Author: timursumer
AHMET & EMIN

KÖPEK
Kelp midir köpek midir
Tüylerin ipek midir
Neden yana kaçarsın
İsteğin kötek midir (TS)
Arkadaşlar geçen gün sokakta çok güzel bir köpek gördüm ve hemen resmini çektim. Güle güle kullanın.
FPT Dr. Timur Sümer

EYÜP’ÜN EBABİL KUŞLARI

ABDESTİN YARARLARI

(2006’DAN BİR YAZI)
Burcum Devrez – Milliyet 22.09.2006
Yeni eğitim öğretim yılında 11. sınıflara okutulan ve öğrencilere ücretsiz dağıtılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında, abdest suyunun neredeyse her derde deva olduğu yazılıyor. Kitaba göre, abdest suyunun alyuvarların sayısını artırmaktan, tansiyonu dengelemeye kadar pek çok yararı var.
11. sınıflar için hazırlanan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabının ikinci ünitesindeki “İslamda ibadetin faydaları” bölümünde yer alan “Bunları Biliyor musunuz?” başlığı altında abdestin faydaları şu cümlelerle anlatılıyor:
“Abdest almanın insan sağlığına birçok katkısı vardır. Abdest alırken kullanılan şu sayesinde kan dolaşımı hızlanır, alyuvar sayısı çoğalır. Solunum hareketlenir. Alınan oksijen miktarı artar. Sinirler sakinleşir, ferahlar, kalbin yükü hafifler, tansiyon normalleşir. Dışarı atılan karbondioksit oranı fazlalaşır.
Yücel Tanyeri wrote:
Bakalım Sevgili Timur bu habere fetva verecek mi?…

Azizim Yücel ve diğer arkadaşlar:
“Abdest’in pediatrik hematolojideki yeri” asırlardır bilinmekte olup fakir bu durumu Suudi Arabistan yıllarımızda bizzat yerinde incelemiş, hatta konusunda da hocası bulunduğumuz King Faisal tıbbiyesinde de nice nutuklar irad etmiş, kilolarca araştırma yapmış idik. Bizzat şahidizdir ki talasemili etfal (“tıfıl’in” çoğulu=çocuklar) günde beş vakit abdest almakla şifaya kavuşmuş, hatta “sarathan-ı dem” tesmiye (kan kanseri) nice lösemi vakası dahi abdest ile remisyonlara gark olmuşlar idi.
Yakın zamana kadar bu tedavi yaklaşımı Amerika’da, heyhat, yüz bulamamış, lakin sayın başkanımız Bush (“puşt” okunur) orta doğuya demokrasi götürüp sevaba girmeye karar verince, konu yine gündeme gelmekle kalmayıp, başkanımız dahi fakiri bizzat telli-fonla arayıp “Amanın Timur’cuğum sen amanı bilir misin?.. etme eyleme gel bizi şu Irak pisliğinden kurtar” diyerekten üzerimize baskı yapınca, fakir dahi, yarım ağız ile”he, he” demiş bulunduğumuzdan, başta Harvard’lılar olmak üzere Amerika’nın tüm “Kısm-ı etfal” (pediatri) uleması kapumuza dökülüp bir yalvarsınlaar, “Dr. Sümer’ciğim, “grantlerden grant” beğen… düş önümüze de liderimiz ol, bize “risörch nasıl” yapılır gösteriver, ülkemiz kansız pezevenklerle doldu, biz şuracıkta demir eksikliğindeki al yuvarları bilem yükseltememekteyken, İslam aleminde bir tane kansız kalmadı” diyerekten yalvara yalvara başımızı ağrıttıklarından, biz dahi eşek değiliz ya, vazifeyi görev edinip, hamd olsun,düştük önlerine. Yolumuz gayetle çetin olsa da, lakin azmettik, Amerika’nın tüm etfalini hak dinine kavuşturup, hem kansızlığı hem de Irak sorununu çözeceğiz inşaallah.
Hoş kalasın,
Fakir-i pür taksir,
Timur

11. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında abdest suyunun alyuvarların sayısını artırmaktan, tansiyonu dengelemeye birçok yararı olduğu anlatılıyor.
Gusul gerektiren haller
(…) Boy abdestinin ise ibadet olmasının yanında sağlık yönünden de pek çok faydaları vardır. Boy abdestiyle tüm vücut yıkanır. Böylece vücut zehirli toksinlerden temizlenmiş olur. Gusul gerektiren hallerden dolayı bedende meydana gelen gevşeklik ve uyuşukluk, boy abdestiyle giderilerek vücuda zindelik kazandırır. Gusul abdesti almakla hem farz ibadet yerine getirilmiş olur, hem de sevap kazanılır.”
Bu bölümde ağız ve dış sağlığının önemi de anlatılıyor. En altta, bu yazıların 1957 başımı olan, Dr. Elbert Schalle’ın “Başarılı Tedaviler” kitabından alıntı yapıldığı bilgisine yer veriliyor.
Akıl ve vahiy
Aynı ders kitabında, “İslam Düşüncesinde Yorumlar” başlıklı unitede “vahiy” ile “aklın” mukayesesi de yapılıyor. Vahiy “ilahidir, yanılmaz, düşünmeyi teşvik eder, tefekkürü ibadet sayar” diye tanımlanırken, akıl “insanıdır, yanılma payı vardır, vahyi anlamaya yarar, aklı destekler” diye açıklanıyor.
‘Bunlar bilimdışı ifadeler’
Ders kitabında yer alan bu bilgilerle ilgili görüşlerini sorduğumuz bilim adamları tepki gösterdi.
Türk Tabibler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy, bu bilginin bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirterek, şöyle konuştu:
“Abdest suyuyla ilgili olarak yorum yapmanın ders kitabında ne anlama geldiğini herkes takdir etsin. Olacak iş değil. Böyle bir yaklaşımın bilimsel olup olmadığını araştırmanın alemi yok. Zaten iş okul kitaplarında Batı kaynaklı klasiklerin kahramanlarını n isimlerini değiştirmeye kadar gitti. Dolayısıyla bu da propaganda aracı olarak kullanılıyor. Son derece bilimdışı, gerçekdışı, safsataya dayanan bir ifade. Alyuvar sayısının abdestle ilgisi olamaz. Alyuvar sayısı olsa olsa egzersizle, gıdalarla, birtakım takviyelerle artar.”
Abdestin değil, suyun etkisi
İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Karagülle “Bu kadar yaygın bir etkiyi söyleyebilmek için elinizde bayağı çalışma olması lazım” dedi ve şöyle devam etti:
“Alyuvarların artması derken ne kastediliyor? Sayısı söyleniyorsa çok yanlış. Bu tür bir uygulamayla alyuvarların artması mümkün değil. Kullandığınız şu sıcaksa damarlarda genişlemeye yol açar, o da tansiyon düşüklüğüne yol açar. Ama soğuksa bu sefer tam tersi bir etki yapar, o zaman da tansiyon yükselmesine yol açar. Ama bunlar abdestle ilgili değil, suyun kullanımıyla ilgili. Yazılanlar bilimdışı gözüküyor.”


