EŞEK VE İNEK

 

essek-bagiriyor

Temel eşeği yularından çekerek yatak odasına sokmuş. Karısı yatağında doğrulup hayretle bakarken, Temel’dir, “Ahacuk eyice pir pakasun da..’uy başum ağrii’ diye naz yaptığun her gece ha pu inekle yatayrum..”
Karısı sinirle gülmüş , “Ula sende kafa olsa punun inek değül eşek olduğunu pilurdun ..” deyince Temel’dir , “Saa  söylemeyrum da?     ..  ha pu eşekle konuşayrum “.

TS

komik-inek-resimleri

ADİL KARCI’DAN ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI

ZIKKIM YE

ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI

 

Şimdi anlatacaklarımın gerçek olduğuna inanmanız çok güç, biliyorum ve inanmanızı da beklemiyorum.  Ama “olmaz” demeyin zira “olmaz” diye bir şey yoktur hayatta.

 

Bir insanın yaşamında birçok arkadaşı olabilir ama aralarında mutlaka bir tanesi vardır ki “Yanlış anlar mı acaba?” diye hiç düşünmeden onunla her konuyu konuşabilirsiniz, her türlü şakayı yapabilirsiniz ve de onunla konuşurken cümlelerinizi sansürleme ihtiyacı duymazsınız.  İşte elli yılı aşkın süredir arkadaşım olan Erdoğan da benim için böyle bir arkadaştır.  Tabii evlendikten sonra eşlerimiz de tanışıp birbirleri ile samimi arkadaş oldular ve Erdoğan’la benim çizgi dışına taşan konuşma tarzımıza da zamanla alıştılar.

 

Altı ay kadar önceydi.  Geçirdiğim diz ameliyatı sonrası, bir gün  ayağımı uzatmış, kahvemi yudumlayıp gazetelere bakarak zaman geçiriyordum ki  telefon çaldı, açtım; kadim dostum Erdoğan’dı:

 

–       Ne o ya?  dedi,  Yürüyüş takımlarını tamir ettirmişsin?  Haberimiz olmadı…

–       Haklısın, sen duyasın diye gazetelere ilan vermem gerekiyordu, veremedim.       Affedersin!

–       Dalga geçmeyi bırak, hakkaten nerden çıktı şimdi bu ameliyat ayağı?

–       Hiçbir yerden çıkmadı, ben canım sıkıldıkça gider diz ameliyatı olurum ya, bu da onlardan bir tanesi işte. 

–       Tamam be tamam.  Evdeysen hanımla bir çay içimi uğrarız akşama.

–       Çay ikram edeceğimizi kim söyledi sana be?  Misafir umduğunu değil bulduğunu içermiş!  Ne ikram edeceğimize sen mi karar vereceksin?

–       Valla o karar sana kaldıysa sirke içeceğiz demektir!

 

“Hastaya eli  boş gidilmez” demiş eşi.  Erdoğandır bu, bize gelirlerken bir markette durmuş, büyük bir şişe rakıyı hediye paketi yaptırmış.   Önce normal bir hediye paketlendiğini sanarak arabada bekleyen eşi Erdoğanın elindeki pakette içki olduğunu anlayınca;

–       Yahu Erdoğan sen deli misin?  Hastaya alkollu içki götürülür mü hiç?

–       Sen karışma hanım.  Bu adam mide, kalp vs. ameliyatı olmadı, diz ameliyatı oldu.  Eminim hastanede bile serum  yerine rakı istemiştir.

–       Valla bey, her ikiniz de tuhafsınız, kusura bakmayın yani!

 

Biraz hoşbeşten sonra, “Eee”, dedi Erdoğan, “Adettir oolum, misafirin getirdiği hediye  açılır, birazı da getirene ikram edilir.  Hediyeni açmayacak mısın?” 

“Yoğurt mu dedin?” diye cevapladım.  “Bu kaliteli içkiyi senin gibi kalitesiz bir mahluka ikram edeceğimi mi sanıyorsun?  Avucunu yala sen!”  

Biraz sonra ikram edilen kahveyi Erdoğan memnuniyetsiz bir tavırla içerken:

 

–       Hadi Erdoğancığım, hadi, burada bayatladın artık, yallah, bir an  önce  git de şu aslan sütünün tadına bakayım artık, dedim.

–       Lan “gözüne-dizine dursun” diyecem ama, sağlam dizin de yok ki! dedi.

–       Al be başına çal rakını! diye bağırdım, yalancı bir hiddetle.

–       Yok artık, getirdik bi defa, bi de geri götürüp hamallığını mı yapacam? Sende kalsın,  başımın-gözümün sadakası olsun!

 

“Gün gelir bu lafı sana yedirmez miyim?” diye içimden geçirerek Erdoğan’ı yolcu ettim.  Birkaç ay kadar sonra, yazıhanede işlere dalmışken, yine elli yıldır tanıdığım, ama artık Adana’dan Mersin’e taşınmış olan müşterek bir arkadaşımız aradı, “Duydun mu? dedi.  Erdoğan mide ameliyatı olmuş.”

“Yoo, dedim, ne zaman?”   “Valla bir hafta kadar önce olmuş, ben de dün duydum ama ziyaretine ancak hafta sonu gidebilirim.  Bugün telefon açtım kendisine, iyiyim filan dedi ama sen git gör istersen, sesini pek beğenmedim”.   Hemen sarıldım telefona, uzun uzun çaldıktan sonra Erdoğan’ın kendisi açtı telefonu ama hiç de sağlıklı olmayan titrek bir sesle:

 

–       Alooo?

–       Erdoğan?  Sen misin?  Tabii ki sesimden tanımıştı beni ve malum tarzda cevapladı:

–       Yok ben Erdoğan’ın klonlanmış ikiziyim!  Lan şurda ölüyoruz, aramak adamın aklına bir hafta sonra geliyor.  Hadi beee…

–       N’apalım oğlum, ameliyat ilanını yerel gazete yerine ulusal bir gazeteye verseydin duyardık.  Üstelik o vefasız televizyoncular da senin gibi meşhur bir sanatçının ameliyatını haber yapmamışlar.  Ayhan’dan duydum bu gün.

 

Çok da önemli olmayan elimdeki işi hemen bırakıp bu defa bizim evin numarasını tuşladım:

 

–       Hanım,  dedim, Erdoğan mide ameliyatı olmuş, müsaitsen hazırlan, yarım saat kadar sonra seni alayım, ziyaretine gidelim.”

–       Hastaneden çıkmış mı?

–       İki gün olmuş eve geleli.

–       “Elimiz boş mu gideceğiz peki?  Gelirken bir şey al bari. 

–       En kralından ithal bir içki paketlettiririm ona.

–       Deli misin ya?  Adam mide ameliyatı olmuş!  Saçmalama allahını seversen!

–       Ya ne alacaktım?  Parfüm mü?  Ruj mu, rimel mi? Manikür-pedikür seti mi?  Ne?

–       Bak, yolunun üzerindeki mağazaların birisinden güzel bir nevresim takımı al mesela. 

 

Eve dönerken rastladığım ilk tuhafiye mağazasında “Oğlum”, dedim genç tezgahtara, “en kalitelilerinden  birkaç tane nevresim takımı göstersene bana”.  Çocuk  elindeki malları açıp bana beğendirmeye çalışırken telefonum çaldı, eşim:

 

–       Neredesin?

–       Nevresimcide.  

–       Bak, kaliteli bir bornoz-havlu takımı da olur, ama nevresim alacaksan şöyle açık kahve-krem renklerini tercih et ve de desenler modern olsun.  Öyle çiçekli miçekli bir şey alma.

–       Başka emrin?

–       Yok!   dedi demesine ama telefonun tekrar cırlaması çok uzun sürmedi.

–       Bak, ambalajını da çok güzel yapsınlar ha!

–       Yahu bilseydim önce seni alırdım evden, ne alacaksak beraber alırdık!  Tamam, ambalajı da güzel olacak merak etme.

 

Müşterisini memnun etmek isteyen genç tezgahtar, ambalaj konusunda her kaprisime boyun eğiyor, nasıl istersem o şekilde yapmaya çalışıyordu.  Paket tam kapanmadan aklıma geldi:

 

–       Bi dakka yaa, içine bir not koymam lazım.  Parşömen gibi bir şey var mı?

–       Yok ama… abi bi dakka, diyen çocuk fırladı dışarı, bitişikteki kırtasiyeciden krem renkli bir zarf ve üzerinde hiç yazı olmayan aynı renkten bir tebrik kartı getirdi.

–       Bunlar olur mu abi?

–       Olur, hem de daha iyi olur, sağol!

 İri iri harflerle ve özen göstererek karta  “Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!” yazıp zarfa yerleştirdim.  Çocuk zarfı aldı, şeffaf bir bant ile onu nevresimin fabrikasyon poşetine yapıştırdı sonra da dış ambalajı kapattı.  Zaten yeteri kadar süslü püslü olan ambalaj kağıdının üzerine bir de gül, papatya vs. şekilleri yapıştırılıp  rengarenk rafya şeritleri ile de birkaç fiyonk yapılınca bir sanat eseri çıktı ortaya. Yani çölde susuz kalmış olan birisine “bunun içinde soğuk su var” deyip o paketi verseler, eminim ambalajının güzelliği bozulmasın diye  paketi açıp da o suyu içmez!  O kadar yani…

 

Neyse, görebilmesi mümkün olmadığından dolayı paketin içerisindeki nevresim için bana not veremeyen eşim, ambalaja bakıp “Güzel olmuş!” dedi ama “Biraz abartmamış mısın?” diye de bir şerh koymayı da ihmal etmedi. Boşver, hediye alma konusunda özürlü olan bendeniz, “dörtbuçuktan beş” ile de olsa, sınıfı geçmiştim ya, ona bak!

