TEMEL : TEMEL HUZUR EVİNDE

TEMEL HUZUR EVİNDE

Temel 90 yaşına geldikte mahdumları Temel’imizi, Trabzon’un en güzide huzurevine bırakırlar ise de, akşam oldukta Temel’dir, telli-vizyona karşı iskemle üzerine süvâr olup (binip), temâşâya başlamasından az bir zaman sonra, Pizza kulesi misali sağ yanına doğru öyle bir kaykılmaya başlar ki, telâş eden müstahdem, “amanın Temel dedemiz düşmekte, tiz yetişin !” deyip avazlanaraktan yanına üşüşüp Temel’imizi heman doğrulturlar.
Az bir zaman geçtikte,Temel’dir bu sıra da sol yanından ötürü öyle ziyade kaykılır ki, ha düştüm ha düşeceğim durumuna geldiği anda görevliler, “amanın eyvah yine düşmekte” diyerekten ünneyip koşuşturup Temel’imizi yeniden doğrulturlarsa da, gece boyunca Temel’imiz biz diyelim on, siz deyin yirmi kez kaykılıp düşme durumlarına gelip, her defasında da yiğit bir müstahdem tarafından kurtarılır.
Devrisi sabah olduktakta, mahdumlar babalarını ziyaret edip huzur evindeki ilk gecesini sual ettiklerinde Temel’dir , “Her pir şey pek eyidur evlâtlarım, lâkin ve emmee.. ha pu herifler insanı rahat bir osurtmayır da.”
Timur

TAVŞAN KARDEŞ

Ormana bir kerhâne açılmış ki  tavşan kardeş
abazalıktan kurtulmak amacıyla içeri girdikte parası
yetmediğinden “sen ancak boa yılanıyla yatarsın”
lâfına, “naapalım, kısmetsiz deveyi çölde kutup ayısı
öpermiş” hesabınca…, kaldırdırmasıyla yılanı
güzelce becermeye başlamış. Lâkin yılandır, efkârı bambaşka olup, “ah ulan şu tavşanı bir yutsam ne lâzım gelir” diyerekten nefsini bir
tutmuuş.. iki tutmuuş.., derken dayanayıp tavşan kardeşi
happadanak yutmuuş.. Lakin içine ossaat bir nedâmet çökmüş ki,
“heyvaaah !.. ben ne ettim de tavşanı yuttuuum .. billahi şimdi beni işten atmazlar mııı..?! Yandım ben vışş aneeey !!” diyerekten dövünüp, tavşan kardeşi “öööğh..hak-tuu” diyerekten
midesinden çıkarmasıyla, tavşanın korkudan götü morara, gözleri
belere, nefesi kesile ,  “damına konduumun yılanııı !.. o ne biçim ağıza almak kız öyle orospuu !!..” diye avâz edermiş.
TS
 
 

DR. NEDİM ÇAKAN’DAN “KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT”

NEDIM CAKAN

08.10.2014 20:25

KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT

Önce sübjektif bir düşüncemi yazayım. Bir endokrinolog olarak birçok “psikiyatrik” hastalığın ileride biyokimyasal bozukluklar olarak açıklanacağını  ve tedavilerinin bazı imün veya endokrin sistem kontrol edici ilaçlarla mümkün olacağını düşünüyorum.

Bu yazı dizisinde hayvanlarda ya da insanlarda delilik olarak adlandırılabilecek davranışların nedenlerinin  parazit ya da enfeksiyon olabileceğini göreceğiz. Bu örnekler bilim kurgu gibi gelse de doğada gerçekten gözlenmiş  olaylar. İsteyenler için kaynaklar aşağıda, yazının sonlarında. Dizinin ilk yarısında karıncalar var.

—–o—–

Dicrocoelium dendriticum.

D. Dendriticum  parazitik bir yassı solucan. 


Parazitlerin kendileri de başka parazitler tarafından  enfekte edilebilir. (Örneğin bakteriler içlerine giren virüslerin genetik yapısına göre nitelik değiştirebilirler.)

Parazitler sıtma oluşturan plasmodium falciparum gibi tek hücreli protozoalardan veya yuvarlak, yassı, ya da şerit şeklinde sınıflandırılan helmintlerden (solucanlar) oluşmakta.

D. Dendriticum bu parazitlerin yassı olanlarından ve evrim sonucu inek gibi geviş getiren hayvanların karaciğerinde yaşamlarını sürdürüyorlar.  Parazitlerin neden olduğunu bilmediğimiz nedenden dolayı çoğalmaları için bazen birçok aşamadan ve konaktan geçmeleri gerekiyor. Aşağıda DD’nin D harfi şeklindeki yumurtasının mikroskoptaki görünüşü var.

Solucanın ineğin karaciğerinden safra sistemi ile barsaklara geçen  yumurtaları  hayvanın dışkısıyla etrafa saçılıyor. (Doğada niye diye sormayacaksın) İnek, öküz dışkısıyla beslenen salyangozlar  bu yumurtaları da alıyorlar. Salyangozlar ağır ağır yollarına devam ederken yumurtalar değişim geçiriyor. İki oosit evresini geçip, serkarya (cercaria)  haline geliyorlar.  Serkarya halindeki parazitler, salyangozun solunum sistemine geçip  salyangozun hareketini kolaylaştıran sümük yumaklarının içine giriyorlar. Salyangoz hareket ederken sümüklerini ayaklarının altına yayıyor ve böylece serkaryalar tekrar toprağa dönüyor.

Salyangoz

Yine nedendir diye sormayın (bana göre karıncaları çeken bir kimyasal madde var olmalı) karıncalar bu sümükleri yiyor ve solucanın serkaryaları tarafından enfekte oluyorlar. Genelde gerek salyangoz gerekse karıncalar çimlerin diplerinde inekler tarafından ezilmeden ve yenmeden dolaşıyorlar.