ANTI-VACCINATION EPIDEMIC
The Anti-Vaccination Epidemic
Whooping cough, mumps and measles are making an alarming comeback, thanks to seriously misguided parents.
ENLARGESept. 24, 2014 6:40 p.m. ET576 COMMENTS
Almost 8,000 cases of pertussis, better known as whooping cough, have been reported to California’s Public Health Department so far this year. More than 250 patients have been hospitalized, nearly all of them infants and young children, and 58 have required intensive care. Why is this preventable respiratory infection making a comeback? In no small part thanks to low vaccination rates, as a story earlier this month in the Hollywood Reporter pointed out.
The conversation about vaccination has changed. In the 1990s, when new vaccines were introduced, the news media were obsessed with the notion that vaccines might be doing more harm than good. The measles-mumps-rubella (MMR) vaccine might cause autism, we were told. Thimerosal, an ethyl-mercury containing preservative in some vaccines, might cause developmental delays. Too many vaccines given too soon, the stories went, might overwhelm a child’s immune system.
Then those stories disappeared. One reason was that study after study showed that these concerns were ill-founded. Another was that the famous 1998 report claiming to show a link between vaccinations and autism was retracted by The Lancet, the medical journal that had published it. The study was not only spectacularly wrong, as more than a dozen studies have shown, but also fraudulent. The author, British surgeon Andrew Wakefield, has since been stripped of his medical license.
But the damage was done. Countless parents became afraid of vaccines. As a consequence, many parents now choose to delay, withhold, separate or space out vaccines. Some don’t vaccinate their children at all. A 2006 study in the Journal of the American Medical Association showed that between 1991 and 2004, the percentage of children whose parents had chosen to opt out of vaccines increased by 6% a year, resulting in a more than twofold increase.
Today the media are covering the next part of this story, the inevitable outbreaks of vaccine-preventable diseases, mostly among children who have not been vaccinated. Some of the parents who chose not to vaccinate were influenced by the original, inaccurate media coverage.
For example, between 2009 and 2010 more than 3,500 cases of mumps were reported in New York City and surrounding area. In 2010 California experienced an outbreak of whooping cough larger than any outbreak there since 1947. Ten children died.
In the first half of 2012, Washington suffered 2,520 cases of whooping cough, a 1,300% increase from the previous year and the largest outbreak in the state since 1942. As of Aug. 29, about 600 cases of measles have occurred in the U.S. in 2014: the largest outbreak in 20 years—in a country that the Centers for Disease Control and Prevention declared measles-free in 2000.
Who is choosing not to vaccinate? The answer is surprising. The area with the most cases of whooping cough in California is Los Angeles County, and no group within that county has lower immunization rates than residents living between Malibu and Marina Del Rey, home to some of the wealthiest and most exclusive suburbs in the country. At the Kabbalah Children’s Academy in Beverly Hills, 57% of children are unvaccinated. At the Waldorf Early Childhood Center in Santa Monica, it’s 68%, according to the Hollywood Reporter’s analysis of public-health data.
These are the kind of immunization rates that can be found in Chad or South Sudan. But parents in Beverly Hills and Santa Monica see vaccines as unnatural—something that conflicts with their healthy lifestyle. And they have no problem finding fringe pediatricians willing to cater to their irrational beliefs.
These parents are almost uniformly highly educated, but they are making an uneducated choice. It’s also a dangerous choice: Children not vaccinated against whooping cough are 24 times more likely to catch the disease. Furthermore, about 500,000 people in the U.S. can’t be vaccinated, either because they are receiving chemotherapy for cancer or immune-suppressive therapies for chronic diseases, or because they are too young. They depend on those around them to be vaccinated. Otherwise, they are often the first to suffer. And because no vaccine is 100% effective, everyone, even those who are vaccinated, is at some risk.
Parents might consider what has happened in other countries when large numbers of parents chose not to vaccinate their children. Japan, for example, which had virtually eliminated whooping cough by 1974, suffered an anti-vaccine activist movement that caused vaccine rates to fall to 10% in 1976 from 80% in 1974. In 1979, more than 13,000 cases of whooping cough and 41 deaths occurred as a result.
Another problem: We simply don’t fear these diseases anymore. My parents’ generation—children of the 1920s and 1930s—needed no convincing to vaccinate their children. They saw that whooping cough could kill as many as 8,000 babies a year. You didn’t have to convince my generation—children of the 1950s and 1960s—to vaccinate our children. We had many of these diseases, like measles, mumps, rubella and chickenpox. But young parents today don’t see the effects of vaccine-preventable diseases and they didn’t grow up with them. For them, vaccination has become an act of faith.
Perhaps most upsetting was a recent study out of Seattle Children’s Hospital and the University of Washington. Researchers wanted to see whether the whooping cough epidemic of 2012 had inspired more people to vaccinate their children. So they studied rates of whooping cough immunization before, during and after the epidemic. No difference. One can only conclude that the outbreak hadn’t been large enough or frightening enough to change behavior—that not enough children had died.
Because we’re unwilling to learn from history, we are starting to relive it. And children are the victims of our ignorance. An ignorance that, ironically, is cloaked in education, wealth and privilege.
Dr. Offit is a professor of pediatrics in the division of infectious diseases and director of the Vaccine Education Center at The Children’s Hospital of Philadelphia.
ADİL KARCI’DAN “AYAKKABI TAŞI”
Hyperthymesia
AYAKKABI TAŞI

– Sana kaç defa “Gelme artık buraya, git oltanı başka yerde at Çavuş” demedim mi? Bak yine cunup gelmişsin, kısmetim kesilecek bugün!
– De get lo, her zebah hep ayni konişiysin, sora da kaç tene balik dutiysin! Sen demediy mi biye “Cume güni sen gelmediy diye şansim gaçti, eve eli boş dönmişem?” Ha bura bakasan, ben siye ugur getirirem, ugur! Bu zebah boş gelmemişem, memleket pendirinden de getirmişem ki şarabini aç garnina zıkkımlanmayasan!
Fırsat buldukça, hidroelektrik santralinden çıktıktan sonra tekrar nehir haline dönüşerek Adana’yı ikiye bölen Seyhan’ın doğu yakasındaki parkurda sabah yürüyüşüne çıkarım. Asfalt, beton gibi sert zeminlerin yürüyüşe elverişli olmadığına inanan insanlar genelde iri kum ve çok ince çakıl ile döşenmiş olan bu parkuru tercih ederler. Öyle ki, paralelindeki asfalt yol bomboş iken bu parkurda iğne atsan yere düşmez! Ayakkabıma taş girmesi ihtimali fazla olduğundan (ki çoğu zaman girer), o kum-çakıl karışımında yürümekten pek haz etmem ama yine de “Vardır elbet bir hikmeti” diyerek ben de çoğunluğun tercihine uyarım.

O sabah da yine erken uyanmış, büyük baraj yapılmadan önce nehrin akış hızını kontrol altında tutabilmek amacı ile inşa edilen (şimdi artık Eski Baraj olarak anılan) regülatör köprünün üzerinden, araç trafiğine kapalı olan karşı kıyıya geçmiş, yürüyüşüme başlamıştım. Topuğumdan sıçrayan minik taşlardan bir tanesi yine bir yolunu bulup sol ayakkabımın içine girmiş ve beni sinir etme görevine başlamıştı. Önce ayağımı bir iki sallayıp taşı ayakkabının burun tarafına itekleyim dedim olmadı. Daha sonra ayakkabının burnunu yere vurup taşı parmaklarımla ayakkabının burnu arasındaki boşluğa gönderebildim ama bir türlü tutamadım onu orada. İlle de tabanımda gezinecek, illa ki beni sinir edecek ya! Dayanamadım, yürümekte olduğum parkurun üzerinden geçen otoyol köprüsünün altındaki bir tümseğe oturup ipini çözmeden ayakkabımı çıkarttım ve pirinç tanesine benzeyen o mendebur taşı yere silkeledim. Kördüğüm haline gelmiş bağcığı çözüp tekrar bağlayarak ayakkabımı giymekle meşgulken yüksek sesle konuşan o iki kişiyi fark ettim. İkisinin de sırtları bana, yüzleri nehre dönük olarak açılır-kapanır taburelerinde oturuyorlardı. Sağdakinin şivesinden Çukurovalı, sesinin tonundan ise orta yaşlı olduğu izlenimini edinmiştim. Aynı ölçütlere göre, soldaki besbelli güney doğu kökenli birisiydi ve yaşı da bir hayli ileri olmalıydı. Yaşlı olan, havanın sıcak olmasına rağmen, siyah şalvarla beraber giymiş olduğu uzun kollu dikine gri çizgili beyaz gömleğinin üzerine bir de siyah yelek geçirmişti. Tepesindeki keli kapatmak için mi, yoksa inancı gereği için mi olduğunu bilmiyorum ama başında da el örgüsü beyaz bir namaz takkesi vardı.