 

Yatağında oturuyor halde olan arkadaşımı tahmin ettiğimden daha iyi durumda buldum.  Hediyesini yanına bıraktım ve  “acaba şimdi açar mı?” diye bekledim ama sadece teşekkürle yetindi.  Bana getirdiği hediye paketini daha önce ben açmamış olduğum için şimdi bunu ondan istemeye hakkım yoktu tabii ki.  Fazla oturmadık kalktık.

 

Paketi açıp notumu okuduğundaki halini merak ederek bir hafta bekledim; ses seda yok!  Ne yapıp edip o paketi açtırmalıydım ona. Dayanamadım telefon ettim.  Bu defaki sesi çok daha sağlıklıyd Erdoğan’ın ve neş’esi yerindeydi.  Biraz hoş-beşten sonra, hediyesini açıp açmadığını sordum.  Biraz önce çın çın öten sesi aniden pes perdeye indi:

 

–       Valla ciğerim sana bi şey söyliycem ama lütfen bozulma.

 

          Yazdığım kart için beni haşlayacağını sanarak:

–       Canın sağ olsun, söyle de rahatla hadi, dedim.

–       Yaa geçen Pazar günü bizim oğlanın nişanlısının annesine ani bir ziyaret yapması gerekmiş yengenin.  Bilirsin, bizimkiler hiçbir yere eli boş gitmez.  Senin hediyeyi ucundan açıp bakmış ki nevresim takımı. Açtığı köşeyi tekrar yapıştırmış.  “Pazar günü nereden hediye bulup da alacağım, hem ambalajı da muhteşem, bunu götürsem olur mu? diye sordu bana.  Ben de tamam deyip başımdan savdım.  Yoksa git Pazar günü çarşı-pazar dolaş, açık dükkan ara…Kısacası kabak benim başıma patlayacaktı.  Kızmadın inşallah!

–       Eyvaaahhh! diye bağırdım gayri ihtiyari.

–       Ne oldu yaa?  Hayır bozulduysan tamam da, “eyvah” niye?

–       Aman nedenini sorma.  Peki o kaynana ile aranız nasıl şu an?

–       Gayet iyi, niye ki? Kötü mü olmalıydı?

 

Utanç, kızgınlık, pişmanlık karışımı bir ifade ile olayı hikaye ettim kendisine.  Bu defa “Eyvaaahhhhh” deme sırası ona gelmişti.  Nasıl demesin? Kadın o notu okuduğu an nişan yüzüğünü kaldırıp başlarına atar!  Neticede birbirini seven kızın da oğlanın da mutluluğunun sonu olur bu!

 

–       Nasıl etsek de bu işi temizlesek?  diye hayıflandı Erdoğan.

–       Valla en iyisi yenge gidip olayı anlatsın.  Yoksa kadının o paketi açtığı an bomba patlar.  İyisi mi, paket açılmadan gerçeği söylemek.

–       Yahu nasıl “Başkasından gelen hediyeyi sana getirmiştim” diyebilir ki?

–       Bak, sen şimdi git başka bir hediye al, benzer şekilde ambalaj yaptır, yenge de “hediyeler karışmış, Erdoğan’a arkadaşından gelen paketi yanlışlıkla size getirmişim” desin, onu verip diğerini geri alsın.

 Daha lafım bitmeden telefon kapanıverdi.  Az sonra bir daha aradım.

–       Ne oldu, telefonu niye kapattın?

–       Ne olacak, arabadayım, senin aklına uydum, başka bir hediye almaya gidiyorum.  Kaybedecek zaman mı kaldı ki?

 O günün akşamı Erdoğan’dan bir telefon:

 

–       (Mezardan çıkan bir sesle) alooooo!

–       Ne oldu, olayı çözdünüz mü?

–       Ne çözmesi be?  Daha beter battık!  Niye koydun ki o notu o paketin içine?

–       Niye olacak, sen bana getirdiğin rakı için “Başımın-gözümün sadakası olsun”

dememiş miydin?

–       Kes be!  Dediysek senin de karşılık olarak bir şey yapman şart mıydı?

–       Yahu bırakalım şimdi didişmeyi.  Ne oldu, sen onu anlat.

–       Ne olacak, bizim dünürün iş arayan bir oğlu vardı.  Üst katlarında

benim de uzaktan tanıdığım, Melih bey ve Nermin hanım oturuyorlar.  Adam İskenderun’da bir fabrikada müdür.  Bu oğlanın işe girmesine yardımcı olmuş.

–       Eee de, ne alaka?

–       Dur be anlatıyoruz işte. Bizim dünür de kalkmış, teşekkür amaçlı ziyaretinde bizim ona verdiğimiz senin paketi açmadan Nermin hanıma hediye olarak vermiş.  Bir şey değil, bizim oğlan nişanlısından, o çocuk da işinden olacak!

–       Erdoğan? Dalga geçmiyorsun değil mi?

–       Yemin ederim olay aynen gerçek!

–       Ulan daraldım be!  Ne olacaksa olsun birisi açsın şu paketi artık! Valla bu paket biraz daha elden ele dolaşmaya devam ederse uluslar arası bir savaşa neden olacak!

Her an bir olayın patlak verdiği haberini duyma vesvesesi ile beklemekten başka yapacak bir şeyimiz kalmamıştı artık.  Sessizlik bazen bombadan daha fazla ses çıkartır, biliyor musunuz?  Beynimizde patalayan sessiz sedasız bombalarla bekledik, bekledik; hiçbir haber yok.  Tam aksine, eli o pakete değmiş olan herkes eskisinden daha içli-dışlı, daha samimi olmuştu birbirleri ile!

 

Kurban bayramı arifesinde yapılan geniş kapsamlı ev temizliği  sırasında, ayak altında dolaşıyor olmamak için, yazıhaneden eve dönüşümü biraz geciktirdiysem de geldiğimde yardımcı kadının ayakkabıları hala kapı önünde duruyordu.  Zili çalmayıp kapıyı anahtarla açtım ki kimse yaptığı işe ara vermek zorunda kalmasın.  Eşim kızmış bağırıyordu:

–       Bu resmen terbiyesizlik.  Hiç ummazdım!

 Yaklaşık elli yıllık evliliğimizde eşimin hiçbir yardımcı kadına bağırdığını, hatta onunla yüksek sesle konuştuğunu duymamıştım.  Çok şaşırdım. Yanlarına doğru yürüdüm.

 –       Hayırdır yaa,  ne oldu, niye bağırıyorsun?

–       Hani şu Yardıma Muhtaç Kadınlar Derneği’nin düzenlediği Yardımlaşma Gecesi için onların yüz adet davetiyelerini ben satmıştım ya?

–       Eee, bir yolsuzluk mu var, ne var?

–       Yok öyle bir şey. Aksine, davetiyelerin en çoğunu ben satmayı başardığım için dernek başkanı teşekküre uğradı, bana şahsi bir hediye bıraktı.

–       İyi ya daha ne olsun, bunun için mi bağırıp çağırıyorsun?

–       Onun için değil, bunun için!  dedi ve bana kartpostal ebadında krem renkli bir karton uzattı.

–       Ben iyilikten başka ne yaptım ki böyle bir hakarete maruz kalıyorum?  Ben bunun hesabını sormaz mıyım?…. diye  o tekrar alevlenirken elimdeki kartonu okudum:

 

“Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!”

 

Bir yandan kahkahalarla gülüyordum, bir yandan gözerimden yaşlar akıyordu!  Benim ambalajlattığım hediye paketi hiç açılmadan bana dönmüştü!   Sevinçten nefes alamaz olmuştum.  Şaşkın şaşkın bakan eşim delirmiş olduğuma karar vermiş olmalıydı ki, korkusundan büyük kızıma telefon açtı, halimi anlatmaya başladı.  Kahkahalarıma ara verip “Dur kimseyi arama.”  bile diyemiyordum.  Nice sonra nefessiz kaldım ve gülme krizim böylece sona erdi. Elindeki telefonu çoktan bırakmış olan eşim korka korka:

 

–       Ne oldu sana ya?  Nedir seni bu kadar güldüren?

–       Bu dernek başkanının adı Nermin miydi?

–       Evet.

–       Sana gelen takım sütlü kahve rengi, ekose bir nevresim takımı mı?

–       Evet de, nereden biliyorsun sen bütün bunları?

–       Ben müneccimim, bilmiyor muydun!

 

Tabii daha sonra olayı tüm detayları ile anlattım kendisine.  Ben sakin sakin anlatıyordum ama bu sefer de o gülmekten dinleyemiyordu.   Neyse, onu kahkaha krizi ile baş başa bırakıp telefona sarıldım,  Erdoğan’ı aradım ve bir nefeste bu son olayı ona aktardım.  Önce upuzun bir “ohhhhhh…” çekti, sonra:

 

–       Kardeş be, dedi, dile benden ne dilersen!  Sana bu akşam koca bir Tekirdağ getiriyorum, hem de mezeleri ile beraber.  Bu seferki sadaka-madaka da değil haa!  Ananın ak sütü gibi helal!

 

Diyeceğim o ki dostlar, size bir hediye gelirse, aman aman paketini açmadan başkasına hediye  etmeye kalkışmayın.  Bizim kadar şanslı olamayabilirsiniz!

 

Adil Karcı – 06 Ekim 2014

 

THE CLIMATE COUCH

The Climate Couch

Can psychologists make global warmists of us all?

