DR. İZZET BARIŞ VE PİRİ REİS

Pîrî_Reis_büstü

Sevgili arkadaşlar: 
Eyüp’ün gönderdiği sidide Zeki Müren, Tanbûri Ali
efendinin,”Dil harâb-ı aşkınım, sensin sebep
berbâdıma” şarkısını söylerken “sen” hecesinde öyle
bir alt notalara inmekte ki duyan rahmetliyi 
neuzzibillâh bas-bariton sanır.

Samsun’lu KBBci bizi tenvîr etsin de (aydınlatsın)  bir bakalım; 
insan kısmı kendi sesinin çoğunu kafa kemiklerinin iletimi ile duyduğuna göre herkes kendi sesini başkalarından değişik duymaktadır vesselâm. Öyle ise, sedâsı güzel hânendeler seslerinin güzel olduğunu nasıl keşfederler sence Yücel’ciğim?
“Onlara başkaları ‘mâşallah, sesin de pek güzelmiş‘ diyordur” deme sakın.

Hz.İsa’nın doğumundan 1983 yıl kadar sonra Prof.
Dr.İzzet (Barış) ağabeyle Suud’lu erkek öğrencileri
eğitmek için Al-Khobar’dan Hofuf’a arabayla giderken
de aynı eseri kasetten dinlemiş olduğumuzu anımsadım.

Hofuf, Suudi Arabistan’ın doğusunda bir köhne şehir olup, göbeğinin ortasında “Türk kalesi” nâm çamur kerpiçten devâsa bir yapı bulunmaktadır.

İzzet ağabey her zamanki sevimliliğiyle kızgın, Suud’lu öğrenciler ile tartışmasını anlatmakta, fakir ise araba kullanmaktayım, Zeki Müren de kasette. 
İzzet ağabey Suud’lu tıp öğrencilerine “Sizin için seksendört yaşındaki Pîri Reis’in kafasını bile kestirdik, daha ne yapalım lan” diye bir bağırmış ki muhabbetinizden gözleriniz yaşarır.

Doğrudur; rahmetli Pîri Reis o zaman 84 yaşında ve de 
kaptan-ı deryâ. Hürmüz adası kuşatmasında,(sanki adada
bok var da kuşatacak) Hofuf’daki Basra beylerbeyi
Kûbat Paşa rezilinden leventler için yiyecek istemiş
ki, sen misin isteyen. Kûbat rezili, “Müslüman halka
eziyet ediyor” diyerekten Pîri Reis’i padişaha bir
gammazlamış ki, o sırada oğlunu boğdurma işini henüz
bitirmekte olan Kanuni(!) Süleyman da Pîri Reis’i önce Mısır’a sürmüş, kısa bir süre sonra da “Tiz urun başını”
diyerekten bir fermân vermekle, haritasının ünü ile
günümüzde bile ısırılmadık parmak bırakmayan Pîri
Reis’imizin kafası şak diye kesilivermiş idi.
Dr. İzzet Barış’ın padişahların ölüm nedenlerini
anlatan kitabını okudunuz mu?
Yağmurun durduğu yok ki gök yüzüne bakalım birader.
Timur

HARITA1

HARITA2

HARITA3 copy

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CÜMBÜR CEMAAT”

Ak saray

DR. ZAFER ONER’DEN “CÜMBUR CEMAAT”
Önce mağara ya da ağaç koğukları vardı herhalde. Büyük patlamadan ne kadar sonra bilmiyorum.
Adem baba ilk “olduğunda” hangisinde;mağarada mı yoksa ağaç kovuğunda mı barınmıştı onu da bilmiyorum.
Apaçık ve orta yerde olması daha akla yakın,ama
dedim ya bilmiyorum.
Sonra galiba ağaç dallarının araları da kullanıldı,barınak amacıyla.

