ADİL KARCI’DAN “GÜLÇİÇEK”

GÜLÇİÇEK

Sabahları erken kalkan türdenimdir.  O sabah da erken kalkmış, elimde hala dumanı tüten “tarz-ı-hususi” kahvemle bir o balkona, bir diğer balkona çıkıp henüz tam şiddetini toparlayamamış olan  Adana sıcağını soluyarak klimasız ortamda güya temiz hava almaya çalışıyordum.   Elimdeki çay bardağına doldurulmuş Türk kahvesine baktım ve gülümsedim.  Birkaç yıl öncesine kadar,  çay bardağına konan kahveye  ben  de “Tarsusi” derdim,  ama yanlışmış.  “Özel tarzda Türk kahvesi” anlamına, fincan yerine çay bardağı ile ikram edilen kahveye Osmanlıca olarak “tarz-ı-hususi” denilirmiş, ki bu daha mantıklı geldi bana, zira yıllarca ikamet ettiğim Tarsus’ta ne bu tarzda sunulan ve ne de “Tarsusi” diye anılan bir kahveye rastlamamıştım.

Hala tatil ayında olduğumuz için, sokaklarda giden gelen okul servisleri olmadığından, sabahın erken saatlerinde koca mahallede çıt yoktu.   Birkaç serçe ile bol sayıda kumru sokakların ortasında dolaşarak   yiyecek arıyorlar, pilli oyuncaklar gibi bir o tarafa bir bu tarafa dönüp gaga sallıyorlardı.   Yerdeki kuşları seyrederken şöyle bir  gerilere gittim.  Çocukluk yıllarımda her yaştan erkek çocuğunun elinde bir “kuş lastiği” (sapan) bulunurdu.  Vuramasak bile, bir kuş görür görmez “Y” harfi şeklinde kesilmiş dal çatalına bağlı lastiği gerer, gerilen lastik şeridin ortasındaki meşin parçaya yerleştirdiğimiz yaklaşık fındık büyüklüğündeki bir taşı kuşa fırlatırdık.  Bu şekilde devamlı rahatsız edilen kuşlar da haliyle  insanlardan kaçarlardı.  Belki de ilkel bir avlanma içgüdüsü ile yapıyorduk bunu, kim bilir?  Neyse ki son yıllarda çocuklara o kadar çok okul uğraşısı verildi ki, bu tür yararsız aktivitelere zaman bulamaz oldular  ve sapanla kuş avlamak  unutuldu gitti.  Elbette bunun sonucu olarak  da kuşlar artık insanlardan kaçmaz oldular.  İstanbul’da çekilmiş olan eski filmlerde cami önlerinde veya parklarda insanların arasında dolaşan, onların ellerinden yem yiyen güvercinleri zevkle izlerdik.  Şimdilerde buradaki kumrular bize oradaki güvercinleri aratmaz oldular.  Bazen kaldırımda onların üzerlerine basmamak için gayret sarf etmemiz bile gerekebiliyor, o kadar yani.  İşin en güzel yanı da, dünün avcı çocukları bugün artık kuşları rahatsız etmemek için, yolun uzaması pahasına da olsa, rotalarını değiştirir oldular!

Ben balkonda kahvemi yudumlayarak bütün bunları düşünürken elinde uzun saplı bir faraş ve de bir sokak süpürgesi ile orta boylu, zayıf yapılı bir genç belirdi yolun başında.  Giydiği sarı renkli özel yelekten (ve de sırtındaki yazılardan)  belediyenin  temizlik işçisi olduğu anlaşılıyordu.    Bir saat kadar önce belediyeye ait döner fırçalı bir araç sokağı süpürmüş olduğundan,  yollar  hala temiz durumdaydı aslında.  Bezgin bir halde,  kaldırım kenarlarında arta kalan çöpleri bulup süpürmeye çalışan genç adam  bir o yana bir bu yana sallana sallana yol kenarında dizili duran, (kapatıp açması insanımıza zor geldiği için olsa gerek) kapakları devamlı açık bırakılan  üç büyük çöp konteynerinin önünde durdu, eğildi içlerini bir bir inceledi. İlginç bir şey  görmüş olmalı ki, elindeki faraş ve süpürgeyi önünde durduğu apartmanın bahçe duvarına dayadı ve konteynerin birisinin içerisine doğru eğilip yeşil renkli plastik bir top çıkarttı.  Önce bir evirdi çevirdi, inceledi ve sonra onu yere vurdu.  Top patlak değildi ve normal sekiyordu.  Ben de merak ettim, acaba bu sağlam topun çöpte ne işi vardı?  Belki de dersini ihmal eden bir çocuğun annesi kızmış, çocuğu bununla oynamasın ve tüm zamanını derslerine ayırsın diye kaldırıp o topu çöpe atmıştı.  Temizlik işçisi genç bir sağa baktı, bir sola baktı, emin oldu ki kendisini gören, izleyen kimse yok!  Halbuki arkasını dönüp yukarıya baksa beni görecekti ama bakmadı.  Sonra da topu ayağında sektirmeye çalıştı.   Defalarca denemesine rağmen, topu ayağında iki defadan fazla zıplatamamasına hayret ettim. Demek ki otuzuna yakın gösteren bu genç hayatında hiç top oynamamıştı!  Belli ki top oynamak onun içinde bir ukde olarak kalmıştı. Bir beş dakika kadar daha uğraştı, yine olmadı, bir türlü beceremedi.  Artık yorulmuş olmalı ki kaldırımın kenarına oturdu, topu tekrar eline aldı ve Hamlet’in o meşhur “Olmak veya olmamak…” sahnesini anımsatırcasına, dirseği dizine dayalı bir şekilde sol elinde tutmakta olduğu topa dikti gözlerini, uzun uzun baktı durdu.  Allah bilir ne düşünüyordu o an ve acaba ne hikayesi vardı anlatacak bu delikanlının?  “Her insanın hayatı bir roman” derler ya, işte bu genç insanın da mutlaka şimdiden oluşmuş bir romanı olmalıydı.  Tanışmalı ve öğrenmeliydim iç dünyasını.  Ben “Nasıl etsem de konuşsam onunla?” diye düşünürken,  o ayağa kalktı, elindeki topu önünde durmakta olduğu  apartmanın bahçesine fırlattı.  Ya “sonradan alırım” diye düşünmüştü, ya da bir çocuğun bulup oynamasını dilemişti bunu yaparken.  Kısacası,  o topu tekrar çöpe atmaya eli varmamıştı.


Elimdeki kahveyi zaten bitirmiştim, hemen üzerime bir şeyler giyindim ve sokağa indim.  Temizlik görevlisi genç  süpürge makinesinden yerde arta kalan izmarit, sigara jelatini, kağıt parçası gibi küçük çöpleri süpürmek üzere yavaş yavaş yürüyerek sokağın diğer ucuna varmıştı bu arada .  Civarımızdaki sokakların ince temizliğinden kendisi sorumluydu demek ki.  O tarafa yöneldim.  Yanına yaklaştığımda, tesadüfen oradan geçiyormuşum havalarında,

 

  • Kolay gelsin! dedim
  • Sağolasın emmi, dedi
  • Adın ne senin?
  • Hamit.   

Yürüme numarasına son verip önünde durdum.

  • Hamit, kusura bakma ama demin ben balkondaydım ve senin top oynamaya çalıştığını gördüm.   Sen çocukken hiç top oynamadın mı?

 

Yakalanmıştı!  Yere baktı, beyaz yanaklarındaki kılcal damarlar belirginleşti.  Zeytin siyahı gözlerini bakmakta olduğu noktadan ayırmadan,

  • Yok  oynamadım, dedi,  ve zorunluluk hissetmiş olmalı ki, 

“Gavur işi bütün bunnar, bize göre diyel” dediler, kööde heç gimseye oynatmadılar, diye  kızgınlık taşıyan bir açıklama ilave etti.  

Babam bu laflara hep hurafe deridi amma o da köölüden çekindi herhal, o da oynatmadı.

  • Top oynamamış olmak ayıp değil ki, sıkma canını, dedim.  Hamit be, senin öğle paydosun saat kaçta?
  • Oniki bir arası, neye ki?
  • Bak saat onikide burada buluşalım, sana bir yemek ısmarlamak istiyorum, beraber hem yer hem laflarız.  Ben senin amcan sayılırım, utanmayı bırak da kabul et hadi, dedim.
  • Ne disem ki? Olur mu ki emmi?
  • Ne diyeceksin, “tamam” de!
  • Eh madem….

 

En son görüştüğümüz yere saat 12:00 gibi gittiğimde onu yere çömelmiş beklerken buldum.

 

  • Hadi, gidelim mi Hamit?
  • Eyi de emmi, bu züpürgeyi neyim needeceez?   Hem bu gıyafatınan lokantaya…. nasıl olur bilmem valla?
  • Bizim apartman karşıda, kapıcımıza emanet ederiz, hadi kalk.  Yeleğini de çıkartıp orada bırakırsın, olur biter.

 

Buluştuğumuz yerin sadece birkaç yüz metre  uzağında, göl kıyısında, tanınmış bir kebapçıya götürdüm Hamit’i.   Garsonun yemek öncesi getirdiği meze  tabaklarına hemen elini uzatmadı.  Sıcak ekmeğe tereyağı sürdüm, gelen tulum peynirinden elimle bir parça kopartıp ekmeğe sardım.  Hamit kendini rahat hissetsin diye de çatal filan kullanmadan ekmeğimi süzme yoğurda daldırdım yedim.   Nice sonra beni taklit ederek o da aynı şekilde birkaç lokma aldı, ama hala utanıp sıkıldığı belliydi.

 

  • Hamit, kimin kimsen yok mu senin?
  • Var emmi, Saimbeyli’nin  Gızılağaç (Kızılağaç) köyüngde  bir bilader var bizim, bir de anam var burada.  Anamınan galıyom Sofular’da.
  • Baban?  
  • O çoktan mefat etdi.
  • Ne iş yapardı?
  • Çitçilik, amelelik neyim yaparıdı.  Enşaattan düşmüş günlerden bir gün, tam iki hafta hastanide yattı idi.  Beyin ganaması mı neyim olmuşumış, gurtaramadılar, göçtü getti.
  • Abin ne iş yapar?
  • Babadan galma birkaç evlek tarla neyim var kööde, bilader onu eker biçer, zaman zaman bize de bir haçlık verir.  Aslında gendine de yetmez gazandığı ya, amma neyse işte.  Evli, iki de cocuk… Nasıl yettirsin ki?  Herşey ucuzkene babam bile yettirmeyip ameleliğe gider idi şehere, bu gadar bahalı zamanda o nasıl yettirecek ki?   
  • Kim derlerdi babana, tanır mıyım?
  • Sizin kimin beyler nereden danış çıkacak Gızılağaçlı Memet Sütveren ilen?
  • Sülalenin sütçülükle alakası var mıydı, yani soyadına göre…demek istedim?
  • Yok be emmi be!  Bu soyadı yüzünden babamın da benim de  başımıza gelmeyen galmadı zaati!
  • İşbaşı saatine daha epeyce vakit var, yemeği de bitirdik, çay gelir şimdi, hadi anlat sen hele.
  • Zemanında soyadı ganunu çıkmış ımış, kasabıya enip adını yazdırmayana beş lira ceza varımış.  Arkadaşlarıynan dedem doplanıp inerler Saimbeyli’ye, varırlar nüfus dairesine ki soyadı alsınlar.  Dedemin  aklında “Gülçiçek” gibi bir şey varımış soyadı olaraktan.  Memura yarangaçlık olsun deyi de goca bir şişe taze süt götürürmüş heybesinde.  Varıverince memurun önüne, şişeyi çıgartıp masaya goyarımış.  “Gülçiçek isteyom” diyiverecek olmuşumuş amma gonuşamamış, gızgın suratınan oturan memura bi tek laf deyememiş.   Adam birden gülmüşümüş ve önündeki kütük defterine yazıverirmiş “Sütveren” deyi.  Bir ufak kağıda da yazıp dedeming eline dutuşdururumuş bu soyadını.  Heç sesi çıkamamış dedemin, dönmüş köye gelmiş.
  • Eee sonra? 
  • Sonra dedemi asgere almışlar ikinci sefer.  Ehtiyat olaraktan  yani.  Orada bir onbaşı “Lan Sütveren, başka ne vereyon?” deyinci, dedem dellenmiş, goca bir daşı onbaşının gafaya endirmiş.   Bir hafta gatıksız hapis yatmışımış.  Amma eyi de etmiş, bir daha seslenen olmamış, gorkmuşlar belli ki.  Babam da asgerde olsun, enşaatlarda çalışırkene olsun,  gaç defa vuruşmuş bu yüzden.
  • Peki senin başına böyle bir şey geldi mi?
  • Gelmez olur mu ya emmi?  Daha okula yeni gideyorum, benden biraz gaba oğlanlar başladılar demeye “Sütveren ne demek?  İnek demek!”   Bir iki ses etmedim, songra gözüme gestirdiğim bir denesinin burnunun üstüne endirdim zumzugu.  Beklemeyordu demek ki, dört dombalak attı zumzugu yeyinci.  Daha o doparlanamadan atladım çöktüm göösüne, vur Allah vur!  Bir doparlansa o beni döver idi amma heç fırsat vermedim.  Anca bi baktım ööretmen gulaamdan dutar galdırır beni, o da  bana vurur bir gaç tokat.  Olsun, bir daha inek deyemediler bana.  “İnek” gastederek “Sütveren” dediler demesine de soyadımı söyledi deyin de dövemem ki gimseyi?
  • Niye değiştirmediniz soyadınızı sonra?
  • Ne bilem?  Niye, soyadı denişir mi ki?

 

Zor güç büyük oğlunu evlendiren dul kadın, hele de  iki torunu olunca,  bakmış ki köydeki tek göz odalı ev  artık dar geliyor ve herkes bir arada olmuyor, küçük oğlunu yanına alıp  Adana’ya gelmiş.  Önce, kenar mahallelerin birisinde oturan uzaktan bir akrabalarında kalmışlar birkaç gün, daha sonra ahırdan bozma bir ev kiralamışlar ucuza.  Annesi başlamış köy ekmeği yapıp satmaya.  Bu arada da rica-minnet, mesleksiz oğluna  bu temizlik işini bulabilmişler.  Geçinip gidiyorlarmış annesi ile ama artık evlenmek de istiyormuş Hamit.

  • Emmi benim asıl adım Hamdullah.  Hep Hamit deyin çağırıllar beni.  Ben doğuncu Babam dedemin adını vermiş bana, Hamdullah demiş.  Hasta olurumuşum güççüğükene hep.  Hocaya götürüp kitaba baktırırlarmış.  “Bu isim ağır geliyor bu oğlana, bundan sonra Hamit deyin” demişimiş hoca emmi.  Odur budur adım Hamit.   Nüfus kaadım ben beş yaşındaykene çıkmışımış amma babam yine de Hamdullah yazdırırımış, babasının adı yerde galmasın deyi.  

Gülümsedim;

  • Ee Hamdullah?  Var mı bir gelin adayı bari?

Yine sabahki gibi kızardı.  Düşünür gibi biraz duraksadıktan sonra,

  • Var, dedi.  Anam onun anasıynan gonuşmuş.  Onlar da Gozan’ın bir köylüğünden göçmüşler şehere.  Verimkar da olmuşlar gızı amma Gurban Bayramında gelin isteyin derlerimiş.
  • Peki kızın gönlü var mı sende?
  • Bakışıyok ara sıra, var demek herhal!
  • Eeee Hamdullah, hayırlı haberi bize de verirsin zaar!  Elimden geldiğince yardımcı olurum, evimi biliyorsun, ara sıra bir uğra, dedim.  Nikah şahidi lazım olursa bana söyle, tamam mı?

Bu arada gelen ikinci çaylar da bitmişti, kalktık.  Birisi ile dertleşmiş olmanın mutluluğu vardı yüzünde.  Bir müddet sessizce yürüdük.  O anlattıklarını, ben dinlediklerimi hazmetmeye çalışıyorduk sanki.   Bizim apartmanın kapıcısına emaneten bıraktığı  eşyalarını geri alırken:

  • Emmi be, dedi.  Sen bana bi eyilik yapacaasan, şu soyadı nasıl denişir onu bi yol öğren hele.  Benim nikahtan önce sildirek bu soyadını yazdırak yenisini.  Allah nasip eder, benim de bir oğlum olursa, heç olmazsa o dövüşmesin argadaşlarıynan!
  • Ne yazdıracağız ki peki?
  • Gülçiçek!

 

Adil Karcı

Adana, 28 Ağustos 2014 

 

HOW THE WORLD IS BECOMING MORE EQUAL

 

How the World Is Becoming More Equal

Globally, lifespans have never been so long and evenly distributed. Education has had an equalizing effect too. 

 
By 

NICHOLAS EBERSTADT (WSJ)
Aug. 26, 2014 7:29 p.m. ET
Is the human condition becoming more unequal? Many assert it is, but their focus is almost exclusively on economic inequality. This is problematic for two key reasons.First, even in data-rich America, statistics on wealth distribution are at best rudimentary. Measured economic equality differs dramatically depending on whether one looks at income (pre- or post-tax? by the year or over a lifetime?), or at personal consumption, which seems to be distributed much more equally.

More crucially, income is not the only important measure of human well-being and life chances. Consider two global revolutions that are improving the human condition and making it more equal.

The first is how long people live. In 1751, according to the Human Mortality Database, Sweden’s overall life expectancy at birth was barely 38 years. But this was an arithmetic average for a population within which survival prospects were wildly, brutally disparate. Roughly a fifth of all Swedes died in their first year of life; by age 5 only 70 Swedes were still alive of every 100 born. But about half of those who made it to age 5 lived to 60 and beyond.

Getty Images/iStockphoto

This dispersion of lifespans means that the distribution of survival was correspondingly unequal. When measuring disparities in income distribution, economists conventionally use the “Gini coefficient.” This index runs from 0 (perfect equality) to 1.0 (representing perfect inequality when a single person possesses everything). If we use this metric to assess inequality in Sweden’s lifespans in 1751, we get a Gini index of 0.46.

By comparison, the World Bank says the Gini index for income in Mexico in 2010 was 0.47. Lifespans in 18th-century Sweden, in short, were distributed about as unequally as incomes are in Mexico today.

Flash forward to 2011. Sweden’s life expectancy at birth was nearly 82 years. The risk of dying in infancy in Sweden today is about 100 times lower than in 1751—and the risk of dying in early childhood is more than 100-fold lower. Today 90% of Swedes can expect to survive to age 65, and more contemporary Swedes live to 86 than to any other particular age. The estimated Gini index for Sweden’s inequality in age at death has plummeted to 0.08. Lifespans have never been so long—or so equally distributed—as they are now.