By

JAMES TARANTO
October 3, 2014
Global warmists have a problem, which they hope to solve through therapy–for others.

“Do you have a tendency to worry excessively about the weather?”Corbis

“If there weren’t such a stark divide between American conservatives and almost everyone else on the question of the existence and importance of climate change–a divide that can approach 40 points onsome polling questions–the political situation would be very different,” writes New York magazine’s Jesse Singal. Warmists need a way of “convincing a lot of conservatives that yes, climate change is a threat to civilization.” Achieving that objective “has more to do with psychology than politics.”

How many psychologists does it take to change a conservative’s light bulb? Only one–but the conservative has to want it to change.

Our reference to therapy was somewhat tongue-in-cheek. What Singal has in mind isn’t individual treatment but mass psychology–i.e., propaganda. His argument is that “the climate activist community” has “failed to understand” that “messages targeting conservatives” should be “radically different” from those aimed at liberals. He advises warmists to draw on frameworks from social and political psychology, such as ”moral foundations theory” and “system justification.” That ought to make it possible for them to develop methods to promulgate correct beliefs–or, as he puts it, “to nudge conservatives toward recognizing the issue.”

We’d say all this is unlikely to amount to anything–not because we doubt that the underlying psychological theories have some merit, but rather because Singal and the psychologists he quotes are laughably biased in their understanding of the “problem.”

Singal actually shows a glimmer of understanding in this to-be-sure paragraph, which ends with a quote from Dan Kahan, a Yale professor of both law and psychology:

It’s worth pointing out, of course, that for many conservatives (and liberals), the current debate about climate change isn’t really about competing piles of evidence or about facts at all–it’s about identity. Climate change has come to serve as shorthand for which side you’re on, and conservatives tend to be deeply averse to what climate crusaders represent (or what they think they represent). “The thing most likely to make it hard to sway somebody is that you’re trying to sway them,” said Kahan.

There is considerable wisdom in that Kahan quote. Who hasn’t had the experience of being put off by hard-sell persuasion techniques, whether in commerce, politics, religion or personal affairs? On the other hand, if one takes Kahan at his word, it calls the whole enterprise into question, does it not?

Singal is also correct to observe that attitudes about so-called climate change are often a matter of “identity.” He even acknowledges that is true of liberals as well as conservatives–but whereas he sees the latter as a problem to be overcome, the former is a mere parenthetical. The implicit assumption is that identity-based viewpoints are problematic only inasmuch as they are “incorrect”–counter to global-warmist orthodoxy.

To an orthodox global-warmist, that makes perfect sense. But it leads Singal to misapprehend the state of public opinion. Consider his claim that there is “a stark divide between American conservatives and almost everyone else on the question.” Is that really an accurate description?

Slate features a rather amusing piece by Eric Holthaus, who announces that “This week marks one year since I last flew on an airplane.” He immediately goes on the defensive: “To the likely dismay of Fox News, which called me a ‘sniveling beta male,’ my decision didn’t result in a dramatic tailspin of self-loathing or suicide, the ultimate carbon footprint reducer. Quite the contrary: It’s been an amazing year.” Whoopee.

“My decision,” Holthaus explains, “was prompted by a science report that brought me to tears.” (So Fox was right about “sniveling.”) “For the first time, I realized that my daily actions were powerful enough to make a meaningful change. . . . As a scientist and a journalist, society tells me I’m not supposed to have emotions. . . . But climate change is different. There’s no way you can be on the fence after seeing the data the way I’ve seen it.”

What Holthaus describes is a religious experience, which led him to engage in ritualistic self-denial. “For me, quitting flying is just another choice that brings me closer to living a life that’s in line with what I believe,” he writes. This is the language of spirituality, not science.

Of course Holthaus has a right to pursue spiritual fulfillment in whatever way suits him, at least as long as it does not harm others. But there’s no denying that his spiritual practices–in Year 2, he says, he may “move into a smaller house”–are highly eccentric. Even professional global warmists like Al Gore and Thomas Friedman are happy to live large irrespective of their professed beliefs. Do Singal and Kahan abjure air travel?

One could say there is a “stark divide” between those who take global warmism as seriously as Holthaus does and “the rest of us.” Or one could place the divide on this side of those who profess to take it seriously, like Singal and Kahan, but (we’re assuming) do not practice Holthaus-like self-denial.

The Pew poll to which Singal links offers some support for that latter view. It finds that while 61% of Americans agree that there is “solid evidence that the earth has been warming,” only a plurality (48%) think “global climate change” constitutes a “major threat” to the U.S. (Another 30% think it’s a “minor threat.”) And such surveys tell you nothing about the prevalence of true belief in global warmism. Surely some substantial portion of the 48% is the result of deference to authority rather than deep conviction–and thus is unlikely to translate into political support for costly measures that promise to promote climate stasis.

Singal claims that “in practical, apolitical contexts, many conservatives already recognize and are willing to respond to the realities of climate change.” He cites this example: “A farmer approached by a local USDA official with whom he’s worked before . . . isn’t going to start complaining about hockey-stick graphs or biased scientists when that official tells him what he needs to do to account for climate-change-induced shifts to local weather patterns.”

No doubt that’s true, but only because the farmer has to contend with the weather whether or not it is “climate-changed-induced” in anything more than the tautological sense. Singal’s example is analogous to arguing that an atheist who buys insurance against floods or earthquakes–“acts of God”–is implicitly acknowledging God’s existence.

Another Pew poll finds that 78.4% of Americans are Christian and only 16.1% have no religious affiliation. The latter category breaks down as follows: 1.6% atheist, 2.4% agnostic, 6.3% “secular unaffiliated” and 5.8% “religious unaffiliated.”

Suppose someone from the “religious right” looked at those figures, concluded there’s a “stark divide” between the unaffiliated (or the nonreligious) and “the rest of us,” and proposed an effort, informed by social and political psychology, to convince the former of the merits of enacting conservative social policies. The fallaciousness of those assumptions should be obvious–and likewise for Singal’s assumption of a broad consensus that “climate change is a threat to civilization.”

“NIAGARA PEACE AND DIALOGUE AWARDS” İZLENİMLERİ

“NIAGARA PEACE AND DIALOGUE AWARDS” İZLENİMLERİ              
 
Başkan Dr. Kayaalp Büyükataman’ın önerisiyle, 2 Ekim, 2014 tarihinde, “Turkish Forum”‘u temsilen, “Niagara Foundation”ın düzenlediği “Niagara Peace and Dialogue Awards” törenine katılmak üzere eşim Dr.Nilüfer Sümer’le “Novi Sheraton” oteline geliyoruz. 
Karşılama masasında üzerinde adlarımız yazılı kartları yakamıza takıyoruz. Toplantı salonu henüz açılmamış. Giriş salonundaki kahve-kurabiye masalarının önünde oluşan, 20-30 kişilik “tanışma-kaynaşma” gurubunun içine katılıp bir köşede dikiliyoruz. Gelenler içinde tanıdık bir yüz göremiyoruz. Koyu renk takım elbiselerinin içine açık mavi renkte gömlekler giyen kravatlı ve çok kibar gençler misafirlerin arasında dolaşıyor, bize “hoş geldiniz” diyorlar.  Bunlardan biri, guruplar arasında dolanıp, resimler çekiyor.
Yanımıza çok güzel Türkçe konuşan ve göz aşinalığımız bulunan Bosna’lı bir genç geliyor. Kendisiyle “Nevruz” kutlamalarında Balkan ülkelerinin derneğinde tanıştığımızı hatırlatıyor. Hatta fakirin Nevruz ateşinin üzerinden atlarken düşüşümü hatırlatıp bizi bir kez daha mahçup ediyor.
Sormam üzerine, Niagara Foundation’la birlikte birçok çalışmaları olduğunu, Türkiye’ye defalarca Amerika’dan öğrenci ve öğretmen gurupları götürdüğünü, “hatta” bazı belediyelerle işbirliği yaptıklarını anlatıyor. Güzel Türkçe’sini ODTÜ’de mühendislik okumuş olmasıyla açıklıyor. Türkiye’de “bazı durumlar değiştiği için” bir yıldır bu işbirliklerinin durduğundan yakınıyor. Zekâsına, Türkçe’ye hakimiyetine ve kibarlığına hayran kalıyoruz.
Saat 19:00’da salona girip, bize ayrılan en ön sırada bir masaya oturuyoruz. Masalar sekizer kişilik fakat bizim masada bizden başka henüz iki kişi daha gelmiş. Bunlardan biri Lisa Levine adlı, Michigan State Üniversitesi’nde yabancılara İngilizce dersi veren Mûsevi bir eğitmen hanım. Diğeri ise benim sağıma oturan İbrahim Delen adlı, aynı üniversitenin “College of Education” bölümünden yeni doktora almış sakallı bir Türk genci. Diğer masalar da yavaş yavaş doluyor ; salonda 100-120 kişi kadar bulunduğunu tahmin ediyorum. Salonda sadece 2-3 türbanlı kadın görebiliyorum.
Ms. Levin’e buraya nasıl davet edildiğini soruyorum. Kendisini nasıl bulup davet ettiklerini bilmediğini, daha önce “Niagara Foundation” grubundan haberdar olmadığını söylüyor. Yabancılara ders verdiği için, öğrencilerinden birinin tavsiye etmiş olabileceğini söylüyor. 
İbrahim bey ise Niagara gurubunda arkadaşları olduğunu, gurubun çalışmalarında sıklıkla “yardımcı” olduğunu belirtiyor.
Program başlayınca biraz gecikmeyle, masamıza iki genç Türk mühendis daha katılıyor. Onlarla ancak program sonunda kısaca görüşebiliyoruz.
Sheraton hizmetlileri yemekleri getiriyor. Kesinlikle hormonlu ve de muhtemelen eceliyle ölmüş bir tavuk yanında, iri taneleri birbirine yapışmış bir lâpa/pilav ve hiç ateş görmemiş birkaç fasulye ve havuçtan oluşmuş sebzeler. Öte yanda, koyu çukulatalı pasta gerçekten çok güzel.
 