Sonra sırayla ya da sırasız,
dallardan,ağaç kütüklerinden yapılan
sığınak amaçlı yerlerin,
sonra toprak evlerin,
sonra taş evlerin yapıldığını sanıyorum,
sonra betonarmeler,sonra çelik konstrüksiyonlarla yapılan evler,malikaneler,apartmanlar,
gökdelenler…
Sonuçta bir barınak.
Kuş kullandığında yuva,
Ayı kullandığında in,
Insan kullandığında ev denilen barınak çeşitleri…
Ama bir eve kuş girdiğinde meselâ,
oraya kuş yuvası denmiyor
ya da ayı girdiğinde de “in” denemediği gibi!
Ya da ben kral olsam ve muhteşem bir eve girsem mesela,
orasının saray olmayacağı gibi ya da
bir saraya girdiğimde de kral olamıyacağım gibi.
Birşey anlatmak istedim ama beceremedim galiba.
“Yani padişah mı sarayı yoksa saray mı Padişah’ı yaratır” cümlesini açmak istedim!
Olmadı.
Boşverin böyle kalsın.

Devlet erkanı kullandığında konak,köşk,valilik,kaymakamlık
herneyse…Nihayetinde bir barınak.
Hanlar,hamamlar,köşkler,şatolar,konutlar,ve ensonunda da saraylar,
saraylar dediysem simit Saray’ları değil…
Türkiye Cumhuriyet’inin Cumhurbaşkanı’nın ikamet ettiği yer.
Konut değil,köşk değil,malikâne değil,Amerika’daki BEYAZ EV ise bizdekine de YEŞİL EV diyebilirdik ama o da değil.
Ne peki?
SARAY !
Hiç yakışmadı hem de hiç!

Madem saray,o zaman yıkılsın Türkiye cumhuriyeti,kurulsun yeni Osmanlı devleti
ve de
eski Osmanlı’nın döllerinden biri,genetik mirasını sahiplenerek padişah olsun ve çıksın tahtına. Nasılsa nesilleri tükenmedi hâlâ…
Hatta hilafet de gelsin isterseniz,Bağdâdi veya halefi bırakırsa eğer…
Yeni Türkiye dense de,
madem ki saray dendi bu muhteşem,
Hülya’nın konutundan daha sönük konuta,
o halde hemen
giysin sarığını,kaftanını,çarığını,yaptırsın tuğrasını,
otursun padişah tahtına,genetik hakkını kullanarak…

Değiştirin,değiştirin lütfen ikisinden birini
Ya saray kalsın içinde padişahıyla
Ya da orası konut olsun
İçinde bizim Cumhurbaşkanımızla…

Eğer burası Türkiye Cumhuriyeti ise
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın mekanının adı saray olmasın.
Saray Cumhurbaşkanı’na değil padişaha yakışır.

Üstelik,ne padişahlığa ne de kırallığa uyacak kimse yok ki şu anda ülkemizde. Ancak
seceresi uygun olanlar var ve de hemen bitiverirler ve çıkarlar önünüze
“ben bilmem kaç göbekten,
son Osmanlı Padişah’ının torunuyum”diye…
Baksanıza neredeyse İstanbul’un yarısına sahip çıkmıyorlar mı hâlâ
burası benim büyük dedemin mülküydü diye !
Bir taraftan azınlık vakıfları diğer taraftan Osmanlı kırıntıları…
Sanki yağma Hasan’ın böreği!

Unuttum ordunun kaldığı,kapsadığı bir mekan vardır her ülkede,
bizim dilde “kışla” denir adına…
Yayılmıştır ülkenin en ücra köşesine!

Eğitim ordusunun mekanına da okul,lise veya üniversite denir.
Mektep ve medrese devri kapanmıştır,tıpkı saray çağı gibi
ve çağdaş düzenlemeler yapılmıştır.
Öğrenim birliği,kız erkek birlikteliği gibi daha neler neler…

Milletin kapsadığı alana da,bölünür mü bölünmez mi bilemem,
vatan denir,VATAN !
Vatan da içinde ailelerin oturduğu bütün barınaklardan oluşan,
çok büyük bir birleşikevdir aslında…
işte vatanı,bu büyük birleşikevi askerler korurlar,
düşmanlarından.

Bu vatan içinde de iki eski,miras saraydan ve çok miktardaki simit saraylarından başkasına tahammülüm yoktur!
Topkapı ve Dolmabahçe mütevazı ve gerçek saraylardır.
Bir de adalet sarayı vardır.
Adalet aslında insanın vicdanındadır. Herhangibir mekana da ihtiyacı yoktur.
Adına ister saray deyin ister başka birşey
vicdan yoksa adalet de olamaz…
Boşuna dememişler adalet mülkün temelidir diye.
Madem ki mülkün temelidir o halde mülkün her zerresinde hissedilmelidir.
Heryerde ve her zaman hazır ve nâzır olmalıdır. Tıpkı güvenlik güçleri gibi…
Adalet ve güvenlik.