Karınca

İşte burada olağan dışı birsey oluyor: Salyangozun sümüğünü yiyen karıncalara geçen serkaryaların çoğunluğu karıncaların karınlarının altında kist halinde duruyor.  Birkaç serkarya ise metaserkarya haline geçip ezofaguz (yutma borusu) altındaki karıncaların nöronal ganglionlarına geçip karıncanın davranışını kontrol altına alıyor. Normalde ineklerden kaçan karıncalara bir şeyler oluyor. Normalde sağlıklı karıncalar güneş batıp  hava soğumaya başlayınca   yuvalarına dönmeye başlıyor. Metaserkaryanın kontrolündeki karıncalar ise  gidip çimlerin en taze ve yeşillerinin üstünde çimleri ısırıp sabaha dek bekliyorlar. Eğer inekler gelip çimleri ve onları da yemezse sabah havanın ısınmasıyla normal yaşamlarına dönüyorlar.  Taa ki akşama dek.

Solucanın metaserkarya halinde iken karıncayı birtakım biyokimyasal maddelerle etkileyip karıncanın davranışını özellikle de ineklerin çimleri en çok yedikleri akşam güneş battıktan ve sabah güneş doğmadan önce  bu davranışlara sürüklemesi olağanüstü.  Yeşil çimenlerle birlikte karıncaların da yenmesiyle solucan ineklerin sindirim sistemine ve oradan karaciğerine geçerek yaşam evresini tamamlıyor ve erişkin yaşamına devam ediyor.

İLGİLİ YAZI :”KARINCANIN İNTİHARI” FİKİR UÇUŞMALARI BÖLÜMÜNDE https://timursumer.com/?p=1306  

HACETTEPE 70 : 50. YIL TOPLANTISI (Dr. Salih Yurtbaşı)

salih

                   oradaki çocuksu güneş

                  herkes hep herkes gibiydi
                  ben nasıl ben gibiysem

                  bilirsin işte iki arada bir derede
                  nasıl azar azar yaşıyorsak 
                  ayrılıklar ve aynılıklar içinde
                  kime sorsam; düşsel sabahın sessizliğini
                  ya da bitkin bir kelebeğin çırpınışını anlatıyordu
                  yol yorgunuydular…

                                        bakınca gözlerimize

                                                 ağlar gibiydik hepimiz…

                  her şey hızla değişti sonra

                  birliktelik indi sığındı kollarımıza
                  sarılıp öptü bizi ateşten dudaklar
                  düğün eviydi her yer
                  gençliğim oradaydı, senin gençliğin de
                  orada dirilik vardı güç vardı
                  sevgi indi sığındı kollarımıza
                  zümrüt oldu yakut oldu 
                  her şey hızla değişti orada…

                                           yılları çoğalmış

                                                  çağlar gibiydik hepimiz…

                  niçin boğardı insan kendini bazen bir kaşık suda
                  niçin yazılırdı  bunca dize, neden ağlaşırdı derin karanlığında
                  şaşı duygularının gizemine ulaşmak için
                  bıkmaz mıydı dolaşmaktan içinde
                  oysa kimse korkmuyordu tükenişden artık
                  hemen hesaplaştık acıyla
                  hemen yolladık onu sonsuzluğa

                  çünkü görüyorduk 

                  avucumuzdaki çocuksu güneşi
                  çocuksuydu her şey
                  çocuklaşmıştık biz

                  her şey değişmişti orada

                                           gecesi olmayacak

                                                    dağlar gibiydik hepimiz…

 

 
                   Salih R. Yurtbaşı

                   (15.10.2014  Ankara)

salih 

HACETTEPE 70 : 50. YIL TOPLANTISI (Dr. Selahattin Selim)

1

UNUTULMAZ HAFTA SONU; 10-12 EKİM2014

 