The trend in Sweden holds for the rest of the world. In the early 1870s Italy’s life expectancy was under 30 years and the odds of death before age 5 nearly 45%. The estimated Gini index for age at death was 0.56. Today (2009) Italy’s life expectancy at birth is about 82 years, and the Gini index for the distribution of national lifespans is as low as Sweden’s.

And the U.S.? Life expectancy rose from about 61 years in 1933 to about 79 in 2010. Over those same decades the Gini index for lifespan inequality was cut in half—from 0.22 to 0.11. Despite the ethnic, income and other differences that characterize our society, Americans of all backgrounds have never enjoyed such equality in length of life as we know today.

Detailed, reliable, long-term mortality for most of the world is unavailable. However, the broad pattern for every national population is essentially the same: the higher the life expectancy at birth, the lower the inequality in age at death.

Demographers suggest that life expectancy at birth for the world in 1900 was about 30 years. Today, according to the World Health Organization, the U.N. Population Division and the U.S. Census Bureau, it is about 70.

Given the close correspondence between life expectancy and the Gini index for age at death, we can be confident that the world-wide explosion in life expectancy over the past century has been accompanied by a monumental narrowing of world-wide differences in length of life. When a population’s life expectancy rises from 30 to 70, the Gini index drops by almost two-thirds—from well over 0.5 to well under 0.2.

 

This survival revolution—and the narrowing of inequalities in humanity’s life chances—is an epochal advance in the human condition. Since healthy life expectancy seems to track closely with overall life expectancy, a revolutionary reduction in health inequality may also have occurred over the past century. Improvements in global mortality for the poor have contributed to the very “economic inequality” so many now decry. This is another reason such measures can be deceiving.

The spread and distribution of education has had a similar impact. In 1950 roughly half of the world’s adults—and the overwhelming majority of the men and women from low-income regions—had never been exposed to schooling. By 2010 unschooled men and women 15 and older account for a mere one-seventh of the world’s adults, and about one-in-six from developing areas.

Harvard’s Robert Barro and Korea University’s Jong-Wha Lee have reconstructed trends in educational attainment for 146 countries from local census returns and survey results. According to their compendium, mean years of schooling for the world’s adult population rose from three in 1950 to about eight years in 2010. In developing regions it has more than tripled to seven years from two. For more-developed countries, the mean is more than 11.

Using the Barro-Lee numbers, three Moroccan economists (Benaabdelaali Wail, Hanchane Said and Kamal Abdelhak ) have reckoned that the Gini index for adult mean years of schooling world-wide was cut roughly in half between 1950 and 2010, from 0.64 to 0.34. Every region has evidently witnessed progressive reductions in such inequality. For the world’s males and females 15-24 years of age, years of schooling are now more evenly distributed than is income in any country.

Educational quality can still differ sharply within and between countries. And in America, according to estimates by Daniel Bennett of Florida State University, the decline in educational inequality as measured through mean years of schooling may have stalled since the early 1990s. Nevertheless, the human condition—how long people live and how much education they get—has become incontestably better and more equal.

 

Mr. Eberstadt is a resident scholar at the American Enterprise Institute whose books include “Russia’s Peacetime Demographic Crisis” (National Bureau of Asian Research, 2010).

DR. EYÜP KARAKAŞ’TAN 26 AĞUSTOS

Dr. Eyup Karakaş’tan

 26 Ağustos 2014 Salı
 
CUMHURİYET’İN MÜJDECİSİ 26 AĞUSTOS
 
“Efendiler, bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan Millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
 
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen Millî felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir..
 
Bu sonucu ‘Türk gençliğine’ emanet ediyorum.
 
Ey Türk gençliği!  Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
 
Atatürk’ün emanet bıraktığı Cumhuriyet, şimdilerde başına “yeni” sözcüğü getirilerek yıkılmak istenen Cumhuriyettir. Bize emanet ettiği vatan, son zamanlarda bölüp parçalamak için İmralı’da hırsızlarla katillerin üzerinde planlar ve pazarlıklar yaptığı vatandır.
 
26 Ağustos 1922 tarihi istiklâle ve cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşıdır. İşgalci güçlere karşı taarruz, başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle  bu günün sabahı başlamıştır. Mehmetçik  yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış ve 30 Ağustos zaferinin  müjdesini vermiştir ve Cumhuriyet’in müjdesini vermiştir.
 
Vatanımızı da, devletimizi de, bağımsızlığımızı da, özgürlüğümüzü de kanları ile bu  toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir. 
 
Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni hırsızlara, katillere karşı korumak bizim birinci görevimizdir.
Biraz da Büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kulak verelim ve vatan için, Cumhuriyet için şehit ve gazi olan Mehmetçiklerimizi rahmetle analım.
 Topraktan mı çıktı yarı toprak bir yaratık, 
Gökten mi indi yarı gök bir kartal. 
Bir Memet daha var oldu o sıra, 
Tepenin doruğunda kalpağı al. Bir Memet olduğu besbelli, 
Saçları başakta, gözleri çiçekte. 
Elleri ayakları öylesin kocaman, 
Yüzü altı Memet’in yüzüne öylesin benzemekte. Vardı üç adımda masalcana, 
Ağzı duman tüten makineliye, dev. 
Kabzayı kavrar kavramaz bastı tetiğe 
Fışkırdı namludan sonsuz bir alev. Allah Allah, şaştı bütün dağlar, bütün gök, 
Şaştı dost düşman. 
Bu kimdir, bu kaçıncı Memet’tir, 
Ölülerde dirilerde dondu kan. 

Görsen efsane, görmesen efsane, 
Duysan efsane. 
Uzak mıdır bayraktan düşen, 
Yakın mıdır ne? 

Bir parıltı bir parıltı tarihten,
Tanrıca dik.
Yurdun ulusun kutsal gücü,
Bu yedinci Memet, Memetçik.

SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ

AYŞE HÜR

AYŞE HÜR (Radİkal)      24/8/2014

Süleyman Şah TÜRBESİ hakkında yanlış bİldiklerimiz

Pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış.
Taraf gazetesi, tam 74 gün önce Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’ndaki 49 kişiyi rehin alan IŞİD’in rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Süleyman Şah Türbesi’ndeki Türk askerlerinin çekilmesini istediğini, Ankara’nın bu talebi kabul ettiğini, bunun kamuoyuna açıklanması için formül arandığını yazdı. Hükümet Taraf’ı ‘sorumsuzlukla’ suçlamaktan öteye bir şey yapamadı, Taraf da haberinin arkasında durdu. Hatta “Mahkemeye verilirsek, sunacağımız belgeler var” diyerek meydan okudu. 

Süleyman Şah Türbesi’nin adı bundan birkaç ay önce, Dışişleri Bakanlığı’nın bir toplantısına ait yasadışı dinlemelerde de geçmişti. Hatırlanacağı üzere bu kayıtlarda bazı devlet görevlileri, Suriye’ye müdahale etmek için gerekirse Süleyman Şah Türbesi’ni bombalamaktan söz ediyorlardı. Mahkeme kararıyla bu konuşmanın da üstü örtülmüştü ama o günden beri pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış. Elbette ben de bu konunun birinci derece uzmanı değilim ama elimden geldiğince, yanlışlara işaret edip, olası doğru cevapları sizlerle paylaşmak istedim.

                    Süleyman Şah Türbesi, Karakozak Köyü, Suriye

Osmanlı kaynakları ne diyor?

Ünlü Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade (ö.1484) “…Geldikleri yola gitmediler, vilâyet-i Haleb’e geldiler. Caber Kalesi’nin önüne vardılar ve (…) Fırat ırma¬ğı önlerine geldi, geçmek istediler. Süleyman Şah Gazi’ye eyittiler, ‘Hânım, biz bu suyu nice geçelim?’ dediler. Sü¬leyman Şah dahi atın suya depti, önü yar imiş, at sürçtü. Süleyman Şah suya düştü. Ecel mukaddermiş, Allah’ın rahmetine kavuştu. Sudan çıkardılar, Caber Kalesi’nin önüne defnettiler. Şimdiki hînde ona ‘Mezar-ı Türk’ derler” diye yazar. Aşıkpaşazade, Osmanlı Hanedanı’nın şeceresini verirken, Süleyman Şah’ı Osman Gazi’nin dedesi olarak gösterir.

Sondan başlarsam, Cemal Kafadar’dan öğrendiğime göre Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları oldukça karanlıktır. Osmanlıların kökenine ilişkin ilk kaynağın, Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih tarafından 1405’te yazılan Menâkibnâme olduğu ileri sürülür ancak eski söylencelerin derlenmesi olduğu sanılan bu kaynak günümüze ulaşmamıştır. Yine söylenceye göre, 1413 yılında Yahşi Fakih’in evinde misafir kalan Aşıkpaşazade bu kitabı görüp okumuş ve Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserine buradan bir çok bilgi aktarmıştır. (Aşıkpaşazade’nin 1400 yılı civarında doğduğunu ileri süren kaynaklara inanmak gerekirse, o yıllarda 13-14 yaşında olmalıdır.) II. Murad devrinin vak’nüvisi Yazıcıoğlu Ali, 13. yüzyıl yazarı İbn-i Bibi’nin Selçukname adlı eserini Osmanlıca’ya çevirirken ona bazı eklemeler de yapmıştır. Bunlardan biri Osmanlıların Kayı boyundan (“Oğuz’un kalan hanları uruğundan”) geldiğidir. Bu bilgiler 15.ve 16.yüzyıllarda yazılmış Tevarih-i Al-i Osman’larda tekrarlanmıştır. Ancak bu kaynaklarda kurucunun Ertuğrul mu Osman mı, ikincisi ise adı Osman mı, Otman mı, Uthman mı, bu kişi kimdir, babası, dedesi kimdir, devletin kuruluştaki adı neydi, başkenti neresiydi gibi sorulara cevaplar bulmak imkansızdır.

Örneğin bu konuda en uzun bilgiyi veren Şikari’nin (ö.1584) Karamanname kısa adıyla bilinen eserinde “Osman, Keyhüsrev bin Keykubad Alaüddin’in çoban-başısı idi. İnönü’nde ne kadar koyun ve sığır, atı ve devesi ve katırı var ise Osman gözlerdi, kafir almazdı. Karamanoğlu Mehemmed Beg, Alaüddin’i kaçurup cümle mülkini alduğu vaktin, Osman gelip toğruluk gösterdi. Ana, İvaz Mehemmed Beğ (ile) tabl, alem, kılıç verüp beg eyledi. Osman bir geda (fakir) iken şah eyledi. Aslı sinci (soyu sopu) yok bir yörük oğlu iken beğ oldu, beğleri beğenmez oldu” yazmasına bakılırsa, 16. yüzyılın sonlarında bile Osmanoğullarına asalet payesi vermek adeti yoktu. Veya müderris, hekim, tarihçi ve bir dizi önemli kurumun üyesi olan Hayrullah Efendi’nin (ö. 1866) Matbaa-i Amire’de basılan Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tarihi’nde, Selçuklu Sultanı Keykubad’ın izniyle yazları Domaniç yaylalarında, kışları Karacaşehir ve Söğüt havalisinde oturma izni alan biri olarak tarif edilen Ertuğrul Bey’in ziyaret ettiği İtburnu köyünde imamın evinde konuk olduğu sırada, pencerenin üzerinde bulunan Mushaf-ı Şerif’i (Kuran) göstererek, “buna niye hürmet etmem ihtar olundu ?” diye sormasına bakılırsa (anlaşılan Kuran’a karşı özensiz davranmıştı), Ertuğrul Bey’in ya bu tarihe kadar hiç Kuran görmediğini, ya da Kuran’ın kutsallığına dair bir fikri yoktu demek lazım.

Yine de, eldeki sınırlı bilgilerle Süleyman Şah kimdir, hangi savaş sırasında nasıl ölmüştür ve nereye gömülmüştür sorularına cevap bulmaya çalışayım.

Türbedeki Süleyman Şah kimdir?

Eğer türbe, İstanbul’da sıkça görülen makam mezarları gibi, altı boş mezarlardan biri değilse ve içinde gerçekten önemli bir şahsiyetin kemikleri varsa, Aşıkpaşazade’nin ve diğer Osmanlı tarihçilerinin atıfta bulunduğu kişi muhtemelen 1071 Malazgirt Savaşı’nın muzaffer komutanı Alp Arslan’ın, 1072’de ölümünden sonra Anadolu’ya gelen ikincil, hatta üçüncül komutanlardan biri olan Kutalmışoğlu Süleyman olabilir. Resmi tarihçiler bu şahsın Anadolu (Rum) Selçuklu Sultanlığı’nın kurucusu olduğunu iddia ederlerse de, buna dair hiçbir somut kanıt (adına darp edilmiş para veya adına okunmuş hutbe, yazışmalarda bu minvalde ifadeler vs.) yoktur. Nitekim Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un (hd 1081-1118) kızı olan Anna Komnena, dönemin olaylarını anlatan Aleksiad adlı tarih kitabında Süleyman’dan ‘İznik Emiri’, ‘İznik Sultanı’ diye bahseder. Arapların Abu’l-Farac dediği Süryani kronikçi Bar Hebraeus (ö. 1286) ise ‘Antakya hakimi Katlamış oğlu Süleyman’ diye anar.

Süleyman Şah hangi savaşta ve nasıl öldü?

Söz konusu Süleyman, ister emir, ister sultan, ister şah olsun, ister İznik’in ister Antakya’nın hakimi olsun, ‘kafir’ Bizans’la savaşmak yerine, gözünü din kardeşi, hamisi Büyük Selçuklu Sultanı Melihşah’ın ülkesine dikmiştir. Ancak Kutalmışoğlu Süleyman, 5 Haziran 1086 günü, Melikşah’ın kardeşi Tutuş’un ordularıyla Halep yakınlarında yaptığı savaşta hayatını kaybeder. 

Bu ölümün nasıl olduğuna dair iki kaynağımız var. Anna Komnena, Süleyman’ın yere sapladığı kendi kılıcının üzerine atlayarak intihar ettiğini söyledikten sonra “bu sefil adam, sefilce öldü” der. Bar Hebraeus ise daha usturuplu bir dil kullanır: “Anlatıldığına göre Süleyman kendi tarafının yenilmekte olduğunu görerek bir bıçakla intihar etmiştir. Çünkü cesedi yerde bulunduğu zaman karnına bir bıçak saplı olduğu görülmüştü.” Ölümün nasıl olduğu bir yana, karada olduğu kesindir.

 
 
Süleyman Şah nerede gömüldü?

Ancak ne Anna Komnena, ne Bar Hebraeus, Süleyman Şah’ın gömülmesinden bahseder. Savaşta yenilmiş ve intihar etmiş birinin, muzafferler tarafından gömülmesi ve üzerine bir türbe yapılması mantıklı değil. Mağlupların ise canlarını kurtarmakla uğraşırken beylerine bir türbe yapacak halleri olmadığı tahmin edilebilir. Süleyman Şah gömülmüş olsa bile Halep’e 110 kilometre uzaktaki ve o tarihte henüz Selçukluların elinde bile olmayan Caber Kalesi’ne gömülmüş olması hiç mantıklı değil. Büyük ihtimalle öldüğü yere yakın bir yere gömülmüştür. Nitekim bu konuların uzmanlarından Osman Turan “Lâkin Osmanlı veya Selçuklu Süleyman-şâh’a Ca’ber kalesinde isnad olunan ve asırlar boyunca sürüp ilk Osmanlı tarihlerine kadar çıkan ‘Mezar-ı Türk’ hakkında elimizde mevsuk (inanılır, güvenilir) bir kayıd mevcut değildir. Ayrıca Ca’ber kalesi Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra Melik-ş?h tarafından alınmış olup Haleb kapısında yatan Süleyman-şâh’ın oraya nakledilmesi için de ne bir delil ve ne de bir sebep vardır” der.

Suda boğulma hikayesi nereden çıktı?

Süleyman Şah karada ölmüştür ama oğlu I. Kılıç Arslan suda boğularak ölmüştür. Süleyman Şah’ın 1086 yılında ölümünden altı yıl sonra 1092 yılında Melikşah’ın ölümü üzerine, kardeşi Kulan Arslan’la birlikte esir tutulduğu İsfahan’dan kaçıp Anadolu Selçuklularının başına geçen oğlu I. Kılıç Arslan da babası gibi, ‘kafir’ Bizans’a değil, din kardeşleri Selçuklulara karşı kılıç sallamayı tercih ettiği için 1095 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vasalı olan Ermeni Gabriel’in egemenliğindeki Malatya’ya sefer etmiş ancak başarılı olamamıştı. 1096-1097 yıllarında Kılıç Arslan’ın orduları, Bizans’a yardım için Haçlı orduları ile Nikaia (İznik) civarlarında bir kaç kez karşılaştılar. Kiminde Selçuklular kiminde Haçlılar galip geldi. (Haçlı Seferleri’nin serencamını şu yazımda anlatmıştım. (link1

Suriye ve Filistin’de Haçlı egemenliği pekişirken, Selçuklular kendi aralarında kavga ediyorlardı. Haçlılara karşı başarılarından dolayı kendine güveni artan Kılıç Arslan, 1107 yılında Musul’u ele geçirdi, Musul’a bir dizdar atayıp Habur’a yöneldi. Ancak burada yerinden ettiği Musul Emiri Cavalı ile Halep Emiri Rıdvan’ın birlikleriyle karşılaştı. Bar Hebraeus’a göre Kılıç Arslan önce “harikulade bir cesaret gösterdi ve Cavalı’nın ordusu içine daldı, sancağı taşıyan zatın kolunu bir darbe ile kestikten sonra Cavalı’yı da bir kılıç darbesi ile yere serdi.” Ancak kısa süre sonra durum tersine döndü. Cavalı ve Rıdvan’ın askerleri Kılıç Arslan’ın askerleri kaçmaya zorladı. Askerlerini durduramayan Kılıç Arslan da, düşman eline geçerse başına gelecekleri düşünerek olsa gerek, atıyla Habur nehrine atladı ve yüzmeye başladı. Bundan sonrasını Bar Hebraeus şöyle anlatıyor : “Kendisi ve atı zırhlı olduğu için ve arkasından gelenler de ona ok attıkları için atı boğuldu ve o da atı ile birlikte aynı akıbete uğradı. Birkaç gün sonra cesedi nehrin kıyılarına atıldı ve Kılıç Arslan Damşan adlı bir köye gömüldü.”

Bir başka kaynakta ise Habur’un köylerinden biri olan Şemsaniye’ye gömüldüğü yazılı. Bu iki yer belki aynı yerdir, bilemiyorum. Anlaşıldığına göre (ki Osman Turan da böyle düşünüyor) Süleyman Şah’ın Halep önlerinde ölümüyle, oğlu I. Kılıç Arslan’ın Habur nehrinde boğularak ölmesi sözlü tarihte birleştirilmiş ve bu anlatı Aşıkpaşazade ve ardılları tarafından ‘Süleyman Şah’ın suda boğularak ölümü’ne (bu arada Habur, Fırat’a) dönüştürülmüş ve günümüze kadar gelmiş.

