












Polis : Arabanı oradan çek, başbakan gelecek.İzmirli : Merak etmeyin kapısını kilitledim. :))sonuçta neredeyse herkes evine döndü.(BIR INTERNET KAHRAMANINDAN ALINTIDIR)













Polis : Arabanı oradan çek, başbakan gelecek.İzmirli : Merak etmeyin kapısını kilitledim. :))sonuçta neredeyse herkes evine döndü.(BIR INTERNET KAHRAMANINDAN ALINTIDIR)

ADANALIYIK !
Kış aylarındaki yağışsız her gün ilkbahardır Adana için. Yani, yağmur yağarsa kış, yağmazsa ilkbahar. Çağla bademleri Şubat ortasında tezgahlarda görürseniz, anlayın ki ilkbahara da yol görünmüştür ve yerini ufak ufak yaza bırakmaktadır. Bu kentin kışları ılıktır ve hoştur ama yazlar hiç çekilmez. Doğma büyüme Adanalı bile bu sıcaklara alışamaz ömür boyu, kaldı ki doğma Üsküdarlı, büyüme Adanalı olan bendeniz hiç mi hiç alışamadım.
Mart ortasını geçtiğimizden, gerçek ilkbaharı yaşamakta olduğumuz bu sabah evden erken çıkmış yazıhaneme doğru araba kullanıyordum ki yolun karşı tarafında “billboard” denilen bir reklam levhasındaki yazı dikkatimi çekti. Ossaat sevinçten naralar atıp direksiyon başında göbek atamaya başladım ve bu müjdeyi herkese görsel olarak verebilmek için de arabadan inip billboard’ın resmini çektim.
Ülkenin her tarafında olduğu gibi Adana’da da yerel seçim heyecanı, kargaşası, gürültüsü, şamatası sürüp gidiyor. Üzerine hoparlörler takılı otobüsler ve minibüsler müzikleri aşırılmış sloganlı şarkıları veya uydurulmuş marşları biteviye çalıyor, sokak sokak dolaşıyorlar. Yani, seçilecek adayın kişiliği, kariyeri, çalışma planı vs. hikaye… Önemli olan araçların her tarafına yapıştırılan büyütülmüş vesikalık fotoğraflar ve de çalınan müzik! Seçimimizi bu ölçütlere göre yapacağız! Hizmet mi? Hangi hizmet? Boşversenize. Artık partilerin bilek güreşine dönüşmüş olan bu yerel seçimde vatandaş bile merak etmiyor ki!
Neden sevinçli olduğuma gelince…. Ekli fotoğrafta da göreceğiniz gibi, Sayın Başbakanımız İstanbul’a üçüncü köprü yapacağı müjdesini biz Adana’lılara veriyor.
Şimdi eminim aranızda “iyi de İstanbul’daki üçüncü köprünün Adana ile ne alakası var, hem de yerel seçim sırasında” diye düşünenleriniz çıkacaktır. Çok alakası var ve bu nedenle de Başbakanımız bu müjdeyi sadece Adana’lılara veriyor. Neden mi? Anlatayım o zaman.
Biz Adanalılar çok zenginizdir kardeşim. Haa, “Adanalılar” dedim, “Adana’da yaşayanlar” demedim, dikkat edelim lütfen. Zira, Adanalı olmak için, burada doğmuş olmasanız bile en az kırk yıl burada yaşamış olmanız gerekir. Öyle ki, yeri geldiğinde
gayri ihtiyari “Adanalıyım” değil “Adanalıyık” diyebilmelisiniz, birkaç ay ayrı kaldığınızda canınız dayanılmaz derecede kebap-şalgam çekmeli, daha yaz ayağını salmadan bicibici hayali görmeye başlamalısınız. İşte bu nedenle, Adananın şehir nüfusu iki milyon kadarsa da gerçek Adanalılar, yani zenginler, dörtyüz bin kişi kadardır. Şimdi Adanada dörtyüzbin zengin olduğuna da inanmıyorsunuzdur Allah bilir ya. İyi o zaman, gidin gerilere ve bakın Türk filmlerine. Kelajını şepkesinin altına saklayan Öztürk Serengil’den (namı diğer Adanalı Celal’dan) başka fakir var mıydı Adana’da? Hulusi Kentmen’leri, Vahi Öz’leri, Erol Taş’ları, Bilal İnci’leri bir düşünün bakalım. Ya da gerçek hayatta Kayseriden gelip trilyoner olan fabrikatör Sabancılar’ı, Sabuncular’ı??? Filmlerde gördüklerimizin her ne kadar ne iş yapıp da nasıl zengin olduklarını bilen yoktu ama, onlar da Karun gibi zengindiler kardeşim. Kısacası, Adananın yerlisi doğuştan zengindir, o kadar! Sonradan yerleşenler ise kırk yıllarını doldurduklarının ertesi sabahı zengin olarak uyanırlar. Toprağından mıdır, suyundan mıdır bilinmez ama öyle olur işte.