– Getir şunu getir! Allahın kırosu! Öğrenemedin hala iğneye yem takmayı be! Getir şuna yem bir yem daha takiim, iyi bak da sen de öğren artık.
– Çemkirme be gurban, görisan ellerim ditriyr, barnahlarim dutmiyr.
– Lan şu getirdiğin o güzel peynir de olmasa var ya… Anam avradım olsun, buraya adım attırmam! Sen yine yat kalk o peynire dua et!
– Ne pendire dua edecegim lo? Pendir nedir ki? O da Allahın yarattigi nimet degildir? Ben Allahtan başga bi şiye dua etmem!
Esmer, uzunca boylu Çukurovalı ile bu doğulu vatandaşın konuşması her ne kadar münakaşayı andırsa da, gizeminde sakladığı ılık saflık ve tabiilik dolayısı ile ilgimi çekmişti. Ayakkabımı bağlar bağlamaz onlara doğru birkaç adım atıp;
– Kolay gele, şansınız bol ola gardaşlar! dedim.
Kendilerinden birisi gibi davranmak, onlar gibi konuşmak zorundaydım ki beni dışlamasınlar.
– Kolaysa başına gelsin abi! dedi genç olan. Sen de bizim mekanda olta atmaya gelmedin herhal?
– Yok gardaş be, sabah sabah yürüyoruk işte. Sağlık için gerekliymiş.
– Allah bilir ya, senin araban da vardır, ayağın yere değmez yani. Yani sabahın köründe kalktın, yürümek için buraya geldin ha?
Yaşlı adamdan tarafa dönerek,
– Bu insanları anlamıyorum yaa! Az ye, otobüse, dolmuşa, arabaya binme, gideceen yere yayan git, sabah da sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma be gardaşım!
– Bak sen de erken kalkıp gelmişsin. Sen de balıkçıdan balık al, sabah sabah buraya gelme, sen de sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma!
– Sen ne diyon abi ya? Bu benim ekmek param.
– Ne yani sen balıkçı mısın? Bu tatlı su balıklarını mı tutup satıyorsun?
– He ya.
– Alıcı var mı peki?
– Çoook. Deniz balığının yarı fiyatına verdin mi beş dakkada biter!
O ana kadar elindeki dolaşık misinayı açmaya çalışan yaşlı adam ilk defa dönüp bana baktı ve;
– Bu var ya bu? Bu Mehmeali var ya? Mahlelerde yoluni beklerler bunun! Çok da balıg dutar haa. Pere de gazanir amma heppisini şaraba yatirir!
İçine çökük avurtlarını azıcık şişirip bir “Pöfff” yaptıktan sonra çukura kaçmış
küçücük gözlerini kırpıştıra kırpıştıra misinasını çözmeye döndü tekrar.
– De be Kero Çavuş, o zıkkımı da içmesek bu dünyanın kahrını nasıl çekeriz be? Sonra yine bana döndü:
– Bu Kero Çavuş hacı-hocadır, içmez! Ama sigaraya gelince… kökünü kurutur! Hele sar bi dene bana Kerim emmi. (İşi düştüğü için olsa gerek, adama ilk defa ismi ile hitap ediyordu).
– Babeyin uşagi vardir? Al gendin sar! Kero’nun uzattığı tabakayı almayan balıkçı:
– Ah senin gibi sarabilsem…. Abi valla bir sigara sarar, sanarsın Tekel fabrikasından çıkmış! Bi de nereden buluyorsa, sarışın kadın saçı gibi bir tütün bulur ki resmen kaymak, Allaama dinime kaymak! Ah bi de kağadını yapıştırırken diliynen yalamasa! Midem bulanıyor ama yine de dayanamayıp içiyorum. Bunun getirdiği o peynirnen bu tütünün hatırına, dul anamnan everecem onu!
– Le hele bi sus, köppek soyi, ürüme! Cahal cahal gonuşme, utanmaz!
Kero Çavuş her ne kadar Mehmaali’yi terslemiş gibi idiyse de, evlenmek ile ilgili bu son cümle onu hoşnut etmiş olmalıydı, zira şark çıbanı izi taşıyan yanaklarında belli belirsiz bir gülümseme gamzelenmişti .
– Siz her sabah gelir misiniz buraya? diye sordum.
– Ben gelirim de, dedi Mehmet Ali, Kero Çavuş bazen zıypıtır, gelmez. Zaten o vakit geçirmek için olta atar, balıkçılık kim o kim? Biraz sonra güneş çıkar, bu köprünün altı gölge olur ya, onun için de paylaşamayız burasını.
Kero Çavuş’a doğru dönüp, kelimelerin üzerine basa basa ve de iyice duyura duyura:
– Keşke de hiç gelemese! dedi. Helvasını yesek de kurtulsak!
– Garra yere giresiy! Bah, şu daşi gafayya furirem ha! Ne lo? Bu suy babayin malidir? Benim de malimdir! Hem sen on dene olta salmişan, benim bi tene var! Göziye mi geldi?
– Eh dul anamı sana verirsem, burası gerçekten babamın malı olur işte!
– Hadi kısmetiniz açık olsun, gene görüşürüz. dedim ve yoluma devam ettim.
İlgimi çekmişti bu ikili.
Oradaki çamlık alanda yürüyüşe çıkan, ve sözüm ona spor yapmaya çalışan, insanların bir tek gayesi vardır aslında; kilo vermek! Rejim yaparak, boğazından keserek kilo vermek işlerine gelmez çoğunun. Uykusundan fedakarlık etmeye razı olup sadece sabah yürüyüşü ile halletmeye çalışırlar kilo meselesini; ki ben de onlardan bir tanesiyimdir. Üstelik, kilo verememeniz için, hatta daha da alabilmeniz için, bu spor alanının her köşesi tuzaklarla döşelidir. Simitçiler, kahvaltıcılar, börekçiler, gözlemeciler, ciğerciler… seç beğen ye!
İki gün sonra, yine aynı saatte, epeyce bir miktar su böreği alıp bizim Hacivat ve Karagöz’ün olduğu köprü altına doğru yollandım. Amacım onlarla birlikte kahvaltı etmek, biraz da laflamaktı. Bu defa Kero Çavuş yerinde yoktu. Mehmet Ali “el ipi” denilen kamışsız oltalarını suya atmış, misinalarını yere çakmış olduğu tepesi zilli demir çubuklara bağlamış, yer yer boyası dökülmüş olan paslı bisikletinin selesini tamir etmeye koyulmuştu.
– Kolay gele Mehmet Ali.
– Ne kolayı abi be, yalama olmuş, diş tutmuyor bu nalet! dedi bakmadan. Sonra uğraşmaktan vaz geçip, bir elinde pense, diğerinde bir cıvata, dönüp bana baktı ve aniden aydınlanan yüzü ile,
– Oooo, abi sen misin? Ne o? Ayaana gene daş mı kaçtı? Gel otur, çayım da var bugün, daha yeni demledim! diye davet etti beni.
– Ne o senin babalık yok mu bu sabah?
– Gelmedi. Zaten o her gün gelmez, ancak canı sıkıldı mıydı takılır buraya.
Üçgen şeklinde dizili üç iri taşın üzerinde duran, isten simsiyah olmuş çaydanlıktaki suyu çalı çırpı yakarak kaynatan Mehmet Ali, daha küçük bir çaydanlıkta önceden hazırladığı demden azar azar bardaklarımıza koyarken anlatmaya başladı. Kero Çavuş’un asıl adı Kerim’miş. Çavuşluk ile filanla bir alakası olmadığı gibi, bu lakabı da ona zaten Mehmet Ali takmış. Soyadını bilmiyormuş, zira sormak hiç aklına gelmemiş. Yetmişini aşmış olan bu adam iki senedir gelmeye başlamış köprü altına. Önce ciddi ciddi takışmışlar. “Adam gelip benim oltaların üstüne oltasını atıyordu abi” dedi. “Balık nedir, balıkçılık nedir bildiği yok ki! Gerçi Urfa’da nereden öğrenecek balıkçılığı? Balıklı Göle gidip İbrahim Peygamberin balıklarına mı olta atsın? “Nehrin az aşağısına git , orada olta at emmi” derim, gitmez! Eh, bu köprünün altı gölgelik ya…”
Zaman içerisinde alışmışlar birbirlerine. Mehmet Ali ona balık tutmayı öğretmiş, o da yanında getirdiği nevalesini Mehmet Ali ile paylaşır olmuş. Adana’ya gelmeden önce Kero Çavuş Urfa’nın köylüklerinden birinde yaşarmış. Herkes gibi o da köyün ağası ne iş verirse onu yapar, yaşamına yetecek kadar verilenle yuvarlanıp gidermiş. Evlenmiş, iki de oğlu olmuş. Gel zaman git zaman oğlanlar büyümüş ve büyüğü karşı aşiretten bir ağa kızına tutulmuş. “Yaşatmayız” demiş kızın ağabeyleri. Bakmış ki oğlunun kızdan vazgeçeceği yok, bakmış ki işin sonunda kurşun var, Kero Çavuş almış tüm ailesini gelmiş Çukurova’ya. Mevsiminde pamuk toplamışlar ailece, kışın inşaatlarda çalışmışlar, baba yıllarca hamallık yapmış sebze halinde. Kenar mahallelerden birisinde kerpiçten küçük bir ev yaptırıp kiradan kurtulmuşlar. Daha sonra bir kebapçıda çalışıp iş öğrenen büyük oğlan İstanbul’a gitmiş, orada kebapçı ustası olmuş. Küçüğü Antalya’ya gidip garsonluğa başlamış. Tam rahat ediyoruz derken, Kero’nun karısı yakalandığı kötü hastalıktan kurtulamamış ve birkaç yıl önce ölmüş. Artık çalışmaya dermanı olmayan Kero’ya ara sıra para gönderiyormuş oğulları. Büyük oğlan evlenmiş ama daha İstanbullu gelinini görmek nasip olmamış Çavuş’a. Komşunun telefonundan arayan oğlu “Torunun olsun, onu da alır geliriz birgün” demiş. Belki de hamal babasından utanıp bu nedenle karısını Adana’ya getirememiş.
“Halbuki babasını yanına alsaydı ne olurdu sanki, di mi abi? İnsan atasından utanır mı ki? Aslını inkar eden haramzededir!” dedi Mehmet Ali.
Artan böreği itina ile sarıp sepetine koyarken;
– Valla makbule geçti abi, bu kalan da bana akşam yemeği olur. Hele bir de şarap açtım mı yanına….!
Sabah yürüyüşlerinde köprü altında mola vermek hoşuma gider olmuştu. Bazen onlara bir selam verip geçiyordum, bazen bir çay içimi oturuyordum , bazen de hep beraber kahvaltı yapıyorduk. Kero Çavuş her zaman orada olmuyordu. “Ehtiyarlik işte” diyordu, “her vakıt her vakıt zor oliy bura gelmek. Vallah bacagimda derman kalmiy ki tekeri çevirem”. Onun da bir bisikleti vardı ama bisikleti Mehmet Ali’ninkinden çok daha yeni ve güzeldi.