Babam bana tam teçhizatlı,birbirine yapışık iki askerden oluşan,naylondan yapılmış bir oyuncak almıştı.
Hafif meyilli bir düzleme koyduğunuzda,yukardan aşağıya doğru kendi kendine yürürdü,yolun sonunda da,
ya sağa ya da sola devrilirdi.
Tıkır tıkır ses çıkarırdı yokuş aşağı yürürken.
Tıkır tıkır.
Tıkır tıkır ülkemizin temel özellikleriyle oynuyorlar,
Hepimizin gözleri önünde;adaletimizin,ordumuzun ve herbir bireyimizin.
Osmanlıca dersleri…
Kız erkek ayrımı.
Haremlik selamlık.
Mecburi din dersleri ve onun da sadece bir fraksiyonu
Vahabî mi yoksa başkası mı yoksa hepsi birden mi ?
Sonra Fıkıh mıkıh herneyse
Sonra hicrî yıla geçiş,sonra Arap harfleri,bitmez ki
Çünkü o kadar çok şey yaptı ki Atatürk.
Bu ülkeyi çağdaş medeniyetler düzeyine çıkarmak için,öylesine okudu,çalıştı,çabaladı ki…
Ama başladılar yavaş yavaş yıkmaya işte…

Fen ve matematik tepe takla. Kimin umrunda ki varsa yoksa uhrevî dünya…
Velhasıl bindik bir öfke,şiddet ve kinden oluşan alamet-i cühelaya
gidiyoruz yokuş aşağıya tıkır tıkır felakete…
Sarayıyla,okulyla,kışlasıyla,camisiyle.
Yani cümbür cemaat…
Hangi çılgın bu yıkıma dur diyebilecek acaba?
Allah encamımızı hayreylesin
Dr. Zafer Önersaray1

ADİL KARCI’DAN “DOKTORUN TELESKOPU”

DOKTORUN TELESKOPU

 TELESKOP

Yetmişine merdiven dayamış, ama o merdivene çıkmamak için var güçleri ile direnmekte olan, biz kolej arkadaşları tarafından “Müneccim-i Ekber”lik payesine layık görülmüş bir arkadaşımız var.  Doktor olan bu arkadaşımızın aslında müneccimlikle falan hiçbir alakası yoktur. Astronomi konusunda  zır cahil olanlarımızı aydınlatabilmek amacı ile zaman zaman Ülker yıldız kümesinde yer alan “Yedi Kandilli Süreyya”ya “Yedi Kız Kardeşler” de denildiği gibi, çıplak gözle görülebilecek gezegenlerin nasıl net görülebileceği vesaire gibi bilgiler verir,  ne olduğunu pek çözemediğimiz siyah zemin üzerine rengarenk pırıltılar serpiştirilmiş gökyüzü fotoğrafları gönderir, “Galaksi”yi bir telefon modeline verilen isimden öte bilmeyen bizlere “Andromeda”nın, Orion’un ne olduklarını açıklamaya çalışır durur.  Kısacası, kehanette filan bulunmaz ama yine de bazı “mülevves” arkadaşlarımız tarafından biteviye  “Müneccim-i Ekber” tabiri ile iğnelenir.   