Türbe Caber Kalesi’nde mi?

Bazıları, Süleyman Şah Türbesi’nin hala Caber Kalesi’nde olduğunu sanıyor ki, 1973’e kadar Caber Kalesi’nde olduğunu ancak bugün başka bir yerde olduğunu aşağıda anlatacağım. Önce Caber Kalesi’ne dair kısa bir bilgi vereyim: Caber Kalesi, Kuzey Suriye’de, Fırat Nehri’nin sol sahilinde, Safin’in karşısında bulunan tarihi bir kale. Bölgeyi ilk fetheden Arap komutana izafeten asırlarca Davsara adıyla tanınan kale, Selçuklular zamanında yine fatihi Sabık ed-Din Cabar’ın adını almış, 11-12. yüzyıllarda, kervanlar için konaklama yeri olarak kullanılmış.

Kaleye Süleyman Şah’a ait olduğuna inanılan türbeden dolayı asırlarca Türk Mezarı denmiş. İnternette dolaşan kaynaksız bilgilere göre türbenin bilinen ilk binası, 1144 yılında Halep Emiri Zengi Atabek ile oğlu Nureddin döneminde inşa edilmiş. Türbe, 1260 yılında Moğollar tarafından yıkılmış. Yaklaşık 300 yıl boyunca bir daha el değmeyen türbe (ki bence tek bir parçası bile kalmamıştır) Yavuz Sultan Selim, 1516′da bölgeyi fethedince tekrar canlandırılmış. Bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etme imkanım olmadı. Emin olduğum onarım, daha doğrusu türbenin yeniden inşası II. Abdülhamit döneminde yapılmış. 1882’de Halep Vilayeti yönetiminin talebi üzerine Kolağası Sabit Bey’in çizdiği plan uyarınca yeni türbenin yapımına geçilmiş. 27 Temmuz 1884’te Sadrazam Küçük Said Paşa vilayete gönderdiği yazıda, “kabrin padişaha layık bir türbe içine alınmasını” emrediyor ve bir onbaşı takımı ile türbedar görevlendirilmesini istiyor.

(Caber Kalesi’nin 1973’ten itibaren Tabka Barajı’nın suları ile çevrelenmiş hali) 
Caber Kalesi Türkiye’ye mi ait?

Bugün milliyetçi çevrelerden sık sık duyduğumuz “Caber Kalesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek Türk toprağıdır” önermesinin de artık temeli yok. ‘Artık’ dedim, çünkü belli bir tarihe kadar kalenin statüsü bu önermeye destek olabilir ancak tartışmaya da açık. Şöyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Suriye, dolayısıyla Caber Kalesi de Fransızların kontrolüne geçmişti. Kalenin ve buradaki türbenin bundan sonraki hikayesini kaynakçada makalesinin künyesini verdiğim Asaf Özkan’ın makalesinden izleyelim. Yazara göre Fransızların işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye karar vermeleri üzerine taraflar arasında bir anlaşma imzalanması için hazırlıklara geçilmiş (bu süreci şu yazımda birazcık da olsa anlatmıştım. (link2)  TBMM Hükümeti’nin 18 Mayıs 1921 tarihinde Türkiye’nin önerilerini Fransız tarafına iletmişti. Önerinin sınırlar ile ilgili maddesinde Türkiye-Suriye sınırı Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nı kapsayacak şekilde çizilmişti. Bu teklif Fransızlar tarafından önce reddedildi, ancak Sakarya Meydan Muharebesi’nin Türk ordularının zaferiyle bitmesinden sonra Fransa anlaşmaya yanaştı. Uzun müzakereler sonunda imzaya açılan Ankara İtilafnamesi’nin 9. Maddesi (sadeleştirilmiş dille) şöyleydi: “Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde Türk Mezarı diye tanınan mezarı müştemilatı ile beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar bulunduracak ve (göndere) Türk bayrağı çekebilecektir.”

TBMM’de gizli celsede yapılan tartışmalarda, 1920’de ünlü Misak-ı Milli metnini kaleme alanlardan Edirne Milletvekili Mustafa Şeref Bey, maddedeki “Türkiye’nin Türk Mezarı’na Türk bayrağını çekebilecektir” sözü yerine “Türk bayrağı çeker” ifadesinin konmasını istedi ancak Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey anlaşma ile bölgenin Fransa’ya bırakılması sebebi ile ‘hukuki iktidar’a yer olmadığı, bunun yerine ‘fiili iktidar’ ile yetinmek gerektiğini savundu. Ankara İtilafnamesi 20 Ekim 1921 tarihinde imzalandığında, Türk Mezarı’nın bulunduğu 8.797 metrekarelik alanın idaresi Türkiye’ye bırakıldı. Başlangıçta kalede bulundurulacak muhafızların asker mi yoksa sivil mi olacağı konusunda kafa karışıklığı yaşandı ama Fransız tarafı, bunların silahlı jandarma olmasını kabul etti.

Ankara İtilafnamesi Lozan’da onaylandı mı? 

Bugün, Dışişleri yetkilileri bile Caber Kalesi’nin bu statüsünün 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 3. maddesiyle onaylandığını söylüyor. Halbuki, Lozan Barış Andlaşması’nın 3. maddesini okuyan birinin açıkça göreceği üzere, Ankara İtilafnamesi’ne yapılan atıf (metinde Fransa-Türkiye Andlaşması diye geçiyor), Türkiye-Suriye sınırını çizen 8. maddeye dair. Halbuki Caber Kalesi’nin statüsü İtilafname’nin 9. maddesinin konusuydu. (Her iki anlaşmanın metinlerinin linki kaynakçada.) Benim bundan anladığım (yanlışsam, uluslararası hukuk uzmanları düzeltsinler) 1923’den sonra, Caber Kalesi’nin statüsünün, uluslararası bir anlaşma ile değil Türkiye ile Fransız Manda yönetimi arasındaki ikili ilişkilerle düzenlendiği. Bu statünün de orada bulunan Süleyman Şah Mezarı ile doğrudan bağlantılı olduğu açık. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında türbenin durumu nasıldı? 

Asaf Özkan’a göre, ilişkilerin belli bir düzende yürüdüğüne dair belki de tek ipucu, 15 Ağustos 1924 tarihli Urfa Müftülüğü’nün Mahalli Evkaf İdaresi’ne ait kayıtlarda, Süleyman Şah Türbesi’nin imamlık, müezzinlik ve ferraş (temizlikçi, hizmetçi) görevlerini Şeyh Abdullah Efendi’nin yürüttüğüne ve bu kişiye 7 lira maaş ödendiğine dair bilgi. 

30 Kasım 1925’te çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların İlgasına Dair Kanun” ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan bütün türbeler kapatıldığı halde, ‘Türkiye’nin toprağı olduğu’ ileri sürülen Caber Kalesi’ndeki Süleyman Şah Türbesi’nin kapatıldığına dair bir bilgi ve belge yok. Demek ki, Caber Kalesi, hukuken Türk toprağı olarak kabul edilmemiş. Ancak 1927 yılında, “Mehabid-i İslamiye’nin (İslam mabedlerinin) gerçek ihtiyaca göre tetkik ve tasnifi ile görevli” bir komisyon, Süleyman Şah Türbesi’nin ibadet için gerekli vasıfları taşımadığı, burasının sadece bir zaviye olduğu gerekçesi ile türbedar Şeyh Abdullah Efendi’nin statüsünü indirmiş, ardından bütçe kısıtlarını öne sürerek, maaşını kesmiş. Bu da, fiili egemenliğin negatif anlamda uygulanması demek olsa gerek. 
Türbenin bu yıllardaki halini, 150’likler faslından 1924-1938 arasını esas olarak Suriye’de geçiren Refik Halid Karay’ın Bir İçim Su (1929) adlı eserinden öğrenelim: 
“(…) İşte şimdi ben, sekiz, on yaşında iken mektepte hi¬kâyesini okuduğum bu hâdiseden [Aşıkpaşazade’nin anlatısını kastediyor] yedi yüz şu kadar sene sonra, o Türk Mezarı’nın önündeyim. Önümde, Kayahan Kabilesi’nin serdârı ve o serdârın önünde de Garbî Asya nehirlerinin serefrâzı (benzerlerinden üstün olan) yatıyor. (…) Bana keşke sormasanız: 
Bu mezar ne haldedir? Mamur veya harap mıdır? Ruhanî veya azametli midir? 
Örtüsüz sanduka, kırık cam, yıkık kapı, kuş gübresi ve badanasız duvarlar içinde bu feci ihmal manzarasına bakarken dedim ki: ‘İnsan dünya üzerinde mezarını bel¬li etmekten çekinmelidir; keşke Süleyman Şâh’ın naaşı, ka¬tili Fırat’ın elinde kalsa idi… O bunu hiç olmazsa, yedi yüz sene sonra en çirkin şekilde teşhir insafsızlığında bulunmazdı!…” 
1937 yılında Nafia Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nda görevli bulunan Jandarma İhtiram Kıtası için bir karakol inşa etmek istemiş ve bu amaçla Maliye Vekaleti’ne başvurmuştu. Maliye Vekaleti 8 bin liralık tahsisat ayırdı, yeni karakol binası 30 Mayıs 1938’de hizmete açıldı. Ayrıca eski türbe tamir edilemez hale geldiği için yeni yapılan karakol binasının yanına yeni bir türbe yapılarak mezar buraya nakledildi. 
Türbenin bakımsızlığı 1945 yılında TBMM’de dile getirildi ama durumu düzeltmek için bir adım atılmadı. 1951’de Suriye, Lübnan ve Ürdün’e yaptığı bir seyahatten dönen Konya Milletvekili Saffet Gürol, bu ülkelerde bulunan eski Türk şehitlik ve eserlerinin durumunu anlatan bir raporu 23 Mayıs 1951’de Başbakanlığa sundu. Bu raporda karakol binası ve türbenin tamire muhtaç olduğu, burada bulunan 10 kişilik jandarma kıtasının “ne rütbelilerinin ne erlerinin ve ne de 60 lira ücretli türbedarının kimi ve nereyi beklediklerini bilmedikleri”, nöbetçilerin, su sıkıntısı çektiği ve sularını Fırat nehrinden karşılamak zorunda oldukları ve “mezarın kesinlikle bir türbe manzarası arz etmediği” belirtiliyordu. Ayrıca türbeye çekilmiş olan Türk Bayrağı da çok eskimişti. Özetle Saffet Gürel’e göre durum “utanç verici” idi. Bundan sonra Caber Kalesi’nin hangi bakanlığın sorumluluk ve yetki alanına girdiği konusunda sayısız yazışma yapılacak ama önerilerinin hiç biri hayata geçirilemeyecekti. 

Türbe şimdi nerede?

Yukarıda yaygın olarak Süleyman Şah Türbesi’nin Caber Kalesi’nde olduğunun sanıldığını oysaki bunun böyle olmadığını söylemiştim. Hikayesi şu: Suriye Hükümeti, 1966 yılında Türkiye’ye, Fırat nehri üzerinde başlattığı El Tabka Barajı inşaatının 1973 yılında biteceğini, bittiğinde de Süleyman Şah Türbesinin sular altında kalacağı uyarısını yaparak, Türkiye’den türbenin başka bir yere taşınmasını istemişti. İki ülkenin yaptığı anlaşma ile türbe, 30 Eylül 1975 tarihinde Ha1ep’e 123, Şanlıurfa’ya 92 kilometre mesafede, Fırat nehrinin doğu kıyısındaki Karakozak köyüne nakledildi. Böylece Caber Kalesi’nin Türk Mezarı olma özelliği ortadan kalktı. Bence bu taşınmayla birlikte, Ankara İtilafnamesi’nin 9. Maddesinin hükmü kalmamış olmalı. Çünkü Caber Kalesi’nin statüsü Süleyman Şah Türbesi ile doğrudan bağlantılı idi. 

Bu yeni türbe alanının da Türkiye’nin idaresine verilmesi için özel bir anlaşma yapılmış mıdır bilmiyorum. Eğer böyle bir anlaşma yapıldıysa, bu anlaşmada Caber Kalesi’nin artık Türkiye’nin idaresinden çıktığı belirtilmiş midir, onu da bilmiyorum. Eğer Caber Kalesi ve Karakozak’taki Süleyman Şah Türbesi halen Türkiye’nin idaresinde ise, o zaman Wikipedia gibi açık kaynaklarda, hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun basın toplantılarında dile getirilen “Caber Kalesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek toprağı” veya “Türkiye’nin sınırları dışındaki tek toprağı olan Süleyman Şah Türbesi” türü ifadelerin yanlış olduğu açık. Bunlardan ya biri, ya ikisi birden yanlış. Bu yanlışı Dışişleri yetkililerinin ya da uluslararası siyaset veya hukuk alanında çalışan bilim insanlarının düzeltmemesi de ayrıca düşündürücü. 

Sondan bir önceki durum 

Bu karmaşık hikayenin sondan bir önceki aşaması ise şöyle: Suriye, 1990’lı yıllarda Fırat nehri üzerinde başlattığı Et Teşrin Barajı’nın inşaatı nedeni ile Süleyman Şah Türbesi’nin bu yeni yerinin de sular altında kalacağını belirterek bir başka yere taşınmasını istediğinde Türkiye bu talebe direndi. Süleyman Demirel iktidarı 1 milyon dolarlık bir fon ayırdı ve Devlet Su İşleri tarafından türbenin içinde bulunduğu saplı ada şeklindeki alanı suya karşı tahkim edilmesine dair bir plan hazırladı. Ancak bu planın uygulanmasına, ancak 2005 yılında, Başbakan Erdoğan’ın Suriye ziyareti sırasında yapılan görüşmelerden sonra başlanabildi. Söz konusu adada, 3. Hudut Tabur Komutanlığı tarafından görevlendirilen 11 kişilik bir saygı kıtası görev yapıyor.

Süleyman Şah Türbesi’nin şimdiki yeri ile eski yeri olan Caber Kalesi’nin Google Earth’ten görünümü) 

Sonuç olarak söz konusu mezarda, iddia edilen kişi yatıyorsa, bu kişinin ne milliyetçi ne İslamcı değerler açısından kutsallaştırılmasının anlamı olmadığı ortada. Türbenin hukuki statüsü ise hiç de bildiğimiz gibi değil. Yani, eğer Taraf’ın haberi doğru ise, hükümeti 49 rehineyi kurtarmak uğruna Süleyman Şah Türbesi’nden asker çektiği için değil, genel olarak Suriye politikası, özel olarak da IŞİD’le ilişkiler yüzünden ve nihayet o 49 kişinin rehin düşmesine neden olan basiretsizlik yüzünden en sert şekilde ve bıkıp usanmadan eleştirmek gerekir. 

Özet Kaynakça: Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Birleşik Dağıtım Kitabevi, 2010; Aşık Paşazade, Osmanoğulları Tarihi, Yayına Hazırlayan: Kemal Yavuz-M.A. Yekta Saraç, Koç Kültür Sanat Yayınları, 2003; Aydın Taneri, “Ca’ber Kalesi”, İslam Ansiktopedisi, VI, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1992, s.526-527; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Tarihi, Boğazici Yayınları, 1998; Abu’l-Farac Tarihi, I ve II, Süryaniceden Çeviren: Ernest A. Wallis Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Riza Doğrul, TTK Basımevi, 1987; Ankara İtilafnamesi’nin Türkçe metni:http://askerihukuk.net/FileUpload/ds158941/File/turk_-_fransiz_itilafnamesi.pdf; Lozan Barış Andlaşmasını Türkçe metni:http://sam.baskent.edu.tr/belge/Lozan_TR.pdf 

 
Süleyman Şah Türbesi – user769122

Yazıda belirtilen hususlar gerçek durumu pek yansıtmıyor. Halihazırda Süleyman Şah Türbesi Karakozak Köyündedir. Doğrudur. Ancak, Türk toprağı olduğu konusunda hiç bir hukuki tartışma yoktur. Süleyman Şahın kim olduğu, gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusunda spekülasyon yapmak anlamsızdır. Kaldı ki bahis konusu Süleyman Şah esasen Osman Gazi’nin dedesi olan Süleyman Şah’tır. Sonuç olarak orası bir Türk toprağıdır. Tartışmanın bir anlamı yoktur.

 YORUMLAR :

20

Teşekkürler – user768888

Tesekkurler yaziniz cok aydinlatici olmus. Bilgi kirliligi son bulmus olur bu yazinizla. Bu arada dis islerini de tebrik etmek gerekir dispolitika da bu kadar becerisizlik herhalde baska bir ulkede yapilsaydi o bakan derhal istifa ederdi lakin bizde basbakan oldu.

 

02

Taraf’taki belge – user602710

Taraf gazetesinin mahkemeye sunacagini soyledigi belge, tehlike durumunda turbenin bosaltilmasiyla ilgili bir resmi yazi. Bunu paralel bir sekilde yorumlayip “hukumet turbeyi ISID’e birakiyor” diye haber yapiyorlar utanmadan…

 

20

Sorumsuzluk örneği – velmas75

Türbenin 1951 yılına kadar ki durumu CHP nin Osmanlı eserlerine olan hor bakışını en iyi şekilde ifade ediyor. Daha sonra Konya millet vekili Saffet Gürol’un Türbenin durumunu rapor edip TBMM ne sunmasına kadar, Askerlerin bile kaderine terk edildiği, Türk bayrağına bile gereken saygının gösterilmediği açık. Baraj inşası dolayısıyla Türbenin nakledilmiş olması dolayısıyla Türk toprağı olmaktan çıktığını idda etmek ise, sadece ”ZIR CAHİL” işi olabilir. Kaldıki bunu idda / ima eden kişi gazeteci kimliği taşıyor. Savaşta kazanıp masada kaybederiz deyimi böyle kafalar yüzünden ortaya çıkmış olsa gerek.

 

00

:))) – user471010

Zaten bizde kendini Türk zanneden Ermenileriz dimi. İstanbul’da bizanslıların. Anadolu kürtlerin. Allah akıl fikir versin.