Program, Fethullah Gülen’in toplantıya gönderdiği özel yazısının okunması ile başlıyor. Sayın Gülen, sağlık nedenleriyle toplantıya gelemediği için üzgün olduğunu belirtiyor. Ardından, 15-20 dakikalık Niagara Foundation’ı tanıtan resimli, müzikli bir “slayd” sunumu izliyoruz.
Masamızın üzerindeki program gerçekten çok profosyenelce hazırlanmış ve birinci sınıf baskı ve resimleri içeriyor.
Kapak içindeki ilk sayfada M. Fethullah Gülen’in güzel bir resmi ve öz geçmişi yazılmış. Diğer sayfalarda ise ödül alacakların resimleri ve öz geçmişleri 1-2 sayfayı dolduracak şekilde özenle basılmış :
Programın sunucusu (“mistress of ceremonies”) Cynthia Canty ; Michigan Radio’nun “Stateside” adlı programının yapımcı ve sunucusu.
Ödül alanlar sırayla sahneye çıkıyorlar.
1. Dr. Douglas Kindschi ; “Kaufman Interfaith Institute” direktörü, matematik ve felsefe profesörü.
2.”Capuchin Soup Kitchen” adına Direktör ve “brother” (Katolik rahip) Jerry Smith
3.Michael P. Flanagan ; “State Superintendent, Michigan Department of Education”
4.David Crumm; “Founder and Director of ‘Read the Spirit’”, “journalist and publisher”
5. Tom Watkins ; “President & CEO, Detroit Wayne Mental Health Authority”
Ödül alanlar teker teker takdim ediliyor, kısa birer konuşma yapıyorlar ve her birine oldukça görkemli ve sporculara verilen cinsten modern birer heykelcik veriliyor. 
Ödül alanları ve Niagara Foundation’u alkışlıyoruz. Ayrıca oldukça gıpta ediyoruz. 
“Balyoz”dan hiç söz edilmiyor.
Dr. Timur Sumer

KÖPEK

Kelp midir köpek midir
Tüylerin ipek midir
Neden yana kaçarsın
İsteğin kötek midir (TS)

Arkadaşlar geçen gün sokakta çok güzel bir köpek gördüm ve hemen resmini çektim. Güle güle kullanın.
FPT Dr. Timur Sümer

Kopek

ABDESTİN YARARLARI

ABDEST4

(2006’DAN BİR YAZI)

Burcum Devrez – Milliyet 22.09.2006

Yeni eğitim öğretim yılında 11. sınıflara okutulan ve öğrencilere ücretsiz dağıtılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında, abdest suyunun neredeyse her derde deva olduğu yazılıyor. Kitaba göre, abdest suyunun alyuvarların sayısını artırmaktan, tansiyonu dengelemeye kadar pek çok yararı var.
11. sınıflar için hazırlanan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabının ikinci ünitesindeki “İslamda ibadetin faydaları” bölümünde yer alan “Bunları Biliyor musunuz?” başlığı altında abdestin faydaları şu cümlelerle anlatılıyor:
“Abdest almanın insan sağlığına birçok katkısı vardır. Abdest alırken kullanılan şu sayesinde kan dolaşımı hızlanır, alyuvar sayısı çoğalır. Solunum hareketlenir. Alınan oksijen miktarı artar. Sinirler sakinleşir, ferahlar, kalbin yükü hafifler, tansiyon normalleşir. Dışarı atılan karbondioksit oranı fazlalaşır.

 

Yücel Tanyeri  wrote:
Bakalım Sevgili Timur bu habere fetva verecek mi?…

 ABDEST2
Azizim Yücel ve diğer arkadaşlar:

“Abdest’in pediatrik hematolojideki yeri” asırlardır bilinmekte olup fakir bu durumu Suudi Arabistan yıllarımızda bizzat yerinde incelemiş, hatta konusunda da hocası bulunduğumuz King Faisal tıbbiyesinde de nice nutuklar irad etmiş, kilolarca araştırma yapmış idik. Bizzat şahidizdir ki talasemili etfal (“tıfıl’in” çoğulu=çocuklar) günde beş vakit abdest almakla şifaya kavuşmuş, hatta “sarathan-ı dem” tesmiye (kan kanseri) nice lösemi vakası dahi abdest ile remisyonlara gark olmuşlar idi.
Yakın zamana kadar bu tedavi yaklaşımı Amerika’da, heyhat, yüz bulamamış, lakin sayın başkanımız Bush (“puşt” okunur) orta doğuya demokrasi götürüp sevaba girmeye karar verince, konu yine gündeme gelmekle kalmayıp, başkanımız dahi fakiri bizzat telli-fonla arayıp “Amanın Timur’cuğum sen amanı bilir misin?.. etme eyleme gel bizi şu Irak pisliğinden kurtar” diyerekten üzerimize baskı yapınca, fakir dahi, yarım ağız ile”he, he” demiş bulunduğumuzdan, başta Harvard’lılar olmak üzere Amerika’nın tüm “Kısm-ı etfal” (pediatri) uleması kapumuza dökülüp bir yalvarsınlaar, “Dr. Sümer’ciğim, “grantlerden grant” beğen… düş önümüze de liderimiz ol, bize “risörch nasıl” yapılır gösteriver, ülkemiz kansız pezevenklerle doldu, biz şuracıkta demir eksikliğindeki al yuvarları bilem yükseltememekteyken, İslam aleminde bir tane kansız kalmadı” diyerekten yalvara yalvara başımızı ağrıttıklarından, biz dahi eşek değiliz ya, vazifeyi görev edinip, hamd olsun,düştük önlerine. Yolumuz gayetle çetin olsa da, lakin azmettik, Amerika’nın tüm etfalini hak dinine kavuşturup, hem kansızlığı hem de Irak sorununu çözeceğiz inşaallah.
Hoş kalasın,
Fakir-i pür taksir,
Timur

ABDEST5

11. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında abdest suyunun alyuvarların sayısını artırmaktan, tansiyonu dengelemeye birçok yararı olduğu anlatılıyor.

Gusul gerektiren haller

(…) Boy abdestinin ise ibadet olmasının yanında sağlık yönünden de pek çok faydaları vardır. Boy abdestiyle tüm vücut yıkanır. Böylece vücut zehirli toksinlerden temizlenmiş olur. Gusul gerektiren hallerden dolayı bedende meydana gelen gevşeklik ve uyuşukluk, boy abdestiyle giderilerek vücuda zindelik kazandırır. Gusul abdesti almakla hem farz ibadet yerine getirilmiş olur, hem de sevap kazanılır.”
Bu bölümde ağız ve dış sağlığının önemi de anlatılıyor. En altta, bu yazıların 1957 başımı olan, Dr. Elbert Schalle’ın “Başarılı Tedaviler” kitabından alıntı yapıldığı bilgisine yer veriliyor.

Akıl ve vahiy

Aynı ders kitabında, “İslam Düşüncesinde Yorumlar” başlıklı unitede “vahiy” ile “aklın” mukayesesi de yapılıyor. Vahiy “ilahidir, yanılmaz, düşünmeyi teşvik eder, tefekkürü ibadet sayar” diye tanımlanırken, akıl “insanıdır, yanılma payı vardır, vahyi anlamaya yarar, aklı destekler” diye açıklanıyor.

‘Bunlar bilimdışı ifadeler’

Ders kitabında yer alan bu bilgilerle ilgili görüşlerini sorduğumuz bilim adamları tepki gösterdi.
Türk Tabibler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy, bu bilginin bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirterek, şöyle konuştu:
“Abdest suyuyla ilgili olarak yorum yapmanın ders kitabında ne anlama geldiğini herkes takdir etsin. Olacak iş değil. Böyle bir yaklaşımın bilimsel olup olmadığını araştırmanın alemi yok. Zaten iş okul kitaplarında Batı kaynaklı klasiklerin kahramanlarını n isimlerini değiştirmeye kadar gitti. Dolayısıyla bu da propaganda aracı olarak kullanılıyor. Son derece bilimdışı, gerçekdışı, safsataya dayanan bir ifade. Alyuvar sayısının abdestle ilgisi olamaz. Alyuvar sayısı olsa olsa egzersizle, gıdalarla, birtakım takviyelerle artar.”

Abdestin değil, suyun etkisi
İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Karagülle “Bu kadar yaygın bir etkiyi söyleyebilmek için elinizde bayağı çalışma olması lazım” dedi ve şöyle devam etti:
“Alyuvarların artması derken ne kastediliyor? Sayısı söyleniyorsa çok yanlış. Bu tür bir uygulamayla alyuvarların artması mümkün değil. Kullandığınız şu sıcaksa damarlarda genişlemeye yol açar, o da tansiyon düşüklüğüne yol açar. Ama soğuksa bu sefer tam tersi bir etki yapar, o zaman da tansiyon yükselmesine yol açar. Ama bunlar abdestle ilgili değil, suyun kullanımıyla ilgili. Yazılanlar bilimdışı gözüküyor.”

ABDEST3

ABDEST

ANTI-VACCINATION EPIDEMIC

The Anti-Vaccination Epidemic

Whooping cough, mumps and measles are making an alarming comeback, thanks to seriously misguided parents.