 TELESKOP 2

Rivayet olunur ki bu arkadaşımızın gökyüzünü inceleme merakı “Asuman” nedeni ile başlamıştır.  Asuman???   Arkadaşımızın onbeş yaşında olduğu yıl, İzmir’den gelip yüz adım kadar uzaklıktaki bir eve kiracı olarak yerleşen komşunun, kendisinden birkaç yaş büyük olan kızlarının adıdır Asuman.  O devirde evler bahçeli olduğundan ve arada başka ev de bulunmadığından, arkadaşımın karşı pencerede arz-ı endam eyleyen bu sarışın dilberi fark etmesi uzun sürmez.  Asuman ailenin tek çocuğudur. Bu genç kızın en büyük merakı ise, ana-babasının kendisini evde bırakıp sinemaya, gezmeye, komşu ziyaretine filan gittiği gecelerde, annesinin elbiseleri ile kendi kendine defile düzenleyerek vakit geçirmesidir.  Her neden ise, odasının pencere perdelerini de hep açık unutarak(!) yapar bu defileleri.  Kızın bu hatası(!) arkadaşımız tarafından da fark edilir edilmesine de “Hey, kapat şu perdelerini, göz zevkimi bozuyorsun! ” diye bağıracak hali yok ya!   Üstelik, bu defileleri izlemesi zamanla alışkanlık haline de gelir o zamanki kolej talebesi müstakbel hekimimizin.  Gelir gelmesine de, o zamanlar Tarsus’ta nadir rastlanan bir ten rengine sahip o cins-i lâtifi yüz adım öteden izlemek tatmin etmez olur onu.  Zira, hayaller de kurulmaya başlanmıştır artık.  Farz-ı mahal, ertesi gün Asuman ile yolda karşılaşmıştır.  

“Bi dakka bakar mısınız hanımefendi?” der.

“Buyurun ne istediniz?  Tanışıyor muyuz?”

“Ben şu karşıdaki  evde oturan komşunuzum.  Asiviral’iniz var mı? 

“Asiviral mi?  O da ne ki?

“Dudaklarınız için uçuk ilacı!”

“Ne alaka?”

“Az önce ‘Ne istediniz?’ diye sordunuz ya…  Ne istediğimi söylersem uçuk ilacına ihtiyacınız olabilir diye yani…”

Jupiter_50_kurus                                     (ANKARA’DA PARASIZ KALINCA : KIZILAY’DA ASTRONOMI)                                       

Yok, yok olmadı.  Böyle bir cıvık espri belki de çok güzel sonlanacak olan bir aşk romanını başlamadan bitirir.  O halde en iyisi muhavereye şöyle başlamalı 

“Tesadüfen sizi elbise denerken gördüm. Diğer renkleri de güzel taşıyorsunuz ama turkuaz rengi size çok yakışıyor,  güzelliğinize güzellik katıyor!”

“Ay gerçekten mi?  Teşekkür ederim!  Ama nasıl görebildiniz ki?”

Neymiş?   Demek ki daha yakından görmek gerekiyormuş!  E, nasıl becerecek bu işi?  Her defile gecesi kızın penceresinin önüne demir atmak suretiyle değil  herhalde.  Neyse, aradığı çare önüne çıkıverir bir gün.  Kalem almak için uğradığı Seher Kırtasiye’nin  sahibi beysbol sopası boyutlarında beyaz bir teleskop getirtmiş, vitrine koydurmuştur.  (Bakın, Tarsus’ta okuyup da “Seher Kırtasiye ve Selçuk Togo Abi’yi tanımıyorum” demeyin, sizi bu ülkeden sürerler haa..!)  Her ne kadar asumanı izlemeye yetersiz olsa da, Asuman’ı izlemeye yeterli olabilecek olan bu teleskop arkadaşımızın sahip olmak istediği tek nesne haline dönüşüverir o anda.  Öyle ki, kalem almak için girdiği dükkandan kalem yerine raptiye alır  ve sınava ödünç kalemle girmek zorunda kalır!  Ama olsun, teleskopun fiyatını öğrenmiştir ya!  Fakat önemli bir mesele çıkmıştır karşısına şimdi;  o teleskopu almak için bir yıllık harçlığı bile kafi gelmemektedir!  Neyse, günlerden bir gün cesaret edip Selçuk Abi ile pazarlığa oturur ve ilk taksitini hemen ödemek suretiyle yirmi ay taksitle aldığı o teleskopu götürür odasının “defile penceresi”ne kurar.  (Bu günlerde yüzlerce aya kadar uzatılan taksitli alışveriş sisteminin ülkemizde bu olaydan sonra başladığına inanılmaktadır).

 erdil yasaroglu

Neyse,  zor da olsa akşam olur nihayet.  Ama gel gör ki o gece defile yoktur!  Yine de müceddet aletinin ucunu perde aralığından çıkartıp Asuman’ın odasını hedefler.  Teleskop umduğundan daha güçlüdür, öyle ki, kızın masasının üzerindeki pelüş kediciğin bıyıklarını bile saymak mümkündür artık.  Sevincinden yüreği çiftetelli oynamaya başlar. Artık Asuman’ın defilesini yakından izleyebilecektir ve bir gün karşılaşırsa ona neyin yakışıp neyin yakışmadığı konusunda ahkam kesebilecektir.  Belki bu sayede ünlü bir modacı bile olacaktır gelecekte.  Niçin olmasındır yani?