 

20

Özet – kisveli

Sayın hocam çok kıymetli yazılarınız vardır. Doğası gereği çok uzun oldukları için her kes tamamını okuyamıyor. O nedenle yazı ile birlikte bir de haber niteliğinde özet bir metin yayınlarsanız en azından her kes okur ve bilgi sahibi olur. Saygılarımla

 

01

Neler okuduk tarih diye, Kargalar güler ölesiye (2) – izninizle

Son derece ilginç bir yazı daha. Caber kalesine gelmeden önce, belirttiğiniz gibi, özellikle kendisinden iki yüzyıl sonra Osman Bey olarak tanıtılıp kayda geçen kişinin gerçek kimliği, ait olduğu kültür, aynı tanıma uyan kişinin Bizans kaynaklarında neden Atamani (Ataman) olarak yer aldığı gibi temel konuların aydınlatılması gerekiyor. Daha da geriye gidersek, Salçuk devletine baş kaldıran Oğuzların kaçarak Anadolu’da kurdukları devletin, nasıl Anadolu Selçukluları gibi yine uydurma bir kılıf içine sokularak, daha sonraki tarihi gelişmelerin arasındaki mantıki bağın yokedildiğini irdelemek boyun borcu görünüyor. Kabaca bakınca, ister istemez Anadolu’daki gelişmelerin tümünü İslami bir çerçeveye oturtma misyonu, mevcut Hristiyan ve daha sonra Orta Asya’dan gelen pagan kültürü inkar ederek unutturma çabaları, tarih diye yıllardır öğrendiklerimizin boşluğunu açıklamak için yeterli görünüyor. Asıl önemli konu ise, 2014 yılında, bu uyduruk kaydırık bilgi kırıntıları üzerine inşa edilen iç ve dış politikalarla koca ülkenin yönetilmeye çalışılıyor olması. Yanlış hesap – daha doğrusu uydurma hesap – Bağdad’dan dönmeye başladı bile.

*********************************************************************

ADIL KARCI’DAN “ALO ALO DİKKAT DİKKAT”

ALO ALO DİKKAT DİKKAT…

–       Allah senin belanı vere! dedi Zahide abla, karanlıkta  elini beyaz perdeye doğru tokat atar gibi sallayarak.

–       Yerin yedi kat dibine giresin işşşallahhh! diye tamamladı ablası Hamide.

 

Çekirdek çıtlamaları birden bire kesilmiş, beddua faslı başlamıştı Esendam sinemasında.  Öyle ya, zengin oğlan kendisine aşık olan saf ve temiz fakir kıza ihanet ederken hala çekirdek mi çinteceklerdi yani? 

 

Bedduacılar korosu solistlerinden  Feride abla ise onlardan geri kalmamak için, elindeki bir avuç haşlanmış karpuz çekirdeğini beyaz perdeye doğru fırlatarak,

 

–       Gözlerin çıksın işallahhhh!  Bi daha o kızı göremeyesin dümbük!  diye katıldı beddua ekibine.   Fırlatılan çekirdeklerden rahatsız olan ön sıralardan bir oğlan geriye dönüp,

–       Noo’luya yaa?  diye bağıracak oldu,

–       Sus be, dedi Feride,   görmüyon mu pezevengin kıza yaptığını?  Erkek milleti değil mi, Allah hepinizin belasını versin!

Söylediğine, söyleyeceğine bin pişman olan oğlan önünde döndü ve sesini kesti.

 

Çocukluk yıllarımda ben sadece yakın çevremizdeki sekiz-on sinemanın varlığını bilirdim. Ama, rivayet ederler ki, 1960’lı yıllarda Adana’da açılan yazlık sinema sayısı yüz taneyi geçmişmiş.  İnanmak gerek, zira o zamanlar gündüzleri sıcaktan sokağa çıkılamayan Adana’da sinemadan başka gece eğlencesi yoktu ki.  Hem serinlemek, hem de film seyretmek için insanlar  haftada en az  iki gece sinemaya giderlerdi.   “Niye,  yazlık sinemada klima mı vardı da orada serinliyorlardı?” gibi bir soru aklınıza gelebilir.  Nerdee?  Klimanın ne olduğunu bile bilen yoktu ki o zamanlar. Peki serinlik nereden geliyordu o zaman?

 

“Aaalaluuu, aaalaluuuuu,  dikkaaatt, dikkaaaat…..  Bu akşam yazlık İstiklal sinemasındaaa iki film birdeeennnn…. Sazlı Damın Kahpesiiii veee Ateşten Gömleeek!

“Aloooo,  alooooo, dikkaattt, dikkaattt….  Bu akşam Dünya sinemasında “Baytekin Başka Dünyalardaaaa….  Renki Türkçe sinemaskop, otuzaltı kısım tekmili birdeeennnnn….  Senenin en güzel ecnebi filmi sinemamızdaaaaa!


Alışık olduğumuz anonslardı bunlar.  Sinemaların çoğu Türk filmi oynatırdı ama en son  yabancı filmleri bile Türkiye’de ilk defa seyretmek Adana seyircisine nasip olurdu. Bu şans Adana’daki seyirci kültür düzeyinin İstanbul veya Ankara’dakilerden daha yüksekte olduğundan kaynaklanmıyordu elbette.  Sinema sayısının fazlalığı ve yaz aylarında Adana halkının eğlenecek başka yer bulamadıklarından, hangi film oynarsa oynasın, sinemalara akın etmeleri sebebiyle oluşmuştu sadece.    Bu nedenle o zamanlar Adana şehri yeni vizyona giren hem yerli hem yabancı  filmlerin test merkeziydi.  Eğer sinema hafta boyu seyirci ile dolarsa ,  film İstanbulda çoğaltılıp diğer şehirlere de gönderilir, film tutmazsa ilk birkaç kopyadan fazlası yapılmaz, vizyondan kaldırılırdı.

 

Hangi sinemaya gidileceği tartışması genellikle akşam üzeri başlardı kadınlar arasında.  Zira o saatlerde at arabası üzerine çatılmış kartelalardaki afişlerle dolaşan çığırtkanlar mahalle aralarına girer ve hepsi de kelime değişikliği yapmadan, ama kendi tarzlarında,  “Alo alo, dikkat dikkat…” diye başlarlardı tanıtımlarına.  Ellerinde de  borazan gibi tuttukları tenekeden yapılmış bir ilkel megafon bulunurdu.  Bu koni şeklinde iki ucu açık megafonların (tek elle tutulabilmesi için) mutlaka bir kulpu olur, dudaklar içine girsin  diye de dar tarafına kısacık bir ters koni lehimlenirdi.   Kullanım amacı ayrı olsa da, bu teneke megafonları portatif mangal bacası diye de  kullanmak mümkündü, zira şekil olarak pek bir farkları yoktu.

At arabalarını film duyurusu için mahallelere gönderen sinemacılar, güneş batmaya yüz tuttuğunda sinemalarını süpürtmeye,  temizletmeye, yerleri sulatmaya başlarlardı.  Sulama sırasında sandalyeler de ıslanır ve üzerlerindeki su damlacıklarının buharlaşması sonucu  yerdeki ıslak çakıllar gibi  sandalyeler de serinlerdi.  Yerler serin, sandalyeler serin,  biraz da  esinti oldu mu Adana’lılar hasretini çektikleri havaya kavuşurlardı bu sinemalarda!   Üstelik film başlamadan önce yayınlanan şarkıları dinleme keyfi de cabası!


Sinemacılık işi fazla bir yatırım istemezdi.  Yazlık sinemaların bazıları toprak arsada, bazıları ise büyük binaların düz beton damlarında yapılırdı. Karşıda beyaza boyalı, yerden yüksek düz bir duvar (ki bu sahne oluyor), onun uzak karşısında ise  küçük bir makinist dairesi bulunurdu. Arkasındaki kapıya incecik bir merdivenle çıkılan makinist odasının diğer üç duvarında kare şeklinde küçücük üç pencere bulunurdu.  Öndeki pencere görüntünün makineden perdeye (perde değildi ama “perde” diyelim artık) yansıtılmasına, diğer ikisi ise havalandırmaya yarardı. İçerideki (makinistlerin o zamanki gözdesi) “Iskra” marka siyah boyalı sinema makinası “tırrrrrr” diye ses çıkartarak çalıştığından, mecbur olmadıkça seyirciler makine odasına yakın oturmak istemezlerdi.  Makinist olmak da kolay değildi haa!  Elektrik kesilir, seni suçlarlar.  Film kopar, sana küfrederler.  Kopan bir filmi bir kere olsun asetonla yapıştırın bakalım da, bu iş kolay mı zor mu anlayasınız!  Üstelik, makinenin sıcaklığı bir yandan (ki parlak ışık elde etmek için o zamanlar kurşun kaleme benzer iki kömüre artı-eksi elektrik verilip makinenin içinde burun buruna yanmaları sağlanırdı),  seyircinin sabırsızlığı bir yandan, havasızlık bir yandan…  Sinema makinesi makinisti olmak zordu ama toplum içerisinde saygınlığı da bir başkaydı yani.  Belki de bu nedenle o kadar meşakkati çekiyordu makinistler.

Orta yerde  sıra sıra tahta sandalyeler,  herhangi bir malzemeden yapılmış iki adam boyu çepeçevre dört duvar ve de girişte ufacık bir gişe oldu mu al sana bir yazlık sinema!  Ha, bir de illa ki büfesi olacak!  Genellikle sahnenin altında olan bu sinema büfeleri ya kiraya verilir veya bizzat sinema sahibi tarafından işletilirdi.  Büfe deyince sakın birçok yiyecek içeceğin satıldığı şimdiki büfeler gelmesin aklınıza.  Satılanlar sadece fındık-fıstık (özellikle kabak çekirdeği ve kaynatılmış karpuz çekirdeği) ve de beyaz gazozdu, hepsi bu kadar.  (Çok sonraları,  önce “Asri Dondurma” sonra “Eskimo” diye adlandırılan (ve İstanbul’da “Frigo” diye bilinen) dondurma da satılmaya başlandı sinemalarda.  Adana’da yaygın adı Eskimo olan bu dondurma,  küçük kalıplarda dondurulan limonata veya vişne suyundan başka bir şey değildi ve sonraları mahalle aralarında tahta kutularda satılmaya başlanıp bir iş sektörünün doğmasına sebep oldu, hem de kaymaklı-limonlu dondurma ile Adana’nın meşhur karsambaç’ına ciddi bir rakip olarak.

 

Bir bacağını oturduğu tahta sedirden aşağıya sallandıran Makbule hanım elindeki karton parçasını yelpaze gibi kullanarak serinlemeye çalışırken karşı komşusu Zebellah Zekiye’ye seslendi:

 

–        Kıızzz Zebooo!  Akşama hangisine  gidiyon?

 

“Zebellah”,  Zekiye’nin mahalleli tarafından layık görülen lakabıydı.  İri yarı olmasıdan  ve biraz da korkunç görünümlü olduğundan bu lakap verilmişti ona.  Kendisine “Zebellah”  veya “Zebo” denilmesine hiç kızmazdı, gülüp geçerdi.  Boyu karısından bir karış kısa olan kocası Memduh, iş buldukça inşaatlarda çalışır,  boş zamanlarında ise kahveye filan gitmez, evde otururdu.  İki kızları vardı.   Daha paralı aileler bile okul masrafından yakınırken, bunlar ne yapıp edip, bir şekilde iki kızlarını da okula gönderiyorlardı ve oturdukları kira evinde kıt-kanaat ama mutlu bir hayat sürdürüyorlardı.  Herkes gibi onlar da sinema tutkunuydular.

 

–       Valla bilmem, dedi Zebo, Halk Sinemasına yeni bi film gelmiş, ağlaya ağlaya bir oluyormuşun, iki mendil yetmiyomuş diyolar.  Belki ona giderik akşama..

–       Kız, bana da haber et ha, beraber gidek.

–       Olur da, yalnız geçen seferki gibi orada beddua edip bizi rezil etmeyesin ha!

–       Neeyy? Niye irezil olacakmışık?  Eşşoolu eşşek fidan gibi kızı iğfal ediyor irezil olmuyor da ben ona bela okuyunca mı irezil oluyoruk. De get sende be!

Seyircinin büyük bir bölümü, özellikle kadınlar, sinemayı seyretmez, onu “yaşarlar”dı!  Onlar için seyrettikleri her şey gerçekti.  Acıklı bir sahnede salya sümük ağlarlar, basit bir komik harekete katıla katıla gülerlerdi.  Kısacası tüm hislerini devreye sokarak film mizansenine dahil  olur, orada yaşamaya başlarlardı.   Bu kadarla kalsa iyi, eğer filmden çok fazla etkilenmişlerse, haftalarca da yorumunu yaparlardı.  Hele bir de öyle tipler vardı ki aralarında, Pazartesi günü, yani yeni bir filmin sinemada ilk oynadığı gün, herkesten önce sinemaya giderler, ertesi gün rastladıkları herkese, en ince detayına kadar ve kendi yorumlarını da ilave ederek,  baştan sona filmi anlatırlardı.  Yani bunları dinleyince filmi  seyretmişten öte olurdun!   Peki, filmin sonunu öğrenenler sinemaya gitmekten vazgeçerler miydi? Hayır, bilakis filmin reklamını izlemiş gibi hemen o akşam sinemaya koşarlardı!  Böyleydi işte o zamanki seyircimiz.

 

Genellikle mavi renge boyalı sandalyeler, her zaman aynı hizada durabilmeleri  için, sekizerli-onarlı grup olarak tahta çıtalarla arkalarından birbirlerine çakılırlardı.   Makinist dairesi ile sahne arasında genişçe bir yürüme yolu açılır , birbirine çakılı sandalye sıraları ise sağa  ve sola dizilirdi.  Oturanların önünden gazozcuların rahat geçebilmesi  için ise sıra araları biraz geniş bırakılırdı.

 

–       Kim lan ayağını titretip duran?  diye bağırırdı adamın biri  bazen.  Anında kesilirdi titreme.  Belli ki arka sıralardan birisi önündeki sandalyeye ayağını dayamış, titretip duruyor ve birbirine çakılı sandalyede oturan tüm ön sıradakiler hep beraber küçük bir deprem yaşıyorlar!

–       Lan gazozcu!  diye bağırırdı kadınlar genellikle, yarım saattir ne önümde dikilmiş duruyon, biraz da o yannı getsene oolum, filim bitti daha bişey göremedik lan!

 

Gazozcular film boyunca aralarda dolaşır satış yaparlardı.  Film başlamadan önce “buz gibi gazuuuzz” diye bağırılar, film başladıktan sonra ise ellerindeki metal açacakla şişelere vurararak yerlerini belli ederler, “Hiişşşt, hoop” diye seslenen seyirciye gazoz verirlerdi.  İşin can  sıkıcı yanı karanlıkta yapılan bozuk para muhabbetiydi.  Bu nedenle genelde gazoz karanlıkta verilir, parası ışıklar yanınca alınırdı.  Ne güzeldir ki, kimse borcunu ödemeden sinemadan çıkmazdı!  Bilirlerdi ki ödemedikleri her kuruş sinemacının ya da büfecinin  değil, satış yapan fakir çocuğun cebinden çıkacaktı!

Biz İstiklal mahallesindeydik, dayım gil ise (sonraları adı Doğumevi Caddesi olan) Hergele Yolu’un ayırdığı Yeşilyuva mahallesinde otururlardı. Tek çocuk olduğumdan dolayı, yalnızlığımı gidermek için, her fırsatta  hepsinin yaşı benden büyük olan dayı çocuklarımın yanına koşardım. İkiyüz adım kadar uzaktaydılar zaten.  Zeki Müren’in radyoda söylediği ilk şarkı olan “Bir Muhabbet Kuşu’nu” hepsinin radyo başına üşüşmeleri sonucunda dinleme şansını yakalamış ve onlarla beraber ben de Zeki Müren hayranı olmuştum.  Bir gün bitişiklerindeki boş arsaya topraktan iki katlı bir ev yapılmaya başlandı. Yenice ilçesinin köylerinin birisinden gelen bir ailenin  yanlarındaki arsayı alıp  ev yapmakta olduğunu  söylediler. Bu kargı kamışı ve çamurdan yapılan evlerin inşaatı öyle fazla uzun sürmezdi.   İki haftada, bilemediniz üç haftada, o da olmadı,  taş çatlasa bir ayı bulmayan bir sürede içerisine girer otururdunuz.

 

Kısa bir süre sonra yapımı biten bu  eve taşınan ailenin kızları Leyla ve oğulları Yılmaz  benim “abi-abla” bildiğim dayı çocuklarımla arkadaş olmuşlardı.  Hepsi 16-20 yaşlarında olduklarından taydaştılar ve iyi anlaşıyorlardı.  Aslında İstanbullu olan yengem Behiye Hanım Adana’da yapılmayan türde değişik yemekler yapıyor ve Leyla’yı çağırarak mutlaka onlara da bu yemeklerden birkaç tabak veriyordu.  Bu değişik yemek ve tatlıları en çok Yılmaz’ın sevdiğini ve hatta bazen “Bugün Behiye teyze bir şey göndermedi mi” diye  sorduğunu söyleyen ablası ile bizimkiler Yılmaz’la dalga geçer gülüşürlerdi.  Ben o zamanlar daha sekiz yaşlarında filan olduğumdan Leyla abla ve Yılmaz abi ile konuşmuşluğum hiç olmamıştı.  Ama, Yılmaz’la ilgi bir şey dikkatimi çekmiş olmalı ki bir gün dayımın oğlu Akif abime,

 

–       Yılmaz abi bisiklet almış, sen niye almadın?  diye sordum.

–       O bisiklet  Yılmaz’ın değil, sinemacı Recep’in bisikleti, Yılmaz onunla geceleri film makarası taşıyor, dedi.   Yazlıklar kapanınca geriye verecek.

 

O zamanlar sinemalar genellikle iki film oynatırlardı.  Birinci filmi bitiren bir sinema elindeki makarayı uzakça bir semtte aynı filmi oynatacak başka bir sinemaya gönderir, kendisi de oradan gelecek ve ikinci film olarak oynatacağı diğer sinemanın birinci film makarasını beklerdi.  Film değiş tokuşu kısacası.  İyi de onbeş dakika kadar verilen arada nasıl olacak bu değiş-tokuş?  Bisikletli çocuklarla tabii ki. Şimdiki sırt çantalarına  benzeyen bezden yapılmış çantalara yerleştirilen  ağır film makaralarını sırtlayan  gençler, bisiklete atlar,  gecenin karanlığında sinemalar arasında mekik dokurlardı.   Birçoğu eski püskü olan bu bisikletlerin bazılarında fren de yoktu, binici bir ayağını ön lastik tekerleğe sürterek  durabilirdi ancak.  İşte sonradan Yılmaz Güney olarak tanınacak olan bizim kavruk, esmer Yılmaz Pütün abi de geceleri bu işi yapmaya başlamıştı yaz aylarında.  Ne yapsın, okul masrafı ve harçlık kazanma çabası!  Mahalledeki diğer gençlerden hiçbir farkı olmayan Yılmaz abinin varlığını çoğu zaman fark etmezdim bile.  Bir gün ablasının düğünü olacakmış  ve Leyla ablası başka bir eve gelin gidecekmiş.    Herkes düğün derdinde olduğundan Yılmaz’ı umursayan yok tabii.  Behiye yengem dayanamamış, bitişik bahçede yere çömelip sessizce ağlayan Yılmaz’ı teselli etmek için kendi evine çağırmış.   Derken dayımın çocukları da gelmişler eve.  Bırakmamışlar onu o gece, yengem en sevdiği yemekleri ve tatlıları yapmış ona.  Kucakladığı Yılmaz’ın sarsıla sarsıla saatlerce ağladıktan sonra zorla uyuduğunu anlatırdı yengem.

