LEVENT KIRCA

levent-kircadan-veda-mektubu-1010151200_l2

*

“Zayıfın, güçlüye karşı silahıdır mizah… X-ray cihazından geçerken ötmez. Üzerinizdedir ama, nerenizde olduğunu kimse bilmez. Bütün ölçüm aletlerini atlatır. Şarkı olur, şiir olur, duvar yazısı olur, fıkra olur, illa ki hedefini bulur. Fısıltı olur, anahtar deliğinden geçer. Su olur, kapı altından geçer. Taş olur, hapishane duvarından geçer. Gidip, vuracağı başı bulur. Yasaklarlar, yasaklanmaz. Tutuklarlar, tutuklanmaz. İnadına, baskı altında gelişir. Ezildikçe büyür. Unutmamak lazım ki… Bizler, Nasreddin’in torunlarıyız. Türk mizahı diye, bir mizah vardır. Dünyada tektir. Halk varoldukça, onun olan mizahı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.” Levent Kirca

10.10.2015

Levent Kırca’dan veda mektubu

“Daha iyi bir dünyada görüşmek üzere hoşçakalın…”

 

Temmuz ayından beri karaciğer kanseri sebebiyle kemoterapi gören usta tiyatrocu Levent Kırca hayatını kaybetti.

Levent Kırca bir hafta önce hastalığının ağırlaşması üzerine hastaneye kaldırılmıştı. Usta oyuncu tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma Hastanesi’nde saat 02.40 sularında hayatını kaybetti.

İKİ GÜN ÖNCE VEDA MEKTUBU YAZDI

Bu yıl 5. defa Bodrum Türk Filmleri Haftası kapsamında Yaşam Boyu Onur Ödülü alan Kırca, İstanbul’da devam eden tedavisi nedeniyle törene katılamamıştı.

Törene onun yerine katılan oğlu Oğulcan Kırca, babasının tören için yazdığı mektuptan bir bölümü okumuştu. O mektupta Kırca, “Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!” diye seslenmişti.

 

İşte Levent Kırca’nın veda mektubunun tamamı:

“1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler.  Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti.

SU AYNI SU, BİRAZ BERRAK, BİRAZ KİREÇLİ

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar;  “Ah o eski zamanlardır”

Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından “Ahh, o eski zamanlar” cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.

İSTER MİSİN ŞİMDİ BÖYLE DEDİM DİYE, BU ÖDÜL BENİ MAHKEMEYE VERSİN

Yaşadığımız şuan..

Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük.

Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam.  Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.

Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. 

Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!”

 **************************************************************************************************************************************************************

Yılmaz Özdil

14 Ekim 2015

Ölümün üstüne cesaretle yürüyenleri görmüştüm ama, ölümün üstüne kahkahayla yürüyeni, ilk defa Levent ağabeyde gördüm.

Biliyordu öleceğini.
Hatta gününü bile biliyordu.
İnanmakta güçlük çekeceksiniz…
Son nefesine kadar matraktı.
Vedalaşırken bile espri yaptı.
Güle oynaya, neşeyle gitti.

*

Şahane serseriydi.
Son delikanlılardan.

*

Hiç müdanası yoktu.
Kimseye eyvallahı olmadı.
Gözünü budaktan sakınmadı.
Zirveyi de gördü, dibi de…
Villayı da gördü, kirayı da…
Nabza göre şerbet vermedi.
Her daim aynı kaldı.
Kardeşliği de gördü, kalleşliği de…
E, olacak o kadar dedi.
Kin gütmedi.
Güldü, geçti.
Ekmeğiyle oynandı.
Ambargo uygulandı.
Yasaklandı.
Devlet sanatçısı unvanı geri alındı.
Yüzünde kıl oynamadı.
Sahnede selam verirken hariç…
Asla eğilmedi.
Yalakaya, yalaka dedi.
Döneğe, dönek dedi.
Diktatöre, diktatör dedi.
Sahiciydi.

*

Neyine güveniyordu derseniz?
“Mizaha” diyordu.

*

“Zayıfın, güçlüye karşı silahıdır mizah… X-ray cihazından geçerken ötmez. Üzerinizdedir ama, nerenizde olduğunu kimse bilmez. Bütün ölçüm aletlerini atlatır. Şarkı olur, şiir olur, duvar yazısı olur, fıkra olur, illa ki hedefini bulur. Fısıltı olur, anahtar deliğinden geçer. Su olur, kapı altından geçer. Taş olur, hapishane duvarından geçer. Gidip, vuracağı başı bulur. Yasaklarlar, yasaklanmaz. Tutuklarlar, tutuklanmaz. İnadına, baskı altında gelişir. Ezildikçe büyür. Unutmamak lazım ki… Bizler, Nasreddin’in torunlarıyız. Türk mizahı diye, bir mizah vardır. Dünyada tektir. Halk varoldukça, onun olan mizahı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.”

*

Ve, ilave ediyordu:
“Sadece hayvanlar gülmez.”