 Defile ancak üç gün sonra, yani gelen ilk Cumartesinin gecesi başlayabilmiştir.  Tabii ki kızın perdeleri her zamanki gibi sonuna kadar açıktır, da,  arkadaşımız (uzayıp kısalan aletinin fark edilmemesi için) kendi perdesini biraz kapatmıştır.  (Lan ne zevzeksiniz be? Yahu şimdilerde ilkel sayılan o aletin iç içe giren boğumlarını ileri geri iterek, yani  “teleskopun boyunu” uzatıp kısaltarak,  net görünüm sağlamak gerekirdi o zamanlar.  Ne fesat adamlarsınız be?  “Alet” dediysek)

 Kız önce sarı bir elbise ile görünür pencere önünde.  Göğsündeki küçük lale figürü bile seçilebilmektedir artık.  Ne de yakışmıştır  haspaya!  Bizimkinin  “Lan Asuman da amma asumanmış  (ASUMAN = GÖKYÜZÜ)   yani haaa…” diye içi cızlarken kız, bir başkası ile değiştirebilmek için, üzerindeki elbisenin  omuz askılarını aniden aşağı indirmez mi?  

 Üryan geldim gene üryan giderim

Ölmemeğe elde fermanım mı var?

Azrail gelmiş de can talep eyler

Benim can vermeye dermanım mı var?

 FAIL

                                          (MÜNECCİM’DEN TELESKOP DERSİ)

Her ne kadar anadan üryan olarak tezahür etmemiş olsa da, kızın iç çamaşırlı hali arkadaşımızın içini gıcıklamaya yetmiştir.  Artık renge, desene, elbise şekline filan boş vermiştir moda uzmanımız.  Varsa yoksa elbise değiştirme sahneleridir seyredilmesi elzem olan!

 Eee, bizimkisi  Türk filmi ya…   Oda kapısının dışında ayak sesleri duyan arkadaşım, daha ilk işinde “Cürmü meşhut” yakalanmamak için,  aletinin ucunu hemen aşağıdaki Asuman’dan yukarıdaki asumana çevirip “Gök yüzündeee yalnız gezeeen yıldızlaaarrr….” diye bir şarkı ünneme başlar ve güya yıldızları temaşa eder. 

Çat kapı pederi içeridedir.

 “Ne o, sesin sedan çıkmadı bu akşam?  Ne halt etmektesin?”

Arkadaşım nutku tutuk bir vaziyette, omuzlar yukarıda boyun içeri kaçık bir pozisyonda, masum masum, bir eliyle teleskopu diğer eliyle gök yüzünü işaret eder.

“Yıldızlar sesten ürker diye mi korkuyorsun?  Konuşsana oğlum!” diye gürler babası,

 “hem sen bunu nereden buldun, söyle bakalım?”

“Taksit… harçlık… astronomi dersi… Selçuk Abi…kem… küm….”

“Peki bu cihaz bulutların ötesini de gösteriyor mu?”

“Yoo…”

“Ulan o zaman bu bulutlu havada hangi yıldıza bakıyorsun sen?”

Havanın açık mı kapalı mı olduğunun farkında bile olmayan, aklı sadece teleskop aletine temerküz etmiş olan hazırcevap arkadaşım:

“Zaten ben de bulutların açılmasını bekliyordum.” der ama  zılgıtı da yer:

“Allahıma saabiriiiynnn…  Biz ‘izan’ dedik, bu oğlan ‘uzan’ anlamış meğer!

 Boy uzamış da, akıl Allah bilir nerede?”   