ENLARGE
GETTY IMAGES/IMAGEZOO
By 

PAUL A. OFFIT

Sept. 24, 2014 6:40 p.m. ET576 COMMENTS

Almost 8,000 cases of pertussis, better known as whooping cough, have been reported to California’s Public Health Department so far this year. More than 250 patients have been hospitalized, nearly all of them infants and young children, and 58 have required intensive care. Why is this preventable respiratory infection making a comeback? In no small part thanks to low vaccination rates, as a story earlier this month in the Hollywood Reporter pointed out.

The conversation about vaccination has changed. In the 1990s, when new vaccines were introduced, the news media were obsessed with the notion that vaccines might be doing more harm than good. The measles-mumps-rubella (MMR) vaccine might cause autism, we were told. Thimerosal, an ethyl-mercury containing preservative in some vaccines, might cause developmental delays. Too many vaccines given too soon, the stories went, might overwhelm a child’s immune system.

Then those stories disappeared. One reason was that study after study showed that these concerns were ill-founded. Another was that the famous 1998 report claiming to show a link between vaccinations and autism was retracted by The Lancet, the medical journal that had published it. The study was not only spectacularly wrong, as more than a dozen studies have shown, but also fraudulent. The author, British surgeon Andrew Wakefield, has since been stripped of his medical license.

But the damage was done. Countless parents became afraid of vaccines. As a consequence, many parents now choose to delay, withhold, separate or space out vaccines. Some don’t vaccinate their children at all. A 2006 study in the Journal of the American Medical Association showed that between 1991 and 2004, the percentage of children whose parents had chosen to opt out of vaccines increased by 6% a year, resulting in a more than twofold increase.

Today the media are covering the next part of this story, the inevitable outbreaks of vaccine-preventable diseases, mostly among children who have not been vaccinated. Some of the parents who chose not to vaccinate were influenced by the original, inaccurate media coverage.

For example, between 2009 and 2010 more than 3,500 cases of mumps were reported in New York City and surrounding area. In 2010 California experienced an outbreak of whooping cough larger than any outbreak there since 1947. Ten children died.

In the first half of 2012, Washington suffered 2,520 cases of whooping cough, a 1,300% increase from the previous year and the largest outbreak in the state since 1942. As of Aug. 29, about 600 cases of measles have occurred in the U.S. in 2014: the largest outbreak in 20 years—in a country that the Centers for Disease Control and Prevention declared measles-free in 2000.

Who is choosing not to vaccinate? The answer is surprising. The area with the most cases of whooping cough in California is Los Angeles County, and no group within that county has lower immunization rates than residents living between Malibu and Marina Del Rey, home to some of the wealthiest and most exclusive suburbs in the country. At the Kabbalah Children’s Academy in Beverly Hills, 57% of children are unvaccinated. At the Waldorf Early Childhood Center in Santa Monica, it’s 68%, according to the Hollywood Reporter’s analysis of public-health data.

These are the kind of immunization rates that can be found in Chad or South Sudan. But parents in Beverly Hills and Santa Monica see vaccines as unnatural—something that conflicts with their healthy lifestyle. And they have no problem finding fringe pediatricians willing to cater to their irrational beliefs.

These parents are almost uniformly highly educated, but they are making an uneducated choice. It’s also a dangerous choice: Children not vaccinated against whooping cough are 24 times more likely to catch the disease. Furthermore, about 500,000 people in the U.S. can’t be vaccinated, either because they are receiving chemotherapy for cancer or immune-suppressive therapies for chronic diseases, or because they are too young. They depend on those around them to be vaccinated. Otherwise, they are often the first to suffer. And because no vaccine is 100% effective, everyone, even those who are vaccinated, is at some risk.

Parents might consider what has happened in other countries when large numbers of parents chose not to vaccinate their children. Japan, for example, which had virtually eliminated whooping cough by 1974, suffered an anti-vaccine activist movement that caused vaccine rates to fall to 10% in 1976 from 80% in 1974. In 1979, more than 13,000 cases of whooping cough and 41 deaths occurred as a result.

Another problem: We simply don’t fear these diseases anymore. My parents’ generation—children of the 1920s and 1930s—needed no convincing to vaccinate their children. They saw that whooping cough could kill as many as 8,000 babies a year. You didn’t have to convince my generation—children of the 1950s and 1960s—to vaccinate our children. We had many of these diseases, like measles, mumps, rubella and chickenpox. But young parents today don’t see the effects of vaccine-preventable diseases and they didn’t grow up with them. For them, vaccination has become an act of faith.

Perhaps most upsetting was a recent study out of Seattle Children’s Hospital and the University of Washington. Researchers wanted to see whether the whooping cough epidemic of 2012 had inspired more people to vaccinate their children. So they studied rates of whooping cough immunization before, during and after the epidemic. No difference. One can only conclude that the outbreak hadn’t been large enough or frightening enough to change behavior—that not enough children had died.

Because we’re unwilling to learn from history, we are starting to relive it. And children are the victims of our ignorance. An ignorance that, ironically, is cloaked in education, wealth and privilege.

Dr. Offit is a professor of pediatrics in the division of infectious diseases and director of the Vaccine Education Center at The Children’s Hospital of Philadelphia.

ADİL KARCI’DAN “AYAKKABI TAŞI”

Hyperthymesia

AYAKKABI TAŞI

 –  Sana kaç defa “Gelme artık buraya, git oltanı başka yerde at  Çavuş” demedim mi?    Bak yine cunup gelmişsin, kısmetim kesilecek bugün!

–       De get lo, her zebah hep ayni konişiysin, sora da kaç tene balik dutiysin!  Sen demediy mi biye “Cume güni sen gelmediy diye şansim gaçti,  eve eli boş dönmişem?”  Ha bura bakasan, ben siye ugur getirirem, ugur!  Bu zebah boş gelmemişem,  memleket pendirinden de getirmişem ki şarabini aç garnina zıkkımlanmayasan!

 

Fırsat buldukça, hidroelektrik santralinden çıktıktan sonra tekrar nehir haline dönüşerek Adana’yı ikiye bölen Seyhan’ın doğu yakasındaki parkurda sabah yürüyüşüne çıkarım.    Asfalt,  beton gibi sert zeminlerin  yürüyüşe  elverişli olmadığına inanan insanlar genelde iri kum ve çok ince çakıl ile döşenmiş olan bu parkuru tercih ederler.  Öyle ki,  paralelindeki asfalt yol  bomboş iken bu parkurda  iğne atsan yere düşmez!   Ayakkabıma taş girmesi ihtimali fazla olduğundan (ki çoğu zaman girer), o kum-çakıl karışımında  yürümekten  pek haz etmem ama yine  de  “Vardır elbet bir hikmeti” diyerek ben de çoğunluğun  tercihine uyarım.  

O sabah da yine erken uyanmış, büyük baraj yapılmadan önce nehrin akış hızını kontrol altında tutabilmek amacı ile inşa edilen (şimdi artık Eski Baraj olarak anılan) regülatör köprünün üzerinden, araç trafiğine kapalı olan  karşı  kıyıya geçmiş, yürüyüşüme  başlamıştım.  Topuğumdan sıçrayan minik taşlardan bir tanesi yine bir yolunu bulup sol ayakkabımın içine  girmiş ve beni sinir etme görevine başlamıştı.  Önce ayağımı bir iki sallayıp taşı ayakkabının burun tarafına itekleyim dedim olmadı.  Daha sonra ayakkabının burnunu yere vurup taşı parmaklarımla ayakkabının burnu arasındaki boşluğa gönderebildim ama bir türlü tutamadım onu orada.  İlle de tabanımda gezinecek, illa ki beni sinir edecek ya!  Dayanamadım, yürümekte olduğum parkurun üzerinden geçen otoyol köprüsünün altındaki bir tümseğe oturup ipini çözmeden ayakkabımı çıkarttım ve pirinç tanesine benzeyen o mendebur taşı yere silkeledim.  Kördüğüm haline gelmiş bağcığı çözüp tekrar bağlayarak ayakkabımı giymekle meşgulken yüksek sesle konuşan o  iki kişiyi fark ettim.  İkisinin de sırtları bana, yüzleri nehre dönük olarak açılır-kapanır taburelerinde oturuyorlardı.  Sağdakinin şivesinden  Çukurovalı, sesinin tonundan ise orta yaşlı olduğu izlenimini edinmiştim.  Aynı ölçütlere göre, soldaki besbelli güney doğu kökenli  birisiydi ve yaşı da bir hayli ileri olmalıydı.    Yaşlı olan, havanın sıcak olmasına rağmen, siyah şalvarla beraber giymiş olduğu uzun kollu dikine gri çizgili beyaz gömleğinin üzerine bir de siyah yelek  geçirmişti.  Tepesindeki keli kapatmak için mi, yoksa inancı gereği için mi olduğunu bilmiyorum ama başında da el örgüsü beyaz bir namaz takkesi vardı.

 

–       Getir şunu getir!  Allahın kırosu!  Öğrenemedin hala iğneye yem takmayı be!  Getir şuna yem bir yem daha takiim,  iyi bak da sen  de öğren artık.

–       Çemkirme be gurban, görisan ellerim ditriyr, barnahlarim dutmiyr.

–       Lan şu getirdiğin o güzel peynir de olmasa var ya… Anam avradım olsun, buraya adım attırmam!  Sen yine yat kalk o peynire dua et!

–       Ne pendire dua edecegim lo?  Pendir nedir ki?  O da Allahın yarattigi nimet degildir?  Ben Allahtan başga bi şiye dua etmem!

