SEVGİLİ ABLAM ŞULE


Resim1     

     Değerli Dostlar,

     Şule’nin kafası o gün yine gayet bozuktu. Okul kapısındaki seyyar satıcıdan 5 kuruşa aldığı pembe pamuk şekerini tahta çantasına itina ile yerleştirmiş, kardeşinin asabını bozmak üzere eve getirmişti.

pamuk seker1

PAMUK SEKERI NASIL YAPILIR

indir

Getirmişti getirmesine de; tahta çantanın kapağını açıp da o koskocaman ve pespembe pamuk şekerinin yerinde yeller estiğini görünce perişan olmuş ve bir-iki saat kadar kendine gelememişti. Oh olsundu, gönlüm şad olmuştu. Asabımı zıplatmak üzere eve getirilen ve bana yar olmayacak pamuk şekerinin akıbeti beni ziyadesi ile memnun etmişti. Tahta okul çantası içinde havasızlıktan bayılan canım pamuk şekeri, okuma kitabının üstünde aşağılık bir pembe sakız gibi öylece duruyordu işte. Oysaki aklını sevdiğimin Şulesi, gün boyu sınıfın penceresinden, okul kapısında pembe bulutlar gibi uçuşan pamuk şekerlerini seyredip, derinlemesine hülyalara dalmıştı. Zil çalar çalmaz pamuk şekerini alıp eve gidecek ve kardeşi rezil-mülevves Birnur’un zırlamaları eşliğinde yiyecekti. 10 kuruşluk harçlığının bir miktarını bu uğurda harcamış, geri kalanı ile de bir sıra Alıç alıp, kolye gibi boynuna asmıştı.

alic1alic

 Bu şartlar altında kendimi yerlere atıp da zırlamamın hiç lüzumu yoktu. Üç yaşında, rezil-mülevves bir kardeştim ama kırmızılı sarılı alıçların hepsinin içinden ikişer kurt çıktığını da bilmekteydim. Eh, pamuk şekerinin vaziyeti de malumdu. Bunlar için arbede çıkartmama değmezdi doğrusu. 

     Oya-Timur-Şule üçlüsü, okul kapısında konuşlanan seyyar satıcıların hatırı sayılır müşterileri idiler. Bunların okul dönüşlerinde üç tahta çantanın içinde ne var ne yok kontrol eder, işime geldiği gibi gönlümce zırlardım. Gurmeliği bu çantaların içinden çıkan nevaleleri tadarak öğrenmiştim. Tarsus diyarının meşhur Arı Balı tatlısını hayatımda ilk defa Şule’nin sarı sayfalı müsvedde defterinin arasında görmüştüm. Hiç unutmam, şerbeti de Hayat Bilgisi kitabının yirmi dördüncü sayfasına kadar sızmıştı. Haa, o vakit anlamıştım ki, üzeri çizgili ve halka şeklindeki bu enfes tatlının besin değeri hayli yüksekti. Tevekkeli; Arı Balı tepsisinin kenarına üşüşen karasinekler, oradan kalkıp Şule’nin dizlerindeki yaraların üzerine yapışır ve oracıkta bayılıp kalırlardı. Seyyar satıcının bu kadrolu sinekleri, tatlının rehavetinden dizler üstünde bizim eve kadar gelirler ve ertesi sabah ayıldıktan sonra yine dizler üstünde okul kapısındaki mesailerine dönerlerdi. O derece ağır bir tatlı idi bu Arı Balı tatlısı. Gogul 60 yıl sonra Arı Balı tatlısını Halka Tatlısı olarak anacaktı. Bunu da böyle bilelimdi.

 halka1

        Şule’nin, havasızlıktan mevta olan pamuk şekerinin arkasından yaktığı ağıtlar neticesinde salyası sümüğüne karışmış, suratı Çarşamba pazarına dönmüştü. 5 kuruşunun boşa gitmesine de ayrıca yanıyordu. Çantaya tıkıştırmadan önce pembe pamuğundan aldığı iki ısırığın kalıntıları da suratındaki gözyaşı-sümük karışımının üstünde pembe pembe parıldamaktaydı. Ah be, o devirde cep telefonu olmalıydı da şunun şöyle bir resmini çekip şuracığa koymalıydım.

      BEŞİ BEŞ KURUŞTAN BEŞ YUMURTA KAÇ KURUŞ EDER? 

      Elemini kederini anlatıp derdini döktüğü abisi Timur, yumurta ticareti hususundaki bu soruyu bıkıp usanmadan günde üç kere Şule’ye yöneltir ve hep aynı cevabı alırdı:

25 kuruş eder abiciğim. ”     

Bu, abimiz tarafından Şule için özel olarak hazırlanmış bir yüksek matematik sorusu idi. Kardeşinin pamuk şekerine yaptığı ölü yatırımın hicran dolu hikayesini dinleyen abisi, bir teselli vereceği yerde geleneksel sorusunu zalimce güncelledi. Günün mana ve ehemmiyetine uygun şekilde tekrar sordu:

  • Beşi beş kuruştan beş pamuk şekeri kaç kuruş eder? 

   Şule, tam da tekrar aklına düşen 5 kuruşuna ve pamuk helvasına yeni bir ağıt yakmaya başlamıştı ki, abisi Timur kükredi:

-Kes zırlamayı kafam şişti. Ölenle ölünmez. Zaten işlerim kesat gidiyor. Bugün bir kova mısırdan dört tane satabildim. İflasa doğru gidiyorum. Dinle şimdi: Bu Tarsus’un sıcağında mısır ticareti kazanç getirmiyor. İklim şartlarına uygun işler yapmak lazım. Bak arkadaşım Adil Karcı, Bici Bici ticaretine atılmış ki aferin. Akıllı adam. Evet, gaz ocağı patlaması filan gibi talihsizlikler yaşamışlar ama olsun. Ticaret hayatında böyle aksilikler olur. Ortakları sağlam adamlar. Toparlamışlar ve işi kotarmışlar. Piyasada mısırcı olarak bilindiğimden bu Adil şimdi beni Bici Bici işine ortak almaz. Biz başka bir iş yapalım. Fikrini söyle Şule Usta. Ne diyorsun bu hususta?

   bici_bici_1245175301 (1)

  Şule, hıçkırıklarına kısa süreliğine ara verdi. Burnundan akanları toparlayıp beynine kadar çektikten sonra, boynunda asılı Alıç dizisinden bir tane kopartıp ağzına attı ve abisi Timur’a fikrini söyledi:

-Madem Bici Bici işine Adil Karcı abi el atmış. Biz de Buzlu Pamuk Şekeri ticareti yapalım abiciğim.