  •          50 yıl önceyi anma toplantısı yer ve tarih tespit edildikten hayli sonra,bu işlerin ustasını canından bezdiren ihmaller,zamanında yatmayan para,e-postalara cevap için gereken ilginin olmayışı,geliyorum diye ilk ortaya atılanların suskunluğu organizasyonda sıkıntılara açsa da büyük organizatör yılmadı.Her ne kadar fikir babasıyım diye övünen ama fikire mama bile vermeye erinen yakışıklı  kardeşimiz de nasıl olsa İlhan hamallık yapar diye gönül huzuru ile yan gelip yatsa da bildiği bir şey vardı.Er ya da geç plan gerçekleşecekti.
  •          Titreyen Göl’ü titreten bir coşku ile yapılan şaşırtıcı karşılama elbette Aslan yeğenimin azmi,Muzo kardeşimizin desteği , yakın çalışma gurubunun hevesle katkısı ile gerçekleşti. Günün ilk şeref vereni ben olduğum için aslan yeğenim elimi öptü,ben de  onun alnını öptüm.Arkadan değişik frekanslarda sevinç ve farklı duygu tezahürleri birbirini izledi. Çarpıcı hediyeler,gülücükler elbette bir yatırım içindi ve kendini zorla genel sekreter atayan İlhan daha fazla beklemedi,”paraları uçlanın lan”diye yılıştı.Tahsildar olarak da Muzo görev alınca itiraza cesaret eden de çıkmadı tabii.
  •          Ben herkes gibi İlhan’ın edep dışına taşan azgın tavırlarını bu kadar  ileri götüreceğini bilmediğim için afallamadım değil.Sonra dozun gittikçe artması kimseyi şaşırtmadı.Hatta bu azmalar ,kahkahaların göz yaşları ile sürmesine yol açtı.Yol yorgunu falan demeden akşam yemeği öncesi sunumlara geçildi.Sanki bilimsel toplantı vardı.Bizi gören bir alman bilimsel bir taplantı mı olduğunu sormadan edemedi.Gerçekten,İlhan’ın yönetiminde Yücel’in ciddi ve emek dolu sunumunu,İskender’in başka bir bakış açısını dile getirmesi,ciddi bir ilgi gördü.
  •         Akşam yemeğinde,turbun büyüğünün heybede olduğu anlaşıldı.Önce İlhan’ın Huysuz Virjin-Cem Yılmaz  karışımı her lafa bir cevabı,cevap yetmezse ağzına yakışan ve yakası açılmadık küfürleri ile başlayan eğlence,Ahmet Kurtaran’ın sıcak şarkılarını,tarzı dışında kanun eşliğinde söylemesi sonrası sevgili Nazım Şuvağ herkesi coşturdu.50 yıldır hekimlikle müziği beraber götüren ve her ikisinde de başarı gösteren kardeşimiz,arkasında eşi Zehra Şuvağ’ın varlığını ve desteğini gururla söyleyebilen kişilikte biri.Ne yazık ki Nazım’ın övdüğü o çok güzel şarkı söylemesini izahı güç çekingenlik yüzünden dinleyemedik.Söylenen her şarkıya katılmayan yoktu.Artık tarzı olan bir usta sanatkar olarak bize cesaret vererek işi doyulmaz müzik ziyafetine döndürdü.Espiriler,şakalar,sataşmalar,müzik hepimizi sarhoş etti.
  •          Ertesi gün rahmetli bir arkadaşımız için kırmızılar giyildi,toplu fotoğraf çekildi.Kısa bildiriler(!) ve münferit performanslarla , akşam sefasını beklemeye başladık.Tadını bir aldık ki vaz geçilir gibi değil.Bu toplantının her şeyi ,planlayıcısı ve uygulamalardaki yönetmeni yine bir yenilik getirdi.Bu akşam önde  oturuşlarını bile planladığı bayan korist, arkalarında istediği gibi duracak erkek korist düzeni kurdu,kimseye oturma izni vermediği sol baştaki sandalyeye kuruldu.M.Ali de bir yığın ahlaksız tekliflerden sonra bir kadeh rakı sunup yanına çöktü.Sonunda bisi en rezil şekillerde yapıp çekildiler,şef A.Kurtaran da o an kurtuldu.  
  •        İnanılmaz bir şey oldu ve kahramanımız tamam bu kadar deyip masasına çökünce Nazım sanatçı kaprisini tersine işletti ve şarkı söylemede ısrar etti.Huysuz-Cem karması patron da lanet olsun gibilerden tamam lan dedi.Demek ki gereken buymuş.Nazım coştu,bizler coştuk. Bu eğlence bitmesin diye   herkes hançerelerini yırtarcasına şarkılara katılıyordu.Sağolsun nazım da müzik terbiyesi veren hoca gibi sabırlı ve şendi.
  •        Bu toplantıya katılanlar gamsız,tasasız insanlar değildi.Her birinin içinde ne fırtınalar koptuğu bilinmez.Ama bu hafta sonunu korsan gemisi turu,gemide azan türküler ve oyun havaları eşliğinde yüzme ve balık keyfi de unutulmaz  anlar yaşadık.
  •         Bu hafta sonunu katılanların hepsi mutlu oldu.Unutacaklarını sanmam.Bir dahaki toplantı için çalışmalara başlandı.Acaba o  toplantıya yaşayıp katılanlar,katılamayanları nasıl anarlar diye düşünmeden edemedim.Malum yaş 70 !
  •         Sevgili İlhan Erkan ve yardımcılarına yürekten teşekkürler.Minnetlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
Dr.Selahattin Selim
785
EYUP4322
2
neco ilhan salih nuri

JIM HANSON’S PREDICTIONS

JIM HANSEN

Extreme weather means more terrifying hurricanes and tornadoes and fires than we usually see. But what can we expect such conditions to do to our daily life?

While doing research 12 or 13 years ago, I met Jim Hansen, the scientist who in 1988 predicted the greenhouse effect before Congress. I went over to the window with him and looked out on Broadway in New York City and said, “If what you’re saying about the greenhouse effect is true, is anything going to look different down there in 20 years?” He looked for a while and was quiet and didn’t say anything for a couple seconds. Then he said, “Well, there will be more traffic.” I, of course, didn’t think he heard the question right. Then he explained, “The West Side Highway [which runs along the Hudson River] will be under water. And there will be tape across the windows across the street because of high winds. And the same birds won’t be there. The trees in the median strip will change.” Then he said, “There will be more police cars.” Why? “Well, you know what happens to crime when the heat goes up.”

And so far, over the last 10 years, we’ve had 10 of the hottest years on record.

That conversation would have taken place in 1988 or 1989, which means Hansen was making predictions about what would happen by 2009.

The Times should move global warm-mongering out of the Science section and into a new Science Fiction section.

GLOBAL WARMING MELTDOWN

The Global Warming Statistical Meltdown

Mounting evidence suggests that basic assumptions about climate change are mistaken: The numbers don’t add up.

By

JUDITH CURRY

Oct. 9, 2014 8:31 p.m. ET

At the recent United Nations Climate Summit, Secretary-General Ban Ki-moon warned that “Without significant cuts in emissions by all countries, and in key sectors, the window of opportunity to stay within less than 2 degrees [of warming] will soon close forever.” Actually, this window of opportunity may remain open for quite some time. A growing body of evidence suggests that the climate is less sensitive to increases in carbon-dioxide emissions than policy makers generally assume—and that the need for reductions in such emissions is less urgent.

According to the U.N. Framework Convention on Climate Change, preventing “dangerous human interference” with the climate is defined, rather arbitrarily, as limiting warming to no more than 2 degrees Celsius (3.6 degrees Fahrenheit) above preindustrial temperatures. The Earth’s surface temperatures have already warmed about 0.8 degrees Celsius since 1850-1900. This leaves 1.2 degrees Celsius (about 2.2 degrees Fahrenheit) to go.

In its most optimistic projections, which assume a substantial decline in emissions, the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) projects that the “dangerous” level might never be reached. In its most extreme, pessimistic projections, which assume heavy use of coal and rapid population growth, the threshold could be exceeded as early as 2040. But these projections reflect the effects of rising emissions on temperatures simulated by climate models, which are being challenged by recent observations.

Human-caused warming depends not only on increases in greenhouse gases but also on how “sensitive” the climate is to these increases. Climate sensitivity is defined as the global surface warming that occurs when the concentration of carbon dioxide in the atmosphere doubles. If climate sensitivity is high, then we can expect substantial warming in the coming century as emissions continue to increase. If climate sensitivity is low, then future warming will be substantially lower, and it may be several generations before we reach what the U.N. considers a dangerous level, even with high emissions.