Halk varoldukça…Yaşayacak Levent Kırca. İlelebet, kahkahayla.

AZ GELİŞMİŞ ÜLKE ÖZELLİKLERİ VE MAGRİTTE

H

TÜM DÜNYA İÇİN GEÇERLİ AZ GELİŞMİŞ ÜLKE ÖZELLİKLERİ
Toplumun en mutsuz kesimi aydınlarıdır.
Bilim/ilim öncelik değildir.
Kitap okunmaz.
Her gazetenin “astroloji”  köşesi/bölümü vardır. (Astronomi köşesi/bölümü yoktur)
İlaçlar reçetesiz satılır.
Otel dükkan gibi işyerlerinin ismi ülkenin ana dilinden değildir.
Adres kuralı yoktur : Düzgün bir sıralama kuralı yoktur(sokak ismi, numara semt, şehir gibi) ; Posta kodu kullanılmaz, apt. İsimleri adresin geçerli bir parçasıdır..
Özellikle şehirlerde yol şerit çizgisi yoktur. Olan yerlerde ise sürücüler genelde bu çizgileri görmez.
Şehirlerde kanalizasyon ve su atımı (drenaj) alt yapısı yoktur ya da yetersizdir.
Asfalt siyah değildir.
Helâlar pistir ve kokar. 
Halkın çoğunluğu müslümandır
Halk devletten/hükümetten korkar. Devlet/hükümet halktan korkmaz.
J
Basın yayım özgür değildir.
Bir bölüm basın yayım hükümetin/iktidarın emrindedir.
İktidar mensupları ve iktidar yakınları ayrıcaklıdır. 
İktidar mensupları ve İktidar yakınları zengindir.
Başkan (Cumhurbaşkanı, kıral, Emir vb.) ömrünün sonuna kadar iktidarda kalmak ister.
Ülkede her zaman isyan/darbe korkusu vardır.
Halkın bir bölümü içinde isyan/darbe’yi tek kurtuluş olarak görenler vardır.
Tüketim ve ithalat her zaman üretim ve ihracatın üstündedir.
Lüks tüketim şişinme/öğünme konusudur.
Dindarlık  şişinme/öğünme konusudur. 
Seçim varsa büyük olasılıkla iktidar lehine seçim hilesi ya da söylentisi vardır.
VIP kuralı geçerlidir (VIP kısaltmasının aslı İngilizce  olsa bile).  Ülkede ayrıcaklı kişiler vardır.
Kişinin en doğal ve hakkı olan işleri için bile bir “tanıdık” ya da torpil gereklidir.
Rüşvet geçerlidir.
“Komplo” teorileri yaygındır.
Nüfus artışı yüksektir
Güzel sanatlara toplumun çoğu önem vermez. Hükümet güzel sanatları desteklemez.
İbadet yerleri (câmiler) için yardım toplama dışında,  sosyal yardmlaşma ve toplum  yararına bağış geleneği yoktur. 
Konser, opera, bale salonları yoktur, ya da çok azdır.
Cüzdan taşınmaz; para buruşturulup cebe tıkılır (Arkadaşım Dr. Nurhan Artel’in önerisiyle eklendi)
Yeterli su olsa bile düzenli yıkanılmaz ; insanlar kötü koku saçar.
Diş fırçalama yüzdesi yok denecek kadar düşüktür.
Zorunlu kalmadıkça diş hekimine gidilmez.
Sokakta yerlere tükürülür, çöp atılır.
Sigara içme oranı çok yüksektir.
Kadere inanç çok yüksektir.
Evrime  inananların yüzdesi çok düşüktür. 
Kadın ve çocuk hakları yoktur. (Yeğenim Dr. Özlem Anak’ın önerisiyle eklendi)
Kadın-Erkek eşitliği yoktur.
Müzik tek seslidir
İlaçlar generik adıyla değil ticari adıyla tanınır
Gönüllü ve karşılıksız kan bağışlama alışkanlığı yoktur ya da çok azdır
Vergi kaçırmak ayıp değildir
İşe gitmemek için doktordan “rapor” almak doğaldır.
Dış politikada ülke çıkarı değil, sübjektif “haklı-haksız” değerlendirmesi esastır
(Hem hükümet hem halk için bu değerlendirme geçerlidir)Dr. T.Sümer

C
D
A
BM1M2M3
                                                 UMUT
F

DR. YÜCEL TANYERİ’DEN “İYİ ŞANSLAR SANA”

17 EYLÜL 2015 PERŞEMBE

İYİ ŞANSLAR SANA…

Deniz.
Dalgalı değil.
Çalkantılıydı.
Dün İzmir Körfezi‘nde…

Amacım.
Gün batımını.
Görüntülemekti.
Bu çalkantılı denizde…

Vakit vardı daha.
Gün batımına.
Oturdum bir bank’a.
Biraz soluklanmaya…

Önünde  çantasıyla.
Genç bir adam oturuyordu yanımda.
Dalmış görünüyordu.
Dalgalara bakmış gidiyordu…