Geçenlerde bir sabah, bir gün öncesinden alıp hazırladığım tulum peynirini ve Mehmet Ali’nin “Kara Tavuk” dediği bir kutu siyah zeytini iki taze pide ile beraber bir poşete koydum, kahkahalar arasında yapılacak bir kahvaltının hayali ile köprü altına doğru yola koyuldum. Geldiğimde Kero Çavuş orada yoktu. Hayal kırıklığına uğradım biraz, zira bu sabahki kahvaltıda Hacivat-Karagöz seyredemeyecektim. Halbuki Kero burada olsa, artık bana alışmış olmasının da verdiği rahatlıkla, Mehmaali’nin takılmalarına karşılık verecek, ve her zaman olduğu gibi “Yav Mehmaali, beni anaynan başgöz edicahsan amma daha anayzi bi defe bile bura getirmediyzki ki görah!” diyecekti. Mehmet Ali durur mu? “Be Çavuş, sana elli kere söyledik, yüz görümlüğü olmadan olmaz! Abi, paraya kıyıp bir beşibiryerde alsa, bu iş tamam, ama bu nekes herif bir türlü elini cebine atmıyor yaa. Olmaz öyle, bedavaya avrat mı olurmuş?” “Yav begim, bu ne diyir? Ya anasi beni begenmezsa, ya ben onu begenmezsam? Bu devirde yüz görümlügü kalmiştir? Çavuş bu teklife gerçekten inanıyor muydu, yoksa o da Mehmaali ile dalga mı geçiyordu, belli değildi. Kimbilir, belki de kocasını uzun yıllar önce kaybetmiş, eline başka erkek eli değmemiş güzel bir kadının ikinci kocası olmayı hayal ediyor da olabilirdi.
Güneş ışığının köprünün devasa beton ayağını altın sarısına boyamaya başlaması benim mola süremin dolduğunun işaretiydi. Artık daha fazla oturmaz, bu maça papazı ile karo oğlunu pazarlıkları ile baş başa bırakır yürüyüşüme devam ederdim. Ama belli ki bu sabah bu sohbetten mahrum kalacaktım. Kero Çavuş yoktu. Üstelik dikkatimi çekti, Mehmeali’nin oltaları da suda değildi. Tuhaf bir durum vardı ortada. Kero yoktu ama bisikleti oradaydı. Mehmet Ali vardı ama bisikleti yoktu. Mehmet Ali ise taburesine değil, köprü inşaatı zamanından kalma bir kayaya oturmuş, yüzünde donuk bir ifade ile nehre bakıyordu ve hiç kımıldamıyordu. Yaklaştım, elimdeki poşeti yere bıraktım ve:
– Mehmet Ali??? dedim, sorgularcasına.
Cevap da vermedi, dönüp bakmadı da. Sağ tarafına doğru kaykılıp kolunu aşağıya uzattı, önceden açmış olduğu bir şarap şişesini yerden alıp kafasına dikti, birkaç yudumdan sonra şişeyi aldığı yere bırakıp elinin tersi ile ağzını sildi ve hala bakmakta olduğu ufuktaki bir noktadan gözlerini ayırmadan “Ben böyle hayatın…..” diye başlayan sunturlu bir küfür savurdu.
– Mehmet Ali, söylesene be ne oldu?
– Çavuş abi Çavuş! Kero Çavuş!
– Ne oldu Kero Çavuş’a?
Kesik kesik ama bağıra bağıra konuşuyordu.
– Daha ne olsun abi, öldü! O da öldü! “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak”
derdi. İstediği oldu! “Ölsün de helvasını yiyelim” demiştim ya şakadan? Benim de istediğim oldu işte, annadın mı?
Yanına yaklaşınca kıpkırmızı olmuş gözlerinden art arda inmekte olan yaşları gördüm. Kalktı, boynuma sarıldı. Bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlamaya başlayan koca adamın sesi gide gide böğürtüye dönüşüyordu. Taa uzaklardan geçenler bile sesimizi duyuyor, durup bize bakıyorlardı. Mehmet Ali isyanları oynuyordu artık. Hıçkırıkları arasında ağzına gelen bütün küfürleri sıralıyordu kara talihine. Teskin edebilmek ne mümkün?
– Yeter Mehmet Ali, kendini harap edip durma. Dünya hali bu, diyecek oldum:
– Dünyasının da, halinin de…
Sönük ocaktaki kapkara çaydanlığı alıp, yeni aldığım spor pabuçlarımın ıslanması pahasına, suyun kenarına gittim, çaydanlığın kapağını açıp suya daldırdım. Fokurtular bitip çaydanlık tamamen dolunca Mehmet Ali’nin yanına döndüm, çaydanlıktan akan ip gibi su ile yüzünü yıkattım iyice. Kendine gelmişti biraz.
Dünden beri kullanılmadığı belli olan üstü bez tabureyi açıp yakınına oturdum. Biraz nefeslenebilmesi için, ve de bu olayı kendisini hazır hissettiğinde anlatmasına fırsat vermek amacı ile, konuşmadan bekledim. Bir sigara , yaktı, bir iki nefes çekti, sonra elindeki sigaraya uzun uzun baktı ve ani bir hareketle fırlattı attı nehre. Aklına Kero Çavuş’un sarışın dilber saçı ile sarıp verdiği sigaralar gelmiş olmalıydı. Her zaman içtiği kendi sigarasından zevk alamamıştı, besbelli. Kıyıdaki birkaç evcil ördeğin vakvakları ve karşı yakadaki caddeden geçen araçların lastik vızlamaları duyuluyordu sadece. Yeterince kendine gelmiş olmalıydı ki, nice sonra bana döndü:
– Abi benim bisiklet tümden iş göremez hale geldi. Tamir ettirmeye bile değmez yani. Dün sabah taktım sepeti koluma, buraya kadar yayan geldim. Biraz dinlendikten sonra tam oltaları suya serecektim ki tanımadığım bir adam Kero Çavuş’un bisikleti ile geldi, köprünün altında durdu. Hayırdır, dedim içimden, çünkü bir haftadır Kero’nun kendisi hiç uğramamıştı. Adam bisikletten inmeden “Kerim efendinin övey ogli Mehmaali sen misin?” diye sordu. Aynen bizim Çavuş gibi konuşuyordu. Şaşırdım. “Üvey oğluyum desem bir türlü, demesem bir türlü! Bozuntuya vermedim, “Evet, benim!” dedim. Adam bisikleti köprünün ayağına dayadı, arka sepetlikteki paketi alıp bana uzattı. “Bulari sana Kerim efendi göndermiştir, övey oglumu bulasız, bulari ona veresiz demiştir. Pisiklet de senindir. De hayde eyvallah.”
Mehmet Ali farkında olmadan Kero Çavuştan kaptığı Urfa ağzı ile, aynen adamın konuştuğu şiveyle aktarıyordu bu konuşmaları bana. Yeni bir ağlama nöbetine kapılacakmış gibi oldu, durdu, derin bir nefes aldı sonra zorlukla devam etti:
– Adama “Dur arkadaş”, dedim, “Kerim baba bunları niye bana gönderdi, neden kendisi gelmedi?” Adam durdu ve hüzünlü bir sesle “Üç gün evvel namezden eve yürürken zerhoş bir şöfir Kerim efendiye çarpmiştir. Galdirmişler hemen hastahanaya, amma iç ganama olmiş,yatti bir iki gün, gurtaramadiler. Daha sağ idi ben onu hastahanada gördügümde. Pisikletiyi, cagara tabakasiyi, bi de bu kutiyi siye vermemi istemiştir. Evini ufak uşşagına versinler istemiş idi. Böyügün ehtiyaci yoktur dedi. E hadi eyvallah, başiyiz sagolsun! Çekti gitti adam.
İşte o saat bu saat tam bir gün oldu ben hala bu kayanın üstündeyim.
İçtiğim şu şaraptan başka ağzıma ne bir damla su ne de bir lokma girmedi!
– Peki, kimmiş bunları getiren adam?
– “Yan komşusuymuş. Hiç akrabası yokmuş burada.
“Bisikletini, sigara tabakasını bir de bunu göndermiş bana!” diyerek süslü, küçük bir kutu uzattı. Kutuyu itina ile açtım; içinde kocaman bir altın lira, yani beşibirlik! Başımı kaldırıp Mehmet Ali’ye baktığımda yine ağlamak üzere olduğunu gördüm.
– Bunu gerçekten annene mi vereceksin şimdi Mehmet Ali? dedim, gayri ihtiyari.
Hıçkırıkları arasından zor duyabildiğim bir sesle;
– Ne annesi be abi? Ben anamı hiç tanımadım ki! dedi. Ben doğarken kan kaybından öldüğünü söylerlerdi. Daha çocuktum, babamı da, benden iki yaş büyük ablamı da 98 Adana depreminde kaybettim. Beni halamnan kocası yanlarına aldılar. Onlarda para bende akıl yok ya, orta okulu zor bitirdim. Art arda onlar da vakitsiz öldü gitti zaten. Askerde geçirdiğim bir kazadan sonra belim de tutmaz oldu. Yoksa ben niye balıkçılık yapaydım ki? İş aradım aylarca. “Sakatsın” dediler işe almadılar. Engelliyim, kontenjandan işe alın dedim, “sapasağlam adamsın git başka yerde iş bul” dediler! Bir gün asker arkadaşımın lokantada ikram ettiği şarabı önümde görüp adımı ayyaşa çıkarttılar. Evlenecek oldum, “Sarhoşa kız verilmez” dediler, vermediler. Halbuki içkiyle aram hiç iyi değildi. Ondan sonradır ki kahrına içmeye başladım bu zıkkımı. Tanıdığım insanlar hep uzak durdu benden. Öyle ya “parasız adam, yaramaz adam!”. Yani anlayacağın, ben kimsesizim abi kimsesiz! Yakınım olan, beni candan seven, bana tahammül eden bir Kero Çavuş vardı şu dünyada, o da gitti be abi, o da gitti!
Suyun içine doğru yürüdü, kıyıdaki balçık ayak bileklerini aşınca durdu, çamurun içine diz üstü çöktü, ellerini gök yüzüne çevirdi, kollarını iki yana açtı ve bas bas bağırmaya başladı:
– Neler neler diledim senden, hiçbirisini yapmadın. Anamı aldın, babamı aldın, ablamı aldın, peki beni niye bıraktın ki? En son bana gönderdiğin Çavuş’u da geri alabileceğini gösterebilmek için mi? Neden? Senin gücünden benim şüphem mi vardı? Neyi ispat etmek istiyorsun bana ya? Kerim emminin helvasını yemeyi şakadan isteyince mi dileğimi yapmak aklına geldi, ha? Al, benim canımı da al yaa! Sen yukarıda teksin, yalnızsın diye kimsesizliğinin hıncını benden mi çıkartıyorsun yaaaa?
Boğazımda oluşan yumruk nefes borumu tıkamıştı! Yutkunamıyordum. Yangına körükle gidiyor gibi olmamak için göz yaşlarımı sakladım, içime akıttım. Kafam öne eğik bir halde usul usul uzaklaştım oradan ve isyankar matemi ile baş başa bıraktım Kero Çavuş’un Mehmealisini….