Film makarası taşıma, sinema sahipleriyle ve  galaya gelen artistlerle tanışma filan derken film sektörüne geçtiğini söylerler Yılmaz’ın.   Yıllar sonra bambaşka bir ortamda karşılaştığımız Yılmaz Güney’le (ortamın müsait olmasına rağmen)  oturup eski günleri anacağımız bir sohbet etmediğime hala üzülürüm.

 

–       Abooo, abooo, dedi  Cüce Perihan, öyle ağladık, öyle ağladık ki sorma gitsin!

–       Demek o kadar güzeldi bu film ha? dedi Bayraklı Semiha. 

 

O zamanlar bir filmin iyi olup olmadığı kadınlar arasında “filmin ağlatabilme derecesi” ile  ölçülürdü.  Ağlatmayan filme film denmezdi ki  zaten! Film dedin mi en az iki mendil ıslanacak!

 

–       Abla, ne diyorum sana ya, film başladı bitti gözyaşları sel, sel…  Mendil ney ki?  Havlu yetmez havlu…

 

Geçenlerde, eski siyah-beyaz filmleri oynatan bir televizyon kanalında rastladım bu “sular-seller gibi gözyaşı akıttıran” filmlerden bir tanesine. Sabrettim, sonuna kadar izledim.  Ağlamak mı???  Sadece güldüm, zamanında ne kadar salakmışız diye! 

 

Ama yine de, sıcak bir Adana gecesinde, ıslak toprak kokusunun dalga dalga yükseldiği o eski yazlık sinemaların birisinde, üzerindeki suyun yarısı henüz tam kurumamış mavi bir sandalyeye oturmuş,  çekirdek çintip gazoz  içerken, “Sarıyer’in turplarııııı”  diye  gürleyen Dümbüllü İsmail’i  seyredip serinlemek isterdim!

 

Adil Karcı – 09 Haziran 2014

ŞAİRİMİZ SALİH’TEN GÜZEL BİR ÖYKÜ

SALIH1
   Artık en boşvermişlerimizin bile yemeklerine zerdeçal katıp, sık sık ada çayı içtikleri, kokusuna aldırmadan bol bol soğan sarmısak yedikleri, salatalarına kekik, biberiye ekledikleri, sofrada Wasabi* bulundurdukları günler geldi.  Peşimizi hiç bırakmayan o uzun yaşama isteğiyle; her gün bir avuç badem veya ceviziçi yiyerek  ömrümüze 1 yıl, kırmızı ete hayır diyerek 1 yıl daha, market raflarında kefir arayarak 1 yıl daha, ağzımızda çoğu gitmiş azı kalmış dişlerimizle, beta karoteni çok diye o sert havuçları kıtır-
datarak 1 yıl daha…diye diye ömrümüze 20 yıl kattığımızı düşüneceğiz.  Çok kararlı ve istekli olanlar bir  takım afrodizyaklardan -salakça- medet umacaklar.  Asansör kullanmayıp bir kaç kat merdiveni çıkarken ağzımıza attığımız üç dört tane kuru üzümü, çekirdeklerinden bile fayda bekleyerek ağır ağır çiğneye-
ceğiz.   O kadar ki sanki onlarla -s-eviş getireceğiz.  “Sağlığımıza” diyerek kaldırdığımız şarap kadehindeki  o kan kırmızısı zerreciklerin, hücrelerimizdeki serbest radikalleri “sizi gidiler sizi” diyerek kovalayacaklarını düşünerek mest olacağız.  Ve daha neler nelerle teselli bulacağız.  Yine de bir zaman gelecek, “inanamıyo-
rum, nasıl olur çakı gibi adamdı, daha dün merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu,” diyecekler arkamızdan.
             
            Olsun;  varsın biz ömrümüze ömür kattığımızı hayal edelim yediklerimizle, içtiklerimizle.   Zaten  Knesset’ in kapısına da yazmamışlar mı, -o bir hayal değildir yeter ki sen iste- diye.  Kimbilir.
(Fıkra tarzındaki aşağıdaki yazımı bir kaç yıl önce grup sayfasına yollamıştım.  Günümüzün  gergin siyasi ortamında, dudaklarda hafif bir tebessüm yaratması umuduyla tekrar yolluyorum.  SY)
  
 
                 
SALIH2
       GOTU KOLA
 
       Akşam oluyordu.  Kıyı boyunca günlük yürüyüşümü yapıyordum.  O saate kadar kendi içimde gezip dolaşmaktan fena halde
yorulmuştum doğrusu. Gün batımına yakın, dışarıya fırlamış doğanın tadını çıkarıyordum artık.  Benim için günün en güzel zaman-
larıdır o anlar.  Adımlarımı atarken; karşı kıyının yanmaya başlayan ışıklarını; yanımdan geçen, elele tutuşmuş, ayakları yerden kesilmiş sevgilileri; iskelede balık tutan yaşlı birkaç kişinin yakaladıkları minik istavritleri, bacaklarına sürtünen kuyrukları dimdik kedilere vermelerini ve o güzel varlıkların, birbirlerine hırlayarak ganimetleri kapışmalarını görmek çok hoş oluyordu.  Ölü dalgaların 
üstünde yalpalayarak dinlenen aylak martılar boş kursaklarıyla insanlara bakıyor ve hala bir kaç simit parçası atılır ümidiyle bekleşiyorlardı.
       Hele o devasa kauçuk ağaçlarında yer kavgası yapan, bütün gün birazcık kırıntı peşinde koşmaktan yorulmuş binlerce serçenin bir koro halindeki cıvıltıları yok mu, bayılıyordum bu minik şeytanların şamatalarına. Kısa bir süre sonra da, güneşin ufuk hattına yaklaşacağını ve o muhteşem fırçasıyla bulutları değişik tonlarda kızıllıklara boyayacağını biliyordum.  Seyri doyumsuz bir tab-
loydu.   Kısacası, yaşamın bütün güzellikleri durdurak demeden tarifsiz bir neşeyle saldırıyordu her tarafımdan.
       Sabah idmanlarında askerlerin “kaaraa baasmaa iz olur…” türküsünü bağırarak koşmaları gibi, ben de nereden aklıma gelmişse 
gelmiş  “şekerli misin vay vay, kaymaklı sın vay vay, yoksa sende benim gibi sevdalı mısın” türküsünü  tempolu adımlarıma uydur-
muş fısıldıya fısıldıya hızla yürüyordum. 
       Birden telefonum çaldı.  (Nedense hep böyle derler.  Sanki tlf. birden çalmazda önceden  yavaşca haber verir.)   Baktım, arayan 
Timur’ du.  Ne kadar iyi kalpli bir çocuk dedim kendi kendime.  Önsezileri çok kuvvetliydi kesinlikle.  Benim keyifli olduğumu hissetmiş, bundan kendisine de pay çıkarmak istemişti herhalde.
 
       “Merhabaa Timur’ cuğum, ben de tam seni düşünüyordum” diye sevinerek konuşmaya başlamıştım ki onun çok soğuk bir sesle 
“kes tıraşı kes” dediğini duydum.  Çok kızgındı.  Ben “abi bir hatam mı oldu, ne yaptık ya? ” derken “bak bir de hatam mı var  diye 
soruyor şuna bak yahu,” diye parlayınca işi gırgıra döktüm.  “Hatasız kul olmaz, hatamla sev beniii, dermansız dert olmaz…” diye yılışmaya başlamıştım ki, “sus be adam” diye bağırdı.  Keyfim yerinde ya illa karşımdakini de neşelendireceğim, “o zaman Sezen’ in sen de benim hatalarımdan birisini  söyleyeyim” dedim.  Ancak baktım karşıdan fena bir kalay gelecek, hemen ekledim:
 
       “N’oldu yahu, bir şeye mi canın sıkıldı?” diye sordum.
       “Bırak allahını seversen,” dedi.  “Ne ya diline takmışsın beni, ikide bir sataşıyorsun,” diye devam etti.  Fakülte günlerinde maç 
yaparken yok efendim çift vuruşun ikisini de o atacakmış mış  (eminim çift vuruşun ne olduğunu hâlâ bilmiyordur,)  yok maç bittiği 
halde kaleye koşup gol atmış mış ve bunun gibi daha bir yığın palavra sallamışım yine son yazımda. 
 SALI3
      “Ayıp yahu…” dedi.   Çoşmuştu.  ” Neler uyduruyorsun. Çok gönül koydum sana.”    Ben de:
      “Bak kardeşim, beni üzüyorsun.  Bir iki satır yazı için yaptığına bak,” dedim ve devam ettim:
       “Üstelik sen unutmuşsun ama bunların hepsi gerçek…”
       “Hayır efendim hiç bir şeyi unutmuyorum,” diye bağırdı.  Sonra durakladı ve boğazını temizleyerek mırıldandı.  
 
       “Gerçi bu aralar bazı anıları ve isimleri hatırlamıyorum ama…”
       Soluk almak için durduğu anda fırsatı kaçırmadım:
       “Bak gördün mü, unutuyormuşsun işte.  Timur, unutkanlığın varsa gotu kola(*) iyi gelir sana.”   (Bence ilginç bir öneriydi.)
       “Ne dedin?”
       “Gotu kola, gotu kola…”
       “Terbiyesizleşmenin alemi yok, ağzını topla.”  diye gürledi.  “Ne o öyle  g.tü kolla lafları falan.”  Yine celâllenmişti.
 
        Mızmızlanan çocuğuna; yarı sevgi, yarı tehdit dolu bir ifade ile “bak yavrum…”  diye konuşan babanın ses tonuyla:
        “Timur’ cuğum, canım benim, sözlerimi yanlış yerlere çekme.  Ben masum bir bitkiden bahsediyorum.  Çayını veya tabletini 
içmek belleği güçlendiriyormuş.  Hintli’ ler her gün 2-3 gotu yaprağı yersen fil hafızan olur derlermiş.”
      “Bana bak, sabah sabah tepemi attırma.”  diye bağırdı.  (Türkiye’ de akşam olduğunu unutmuştu.)  “Oraya gelirsem filin hafıza-
sını da, hortumunu da gösteririm ben sana, ödün patlar…”
       Haydaa… Nereden söyledim yahu diye kendime kızdim.  Hay dilimi eşek arısı soksaydı da bu sözcüğü etmeseydim derken 
ağzımdan kaçıverdi:  “Eşşek… eşek şeyii…”
       “Ne dedin, ne dedin?”  Çıldırmıştı sanki.
       “Eşek otu yağı dedim; sakinleştiriciymiş, şişmanlığa ve MS. e de iyi geliyormuş.”  Neyse toparlayabilmiştim.
       “Sana da, sığır kuyruğu iyi gelir…”  diye yanıtladı.   Misilleme hemen gelmişti. 
        Bu seferde ben  çok kızdım:
       “Sen hiç boğa dikeni yedin mi, boğa dikeni?”
       “Yemedim ama ben sana makadam yemişi yedireyim de gör bakalım…”
       “Hadi oradan jüt…”
       “Sensin jüt, domuz otu…”
       “Yürrü yaban turpu….”
        “Bal kabağı…”
       Aslında bu şifalı bitkiler işinden hiç anlamam.  Ne Latince adlarını, ne yararlarını bilirim.  Fakülte günlerimden de kala kala
botanikten (allium cepa -soğan,)  zoolojiden de (rana pipiens -fare) kalmıştı.  Bir kaç gün önce kitaplığımı karıştırırken Amerika-
lı bir herbalistin -Yeşil eczane(*)-  diye bir kitabı elime geçmişti.  Öylesine karıştırdığım sayfalarından gördüklerimin bazılarını 
Timur’ a bağırarak söylüyordum ama anlaşılan o da boş değilmiş ki anında yanıtlıyordu.
 
       Artık kızgınlık had safhaya varmış ve biz iki yetişkin adam birbirimize verip veriştiriyorduk.   Kıyı boyunca yürürken, böyle  
tuhaf sözcüklerle bağırarak konuşmam etrafımdakilerin de ilgisini çekmişti.  Hakkımda kimbilir neler düşünüyorlardı.  İş daha 
kötüye gitmeden havayı yumuşatmaya karar verdim. 
 
       “Bak civan perçemim, yani civanım.  Sakin olalım. Aslında ikimize de bir sinir otu çayı gerekli şimdi,” dedim.  
       “Ya da melek otu çayı.”  
         Bunların faydası olur mu olmaz mı bilmeden atıyordum.  Yeter ki karşımdaki, sinirinden kıpkırmızı bir küp gibi olmuş 
(tahmin tabii)  adam gevşesin.
     
       Hayretler içersindeydim.  İki gün öncesine kadar limonlu yeşil çay ve sade kahve kategorisinde olan ben birden buralara 
nasıl gelmiştim.    Şu insanoğlu sağlığı aşkına neler neler içiyor diye aklımdan geçirdim.
 
      “Oğlum bize en iyi gelecek şey kakule, kakule..” dedi keh keh gülerek.  Arap kültüründe bu bitkinin yüzyıllardır afrodisyak 
olarak kullanıldığını duymuş.   Kahvelerine hep bir parça kakule katarlarmış.  Bir arkadaşı kullanmış.
       “Yohimbe daha yararlı diyorlar, pek bilmiyorum ama…”  Ben de bir arkadaştan duydum diye ekledim.    
        (Bunları nedense hep arkadaşlar kullanır.)
 
        Bir kahkaha attı.  Çok şükür keyfi yerine gelmişti.
        “En iyisi pantalon patlatan oğlum,” dedi.  Hiç böyle bir şey duymamıştım.
        “Pantalon patlatan ne yahu?” diye sordum.
        “Anlaşılan sen çok cahil kalmışsın bu konuda.  -Rompe caizon- u işitmedin mi?  Rom’ a yedi çeşit kurutulmuş ağaç kabuğu 
katılarak yapılan bir içki, ne dersin deneyelim mi?”  diye kahkaha attı.  Kemik, kemik diye de anlayamadığım bir laf ekledi.  Ben de;
        “Çin topu mu min topu mu bir şeyler duydum, Tibet viagrası da diyorlar bilmiyorum ama”  diye araya girdim.
         
        Biraz sonra karşılıklı esprilerle ortamı düzeltmiştik.  Bir kahkahalar bir kahkahalar.   Havada matkap, kemik, dipçik sözcükleri
uçuşup duruyor.  İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı.  Konuşmayı sonlandırmanın zamanı geldi dedim içimden.    Olabildiğince ciddi-
leştim ve sesime kendimce bilimsel bir hava verdim:
        “Timur’ cuğum;  bak sen yine de önerimi unutma sakın…”
        “Neymiş o?” diye neşeyle yanıtlamıştı.
        “Gotu kola, gotu kola…”
        “Gıcık herif.  Allah senin şeyinin şeyini şey etsin e mi,” dedi ve tlf. u kapattı.
 
         Bu defa kızmamıştı.
  Salih R. Yurtbaşı 
 SALIH4
        (18 Aralık 2012 Mersin)
 
 
(*) Gotu kola: Maydanozgillerden, Hint kökenli bir bitki. Sakinleştirici
                          günde 2-3 komprime olarak alnıyor. Çayı da içilir. Bir
                          cilt sorununda da kullanılıyor.  Madecassol merhemi
                          içeriğinde de bolca bulunuyor.
(*) Yeşil Eczane.  Dr. James A. Duke The Green Pharmacy
 
       Eşek otu (Oenothera biennis): triptofan ve gamma linoleik asit içerir zayıflatıcı
Sinir otu (Plantago): polifenol ve mucilage içerir. Zayıflatıcı
Boğa dikeni (Silybum marianum): silmarin içeriyle safra çözünürlülüğünü arttırır.
     
 Wasabi (japon hardalı) :  kanserden koruduğu,alerjiye iyi geldiği, kan pıhtılaşmasını azalttığı iddia ediliyor.
 
Zerdeçal (curcumin) : alzheimer, diyabet, kansere karşı.  Antioksidan.
Çin topu: amerikan ginsengi

 

DR. PINAR ATAKENT’TEN “EMEKLİLİK”

PICT6458

Emeklilik resimlerinizi biraz keyif biraz da hüzünle izledim. Yüzlerinizdeki mutluluk ve gülümsemelerin ardında gizlenmiş bir boşluk bir belirsizlik sezinledim. Bazı arkadaşlarımızın “Hiç değişmemişsiniz, bırakdiğimiz gibisiniz” aldatmacalarına katılmıyorum. Hepimiz görünüş,düşünüş ve davranış olarak çok değiştik. Uzun yıllar sonra gerçekleşen Antalya daki sınıf toplantımızda çoğumuzu tanımakda zorlandığımı,bazılarını ise hiç tanıyamadığımı itiraf etmek isterim. Bu arada kendimin de ne denli değiştiğimin bilincindeyim…

Önemli olan tüm bu değişiklikleri olumlu bir şekilde kabullenip, geleceğe ümitle bakabilmek. Sevgili hocamız Prof Dr.Ali Ertuğrul ile yaptığım bir söyleşide bana ”Yaşadığım her gün ve her saati öylesine dolu dolu yaşadım ve o kadar iş başardım ki, yaşlanıp köşeme çekildiğim için hiç pişman değilim” demişti. Sanıyorum sınıf olarak bizlerde çok büyük işler yapıp, uğraşı alanımız olan TABABET konusuna önemsenmiyecek katkılarda bulunduk. Sınıfımızdan Rektör, Dekan, Bölüm Başkanları,Bilim adamları çıkdi. Bazı arkadaşlarımız yaşamlarını yad ellerde sürdürme kararı aldılar. Aradaki kıtalar ve okyanuslar onları ait oldukları gurup ve topraklara çok daha yaklaştırdı sevdikleri ile bütünleştirdi. Sevgili Timur’un hepimizin zevkle okuduğu risaleleri ve balonlu hicivleri, benim genelde hafta sonları yazdığım özlem ve bol anılı ,çoğu kez yazarken göz yaşlarımı tutmakda zorlandığım yazılarım..