Bir süre sessiz kaldık.
Sonra bakıştık.
Adam lâcivert gözlüydü.
Genç ve beyaz tenliydi…

Öğrenmek istedi.
Güzel bir İngilizce ile.
İzmir‘de mi yaşadığımı.
Türk olup olmadığımı…

Körfezin karşısını gösterdi.
Orası da İzmir mi” dedi.
Karşıyaka” olduğunu söyledim.
Orası da İzmir’in bir parçası” dedim…

Şaştı.
Gerçekten şaşırdı.
İzmir‘in o kadar büyük olduğuna.
İnanamadı…

İstanbul‘u sordu.
Merak ediyordu.
O zaman İstanbul…”
İzmir’den büyüktür herhalde” dedi…

Sonra.
Arkamızdaki dağları gösterdi.
Oralar Yunanistan’a mı ait“.
Dedi…

Yunanistan‘ın buradan görülemeyeceğini.
Buradaki denizin bir körfez olduğunu.
Körfezden çıkıldığında ve koca bir burun dolaşıldığında.
Yunanistan‘ın görülebileceğini anlattım kısaca…

Oldukça zayıf.
Ve zarif birisiydi.
Temiz giyimliydi.
Belli ki kültürlüydü…

Sorduğumda.
Söyledi bana.
Suriye‘li olduğunu.
Şam’da ekonomi okuduğunu…

Sonra bana Suriye‘yi anlattı.
Halep‘in.
Ve diğer şehirlerin.
Hemen hemen tümüyle harab olduğunu söyledi…

Yalnızdı.
Şam‘dan yola çıkmıştı.
Kamplarda konuk olmuştu.
Sununda İzmir‘e ulaşmıştı…

Arada bir.
Dalgın dalgın.
Dalgalara bakıyordu.
Almanya’ya gitmek istiyordu…

Almanya‘dan telefon geldiğinde.
Deniz durulduğunda.
Önce Yunanistan‘a.
Sonra gidecekti Makedonya ve Sırbistan‘a…

Hayalleri yüksekti.
Umutları dolu doluydu.
Sırbistan‘dan Macaristan ve Avusturya‘ya.
Oradan da geçecekti Almanya‘ya…

Çeşme‘yi, Bodrum‘u.
Kuşadası‘nı biraz biliyordu ama.
Doğru dürüst telaffuz bile edemiyordu.
Buraların isimlerini daha…

Önündeki.
Siyah çantasını gösterdi.
Can yeleği.
Bu çantanın içindeydi…

Önündeki dalgalara bakıyordu.
Dalgaların dinmesini bekliyordu.
Yunanistan çok yakın sanıyordu.
Aradaki denizin nasıl dalgalı olduğunu bilmiyordu…

Körfezde dalgalar oynaşıyordu.
Genç adamın umutları vardı.
Güler yüzüyle benden ayrıldı.
O halâ umutla denize bakıyordu…

Hava yavaş yavaş kararıyordu.
Körfezde güneş batıyordu.
Genç adam güneşin battığı yöne doğru.
Yunanistan‘a doğru yürüyordu…

Arkasından baka kaldım.
Şansın bol, yolun açık olsun.
İsmini bile soramadığım.
Umutları hayallerinin ötesinde olan dostum…

Emzirenler birleşin!

Emzirenler birleşin!

02 Ağustos 2015 Pazar, 09:57:34 Güncelleme:09:57:39

Ayşe Özek Karasu

Ayşe Özek Karasu

Olay dört yıl önce, Florida’daki bir inşaat projesiyle ilgili emlâk kralı Donald Trump’a açılan davada yaşanıyor. Proje yatmış, 8 milyon dolar yatıran müşteriler dava açmış. Trump’ın yeminli ifade verdiği oturumun orta yerinde davacı tarafın avukatı Elizabeth Beck, bazı tıbbi nedenlerle ara verilmesini istiyor. Trump’ın avukatı itiraz ediyor. Bunun üzerine Beck, çantasından göğüs pompası çıkarıp, “Durum acil. Üç aylık bebeğim için süt sağmam lazım” diyor. Trump öfkeden kızararak patlıyor: “İğrençsin!”

Mazide geçen bu olay New York Times’ın haberiyle yeni ortaya çıkıyor. Cumhuriyetçi Parti’den Başkan aday adayı olan Trump zaten projektör altında. Meksikalı kaçak göçmenlere “tecavüzcü” dediği için tepki çekmiş (alkışlayanların yanı sıra), üstüne bir de bu emzirme olayı patlak veriyor.

Trump’ın avukatı “Emzirme için değil, kadının hareketi için ‘iğrenç’ dedi. Çünkü ortalık yerde süt sağacaktı. Pompayı göğsüne doğru götürdü. Soracak sorusu kalmadığı için fena halde köşeye sıkışmıştı” diye savunma getirdi.

