http://www.flickr.com/x/t/0090009/photos/89105759@N08/13151083484/


A panoramic view Including the very familiar three bright stars of Orion’s belt (to the left of the image), Alnitak, Alnilam and Mintaka. Part of the Orion Molecular Cloud and two of the most recognizable sky objects in the constellation Orion, these immense stellar nurseries are approximately 1500 light years distant “The Great Orion Nebula and The Horsehead Nebula”.
This is data I captured in January, February and early March 2014 over 8 nights using a QHY11S Monochrome CCD/Takahashi E-80 F2.8 from Downunder Observatory in Fremont MI.
190 individual exposures make up this 5 panel mosaic for a Total Exposure time of 11 hours
Terry Hancock
GÜNBATIMINDA TREN VE ÖKÜZLER

Astrophoto by my friend Clay Kessler




ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (3)
Nusreddin hocanın evine bir kez daha hırsız girmiş, Yatağını, yorganını, üç kuruş paracıklarını, seccadesini, kavuğunu, kredi kartlarını alıp gitmişler. Hocadır, “ahh..vah !.” diye” döğünürken komşular yetişmiş. “Aman hocam” demiş birisi, “insan kapıya bir köpek bağlamaz mı ? Ya da alarm sistemi kurdurmaz mı ?” Bir diğeri, “Hocam bakan oğlu misali evinde, altı yedi tanecik de olsa, kasa bulundursaydın ya ? Hadi olmadı sağlam birkaç ayakkabı kutusu da mı bulamadın ?” “Bari polise haber verelim..” demiş ötekisi. “Hadiyin ordan lan bre komşular” demiş hoca. “Anladık.. yine, hâliyle, hırsızın hiçbir kabahati yok…lâkin yakalansalar ne fayda ?.. Hırsızı salıvermelerinden geçtim, bizi içeri alırlar diye telâş etmekteyim.”
Bu yazı elbet gecikti. Haberlere yetişmenin mümkünü yok. Sâniyen artık gök kubbede söylenmedik lâf kalmadı mı acep ?? Continue reading “ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLÂL OĞLAN (3)”

BERKİN
DR. ZAFER ÖNER’DEN “LILYPAD”
Lilypad,hiç duydunuz mu?
Ya da “Amazonia Victoria Regia” nedir?
Lilypad 50 000 kişilik yüzer bir kentmiş,yapay bir ada imiş.
İklim mültecileri için taa 2008 den beri üzerinde çalışılan bir projeymiş…
Yani bizim mega projemiz gibi değil de benzeri…ikisi de hayalî.
Ben vallahi yeni okudum.
Amazonia Victoria Regia ise büyükçe bir nilüfer çiçeği imiş,hatta en büyüğü,
istisnaî bir esneme kabiliyeti varmış bu Nilüfer çiçeğinin…
Sen kalk tam 250 kez büyüt bu çiçeği
Ve bundan esinlenerek
Üç dağ ve üç dağın aralarında da marinaları olan
50 000 kişiyi barındırabilen,çevreci kocaman bir ekopolis yarat.
İklim mültecileri için…
Fesüphanallah!
İklim mültecileri,
hani bazı ülkelerde deniz suları yükselip,kara parçaları su altında kalacak ya…
İşte oradan kaçmak zorunda kalanların sığınacağı,barınacağı,ekosistemli bir yüzen ada…
Biz Hacettepe’lilerin de sığınacağımız bir ada’ya ihtiyacımız olmaz inşallah!
Daha önce üç kişiyi çömeltip,arkalarına geçip,silahlarını ateşlediler,müslüman olduklarını söyledikleri halde,”biz müslümanız” dedikleri halde!
Öldürüldüler. Suçları alevî olmalarıymış.
En ufak bir şekilde elleri titremedi,öldürenlerin…
Onlar da Müslüman .
Öğle namazının kaç rekât olduğunu bilememişlerdi,
İslamiyet sınavından çakmışlardı.
Bu demekti ki öldürenlerin dergahından değillerdi,ölenler…
Birkaç gün önce de yine Suriye’de,
bu seferde de on kişiyi, yine çömelttiler,sadece içlerinden biri bağırıyordu
avazının çıktığı kadar “ben müslümanım” diye,ama kimin umurunda…
Yine geçtiler arkalarına,yine sıktılar enselerine acımasızca.
Biri arkasına doğru yıkıldı,diğerleri öne doğru yığıldılar…
Silahşörler ikişer kurşun daha attılar devrilenlerin üzerine…Kinleri dinmemişti!