Adil Karcı – 22 Eylül 2014
KEKLİK VE BOĞA VE KADIZADELER’İN TORUNLARI
FİKİR UÇUŞMALARI VE KADIZADELER’İN TORUNLARI ve Mâniler
Kucağı taylı gelin
Kaşları yaylı gelin
Bu gece ay doğunca
“Ay !” dedi baydı gelin

Güzel bir sonbahar günü keklik kardeş çiftliğin boğasıyla sohbet etmekteymiş.
“Şu ağacın en tepesi var ya boğa kardeş, oraya çıkabilmeyi pek çok isterdim..lâkin bizde güç mü var oralara uçacak..” deyip içinden de “ah ulan oraya bir çıkabilsem.. herkesin tepesine bir sıçardım ki yükseklerden..oh ne güzel..” deyip kıkırdayasıymış.
Boğadır, cömertliği tutmuş ; “Keklikciğim, ayıptır söylemesi, zatımın boku için pek şifâlı derler.., az bir gagala bakalım gücün fark edecek mi ?”
Sudaki ayna güzel
Gökteki ay ne güzel
Yârimin ay yüzüne
Ay demiş “ay! ne güzel”
Bu güzel teklif keklik kardeşin de aklına yatınca, başlamış bütün gün boğanın dışkısını gagalayıp yemeye. Daha akşam ezanı olmadan, ağacın birinci dalına zıplayıp çıkacak kadar güçlenen keklik kardeş mutluluktan uçuyormuş. Her gün biraz daha bok yemeye ve her günün sonunda da biraz daha yüksekteki dala uçup konmaya başlamış ki, iki haftaya kalmadan ağacın en tepelerine ulaşmış. Ulaşmaya ulaşmış da, heyhaat.. bu arada epey de tombullaşmış.
Keklik kardeş mutlulukla çok uzaklara, yerde koşarken hiç ulaşamadığı kadar uzaklara bakarak hayal kurarken, gaddar bir avcı keklik kardeşi bir kurşunla ağacın tepesinden düşürüvermesin mi ?
Kıssadan hisse : Başkasının bokunu yemekle yükselsen de, büyük hedef olursun

Bir ağacın ucundan
Sarkmıştı ay vâdiye
Yârimin yanağını
Isırdım ayva diye

KADIZADELER’İN TORUNLARI
Kan dolaşımını tanımlıyan William Harvey’in doğduğu 1578 yılında “Kadızadeler” denilen rezil insan sürüsü, FATİH camiinde, bayrak açıp “din elden gidiyor” avazlarıyla yollara dökülmüş, kısa zamanda İstanbul’umuzun tüm camilerine yerleşmiş, ve de sarayı ellerine geçirmişler idi. Verilmiş sadakamız varmış ki, 1656 yılında Köprülü Mehmet bu rezilleri Kıbrıs adasına sürüp pisliği temizlemiş olmasa idi, “yok artık” demeyin, maazallah günümüzde bilem Fatih camiinde aynı rezillikleri yapanlar çıkabilirdi.
Vay bana vaylar bana
Yıldızlar aylar bana
Yârsız yiğit olur mu
Geçmiyor aylar bana

KADIZADELER’İN TORUNLARI
Köylü kısmı tarlasında gece dahi çalışabilsin ve bu seferlik Izmir’in kurtuluşunu kutlamak muradıyla 9 Eylül Salı gecesi sevgili ay dedemiz yüzünü dolun ederekten gecemizi öyle ışıklara boğmuştur ki, ak iplik kara iplikten ayrıla, erbab-ı temaşa (gözlemci ustalar) ise hayret ile uvulalarını (küçük dillerini) gurpadanak yuta. Güz başlangıcına en yakın olan dolun ay bu nedenle “hasat ayı” tesmiye edilirse dahi, sakın ola her yıl aynı tarihe geldiğini sanmayasız.
Uzanıp yakalasam şu ayı
taksam yarin göğsüne
gerdanlık diye (TS)

Hayır duanız almak için, “Hasat ayının” suretini şuracuğa eklemişizdir. (Fakirin teleskopundan)
Üstelik bu günlerde ay dedemiz ufuk çizgisine en dar
açıyla doğar. Hatta, bir an önce yükselip biz
fânilere tepeden bakabilsin deyû, alıştığımızın dışında, bir önceki güne göre 50 dakika gecikmeyle doğacağı yerde, acelesinden yalnızca 26 dakika gecikmeyle doğar ki, anlıyanın muhabbetinden gözleri yaşarır.