Öyle ya da böyle Trump’a hücum başladı. “İşyerleri sadece erkeklerin dünyası değildir”, “Sen de süt emseydin adam olurdun”, “Kadınlar iş ortamında da emzirme/süt sağma hakkına sahiptir” diye tepki yağdı sosyal medyadan. Ve tam bu ortamda Arjantinli milletvekili Victoria Donda Perez’in fotoğrafı ortaya çıktı, birkaç gün içinde de internette viral oldu. Meclis oturumu sırasında 8 aylık kızı Trilce’yi emzirirken çekilen fotoğraf. Kadınlara kamusal alanda emzirme özgürlüğünü öteden beri savunan Perez’in bu hareketini son derece “edepsiz” bulanlar oldu. Kimileri de “Siyasetçilerin ne kadar imtiyazlı olduğunu gösteren bir tablo” dedi. Ancak çoğunluk, çalışan annelerin emzirme hakkı adına bir model olarak Perez’i alkışladı. Meclis çatısı altında da kadına ilişen olmadı.

Benzer bir olay yıllar önce Avustralya’da da yaşanmış ve çok aşağılayıcı bir şekilde sonuçlanmıştı. İşçi Partisi’nin havalı vekillerinden Kirstie Marshall, henüz 12 günlük olan bebeği Charlotte’u Meclis koltuğunda emzirmeye kalkınca, genel kuruldan çıkarılmıştı. Çünkü yönetmeliğe göre milletvekilleri ve görevli personel dışında yabancıların genel kurul salonuna girişi yasaktı ve 12 günlük bebek de yabancıdan sayılıyordu. Marshall fazla alınmadı ama kadın hakları örgütlerinden öfke yağdı. Yönetmeliğin kadına emzirme hakkı içerecek şekilde değiştirilmesini istediler. Sonunda emzirme odası yapıldı, mesele kapandı.

İngiltere’de de kadın milletvekilleri oturumda emzirme için bastırmış, ret kararının ardından 4 adet emzirme odası yapılmak suretiyle kadınlar susturulmuştu.

GÖRÜNÜR OLMAK

Siyasette olunca kadınların söz geçirmesi daha kolay da, sıradan çalışan anneler o hakkı nasıl elde edecek? Tabii ki susmayarak. Her yıl 1-7 Ağustos arasında, Türkiye dahil 120 ülkede Dünya Emzirme Haftası kutlanıyor. Amaç, çocuk sağlığı için anne sütünü desteklemek ve yaygınlaştırmak. Ancak aynı zamanda emzirmeyi gündelik hayatın doğal parçası haline getirmek, annelere toplum içinde güven kazandırmak da gerek. Bu amaçla son 10 yıldır 31 Temmuz-1 Ağustos tarihlerinde dünyanın dört bir yanında toplu emzirme eylemleri düzenleniyor. Yeni Zelanda çıkışlı bu hareket 31 ülkeye yayıldı. Kadınlar parklarda, meydanlarda toplanıp bebeklerini emziriyor, toplumu ehlileştirmeye çalışıyorlar.

Mesela New York ehlileşeli 20 yıl oldu. 1994’te çıkarılan yasayla kadınlar istedikleri yer ve zamanda emzirme özgürlüğüne sahipler. Kimsenin “Kadın git evinde emzir” demeye hakkı yok.

Yok, çünkü Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre her çocuğun iyi beslenme hakkı var. Dünyada çocuk ölümlerinin yüzde 45’i yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor. Bu da 3.1 milyon can demek. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; “0-23 ay arası bebekler yeterli anne sütü aldığı takdirde yılda 5 yaş altı 800 bin çocuğun ölümü engellenebilir.”

Ve Dünya Sağlık Örgütü “6 aya kadar sadece anne sütü, 2 yaşına kadar tamamlayıcı besinle anne sütü ve 2 yaşından sonra da mümkünse emzirmeye devam” diyor. Çünkü anne sütü bebeğin ihtiyaç duyduğu tüm enerji ve proteinleri içeriyor, hastalıklardan koruyor. İyi de, neden kapalı kapılar ardında

 

Emzirenler birleşin 2’nci posta

09 Ağustos 2015 Pazar, 09:45:34 Güncelleme:09:46:24

Ayşe Özek Karasu

Ayşe Özek Karasu

Biyoloji dersi vermek istemem ama kadınların meme sahibi olması, insan yavrusunu beslemek içindir. Bütün primatlar gibi. Anne sütü, bebeği beslemenin en doğal yoludur. Emzirme dışı aktivite ise mahremiyete girer, kimseyi ilgilendirmez.

Tabii biyolojik açıdan normal olan her şey, aynı zamanda kültürel olarak normal olmayabilir. İşte emzirmek tam da bu kritere giriyor. Normal “anomaliye” dönüşürken, memenin cinsel objeye dönüştürülmesi “normalleşiyor”. Bu da, sapına kadar paradoks.