Bu caniler de en ufak bir şekilde rahatsızlık duymadılar,utanmadılar yaptıklarından
sanki normal bir işlevi yerine getirmiş gibi yürüyüp gittiler…
Tıpkı diğerleri gibi
Bizde henüz böyle şeyler yok…
Bizdekiler teker teker gidiyorlar,asla bilerek değil,kasıt yok yani.
Teknik hatadan dolayı!
Mesela gaz fişeğini havaya doğru atmak lâzım,diyorlar
bizimkiler nişan alıp yüzüne,gözüne neresine gelirse basıyorlar tetiğe…
Annesi çocuğunu ekmek almaya yollamış
Nerden bilecek ki serseri bir gaz fişeğine rastlayacak
küçücük çocuğun küçücük kafası…
Kafa işte,ne geziyorsun o saatte,gaz fişeklerinin uçuştuğu yerde…
Ekmek alacakmış,sırasıydı sanki ekmeğin!
Polisin başını belaya soktun işte…
Görev başındaki polisi zora soktun.
Onun katil pozisyonuna düşmesine sebep oldun.
Neyse ki görev başında ve herşey mübah!
Kimi gaz fişeği ile,kimi kurşunla…
Kimi Elvan , kimi Sarısülük…
Diyelim ki eylemci olarak gitti! Ekmek bahane!
Bu demek midir ki ölümü haketti?
Onbeş yaşındaydı bu çocuk,onbeş.
Bizim ülkemizin su ile kaplanacağı riski şimdilik yok.
Yani bizlerin iklim tehlikesi nedeniyle böyle bir ekopolise ihtiyacımız yok ama
bu gidişle siyasi görüşlerimiz ya da aykırı çıkışlarımız nedeniyle,
bizler yani Atatürk’ü şiar edinenler,
tıpkı İran’lılar gibi mülteci durumuna düşebiliriz…
LILYPAD gibi yüzer pekçok ada’yı yapamayız da ithal etmek zorunda kalacağız galiba…
Dünyayı sanayi kaynaklı karbon tehdit ederken ve
onlar çözüm için böyle zihni sinir projeler üzerinde çalışırlarken…
Her türlü yeniliği yeryüzüne onlar getirip doğayı da onlar bozarken
Ve çarelerini de yine onlar ararken
Onların yaptıkları pekçok şeye bizler akıl sır erdiremezken…
Şu bizim dertlerimize bakın.
Türkiye’yi de kökten dinci zihniyet
hem içerden hem dışardan avuçlarına alırsa
Durum vahim…
Bir arkadaşımız bizim bu yönetimle beraber
dinini öğrenmiş,namaza başlamış;o yırttı da
Mesela bir islamî soru da bana sorulursa
cevabım onların doğrularıyla çakışır mı acaba?
Hem daha dindar hem de
Hırsızların ve katillerin ülkesi olduk!
Eş zamanlı. Hem dindar,hem kindar.
Hem dindar,hem hırçın.
Hem dindar hem kaba ve insafsız.
Bir onların uğraştıkları şeylere bakın bir de bizimkilere…
Bir resminde heriki eli ceplerinde
Kaşları ortada birleşik
Bedenini birazcık kıvırıp gülerek poz vermiş.Sol gözüyle de göz kırpmış…
Kırmızı şapkasının altından
Muzipçe bakıyor.
Hep bu sevimli çehresiyle bakacak herkese
ve soracak
“Benim bu yaşta ölmemde
Senin bir suçun var mı” diye!
İyi bakın o kırmızı şapkanın altındaki gülen yüze.
Göz kırpan göze.
Sizinki de olabilirdi!
Kırıpılan gözü değil,ölen çocuğu kastediyorum.
Sizinki de olabilirdi.
Dr. Zafer Öner







BİR HAFİFLEDİM Kİ SORMAYIN
Birkaç gündür omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi. Kendimi bir hafif hissediyorum ki ancak o kadar olur. Nedenini biraz sonra anlatacağım.
Ben gençliğimde devletin özgürlüklerimi sık sık elinden aldığı bir insan olduğum için, bir tepki olarak olsa gerek, var olduğunu varsaydığım özgürlüklerimi kullanmaya pek meraklıyımdır. Örneğin sık sık, yurtiçine, yurtdışına seyahatlere çıkarım. Bir süre yerimde otursam bazı oturan yerlerimde kaşıntılar hissederim. “ İşte seyahat özgürlüğümü kullanma zamanım gelmiş” diye kendimi uçağa, trene, otobüse falan atarım.
“Düşünceyi ifade özgürlüğümü” kullanma merakım yüzünden yazılar yazar, konuşmalar yaparım. Sonunda “Adil yargılanma hakkıma” yol açsa da bu özgürlüğümden bir türlü vazgeçemiyorum.