 

Çok sevgili ablamın doğum günü kutlu olsun.

BIRNUR

SULE BIRNUR

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”
Canlılar , cansızlar…
Canlılar da üçe ayrılırlar ; hayvanlar , bitkiler …
Tek hücreliler…çok hücreliler…daha neler neler
Kainatta görebildiklerimizi , algılayabildiklerimizi en akıllılarımız kendilerince yorumlamışlar , incelemişler,araştırmışlar ,sınıflandırmışlar…yetmemiş birşeyler icatetmişler , elektrik ,
ampul ,
tren , araba , yetmemiş ; uçak , deniz altı , deniz üstü…
Alın size bilim mi dersiniz ilim mi ; koca koca kitaplar , okullar , üniversiteler , kiliseler , sinagoglar, camiler, Cem evleri
Puta tapan , ateşe tapan , budist …Hıristiyan, Musevi, Müslim …
Hepsinin , herşeyin amacı
rahat , huzur , güven , barış …

Aslında , hayvanın en hayvan olanı da “insan” dediğimiz üçüncüsü.

Ne yapar eder ve bir kavga nedeni bulur.
Din der , toprak der , petrol der , su der , namus der , kan davası der , der der der…

Insanı , yanlışı bol olan bu yaratığı, dizginlemek için de
ortak aklı kullanalım demişler…
Kurul demişler , komite demişler , meclis demişler , seçim demişler…
Demokrasi , teokrasi , otokrasi , bürokrasi , krallık , padişahlık , şahlık, mezhepçilik , tarikatçılık say sayabildiğin kadar…ve herbirinin bir lideri , başkanı yani sözü geçeni var.
Ama o en akıllı geçinenler var ya , işte lider vs dedikleri…
Eline fırsat geçince , bir de kontroldan çıkınca , bir de saf’ları bulunca

Diktatör mü dersiniz , faşist mi dersiniz , başkan mı dersiniz…
O ,her kademedeki kendini ,haddini bilmezler , uyanıklar…
Neler açmışlar ; ne zulümler , ne hak yemeler… şu mazlum , gariban , lider olmayan insanların başına…
“Ne haddinize be , ne haddinize” diye bağırmak geliyor içimden!

Idare edenler ve edilenler…

Edilenlerin sesi çıkmadıkça ,edenler içimize etmeye devam ederler.
Hangi düzeyde ve aşamada olursa olsun,
yanlışa yanlış diyebilenlerin ,
korkmayan birilerinin olması lazım.
Aslında “kör gözüm parmağına “gibi hatalar silsilesi olduğunda ,
korkması gereken demeyelim de
düşünmesi gerekenler, idare edenler olmalıdır .

Insanları birleştirmek yerine, örgütler ve bölerler.
Dinle bölerler. Mezheple bölrler , tarikatla bölerler ,cemaatle bölerler , parti ile bölerler , futbol ile bölerler…

Hayvanın en hayvan olanı , kendi kişiliğini özgür , bağımsız ,biat kültüründen uzak,eleştirel aklını kullanarak oluşturabildiği oranda insanlaşır ,aksi halde öfkesine hakim olamaz , farklılıklara tahammül edemez , torpilden medet umar , haksız taleplerde bulunur, kurallara uymaz , kanunlara uymaz ,aza kanaat etmez, güzelliğe ve estetiğe tahammül edemez; ÇARŞI’ya 1453 KARTALLAR’ı katar … Sanatın içine tükürür . Haremlik der , selamlık der…
Ve her fırsatta hır çıkartır…
Sonuçta bırakın üniversiteyi , meclisi , okulu heryeri herşeyi koca koca ülkeleri karıştırır, karıştırır ne demek yok eder.
Bir futbolmaçını bile insana zehir ederler…çünkü onlar için tek önemli şey vardır:
Biat etmek…
yukardan gelen emirleri harfiyen yerine getirmek;
hiçbir şekilde akıl süzgecinden geçirmeden ,
her ne pahasına olursa olsun.
Pire için yorganı yakar. Vallahi yakarlar.

Sonuçta İngilizler Drogba’ya
“Londra’ya benzemiyor, değil mi Drogba “
Diye manşet atarlar…
Aalmanlar, İspanyollar,İtalyanlar.. dalga geçerler…
Vah benim zavallı “ileri demoktat” ülkem !

DR. ZAFER ÖNER

BALTA

 

Sevgili arkadaşlar be…:

Hz. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, yurdumuzun her
bir yanı işgalde, sarayda ve dışında işbirlikçiler
fink atmakta iken, ağaca soruvermişler, “Nedir yahu şu
zalim baltanın size ettiğü, ha bire kesulup
doğranıp ölmektesiniz ?”, ağaçtır, “heyhat ki ne
heyhat”, diye eyitmiş, “elbet kesilürüz, zira 
baltanın sapı bizdendir”.
Saatin akrep kolu gecenin dokuzuna gelip de yelli
kovan sağdan çark etmeye başladıkta gül cemalinizi
güney-doğu yönünde yukarılara kaldırıp ay dedemizin
dolu dolu bakışını bir izleyiveresiniz, ardından da
başınızı az bir aşağı indirip doğu yönüne
(sola) çevirirseniz önce güzelim Zuhal (Satürn)
gezegenini, bilahare az bir az aynı düzeyde sağa
çevirirseniz önce küçük kelpin yıldızı Procyon’u,
azıcık daha sola çevirirseniz ise göğümüzün şu anki en
parlak yıldızı, avcının kelpi Sırıus’u görürsünüz ki,
aman deyim mukayyet olmaz iseniz, hayretinizden
“maazallahü taala,küçük diliniz “uvulayı”, “gürp” diye
yutuverirsiniz de, sizi bizim Samsun’lu kulakçı dahi
kurtaramaz. Hadi şimdi göremediniz diyelim; Zuhal’imiz
27 Ocakta dünya ve güneşimizle hizalanıp hemen hemen
aynı konumda en görkemli durumuna gelecektir ki bunu
da kaçırırsanız benden günah gitmiştir haberiniz ola.
Zuhal’imizin “Voyager” uzay aracı tarafından çekilmiş
iki adet süretini sevabımıza göndermekteyiz ki bu
iyiliğimiz de unutulmaya.
Billahi ben de Fuzuli’nin yalancısıyım. Şairimiz güya
demeye getirmekte ki, “ey yaran,ben bu aşk derdinden
gayetle memnunum; iyisi mi siz hekim kısmı bana ilaç
ney vermeyin ve de sakin ola ki bizi iyileştirmeye de
kalkmayın; zira, bizi öldüren zehir, sizin verdiğiniz
ilacın kendisidir.”
“AŞK DERDİYLE HOŞEM EL ÇEK İLACINDAN TABİB
KILMA DERMAN KİM HELAKIM ZEHRİ DERMANINDADIR”
(Fuzuli)
Madem ki yeri gelmiştir, üç sene mukaddem, başımıza
gelen su tuhaf fıkrayı da bir kez daha anlatsam
gerek.
Otobüse süvar olup Ankara’dan İstanbul’a gitmekteyken,
yarı yolda ihtiyaç molası verildikte, fakir de, af
buyurun, helaya gidip bir kabine girmemizle,
hacetimize henüz başlamamıştık ki, yan kabinden bir
ses, “ee-e… ne var ne yok ?” diyerekten sual
eyledikte, fakir bu durumlarda katiyyen cevaba ayaz
edip vazife edinmem; lakin gurbetten yeni
gelmişiz, sırf kelam olsun için, “Valla n’olsun be..
yuvarlanıp gidiyoz işte…” deyu yanıtlamamızla,
yandaki kabindeki adem bize inat olsun kıyas, “Ben
Ankara’ya gidiyom..sen nerelerdesin birader ?!” diye
eyitincek, haliyle, eşek değiliz ya, “Biz
de İstanbul’a gidiyoruz kısmetse” dememizle, yan
kabindeki ademin aniden imlası bozulup, “Abi şimdi
kapatayım da sonra ararım.. yan kabinde bir manyak var
sana ne sorsam o cevaplıyor birader. tobe tobee…”
diye avazlanması var.

Hz. Atatürk, Samsun’dan Havza’ya geçtiğinde ise,
Eddington nam İngiliz gök bilimci Lizbon şehrine varıp
da, 29 Mayıs 1919’da gök bakıcısını o sırada
tutulmakta olan güneşimize yöneltmiş, tam o sırada ise
ışıklarını, ay dedemizin kararttığı güneşimiz
yanından geçirmekte olan Hyades teşmiye yıldız
kümesinin şavkinin güneşimiz çekimi yüzünden 1.57
derece çarpıtıldığını görmesiyle, “amanın tüh
başımıza, Einstein’ın söylediği çıktı ki o kadar olur.
Güneşin çekimi garibim Hyades’in ışıklarını
saptırmakta ki ne güzel”, diye ünnemesiyle, genel
görecelik kanununun doğruluğunu cümle aleme
kanıtlayıvermiş idi.
“Pir Sultan Abdal’im can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yareler beni”
(P.S.A)
Gözünüz yükseklerde olsun ve hoş kalın.
Fakir-i pür taksir
Timur

Zuhal 1Zuhal

ANTIBIOTICS LOSING BATTLE AGAINST BUGS

  • U.S. NEWS
  • Updated September 16, 2013, 7:32 p.m. ET

Antibiotics Losing Battle Against Bugs: Report

 

More than two million people in the U.S. develop infections every year that are resistant to antibiotics, and at least 23,000 of them die as a result, according to a government report Monday that called for aggressive steps to counter a worsening public health problem.

Another 250,000 people annually develop a bacterial infection, clostridium difficile, and about 14,000 of those cases prove fatal, the Centers for Disease Control and Prevention said in its first report to give an overview of the threat and toll of antibiotic-resistant bugs that cause most infections.

C.D.C.A government microbiologist demonstrates a test used to identifyantibiotic resistance in bacteria known as Enterobacteriaceae.

Public-health experts are increasingly sounding the alarm about the number of microbes, from normally harmless intestinal bacteria to tuberculosis, that are winning a Darwinian battle of sorts for survival of the fittest against the antibiotics meant to kill them. Some, like gonorrhea or certain “superbugs” that have been found spreading in medical facilities, have outsmarted nearly all the drugs used to treat them.

“If we’re not careful and we don’t take action, the medicine cabinet may be empty for patients with life-threatening infections in the coming months and years,” CDC Director Tom Frieden said in a conference call with reporters. The pipeline of new drugs to overcome these powerful infections “is nearly empty for the short term,” he said. and some new drugs could be a decade away.

The report was blunt in summing up the reasons for greater resistance to antibiotics, including excessive use. “Up to half of antibiotic use in humans and much of antibiotic use in animals is unnecessary and inappropriate and makes everyone less safe,” it said.

More than two million people in the U.S. develop infections every year that are resistant to antibiotics, and at least 23,000 people die as a result, according to a new government report that lists and ranks 18 drug resistant bugs in order of urgency. Betsy McKay reports. Photo: AP.

Bacteria evolve quickly to evade the antibiotics meant to kill them, so greater use of antibiotics will tend to lead to more drug-resistant germs. Such bugs can spread easily in hospitals or communities, carried by unclean hands or medical equipment, or even pass through the air. They cross borders and continents easily, and also complicate treatment of the conditions which land people in the hospital or a medical facility in the first place. They are expensive to treat, costing as much as $20 billion a year in excess direct health costs, estimates cited in the report said.

The CDC called for more judicious use of antibiotics, better surveillance of resistant bacteria, the development of new drugs, and new tests that can pinpoint resistant bacteria quickly.