Geçen hafta, Dünya Emzirme Haftası bağlamında kadınların kamusal alanda emzirme özgürlüğü bahsine girdik ya… “Emzirmeyi gündelik hayatın doğal parçası haline getirmek için toplu emzirme eylemleri yapılıyor” dedik ya…

Ayşe Arman da “Emzirmeyi erotikleştirmek bir erkek salaklığı” diye harika bir Ayşe yazısı döşendi. Alya ile arasındaki macerayı satırlara döktü: “Bir seneden fazla süt verdim, bana kalsa üç sene verirdim! Kızımla aramızda müthiş bir bağ kuruluyordu, başka bir gezegende mutlu mesut yaşıyorduk. Her yerde son derece becerikli bir şekilde emzirebiliyordum. Memelerimi kimseye göstermeden de yapabiliyordum. Öyle ‘Oran buran görünecek, orada burada emzirme!’ diyen öküz bir adamla da birlikte olmadığım için sorun olmadı. Erkeklerin çoğunun kafası basmıyor, emziren memeyle, cinsel organ olan memeyi ayıramıyorlar.”

Ayşe’nin dediği gibi erkekler ayıramıyor da, kadınlar niye ayıramıyor, onu anlamadım. Dememin nedeni şu: Hayvanseverliğine bayıldığım Ömür Gedik, emzirmeyle ilgili beklenmedik ‘ömür’ bir yazı yazdı. “Cinsel obje olarak görmekten bir türlü vazgeçemediğim memelerin kutsal olduğu söylenen görevine alışamamıştım. Çoğu erkeğin de benim gibi düşündüğünü biliyorum” diyerek. “Kadınlar tabii ki çocuklarını emzirsinler ama bunu herkesin gözüne soka soka yapmasınlar. Kadınların emzirme özgürlüklerini sokak ortasında kullanmaları cinsellik ve libido düşmanı bir hareket, gereksiz şovenizm” de dedi. Emzirmek kutsal bir görev değildir, meme de cinsel obje değildir. Beslenmekle, doğal bir dürtüyü dindirmekle kutsallığın ne alakası olabilir. Bence erkeklerin de konuyla hiç ilgisi yok. Ne düşündüklerini hiç merak etmiyorum. Tamamen etkisiz eleman durumundalar. Anne sütüyle beslenmiş olmaları dışında!

CİNSELLEŞTİRME

Aynı erkek memesi gibi kadın memesi de cinsel nesne değildir. Kadın memesini cinselleştiren, koca bir pazarlama endüstridir. Medyada, internette, sinemada, reklamlarda, billboard’larda, şirketlerin kâr hırsını doyuran bir metadır kadın memesi. Bu cinselleştirme neticesinde bebeğini emzirmek için binbir zahmetle sığınacak delik ararsın. Sanki süt veren anne provokatif bir saldırıda bulunmaktadır. O kadar ki, Teksas’taki bir Victoria’s Secret mağazasında bebeğini emzirmek için izin isteyen genç anne kapı dışarı edilmiş. Deneme kabinini kadına layık görmeyip, tuvalete yollamışlar. O da yaşadıklarını Facebook’a yazmış. Tepkiler yükselince mecburen 150 dolarlık hediye çeki yollamış firma. Sus payı olarak. Düşünün, kadına sutyen satan mağaza bile emzirme eylemine tahammül edemiyor. Çünkü esas işi endüstriyel; dantelli seksapel pazarlama!

Sonra porno bağımlıları da var. Amerikan Psikoloji Derneği’ne göre porno bağımlıları, herkesi cinsel obje olarak görür; tabii ki emziren anne de dahil olmak üzere. Ve yeni teknolojiler sayesinde porno, çok kolay erişilebilir bir mecradır. Afrika’daki kabile kadınlarını düşünün, ortalık yerde emziren. Ayıplanmadan, iğrenme, öfke duyguları uyandırmadan. Kadını cinselleştirme kültürü olmadığı için, biyolojik düzen pürüzsüz işliyor. “İlkel” dediğin adam, daha uygar yaşıyor.

“BRELFIE” MODASI

Emziren kadın teşhirci değildir. Tam tersi, onu teşhirci gören bilinçaltında teşhirci dürtüler besliyor olabilir. Karşı cinsi baştan çıkarmak değil, sadece bebeğinin açlığını dindirmektir niyeti. Ortada, utanılacak ayıp bir durum yoktur. Hazır yemek harikulade bir kolaylıktır. Lütfedip, “Tamam emzir de, şöyle göğsünü örtüver” diyenlere sorarım; Bebeği battaniye altına hapsederek beslemek haksızlık değil mi? Siz o vaziyette yemek yiyebilir misiniz?