Şimdi yeni bir şey öğrendim. Onun için yukarıda da söylediğim gibi pek bir hafifledim.
Meğer “günah işleme özgürlüğüm” de varmış. Öyle dindar bir kişi olmadığım için pek farkında değilim ama, sağolsun, AKP’li bir milletvekili TV’de açıkladı da ben de O’ndan öğrendim. “Allah” diyor, bu milletvekili, “… herkese günah işleme özgürlüğü vermiştir. Bunun için büyük kulak dinlemelerinden öğrenilen, polis baskınında yakalanan günahlar, dünyevi alemde suç sayılmamalı. Bu ancak “günah” olabilir. Onun da hesabını ancak Allah sorabilir.”
Şu özgürlüğün güzelliğine bakın!
Bir Ramazan günü Temel köye yeni gelen hocaya gitmiş. “Hocaefendi, geçen gün öğleye doğru eve gittim. Hanım leğende çamaşır yıkıyordu. Affedersin, bacaklarını açık görünce nefsim uyandı. Cimada bulundum. Acaba orucum bozulmuş mudur?” diye sormuş. (Köye yeni geldiği için cemaat ile arasını iyi tutmaya çalışan hoca) “İmsaktan kısa bir süre geçtiği için bir şey olmaz, orucun bozulmaz” demiş.
Birkaç gün sonra tekrar hocaya gitmiş Temel. “Hocam, geçen iftara birkaç saat kala eve gittim. Hanım eğilmiş yerleri siliyordu. Nefsim uyandı. Cimada bulundum. Acaba orucum bozulmuş mudur?” diye sormuş. Hoca da “iftara çok az kalmış bir şey olmaz. Orucun bozulmuş sayılmaz” demiş.
Bayram günü Temel İdris’le karşılaşmış. İdris “Ramazanın nasıl geçti?” diye sorunca Temel “Vallahi tam şeyime göre bir Hoca buldum; onun için çok rahat geçti” demiş.
Şimdi bu sayın AKP milletvekili de beni çok rahatlattı. Gerçi şimdi evde oturan bir emekliyim. Elimin erebileceği günah işleme yerlerinden uzağım. Para pul işlerinden zaten hiç anlamam. Bu nedenle ”günah işleme yerlerim” pas tutmuş olabilir.
Ama olsun böyle bir özgürlüğüm olduğunun bilincine vardım ya, gerisi kolay. Ben de birgün nasıl olsa günah işlemenin bir yolunu bulurum.
Dinimizin kıymetini bilelim!
Yaşasın AKP!
DR. UĞUR CİLASUN
Bu saçma yazının yazarını bulamadım. Google’a “Timüs’ü eşşek sudan gelinceye kadar dövmek lazım …” yazarsanız düzinelerle web sayfasında yayınlandığını görürsünüz. IQ can eğrisinin sol yarısı, ulkelemizin sadece siyasetine degil, internete de hakim durumda.
TS

Genç ve sağlıklı olmak ve kalmak için Timüs’ü eşşek sudan gelinceye kadar dövmek lazım.
Timüs bezi, tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur.
Bu bez insanın bağışıklık sisteminin merkezidir. Yani bütün bağışıklık sistemi buradan yönetilir.
Timüs bezi ne kadar çok titreşirse kişi o kadar sağlıklı ve bağışıklık sistemi sağlam olur.
Anadolu’da ağıt yakan kadınların göğüslerine vurduklarına hepiniz şahit olmuşsunuzdur.
Bu refleks kaynaklı basit bir el hareketi değildir. Bu beynin otomatik gerçekleştirdiği bir davranıştır.
Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir.
Bu sayede üzüntü kaynaklı bağışıklıkta meydana gelen direnç azalmasının önüne geçmeye çalışır.
Bu bez ne kadar sıklıkla titreştirilirse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar ayrıca geç yaşlanır.
Sizde parmaklarınızla göğsünüzün ortasına yapacağınız küçük vuruşlarla timüs bezini titreştirebilirsiniz.
Yada daha basit bir yolu kullanırsınız. “KAHKAHA” atabilirsiniz.
Çünkü kahkaha da göğüs kafesini oynattığı için bu bezi harekete geçirir.
Hani yıllar geçerde aradan bir arkadaşımıza rastlarız neşeli halleriyle tanıdığımız bu insanı görünce “hiç değişmemişsin, ne gamsızsın…” deriz ya, işte timüs bezinin gücü.