The report also said more antibiotics in the U.S. are given to animals than humans, and people can be infected with drug-resistant germs through food. Giving antibiotics to food-producing animals to promote their growth isn’t necessary and should be “phased out,” it said.

The CDC ranked 18 drug-resistant bacteria and fungi by threat level. Three are ranked “urgent,” meaning they have few treatment options and the potential to become widespread. They include carbapenem-resistant enterobacteriaceae—”nightmare bacteria” that “can resist essentially all antibiotics and kill a high number of people who get it in their blood,” Dr. Frieden said. More than 9,000 health-care-associated infections are caused by CRE each year, the report said, with infections identified in 44 states. Carbapenems are a class of drugs seen as the antibiotic of last resort.

Also marked urgent is clostridium difficile, a life-threatening infection that occurs mostly in people who have recently been given antibiotics and undergone medical care. The number of deaths from c. difficile has risen more than five times between 2000 and 2007, in part because of a stronger strain of the bacteria that emerged in 2000. That strain spreads rapidly and is resistant to a common class of antibiotics, the CDC said.

The third urgent threat is gonorrhea, a sexually transmitted infection that can cause infertility. It is increasingly resistant to the last line of medicines available to treat it. although researchers recently identified three combinations of existing antibiotics as fall-back options.

Another 12 infections are ranked “serious,” including drug-resistant forms of candida fungus, salmonella, and tuberculosis, which is a worsening problem globally and requires often two years or more of toxic drugs to cure. One staphylococcus and two streptococcus are ranked “concerning.”

Many hospitals now have “antibiotic stewardship” programs that oversee how the drugs are prescribed. But more needs to be done, said Edward Septimus, a professor of internal medicine at the Texas A&M University Health Science Center, and a member of the Infectious Diseases Society of America’s antimicrobial resistance committee. “These things we’re talking about have to be done across the continuum of care” in doctors’ offices and throughout communities, he said.

 

KANSER ŞARLATANLIĞINDA BİR DAHİ (!)

BM11
KANSER HASTASI OP. DR. İLHAMİ GÜNERAL KLASİK TEDAVİ YÖNTEMLERİNE SAVAŞ AÇTI

 

Kanserden korkma tedaviden kork!
Kansere yakalanmıştı. Bir yıllık ömrü kalmıştı ama pes etmedi. ABD’ye gidip araştırmalar yaptı, kanser tedavisinde yeni ve doğal yöntemleri öğrendi. Beş yıldır sağlıklı bir yaşam süren Op. Dr. İlhami Güneral, bildiklerini bir kitapta topladı: “Kanserden Korkma Modası Geçmiş Tedaviden Kork!..”

Doktora gittiğinde heyecanlıydı. Kendisi de bir doktordu ve hastalığının ne olduğunu az çok tahmin ediyordu. Fakat herşeyin sonucu bu tahlillere bağlıydı. Sonunda, doktoru tahlil sonuçlarını açıkladı: Prostat kanseri olmuştu. Hem de en kötüsünden. Üstelik tedavi için çok geç kalınmıştı, ölüme her gün adım adım yaklaşıyordu. Fakat umudunu yitirmedi…

84 yaşındaki Op. Dr. İlhami Güneral beş yıl önce kanserle böyle tanıştı. Önceleri kabullenmek istemedi, kansere yakalanan herkes gibi yıkıldı. Ama o diğer hastalardan avantajlıydı. Doktordu ve araştırmacı kişiliği onu bu konuda da araştırmalar yapması için zorluyordu.

Tahlil sonuçlarını aldığı gün, yıllar önce National Geographic dergisinde kanserle ilgili okuduğu bir yazı geldi aklına: “Monoglonel Antibody’ adı verilen bir tedavi yönteminden söz ediyordu yazı. Bu yöntemle, kanserli hastadan kanser mikrobuyla ilgili, bağışıklık sistemini etkileyen hücreler alınıyor, bunlar çoğaltılıyor ve bağışıklık sistemi elementleri bu dokuyla beslenmeye bırakılıyordu. Bağışıklık sistemi elementleri bu kansere karşı aktivite kazandıktan sonra, bu hücreler çoğaltılıyor ve yeniden insan kanına veriliyordu. Bu hücreler güdümlü bir mermi gibi kanserli hücreleri bulup yok ediyordu. Fakat bu yöntemin uygulanabilmesi çok zordu ve henüz araştırma aşamasındaydı.”

Klasik kanser tedavisine inanmayan Dr. Güneral, farklı yöntemleri araştırmak ve yeni yöntemlerle tedavi olmak için hemen bu araştırmaların merkezi sayılan ABD’ye gitti. “Daha ilk gittiğim kütüphanede ‘Kansere Karşı Zafer’ adlı kitap dikkatimi çekti. Hemen okudum. Kitabın referanslarından başka kitaplar da buldum ve anladım ki kanser çoktan deşifre olmuş” diye anlatıyor “keşif” günlerini.

Kanser manifestosu
Daha sonra San Diego’da bu yöntemlerin kullanıldığı tedavi merkezine giden Güneral, burada en yeni tekniklerle tedavi oldu. Türkiye’de “Bir yıl ömrün kaldı” denmesine rağmen bu yöntemler sayesinde beş yıldır da sağlıklı yaşam sürdürüyor.

Güneral, tedavisine katkısı olan doğal yöntemleri ve araştırmaları sonucunda öğrendiği yanlış tedavileri, doktorluğu sırasında ettiği yemini de hatırlayarak, diğer kanser hastalarına da iletmek, onları uyarmak istemiş. Bu amaçla üç yıl önce aceleyle yazdığı “Kanser Manifestosu” çok tepki almış. Ama o vazgeçmemiş ve Kasım 1997’de “Kanserden Korkma, Modası Geçmiş Tedaviden Kork” adlı kitabını yayımlamış. Amacı kanser hastalarını bilinçlendirmek, doğal tedavilerle iyileşmelerini sağlamak, yanlış tedavilere karşı korumak.