Sevgili Salih’in anlamlı ve hisli, arada günün politikasına uygun yazı ve şiirleri. Eyüp’ün bilimsel ve politik. Selahattin’in korkusuz,cesur politik, Nurhan’ın uzun cümleli, bazan anlamakda zorlandığım edebi ve de bilimsel,Tülay’ın Kansu ailesinin yıllık aktivitelerini içeren, ,Uğur’un politik, Nuri Ağamız’ın espri ve buram buram Anadolu kokan ,Demokan’ın az yazsa da çok anlamlı, Özoğul’un bilimsel ve sorgulayıcı araştırmaları, Cübbesiz Hocamız’ın genelde bir veya iki satırlık, Arif olan anlar tipi yazıları yaşamımızı renklendirdi..En azından beni bilgisayar manyağı yaptı.(Son günlerde Türkiye de çok revaçta olan bir deyim,bilginize sunulur)

Page_1

Sevgili Rengin,Sevin ve Ufuk’un az yazsalarda da keyifle okuduğumuz iletileri..Ahmet’in bizleri çok düşündürüp,araştırma yapmaya zorlayan “Bilin bakalım bu nedir?’ resimleri.Son gönderilen tavus kuşunun kuyruğu resminde çok zorlanıp, Akıl Küpü olması ile övünen torunum Ege’den yardım aldığımı itiraf etmeliyim.Sevgili Mehmet ve Nuri’nin sonu gelmeyen “Forward” iletileri günümün olmazsa olmazları haline geldi. Gurubumuzun Evliya Çelebi’si ve de yazışma rekortmeni sevgili Yücel’in gezi resim ve bilgilendirici yazıları bizlere dünyayı tanıttı.Yine sevgili Yücel’in anılarını kapsayan yazıları beni çok eskilere çocukluğumun geçtiği eski Ankara’ya götürdü.
İnternet denen ilahi buluş sayesinde mutlu, onur ve gurur verici haberleri, hastalıkları ve içimizi yakan ölüm haberlerini öğrendik. Gün geldi tebrikler, gün geldi geçmiş olsun,başınız sağ olsun iletileri gönderdik..Tebrik mesajlarımız sevgi,onur, mutluluk içeriyordu.Çocuklarımızın başarıları hepimizin başarısı oldu..Kaybettiklerimize hep birlikde ağladık,sevdiklerimizin acısını yüreğimizde hissedip,elimizden geldiğince paylaşmaya çalıştık. Birlikteliğimizi sadece internet değil,günlük yaşamımızda da sürdürdük.Ankara gurubunun aylık toplantılarını biz uzaktakiler özlemle birazda kıskanarak izledik.Sınıfımızın büyük toplantılarına katılmayı bir görev sayıp,o günleri heyecanla bekledik.O toplantılarda bir sevgi yumağı oluşturduk ve öğrenciliğimizi yaşamaya yaşatmaya özen gösterdik.

Page_1 2

Büyük Şair Y.Kemal Beyatlı’nın dediği gibi ,
70 li gurup o günlerde çocuklar gibi şendik,
70 li gurup o gün tüm kötülük ve üzüntüleri yendik.
Sevgili İlhan haykırdı,elele
Geçtik bir sonbahar günü
Hacettepe’den kafilelerle..

Artık emekli olduk,evleri ve tatil köylerini doldurduk,
Sevinçliyiz hepimiz,yaşasın gurubumuz..

Bu yazı ile bir kez daha Can Dostum Gardaşım Cüppesiz Hoca İlhan ve Sevgili Arkadaşım ,arkadaşı olmaktan her zaman büyük onur duyduğum sevgili Tülay’ın yeni yaşamlarını (EMEKLİLİK) tekrar kutlar,sağlık ve mutluluk dileklerimle her ikinizi sevgi ve özlemle kucaklarım.
Pınar

Page_1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ADİL KARCI’DAN GENÇ KALABİLMENİN SIRRI

7Koşturmacalı iş hayatımı artık rölantiye almış olmanın rahatlığı ile,  danışmanlık seviyesinde iş yapmakta olduğum mütevazı yazıhanemde oturmuş, bilgisayarı açmış resmen dalga geçiyorum.  Aylardan Mayıs…  ki bu Adana’da yaşanacak en güzel ayların başında gelir, zira hava ne soğuktur ne de sıcak.  Bu nedenle de penceresiz yazıhanemin kapısını açık tutuyorum ki üşümeden ya da terlemeden temiz havadan faydalanabileyim. 

Açık kapının çalınmasına gerek yoktur ama “saygı” göstergesi olarak yine de açık kapı tıklanıp “gir” denilene kadar dışarıda beklenir bizim buralarda.  Kapı “tak-tak” edince kafamı kaldırıp baktım, berberlere dargın olduğu belli olan saçlı-sakallı, yirmi iki ile yirmi dört arası gösteren, artık ülkemizde de üniforma haline gelmiş olan tişört-kot pantolon kombinasyonu ile örtünmüş, uzun boylu, karaşın bir genç  içeriye girebilmek için izin bekliyor benden.

 –       Buyurun, kapı açık zaten, dedim.

–       İyi günler efendim, dedi masama yaklaşan genç, Adil Bey’le görüşmek istiyordum.

–       İstemenize gerek kalmadı.

–       Neden?  Bir şey mi oldu Adil Bey’e?

–       Yoo, istemenize gerek kalmadı çünkü şu an görüşmektesiniz! dedim.

 Az önce endişe ile ciddileşen yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı;

–       Ben Murat, Murat Ergülen.   Göz ucuyla masanın önündeki koltuğa baktı, belli ki oturma izni istiyordu.   Ben da aynı yöntemle, yani gözlerimle koltuğu işaret ederek oturmasına izin  verdim.  İnsanların hiç konuşmadan da iletişim kurabilmeleri ne güzel.

–       Eveeet, Murat Bey, sebeb-i ziyaretiniz?

–       Siz zamanında Hanedanspor kulübünün voleybol takımında kaptanlık yapmıştınız değil mi?

–       Ee, ne olmuş yaptıysak?  Bir hata mı işlemişiz?

–       Valla çok esprilisiniz!   Size “Adil amca” diyebilir miyim?  

“Adil Dede” demediğine şükrederek;

–       Hadi de bakalım da dilinin altında ne varsa çabuk çıkart, merak ettim, dedim.

–       Ben de Hanedanspor voleybolcusuyum Adil Amca.  Bu yıl hem erkeklerde hem de kızlarda bölge birincisi olduk.   İkinci olan takımla bir gösteri maçı düzenledik, gelirini Kimsesiz Çocuklar Vakfına bağışlayacağız.

–       İyi, dedim, kaç paraysa üç-beş bilet de biz alalım bari.   Yine gülümsedi;

–       Yok Adil Amca ben bilet satmaya gelmedim.  Biletlerin çoğu satıldı zaten de, sonradan her iki takım oturup karar verdik, takımların yaşamakta olan eski kaptanlarından birer tanesini de oyuna dahil edeceğiz.  Yani kız-erkek karışık oynanacak maçta, bizim takımımıza sizi kaptan olarak çıkartmak istiyoruz.  Böylesi daha ilginç olur diye düşündük.

–       Yani beni de maçta oynatmak  istiyorsunuz öyle mi?

–       Evet hem de kaptan olarak.  İyi de bir smaçörmüşsünüz  zamanında.

–       Oğlum, evladım, o zamanlar bende yaş yirmi iki, kilo yetmiş iki idi, şimdi ise yaş altmış dokuz, kilo yüz dokuz!  Üstelik o takımda benden önce ve sonra da birçok kaptanlar oldu ve benden daha iyileri de vardı,  niye beni seçtiniz ki?

6

–       Siz hatırlanabilen tek kaptansınız da  ondan.  

–       Demek o kadar iyi bir oyuncuymuşum ha? 

Murat ıkına sıkına,

–       Şeyy, yok oyunculuğunuzdan değil de, şey yani, bıyıklarınızdan dolayı…  Kime sorduysak bir tek sizi hatırladılar, “Koçero kaptan!” dediler. 

5

(O yıllarda “Koçero” namlı bir eşkıya vardı ve bıyıklarımdan dolayı seyirciler beni ona benzetirler, “Vur Koçerooooo” diye tezahürat yaparlardı.)

Vayy be!  O kadar yıl oyna, alkışlan, omuzlarda taşın… ondan sonra sadece kısa bir süre uzattığın bıyıklarınla hatırlan ha!   Bilseydim o bıyığı hiç kesmezdim! 

–       Ne olur kırmayın bizi, hem  kimsesiz çocukları da düşününün…

–       Tamam be tamam!  Yine de bana birkaç bilet satın, dedim, ne zaman bu maç?

–       Cumartesi gecesi, sekizde başlayacak.

–       Yahu adam birkaç hafta öncesinden bu teklifi yapar oğlum, elime top değmeyeli otuz yıl oluyor, bari biraz antreman yapardım.  Desene madara olacağız? Zaten size kaptan değil palyaço lazım, anlaşılan!

–       Yok be amcacığım, senin bir de o meşhur falsolu servislerin varmış, arkada oynayıp sadece servis  atsan da olur.  Bir iki de topa vurdun mu tamam işte.

Cumartesi akşam saat yedi olmadan kapalı spor salonuna gittim, soyunma odasında buldum bizim takımı.  Oyuncuların birçoğu  benim büyük torunla yaşıt!  On an tek derdim içine sığabileceğim bir forma bulabilmek!  Neyse, onu da düşünmüşler, alelacele ekstra büyük beden bir forma diktirmişler  ve de formanın sırtına benim eski numaramı yazdırmışlar!  Ulan benim oynadığım yıllarda belki babanız bile bu dünyada değildi, nereden bildiniz forma numaramı yahu?

Salon tıklım tıklım dolu.  Gelenlerin birçoğunun voleybol ile alakası yok besbelli ama konu yardım olunca pamuk ellerini cebe atmışlar, almışlar birkaç bilet, ya kendileri gelmiş ya da maça gidebilecek yakınlarına hediye etmişler o biletleri.   Ben de zaten öyle yaptım, aldığım biletlerle torun, torba vs. geldiler maça.  Arkamda bir sıra genç, elimde bir top (ki eskiden topla girmezdik salona) çıktım sahaya.  Bir alkıştır koptu. Derken rakip  takım da aynı mizansenle girdi sahaya, bir alkış tufanı da onlara tabii ki.   O da ne?  Rakip takımın başındaki bizim Deli Kazım! Adana karmasında yıllarca beraber oynadığımız ama sonraları izini kaybettiğim arkadaşım!   “Kazıımmmm” “Aadilllll” nidaları ile kucaklaştık.  Birkaç metreden sonra flaşın hiçbir etkisinin olmayacağını bilen- bilmeyen seyircilerin  kimisi fotoğraf makinesi ile, kimisi cep telefonu ile flaş patlatıp duruyorlar.  Çakan flaşlar maytap görüntüsü yaratıyor tribünlerde.  Sanırsınız ki  orada Pele ile Maradona’nın müşterek jübileleri yapılacak!

Bende heyecan dorukta…  Yüzlerce defa maça çıkmışlığım var ama kalbimi  bu kadar hızlı çarptıran bir maça çıktığımı hatırlamıyorum. Uzatmayalım, gösteri amaçlı olduğu için tüm resmi kuralların göz ardı edildiği maç başladı.  Ben de Kazım da, takımlarımızda arkada oynuyor ve sadece servis atıyoruz.  Kızlı erkekli karışık takımdakiler de birbirleri ile şakalaşarak, sululuk ve soytarılık yaparak seyirciye hoş görünmeye çalışıyorlar, yani ciddi bir oyun oynamıyorlar.   Karşı takım sayılarda biraz geriye düşünce, baktım bizim Kazım yavaş yavaş eski “Deli Kazım” lığına kavuşuyor.  Kendi takım oyuncularına önce ufaktan  ufaktan kızmaya, bağırmaya başlayan Kazım, biraz sonra dayanamadı filenin önüne gelip oynamaya başladı.  Ardından hakeme de bağıra çağıra itiraz edince iş çığırından çıktı ve bizim gösteri maçı iki ezeli rakibin final maçına döndü!   Ben de artık kırkbeş  yıl öncesini yaşamaya başladım, dayanamayıp filenin önüne geldim ve tabii olarak da Kazım’ın karşısına geçtim.

–       Mügee!  Bu ne biçim pas be?  Dikkat etsene kızım!

–       Halillll, uyuma oğlum, karşılasana şu topu be!

–       Hadi Murat, vuuurrrr!

–       Top fileye değdi sen hala oynatıyorsun be, ne biçim hakemlik bu?

–       Abi sen bilmiyorsun herhalde, kurallar değişti artık serviste top fileye değebilir.

–       Adil, bu maçı biz alacağız, var mısın iddiasına?

–       Varım be, nesine?

–       Nesine olacak, eskisi gibi gazozuna değil herhalde..

–       Tamam, rakı-balık!

–       Yaaa Çiğdem, top bana geliyor hep sen engel oluyorsun.  Sayı kaybediyoruz senin yüzünden, bıraksana topu bana kızım be!

–       Kızma be Adil amca, kurtaramazsın sandım.

–       Kız senin baban daha emzikle gezerken biz bu salonda terimizle havuz dolduruyorduk ha!

Oyun iyice kızışmış her iki takım da birer set almıştı ve  üçüncü seti alan maçı kazanacaktı.  Önceleri gırgırına oynayan oyuncuların tümü artık gösteri maçı yaptıklarını unutmuş, her birisi birer savaşçı olmuştu.  Kazımla ben de birer komutan olmuş, ordularımızı yönetiyorduk.  Ah bir de sıçradığımızda ayaklarımızı yerden kesebilseydik, görürdünüz smaç nasıl vurulurmuş!

Mizansen icabı olsa gerek, son setin bitimine yakın hakem maçı berabere ilan ederek oyunu tatil etti.  “Kazım, dedim bak oğlum  iki sayıyla biz öndeydik, biz kazandık tamam mı?” “Tamam baba yaa, istediğin rakı-balık olsun, zaten bu veletler onu dünden ayarlamışlar, buradan doğru eğlenceye gidiyormuşuz!”

Birkaç saat sonra baraj kıyısındaki bir balıkçı lokantasındayız.  Yanımda oturan Kazımı dirseğimle dürttüm “Kazım, farkında mısın, şimdiki kız takımı bizim o zamanki Adana erkekler  karması ile oynasa, hadi sayı demeyim ama,  set bile vermezlerdi bize  valla. “Heye lan”, dedi Kazım, “iyi ki o zaman bunlar yoktu ha, biz de kendimizi voleybol oynuyor sanıyorduk!.”

Yorgunluğumuzun üzerine  birer kadeh de aslan sütü eklenince, hemen çakırkeyf hale gelmiştik Kazımla.  Etrafımızda cıvıl  cıvıl oğlanlar, kızlar… Güleni mi ararsın, çığlık atanı mı ararsın, şakalaşanı, birbirinin ensesine çat pat vuranı mı ararsın…

Yanımda oturan kızlardan birisi diğerine;

–       Valla abi, rakıyı içtin mi susuz içecen!  Ama, yanında şalgam olacak tabii, 

deyince diğer kıza baktım, hiç de öyle “abi” denilecek bir tip değildi ve dönmeye de benzemiyordu.  Bu “abi” lafı da nereden çıkmıştı peki?    Az sonra oğlanın biri gelip “abi” diyen  kıza;

–       Hani Çarşamba akşamı katılacaktın bize?

–       Ya eve dayım gil geldi, çıkamadım bi türlü..

–       Bırak abi yaa…  Adam bir telefon eder be, hem senin telefon da kapalıydı, aradık aradık ulaşamadık!

Burada herkes herkesin “abi”siydi demek ki!

–       Bana bakın gençler, bundan sonra bana “amca” diyene tokatı basarım.  “Adil Abi” diyeceksiniz tamam mı?  Böylesi daha iyi değil mi Kazım Abi?

–       Haklısın valla Adil Abi!  Hem kulağa daha da hoş geliyor, ne bu “amca-dayı” ayakları ya?

–       Hadi be Kazım Abi, başla bir “Ada Sahillerine “ de şu zibidiler eğlence görsünler!

Lokantadan çıktığımızda gece saat ikiyi geçiyordu.  Yirmi yaşını henüz idrak etmiş iki genç olarak, yani Kazım ve ben, bizi evlerimize bırakacak arabanın  arka koltuğunda, “Yaş yetmiş, iş bitmiş” diyenleri kıskançlıktan çatlatırcasına,  “Bu akşam İstanbul’un bütün meyhanelerini” dolaşmayı bitirmiş, “Estergon Kal’ası”na doğru yol alıyorduk. 

Demem o ki, ara-sıra da olsa, gençlerle  arkadaşlık yapmayı  ihmal etmeyin.  Genç kalabilmenin sırrı meğerse buymuş!

Adil Karcı – 11.06.2014

4 

Rıfat Serdaroğlu’ndan “TÜBİ TAK-TAK-TAK”

 

Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı

alt

TÜBİ TAK-TAK-TAK

by Rifat Serdaroglu

Tayyip ve AKP sayesinde içimiz, ocaktaki tencerenin dibi gibi kapkara oldu.
Bugün geleneksel alışkanlığımıza uyup, ağlanacak halimize gülelim dedik. Belki millet olarak gülerken aklımız başımıza gelir. Tabii güldürebilirsek!

TÜBİTAK’ ın Açılımı “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu” idi,
“Tayyip Ümmetinin Bildiği Tapeler Ak mı- Kara mı?” oldu…

Öncelikle, TÜBİTAK’tan 2500 uzman işten çıkarıldı. Bunların yerine işe alınan bademler en teknolojik gelişme olarak manuel “Facit Hesap Makinasında” kaldıklarından Erdoğan’ın ve Bilal oğlanın tapeleri için “Montaj veya Dublaj” diyemediler, çünkü tape ne demek bilmiyorlardı!
O zaman iş, yüzü buruş-buruş olmasına rağmen başında-kaşında tek beyaz kıl bulunmayan 70’ lik genç özentisi İ. Melih Gökçek’e düştü.
İ. Melih Gökçek, Hayvanat Bahçesi Müdürü Mustafa Sancar’ı derhal TÜBİTAK’ a Müdür Yardımcısı yaptırttı. Hayvanlarla uğraşa-uğraşa altıncı hissi gelişen Sancar, Erdoğan’ın tapelerinin “Montaj-Dublaj” olduğunu Bakan olur olmaz söyleyen Işık’a heyecanla sordu;
“Sayın Bakanım, siz nasıl hissetmiştiniz?”
Bakan Işık gururla yanıtladı; “Tapelerin üzerine yavaşça oturdum, biraz çalkaladım ve hissettim, sen de bu yolu dene!”

Müdür Muavini Sancar, tape kutusunu, alnının teri (!) ile kazandığı koltuğuna koydu, üzerine oturdu sağa sola çalkaladı ama hiçbir şey hissetmedi!
Hemen durumu Bakan’ına arz etti.
Bakan; “Ulan Gezi Zekâlı, kutu avro dolu olursa hissedersin, bunlar avro mu? Tapeleri kutudan çıkarıp teker-teker üzerine oturacaksın, yine de hissetmiyorsan, derhal geldiğin yere dönersin” dedi.