Sonuç olarak kahkaha bağışıklık sistemini güçlendirir ve sizi genç tutar.

Bir de Google’dan bakalım:
Mutluluk ve Timus bezi ..
“Mutluluk bir seçimdir. Mutsuzluğumuz kadere, şansızlığa ve talihsizliğe inancımız ölçüsündedir.”
Mutlu duyguların hissedilmesinde hormonların rolü büyük.Bedenimizde o hormonları salgılayan salgı bezlerinden minicik ama çok güçlü bir salgı bezi var: timus.

Timus uyarıldığında salgıladığı hormonlar kişide haz ve mutluluk duygusu yaratır.Çünkü timus aktive olduğunda bedenin kimyasının değişimine neden olur. Bu değişiklik sinir sistemini sakinleştirir ve beyin fonksiyonları nı hızlandırır. Bu da kişide rahatlama duygusu yaratır.
Avustralyalı Nobel ödüllü kanser araştırmacısı Sir MacFarlane Burnet timus bezinin aktif hale getirilmesiyle insan bedeninin kendisini kanserden koruyabilme yeteneğine sahip olacağını savunuyordu.
Çocuklarda iri olan timus ergenlik döneminde bir ceviz kadar irileşiyor. Ama yas ilerledikçe bir bezelye tanesi kadar küçülüyor, yaşlılıkta ise tamamen köreliyor. Ama bazı insanlarda ileri yaslarda bile hala ceviz büyüklüğünü koruması, bilimin henüz çözemediği alanlardan biri.
Timusun sağlığımız üzerindeki önemli yararlarından biri de T hücrelerini üretiyor olması. T hücreleri denilen lenfositler bedene zarar verebilecek zararlı hücreleri yok ederler. Bu küçük T hücrelerine yaşamımızı borçluyuz. AIDS gibi bağışıklık sistemini çökerten hastalıkların ölümcül olması T hücrelerinin haberleşme hatlarını öncelikle kesmelerinden kaynaklanıyor.
Timus göğüs kafesinin üst kısmının tam arkasında, göğsün tam ortasında yer alıyor. Timusu uyarmanın üç basit yolu var:
Timusu uyarmanın birinci yolu gülmek.Yani gerçek, içten, sıcak bir gülüş, bir kahkaha. Her gülündüğünde timus bezi aktive oluyor. Her aktive olduğunda bedenimize kimyasal dalgalar göndererek kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. 1993 yılında California Üniversitesi’ nde Dr.Paul Ekman tarafından yapılan araştırmada gülmenin timusu ve beynin değişik haz bölgeleriyle bağlantısı olan kasları harekete geçirdiği ve insanda haz duygusu yarattığı kanıtlanmış.
Timusu uyarmanın ikinci yoluiki parmakla timusun üzerine gelen noktaya vurulması, yani elle uyarmak.Timusu uyarmanın üçüncü yolu ise dilin üst dişlerin arkasında damağa ve ağzın tavanına değdirilmesi. Dr. John Diamond ve ekibi dilin bu pozisyona getirilmesi ile sol ve sağ beyin
küresi arasında denge oluşmasını sağladığını tespit etmiş.Bu da insanin daha iyi düşünmesi ve kendini daha iyi hissetmesine yardımcı oluyor.
MÜNİR BEY
Bizim Füsun’un,iki kişilik bir arabası var,markası “smart” mı , ne?
Çok şirin. İki kişilik.
Ama ben daha şirinini bizim Kilis’te,taa 1950’lerin sonuna doğru görmüştüm.
O araba tek kişilik ve el yapımıydı.Sahibinin adı Münir’di. Kendi imalatı idi,arabası…
Benim Kemaliye İlkokulundan çıkıp sağa dönüp,bir kenarında türbe bulunan,
Odun Pazarı denen dar yoldan geçip,sağa ya da sola döndüğünüzde,Cumhuriyet caddesine çıkardınız.
Bu cadde taa Ulucamii’nin yanındaki Hükumet binasının önündeki
Cumhuriyet meydandan başlar Karataş’ın ordaki aygır deposuna kadar giderdi.
O sıralarda Kilis’te at yarışları yapılırdı. Birinciliği alışkanlık haline getiren erkek atlarla kısraklar bu deponun önündeki bahçede çiftleştirilir ve daha iyi nesiller elde edilmeye çalışılırdı.Bu çiftleşmeyi kolaylaştıran kişiye de kıyakçı denirdi…
İşte bu el yapımı tek kişilik araç,Münir’in kumandasında,bu cadde boyunca bir aşağı,bir yukarı gider gelirdi.