İlhami Güneral bir kez daha tıp çevrelerinin tepkisini toplamaktan korkmamış olacak ki, kitabının daha ilk sayfasında şu alıntılara yer vermiş:

“Klasik kanser tedavisi büyük bir sahtekârlıktır.” Dr. Linus Pauling

“Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan doktor, hafif anlamda bir budala, gerçekte ise bir canidir.” Dr. Robert Atkins

“Bu kanserle savaş masalı bir öbek dışkıdır.” Dr. James Watson

Bir sonraki sayfada yer alan önsözde ise kitabı okumaya başlayan kanser hastalarını şöyle uyarıyor: “Bu kitabı, eğer bir kanserli okuyorsa sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam şansı kazanıyor demektir. Yok eğer bir kanserli değilse bu tehlikeli hastalığa tutulmamak için gereken tüm bilgileri edinmiş olacaktır.”

Doğru tedavi önemli
Dr. Güneral araştırmalarının daha en başında öğrendikleriyle kanserin mikrobik bir hastalık olduğu kanısına varmış. Ona göre kanserin mikrobik olduğu ilk kez 1950 yılında, güçlü bir mikroskobun (somatoskop) yardımıyla görülmüş. İnsan kanında o güne kadar bilinmeyen, normal mikroskoplarda görülmesi olanaksız canlı organizmalar bulunmuş. Bunlara somatid adı veriliyor. Somatidler, insan veya hayvanın bağışıklık sistemi herhangi bir nedenle zayıfladığında (stres, biyolojik bozukluklar, travma ve kanserojen maddelerle temas olabilir) gelişmeye başlıyor. Bunun sonucunda birçok dejeneratif hastalık ve hatta kanser ortaya çıkıyor.

Kanserin mikrobik bir hastalık olduğu bulunduktan sonra, doğru tedavi yöntemleri araştırılmaya başlanıyor. “Tedavide önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi. Ama ne yazık ki Türkiye’de bağışıklık sistemini güçlendirecek tedaviler uygulanmıyor. Ameliyatla mikrobu aldıktan sonra iş bitti sanıyorlar. Oysa herkes tarafından bilinen bir şey vardır ki o da ameliyattan sonra hastanın başka bir yerinde de kanser görülebileceği. Bütün bu belirtilerin görüldüğü kişilerde bir kanser potansiyeli oluşuyor. Bunu ortadan kaldırmadan tümör ortadan kaldırılamıyor. Tedavide doğru olan bağışıklık sistemini ve bağışıklık sistemiyle beraber diğer etkenleri de güçlendirmektir” diyor Dr. Güneral.

Ona göre, özellikle kemoterapi akciğer, göğüs ve kolon kanserlerine yararlı olmadığı gibi, bağışıklık sistemine vereceği zarardan dolayı da bazı durumlarda vücutta yeni tümörlerin oluşmasına yol açabiliyor.

Dr. İlhami Güneral yaptığı araştırmalar sonucunda bilimadamlarının birbirlerini doğrular ve tamamlar buluşlarından yola çıkarak doğru tedavileri altı bölüme ayırıyor: Bağışıklık sistemini güçlendiren tedaviler, biyolojik tedaviler, bitkisel tedaviler, besin tarzına dönük tedaviler, yardımcı tedaviler ve metabolik tedaviler. İçlerinde en önemlisi bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine yönelik olanı. İlhami Güneral’a da uygulanan bu tedavi yönteminde, kanserli hastaya ayda bir olmak üzere, özel olarak muamele görmüş bir kolibasil aşısı olan Pyrifer ile “ateş şoku” uygulanıyor. Kanser hücreleri 42 derecenin üstündeki ısıya dayanamıyor ve ölüyor. Bu Mısırlılar zamanından beri bilinen ve tedavi amacıyla uygulanan bir yöntem. Günümüzde ise bu uygulamalar daha bilimsel yöntemlerle, lokal olarak iyi odaklanmış ultrason, mikrodalga ve radyo dalgalarıyla yapılıyor. Kanser kitlesi 42 – 44 santigrat dereceye kadar ısıtılıyor ve böylece sağlıklı dokulara zarar vermeden tümör kitlesi tahrip ediliyor.

“Genetik değil”
Kanserin genetik olup olmadığı da sıkça tartışılan bir konu. Dr. İlhami Güneral’e göre kanser “genetik” ama halk arasında bilindiği gibi değil. “Kanser için genetik demek yanlış bir yorum. Mesela bir ailede üst üste akciğer kanseri var. Bu, o ailede genetik bir zayıflık var demektir. Ama bu zayıflık akciğerde değildir, bağışıklık sisteminde veya kan dolaşımında olabilir. Pankreası zayıf olan bir kimsenin bağışıklık sistemi de zayıfsa o kişide büyük bir ihtimalle kanser görülür. Yani kısaca, ailede bağışıklık sistemi zayıf kişiler varsa ailenin başka fertlerinde de aynı zayıflık görülebilir.”

Dr. Güneral’e göre bu yıl ülkemizde aşağı yukarı 500 bin kişi kansere yakalanacak ve bunların kabaca bir hesapla üçte biri ya hastalığın ilerlemiş olmasından ötürü ya da uygulanan modası geçmiş tedaviler yüzünden beş yıl içinde ölecek. Bu yüzden, önce kendisi gibi doktor olan meslektaşlarını, daha sonra da kanser hastalarını bu kitabını okumaya ve kansere karşı duyarlı olmaya çağırıyor.

DİDEM ÖZTEL

KANSER HASTALARINA TAVSİYELER

Bol bol taze sıkılmış sebze ve meyve suyu için.
Asla klorlu su kullanmayın. Özellikle de yemeklerde.
Gıdalarınızı paslanmaz çelik ya da cam kaplarda pişirin.
Alkollü içecek, çay, kahve ve meşrubattan uzak durun.
Rafine besinler ve muamele görmüş gıdalar kullanmayın.
Tuzu azaltın ve iyotlu tuz kullanın.
Patates, kuru fasulye, fındık, yeşil sebze gibi potasyum açısından zengin gıdalar alın.
Günde en az sekiz saat uyuyun.
Bitkilerden yaptığınız çayları için; ıhlamur, adaçayı gibi.
Kavrulmamış ayçiçek, kabak çekirdeği, badem ve özellikle kayısı çekirdeği yiyin.