 

Esmer, uzunca boylu Çukurovalı ile bu doğulu vatandaşın konuşması her ne kadar münakaşayı andırsa da, gizeminde  sakladığı  ılık saflık ve tabiilik dolayısı ile ilgimi çekmişti.  Ayakkabımı bağlar bağlamaz onlara doğru birkaç adım atıp;

 

–       Kolay gele, şansınız bol ola gardaşlar!  dedim. 

 

Kendilerinden birisi gibi davranmak, onlar gibi konuşmak zorundaydım ki beni dışlamasınlar.

–       Kolaysa başına gelsin abi!  dedi genç olan.  Sen de bizim mekanda olta atmaya gelmedin herhal?

–       Yok gardaş be, sabah sabah yürüyoruk işte.  Sağlık için gerekliymiş.

–       Allah bilir ya, senin araban da vardır, ayağın yere değmez yani.  Yani sabahın köründe kalktın, yürümek için buraya geldin ha?  

Yaşlı adamdan tarafa dönerek,

–       Bu insanları anlamıyorum yaa! Az ye, otobüse, dolmuşa, arabaya binme, gideceen yere yayan git, sabah da sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma be gardaşım!

–       Bak sen de erken kalkıp gelmişsin.  Sen de balıkçıdan balık al, sabah sabah buraya gelme, sen de sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma!

–       Sen ne diyon abi ya?  Bu benim ekmek param.

–       Ne yani sen balıkçı mısın?  Bu tatlı su balıklarını mı tutup satıyorsun?

–       He ya.

–       Alıcı var mı peki?

–       Çoook.  Deniz balığının yarı fiyatına verdin mi beş dakkada biter!

 

O ana kadar elindeki dolaşık misinayı açmaya çalışan yaşlı adam ilk defa dönüp bana baktı ve;

 

–       Bu var ya bu?  Bu Mehmeali var ya? Mahlelerde yoluni beklerler bunun!  Çok da balıg dutar haa.  Pere de gazanir amma heppisini şaraba yatirir!

İçine çökük avurtlarını azıcık şişirip bir “Pöfff” yaptıktan sonra çukura kaçmış

küçücük gözlerini kırpıştıra kırpıştıra misinasını çözmeye döndü tekrar. 

–       De be Kero Çavuş, o zıkkımı da içmesek bu dünyanın kahrını nasıl çekeriz be?  Sonra yine bana döndü:

–       Bu Kero Çavuş hacı-hocadır, içmez!  Ama sigaraya gelince…  kökünü kurutur!  Hele sar bi dene bana Kerim emmi.  (İşi düştüğü için olsa gerek, adama ilk defa ismi ile hitap ediyordu).

–       Babeyin uşagi vardir?  Al gendin sar!   Kero’nun uzattığı  tabakayı almayan balıkçı:

–       Ah senin gibi sarabilsem….  Abi valla bir sigara sarar, sanarsın Tekel fabrikasından çıkmış!   Bi de nereden buluyorsa, sarışın kadın saçı gibi bir tütün bulur ki resmen kaymak, Allaama dinime kaymak!  Ah bi de kağadını yapıştırırken diliynen yalamasa!  Midem bulanıyor ama yine de dayanamayıp içiyorum.   Bunun getirdiği o peynirnen bu tütünün hatırına,  dul anamnan everecem onu!

–       Le hele bi sus, köppek soyi, ürüme!   Cahal cahal  gonuşme, utanmaz!

 Kero Çavuş her ne kadar Mehmaali’yi terslemiş gibi idiyse de, evlenmek ile ilgili bu son cümle onu hoşnut etmiş olmalıydı, zira şark çıbanı izi taşıyan yanaklarında belli belirsiz bir gülümseme gamzelenmişti .

–       Siz her sabah gelir misiniz buraya? diye sordum. 

–       Ben gelirim de,  dedi Mehmet Ali,  Kero Çavuş bazen zıypıtır, gelmez.  Zaten o vakit geçirmek için olta atar, balıkçılık kim o kim?   Biraz sonra güneş çıkar, bu köprünün altı gölge olur ya, onun için de paylaşamayız burasını. 

Kero Çavuş’a doğru dönüp, kelimelerin üzerine basa basa ve de iyice duyura duyura:

–       Keşke de hiç gelemese!  dedi.  Helvasını yesek de kurtulsak!

–       Garra yere giresiy!  Bah, şu daşi gafayya furirem ha!  Ne lo?  Bu suy babayin malidir? Benim de malimdir!  Hem sen on dene olta salmişan, benim  bi tene var!  Göziye mi geldi?

–       Eh dul anamı sana verirsem, burası gerçekten babamın malı olur işte!

 –       Hadi kısmetiniz açık olsun, gene görüşürüz.  dedim ve yoluma devam ettim.

 İlgimi çekmişti bu ikili.

 

Oradaki çamlık  alanda yürüyüşe çıkan,  ve sözüm ona  spor yapmaya çalışan, insanların bir tek gayesi vardır aslında; kilo vermek!  Rejim yaparak, boğazından keserek kilo vermek işlerine gelmez çoğunun. Uykusundan fedakarlık etmeye razı olup sadece sabah yürüyüşü ile halletmeye çalışırlar kilo meselesini;  ki ben de onlardan bir tanesiyimdir.  Üstelik, kilo verememeniz için, hatta daha da alabilmeniz için, bu spor alanının her köşesi tuzaklarla döşelidir.  Simitçiler, kahvaltıcılar, börekçiler, gözlemeciler, ciğerciler… seç beğen ye!

 

İki gün sonra, yine aynı saatte, epeyce  bir miktar su böreği alıp bizim Hacivat ve Karagöz’ün olduğu köprü altına doğru yollandım.  Amacım onlarla birlikte kahvaltı etmek, biraz da laflamaktı.  Bu defa Kero Çavuş yerinde yoktu.  Mehmet  Ali “el ipi” denilen kamışsız oltalarını suya atmış, misinalarını yere çakmış olduğu tepesi zilli demir çubuklara bağlamış, yer yer boyası dökülmüş olan paslı bisikletinin selesini tamir etmeye koyulmuştu.

–       Kolay gele Mehmet Ali.

–       Ne kolayı abi be, yalama olmuş, diş tutmuyor bu nalet!  dedi bakmadan.  Sonra  uğraşmaktan vaz geçip, bir elinde  pense, diğerinde bir cıvata,  dönüp bana baktı ve aniden aydınlanan yüzü ile,

–       Oooo,  abi sen misin?  Ne o?  Ayaana gene daş mı kaçtı?  Gel otur, çayım da var bugün, daha yeni demledim! diye davet etti beni.

–       Ne o senin babalık yok mu bu sabah?

–       Gelmedi.  Zaten o her gün gelmez, ancak canı sıkıldı mıydı takılır buraya.

 Üçgen şeklinde dizili üç iri taşın üzerinde duran,  isten simsiyah olmuş  çaydanlıktaki suyu çalı çırpı yakarak kaynatan Mehmet Ali,  daha küçük bir çaydanlıkta önceden hazırladığı  demden azar azar  bardaklarımıza koyarken anlatmaya başladı.  Kero Çavuş’un asıl adı Kerim’miş. Çavuşluk ile filanla bir alakası olmadığı gibi, bu lakabı da ona zaten Mehmet Ali takmış.  Soyadını bilmiyormuş, zira  sormak hiç aklına gelmemiş.  Yetmişini aşmış olan bu adam iki senedir gelmeye başlamış köprü altına.  Önce ciddi ciddi takışmışlar.   “Adam gelip benim oltaların üstüne oltasını atıyordu abi” dedi.  “Balık nedir, balıkçılık nedir bildiği yok ki!  Gerçi Urfa’da nereden öğrenecek balıkçılığı?  Balıklı Göle gidip İbrahim Peygamberin balıklarına mı olta atsın?  “Nehrin az aşağısına git , orada olta at emmi” derim, gitmez!  Eh, bu köprünün  altı gölgelik ya…”

 

Zaman içerisinde alışmışlar birbirlerine.  Mehmet Ali ona balık tutmayı öğretmiş, o da yanında getirdiği nevalesini Mehmet Ali ile paylaşır olmuş.   Adana’ya gelmeden önce Kero Çavuş Urfa’nın köylüklerinden birinde yaşarmış.  Herkes  gibi o da köyün ağası ne iş verirse onu yapar, yaşamına yetecek kadar verilenle yuvarlanıp gidermiş.  Evlenmiş, iki de oğlu olmuş.  Gel zaman git zaman oğlanlar büyümüş ve büyüğü karşı aşiretten bir ağa kızına tutulmuş.  “Yaşatmayız” demiş kızın ağabeyleri.  Bakmış ki oğlunun kızdan vazgeçeceği yok, bakmış ki işin sonunda kurşun var, Kero Çavuş almış tüm ailesini gelmiş Çukurova’ya.  Mevsiminde pamuk toplamışlar ailece, kışın inşaatlarda çalışmışlar, baba yıllarca hamallık yapmış sebze halinde.  Kenar mahallelerden birisinde kerpiçten küçük bir ev yaptırıp kiradan kurtulmuşlar.  Daha sonra bir kebapçıda çalışıp iş öğrenen büyük oğlan İstanbul’a gitmiş, orada kebapçı ustası olmuş.  Küçüğü Antalya’ya gidip garsonluğa başlamış. Tam rahat ediyoruz derken,  Kero’nun karısı yakalandığı kötü hastalıktan kurtulamamış ve birkaç yıl önce ölmüş.  Artık çalışmaya dermanı olmayan Kero’ya ara sıra para gönderiyormuş oğulları.  Büyük oğlan  evlenmiş ama daha İstanbullu gelinini  görmek nasip olmamış  Çavuş’a. Komşunun telefonundan arayan oğlu  “Torunun olsun, onu da alır geliriz birgün” demiş. Belki de hamal babasından utanıp  bu nedenle karısını Adana’ya  getirememiş.