Günümüzde Fatih camisinden bir anlamlı bir görüntü
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakîr-i pür taksir ,
Dr. Timur Sümer
EMEKLİ TAVŞAN VE HAŞATTEPE POSASI


DEVLET ELİYLE ŞARLATANLIK
MAVI ALANI TIKLAYINIZ
Arkadaşım Adil Karcı’dan “BAKKAL DEFTERİ”
Hyperthymesia
BAKKAL DEFTERİ

Soyadı kanunu öncesinden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, bizim mahallede oturan herkesin bir lakabı vardı. Adanalı değilsen, bu lakap öncelikle geldiğin şehirle ilişkili bir şey olabilirdi; mesela tüm ailenden bahsediliyorsa, “Malatyalılar” gibi, ya da ailenin bir ferdinden bahsediliyorsa “Malatyalı Bekir” gibi, “İstanbullu İbrahim” gibi. Eğer Adanalıysan, mesleki veya fiziki bir özelliğin öne çıkartılırdı. Bakkal Şaban, Duvarcı Rıza, Kel Mehmet, Şaşkoloz Perihan, Çolak Sabit gibi… Bu lakaplar saygınlığa göre de değişirdi tabii ki. Mahallenin en zengini olarak bilinen ve o devirde konak sayılabilecek iki katlı kocaman evde oturan Fuat abinin ailesine, babasının adından dolayı “Zihni Beyler” derlerdi. “Zihni Beyin oğlu…”, “Zihni Bey’in karısı…” olarak anıldıklarından dolayı, oğlunun adının Fuat, karısınınkinin ise Ziynet olduğunu çoğu mahalleli bilmezdi bile. Biz orta halliydik, Akil Usta, Kudret Abla ve Adil olarak bilindik hep.
Ama, Çiftekafa Nuri gil bu konuda bir istisna olmuştu. Birkaç yıl önce mahalleye kiracı olarak gelen Hayriye teyzenin bir oğlu iki de kızı vardı. Elbistandan’dan geldikleri için önce “Elbistanlılar” denilen bu babasız ailenin daha sonraları şehirsel lakaplarından vaz geçilmiş, ferdi lakapları öne çıkartılmıştı. Kocasını kaybetmesine sebep olan kazadan dizi zedelenerek kurtulan Hayriye teyzeye “Topal Hayro”, ortası ezik uzunca bir kavuna benzeyen kafa şekli nedeni ile de oğluna “Çiftekafa Nuri” denilmeye başlanmıştı. Ancak, kızlarından bahsederken “Elbistanlının kızları…” diye lafa başlanırdı. Ekmek parası kazanmak zorunda olan dul kadın ya para karşılığı leğende çamaşır yıkar, ya da zengin mahallelere ev temizliğine giderdi. Oğlu Nuri bizim yaşlardaydı ama iki kere sınıfta kaldığından dolayı biz ilkokul dördüncü sınıftayken o hala ikinci sınıfta okuyordu. İşe gittiği günlerde, Topal Hayro yaşı küçük olan kızlarını “göz-kulak” olunması ricası ile komşulara bırakır “bak teyzesi bunlar evi de avluyu da süpürebilir, çamaşır bile katlayabilirler” diyerek onlara iş yaptırılabileceğini ima ederdi. İş yaptırmak bir yana, komşular bu yetim kızları memnun etmek için ellerinden geleni yapar, oturur onlarla evcilik bile oynarlardı! Bu nedenle de kızlar annelerinin ev temizliğine gittiği günleri iple çeker ama çamaşır günlerinden nefret ederlerdi, zira çamaşırda anneye yardım mecburiyeti vardı.

El yazısı ile, kuyruğu yukarıya doğru uzayan bir “e” harfi, ardından yelkene benzeyen sivri bir şekil ve dalgalana dalgalana inişe geçen bir çizgi… Elimdeki “veresiye defteri”ne baka baka Bakkal Melehat’a ekmek almaya gidiyorum… Şimdi yine bir “e” yazacak, el yazısı ile küçük “L”harfine benzer bir şekil çizerek devam edecek, sonra yine üç dört dalgalı çizgi ile aşağıya inerek “ekmek” kelimesini tamamlamış olacak. Bu dalgalı çizgi bana Melahat ablanın dalgalı saçlarını hatırlatırdı hep. Defterde en çok da ekmek yazılıydı, zira her gün birkaç tane almak zorundaydık. Bakkal Melahat’ın eli bu şekilde “ekmek” yazmaya o kadar alışmıştı ki, hepsi tıpatıp aynı olduğundan, kalemle yazılmış değil de mühür ile basılmış sanırdınız.

Aslında dükkan Bakkal Asaf olarak anılan babasınındı. Fakat ilkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başlayan Melahat işe öylesine sarılmış (ya da buna zorlanmış) olmalıydı ki, günün her saatinde onu dükkanda görmeniz mümkündü. Bu nedenle de bir müddet sonra “Bakkal Asaf” tabiri kullanılmamaya başlamış ve yerine “Bakkal Melahat” gelmişti. İfadesiz bakışlarına, az konuşmasına rağmen Melahat Ablayı çok severdim. Biraz tombulca olan bu ablamız sessiz sakin bir kızdı ama hiç gülmezdi.
“İki ekmek” dedim. Yan taraftaki camlı dolabı açtı, üzeri iyice kızarmış olanlarından iki tane ekmek çıkarttı, elimdeki veresiye defterini aldı, önce kendi önündeki kocaman deftere, daha sonra benim küçük deftere, imzasını atarcasına, “20 ekmek” yazdı. Buradaki “yirmi” iki ekmek olduğunu ve tutarının yirmi kuruş olduğunu ifade ediyordu. Adet, tane filan yazmaya gerek yoktu, zira ekmek on kuruştu, yirmi yazılınca iki tane olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı. Melahat abla sattığı diğer malların da kaç tane veya kaç kilo olduğunu yazmazdı. Mesela, “10 çivit” demek “iki adet çivit” demekti ve ikisi on kuruş demek oluyordu. Stenoya benzeyen yazıyı kendi mi icat etmişti yoksa uzun uzun yazmaya üşeniyor da ondan mı baştan savıyordu, bunu önceleri çözememiştim. Fakat daha sonra anladım ki bu kargacık burgacık yazı tarzı babası Asaf Amca’nın yazısının taklidiydi. Zira ara sıra dükkanda rastladığım Asaf Amca bizim deftere her şeyi aynı kızı gibi yazıyordu. Bu şekilde yazmayı kızından öğrenmiş olamayacağına göre, demek ki Melahat onun tarzında yazıyordu ki babası okuyabilsin!
Altın sarısı somun ekmeklerin üzerindeki kahverengi-siyah kıtırları bitirebilmek için eve dönmekte acele etmiyordum. Eve girdiğimde sofra kurulmuş anne ve babam beni bekliyorlardı. Verdiğim ekmeklerden birisini (tazeliğini kaybetmemesi için) ekmek bezine saran annem “Yine bu ekmeklere fare dadanmış” dedi gülerekten. Önceleri iştahım kaçar diye yemekten önce ekmek yememe kızıyorlardı ama baş edemeyince karışmaz olmuşlardı artık. Fakat, yemekli misafir geleceği gün beni uyarıyor, yolda gelirken ekmekleri tırtıklamamamı tembih ediyorlardı.