KANSER HASTALIK DEĞİL :>)

KÖTÜ TIP ÖRNEKLERİBM2

K ANSER HASTALIK DEĞİL

KANSER O KADAR YAYGINLAŞTI Kİ ARTIK GENÇ YAŞLI DEMEDEN HERKESİ YAKALIYOR. BU PAYLAŞIMI LÜTFEN SAYFAMDAKİ HERKES PAYLASSIN. BELKİ BİR YARDIMIMIZ OLUR. SONUÇTA, BİR ZARARI YOK, DENEMEKTE FAYDA VAR…
Bu yazılar çok müthiş, bir çok “gizli dünya yönetenlerini” rahatsız ediyor… O kadar ki, örneğin “World Without Cancer”, yani “Kansersiz Dünya” isimli kitap, halen (Türkçe dahil) birçok dile çevrilmedi!..
* * *
Yani şunu bilin ki, KANSER diye bir hastalık yok!.. Kanser, sadece vitamin B17 eksikliği!…
Başka bir şey değil!..
Kemoterapi, ameliyat veya değişik ağır haplar almanıza gerek yok!..
Düşünün bir zamanlar denizciler, çok sayıda niçin öldüler?
İSKORBÜT denilen hastalığa yakalanıyorlardı…
Çok sayıda insan öldü…
ve bazıları da bundan çok büyük PARA ve gelir elde etti!..
Sonra ne buldular?..
Meğer İskorbüt sadece vitamin C eksikliği imiş!..
Yani hastalık bile değil!…
KANSER de öyle!…
KANSER SANAYİSİ var artık!..
KANSER den milyar milyar milyar kere milyar PARA kazananlar var!…
Bu konu çok uzun. Çok derin!..
KANSER SANAYİSİNIN kökü, ta ikinci dünya savaşına kadar dayanıyor!…
Ne dolaplar dönüyor…
SIZ INANMAYIN!…
her gün sadece 15-20 kayısı çekirdeği yemeniz yeterli!..
kanser olmuşsanız, önce KANSERIN ne olduğunu ANLAMAYA çalısın!.. KORKMAYIN!…
Sakin KEMOTERAPİ filan yaptırmayın!…
ARAŞTIRIN önce!…
Biz bu siteyi bazı “sözde doktorların sayfasına gönderdik, facebook’ ta , 5 dakika bile geçmeden “yorumsuz” olarak sildiler!…
SIZ bu kitabin TÜRKCEYE ÇEVIRİLMESI için DUA edin!…
ÇOK ÇOK ÖNEMLI bir eser bu!..

Tekrar edelim:
Günümüzde İskorbüt den ölen var mi artık?…
YOK!…
Çaresi biliniyor…
Peki KANSER?…
SANAYI haline gelmiş!…
Ancak, çaresi çoktan bulundu:
VITAMIN B 17 eksikliği!…
Hepsi bu!…

 

 

 

 

Buğday çimi ekin… Buğday şırası için. 

 

 

 

Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya`da içtikleri Buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi. Pakistan`daki Hunzakut Prensliği`nde kanserden ölüm yok. Ayrıca Hunzakutlular, acı badem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar.

 

 

 

 

Türkiye`de acı badem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor.
Ödemiş`le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş Bozdağ`ın eteklerinde cennet gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor. Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir.
Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir.

 

 

 

 

Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır.
Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.
Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan `laetril` içermektedir.

Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. (Japon Bilim Adamı Nagivara)
Japon Bilim Adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.

 

 

 

 

– Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
– Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri…
– Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
– Evet herkes üretebilir.

İsterseniz tarif edelim.
Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur.
Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir.
Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir.
Bu ilk su kullanılmaz, dökülür.
Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir.
24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır.

Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
– Az önce sözünü ettiğimiz `laetril` buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, `laetril` kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri…Elmanın çekirdeğini de yiyin!
– Evet, Türkiye`de en kolay laetril`e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir.

Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur. Amerika`daki ilaç sanayinin maşaları bu `laetril` adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika`da satılan `laetril` bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD`ye sokulmaktadır.
Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. `Kanserin Ölümü` adlı kitabında Manner, laetril ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
– Acı badem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
– Evet öyle. Türkiye`de acı badem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var…
Pakistan`a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut`ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı.
Hanzakut`un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği…:>):>):>)

:) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAZIL SAY WINS “ECHO” AWARD

fazil-say-2-300x235
TURKISH  PIANIST AND COMPOSER FAZIL SAY WINS THE PRESTIGOUS “ECHO AWARD” WITH HIS “ISTANBUL SYMPHONY”
FAZIL SAY’A ECHO ÖDÜLÜ

Dünyanın en saygın klasik müzik ödülüdür, Echo.. Klasik Müziğin Oskarıdır.. Tam da Oscar gibi, bir müzik
akademisi önce adayları belirler ve sonra oylar..
2020 Olimpiyatlarına aday olan İstanbul’un sloganı “Birlikte köprüler kuralım”di. İstanbul’un bu seçimi Arjantin’de Tokyo’ya karşı kaybettiği saatlerde Almanya’da Echo Jürisi büyük özel ödülünü açıkladı.. “Fazıl Say İstanbul Senfonisi ile..”

“ECHO” Jürisi ödülün gerekçesini, şöyle yazdı..
“İstanbul Senfonisi’nin, Doğu ile Batı arasında oluşturduğu sanatsal
köprüdeki başarısı ile, Fazıl Say!..”

Avrupa’nın önde gelen eleştirmenleri bu eser için “21. Yüzyılın ilk başyapıtı” demişlerdi. Senfoni kısa bir
süre içinde 12 değişik ülkede, 50’den fazla seslendirildi.

Ödül töreni 6 Ekim’de yapılacak ve Alman Birinci Kanalından naklen
yayınlanacak.

VELİ TOPLANTISI

 kedi (1)

 Değerli Dostlar

     50 küsur (küsurat sizi alakadar etmez)yaşıma bastığım bu güzel 10 Eylül gününde sizlerle eğri oturup doğru konuşalım istedim.