“Halbuki babasını yanına alsaydı ne olurdu sanki, di mi abi?  İnsan atasından utanır mı ki?  Aslını inkar eden haramzededir!” dedi Mehmet Ali. 

 

Artan  böreği itina ile sarıp sepetine koyarken;

 –       Valla makbule geçti abi, bu kalan  da bana akşam yemeği olur.  Hele bir  de şarap açtım mı yanına….!

 Sabah yürüyüşlerinde köprü altında mola vermek hoşuma gider olmuştu.  Bazen onlara bir selam verip geçiyordum, bazen bir çay içimi oturuyordum , bazen de hep beraber kahvaltı yapıyorduk.  Kero Çavuş her zaman orada olmuyordu.  “Ehtiyarlik işte” diyordu, “her vakıt her vakıt zor oliy bura gelmek.  Vallah bacagimda derman kalmiy ki tekeri çevirem”.  Onun da bir bisikleti vardı ama bisikleti Mehmet Ali’ninkinden çok daha yeni ve güzeldi.

 

Geçenlerde bir sabah, bir gün öncesinden  alıp hazırladığım tulum peynirini ve Mehmet Ali’nin “Kara Tavuk” dediği bir kutu siyah zeytini iki taze pide ile  beraber bir poşete koydum, kahkahalar arasında yapılacak bir kahvaltının hayali ile köprü altına doğru yola koyuldum. Geldiğimde Kero Çavuş orada yoktu.  Hayal kırıklığına uğradım biraz, zira bu sabahki kahvaltıda  Hacivat-Karagöz seyredemeyecektim. Halbuki Kero burada olsa, artık bana alışmış olmasının da verdiği rahatlıkla, Mehmaali’nin takılmalarına  karşılık verecek, ve her  zaman olduğu gibi “Yav Mehmaali, beni anaynan başgöz edicahsan amma daha anayzi bi defe bile bura getirmediyzki ki görah!” diyecekti.  Mehmet Ali durur mu?  “Be Çavuş, sana elli kere söyledik, yüz görümlüğü olmadan olmaz!   Abi, paraya kıyıp bir beşibiryerde alsa, bu iş tamam, ama bu nekes herif bir türlü elini cebine atmıyor yaa.  Olmaz öyle, bedavaya avrat mı olurmuş?”  “Yav begim, bu ne diyir?  Ya anasi beni begenmezsa, ya ben onu begenmezsam?  Bu devirde yüz görümlügü kalmiştir?  Çavuş bu teklife gerçekten inanıyor muydu, yoksa o da Mehmaali ile dalga mı geçiyordu, belli değildi.   Kimbilir, belki de kocasını uzun yıllar önce kaybetmiş, eline başka erkek eli değmemiş güzel  bir kadının ikinci kocası olmayı hayal ediyor da olabilirdi. 

 

Güneş ışığının  köprünün devasa beton ayağını altın sarısına boyamaya başlaması benim mola süremin dolduğunun işaretiydi. Artık daha fazla oturmaz, bu maça papazı ile karo oğlunu pazarlıkları ile baş başa bırakır yürüyüşüme devam ederdim.  Ama belli ki bu sabah bu sohbetten mahrum kalacaktım.  Kero Çavuş yoktu.  Üstelik  dikkatimi çekti, Mehmeali’nin oltaları da suda değildi.  Tuhaf bir durum vardı ortada. Kero yoktu ama bisikleti oradaydı.  Mehmet Ali vardı ama  bisikleti yoktu.   Mehmet Ali ise taburesine değil, köprü inşaatı zamanından kalma  bir kayaya oturmuş, yüzünde donuk bir ifade ile nehre bakıyordu ve hiç kımıldamıyordu.  Yaklaştım, elimdeki poşeti yere bıraktım ve:

–       Mehmet Ali??? dedim, sorgularcasına.

Cevap da vermedi, dönüp bakmadı da.  Sağ tarafına doğru kaykılıp  kolunu aşağıya uzattı, önceden açmış olduğu bir şarap şişesini yerden alıp kafasına dikti, birkaç yudumdan sonra şişeyi aldığı yere bırakıp elinin tersi ile ağzını sildi ve hala bakmakta olduğu ufuktaki bir noktadan gözlerini ayırmadan  “Ben böyle hayatın…..” diye başlayan sunturlu bir küfür savurdu.

–       Mehmet Ali, söylesene be ne oldu?

–       Çavuş abi Çavuş!  Kero Çavuş!

–       Ne oldu Kero Çavuş’a?     

Kesik kesik ama bağıra bağıra konuşuyordu.

–       Daha ne olsun abi, öldü!  O da öldü!  “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak”

derdi.  İstediği oldu!  “Ölsün de helvasını yiyelim” demiştim ya şakadan?  Benim de istediğim oldu işte, annadın mı?

Yanına yaklaşınca kıpkırmızı olmuş gözlerinden art arda inmekte olan yaşları gördüm.   Kalktı, boynuma sarıldı.  Bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlamaya başlayan koca adamın sesi gide gide  böğürtüye dönüşüyordu.  Taa uzaklardan geçenler bile sesimizi duyuyor, durup bize bakıyorlardı.   Mehmet  Ali  isyanları oynuyordu artık.  Hıçkırıkları arasında ağzına gelen bütün küfürleri sıralıyordu kara talihine.   Teskin edebilmek ne mümkün?

–       Yeter Mehmet Ali, kendini harap edip durma. Dünya hali bu, diyecek oldum:

–       Dünyasının da, halinin de…

 Sönük ocaktaki kapkara çaydanlığı alıp, yeni aldığım spor pabuçlarımın ıslanması pahasına, suyun kenarına gittim, çaydanlığın kapağını açıp suya daldırdım.  Fokurtular bitip çaydanlık tamamen dolunca Mehmet Ali’nin yanına döndüm, çaydanlıktan akan ip gibi su ile yüzünü yıkattım iyice.  Kendine gelmişti biraz.

 

Dünden beri kullanılmadığı belli olan üstü bez tabureyi açıp  yakınına oturdum.  Biraz nefeslenebilmesi  için, ve  de bu olayı kendisini hazır hissettiğinde anlatmasına fırsat vermek amacı ile,   konuşmadan bekledim.  Bir sigara , yaktı, bir iki nefes çekti, sonra elindeki sigaraya uzun uzun baktı ve ani bir hareketle  fırlattı attı nehre.  Aklına Kero Çavuş’un sarışın dilber saçı ile sarıp verdiği  sigaralar gelmiş olmalıydı.   Her zaman içtiği kendi sigarasından zevk alamamıştı, besbelli.  Kıyıdaki birkaç evcil ördeğin vakvakları ve karşı yakadaki caddeden geçen araçların lastik vızlamaları duyuluyordu sadece.  Yeterince kendine gelmiş olmalıydı ki, nice sonra bana döndü:

–       Abi  benim bisiklet tümden iş göremez hale geldi.  Tamir ettirmeye bile değmez yani.  Dün sabah  taktım sepeti koluma, buraya kadar yayan geldim.  Biraz dinlendikten sonra tam oltaları suya serecektim ki tanımadığım bir adam Kero Çavuş’un bisikleti ile geldi, köprünün altında durdu.   Hayırdır, dedim içimden, çünkü bir haftadır Kero’nun kendisi hiç uğramamıştı.  Adam bisikletten inmeden “Kerim efendinin övey ogli Mehmaali sen misin?”  diye sordu.  Aynen bizim Çavuş gibi konuşuyordu.  Şaşırdım.  “Üvey oğluyum desem bir türlü, demesem bir türlü! Bozuntuya vermedim, “Evet, benim!” dedim.  Adam bisikleti köprünün ayağına dayadı, arka sepetlikteki paketi alıp bana uzattı.   “Bulari sana Kerim efendi göndermiştir, övey oglumu bulasız, bulari ona veresiz demiştir.  Pisiklet de senindir.  De hayde eyvallah.”

 Mehmet Ali farkında olmadan  Kero Çavuştan kaptığı Urfa ağzı ile, aynen adamın konuştuğu şiveyle  aktarıyordu  bu konuşmaları bana. Yeni bir ağlama nöbetine kapılacakmış gibi oldu, durdu, derin bir nefes aldı sonra zorlukla devam etti:

–       Adama “Dur arkadaş”, dedim,  “Kerim baba  bunları niye bana gönderdi, neden kendisi gelmedi?”  Adam durdu ve hüzünlü bir sesle “Üç gün evvel namezden eve yürürken zerhoş bir şöfir Kerim efendiye çarpmiştir.  Galdirmişler hemen hastahanaya, amma iç ganama olmiş,yatti bir iki gün,  gurtaramadiler.  Daha sağ idi ben onu hastahanada  gördügümde.  Pisikletiyi, cagara tabakasiyi, bi de bu kutiyi siye vermemi istemiştir.  Evini ufak uşşagına versinler istemiş idi.  Böyügün ehtiyaci yoktur dedi.  E hadi eyvallah, başiyiz sagolsun!  Çekti gitti adam.

           İşte o saat bu saat tam  bir gün oldu ben hala bu kayanın üstündeyim. 

           İçtiğim şu şaraptan başka ağzıma ne bir damla su ne de bir lokma girmedi!

–       Peki, kimmiş bunları getiren adam?