The IPCC’s latest report (published in 2013) concluded that the actual change in 70 years if carbon-dioxide concentrations double, called the transient climate response, is likely in the range of 1 to 2.5 degrees Celsius. Most climate models have transient climate response values exceeding 1.8 degrees Celsius. But the IPCC report notes the substantial discrepancy between recent observation-based estimates of climate sensitivity and estimates from climate models.

Nicholas Lewis and I have just published a study in Climate Dynamics that shows the best estimate for transient climate response is 1.33 degrees Celsius with a likely range of 1.05-1.80 degrees Celsius. Using an observation-based energy-balance approach, our calculations used the same data for the effects on the Earth’s energy balance of changes in greenhouse gases, aerosols and other drivers of climate change given by the IPCC’s latest report.

We also estimated what the long-term warming from a doubling of carbon-dioxide concentrations would be, once the deep ocean had warmed up. Our estimates of sensitivity, both over a 70-year time-frame and long term, are far lower than the average values of sensitivity determined from global climate models that are used for warming projections. Also our ranges are narrower, with far lower upper limits than reported by the IPCC’s latest report. Even our upper limits lie below the average values of climate models.

Our paper is not an outlier. More than a dozen other observation-based studies have found climate sensitivity values lower than those determined using global climate models, including recent papers published in Environmentrics(2012),Nature Geoscience (2013) and Earth Systems Dynamics (2014). These new climate sensitivity estimates add to the growing evidence that climate models are running “too hot.” Moreover, the estimates in these empirical studies are being borne out by the much-discussed “pause” or “hiatus” in global warming—the period since 1998 during which global average surface temperatures have not significantly increased.

This pause in warming is at odds with the 2007 IPCC report, which expected warming to increase at a rate of 0.2 degrees Celsius per decade in the early 21st century. The warming hiatus, combined with assessments that the climate-model sensitivities are too high, raises serious questions as to whether the climate-model projections of 21st-century temperatures are fit for making public-policy decisions.

The sensitivity of the climate to increasing concentrations of carbon dioxide is a central question in the debate on the appropriate policy response to increasing carbon dioxide in the atmosphere. Climate sensitivity and estimates of its uncertainty are key inputs into the economic models that drive cost-benefit analyses and estimates of the social cost of carbon.

Continuing to rely on climate-model warming projections based on high, model-derived values of climate sensitivity skews the cost-benefit analyses and estimates of the social cost of carbon. This can bias policy decisions. The implications of the lower values of climate sensitivity in our paper, as well as similar other recent studies, is that human-caused warming near the end of the 21st century should be less than the 2-degrees-Celsius “danger” level for all but the IPCC’s most extreme emission scenario.

This slower rate of warming—relative to climate model projections—means there is less urgency to phase out greenhouse gas emissions now, and more time to find ways to decarbonize the economy affordably. It also allows us the flexibility to revise our policies as further information becomes available.

Ms. Curry, a professor and former chairwoman of the School of Earth and Atmospheric Sciences at the Georgia Institute of Technology, is the president of Climate Forecast Applications Network.

MAYMUN VE KERTENKELE

FL TIMSAH
1Monkey-Monday-1Kertenkele ve maymun
Dertli maymun kardeş ağacın tepesinde rakı şişesini açmış, sofrasını fındık fıstık ile donatıp başlamış demlenmeye. Bitişik daldan geçmekte olan bir kertenkele ise maymuna pek imrenip, “Maymun kardeş derdin nedir ki içmektesin ?” demesiyle, maymundur, “Ahh kertiş kardeş, ben dertlenmeyeyim de kimler dertlensin. KAPADOKYA ormanından yeni geldim. Lakin tüm yâran şimdi uzak bir ormanda toplaşıp yıldönümlerini kutlayacaklar da ben, heyhat, gidemiyorum” deyip kertenkeleyi  sofrasına davet etmiş. 
Kertiş kardeş pek acımış maymuna. Oturup başlamışlar birlikte demlenip önce maymunun derdini, sonra da “Tüh lan.. bak seçim de böyle oldu.. lan n’olacak bizim ormanın halleri ?” konusunu tartışmaya. 
Bir büyük rakı devrilince, kertiş kardeş, “Ben varıp bir su içip de gelivereyim be maymun kardeş” deyip aşağı inmiş ve yakındaki nehire su içmeye gitmiş. Lâkin, sarhoşlukla nehire biraz fazla sarkınca da ‘cuup !’ diye suya düşüvermez mi ?… Allahtan, oradan geçen bir timsah hemen yetişip kertenkeleyi boğulmaktan kurtarıp kıyıya çıkarıvermiş. 
“Böyleyken böyle” demiş kertiş kardeş. “Maymunla kafayı çekiyorduk, hem susadım hem çişim geldi, şimdi beni merak eder”. 
“Ben gider ona haber veririm” demiş timsah kardeş. 
Ağacın altına yaklaşan timsah yukarı doğru bağırmış; “Heey..! maymun kardeş bakıver bir yol hele..! ” 
Daha lâfını bitirmeden, maymundur aşağıdaki timsahı görmesiyle hayretten uvulasını gurppadanak yutup “Vışş aneey !..o ne biçim su içmek lan kertiş kardeşim ?!  Maşallah partimize başkan olacak kadar büyümüşsün, dur hele gelip seni bir öpeyim” deyip aşağıya inmesiyle hain timsah, maymun kardeşi harppadanak ve dahi çiğnemeden yutuvermiş.
Kıssadan hisse : Saftirik maymun timsaha yem olur. 
Timur
 

EŞEK VE İNEK

 

essek-bagiriyor

Temel eşeği yularından çekerek yatak odasına sokmuş. Karısı yatağında doğrulup hayretle bakarken, Temel’dir, “Ahacuk eyice pir pakasun da..’uy başum ağrii’ diye naz yaptığun her gece ha pu inekle yatayrum..”
Karısı sinirle gülmüş , “Ula sende kafa olsa punun inek değül eşek olduğunu pilurdun ..” deyince Temel’dir , “Saa  söylemeyrum da?     ..  ha pu eşekle konuşayrum “.

TS

komik-inek-resimleri

ADİL KARCI’DAN ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI

ZIKKIM YE

ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI

 

Şimdi anlatacaklarımın gerçek olduğuna inanmanız çok güç, biliyorum ve inanmanızı da beklemiyorum.  Ama “olmaz” demeyin zira “olmaz” diye bir şey yoktur hayatta.