     Malumunuz, şu fani dünyanın dikenli taşlı yollarında uzun yıllardan beri vakit geçirmekteyim. Yüce rabbimin tensip ve takdirleri ile otuzlu yaşlarımın ilk yarısında,  velilik mertebesine de eriştim. Hayatımın çok mühim bir bölümünü Mert ve Ateş efendilerin velisi olarak geçirdim. Yukarda görülen resmim de zaten bir veli toplantısı dönüşü çekilmiş olup, adı geçen efendilerin montaj çalışmaları ile bu hale getirilmiştir. 40 lı yaşlarıma geldiğimde artık bu velilik işinin ehli olmuş, eğitim-öğretim camiasında basbayağı bir nam salmıştım. Anlayacağınız, gözü pek, yiğit, anlı şanlı bir veli idim. Bu vesile ile muhtelif okulların kapısından selamsız sabahsız girer, hocalarla görüşür, bağlılıklarımı bildirir, hürmetlerimi arz eder, huzurlarından geri geri çıkardım. Velilik mertebesine oturur oturmaz ilk icraat olarak, bahse konu kişilerin etlerini ve kemiklerini hocalara, derilerini Türk Hava Kurumuna bağışlamıştım. Adab-ı muaşeret kurallarına göre eti onlara verip, kemiği kendime ayırmam gerekmekteydi. Ancak, eti senindi- kemiği benimdi pazarlığına oturarak görgüsüzlük etmedim. Zaten veli olur olmaz vaziyeti anlamıştım. Bayrak töreni, Müdürün açılış konuşması, Müdür Muavininin durun-susun-kaşınmayın-itişmeyin-kakışmayın ikazları neticesinde velisi olduğum kişilerden biri uyuz olmuş gibi kaşınaraktan;

-Öf be pek sıkıldım eve dönelim. Burası hiç bana göre bir yer değil deyip, aklının ortasını oracıkta belli etmişti.(Söz konusu şahıs günümüzde ODTÜ nün Makine bölümü hocalarının huzurunda hatır hatır kaşınmaktadır). Ben de haliyle bu densizin otuz santimlik kolunun eti bol bir yerini kavrayıp, işaret ve başparmağımın arasında sündürerek terbiyesine fevkalade katkıda bulunmuştum. 

    Velilik mertebesini daha ilk günden benimsemiş ve dahi ciddiye almıştım. Veliydim yahu, kimse işime karışmasındı. Velilik işlerimden arta kalan vakitlerimde devlete hizmet vermekte idim. O devirde memleketin ünlü memurlarındandım. Mesai saatlerimden arta kalan vakitlerimde okul bahçelerinde dolanır, veli toplantılarına katılır, bununla da yetinmeyip, sürgün gittiğim yerlerden okullara telefonla canlı bağlantı yaparaktan çoluk çocuğun ilerde hangi baltaya ne şekil bir sap olacaklarını çok sıkı takip ederdim.

DSCN1993ateş

 

                

 

   Bu adamlara, şu şapkaları takıp balta sapı olsunlar maksadıyla her sabah okunmuş pirinç yuttururdum. Bu vesile ile mideleri çeltik tarlası haline gelen şu iki rezil-mülevves, her veli toplantısı dönüşümde ayrı şekillere girerek iyice asabımı bozarlardı. Bir buçuk metre boyları, türlü türlü huyları vardı. Hocalarla görüşmelerim neticesinde çarşamba pazarına dönen suratımı (tekrar bakınız yukarıdaki fotoğrafım) görünce bunların içleri fena halde parçalanırdı. Hatta hocalara sinirlenerekten;

-Vay alçaklar demek seni üzdüler. Asabi kedimiz bu hakaretleri hak etmiyor. Ben yarın gidip onlara hesap sorarım.

– Annemin asabını bozan hocaların dersine çalışmayayım da görsünler günlerini.

şeklinde tepkiler gösterirlerdi. Hatta, ruh sağlığımın selameti açısından bu veli toplantılarına gitmemem gerektiği konusunda tavsiyelerde bile bulunurlardı. Bunların ödev yapıp yapmadıklarını öğrenmek için defterlerini, çatlayıp çatlamadığını anlamak üzere ise Ar damarlarını sık sık kontrol etmem gerekmekteydi. 

    Günlerden bir gün; üç adet aspirin ve asabıma çüş deyici bir miktar hap yutaraktan hazırlığımı yapıp, yine bir veli toplantısının yollarına koyuldum. Evelallah bütün hocalarla cengâverce görüşecek, dünyanın kaç bucak olduğunu görecektim. Bu toplantıda büyük oğlan Mert Efendinin yaz-kış, hatta 4 mevsim yediği hurmalar görüşülecekti. Adı ile müsemma Mert Efendi; hem efendi, hem de mertti. Ancak ergenlik vaziyetinden ötürü, tembellikte dünya markası olmuştu.

   Okul koridorunda metre metre uzanan kuyruklara girdim ve azarlanmak üzere hocaların karşısına 1.74 boyumla dikildim. Birkaç dersin hocası ile görüştükten sonra beynimin dibi tutmaya başlamıştı ki, aklıma parlak bir fikir geldi. Şu ölümlü dünyada Matematik, Fizik gibi dünyevi derslerin hocalarından azar işitip asabımı bozacağıma, Din dersi hocasının karşısına dikileyim de, manevi huzura kavuşayım dedim. Belki oğlanın Din dersi notları zayıf değildir de, şu nur yüzlü, 77 yaşlarındaki Şemsi hoca ile iki çift tatlı lafın belini kırarız umudundaydım. Suratıma derli toplu net bir ifade koyaraktan hocanın karşısına hürmetlerimle dikildim. Kuyrukta önümde duran diğer velileri hayır dualarıyla uğurlayan Din dersi hocası ile görüşmem başlamıştı:

-Hayırlı günler dilerim hocam. Üzerinize afiyet, Mert Koral Efendinin velisiyim. 