–       “Yan komşusuymuş.  Hiç akrabası yokmuş  burada.

“Bisikletini, sigara tabakasını bir de bunu göndermiş bana!”  diyerek süslü, küçük bir kutu uzattı.   Kutuyu itina ile açtım;  içinde kocaman bir altın lira, yani beşibirlik!  Başımı kaldırıp Mehmet Ali’ye baktığımda yine ağlamak üzere olduğunu gördüm.

–       Bunu gerçekten annene mi vereceksin şimdi Mehmet Ali?  dedim, gayri ihtiyari.

Hıçkırıkları arasından zor duyabildiğim bir sesle;

–       Ne annesi be abi?  Ben anamı hiç tanımadım ki!  dedi.  Ben doğarken kan kaybından öldüğünü söylerlerdi.  Daha çocuktum, babamı da, benden iki yaş büyük ablamı da  98 Adana depreminde kaybettim. Beni halamnan kocası yanlarına aldılar.    Onlarda para bende akıl yok ya, orta okulu zor bitirdim.  Art arda onlar da vakitsiz öldü gitti zaten.   Askerde geçirdiğim bir kazadan sonra belim de tutmaz oldu.  Yoksa ben niye balıkçılık yapaydım ki?   İş aradım aylarca.  “Sakatsın” dediler işe almadılar.  Engelliyim, kontenjandan işe alın dedim, “sapasağlam adamsın git başka yerde iş bul” dediler!   Bir gün asker arkadaşımın lokantada ikram ettiği şarabı önümde görüp adımı ayyaşa çıkarttılar. Evlenecek oldum, “Sarhoşa kız verilmez” dediler, vermediler.  Halbuki içkiyle aram hiç iyi değildi.  Ondan sonradır ki kahrına içmeye başladım bu zıkkımı.  Tanıdığım insanlar hep uzak durdu benden.   Öyle ya “parasız adam, yaramaz adam!”.  Yani anlayacağın, ben kimsesizim abi kimsesiz!  Yakınım olan, beni candan seven,  bana tahammül eden bir Kero Çavuş vardı şu dünyada, o da gitti be abi, o da gitti!

Suyun içine doğru yürüdü, kıyıdaki balçık ayak bileklerini aşınca durdu, çamurun içine diz üstü çöktü, ellerini gök yüzüne çevirdi, kollarını iki yana açtı ve bas bas bağırmaya başladı:

 –       Neler neler diledim senden, hiçbirisini yapmadın.  Anamı aldın, babamı aldın, ablamı aldın, peki beni niye bıraktın ki?  En son bana gönderdiğin Çavuş’u da geri alabileceğini  gösterebilmek için mi?   Neden?  Senin gücünden benim şüphem mi vardı?  Neyi ispat etmek istiyorsun bana ya?  Kerim emminin helvasını yemeyi şakadan isteyince mi dileğimi yapmak aklına geldi, ha?  Al, benim canımı da al yaa!  Sen yukarıda teksin, yalnızsın diye kimsesizliğinin  hıncını benden mi çıkartıyorsun yaaaa?

 Boğazımda oluşan yumruk nefes borumu tıkamıştı!  Yutkunamıyordum.  Yangına körükle gidiyor gibi olmamak için göz yaşlarımı sakladım, içime akıttım.   Kafam öne eğik bir halde usul usul uzaklaştım oradan ve isyankar matemi ile baş başa bıraktım Kero Çavuş’un Mehmealisini….

 Adil Karcı –  22 Eylül 2014

 

KEKLİK VE BOĞA VE KADIZADELER’İN TORUNLARI

 FİKİR UÇUŞMALARI VE KADIZADELER’İN TORUNLARI ve Mâniler

Kucağı taylı gelin
Kaşları yaylı gelin
Bu gece ay doğunca
“Ay !” dedi baydı gelin

Güzel bir sonbahar günü keklik kardeş çiftliğin boğasıyla sohbet etmekteymiş.
“Şu ağacın en tepesi var ya boğa kardeş, oraya çıkabilmeyi pek çok isterdim..lâkin bizde güç mü var oralara uçacak..” deyip içinden de “ah ulan oraya bir çıkabilsem.. herkesin tepesine bir sıçardım ki yükseklerden..oh ne güzel..” deyip kıkırdayasıymış.
Boğadır, cömertliği tutmuş ; “Keklikciğim, ayıptır söylemesi, zatımın boku için pek şifâlı derler.., az bir gagala bakalım gücün fark edecek mi ?”

Sudaki ayna güzel
Gökteki ay ne güzel
Yârimin ay yüzüne
Ay demiş “ay! ne güzel”

Bu güzel teklif keklik kardeşin de aklına yatınca, başlamış bütün gün boğanın dışkısını gagalayıp yemeye. Daha akşam ezanı olmadan, ağacın birinci dalına zıplayıp çıkacak kadar güçlenen keklik kardeş mutluluktan uçuyormuş. Her gün biraz daha bok yemeye ve her günün sonunda da biraz daha yüksekteki dala uçup konmaya başlamış ki, iki haftaya kalmadan ağacın en tepelerine ulaşmış. Ulaşmaya ulaşmış da, heyhaat.. bu arada epey de tombullaşmış.

Keklik kardeş mutlulukla çok uzaklara, yerde koşarken hiç ulaşamadığı kadar uzaklara bakarak hayal kurarken, gaddar bir avcı keklik kardeşi bir kurşunla ağacın tepesinden düşürüvermesin mi ?

Kıssadan hisse : Başkasının bokunu yemekle yükselsen de, büyük hedef olursun

Bir ağacın ucundan
Sarkmıştı ay vâdiye
Yârimin yanağını
Isırdım ayva diye

KADIZADELER’İN TORUNLARI

Kan dolaşımını tanımlıyan William Harvey’in doğduğu 1578 yılında “Kadızadeler” denilen rezil insan sürüsü, FATİH camiinde, bayrak açıp “din elden gidiyor” avazlarıyla yollara dökülmüş, kısa zamanda İstanbul’umuzun tüm camilerine yerleşmiş, ve de sarayı ellerine geçirmişler idi. Verilmiş sadakamız varmış ki, 1656 yılında Köprülü Mehmet bu rezilleri Kıbrıs adasına sürüp pisliği temizlemiş olmasa idi, “yok artık” demeyin, maazallah günümüzde bilem Fatih camiinde aynı rezillikleri yapanlar çıkabilirdi.

Vay bana vaylar bana
Yıldızlar aylar bana
Yârsız yiğit olur mu
Geçmiyor aylar bana

KADIZADELER’İN TORUNLARI

Köylü kısmı tarlasında gece dahi çalışabilsin ve bu seferlik Izmir’in kurtuluşunu kutlamak muradıyla 9 Eylül  Salı gecesi sevgili ay dedemiz yüzünü dolun ederekten gecemizi öyle ışıklara boğmuştur ki, ak iplik kara iplikten ayrıla, erbab-ı temaşa (gözlemci ustalar) ise hayret ile uvulalarını (küçük dillerini) gurpadanak yuta. Güz başlangıcına en yakın olan dolun ay bu nedenle “hasat ayı” tesmiye edilirse dahi, sakın ola her yıl aynı tarihe geldiğini sanmayasız.

Uzanıp yakalasam şu ayı
taksam yarin göğsüne
gerdanlık diye   (TS)

hasat ayi

 Hayır duanız almak için, “Hasat ayının” suretini şuracuğa eklemişizdir. (Fakirin teleskopundan)

Üstelik bu günlerde ay dedemiz ufuk çizgisine en dar
açıyla doğar. Hatta, bir an önce yükselip biz
fânilere tepeden bakabilsin deyû, alıştığımızın dışında, bir önceki güne göre 50 dakika gecikmeyle doğacağı yerde, acelesinden yalnızca 26 dakika gecikmeyle doğar ki, anlıyanın muhabbetinden gözleri yaşarır.

Günümüzde Fatih camisinden bir anlamlı bir görüntü

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Fakîr-i pür taksir , 

Dr. Timur Sümer

EMEKLİ TAVŞAN VE HAŞATTEPE POSASI

 

 “Timur ikinci ve SON emekliliğinde küfeyi devirmiş pineklemekteyken, “tüh ulan..keşke daha önce emekleseydik, dünya varmış be demekteymiş.”
 tilki ve tavsan
Sevgili arkadaşlar be…
Karga kardeş ağacın çook bir yüksek dalına tüneyip uyuklamaktaymış ki tavşan kardeş merak ile zuhur edip, “karga kardeş oralarda tek başına nidersin ?” diye sual ettikte, kargadır eyitmiş (söylemiş), “n’olsun bre tavşan kardeş, hiç de birşey etmiyorum billa” demesiyle, tavşan eydür, “öyle ise ben de şuracıkta da yatıp hiç bir şey etmesem ne lazım gelir ?” dedikte, kargadır cevaba ayaz edip “valla kendin bilirsin” demesiyle, tavşandır ağacın dibinde küfeyi devirip, o dahi  hiç bir şey etmemeye soyunmuşsa da,  az bir zaman geçtikte kurnaz tilki kardeş toz koparıp yetişmiş, sakin yatıp hiç bir şey etmemekle meşgul tavşan kardeşimizin boğazını harttadanak dişleyip kopartmasının ardından bir güzel de çıtır çıtır tazakkum eylemiş (zıkkımlanmış).
 tilki ve tavsan2
Kıssadan hisse: Emekli olup, hiç bir şey etmeden yatmak mümkün ve hatta caiz ise de bu amel için çook yükseklerde bulunmak gerekir.
Sırıtaraktan,
Haşattepe posası
Timur