Annemin tabiri ile “veresiye defteri”, genel tabirle “bakkal defteri”, herkese verilmezdi. Sanılanın aksine, defterle alışveriş yapanların parasal imkanı yok demek değil, “kredisi var” demekti! Birincisi, bozuk para bulma derdinden kurtuluyordunuz, hem bakkal hem de siz. İkincisi, o an para olmasa bile birçok ihtiyacınızı alabiliyordunuz. Üçüncüsü, alışverişe gönderilen çocukların yolda para kaybetme gibi bir riski olmuyordu. Kısacası, bizim o günkü “bakkal defteri” sistemimiz bugünkü kredi kartı sisteminin ata babasıydı! Üstelik ekstresini cebinizde taşıyabildiğiniz , borcunuzun ne kadar olduğunu her an görebildiğiniz etkin ve güzel bir sistem!
Mahallemizde iki bakkal vardı; Bakkal Melahat ve Bakkal Şaban. Şaban amca borca mal satmazdı, bu nedenle de defter filan kullanmazdı. Bu iki bakkal sanki aralarında anlaşmışlar gibi, bazı malların satışını diğerine bırakarak onun da kazanç sağlayabilmesine olanak sağlarlardı. Mesela Melahat Abla buz satmazdı. Gazyağı satmazdı. Sebze meyve türünde hiçbir şeyi dükkanına sokmazdı. Bunlar Bakkal Şabanın envanterinde olan mallardı ve mecburen peşin para ile ondan alırdık. Buna karşılık zetinyağı, sabun, çamaşır sodası, çivit (beyaz çamaşırlar kaynatılırken mavimsi beyazlık kazansın diye suya konulan zar şeklinde mavi tablet), dikiş iğnesi, makara ipliği vs. gibi malları da Bakkal Şaban’da bulamazdınız. Rakip dayanışması gibi bir şey yani…
Bakkal alışverişleri genelde biz çocukların işiydi. Bakkala giderken “Anne, bir tane sakız alayım mı?” , ya da “beş kuruşluk akide şekeri yazdırayım mı?” şeklindeki sorularla bahşişimizi garantiye alırdık. Zira izin alınmadan alınan bir kuruşluk bir şey bile hemen fark edilirdi. Ailenin büyüğü getirilen mallarla küçük deftere yazılanları karşılaştırırdı. Ay sonu geldiğinde ise bu küçük defterle bakkaldaki büyük deftere yazılanlar bir bir kontrol edilir, toplamalar yapılır, mutabakat sağlanır ve hesap kapatılırdı. Bakkal kendisindeki büyük deftere hemen yeni bir sayfa açar, müşterisine de bir avuca sığacak büyüklükte yeni bir defter verirdi. Alınan her şey anında her iki deftere de yazılırdı ve bu süreç hep böyle devam eder giderdi.
Bir müddet sonra hepimizin dikkatini çeken bir şey olmaya başladı. Bakkala doğru hangimiz yürümeye başlasak Çiftekafa Nuri peşimize takılıyor, alışverişimiz bitene kadar bizi biraz uzaktan izliyor sonra hiç konuşmadan aksi istikamete doğru yürüyüp gidiyordu. Yani, aldığımız şeker, sakız, bisküvi vesaireden kendisine de biraz verelim diye bir beklentisi olmadığını bilmemizi istiyor gibi davranıyordu. Ama niye gelip bizi seyrediyordu ki acaba?
“Bakkal deferi!” diye bağırdı Cinik Salih “Bakkal defteri yok onların!” Oturduğumuz ağacın altında bu konuyu konuşuyorduk o gün sabahtan beri. Çiftekafa’ya bizi neden takip ettiğini soramıyorduk, zira alınganlık yapabilirdi. Babası olmadığı için içimizde tuhaf bir acıma duygusu hissederdik onu görünce ve normalden daha fazla yakınlık gösterirdik kendisine. Ama Nuri genelde durgun, hüzünlü ve içine kapanık bir şekilde bize mesafeli dururdu.
– Lan ona da bir defter alak mı? dedi Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit.
Burada bu sözü söyleyebilecek en son kişiydi Macit. Hepimiz duyduğumuza inanmamışçasına suratına baktık. Zira, babası bakkaldı ve defter kullanmıyordu. Yani kendilerinin de defteri yoktu!
– Alsak neye yarayacak, dedim? Hem nereden bulacağız, Melahat abla o defterleri satmıyor ki.
– Okulun yanındaki kitapçıda var, ben sordum beş kuruşmuş, diye sürdürdü konuşmasını Macit.
– Tamam, aldık diyelim, neye yarayacak, Melahat Abla ona borca bir şey mi verecek ki defteri var diye? dedim.
– Gidip Melahat Ablayla konuşalım, dedi Salih.
– Melahat Abla ne yapabilir ki olum, Asaf Amca asıl sahibi dükkanın. Geçende gördüm kızına kızıyordu, hesabını kapatmayan birisine satış yapmaya devam etmiş diye.
Akşam olayı olduğu gibi babama anlattım. Kahvesindeki son yudumu içen babam “Ben hemen geliyorum” diyerek evden çıktı ve hakikaten birkaç dakika sonra geriye geldi. Elinde tuttuğu yeni bir bakkal defterini anneme uzattı ve;
– Hanım bunu al, Hayriye hanıma götür. Asaf efendi kendisine hesap açtı, gerektikçe kullanabilir, ödemede sıkıntısı olursa da dert etmesin, böyle söyle kendisine, dedi.
Defteri alıp Hayriye teyzelere giden annemin peşine takılmak istedimse de babam bırakmadı ve bu konuda kimseye bir şey söylememem için beni uyardı. Defter verilirken yanlarında kimse olsun istememişti demek ki.
Ertesi sabah daha kahvaltı hazırlığına bile başlamamıştık ki pencerenin önünden geçen bir çocuğun:
– Arkadaşlar, ben ekmek almaya gidiyorum. Gelen var mı, beraber gidelim! diye bağırdığını duydum.
Yüksek sesle konuştuğunu ilk defa duyduğum için Çiftekafa Nuri’nin sesini tanıyamamıştım. Pencereden baktım, elindeki bakkal defterini havada sallaya sallaya yürüyor, ilk defterli alışverişine birileri şahit olsun istercesine bize sesleniyordu. Pencereden baktığımı fark edince defteri göstere göstere “bakkala gidiyorum, hadi sen de gelsene” işareti yaptı eliyle. Kendisini tanıdığımdan beri ilk defa gözlerinde hüzün olmadan .gülümsediğini görüyordum!