 O anda kız defileyi bitirip odasının ışığını söndürmüştür ve,  zamanlama tesadüfen denk düştüğünden, baba  Asuman’ı fark edememiş, bizim esas oğlan da böylece  yırtmıştır “dikizci” damgasını yemekten.  Amma velakin, biraz sonra bulutlar gerçekten açılmaz mı?   Ucu gök yüzüne dikili duran teleskoptan son bir defa bakan arkadaşım da ay dedeyi ilk defa o gece yakından görmez mi?ay dede

                                                  (MİCHİGAN’DA AYDEDE)

Gözümüzün hep yükseklerde olmasını  dileyen bu arkadaşımız, bu olaydan sonra artık gerçekten ulvi hislerle, o meçhul ve gizemli aleme dalmış gitmiştir.  Üstelik Asuman’ı seyrederken, o gece baba korkusu ile ön ucunu alelacele yukarıdaki asumana çevirmiş olduğu o “emektar alet”inin de bu güne kadar hiç yere bakmadığı sanılmaktadır.  

                              MİCHİGAN’DA ORİON YILDIZ KÜMESİ VE TELESKOP KEDİSİ

Dirilirler dirilirler gelirler                                                                            

Huzur-u mahşerde divan dururlar

Harami var diye korku verirler

Benim ipek yüklü kervanım mı var ?

(Karacaoğlan)

Adil Karcı – 05 Aralık 2014ngc-4565 marke

                          MICHIGAN’DAN NGC 4565 ; İĞNE GÖKADASI 

                          (“NEEDLE GALAXY”) KIRK MİLYON IŞIK YILI UZAKLIKTAN                           GÖRÜNTÜLEYEN JEFF TRUSH                                                                                                                                    

                                        

ASLAN İLE EŞEK

 ASLAN İLE EŞEK

Nasıl olmuş önemsiz, aslan kardeş ve eşek kardeş çölde mahsur kalmışlar. Git git ne bir su ne bir ot ne de bir parça et.

“Öleceğiz kesin..” demiş eşek, “ölmeye öleceğiz de gebermeden önce bari birbirimizi düzelim de abaza gitmeyelim”

Aslan’ın da aklına yatmış, kim önce diye yazı tura atmışlar, haliyle eşek kazanmış. Geçmiş aslanın arkasına başlamış gidip gelmeye. Zamanı gelince de uzun bir anırtı çekip aslan kardeşin kulağına eğilmiş.“Berhudar ol be aslanım, ne muradın varsa..lakin şimdi dön bir de öpücük ver..” esek-sütü

Aslandır, sağ avurdunda koca bir kabarıklıkla peltek peltek kükremiş; “Lan effoolu effek..boynumu fir döndülefilfem fenin fedi fülaleni fikecem…” Timur

Lion-10

TÜRKÇE DEYİMLERİN KÖKENİ

 

hamsi 2

Bir varmış ise de bir yokmuş. Saman içinde kalbur olan bir zamanda, balıkçı bir Temel varmış ki, balıkçı olduğu halde denizden dönmüş, sahilden ötürü oturup bir yandan yakaladığı balıkları temizler bir yandan da rakısını demlenir imiş. Rakı şişesi yarıya inip de keyfi çakırlaşmaya başladıkta , ocağı yakmış, yağı tavada bir güzel kızdırıp başlamış temizlediği hamsileri tavaya atıp kokularını havalara salmaya. Ağzı sulanıp da paçacı kelpi misali yutkunmaya başlamasıyla, bir yandan da son hamsileri ayıklayayım derken, heyvah ki ne heyvaah, keskin bıçaktır, aniden fırtmasıyla Temelin ,af buyurun, tenasül uzvunu kökünden hart diye kesip koparıvermiş.
Temel’dir acıdan havaya sıçramasına rağmen, soğuk kanlılığını yitirmeyip, kopan uzvunu kaptığı gibi cebine sokuştururken, “ha şu paluklaru yiyelum, rakumuzu da güzelce içelum, hastaneye sonra gideruz, doktorumuz da malafatımızı pir güzel yerine takıverir daa..” diye eyitip, balıkları yerken bir yandan da demlenmeyi sürdürmüş.
Şişeyi boşaltıp balıkları bitirdikten sonra hastaneye ulaşan Temel, doktora derdini bir bir anlatmasıyla, doktordur, “Dert etme be Temel, ver pakalum kestiğun uzvunu da dikiverelum yerine” deyince, Temel’dir, elini cebine sokup tutup çıkardığı irice bir hamsiyi çaat diye masaya vurur vurmaz, gözleri dahi fal taşı misali açılıp, korkudan ise böbreği ağzına gelmesiyle imlası bozulup , “uy uşaklaaar..!! ha şimdu yarağu yedük daaa!!.” , diye avaz edip, “yarağı yemek” deyimini güzel Türkçe’mize  böylece kazandırıvermiştir.