Emziren kadını teşhirci görenlere son bomba: Ortalık yerde emzirmek ne kelime, bir de “brelfie” salgını var. İngilizce “breastfeeding” (emzirme) ile “selfie”yi bileştirmek suretiyle ortaya çıkmış. Genç anneler “brelfie” saçıyorlar sosyal medyada…

ABİMİN KIZILAY KIRAATHANESİ DÖNÜŞÜ

KIZILAY KIRAATHANESİ

mim ali timur
                                                   Mim Ali & Timur
Sevgili yâran :
“Kızılay Bilârdo, Bezik, Briç kıraathanesine” gitmek için bulvar tarafından Sakarya caddesine girip ilk sokaktan sola sapardık. Ya da Sakarya caddesinden bulvar yönüne yürür, bulvar öncesi son sokaktan sağa dönerdik. Doğru muyum Yusuf Özyürek, Mim Ali Bumin ve Selim Balkanlı ?  Bu gurupta rahmetli Taner Bumin de bulunur, bâzen Hikmet Pekcan da katılırdı.  Hepimiz “tığ”a benzetilirdik.
Mim Ali,  Bafra’sından bir nefes çeker, “Lan oolum..kendi kozuna çakıyorsun lan !..insan kendi kozuna çakar mı birader?..” Ya da “El çaka yer çaka yapsana birader..töbe töbeee.! Bir öğrenemedin şu oyunu..pes birader” gibi laflar ederek, fakire çemkirir, izzetimizin fesiyle oynardı.
Arada bir bilardo da oynardık. Bu oyunu da herkes benden iyi oynadıgindan oyun parasını hep ben verirdim.
Hepimiz hâliyle müthiş sigara içerdik de Yusuf bir ara filtreli Harman içmeye başlamıştı. “Para önemli değil oğlum” demişti..”sağlığım için içiyorum..”  Beni en az azarlıyan, Briç oyununu da en iyi oynayan olduğu için hep Yusuf’la ortak olmak isterdim. Zaten bu fakiri genelde yalnız dördüncü olmadığı zaman briç oyununa  alırlardı. Ya da beleş çay içmek istediklerinde.. 
 selim 2
                                                    Selim
Selim Balkanlı genelde nâdiren fikir yürütürse de gurubu  ‘Birinci’ sigarasıyla tanıştıranın Selim olduğunu sanıyorum. “Âbi içimi aynen Harman..üstelik içinden Bafra gibi odun da çıkmıyor.” demişti. “Yalnız  sallamıycan, baş aşağı çevirmiycen..yoksa bütün tütün horr diye boşalıyor “Hepimiz bir süre Birinci’ye başlamış, sonra da yine Bafra’ya dönmüştük. Hepimiz sigara dumanıyla halkalar çıkarma becerisine sahiptik ve ‘aferin’ diyenimiz çoktu.
 YUSUF
                                                       Yusuf 
Hepimiz de yılbaşında ne yapıldığını bilmeyen ailelerden gelmiş olduğumuzdan,  bir yılbaşı gecesi yine ayni kıraathaneye gitmiştik. O gece yılbaşı olduğu için kahveden erken çıkıp dağıldık. Yolda Mim Ali ile bir şişe Çubuk şarabi aldık, içe içe bizim evin, Bumin apartmanının, önüne kadar geldik.  Mim Ali ayrıldı. Ömrümde ilk kez sarhoş olmuştum. Uzun süre evin önündeki direğin dibinde kustum. Dört katlı merdiveni güçlükle çıktım. Allahtan kapıyı kız kardeşim Birnur açmıştı da başka kimse bu rezil hâlimi görmemişti. Bu benim ilk ve son sarhoşluğumdu. Keşke yaktığım son sigara konusunda da aynısını söyleyebilseydim.
 
Taner Bumin rahmetli oldu. Tüm Hacettepe 70 gurubunda YALNIZ  Yusuf, Mim Ali,  Selim Balkanlı ve  bu fakirin yandangeç ameliyatına (Türkçesi “Baypes ameliyatı” imiş) dûçar olduğumuzu açıklayabilecek bir âlîm ya da kerem sahibi var mı içinizde ? Kızılay Kıraathanesi’nin bu işte bir rolü olabilir mi sizce?
Yusuf, Mim Ali ve Selim ; sizleri ne cok sevdigim yeni âyan oldu fakire. 
Mezarlık yolundan geçtik, ıslık çalmayı sürdürmekteyiz. 
Sağlıcakla kalın
FPT Timur
selim2 2
                                                           Selim
M13 Jeff Thrush
                             Timur’un teleskopundan M13 yıldız kümesi

BİRNUR’DAN “YÜREĞİNE SU SERPİLSİN” YA DA “KAR YAĞDI SULTAN”

 

BIRNURKar yagdi

 