 

Bir insanın yaşamında birçok arkadaşı olabilir ama aralarında mutlaka bir tanesi vardır ki “Yanlış anlar mı acaba?” diye hiç düşünmeden onunla her konuyu konuşabilirsiniz, her türlü şakayı yapabilirsiniz ve de onunla konuşurken cümlelerinizi sansürleme ihtiyacı duymazsınız.  İşte elli yılı aşkın süredir arkadaşım olan Erdoğan da benim için böyle bir arkadaştır.  Tabii evlendikten sonra eşlerimiz de tanışıp birbirleri ile samimi arkadaş oldular ve Erdoğan’la benim çizgi dışına taşan konuşma tarzımıza da zamanla alıştılar.

 

Altı ay kadar önceydi.  Geçirdiğim diz ameliyatı sonrası, bir gün  ayağımı uzatmış, kahvemi yudumlayıp gazetelere bakarak zaman geçiriyordum ki  telefon çaldı, açtım; kadim dostum Erdoğan’dı:

 

–       Ne o ya?  dedi,  Yürüyüş takımlarını tamir ettirmişsin?  Haberimiz olmadı…

–       Haklısın, sen duyasın diye gazetelere ilan vermem gerekiyordu, veremedim.       Affedersin!

–       Dalga geçmeyi bırak, hakkaten nerden çıktı şimdi bu ameliyat ayağı?

–       Hiçbir yerden çıkmadı, ben canım sıkıldıkça gider diz ameliyatı olurum ya, bu da onlardan bir tanesi işte. 

–       Tamam be tamam.  Evdeysen hanımla bir çay içimi uğrarız akşama.

–       Çay ikram edeceğimizi kim söyledi sana be?  Misafir umduğunu değil bulduğunu içermiş!  Ne ikram edeceğimize sen mi karar vereceksin?

–       Valla o karar sana kaldıysa sirke içeceğiz demektir!

 

“Hastaya eli  boş gidilmez” demiş eşi.  Erdoğandır bu, bize gelirlerken bir markette durmuş, büyük bir şişe rakıyı hediye paketi yaptırmış.   Önce normal bir hediye paketlendiğini sanarak arabada bekleyen eşi Erdoğanın elindeki pakette içki olduğunu anlayınca;

–       Yahu Erdoğan sen deli misin?  Hastaya alkollu içki götürülür mü hiç?

–       Sen karışma hanım.  Bu adam mide, kalp vs. ameliyatı olmadı, diz ameliyatı oldu.  Eminim hastanede bile serum  yerine rakı istemiştir.

–       Valla bey, her ikiniz de tuhafsınız, kusura bakmayın yani!

 

Biraz hoşbeşten sonra, “Eee”, dedi Erdoğan, “Adettir oolum, misafirin getirdiği hediye  açılır, birazı da getirene ikram edilir.  Hediyeni açmayacak mısın?” 

“Yoğurt mu dedin?” diye cevapladım.  “Bu kaliteli içkiyi senin gibi kalitesiz bir mahluka ikram edeceğimi mi sanıyorsun?  Avucunu yala sen!”  

Biraz sonra ikram edilen kahveyi Erdoğan memnuniyetsiz bir tavırla içerken:

 

–       Hadi Erdoğancığım, hadi, burada bayatladın artık, yallah, bir an  önce  git de şu aslan sütünün tadına bakayım artık, dedim.

–       Lan “gözüne-dizine dursun” diyecem ama, sağlam dizin de yok ki! dedi.

–       Al be başına çal rakını! diye bağırdım, yalancı bir hiddetle.

–       Yok artık, getirdik bi defa, bi de geri götürüp hamallığını mı yapacam? Sende kalsın,  başımın-gözümün sadakası olsun!

 

“Gün gelir bu lafı sana yedirmez miyim?” diye içimden geçirerek Erdoğan’ı yolcu ettim.  Birkaç ay kadar sonra, yazıhanede işlere dalmışken, yine elli yıldır tanıdığım, ama artık Adana’dan Mersin’e taşınmış olan müşterek bir arkadaşımız aradı, “Duydun mu? dedi.  Erdoğan mide ameliyatı olmuş.”

“Yoo, dedim, ne zaman?”   “Valla bir hafta kadar önce olmuş, ben de dün duydum ama ziyaretine ancak hafta sonu gidebilirim.  Bugün telefon açtım kendisine, iyiyim filan dedi ama sen git gör istersen, sesini pek beğenmedim”.   Hemen sarıldım telefona, uzun uzun çaldıktan sonra Erdoğan’ın kendisi açtı telefonu ama hiç de sağlıklı olmayan titrek bir sesle:

 

–       Alooo?

–       Erdoğan?  Sen misin?  Tabii ki sesimden tanımıştı beni ve malum tarzda cevapladı:

–       Yok ben Erdoğan’ın klonlanmış ikiziyim!  Lan şurda ölüyoruz, aramak adamın aklına bir hafta sonra geliyor.  Hadi beee…

–       N’apalım oğlum, ameliyat ilanını yerel gazete yerine ulusal bir gazeteye verseydin duyardık.  Üstelik o vefasız televizyoncular da senin gibi meşhur bir sanatçının ameliyatını haber yapmamışlar.  Ayhan’dan duydum bu gün.

 

Çok da önemli olmayan elimdeki işi hemen bırakıp bu defa bizim evin numarasını tuşladım:

 

–       Hanım,  dedim, Erdoğan mide ameliyatı olmuş, müsaitsen hazırlan, yarım saat kadar sonra seni alayım, ziyaretine gidelim.”

–       Hastaneden çıkmış mı?

–       İki gün olmuş eve geleli.

–       “Elimiz boş mu gideceğiz peki?  Gelirken bir şey al bari. 

–       En kralından ithal bir içki paketlettiririm ona.

–       Deli misin ya?  Adam mide ameliyatı olmuş!  Saçmalama allahını seversen!

–       Ya ne alacaktım?  Parfüm mü?  Ruj mu, rimel mi? Manikür-pedikür seti mi?  Ne?

