacak olan) derenin kenarına oturmuş, kendimize yeni yeni oyunlar icat etmeye çalışıyorduk.
– Tommiksçilik oynayalım! dedi Cinik Salih, hem kendimize bir de Kulver Kalesi yaparız!
– Olur! dedi Lıklık Mahir, içine bir de ev yaparız, sen Tom Miks olursun, Suzi ile evlenip orada oturursunuz! Kulver kalesi yapacakmış! Pofff! Neynen yapacan, el işi kağıdıynan mı, kartonnan mı? Kulver kalesinin duvarlarını görmedin mi? Hep tomruk lan!
– Lan salak! Yolun kenarındaki direkler ne güne duruyor? diyerek kaval yapmak için yontmakta olduğu kargı kamışı ile portakal bahçesinin yola bakan kenarında yığılı duran tahta direkleri işaret etti.
– Ney? Onlar postaneninmiş olum! Telefon direği olacakmış. Deli misin nesin?
– Babam söyledi o gün, bakma postanenin onları oraya yığdığına. Daha iki seneye kadar telefon filan gelmezmiş bu mahalleye.
– E yani ne demek istiyorsun, açık söyle, diyerek ben de lafa karıştım.
– Yaniiii…. diyorum kiiii…. biz bunları alıp bahçenin arkadaki dip köşesine taşıyıp üst üste dizip dört duvarlı bir yer çevirsek…
– Lan direk hırsızı mı yapacan bizi? dedi, tartışmanın başından beri sesi çıkmayan Malak Macit. Hepimizi mapusa atarlar allaama!
– Yaa ne hırsızlığı be? Bunlar iki sene burada duracaksa, ha orada durmuş ha burada ne fark eder? Hem yaz sonunda yine taşırız eski yerine, dedi Cinik.
Tom Miks’in o güne kadar yayınlanmış bütün maceralarını ezberlemiş olan bizlerin kafasına yatmıştı bu fikir, de, nasıl taşıyacaktık onlarca direği birkaç yüz metre öteye?
“O da kolay” dedi Cinik, “mahallenin bütün çocuklarına söyleyelim, Tommiksçilik, Kızılderelicilik oynamak isteyen bize yardım etsin, yardım etmeyen kaleye giremez!”
Ertesi gün umduğumuzdan fazla yardımcı geldi; muhtelif yaşlarda yirmi kadar çocuk! Karınca misali işe koyulduk. Bir direği en az sekiz çocuk taşıyabiliyordu, o da en erken yarım saatte! İlk gün öğlene kadar herkesin pili bitti! Otuzaltı direği taşımak üç günümüzü aldı. Kimimizin dirseği, kimimizin dizi kan revan içinde kalmış, ellerimiz su toplamıştı ama olsun, başarmıştık. Taşıma işi evlerden yüzlerce metre uzakta ve ağaçlar arasında yapıldığı için mahalleli tarafından fark edilememişti. Üstelik gündüz herkes işinde gücünde olduğundan bir tek biz çocuklar seyip (başıboş-sahipsiz) geziyorduk ortalıkta. Kim nasıl görecekti ki? Duvarların köşesini oluşturmak için portakal ağaçlarının gövdelerinden faydalandık. Yatık olarak üst üste dizdiğimiz direkleri tek tek köşe direği yerine kullandığımız ağaç gövdelerine kalın iplerle bağladık. Kalemizin duvarları gerçekten güzel olmuştu ama giriş kapımız yoktu! Eh, her güzelin bir kusuru olurmuş, o kadarcık da olsundu yani. Kaleye giriş çıkışımız önce köşelerdeki portakal ağaçlarına tırmanıp sonra içeriye ya da dışarıya atlayarak mümkün olabiliyordu. Aslında bu da isabet olmuştu zira yaşı çok küçük olanlar, ağaca çıkamadıklarından dolayı, ancak dışarıda “kızıldereli” olabiliyor, dönüşümlü Tom Miks kadrosuna ortak olamıyorlardı.