Adil Karcı – 3 Haziran 2014
ARKADASIM DR. SUHEYLA UMUR

Suheyla 1946 yılının serin bir mart ayında Amasya’da doğdu. Ailenin üçüncü çocuğu idi, babası halk arasındaki değimi ile “postacı”, resmi değimi ile “Posta müvezzi” idi. İlkokul mezunu ama geleceği gören, şair ruhlu hele akşamları bir iki tek atınca gümbür gümbür şiir yazan, hatta günlük olayları bile şiire döken tanıyanların “şair muharrem” dedikleri doğruları söylediği için bazılarına ters düşen, garibanlara her zaman yardım eden bir insandı. Annesi okuma yazma bilmeyen ev ve hayat şartlarından her zaman dert yanan, sıkıntılarından çocuklarını en kısa zamanda meslek edinmelerini empoze eden son derece dindar bir kadındı. Beş çocuğuna yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak, yokluk ve sıkıntılar içerisinde evi çekip çevirmekten bunalmış, yorgun bir kadındı.

Suheyla, zayıf ve kuru idi, iştahsızlığı zaten zor geçinen ailede üzüntü kaynağı oluyor yemeklerde iştahı açılsın, iyi beslensin diye tüm ailenin onayı ile taze yumurtalar alınıp, sarıları çiğ çiğ birazda zorla içiriliyor, ceviz şurupları, o zamanlar yeni çıkan malt hülasaları ile kilo aldırılıp hastalanmasın, biraz şişmanlasın diye el üstünde tutuluyordu, kendisinden sonra doğan iki erkek kardeşine ablalık yapıyor gizli gizli kendisine tahsis edilen yiyecekleri paylaşıyordu. Ailenin neşe kaynağı, aydınlık yüzü olmuştu, olayları kendi üslubu ile dramatize ederek anlatışı kendisine ilgiyi arttırıyor araya sıkıştırdığı espirilerle tüm aile ve çevresini kendisine hayran bırakıp etkiliyordu.
Suheyla, ilkokulu üçler ilkokulunda okudu, öğretmeni ondaki cevheri keşfetmişti, özel ilgi gösteriyor mutlaka okuması gerektiğini ve çok başarılı bir insan olacağını her fırsatta tekrarlıyor asla olumsuzluklardan yılmamasını her şartta mutlaka önüne ümitle bakmasını ve en önemlisi mücadele edip pes etmemesini belleğine işliyordu. Hayattaki en önemli varlılardan birisi olan, döneminin en başarılı ilkokul öğretmeninin bütün olumlu motivasyonları ile Amasya lisesine devam etti. Amasya Lisesi orta kısmına fırtına gibi başladı, her sene o dönemlerin iftihar listelerine girdi, lise birinci sınıftan sonra ailesi zorunlu olarak Samsuna taşındı. Sene 1961 idi. Genç kızlığa yeni adım attığı başarılara alışmış bünyesi , Samsuna başlangıçta güç alıştı, Samsun 19 Mayıs Lisesi zor fakat kendisini ispatlamış , yurt çapında isim yapmış başarılı birçok değerli insanı yetiştirmiş tecrübeli öğretmenlerin görev yaptığı seçkin bir lise idi, yılmadı geceleri sağlığını bile hiçe sayıp derslerine çalışarak Amasya lisesi ile aradaki fakı kapattı., tam gün yapılan öğrenimde öğleleri arası bile derslerine çalışıyor annesinin küçük kardeşleri ile her zaman olmasa da gönderdiği yiyeceklerle karnını doyuruyor, parasızlığın acımasız şartlarına meydan okuyordu. Ama asla kendini ezdirmiyor, daima dik ve onurlu duruyordu.
Lisede de kısa zamanda kendisini sevdirdi, derslere uyum sağlamış Amasya lisesindeki gibi popülerliğini sağlamıştı. Cana yakınlığı, çalışkanlığı, Allah vergisi şeytan tüyü denilen dönemin en sevilen deyimi ona tam yakışıyordu. Tiyatro koluna da girmiş, kısa zamanda sahnelenen zamanın en güzel tiyatro eserlerinde en önemli rolleri ( Namık Kemalin Vatan yahut Silistre, Moliere’nin Tardüf) üstlenmiş ve çok başarılı olmuştu. Artık önünde yeni ufuklar açılıyordu. ABD ile karşılıklı öğrenci değişimi A.F.S. sınavlarına girmiş ve kazanan iki öğrenciden biri olmuştu. İnanılmaz bir olayı gerçekleştirmiş Samsun gibi büyük bir ilde zengin ve güçlü öğrenci velilerinin kendi çocuklarının kazanmaları için tüm çabalarına rağmen “O” kazanmıştı. Ama kazanmak yetmeyebilirdi. Zira ailesi sıkıntılarla boğuşuyordu. Babası hastalanmış, maddi güçlükler her zaman olduğu gibi aileyi zorladığı gibi annesi ve çevresinin “kız çocuğunun gavur ellerinde ne işi var, zaten okumasa da olur” duruşları çok büyük bir engeldi. Günler süren tartışma, hatta ağlamalar, etkin iknalarla sorun halledildi. Amerika lisesi öğrenciliğine 1963 yılında başladı. Pensilvanya eyaletinin bir kasabasında yine başarılı geçen bir sene sonunda çok sevdiği vatanına döndü. Amerika’da da kendisini sevdirmiş, bir ailesi ve kardeşleri olmuştu. Sonraki senelerde tekrar tekrar görüşüp bir ömür boyu dostlukları devam edecekti. Amerika’daki ailesi de anne, baba ve iki kız kardeşti.
Suheyla 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Üniversite imtihanlarına hayalindeki Doktor olma hevesi ile girdi ama olmadı. Zira Amerika’da eğitim ile Türkiye’deki eğitim farklı idi. Hayal kırıklığına kapılmadı, şartların kendisini o noktaya getirdiğini biliyordu. Teselliyi açıkta kalmama olarak değerlendirip kazandığı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt oldu. Bozulan moraline rağmen İlkokul öğretmeninin söylediklerini unutmuyor, hayatındaki Tıp Fakültesini mutlaka kazanacağına inanıyordu. Çalışacaktı, kazanacaktı, kazanmalıydı. Mecburdu, geceleri rüyalarına giren doktor olarak insanlara ve ülkesine hizmet etme rüyalarını ancak bu şekilde gerçekleştirebilirdi. 27 Mayıs kız Öğrenci Yurduna yerleşti. Zor bir döneme girdiğinin tüm gerçekliği ile bilincinde idi. Hem Fakülteye devam ediyor, hem de maddi zorlukları aşmak için boş zamanlarında Lise öğrencilerine İngilizce dersleri veriyordu. Amerika’da aldığı eğitimin ona en büyük yararı bu olmuştu: Ana dili gibi İngilizce. Gerçi Üniversite imtihanlarında Tıp Fakültesini kazanamamıştı ama kazanacaktı, inanıyordu. 1964 yılında tekrar büyük bir heyecanla Üniversite imtihanlarına girdi. Yaz tatili gelmişti. Memleketine giderek sabırsızlıkla sonuçları bekledi ve yaz onuna doğru bir akşamüzeri arkadaşından gelen Üniversite sonuçları belli oldu haberi ile postaneye koştu, gelen haber sevinçten çıldırtmıştı: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Yanındaki küçük kardeşine sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Hayalindeki okulu kazanmıştı. Eve geldiğinde tüm aile sevince boğuldu. Mahallede ve tüm çevrede hatta Amasya’da Tıp Fakültesini kazananlar bir elin parmağını geçmiyordu. Dosta düşmana ders vermiş, önemsedikleri kız çocuğu doktorluğu kazanmış, ele güne ailesinin itibarını yükseltmişti.
Suheyla Hacettepe Tıp Fakültesini hiç sene kaybetmeden aksine başarılı olarak 1970 yılında bitirdi. Fakültedeki öğrenim süresinde nerede ise tüm hocalarının takdirini kazanmıştı. Uzmanlık alanı olarak Kadın Doğumu istiyordu. Zaten sınıf arkadaşı Ahmet ile birbirlerini sevmişler bir ömür boyu birlikteliklerine nişanlanarak adım atmışlardı. Uzmanlık sınavına girdi fakat Türkiye’de torpil olmayan yer yoktu. Paylaşılmış, açıkta bırakılmıştı. Yılmayan mücadeleci kişiliği yine devreye girdi. Biliyordu, imtihanı hem de dereceyle kazanmış fakat hakkını yemişlerdi. Rektör İhsan Doğramacı kendisini tanıyor ve takdir ediyordu. Zorluklarla Doğramacı’nın karşısına çıktı. Durumunu anlattı, hakkının gasp edildiğini, büyük bir haksızlığa maruz kaldığını anlattı. Doğramacı hemen imtihan kâğıtlarını istetti, bizzat kendi başkanlığında yapılan değerlendirmede haklı olduğu anlaşıldı ve yine hayallerinin bir basamak üzeri Kadın ve Doğum bölümüne Asistan olarak atandı. Hayalleri bir bir gerçekleşiyordu. Sınıf arkadaşı Ahmet ile evlenmiş, mutlulukları perçinlenmişti. Artık çok olmasa da maaşları vardı. Suheyla Orta Okulda parasızlığın ne demek olduğunu anlamıştı. Ek ders kitapları almak için kese kâğıdı yapıp kardeşlerine sattırdığını hiç unutmadı. Evdeki yemek sofrası alınan eski gazeteleri kese kâğıdı yapmak için bir tezgahtı. Zamkı ise undan yapılan hamurdu. (hatta bu iş ileride kendisinden sonra gelen iki küçük kardeşine örnek olacak, kardeşleri küçükken ablalarına yardım ettikleri günleri hatırlayıp, ayrıca kazanma azimlerini geliştireceklerdir) Güzel günler, nöbetlerin fazlalığı, uzmanlık eğitiminin zorluğu derken babası kanser oldu. Babasına evlatlığın tüm fedakârlığını göstererek baktı. Onu n güzel şekilde tedavi ettirdi. 1974 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı (Jinekolog) oldu. Kadrosuzluktan Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi Kadın ve Doğum Bölümü kurucu Öğretim Üyesi oldu. (Eşi Ahmet de Üroloji bölümü). Başarılarla dolu öğretim kariyerlik hayatı Doçent olarak taçlandı. Bu arada dünyanın en önemli Üniversitesinin Tıp Fakültesi Hastanesinde modern tıpta Türkiye temsilcisi olarak ek eğitimler aldı. Bu eğitimleri ülkemiz insanlarına uyguladı. Şifa dağıttı. İki tane çok zeki çocuğu oldu. Oğlu Üniversite giriş sınavında Türkiye 18. Si oldu. Oğlu da kızı da Amerika’da eğitim görerek iş hayatlarına atıldılar.
Başarılarla geçen Öğretim Üyeliğinden serbest hekimliğe geçiş yaptı, İzmir’e yerleşti ve çok sevdiği İzmir’de hastalarına hizmet etti. 2008 yılı yaz aylarında ani ateş yükselmeleri ile başlayan şikayetleri inanılmaz bir teşhisi getirdi. Kanser olmuştu. Büyük bir soğukkanlılıkla kabullendi ama maalesef mum dibine ışık vermemişti. Hastalarına yaptığı uyarıları kendinden esirgemiş, kontrollerini yaptırmamış, hastalık son evreye gelmişti. Tüm mücadeleci kişiliğine rağmen bir buçuk sene mücadeleden sonra 2 Şubat 2010’da çok sevdiği ATATÜRK ile ayni saatte vefat etti.
Doktor Süheyla her zaman hayırsever, çağdaş, vefalı, vatansever oldu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Türk yurttaşlarımızın katliamına karşı yapılan Barış harekâtında Doktor olarak gönüllü başvurdu. Maddi imkânsızlıklar içerisinde olup, zorluk çeken onlarca öğrenciy okuttu. Çağımızın vebası ve AİDS hastalığı ile mücadelede daima maddi manevi destek verdi. TEMA Vakfı ile koordine oluphatıra ormanı kurdu. Yeni yapılan Amasya Sabuncuoğlu Şerafettin hastanesinde bir oda tefriş etti. Amasya Vakfına her sene düzenli olarak bağış yapar, doğduğu büyüdüğü memleketini asla unutmadığını anlatırdı. Daha birçok sayılmayacak kadar hayırları ve iyilikleri vardı.
Öğretim Üyesi ve Türk vatandaşı olarak temsil ettiği tüm yurtdışı görevlerinden Ülkemize başarılarla döndü, tam olgunluk çağında başarılarının meyvelerini verirken amansız hastalık aramızdan ayırdı.
DOKTOR SUHEYLA (UMUR-BÖLÜKBAŞI) BENİM ABLAMDI!
Ecz. Turgut Umur, Anılarım Kitabı, Kasım 2013 s: 118-123
You must be logged in to post a comment.