–       Bak, yolunun üzerindeki mağazaların birisinden güzel bir nevresim takımı al mesela. 

 

Eve dönerken rastladığım ilk tuhafiye mağazasında “Oğlum”, dedim genç tezgahtara, “en kalitelilerinden  birkaç tane nevresim takımı göstersene bana”.  Çocuk  elindeki malları açıp bana beğendirmeye çalışırken telefonum çaldı, eşim:

 

–       Neredesin?

–       Nevresimcide.  

–       Bak, kaliteli bir bornoz-havlu takımı da olur, ama nevresim alacaksan şöyle açık kahve-krem renklerini tercih et ve de desenler modern olsun.  Öyle çiçekli miçekli bir şey alma.

–       Başka emrin?

–       Yok!   dedi demesine ama telefonun tekrar cırlaması çok uzun sürmedi.

–       Bak, ambalajını da çok güzel yapsınlar ha!

–       Yahu bilseydim önce seni alırdım evden, ne alacaksak beraber alırdık!  Tamam, ambalajı da güzel olacak merak etme.

 

Müşterisini memnun etmek isteyen genç tezgahtar, ambalaj konusunda her kaprisime boyun eğiyor, nasıl istersem o şekilde yapmaya çalışıyordu.  Paket tam kapanmadan aklıma geldi:

 

–       Bi dakka yaa, içine bir not koymam lazım.  Parşömen gibi bir şey var mı?

–       Yok ama… abi bi dakka, diyen çocuk fırladı dışarı, bitişikteki kırtasiyeciden krem renkli bir zarf ve üzerinde hiç yazı olmayan aynı renkten bir tebrik kartı getirdi.

–       Bunlar olur mu abi?

–       Olur, hem de daha iyi olur, sağol!

 İri iri harflerle ve özen göstererek karta  “Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!” yazıp zarfa yerleştirdim.  Çocuk zarfı aldı, şeffaf bir bant ile onu nevresimin fabrikasyon poşetine yapıştırdı sonra da dış ambalajı kapattı.  Zaten yeteri kadar süslü püslü olan ambalaj kağıdının üzerine bir de gül, papatya vs. şekilleri yapıştırılıp  rengarenk rafya şeritleri ile de birkaç fiyonk yapılınca bir sanat eseri çıktı ortaya. Yani çölde susuz kalmış olan birisine “bunun içinde soğuk su var” deyip o paketi verseler, eminim ambalajının güzelliği bozulmasın diye  paketi açıp da o suyu içmez!  O kadar yani…

 

Neyse, görebilmesi mümkün olmadığından dolayı paketin içerisindeki nevresim için bana not veremeyen eşim, ambalaja bakıp “Güzel olmuş!” dedi ama “Biraz abartmamış mısın?” diye de bir şerh koymayı da ihmal etmedi. Boşver, hediye alma konusunda özürlü olan bendeniz, “dörtbuçuktan beş” ile de olsa, sınıfı geçmiştim ya, ona bak!

 

Yatağında oturuyor halde olan arkadaşımı tahmin ettiğimden daha iyi durumda buldum.  Hediyesini yanına bıraktım ve  “acaba şimdi açar mı?” diye bekledim ama sadece teşekkürle yetindi.  Bana getirdiği hediye paketini daha önce ben açmamış olduğum için şimdi bunu ondan istemeye hakkım yoktu tabii ki.  Fazla oturmadık kalktık.

 

Paketi açıp notumu okuduğundaki halini merak ederek bir hafta bekledim; ses seda yok!  Ne yapıp edip o paketi açtırmalıydım ona. Dayanamadım telefon ettim.  Bu defaki sesi çok daha sağlıklıyd Erdoğan’ın ve neş’esi yerindeydi.  Biraz hoş-beşten sonra, hediyesini açıp açmadığını sordum.  Biraz önce çın çın öten sesi aniden pes perdeye indi:

 

–       Valla ciğerim sana bi şey söyliycem ama lütfen bozulma.

 

          Yazdığım kart için beni haşlayacağını sanarak:

–       Canın sağ olsun, söyle de rahatla hadi, dedim.

–       Yaa geçen Pazar günü bizim oğlanın nişanlısının annesine ani bir ziyaret yapması gerekmiş yengenin.  Bilirsin, bizimkiler hiçbir yere eli boş gitmez.  Senin hediyeyi ucundan açıp bakmış ki nevresim takımı. Açtığı köşeyi tekrar yapıştırmış.  “Pazar günü nereden hediye bulup da alacağım, hem ambalajı da muhteşem, bunu götürsem olur mu? diye sordu bana.  Ben de tamam deyip başımdan savdım.  Yoksa git Pazar günü çarşı-pazar dolaş, açık dükkan ara…Kısacası kabak benim başıma patlayacaktı.  Kızmadın inşallah!

–       Eyvaaahhh! diye bağırdım gayri ihtiyari.

–       Ne oldu yaa?  Hayır bozulduysan tamam da, “eyvah” niye?

–       Aman nedenini sorma.  Peki o kaynana ile aranız nasıl şu an?

–       Gayet iyi, niye ki? Kötü mü olmalıydı?

 

Utanç, kızgınlık, pişmanlık karışımı bir ifade ile olayı hikaye ettim kendisine.  Bu defa “Eyvaaahhhhh” deme sırası ona gelmişti.  Nasıl demesin? Kadın o notu okuduğu an nişan yüzüğünü kaldırıp başlarına atar!  Neticede birbirini seven kızın da oğlanın da mutluluğunun sonu olur bu!

 

–       Nasıl etsek de bu işi temizlesek?  diye hayıflandı Erdoğan.

–       Valla en iyisi yenge gidip olayı anlatsın.  Yoksa kadının o paketi açtığı an bomba patlar.  İyisi mi, paket açılmadan gerçeği söylemek.

–       Yahu nasıl “Başkasından gelen hediyeyi sana getirmiştim” diyebilir ki?

–       Bak, sen şimdi git başka bir hediye al, benzer şekilde ambalaj yaptır, yenge de “hediyeler karışmış, Erdoğan’a arkadaşından gelen paketi yanlışlıkla size getirmişim” desin, onu verip diğerini geri alsın.