Yorgunluğumuzu atana kadar birkaç gün Kulver’e girmedik, ağaç dallarından yay, kargı kamışından ok, haşlanıp yendikten sonra çöpe atılan koyun kellelerindeki çene kemiklerinden tabanca yaptık müstakbel savaşcılarımıza. Tabancadan yana en şanslı bendim, çünkü yurt dışından gelen bir akrabamızın bana hediye olarak getirdiği oyuncak tabanca Tom’un tabancalarına benziyordu. Birkaç gün sonra Tom Miks’in Kulver Kalesi maceralarını sahnelemeye başladık. Dönüşümlü olarak birimiz Tom Miks, birimiz Konyakçı, bir diğerimiz Doktor Salosso oluyor, kalemizi koruyorduk “Kızıldereli”lere karşı. Kızılderelilerin atları kalın kargı kamışından başka bir şey değildi tabii ki. Kamışın ön ucuna yular niyetine bir ip bağlanıyor, atın gövdesini teşkil eden kargı bacaklar arasına alınıyor, kamışın arkada, yerde sürünen ince ucu da kuyruk oluyordu. Yuları dişlerinin arasına almak suretiyle atının kafasının yere düşmesini engelleyen savaşçı ancak bu şekilde, güya at üstündeyken, iki elini kullanarak kaleye ok atabiliyordu. Kalemizin duvarları ancak bir adam boyu kadar yüksek olduğundan, ok ve yayı iyi kullanan çocuklar gerçekten tehlike yaratabiliyorlardı. Kargı kamışından yapılan oklar, yüze-göze isabet edip can yakmaya başlayınca, yeni bir karar alınması gerekti ve okların uclarına çaput (bez parçası) bağlandı.

Artık her öğlenden sonra Kulver kalesindeydik. Doktor ve Konyakçı için sekiz-on şişe konyağımız bile vardı kalede. (O devirde meşhur olan yetmişlik Ankara şarabı şişelerine doldurduğumuz su bu amaca hizmet ediyordu). Kızıldereliler çığlıklar atarak kalenin etrafında dönüyor, kaleyi ok yağmuruna tutuyor, kaledekiler ise “Pat! Pat” veya “Pam, pam!” diye güya ateş ediyorlardı. Her “Pat” veya “Pam” dan sonra bir de “zıp” sesi çıkartmak gerekiyordu kurşun sesi olarak. Nedense de bu çatışmalarda hep “kızılderelilier” yeniliyordu sonunda, sayıca çok çok üstün olsalar bile… Siyular, Çerokiler, Apaçiler, Karaayaklar hep kaledekilerin düşmanı idiler. Sadece Pavni’ler dostumuzdu. (Topraklarını korumak için savaşmayıp, baştan beyazlara teslim oldukları için mi dost idiler, bilemiyorduk).
Tam biz usta birer aktör gibi rol yapmayı öğrenmiştik ki, bir sabah bağırtı-çağırtılar arasında uyandık. Sabahın erken saatinde tüm mahalle ayaktaydı. Ellerinde kazma kürek taşıyan on kadar işçi sıraya dizilmiş sessiz sedasız duruyorlar, önlerindeki şapkalı bir adam ise mahalleliye avaz avaz bağırıyordu:
– Nasıl haberiniz olmaz be? Otuzaltı tane koca direk yok oluyor, siz kalkmış bana “haberimiz yok” palavrası atıyorsunuz! Devlet malı bu! Hepinizi atarlar içeri valla! Sürüm sürüm sürünürsünüz ömür boyu!
Komşumuz köylü Selim amca dayanamadı patladı:
– Eee yeter be yaaa! Bana bak hemşerim! Sen kim oluyon da bize çığırıp duruyon? Direkleri bize mi teslim ettiyidin? Onnarı orayı koyarıkene bize mi emanet ettiyidin? Habarımız yokkene taa mahlenin dibinde bir yere indirmişin direkleri, baksan ki görünmez buradan, şindi gelmiş hesap soruyon! Get ara gendin bul hırhızı, bize ne sorup durayon be!
Olayı bir kenardan seyreden ben ve Cinik korkudan birbirimize sokulduk. Yakalanmıştık! Bir iki seneye kadar direkleri kimse aramaz sormaz derken sadece birkaç hafta sonra adamlar çıkagelmiş, direkleri arıyorlard!. İtiraf etsek mi, etmesek mi diye soran gözlerle birbirimize bakarken, kıt Türkçesinden dolayı olayı anlayamayan annesine tercümanlık yapmaya çalışan kan kardeşim Kürt Salih’in küçük kardeşi Kıvırcık Hanifi ötüverdi.
– Ben biliyom!
Hiç kimse Hanifi’nin bu söylediğini umursamadı ama işçi ekibinin başı (ya da ustabaşı) umursadı:
– Neyi biliyorsun oolum?
– O direkler nerde biliyom.
– Söyle o zaman!
– Gulver galesinde. Dizilmiş duruyollar. Yüzbaşı Tom Mikisnen argadaşları götürdü.