Değerli abim,

   Senin “Ortada Kuyu Var Yandan Geç” ameliyatından 24 saat önce; çok sevdiğim,hürmette kusur etmediğim ve huzurundan geri geri çıktığım yegane evliya olan Kar Yağdı Sultan’a ziyaret yaptım. Kendisi ile, 9. sınıfta iken çaktığım Cebir dersinin Eylül ayı bütünleme sınavına girmeden bir gün önce tanışmış ve gayet müşerref olmuştum. Beni 16 yaşımdan beri tanıdığı için, ergenlik sivilcelerimin sayısını bile bilir. Muhabbetini esirgemez ve her gidişimde hüsn-ü kabul gösterir. Hiç yüksünmeden makul ve mantıklı isteklerimi yerine getirir.
   Kar Yağdı Sultan bir kadın evliyadır ancak, aynı zamanda iyi bir psikolog,hukukçu, sosyolog, bürokrat ve teknokrattır. Beni ilk görüşünde, ders çalışmayışımın ergenlik durumumla ilgili olduğunu teşhis eden ilk pedagogdur. İki durup bir bütünlemeye kaldığım Cebir dersini bana sevdirmiş ve sınıfı geçirtmiştir de, babama “vay be bu kız Hendese’den geçmiş ki aferin” dedirtmiştir. Adıyaman’a haksız yere sürülüşümü hukuksal açıdan incelemiş, bürokratik açıdan deşelemiştir. Kötü niyetli kişilerin kem gözlerini sosyolojik boyuttan değerlendirmeye alıp kurcalamıştır. Böyleyken böyledir. Bakma sen onun Ankara’nın Ulus semtinin ortalık yerinde boylu boyunca yatıp durduğuna. Ohooo, yattığı yerden elinden geleni ardına koymaz bir iş bitiricidir. Bu Kar Yağdı’nın Ağustos ayında hamileyken canının iki tabak kar yemek istediği söylentilerine, sayesinde Ağustos yaz ayıdır demeyip, yesin diye Allahın yukarıdan kar yağdırdığına, kar yemeyi abartıp, üç-beş tabak yedikten sonra hastalanıp öldüğü rivayetlerine pek kulak asma. Bunlar hurafe, bunlar boş lakırdılar. Sen icraatlarına bakacaksın.
  Ha ne diyordum;  senin “Ortada Kuyu Var Yandan Geç” ameliyatından bir gün önce, 04.Ağustos.2015 tarihinde durumu kendisine bildirmek üzere huzuruna çıktım:
– Epeydir görünmedin, Çıkrıkçılar Yokuşu’na iplik almaya giderken bile uğramıyorsun dedi ama    yine de hüsn-ü kabul gösterdi. 
– İşin düşmese yüzünü göremiyoruz, de bakalım yine n’ooldu? diye serzenişte bulundu. 
– Çıkrıkçılar bu tarafa ters düşüyor uğrayamadım. Hiç sorma ağabeyimde yürek sızısı çıktı Kar Yağdı dedim.
– Evet malum oldu dedi ve Kaç damar? diye sual etti. Fıtık olsa gelmezdin zaten. Yandangeç olacakmış, önemli ameliyat deyip devam etti: Allah şifa verecek. (dikkatini çekerim, “versin” demiyor, “verecek” diyor. Çünkü işi biliyor.)
– 3 damar dedim. 
– 3 değil 4 diye cevap verdi.
Türbesine doğru, “4 olduğunu biliyorsun da niye soruyorsun” gibilerden bir nazar fırlattım. Gayet profesyonel bir evliya olan Kar Yağdı;
– Seni imtihan ediyorum şabalak diye espri yaptı. Ağabeyinin kaç damarını kurcalayacaklarını bile bilmiyorsun. Sen küçükken de böyleydin, Cebirden kaç soru çıkacağını da bilmezdin, Adıyaman’ın Ankara’ya kaç saat mesafede olduğunu da. Sürgünden kurtulma mahkemesinin saatini bile ben söylemiştim sana. Yahu kızım, senin çocukluğun ayrı, gençliğin ayrı sorunlu idi. Orta yaşlılığın desen; dıştan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe deyip terslendi. 
 – İhtiyarlığını ise düşünmek bile istemiyorum. Allah bilir huzur evinden kovulur, 1.74 boyunla yine karşıma dikilirsin. Neyse sadede gelelim, ağabeyine için iyi dileklerimi buranın saati ile 04.30 da Cleveland’a doğru fırlatacağım. Şimdi yattığım yerden meridyen-paralel hesabı yapamam, çok meşgulüm. Uygun bir saatte ulaşacağını tahmin ediyorum. Doktoru Eric Roselli kabiliyetli bir çocuk iyi tanırım, taleplerimi ellerine doğru fırlatırım dedi. Eric’in baba tarafı galiba İtalyan diye de fikir yürüttü. 
 – Allah razı olsun Kar Yağdı diyecek oldum.
 – Allah benden zaten razı. Aksi takdirde bu mertebeye nasıl gelecektim. Sen kendi derdine yan zındık, bakalım senden razı mı? diye terslenerekten, “Allah razı olsunmuş bak hele görgüsüze” diye söylendi. 
  Huzurundan hürmetle geri geri çıkarken seslendi:
– Bana bak, sen üç-beş ay önce oğlunun mezuniyet sınavları için bir kutu kesme şeker adamıştın ne oldu? Ağabeyinin ameliyatından sonraki “oh çok şükür”* gelişinde iki kutu getireceksin unutma diye tembihledi.
– Bu iş önemli, bu sefer tulumba tatlısı getireceğim diye cevap verdim.
 İşinin ehli bu kadın evliyanın huzurundan, her daim olduğu gibi Sıhhiye meydanına kadar hürmetle geri geri yürüdüm. Kar Yağdı Sultan’ın acil şifa kararını iletirim abiciğim. Yüreğine su serpilsin.
                                                               Kardeşin Birnur