 Daha lafım bitmeden telefon kapanıverdi.  Az sonra bir daha aradım.

–       Ne oldu, telefonu niye kapattın?

–       Ne olacak, arabadayım, senin aklına uydum, başka bir hediye almaya gidiyorum.  Kaybedecek zaman mı kaldı ki?

 O günün akşamı Erdoğan’dan bir telefon:

 

–       (Mezardan çıkan bir sesle) alooooo!

–       Ne oldu, olayı çözdünüz mü?

–       Ne çözmesi be?  Daha beter battık!  Niye koydun ki o notu o paketin içine?

–       Niye olacak, sen bana getirdiğin rakı için “Başımın-gözümün sadakası olsun”

dememiş miydin?

–       Kes be!  Dediysek senin de karşılık olarak bir şey yapman şart mıydı?

–       Yahu bırakalım şimdi didişmeyi.  Ne oldu, sen onu anlat.

–       Ne olacak, bizim dünürün iş arayan bir oğlu vardı.  Üst katlarında

benim de uzaktan tanıdığım, Melih bey ve Nermin hanım oturuyorlar.  Adam İskenderun’da bir fabrikada müdür.  Bu oğlanın işe girmesine yardımcı olmuş.

–       Eee de, ne alaka?

–       Dur be anlatıyoruz işte. Bizim dünür de kalkmış, teşekkür amaçlı ziyaretinde bizim ona verdiğimiz senin paketi açmadan Nermin hanıma hediye olarak vermiş.  Bir şey değil, bizim oğlan nişanlısından, o çocuk da işinden olacak!

–       Erdoğan? Dalga geçmiyorsun değil mi?

–       Yemin ederim olay aynen gerçek!

–       Ulan daraldım be!  Ne olacaksa olsun birisi açsın şu paketi artık! Valla bu paket biraz daha elden ele dolaşmaya devam ederse uluslar arası bir savaşa neden olacak!

Her an bir olayın patlak verdiği haberini duyma vesvesesi ile beklemekten başka yapacak bir şeyimiz kalmamıştı artık.  Sessizlik bazen bombadan daha fazla ses çıkartır, biliyor musunuz?  Beynimizde patalayan sessiz sedasız bombalarla bekledik, bekledik; hiçbir haber yok.  Tam aksine, eli o pakete değmiş olan herkes eskisinden daha içli-dışlı, daha samimi olmuştu birbirleri ile!

 

Kurban bayramı arifesinde yapılan geniş kapsamlı ev temizliği  sırasında, ayak altında dolaşıyor olmamak için, yazıhaneden eve dönüşümü biraz geciktirdiysem de geldiğimde yardımcı kadının ayakkabıları hala kapı önünde duruyordu.  Zili çalmayıp kapıyı anahtarla açtım ki kimse yaptığı işe ara vermek zorunda kalmasın.  Eşim kızmış bağırıyordu:

–       Bu resmen terbiyesizlik.  Hiç ummazdım!

 Yaklaşık elli yıllık evliliğimizde eşimin hiçbir yardımcı kadına bağırdığını, hatta onunla yüksek sesle konuştuğunu duymamıştım.  Çok şaşırdım. Yanlarına doğru yürüdüm.

 –       Hayırdır yaa,  ne oldu, niye bağırıyorsun?

–       Hani şu Yardıma Muhtaç Kadınlar Derneği’nin düzenlediği Yardımlaşma Gecesi için onların yüz adet davetiyelerini ben satmıştım ya?

–       Eee, bir yolsuzluk mu var, ne var?

–       Yok öyle bir şey. Aksine, davetiyelerin en çoğunu ben satmayı başardığım için dernek başkanı teşekküre uğradı, bana şahsi bir hediye bıraktı.

–       İyi ya daha ne olsun, bunun için mi bağırıp çağırıyorsun?

–       Onun için değil, bunun için!  dedi ve bana kartpostal ebadında krem renkli bir karton uzattı.

–       Ben iyilikten başka ne yaptım ki böyle bir hakarete maruz kalıyorum?  Ben bunun hesabını sormaz mıyım?…. diye  o tekrar alevlenirken elimdeki kartonu okudum:

 

“Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!”

 

Bir yandan kahkahalarla gülüyordum, bir yandan gözerimden yaşlar akıyordu!  Benim ambalajlattığım hediye paketi hiç açılmadan bana dönmüştü!   Sevinçten nefes alamaz olmuştum.  Şaşkın şaşkın bakan eşim delirmiş olduğuma karar vermiş olmalıydı ki, korkusundan büyük kızıma telefon açtı, halimi anlatmaya başladı.  Kahkahalarıma ara verip “Dur kimseyi arama.”  bile diyemiyordum.  Nice sonra nefessiz kaldım ve gülme krizim böylece sona erdi. Elindeki telefonu çoktan bırakmış olan eşim korka korka:

 

–       Ne oldu sana ya?  Nedir seni bu kadar güldüren?

–       Bu dernek başkanının adı Nermin miydi?

–       Evet.

–       Sana gelen takım sütlü kahve rengi, ekose bir nevresim takımı mı?

–       Evet de, nereden biliyorsun sen bütün bunları?

–       Ben müneccimim, bilmiyor muydun!

 

Tabii daha sonra olayı tüm detayları ile anlattım kendisine.  Ben sakin sakin anlatıyordum ama bu sefer de o gülmekten dinleyemiyordu.   Neyse, onu kahkaha krizi ile baş başa bırakıp telefona sarıldım,  Erdoğan’ı aradım ve bir nefeste bu son olayı ona aktardım.  Önce upuzun bir “ohhhhhh…” çekti, sonra:

 

–       Kardeş be, dedi, dile benden ne dilersen!  Sana bu akşam koca bir Tekirdağ getiriyorum, hem de mezeleri ile beraber.  Bu seferki sadaka-madaka da değil haa!  Ananın ak sütü gibi helal!

 

Diyeceğim o ki dostlar, size bir hediye gelirse, aman aman paketini açmadan başkasına hediye  etmeye kalkışmayın.  Bizim kadar şanslı olamayabilirsiniz!