“Yüzbaşı” kelimesini duyup teleşa kapılan ustabaşı, rahat rahat sigara tellendirmesi dolayısı ile yardımcısı olduğunu sandığımız ustaya döndü:
– Sahipsiz bulunca direklere askeriye el koymuş olmasın Şefik?
– “Sus ulan!” dedi Bakkal Şaban amca Hanifi’ye. Gulver de neresiymiş? Tom Misik kim? Saçma sapan konuşma!
– Valla billa doğru diyom Şaban emmi, bak gel gösterem istersen.
Herkes tek sıra önde, Cinikle ben kafilenin en arkasında, ağaçların arasında yürüye yürüye Kulver’e geldik. Manzara karşısında herkes apışıp kalmıştı! Bu kadar direk buraya kadar nasıl taşınmış ve nasıl böyle muntazam bir şekilde dizilerek dört duvarlı küçük bir kale haline getirilmişti?
Zimmetindeki direklerin ortaya çıkması üzerine rahatlamış olan ustabaşı:
– Sana şeker sucuğu alacam lan ufaklık, peki bu Tom Misik dediğin kim?”
Bizim orada olduğumuzu çoktan fark etmiş olan Hanifi:
– İşte bu! diye beni gösterdi.
– Niye? Tek ben miyim lan? diyerek suçumu bastırırcasına yürüdüm üzerine.
Şu işe bakındı ya! Kan kardeşimin kardeşi, dolayısı ile benim kardeşim, bana ihanet ediyordu! Kızmıştım bu kalleşliğe.
– Sensin, ya başka kim? dedi. Bi tek senin dabancan Tom Mikis dabancası gibi de ondan!
Biraz soruşturmadan sonra bu işin bir ekip işi olduğu anlaşıldı ve bireysel suçlamalardan ve de dayak faslından kurtulduk. Bir saat kadar önce yüzü sapsarı olan ustabaşının yanaklarına nihayet kan gelmişti ve etrafa gülücükler dağıtıyor, ceza almamıza bizzat kendisi engel olmaya çalışıyordu.
– Tamam, tamam! dedi. Biz temel çukurlarını kazacağız. Direklerin dikileceği zaman bu işe karışan bütün çocuklar direkleri buradan söküp bize getirecekler. Anlaştık mı?
Elindeyse “anlaşmadık” de!
Çetenin yarısı kaytardığı için kabak biz elebaşıların başına patladı. Su toplayan avuçlarımızda nasırlar oluştu. Yorgunluktan kolumuzu kaldıramadık günler boyu. Sonunda tüm direkler dikildi dikilmesine de…. telefon tellerinin çekilmesi gerçekten iki yıl sonraya kaldı!
Kırsalda araba kullanırken hala tek tük ağaçtan telefon direkleri gördüğüm oluyor ve o an yanımda kim olursa olsun, gayri ihtiyari, bir elimi tabanca yaparak direğe nişan alıyorum ve var gücümle ateş ediyorum:
“Paat! —–zıppp—- !”
04.02.2015
Adil Karcı
QUACK
Anti-Vaccine Doctor: I Don’t Care If My Kids Make Others Gravely Sick (VIDEO)
“I’m not going to sacrifice the well-being of my child. My child is pure,” Dr. Jack Wolfson said in the interview. “It’s not my responsibility to be protecting their child.”
Wolfson was responding to a public appeal for all parents to vaccinate their children from Arizona pediatrician Dr. Tim Sacks, whose leukemia-stricken daughter was exposed to measles after an unvaccinated American family introduced the disease into the greater population during a trip to Disneyland.
Wolfson was interviewed last week by television station KPNX as a source on the debate over vaccinations, calling himself “the paleo-cardiologist,” according to the report.
The doctor said that children should not avoid getting infections such as measels and mumps. “These are the rights of our children to get it,” he told KPNX.
Back on CNN, Wolfson dismissed his fellow doctor’s appeal to anti-vaxxers.
“As far as I’m concerned, it’s very likely that her leukemia is from vaccinations in the first place,” Wolfson said.
The CNN interviewer asked Wolfson repeatedly if he could live with himself if his unvaccinated child got other children, like Sacks’ daughter, fatally sick.
“I could live with myself easily. It’s an unfortunate thing that people die, but people die. And I’m not going to put my child at risk to save another child,” he said.
ŞARAP ÇEŞNİCİBAŞISI
ŞARAP ÇEŞNİCİBAŞISI
Meşhur bir şarap üreticisinin çeşnicibaşısı (degustatör) ‘ü ölünce yeni bir çeşnicibaşı bulmak için gazetelere ilan verirler…
Kirli görünümlü, saç baş dağınık bir ayyaş fabrikaya başvurur.