Not defterini haşır huşur karıştırıp Mert sayfasını bulan hocanın suratındaki nur-u ilahi uçuverip gitti, rabbıyesiri de o anda siliniverdi:

– Bu oğlan var ya bu oğlan, bu hiç ders dinlemiyor. Notu 1,1 ve dahi 1. Defterdeki hanesi direkler arasına dönmüş. Durumu vahim.

– Hık-mık filan hocam.

Ayrıca derste camdan dışarıyı seyrediyor. Ne Fatiha’yı ne de Ayet-el Kürsi’yi ezberleyemedi.

– Kem ve dahi küm diyorum hocam.

– Üstelik geçen gün goguldan tıklayıp şeytanın resmini bulmuş, çıktısını alıp imzalayaraktan sınıfta dağıtmış, dövdüm keratayı.

– Elinize sağlık, ben de döveceğim hocam. Siz de zahmet olmazsa bir kere daha dövünüz.

Dersine çalışacağına internetten şeytan-melek resimleri indiriyor zındık. Sınıfta kalacağı yetmezmiş gibi üstelik bir de çarpılacak.

– Haklısınız hocam Allah muhafaza cehennemde yanar mı ki?

– Dün ben bunun cep telefonunu fırlatıp çöp kutusuna attım.

-???? Hocam cep telefonu yok?

Bu ALİ Mert var ya bu ALİ Mert. Aslında namert sayılır bu melun.

Sevinç içinde çok derin bir nefes alaraktan ciğerlerimi genişlettim ve;

 -Hocam bizim oğlan ALİ Mert değil, sadece Mert. Kemiksiz olarak Mert yani. Alisi malisi yok bunun dedim.

Hocanın suratının nuru filan geri gelmedi;

-Haaa, sen öteki Allahtan korkmaz kuldan utanmaz Mert’in velisi misin?

-Evet ya sabahtan beri yanlışlıkla başka çocuğu anlatmışsınız boşuna yoruldunuz. İsim benzerliğinden nefesiniz tükendi hocam. Biraz da bizimkinden bahsetseniz?

Din dersi hocası, dibi tutmuş beynimi iyice karıştırarak şöyle dedi:

 –Bütün anlattıklarım senin Mert için de geçerli. Ha Mert, ha ALİ Mert. Al birini vur ötekine. Beni meşgul etme, huzurumdan geri geri çekil. ALİ Mert’in anası gelince de Senin Mert’i anlatırım olur biter. Fark eden bir şey yok.

Doğum günümü kutlar, gözlerimden öpemesem de ellerimden öperim.

                            Memleketin ünlü velilerinden

                                    Birnur

008

DOC006_Page_04

 

 

EŞEK VE ZİYA PAŞA

kuyudaki esek

Ziya Paşa’mız;
ACELE GİDENİN AYAĞI ETEĞİNE DOLAŞIR
YAVAŞ GİDEN İSE AMACINA ULAŞIR
deyiverse idi hem hepimiz anlardık, hem de kafiye
olurdu ne güzel. Yok öyle dememiş sırf akıl
karıştırmak muradıyla güzelim beyiti ayağımıza dolaştırıvermiş.

“TİZ REFTÂR OLANIN PÂYİNE DÂMEN DOLAŞIR
ERİŞİR MENZİL-İ MAKSÛDUNA AHESTE GİDEN”
(Ziya Paşa) (reftâr olan=giden)
(dâmen=etek) (pây=ayak)
(âheste=yavaş)(menzil-i maksûd= amaç)

Dünyamız halklarını asırlarca yakarak ateşinde tuzunu kurutmuş Evropa halkı “ne etsek de şu Türkler’i AB’ye almasak” diye dönenirken sorunun yanıtını kolaycana bulmuşlar, Ermeniler ‘in “sopunu kırdık” demez iseniz, Kıbrıs’ı verip de kurtulmaz (!) iseniz , Kürtler’i de bağımsız etmez iseniz, askerinizi de susturmaz iseniz, AB’ye “nah girersiniz” demelerine karşın, sayın başa bakanımız “ben şu Rum’u tanıyayım, Kıbrıs’ı vereyim de bizi AB’ye bir alsınlar, oh ne güzel, askeri de susturur, özgürlük ayaklarına belkim şeriatı bilem getiririm” rüyaları görmekte ise de, şükürler olsun ki yurdumuzdan bir zamanlar Hz. Atatürk geçmiş olup, atılan bu taş ve toprakların bizi ancak daha bir yükselteceği inancını taşımaktadır bu fakir.

“BED ASLA NECÂBET Mİ VERİR HİÇ ÜNİFORMA
ZERDÛZ PALAN URSAN DA EŞEK YİNE EŞEKTİR”
(Ziya Paşa)
Ziya Paşamız eşek denilen asil ve güzel yaratığı
küçümsemiş ise de yeri gelmişken biz dahi eşeği yücelten bir öykü anlatalım istedik.

Kalburun saman içinde bulunduğu evveli bir zamanda, köylü bir yurttaşın, af buyurun (!), eşeği derûn bir kuyu içre düşmesiyle, köylüdür avâz edip tüm köy halkını çağırmış ki, kafa kafaya verip eşeği kuyudan nice tarh edeceklerini (çıkaracaklarını) kestireler. Halbuki eşek ise korku ile muazzeb (azap içinde), anırıp ağlamakta iken, köy halkıdır “zaten bu eşek ihtiyar idi üstünü torpahla örtsek gerek deyişten, başlamışlar kürek kürek toprak ile kuyuyu
doldurmaya. Kuyu dibindeki eşek ise sırtına nice kürek toprak düştükte, söylecene bir silkelenip toprağı pay (ayak) altı ederek üzerine basıp, atılan her kürek toprak ile de az biraz yükselerek kuyudan taşra (dışarı) bir çıkası varmış ki, cümle köy halkıdır taaccüp (şaşırıp) ve hicab edip (utanarak) eşeğe yakınlık göstermişlerse dahî, eşektir, maddeden hisse çıkarıp, hiç kimesnelere yüz vermemiş, kendi yoluna revân olmuş idi.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pûr taksir
Dr. Timur Sümer

esek-sütü