TS

Frequent urination and Weight gain

WebMD Symptom Checker

Frequent urination and Weight gain

WebMD Symptom Checker helps you find the most common medical conditions indicated by the symptoms frequent urination and weight gain including Urinary tract infection (UTI), Diabetes, type 2, and Congestive heart failure.

There are 25 conditions associated with frequent urination and weight gain. The links below will provide you with more detailed information on these medical conditions from the WebMD Symptom Checker and help provide a better understanding of causes and treatment of these related conditions.

  • Urinary tract infection (UTI)Urinary tract infection symptoms include pain during urination, an intense urge to urinate, and more.
  • Diabetes, type 2Diabetes can make you feel hungry, tired, or thirsty; you may urinate more than normal and have blurry vision.
  • Congestive heart failurePeople with congestive heart failure can have shortness of breath, fatigue, irregular heartbeat and more.
  • Depression (Adult)Depression is a painful sadness that interferes with daily life and includes hopelessness, anxiety, and more.
  • OvereatingOvereating is eating when you’re not hungry or to the point of feeling uncomfortably full or bloated. 
  • Lack of exerciseLack of exercise is a common cause of fatigue, weight gain, and muscle weakness. 
  • Hypothyroidism (adult)Hypothyroidism your body functions slow down, making you gain weight and feel tired all the time. 
  • Vesicoureteral refluxWhen urine flows from the bladder, through the ureters, up to your kidneys it’s called vesicoureteral reflux.
  • Interstitial cystitisInterstitial cystitis is a condition that causes pain in the bladder or pelvic area, and frequent urination.
  • Diabetes, type 1Diabetes can make you feel hungry, tired, or thirsty; you may urinate more than normal and have blurry vision.
  • Bladder cancerBladder cancer is often asymptomatic but can cause bloody, painful, and frequent urination.
  • Bladder stonesBladder stones are small stones that form in the bladder and cause painful and difficult urination and more.
  • Depression (Child and Adolescent)Depression is a painful sadness that interferes with a child’s schoolwork, family life, and social activities.
  • Diabetic ketoacidosisSymptoms of diabetic ketoacidosis include dry mouth, excessive thirst and urination, and more.
  • HydronephrosisHydronephrosis is a condition of the kidneys and causes aching or pain, urinary symptoms, fever, and nausea. 
  • Polycystic kidney diseasePolycystic kidney disease can cause abdominal pain, headaches, and pain in the sides and back.
  • Supraventricular tachycardiaSupraventricular tachycardia is fast heart rhythm starting in one of the upper chambers of the heart. 
  • Cushing’s syndromeCushing’s syndrome is a condition caused by exposure to high levels of a hormone called cortisol over time
  • Metabolic syndromeMetabolic syndrome is a group of risk factors that together increase the risk of developing health problems.
  • Night eating syndromeNight-eating syndrome (NES) is compulsive eating during the night. 
  • Excessive fluid intakeSymptoms of hyponatremia caused by too much fluid include headache, confusion, irritability, nausea, and more. 
  • Excessive weight lifting or resistance activityExcessive weight lifting can lead to include muscle aches, strains, sprains, cramps, and injuries.
  • HypopituitarismHypopituitarism is a rare disorder of the pituitary glands, which can cause many different symptoms.
  • Hypothyroidism (infant and child)Hypothyroidism in children can cause delayed growth, weight gain, a puffy face, a large tongue, and more.
  • Overactive bladder syndromeAn overactive bladder can cause you to feel a sudden, strong need to urinate. 

SMOKE INHALATION

FIREMAN2

“Smoke Inhalation”

The firemen finally get a huge fire under control, and the 
chief has all of his men accounted for except Jack and 
Bubba. After a few minutes’ search, the chief looks down 
an alley, and there’s Bubba, leaning over a trash can. 
His pants are down to his ankles, and Jack is banging away
from behind.