 

Adil Karcı – 06 Ekim 2014

 

THE CLIMATE COUCH

The Climate Couch

Can psychologists make global warmists of us all?

By

JAMES TARANTO
October 3, 2014
Global warmists have a problem, which they hope to solve through therapy–for others.

“Do you have a tendency to worry excessively about the weather?”Corbis

“If there weren’t such a stark divide between American conservatives and almost everyone else on the question of the existence and importance of climate change–a divide that can approach 40 points onsome polling questions–the political situation would be very different,” writes New York magazine’s Jesse Singal. Warmists need a way of “convincing a lot of conservatives that yes, climate change is a threat to civilization.” Achieving that objective “has more to do with psychology than politics.”

How many psychologists does it take to change a conservative’s light bulb? Only one–but the conservative has to want it to change.

Our reference to therapy was somewhat tongue-in-cheek. What Singal has in mind isn’t individual treatment but mass psychology–i.e., propaganda. His argument is that “the climate activist community” has “failed to understand” that “messages targeting conservatives” should be “radically different” from those aimed at liberals. He advises warmists to draw on frameworks from social and political psychology, such as ”moral foundations theory” and “system justification.” That ought to make it possible for them to develop methods to promulgate correct beliefs–or, as he puts it, “to nudge conservatives toward recognizing the issue.”

We’d say all this is unlikely to amount to anything–not because we doubt that the underlying psychological theories have some merit, but rather because Singal and the psychologists he quotes are laughably biased in their understanding of the “problem.”

Singal actually shows a glimmer of understanding in this to-be-sure paragraph, which ends with a quote from Dan Kahan, a Yale professor of both law and psychology:

It’s worth pointing out, of course, that for many conservatives (and liberals), the current debate about climate change isn’t really about competing piles of evidence or about facts at all–it’s about identity. Climate change has come to serve as shorthand for which side you’re on, and conservatives tend to be deeply averse to what climate crusaders represent (or what they think they represent). “The thing most likely to make it hard to sway somebody is that you’re trying to sway them,” said Kahan.

There is considerable wisdom in that Kahan quote. Who hasn’t had the experience of being put off by hard-sell persuasion techniques, whether in commerce, politics, religion or personal affairs? On the other hand, if one takes Kahan at his word, it calls the whole enterprise into question, does it not?

Singal is also correct to observe that attitudes about so-called climate change are often a matter of “identity.” He even acknowledges that is true of liberals as well as conservatives–but whereas he sees the latter as a problem to be overcome, the former is a mere parenthetical. The implicit assumption is that identity-based viewpoints are problematic only inasmuch as they are “incorrect”–counter to global-warmist orthodoxy.

To an orthodox global-warmist, that makes perfect sense. But it leads Singal to misapprehend the state of public opinion. Consider his claim that there is “a stark divide between American conservatives and almost everyone else on the question.” Is that really an accurate description?

Slate features a rather amusing piece by Eric Holthaus, who announces that “This week marks one year since I last flew on an airplane.” He immediately goes on the defensive: “To the likely dismay of Fox News, which called me a ‘sniveling beta male,’ my decision didn’t result in a dramatic tailspin of self-loathing or suicide, the ultimate carbon footprint reducer. Quite the contrary: It’s been an amazing year.” Whoopee.

“My decision,” Holthaus explains, “was prompted by a science report that brought me to tears.” (So Fox was right about “sniveling.”) “For the first time, I realized that my daily actions were powerful enough to make a meaningful change. . . . As a scientist and a journalist, society tells me I’m not supposed to have emotions. . . . But climate change is different. There’s no way you can be on the fence after seeing the data the way I’ve seen it.”

What Holthaus describes is a religious experience, which led him to engage in ritualistic self-denial. “For me, quitting flying is just another choice that brings me closer to living a life that’s in line with what I believe,” he writes. This is the language of spirituality, not science.

Of course Holthaus has a right to pursue spiritual fulfillment in whatever way suits him, at least as long as it does not harm others. But there’s no denying that his spiritual practices–in Year 2, he says, he may “move into a smaller house”–are highly eccentric. Even professional global warmists like Al Gore and Thomas Friedman are happy to live large irrespective of their professed beliefs. Do Singal and Kahan abjure air travel?

One could say there is a “stark divide” between those who take global warmism as seriously as Holthaus does and “the rest of us.” Or one could place the divide on this side of those who profess to take it seriously, like Singal and Kahan, but (we’re assuming) do not practice Holthaus-like self-denial.

The Pew poll to which Singal links offers some support for that latter view. It finds that while 61% of Americans agree that there is “solid evidence that the earth has been warming,” only a plurality (48%) think “global climate change” constitutes a “major threat” to the U.S. (Another 30% think it’s a “minor threat.”) And such surveys tell you nothing about the prevalence of true belief in global warmism. Surely some substantial portion of the 48% is the result of deference to authority rather than deep conviction–and thus is unlikely to translate into political support for costly measures that promise to promote climate stasis.

Singal claims that “in practical, apolitical contexts, many conservatives already recognize and are willing to respond to the realities of climate change.” He cites this example: “A farmer approached by a local USDA official with whom he’s worked before . . . isn’t going to start complaining about hockey-stick graphs or biased scientists when that official tells him what he needs to do to account for climate-change-induced shifts to local weather patterns.”

No doubt that’s true, but only because the farmer has to contend with the weather whether or not it is “climate-changed-induced” in anything more than the tautological sense. Singal’s example is analogous to arguing that an atheist who buys insurance against floods or earthquakes–“acts of God”–is implicitly acknowledging God’s existence.

Another Pew poll finds that 78.4% of Americans are Christian and only 16.1% have no religious affiliation. The latter category breaks down as follows: 1.6% atheist, 2.4% agnostic, 6.3% “secular unaffiliated” and 5.8% “religious unaffiliated.”

Suppose someone from the “religious right” looked at those figures, concluded there’s a “stark divide” between the unaffiliated (or the nonreligious) and “the rest of us,” and proposed an effort, informed by social and political psychology, to convince the former of the merits of enacting conservative social policies. The fallaciousness of those assumptions should be obvious–and likewise for Singal’s assumption of a broad consensus that “climate change is a threat to civilization.”