O sıralarda at arabaları,atlar,eşekler,rus yapımı motorsikletler çoğunluktaydı ve tektük te eski model amerikan arabalarını görürdük,Cumhuriyet caddemizde.
Nal sesleri,at arabalarının çelik halka ile sarılmış tekerlerinin çıkardıkları seslerle karışırdı.
Bu el yapımı tek kişilik araca herkes yol verirdi.Severdik Münir’i,pekçok akllıdan daha iyi ve zararsız olduğunu bilirdik.
Esmer tenli,tıknaz bir “yeni ergendi”Münir,o zamanlar…
Bu arabanın motoru yoktu. Münir,ağzı ve dili ile motor sesi çıkartırdı.
Yokuşa geldiğinde motorun sesinden zorlandığını anlardınız;
adeta inletirdi motor sessini,yokuşaşağı giderken de
vitesi boşa alır sessizce giderdi!
Münir arabasına soldaki tek kapısından girerdi,gerçek bir direksiyonu,
pompalı kornası,sinyalleri falan herşeyi vardı.
Tek kusuru,motorunun olmaması ve sadece bir kişlik olması idi…
Geri geri giderek parketmesini seyre doyamazdım,tam park edeceği aralığa cuk oturturdu arabasını…
Trafik kurllarına ve her türlü kurala tamı tamına uyardı…
Birgün Münir arabasıyla bir kaza yaptı.
Ne olduğunu sorduklarında tekerinin patladığını söylemişti.
Unuttum; bir de tekerleri yoktu Münirin arabasının, Münir arabasını sırtında taşırdı.
Kazada da Münir’in bacağı kırılmıştı.
Zaman zaman Kilis’ten çıkıp Antep’e kadar gittiği olurdu,Münir’in…Tam ellisekiz kilometre…
Yolda tekeri patlar,benzini biter başına türlü çeşitli belalar gelirdi,Münir’in
Ayağında yara açıldığında;tekeri patlamış,
susayıp acıktığında da;benzini bitmiş olurdu,Münir’ciğin…
Ruhu acıyıp daha da sarsıntıya uğradığında,ya da kendini bilmez biri canını sıktığında,
sıksa suyunu çıkarabilecekken o kişinin,hiç birşey yapmaz,arabasını sırtlar,hafif ağlak bir suratla çeker evne gider,birkaç gün yok ederdi kendini…
Kendi dünyasında kimseye zarar vermeden arabasıyla yaşayıp giderdi.
Hep geçiş üstünlüğü vardı,Münir’in
sevilip sayılırdı…
Hani derler ya “karıncayı ezmez” diye…
İşte o laf,Münir için söylenmişti sanki…
Asla hırsızlık yapmadı.
Asla rüşvet istemedi.
Kimsenin malında mülkünde gözü yoktu.
Kimsenin gözünü çıkarmadı.
Kimsenin canını almadı.
Bu idarecilik veya politika denen meslek,şan şöhret ve ikbal kapısı olmaya devam ettiği sürece ve biz idare edilenler bu nitelikleri kazananlar önünde iki büklüm,el pençe divan durmaya devam ettiğimiz sürece…
Hakkı huzur,bal tutan parmağını yalar gibi saçmalıklar devam ettiği sürece…
Hiçbir işte dikiş tutturamayan ya da kendi işinde tatmin olamayanların hedefi olmaktan
çıkartılmadıkça,politika idarecilik,liderlik,şeyhlik,şıhlık;adı her neyse…
Hangi taraftan olursa olsun,kayırmacılık devam ettiği sürece…
Ve politika yani idarecilik yani yöneticilik dürüst ve şeffaf bir sisteme oturtulmadıkça…
“Mevlam neylerse,güzel eyler”zihniyetini,her türlü idareciye yaftalayıp,onları nerdeyse tanrı mertebesine çıkarttığımız sürece…
Bizlere huzur yok. Korku,endişe,üzüntü,kaygı…
İster üniversite olsun isterse herhangi bir kurum…
Bizlere,daha doğrusu benim gibi düşünen salaklara bu ülkede huzur yok…
Ya da hepimiz Münir gibi olacağız; arabamızı sırtımıza yükleyip,kurallara uyup başka şeylere de karışmayacağız…
Bazan tekerimiz patlayacak,bazan benzinimiz bitecek…
Bazan günlerce,yol kenarına çektiğimiz motorsuz arabamızın
motorunu tamir edebilmek için çabalayıp duracağız…
Herzaman arabamızın bütün yükü sırtımızda…
Motorumuz yok,tekerimiz patlak!
Tıpkı MÜNİR BEY gibi!
DR. ZAFER ÖNER
You must be logged in to post a comment.