The chief says, “What the hell is going on?”

Jack says, “Bubba passed out from smoke inhalation.”

The chief says, “Smoke inhalation? You’re supposed to give 
him mouth-to-mouth resuscitation!”

Jack says, “I did, Chief. That’s how this got started.”

(Anonymus)

FLAVANOL VE HAFIZA

NE KADAR FLAVANOL O KADAR İYİ HAFIZA

SENILE

ABD’de yapılan bir bilimsel çalışma, kakaodan elde edilen flavanol adlı maddenin yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkan hafıza kaybı sorununu giderebileceğini gösterdi.

 

flavanol 

 

Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi’nden (CUMC) bilim adamlarının yaptığı araştırma, yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkan hafıza kaybının beynin belirli bir bölgesindeki değişikliklerden kaynaklandığını ve besin takviyesini içeren bir müdahaleyle düzeltilebileceğini gösteren ilk çalışma olması açısından önem taşıyor.

NE KADAR FLAVANOL O KADAR İYİ HAFIZA

Taub Enstitüsü’nden Dr. Adam M. Brickman’ın başkanlığında yapılan araştırma, Nature Neuroscience adlı bilimsel derginin yanı sıra CUMC’un internet sitesinde yayımlandı. Yaşları 50 ila 69 olan 37 sağlıklı hasta üzerinde 3 ay süren araştırmada bir gruba günde 900 miligram yüksek flavanol, diğer gruba ise günde 10 miligramlık düşük flavanol içeren diyet uygulandı.

Araştırmanın sonunda yaplan 20 dakikalık şekil tanıma testinde, yüksek flavanol takviyesi alan grubun diğer gruba göre önemli ölçüde başarılı olduğu görüldü.

3 AY SONUNDA 30-40 YAŞ HAFIZASINA ERİŞTİ

Araştırma ekibini kıdemli üyesi Nöroloji Profesörü Scott. A. Small, bellek testine ilişkin yaptığı açıklamada, “Çalışmanın başında 60 yaşındaki kişilerin hafıza özelliklerini taşıyan katılımcıların hafızaları 3 ay sonunda 30-40 yaş hafızasına erişti” dedi. Small buna karşılık buldukları sonucun aynı araştırmanın daha geniş bir grup üzerinde tekrarlanarak teyit edilmesinin ardından bilimsel bir değeri olabileceği uyarısında bulundu.

Small tarafından daha önce yapılan araştırma, insan beynindeki gyrus dentatus adı verilen bölgede yaşlanmayla ilgili değişiklikler olduğu belirlenmişti. Ancak bu araştırma, yaşlanmaya bağlı hafıza kaybının bu değişikliklerin bir sonucu olarak mı oluştuğu konusu belirlenememişti.

Özel olarak geliştirilmiş beyin görüntüleme cihazlarının kullanıldığı yeni çalışmadaysa araştırmacılar daha önce farelerdeki gyrus dentatus bölgesindeki nöral bağlantıları geliştirdiği ortaya çıkarılan flavanol maddesinin insan beynindeki etkilerini yakından gözlemleme imkanına kavuştu.

Gyrus dentatus bölgesindeki kan hacmini yeni geliştirilmiş özle cihazlarla ölçerek yaptıkları araştırmanın sonucu hakkında bilgi veren Brickman, “Katılımcıların beyinlerini görüntülediğimiz zaman flavanol içeren içecekler tüketen katılımcıların beynindeki gyruz dentatus bölgesinin fonksiyonları üzerinde fark edilebilecek değişiklikler olduğunu gördük” dedi.

Yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkan hafıza kaybı, başta öğrenme ve insanların yeni tanıştıkları kişilerin adlarını veya anahtarlarını nereye bıraktıklarını hatırlayamaması olmak üzere yaşlandıkça kavrayış yeteneklerinde ortaya çıkan azalmalar olarak tanımlanıyor. Erişkinliğin erken evrelerinde ortaya çıkan bu normal durum 60’lı yaşlara kadar yaşam kalitesi üzerinde fark edilebilir bir değişiklik yaratmıyor.