Müdür Muavini Sancar, o taş senin bu taş benim diyerek ve yaş taşlara da oturarak, alt tarafına, sabaha kadar “hissetme” çalıştırması yaptı. Ertesi gün tapeleri kutudan çıkarıp itina ile koltuğuna yaydı. Yavaşça üzerlerine oturdu. Tapelerin üzerinde kıvırmaya-çalkalamaya başladı. Bir müddet sonra bir ılıklık hissetmeye başlayınca;
“Tamam, hissetmeye başladım, hafif-hafif elektrik alıyorum, kalıbımı basarım ki bunların tamamı montaj, diğer tamamı ise dublajdır” diye çılgınca bağırmaya başladı.
Gürültüyü duyanlar telaşla içeri girdiklerinde, odayı kaplamış pis bir koku ile karşılaştılar.
“Üzerine oturarak anlama yeteneğini” geliştirmek için bütün gece soğuk ve yaş taşlara oturan müdür yardımcısının bozulan motorundan gelen kokular, ortalığı lağıma döndürmüştü. Tapeler ise pislendiği için kendiliğinden imha edilmişti…

TÜBİ TAK –TAK – TAK adlı hissetme kurumunun yetkilisi “Hanım Tak-Tak’a” okurlarımızdan gelen bazı soruları aktarıp, yanıtlamalarını rica edelim;

-Erdoğan’ın tapeleri MONTAJ, Bilal Oğlan’ ın tapeleri DUBLAJ olduğuna göre;
Bir oğlan babasının evdeki parasının 1/3 ünü kamyonet ile Cengiz Abisinin anasının garajına, 1/3 ünü Dayısının anneannesinin Çatalca’daki çiftliğine, kalan paranın % 75’ini Damadın kaynanasının dediği yere verse ve bu arada
Şehrizart-zurt Konaklarından dört konak alsa, elde halen 30 Milyon Avro kalsa, söyle bana eyy TÜBİTAK-TAK-TAK, oğlanın babasının evdeki parası ne kadardır?

-Yek adet İranlı bir veled-i zina, Türkiye’nin cari açığının %15’ini kapatıyorsa, tüm cari açığımızın kapatılıp kâra geçmemiz ve kıçımızı örtmemiz için daha kaç tane İranlı velede ihtiyacımız vardır?

-Madem hepsi MONTAJ-DUBLAJ, Haram Havuzuna para verdiklerini açıklamaktan çekinmeyen, Türk Milletini a..na koydukları için Başbakan’dan plaket alan sepet iş adamlarını, hiç çalışmadığı halde aylık kirası 60 Bin TL olan evde oturan çocuğun 7 adet para kasasını, ayakkabı kutularında ve yatak odalarındaki milyon-milyon avroları, nereye sokacaksın eyy TÜBİ TAK-TAK-TAK?

-Bir baba oğluna vakıf bağışlasa, adı bilinmeyen biri de, bu vakfa bir defada 100 Milyon Dolar bağış yapsa, o oğlan eline yayı ve oku alıp, utanmadan “Ya Hak” deyip ok atsa, o ok kimin kıçına batar?

-Ey TÜBİ TAK-TAK-TAK, bu hafta Süper-Loto’daki tutacak rakamlar hangileridir?
Sakın bilmiyorum deme, inanmam. Hayvanat Bahçesinden Müdür almayı biliyorsun, buz gibi sağlam tapeleri montaj-dublaj yapmayı biliyorsun da,
altı tane rakamı mı bilmiyorsun!
Bak küserim ama haydi söyle, söyle…

Sağlık ve başarı dileklerimle 11 Haziran 2014
Rifat Serdaroğlu

DR. ZAFER ÖNER’DEN “İLHAN”

Page_1
Oğlum,

Mütekait İlhan,
Birlikte hep güzel anlar yaşadık seninle küçüğüm.
Hep güzel anlar…
O köşedeki masamıza oturduğumda,
gözlerim kapıya takılırdı heran
nerde kaldı bu küçük İlhan…
Fıkra kutusu İlhan
Hacettepe tarihi İlhan…
Gülme krizi sebebi İlhan…
Page_1
Huysuz geldin huysuz gittin şu Hacettepe’den,İlhan Henüz yeni uzmanken yaşlı hocalarlarından birine kolundaki saati göstererek
böyle geç bir saatte hastaneye gelinmemesi gerektiğini söyleyip
adamcağızı şaşkına çevirdin, ama sana kızamadı…
Ben yapsam belki de döverdi İlhan…
Page_1
En açık saçık fıkraları hocalarına hem de bayan hocalatına anlattın,
kahkahalara boğdun 
Herkes ağzının içine baktı ,bitmesin diye İlhan
başka yok mu diye,İlhan
Bir hindi fıkrası vardı ya İlhan
Ben hâlâ anlayamadım,hindinin ne işi vardı orda İlhan…oğlunun düğününü ABD de yaptın o uyduruk olduğunu söylediğin ingilizcenle, derler ki Amerikalıları gülmekten krize sokmuşsun İlhan.
ILHAN7Aydın bey Aydın bey diye anlatırken,ilk defa ciddi ciddi
hocamız Aydın’ı anlattığını sanıp bağlantı kurmaya çalışırken
torunundan söz ettiğini anlayınca basmıştım kahkahayı,
bu sefer de;ciddiyetinden, İlhan…

Bulunduğun ortamı panayıra çevirip
insanları kahkahalara boğarken sen de en az onlar kadar bastın kahkahayı,
hem güldün hem güldürdün hem öğrettin İlhan…
her birimizin her defasında nefesimizi kestin İlhan.

ILHAN6

Huysuz geldin huysuz yaşadın huysuz gittin şu Hacettepe’den
Hiylen olmadı,çalıp çırpman olmadı
Dürüst geldin,dürüst gittin,sadece bir soruşturmayla da yırttın İlhan !

Zor işlerin cerrahı olduğuna son günlerinde tanık oldum…
Nasıl çıkardın o idrar yolunu, o bağ dokusunun içinden,
Ve de yırtmadan İlhan?

ILHAN11

Espiri kabiliyetini zekâna katıp,o engin kültürünle bezeyip
hepimizi en sıkkın günlerimizde neşeye boğdun , İlhan
Beş gün küçüksün diye 
ağabeylikten düştün mü sandın İlhan. 
Ağabey İlhan 
Hep öyle kal İlhan abi…
Hep öyle kal

ILHAN13

ADİL KARCI’DAN “BAKKAL DEFTERİ”

BAKKAL DEFTERİ

Soyadı kanunu öncesinden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, bizim mahallede oturan herkesin bir lakabı vardı. Adanalı değilsen, bu lakap öncelikle geldiğin şehirle ilişkili bir şey olabilirdi; mesela tüm ailenden bahsediliyorsa, “Malatyalılar” gibi, ya da ailenin bir ferdinden bahsediliyorsa “Malatyalı Bekir” gibi, “İstanbullu İbrahim” gibi. Eğer Adanalıysan, mesleki veya fiziki bir özelliğin öne çıkartılırdı. Bakkal Şaban, Duvarcı Rıza, Kel Mehmet, Şaşkoloz Perihan, Çolak Sabit gibi… Bu lakaplar saygınlığa göre de değişirdi tabii ki. Mahallenin en zengini olarak bilinen ve o devirde konak sayılabilecek iki katlı kocaman evde oturan Fuat abinin ailesine, babasının adından dolayı “Zihni Beyler” derlerdi. “Zihni Beyin oğlu…”, “Zihni Bey’in karısı…” olarak anıldıklarından dolayı, oğlunun adının Fuat, karısınınkinin ise Ziynet olduğunu çoğu mahalleli bilmezdi bile. Biz orta halliydik, Akil Usta, Kudret Abla ve Adil olarak bilindik hep.

Ama, Çiftekafa Nuri gil bu konuda bir istisna olmuştu. Birkaç yıl önce mahalleye kiracı olarak gelen Hayriye teyzenin bir oğlu iki de kızı vardı. Elbistandan’dan geldikleri için önce “Elbistanlılar” denilen bu babasız ailenin daha sonraları şehirsel lakaplarından vaz geçilmiş, ferdi lakapları öne çıkartılmıştı. Kocasını kaybetmesine sebep olan kazadan dizi zedelenerek kurtulan Hayriye teyzeye “Topal Hayro”, ortası ezik uzunca bir kavuna benzeyen kafa şekli nedeni ile de oğluna “Çiftekafa Nuri” denilmeye başlanmıştı. Ancak, kızlarından bahsederken “Elbistanlının kızları…” diye lafa başlanırdı. Ekmek parası kazanmak zorunda olan dul kadın ya para karşılığı leğende çamaşır yıkar, ya da zengin mahallelere ev temizliğine giderdi. Oğlu Nuri bizim yaşlardaydı ama iki kere sınıfta kaldığından dolayı biz ilkokul dördüncü sınıftayken o hala ikinci sınıfta okuyordu. İşe gittiği günlerde, Topal Hayro yaşı küçük olan kızlarını “göz-kulak” olunması ricası ile komşulara bırakır “bak teyzesi bunlar evi de avluyu da süpürebilir, çamaşır bile katlayabilirler” diyerek onlara iş yaptırılabileceğini ima ederdi. İş yaptırmak bir yana, komşular bu yetim kızları memnun etmek için ellerinden geleni yapar, oturur onlarla evcilik bile oynarlardı! Bu nedenle de kızlar annelerinin ev temizliğine gittiği günleri iple çeker ama çamaşır günlerinden nefret ederlerdi, zira çamaşırda anneye yardım mecburiyeti vardı.

FOTO-3

El yazısı ile, kuyruğu yukarıya doğru uzayan bir “e” harfi, ardından yelkene benzeyen sivri bir şekil ve dalgalana dalgalana inişe geçen bir çizgi… Elimdeki “veresiye defteri”ne baka baka Bakkal Melehat’a ekmek almaya gidiyorum… Şimdi yine bir “e” yazacak, el yazısı ile küçük “L”harfine benzer bir şekil çizerek devam edecek, sonra yine üç dört dalgalı çizgi ile aşağıya inerek “ekmek” kelimesini tamamlamış olacak. Bu dalgalı çizgi bana Melahat ablanın dalgalı saçlarını hatırlatırdı hep. Defterde en çok da ekmek yazılıydı, zira her gün birkaç tane almak zorundaydık. Bakkal Melahat’ın eli bu şekilde “ekmek” yazmaya o kadar alışmıştı ki, hepsi tıpatıp aynı olduğundan, kalemle yazılmış değil de mühür ile basılmış sanırdınız.

Aslında dükkan Bakkal Asaf olarak anılan babasınındı. Fakat ilkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başlayan Melahat işe öylesine sarılmış (ya da buna zorlanmış) olmalıydı ki, günün her saatinde onu dükkanda görmeniz mümkündü. Bu nedenle de bir müddet sonra “Bakkal Asaf” tabiri kullanılmamaya başlamış ve yerine “Bakkal Melahat” gelmişti. İfadesiz bakışlarına, az konuşmasına rağmen Melahat Ablayı çok severdim. Biraz tombulca olan bu ablamız sessiz sakin bir kızdı ama hiç gülmezdi.

photo-18

“İki ekmek” dedim. Yan taraftaki camlı dolabı açtı, üzeri iyice kızarmış olanlarından iki tane ekmek çıkarttı, elimdeki veresiye defterini aldı, önce kendi önündeki kocaman deftere, daha sonra benim küçük deftere, imzasını atarcasına, “20 ekmek” yazdı. Buradaki “yirmi” iki ekmek olduğunu ve tutarının yirmi kuruş olduğunu ifade ediyordu. Adet, tane filan yazmaya gerek yoktu, zira ekmek on kuruştu, yirmi yazılınca iki tane olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı. Melahat abla sattığı diğer malların da kaç tane veya kaç kilo olduğunu yazmazdı. Mesela, “10 çivit” demek “iki adet çivit” demekti ve ikisi on kuruş demek oluyordu. Stenoya benzeyen yazıyı kendi mi icat etmişti yoksa uzun uzun yazmaya üşeniyor da ondan mı baştan savıyordu, bunu önceleri çözememiştim. Fakat daha sonra anladım ki bu kargacık burgacık yazı tarzı babası Asaf Amca’nın yazısının taklidiydi. Zira ara sıra dükkanda rastladığım Asaf Amca bizim deftere her şeyi aynı kızı gibi yazıyordu. Bu şekilde yazmayı kızından öğrenmiş olamayacağına göre, demek ki Melahat onun tarzında yazıyordu ki babası okuyabilsin!

Altın sarısı somun ekmeklerin üzerindeki kahverengi-siyah kıtırları bitirebilmek için eve dönmekte acele etmiyordum. Eve girdiğimde sofra kurulmuş anne ve babam beni bekliyorlardı. Verdiğim ekmeklerden birisini (tazeliğini kaybetmemesi için) ekmek bezine saran annem “Yine bu ekmeklere fare dadanmış” dedi gülerekten. Önceleri iştahım kaçar diye yemekten önce ekmek yememe kızıyorlardı ama baş edemeyince karışmaz olmuşlardı artık. Fakat, yemekli misafir geleceği gün beni uyarıyor, yolda gelirken ekmekleri tırtıklamamamı tembih ediyorlardı.

Annemin tabiri ile “veresiye defteri”, genel tabirle “bakkal defteri”, herkese verilmezdi. Sanılanın aksine, defterle alışveriş yapanların parasal imkanı yok demek değil, “kredisi var” demekti! Birincisi, bozuk para bulma derdinden kurtuluyordunuz, hem bakkal hem de siz. İkincisi, o an para olmasa bile birçok ihtiyacınızı alabiliyordunuz. Üçüncüsü, alışverişe gönderilen çocukların yolda para kaybetme gibi bir riski olmuyordu. Kısacası, bizim o günkü “bakkal defteri” sistemimiz bugünkü kredi kartı sisteminin ata babasıydı! Üstelik ekstresini cebinizde taşıyabildiğiniz , borcunuzun ne kadar olduğunu her an görebildiğiniz etkin ve güzel bir sistem!

Mahallemizde iki bakkal vardı; Bakkal Melahat ve Bakkal Şaban. Şaban amca borca mal satmazdı, bu nedenle de defter filan kullanmazdı. Bu iki bakkal sanki aralarında anlaşmışlar gibi, bazı malların satışını diğerine bırakarak onun da kazanç sağlayabilmesine olanak sağlarlardı. Mesela Melahat Abla buz satmazdı. Gazyağı satmazdı. Sebze meyve türünde hiçbir şeyi dükkanına sokmazdı. Bunlar Bakkal Şabanın envanterinde olan mallardı ve mecburen peşin para ile ondan alırdık. Buna karşılık zetinyağı, sabun, çamaşır sodası, çivit (beyaz çamaşırlar kaynatılırken mavimsi beyazlık kazansın diye suya konulan zar şeklinde mavi tablet), dikiş iğnesi, makara ipliği vs. gibi malları da Bakkal Şaban’da bulamazdınız. Rakip dayanışması gibi bir şey yani…

IMG_0900

Bakkal alışverişleri genelde biz çocukların işiydi. Bakkala giderken “Anne, bir tane sakız alayım mı?” , ya da “beş kuruşluk akide şekeri yazdırayım mı?” şeklindeki sorularla bahşişimizi garantiye alırdık. Zira izin alınmadan alınan bir kuruşluk bir şey bile hemen fark edilirdi. Ailenin büyüğü getirilen mallarla küçük deftere yazılanları karşılaştırırdı. Ay sonu geldiğinde ise bu küçük defterle bakkaldaki büyük deftere yazılanlar bir bir kontrol edilir, toplamalar yapılır, mutabakat sağlanır ve hesap kapatılırdı. Bakkal kendisindeki büyük deftere hemen yeni bir sayfa açar, müşterisine de bir avuca sığacak büyüklükte yeni bir defter verirdi. Alınan her şey anında her iki deftere de yazılırdı ve bu süreç hep böyle devam eder giderdi.

Bir müddet sonra hepimizin dikkatini çeken bir şey olmaya başladı. Bakkala doğru hangimiz yürümeye başlasak Çiftekafa Nuri peşimize takılıyor, alışverişimiz bitene kadar bizi biraz uzaktan izliyor sonra hiç konuşmadan aksi istikamete doğru yürüyüp gidiyordu. Yani, aldığımız şeker, sakız, bisküvi vesaireden kendisine de biraz verelim diye bir beklentisi olmadığını bilmemizi istiyor gibi davranıyordu. Ama niye gelip bizi seyrediyordu ki acaba?

“Bakkal deferi!” diye bağırdı Cinik Salih “Bakkal defteri yok onların!” Oturduğumuz ağacın altında bu konuyu konuşuyorduk o gün sabahtan beri. Çiftekafa’ya bizi neden takip ettiğini soramıyorduk, zira alınganlık yapabilirdi. Babası olmadığı için içimizde tuhaf bir acıma duygusu hissederdik onu görünce ve normalden daha fazla yakınlık gösterirdik kendisine. Ama Nuri genelde durgun, hüzünlü ve içine kapanık bir şekilde bize mesafeli dururdu.

– Lan ona da bir defter alak mı? dedi Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit.

Burada bu sözü söyleyebilecek en son kişiydi Macit. Hepimiz duyduğumuza inanmamışçasına suratına baktık. Zira, babası bakkaldı ve defter kullanmıyordu. Yani kendilerinin de defteri yoktu!

– Alsak neye yarayacak, dedim? Hem nereden bulacağız, Melahat abla o defterleri satmıyor ki.

– Okulun yanındaki kitapçıda var, ben sordum beş kuruşmuş, diye sürdürdü konuşmasını Macit.

– Tamam, aldık diyelim, neye yarayacak, Melahat Abla ona borca bir şey mi verecek ki defteri var diye? dedim.

– Gidip Melahat Ablayla konuşalım, dedi Salih.

– Melahat Abla ne yapabilir ki olum, Asaf Amca asıl sahibi dükkanın. Geçende gördüm kızına kızıyordu, hesabını kapatmayan birisine satış yapmaya devam etmiş diye.

Akşam olayı olduğu gibi babama anlattım. Kahvesindeki son yudumu içen babam “Ben hemen geliyorum” diyerek evden çıktı ve hakikaten birkaç dakika sonra geriye geldi. Elinde tuttuğu yeni bir bakkal defterini anneme uzattı ve;

– Hanım bunu al, Hayriye hanıma götür. Asaf efendi kendisine hesap açtı, gerektikçe kullanabilir, ödemede sıkıntısı olursa da dert etmesin, böyle söyle kendisine, dedi.

Defteri alıp Hayriye teyzelere giden annemin peşine takılmak istedimse de babam bırakmadı ve bu konuda kimseye bir şey söylememem için beni uyardı. Defter verilirken yanlarında kimse olsun istememişti demek ki.

Ertesi sabah daha kahvaltı hazırlığına bile başlamamıştık ki pencerenin önünden geçen bir çocuğun:

– Arkadaşlar, ben ekmek almaya gidiyorum. Gelen var mı, beraber gidelim! diye bağırdığını duydum.