Patron adamı basit bir sınavla savmak için, önüne bir kadeh şarap koydurur..
Zaten sarhoş olan adam , kadehi kafasına diker ve…
-“Müscatel ..kırmızı üzüm,güney yamaçlarda büyümüş, 3 yıllık ve çelik kaplarda olgunlaştırılmış” der.
Fabrika müdürü şaşkınlıkla patrona döner ve “Doğru” der.
İkinci kadehi uzatırlar…
-“Güneybatı eğimli yamaçlarda yetişmiş cabarnet ..kırmızı üzümden. 8 yıllık ve meşe varillerde saklanmış..”
Müdür, daha da büyük bir şaşkınlıkla “Gene doğru” der ve sekreterinin kulağına bir şeyler fısıldar.
Genç kız, doğru tuvalete gider ve beyaz şaraba çok benzeyen bir bardak dolusu çişle geri döner.
Sarhoş düşünmeden kafasına diker..
– “Bir sarışın… 26 yaşında, dört aylık hamile …. “Beni ise almazsaniz babasının adını da açıklarım..”
DOKTOR SAFİYE ALİ


TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KADIN DOKTORU SAFİYE ALİ’NİN
121. DOĞUM GÜNÜ ANISINA (2 Şubat 1894-9 Temmuz 1952)
Safiye Ali, İstanbul’da doktorluk yaptığı 1923-1928 yılları arasındaki beş yılda muayenehanesinde hasta bakıp para kazanmaktan çok sosyal kurumlarda karşılıksız hizmetler vererek anne-çocuk sağlığına önemli katkılarda bulundu. Çocuk doğurmadı, ama binlerce yoksul, zayıf ve hasta çocuğu anne şefkatiyle muayene ve tedavi edip beslenmelerini sağladı. Süt Damlası’nda süt çocuğunun bakım ve sağlığı hakkında anneleri eğitti, bu yaş gurubundaki çocukları tartarak gelişmelerini kontrol etti, hasta olanları muayene ve tedavi etti. Annelere çocuklarının beslenme ve gelişimi için gereken modern usulleri öğreterek çocuk bakım ve sağlığına unutulmaz hizmetlerde bulundu. Anneler Birliği’nde doğum öncesi zayıf gebelere baktı, muhtaç olanların doğumdan bir iki gün önce hastanelere yetiştirilmesini sağladı. Himaye-i Etfal Cemiyeti Hanımlar Merkezi ile Türk Kadın Birliği’nin çocuk muayenehanelerinde de bir yaşın üstündeki çocukları bilimsel kurallara uygun olarak büyütüp gönüllü annelik yaptı.
Uluslararası kongrelerde, hem mesleğinde iyi yetişmiş bir kadın doktor hem de Cumhuriyet rejiminin atılımlarını simgeleyen kimliği ile ülkesini en iyi şekilde temsil etti.
Bir Osmanlı paşasının kızıydı, fakat Cumhuriyet ilkelerini benimsemiş ilk kadın doktor olarak kadın hareketine katılıp kadınların siyasal haklarını kazanması yolunda çalıştı. Ama ne yazık ki bu müstesna kadının değeri anlaşılamadı. İthamlar ve çeşitli engellemeler yüzünden Süt Damlası’ndan ve Anneler Birliği’nden istifa etmek zorunda kaldı. Bir süre sonra da, “su yatağını bulur” misali Almanya’ya gitti. 58 yıllık ömrünün yarıdan fazlasını öğrenci ve doktor olarak Almanya’da geçiren Safiye Ali, iki vatanında da yardımseverliğiyle, şefkatli ve özverili çalışmalarıyla kendisini sevdirip iz bıraktı. Adı, İstanbul’da küçük bir sağlık ocağında yaşıyor: Dr. Safiye Ali Sağlık Ocağı (Çekmeköy).
Ancak bu şehrin, yoksul kadınlarına ve çocuklarına verdiği hizmetin karşılığı olarak, Safiye Ali’ye bir vefa borcu vardır. İstanbul’da yapılması planlanan hastanelerden birine “Safiye Ali Hastanesi” adı verilmelidir. O zaman belki Dortmund’da bir gürgen ağacının gölgesinde yatan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktoru Safiye Ali’nin ruhu şad olur.
(Sayın Dr. NURAN YILDIRIM’dan aynen alınmıştır. Fotoğraflar ekte…)






NÂZIM İLE ZEHRA


You must be logged in to post a comment.