Önemli bilgiler: Kar Yağdı Sultan’a ziyaret, adab-ı muaşeret kurallarına göre iki türlü yapılır:
1- Makul ve mantıklı istekleri Allaha bildirmesi için süklüm püklüm gidilir, takdir ve tensiplerine sunulur. 
2- İş bittikten sonra bir kutu kesme çay şekeri götürülüp teşekkür edilir.
Birnur 19/8/2015
Turbe
Karyağdı Hatun Efsanesi

Ankara’da (Engürü) şimdiki Opera Meydanı adıyla anılan meydandaki Karyağdı Hatun türbesinde yatmakta olan kişi, onbeşinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan “Karyağdı Hatun” adıyla anılan kişidir. Türbede bir de kitabe vardır:
Ah! vaveylâ ki cellâd felek Hâke saldı bu güli nazikteri
Cennetinden kabrine revzenler aç Rahmin ile bula daim ruşeni
Erdi hâtiften de anın tarihi Cilvegâhı ola cennet gülşeni

Hikâye şöyle; Ankara’nın en güzel kızlarından biri al duvak takınıp gelin olmuş. Vardığı genç yağız yakışıklı bir Ankara efesi, kadir-kıymet bilir bir kişiymiş. Birbirlerini pek sevmişler, pek anlaşmışlar. gel zaman git zaman aradan vakitler geçmiş, gelin kızın al duvağı solmadan kaynata, kaynana başlamışlar tazenin yüzüne bakmaya… Bir torun istiyorlar, gelin gibi elâ gözlü, oğul gibi çatık kaşlı, nurtopu gibi, koçyiğit bir torun!.

Günün birinde evin yaşlıları gelin kızın betine benzine bakmışlar da işi anlayıvermişler; Allah izni, pirler himmeti ile gelin hanım hamileymiş meğer! Eh! Aş ermek kadın töresinde haktır, helaldir, ayıplayanın başına tez gelir. Bizim gelin de aş eriyor diye kimse ayıplamaz. Ayıplamaz ama yavrucak öyle bir şeye aş erer ki bulup buluşturmak müşkülün müşkülü. Çünkü taze gelin, ağustos ayında kar ister. Herkes yayla güneşinde buram buram terlerken o, ortalığa yağan lapa lapa kar rüyaları görür.. Gecenin ortasında içini bir ateş basar dudakları suya hasret kalan bozkır toprağı gibi şahrem şahrem yarılır. Kızcağız kâh ağlar sızıldanır, kâh utanır, susar. Ama onunla birlikte kocası da yanar yakılır, döner dönenir. Elinden gelen olsa esirgemeyecek, dağları devirecek. Kar bu; yola bele dayanmaz ki… Gidip uzaklardan getire. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar da yok; ne buz dolapları, ne de insanı bir iklimden diğerine götürecek uçaklar.

Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yiye; gece düşünde kardan adamlarla güreşe boğuşa bebeğini büyüte dursun, artık bir an gelmiş dayanamaz olmuş. Herkesin mışıl mışıl uykuya vardığı bir sıra bahçeye çıkıp hem ağlamış hem istemiş: “Allahım” demiş; Her şey senin elinde! Sen, ol dersen gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar! Ver Allahım! lâpa lâpa kar ver, avuç avuç kar yiyeyim, içimin şu bitmez yangını sönsün. Allahım! Allahım! Kar ver Allahım! Bu an hacet kapılarının açık olduğu mutlu bir an mıydı? Yoksa gelinin yanık sesi hacet kapılarını ardına mı dayadı, kim bilir?!. Bazı işler Allah ile kul arasında sırdır, ne olmuşsa olmuş işte, lâpa lâpa kar yağmaya başlamış. Tam gelinin rüyasında gördüğü gibi! Yerler bembeyaz olmuş. Sevinçten iki gözü iki çeşme sel sel ağlayan hatun, avuçlarını açar, ığıl ığıl inen karları “Kar geliyor, nur geliyor” diye şahrem şahrem dudaklarına götürürmüş. Kar yağmış, gelin yemiş; ta… gün ağarıncaya kadar.

Ertesi sabah Ankara’yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramışlar ama, Allah’a sözünü geçiren gelinin hikâyesi de çabucak ortalığa yayılıvermiş. Hikâyesi diyoruz çünkü gelinimiz hastadır. Yediği kar ona dokunmuş, yatağa düşmüştür.

Kaynanası, kenarı pullu duvağı torununun beşiğine örtmeyi arzuluyordu ama gelinin tabutuna örtmek nasipmiş. Türbedar nine “Türbenin üstüne her gece, cümlenin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar, nur mu yağar bilmem artık, yere düşmeden kaybolur gider diye ekler”.

Kaynak Menzil net