Yüksek sesle konuştuğunu ilk defa duyduğum için Çiftekafa Nuri’nin sesini tanıyamamıştım. Pencereden baktım, elindeki bakkal defterini havada sallaya sallaya yürüyor, ilk defterli alışverişine birileri şahit olsun istercesine bize sesleniyordu. Pencereden baktığımı fark edince defteri göstere göstere “bakkala gidiyorum, hadi sen de gelsene” işareti yaptı eliyle. Kendisini tanıdığımdan beri ilk defa gözlerinde hüzün olmadan .gülümsediğini görüyordum!

Adil Karcı – 3 Haziran 2014

IMG_0949

ANJİYO ACEMİSİ

BİR ANJİYO ACEMİSİNİN HATIRALARI

 

Angelina adında hiçbir kimseyle karşılaşmamış olmama rağmen, “Anjiyo” kelimesi bana hep “Angelina”  ismini çağrıştırmıştır.  Neyse ki, son yıllarda “Anjelina Jolie” diye bir hatun piyasa çıktı da belleğimdeki bu soyut isme somut  bir karşılık bulabilmiş oldum.

 

Herkes anjiyo olabilirdi ama ben olmazdım, zira ben “iyi kalpli” idim, kalbim sağlamdı yani.  Kimsenin bana “damarı tuttu” diyemeyeceği kadar da sakin  birisi sayılırdım ve bu nedenle damarlarımın da iyi olduğundan hiç şüphem yoktu.    (Benim sakinliğim el bombasının piminin çekilmemiş hali gibidir aslında ya, neyse).  Kısacası herkes hasta olur, anjiyo vs. olur ama ben olmazdım, zira yıllardır  boşuna mı yüzmüştüm, top oynamıştım?   Boşuna mı  haftada üç gün sabahın köründe yayan yapıldak yollara düşüpyürümüştüm spor olsun diye?  Sigarayı bile “günde bir adet” ortalamasının üzerine çıkartmamıştım ömür boyu.

 

Birkaç gün önce bir sabah yine grup olarak yaptığımız yedi kilometrelik sabah yürüyüşünün henüz başındayken akciğerlerimde bir yanma hissettim.  Biraz sonra da göğsümde giderek artan bir ağrı belirdi ve de kollarımda uyuşma başladı.  “Ulan aman, olmaz-olamaz derken kalp krizi ile karşılaşıyor olmayaydım?”  Arkadaşlara;

 –        Beyler, tempoyu düşürelim biraz, dedim.

 Yüzüme tuhaf tuhaf baktılar, zira yıllardır onlardan  hızlı tempoda yürümelerini isteyen bendim ve şimdi ilk defa  yavaşlamalarını istiyordum.  Durumumu kısaca anlatınca hemen geriye dönmeyi, hastaneye gitmeyi filan teklif ettiler bana.  Yiğitliğe bir şey sürmemek için  “yok, gerek yok, şimdi geçer” dedim ve yürüyüşü zar zor  tamamladım. 

 

Eve döndükten sonra bu olayı duyan ortanca damat özel bir hastanede çalışan ve branşının gerçek uzmanı olarak ün  yapmış bir “Prof” dan randevu almış.  Aile efradımın ısrarı ile, ama  hala “ben iyiyim boş yere doktora gidiyoruz” diye düşünerek,  öğlenden sonra vardık hastaneye.  Muayeneyi bitiren doktor;

 

–       “Altmış sekiz yaşına gelmişsiniz ama  hiç anjiyo olmamışsınız, size bir anjiyo yapsak çok iyi olur.  Zira, EKG’ye bakarsak çok sağlıklısınız ama anlattığınız ağrı şekli beni şüpheye düşürdü.  Ne dersiniz?

–       Ne zaman yaparsınız?

–       Öğlen çok fazla yemek yememişseniz, akşam üzeri yaparız.

 Doktor kararına boynumuz kıldan ince… zira doktor raporu ile mühendis kazığı değiştirilemez!  Yardımcı bayan beni güzel manzaralı bir odaya çıkarttı.   Odanın keyfini tam çıkartmaya başlamıştım ki bir oğlan daldı içeriye, elinde bir pilli traş makinası.

 –        Bacaklarınızı traş edeceğim efendim.

–       Oğlum sen yanlış odaya geldin herhalde, ben cinsiyet filan değiştirmiyorum, anjiyo olacam anjiyo, annadın mı?

–       Biliyorum efendim onun için geldim zaten.  Hem ondan sonra hemen şu kıyafetlerinizi de değiştirseniz iyi olur, doktor her an sizi isteyebilir.

 Daha önce bir bayan hemşirenin (niye “bayan hemşire” dediğimi sonra anlatacağım)  yatağın üzerine bıraktığı şeylere bir göz attım; idamlık tipi arkadan cırtcırtlı bir mavi önlük ve de tanga benzeri bir alt giysi.  (Spor yaparken taktığımız suspansuarın ta kendisi).

–       Bu ne oğlum, bunu da mı giyeceğiz?

–       Evet efendim.

 

Bacak kılları tıraşı… tanga gibi bir don…  Bu işin sonu nereye varacaktı acaba, iyice kıllanmaya başlamıştım.  

 –       Siz karyolanıza yatın, öyle götüreceğiz sizi,  dedi, içeriye dalan iki hastabakıcı.

–       Yahu sapasağlamım, yürüsem?

 Anladım ki orada şartları ben koyamıyordum.  Sonuçta doktora teslimdim, operasyon başlamıştı ve gözlerim ekrandaydı.  Nasıl olsa “bir şeyiniz yok, iki saat sonra taburcusunuz” diyeceklerdi, eh biraz katlanmak gerekti bu sıkıntıya. Ama öyle olmadı, birilerini çağırdı doktor, bitişikteki camlı odaya gittiler, ekranlara filan baktılar sonra yanıma geldi;

 –       Kalbinizi besleyen damarlardan birisi %90 tıkalı.  Stent takacağız, ne dersiniz?

 Hoppalaaa!   Bu hiç de hesapta yoktu.  Ne diyebilirdim ki?  “Bakın benim teşhisime göre…” diye başlayıp bir iki tıbbi terim kullanarak espri yapacak kadar bile bilgim yoktu bu konuda.  Sadece “takın gitsin” diyebildim.  Bu operasyonun, yüzde bir ihtimalle de olsa, açık kalp ameliyatına dönüşmesi ve hatta ölümle sonuçlanabilmesi bile ihtimal dahilindeymiş meğerse.

 

Bir çeyrek saat daha bu sıkıntıya katlandıktan sonra “Geçmiş olsun”lar eşliğinde gönderdiler beni yoğun bakım odasına.  Ortada ciddi  bir durum varmış demek ki.  Neredeyse öbür tarafa yolcuymuşuz da haberimiz yokmuş be!

 

Beni yatırdıkları yer yoğun bakım ünitesinin içinde camlı bir bölme ile diğer dört yataktan ayrılmış tek kişilik bir odaydı ve solumda dışarıya bakan büyük bir penceresi vardı.  Manzara da o kadar güzeldi ki, kur pencerenin önüne çilingir sofrasını, kırlara, bayırlara, ağaçlara çiçeklere baka baka demlen… Eh tabii, kollarına bağlı bir sürü cihazdan kurtulabilirsen!

 

Koğuş şeklindeki diğer  bölümde bulunan  dört yatağın ikisi boştu, diğerlerine de iki  kadın hasta yatırmışlardı.  Bonelerinden dışarıya taşan kırçıl saçları nedeni ile kadınların yaşlarının ellinin üzerine olduğunu  tahmin etmem zor olmadı.  İçimden onlara  şifalar diledim.

 

Yatmakta oldukları bölmeye doğru bakarak bayanları rahatsız etmek istemediğimden, solumdaki pencereden dışarıyı seyretmekten başka yapabileceğim bir şey kalmıyordu.  Bazen ağaçları sayarak, bazen bulutları bir şeylere benzeterek, bazen havadaki kuşları (güya) beyin gücümle etkilemeye çalışarak vakit geçirmeye çalışıyordum.  Hep açık durumda olan sürgülü camlı kapıdan gülerek, kıkırdayarak dört tane genç kız daldı odama.  Bazılarının inancına göre “cennette erkeklere verilecek yetmiş iki huri”yi hatırlayarak, “Ahaa, gidicisin olum, yetmiş iki hurinin dört tanesini avans olarak gönderdiler işte!” diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.  Ama dur hele yahu, hem ben bu safsataya inanmam, hem gerçek bile olsa, benim böyle bir beklentim hiç olmadığı gibi bu taraklarda bezi olan birisi de değilim. İstemeyene niye huri versinlerdi ki?   Meğer nöbet değişen stajyer hemşirelermiş!  Yanlarına mavi kıyafetli bir oğlan geldi, kızlardan bir tanesi bana yapılan uygulamalarla ilgili bilgileri ona aktardı, sonra kızların hepsi “geçmiş olsun amca” deyip gittiler.  Eh, kızlar “huri ise” bu oğlan da olsa olsa “Nuri” dir diyerek;

–       Nuri,  su içmem hala yasak mı?  dedim.

–       Benim adım Baki amcacığım ve size bakmakla yükümlü hemşireyim.

İstediğiniz kadar  da su verebilirim ve de zaten çok su içmeniz gerekecek.

–       Yahu hemşirenin erkeği olur mu  be oğlum?

–       Evet, artık öyle.

 

“Su” dedikçe verdi, “su” dedikçe dayadı bardak bardak…  Eeee?  Bu kadar su nereye gidecek?  Benim bölmemin dışındaki masada oturmakta olan “Baki hemşire”yi çağırdım ve içimde biriken sıvıları nasıl tahliye edebileceğimi sordum, zira doktorun atardamara giriş yaptığı  yerdeki bacak  damarlarımın içerisinde bir alet bırakmışlar, kımıldarsam kırılabilir ve tehlikeli olabilirmiş.  Çarmıha gerilmiş İsa gibi yatacakmışım yani.

 –       Ya ördek veririz veya devamlı drenaj sağlayacak (bilmem ne) aparatı takarız oranıza.  Ama ayağa kalkmak yok!

 Böylesine nahoş bir iş için kullanılan kaba  “ördek” denildiği için o güzelim ördekler adına hicap duydum ama “orama-burama bir başkasının bir şeyler  takması” düşüncesi de hiç mi hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki ördek benim hatırladığım gibi değilmiş artık, tek kullanımlık işlevsel bir şey olmuş.  İyi de, sağ kolumda devamlı takılı bir tansiyon aleti, sol elimin üzerine saplanmış bir serum, başımı kaldırmam bile  yasak, nasıl becereceğim bu işi?    Ben bu  konuyu Baki ile tartışırken  genç bir  hemşire kız dalmaz mı içeriye?  

 –        Biz yardımcı oluruz amca sen merak etme, dedi yeni gelen.

–        Zaten ihtiyacım yok şimdi, olursa söylerim dedim, utanıp sıkılarak.

 Ulan ben bu işi erkek hemşire yardımı ile yapmayı kabullenemezken, başıma şimdi de bir kız çıktı iyi mi?  Çatlar ölürüm bundan iyi valla!  Neyse, sonuçta benim bölümden çıkıp hasta kadınların yattığı koğuşa geçtiler.

 

Alkol nasıl şişede durmaz ise, içilen su da vücutta durmuyor işte.   Basınç arttıkça artıyor, ben ise hala pencereden dışarısını seyrederek bu “sıvı tahliyesi” kabusunu kafamdan atmaya çalışıyorum. Küçük damadımın kardeşinin o hastanenin muhasebe müdürü olması nedeni ile olsa gerek, mesaisi bitip de eve gidecek olan tanıdık tanımadık bir sürü doktor odama gelip bana geçmiş olsun dileklerini sunmaya başladılar.  Bu kadar doktorun yanıma gelmesi diğer bölümde yatan iki kadının da dikkatini çekmiş olmalı ki, ikisi de yatak arkalıklarını dik duruma getirip yataklarında oturdular ve gözlerini bana diktiler.  Allah bilir hakkımda ne düşünüyorlardı?  Ya “zengin-kodaman”, ya “meşhur bir politikacı”, ya “eski artist” veya “mafia babası” filan diyorlardı mutlaka.  Bu ziyaretlerden sıkılmıştım ama bir şey diyemiyordum, neticede gelenlerin hepsi de doktordu ve yoğun bakım ünitesine girebilirlerdi. Karşımdaki hasta kadınlara “yok be bacım, valla ben de sizin gibi sıradan bir adem oğluyum” demek isterdim ama bunu onlara duyurabilmem  için bir megafon kullanmam lazımdı.

 

Artık yatağa kaçıracak raddeye gelmiştim neredeyse, ki bu benim için daha da vahim bir durum demekti.  Giden gelen doktorları gördükçe bana olan saygısal yaklaşımı daha da artan Baki hemşireye seslenmek zorunda kaldım sonuçta.  Baki’nin yerine otuz iki dişini göstererek sırıtan, at kuyruklu Müge hemşire belirdi kapıda. 

 –       Emret amcacım benim!

–       Baki nerede?

–       Akşam yemeğine indi.  Az sonra gelir.  Bana söyleyin ne istiyorsanız…

–       Yok,  Baki gelir gelmez bana gönder.

–       Tabii ki.

 Bekle bekle Baki gelmez.  Dış bölümdeki masada oturan Müge hemşire sıkıntımın farkına varmış olmalı ki cep telefonu ile Baki’yi aradı.   Az sonra odama giren Baki bana “Hızır Aleyisselam” gibi göründü o an.  Kurtarıcım gelmişti sonunda!

 

Karşıdaki kadınlar gözlerini bana dikmiş hala öyle bakıyorlardı.  Neyse ki  odamın cam bölmesini içeriden kapatacak boydan boya bir perde vardı.   “Kapat şu perdeyi ve bana hemen bir ördek getir” dedim basınçtan artık nefes almakta zorluk çekerek ve boğuk bir sesle.  Baki ördek getirmeye giderken Müge hemşireden perdemi kapatmasını istedi.  Kız odaya girdi, baş ucu tarafımda toplanmış perdeyi tuttu, önce yarıya kadar çekti, sonra kapıya kadar tamamen kapatacaktı ki…  (ne olduğunu yattığım yerden benim görmeme imkan olmayan silindirik bir cisme basmış  olsa gerek) ayağı kaydı ve  bir çığlık atarak elindeki perde ile birlikte yere düştü.  Bizim perde tavandaki kornişle olan resmi nikahına son vermiş,  Müge hemşire ile nişanlanmış ve şimdi yerde sarmaş dolaş olmuşlardı.   Bu defa değil otuz iki, bir tek dişi bile görünmeyen kız ağlamaklı bir halde yerden kalktı “merak etmeyin hemen hallederiz” gibilerde bir şeyler söyleyerek dışarı koştu.  Baki ise kapıya dikilmiş, elindeki ördekle şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

 –        Ne  diyor lan bu?  Neyi halledecek?  Perde yok artık, yenisini mi getirip takacak?  Kaç saati bulur lan bu  tamirat?

 Çocukcağız acil bir çare bulma telaşı içerisinde kem-küm ederken “Mafia babası” havasına girmenin tam zamanı olduğuna karar vermiş olarak,

 –       Bana bak, bir dakikaya kadar buraya Saddam bantı getireceksin, yoksa gerisini sen düşün diye kükredim.

 İlk körfez harekatında, Saddam’ın İncirlik Hava Üssüne Scud füzesi atacağı söylentisi yayılmış ve insanlar (olası bir zehirli gaz saldırısına karşı) ek tedbir olarak pencerelerini hava geçirmeyen naylonla kaplamayı düşünmüşler, naylonu da pencerelere koli bantı kullanarak yapıştırmışlardı.  Odur budur koli bantı Adana’da “Saddam bantı” olarak bilinir.  İnsanımızın kıvrak ve espri dolu zekası işte…

 –       Yoğun bakımı hemşiresiz bırakıp gidemem, nöbetçi doktordan telefonla yardım istesem?  Hem sonra Saddam bantı nedir, yanlış bir şey gelmesin?

 –       Bana bak!  Ya hemen fırlar sen getirirsin ya da ben yapacağımı bilirim!  Daha Saddam bantının ne olduğunu bilmiyorsun, kalkmış hemşirelik yapıyorsun, Allahın cahili!

Muhtemelen “Belanın feriştahına çattık” diye düşünen oğlan fırladı gitti ve hakikaten bir dakika içerisinde elinde bir koli  bantı ile geldi.  Bir elinde iplik, diğerinde çuvaldız yavrusu bir iğne ile perde halkalarını tamire hazırlanan Müge hemşireye de  bağırdım:

 –       Kız!  Bırak o elindekileri de getir o perdeyi çabuk!

 Kasıklarımdaki basınçtan artık dayanamaz durumda gelmişim, şakaklarımdan şırıl şırıl terler akıyor…

 –        Önce şu kapıyı kapatın.  Sonra o perdeyi dışarıdan cama yapıştırın.  Bak yarım dakikada yaptınız  yaptınız, yapamazsanız sonucuna katlanırsınız!

 Bu koşuşturma ve bağırışma koğuşta yatan iki kadının daha da fazla merakını cezbetmiş olmalı ki, sürekli izlemek bir yana, ayağa kalkabilseler neredeyse odama kadar gelecekler!  Neyse, tehditlerim işe yaramış olmalı ki, eciş bücüş de olsa, hemşireler perdeyi cama yapıştırdılar. Nihayet odada yalnız kalabilmiştim, perdem de kapalıydı artık.  Ördeği kullanarak rahatlamaya başladım ama içimde yeni bir korku; ya bant sökülür de perde yine pat diye yere inerse! Genelde hep korktuğum başıma gelmiştir ama neyse ki bir sakatlık olmadı bu defa.

 

Ohh be, dünya varmış da benim haberim yokmuş!  Hemen neşem yerine geldi  bittabi.  Benim hemşireler, Baki ve Müge, perdeyi sökmek için korka korka izin istediler, izin verdim.  Kadın hastalar da olayı anlamış  olmalılar ki, yatak sırtlıklarını düzleştirip yatmışlar ve yüzlerini  de duvardan yana çevirmişlerdi.

 

Artık yoğun bakımdaki işkencem sona ermiş, beni odama götürmelerinin zamanı gelmişti.   Baki hemşire yanıma geldi;

–       Amca, perdeyi asmayı geciktirseydik, hakikaten ne yapacaktın bize?  Gülümsedim,

–       Size bir şey yapmayacaktım ama yatağa yapacaktım!

 

Şu an aradan üç gün geçmiş durumda.  Sağ  bacağımdan başlayan ve giderek yayılan bir morluk vücudumu kaplıyor.  Sizin anlayacağınız, yavaş yavaş kuzguni siyah bir zenciye dönüşmekteyim.  50. yıl kutlamaları için Tarsus’ta buluştuğumuzda “bu zenci de nereden çıktı?” demeyin, bilin ki o benim işte!

 

12 Nisan 2014 – Adana