Hala niçin sevindiğimi size annatmadım deel mi? Gusura galmayın gardaşlar, laftan lafa daldık getti işte. He, ne diyoduk? “Sevindik” diyoduk deel mi?
Şimdi, bir aileyi dört kişi varsayarak, Adana’daki bu dörtyüzbin zengini dörde bölersek, yüzbin zengin ailenin var olduğu sonucuna ulaşırız. Adanadaki bu kodaman ailelerin her birisinin İstanbul’da mutlaka bir yalısı veya yazlık evi vardır. Kendileri orada oturmasa bile, okula gidiyorum ayağına yatıp kızlarla fink atan oğulları oturur oralarda. (Bakınız; Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu filmleri). Şimdi bana “ya Yılmaz Güney?” diye sormayın, çünkü o kırk yılını doldurmadan gitti buralardan ve zengin olma şansını kaçırdı. Neyse, İstanbul’daki bu evlerin bir kısmı Anadolu yakasında bir kısmı ise Avrupa yakasındadır. Eh hem akrabalık hem de hemşerilik nedeni ile bu aileler devamlı iki kıta arasında mekik dokumak zorundadırlar. Bu gidiş-gelişlerin kolay olması için ne lazım? Tabii ki köprü lazım! Evet, var olmasına iki tane var da, o iki köprü sadece Adanalılara bile yetmez.
Bak yine sorgular sorgular bakıyorsunuz. Biliyorum ne diyeceğinizi; “Adanalılar madem bu kadar zengin, neden araba kullanmak zorundalar, alsalar ya birer helikopter?”. Bunu düşünmedik mi sanıyorsunuz? Daha birinci köprü yapılmadan girişimde bulunduk ama ilgili bakanlıktan izin alamadık. Yoksa bizim niyetimizi anlayan Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Çin ve Amerikan şirketleri helikopter fabrikaları kurmak için arazi bile almaya başlamışlardı Adana’da. Boru mu, her aile bir tane alsa yüzbin helikopter eder! Ama izin alabilmemize engel olan da yine bu yüzbin sayısı oldu!
“Evet” dedi yetkililer, “yüzbin helikopter, yüzbin helikopter pilotu, yüzbinlerce yardımcı işçiler, park yerleri, bakım servisleri vs. ekonomiye büyük katkıda bulunur ama ya İstanbul’un gökyüzü ne olacak? Kardeşim, bu helikopterlerin yarısı havada olsa, İstanbul yaz aylarında bile güneş göremez be! Üstüne üstlük hava kirliliği ve yirmidört saat pat pat sesleri de cabası.” İşte bu nedenle helikopter hevesimiz kursağımızda kaldı ve biz de Cadillac’lara, Mercedes’lere, Ferrari’lere filan mahkum kaldık!
Şimdi anladınız mı Adanalı olarak bu üçüncü köprü müjdesine neden bu kadar sevindiğimizi? Adana’da artık “beyaz altın” denilen pamuk ekilemiyormuş, meşhur karpuzu, narenciyesi pazar bulamıyormuş, fabrikalarının hepsi kapanmış, büyük şirketlerin merkezleri İstanbul’a taşınmış, yeni yatırımlar durmuş, işsizlik diz boyu olmuş…. bize ne kardeşim bütün bunlardan? Biz Adanalıyık ve İstanbul’da karşıdan karşıya geçmek için köprüye ihtiyacımız var, biz ona bakarık!
(Zaten köprü geçmeye ayağımızı da alıştırmamız lazım artık, eh yaş kemale ermeye başladı ya, önümüzde bir de sırat köprüsü var daha!)
Adana, 17 Mart 2014

BALLO
1972 de mezun olduğumuzda,tıp’tan,
bizim o zamanki öğrenci derneği başkanımız Ömer Ertürk’le beraber yaptık mezuniyet balomuzu.Gökdelen’in tepesinde.
O zaman başka gökdelen yoktu, zaten onun da gökdelen olmadığını şimdilerde anladık.
Önce Alpay’a gitmiştik,balomuza gelsin diye.
İstediği paranın bize fazla geldiğini anlayınca adamcağız,
“Çocuklar siz Füsun’a falan başvurun daha hesaplı olur demişti.
Füsun Önal’ı ilk ozaman duymuştum ben.Bizi Füsun da beğenmemişti.
Bize sonunda Pakize Suda kalmıştı.
Onu da ilk o zaman duymuştum ve görmüştüm…
Siz o yıllarda görecektiniz Pakize’yi!
Akla zarar bir kadındı!
Hocalarımızın çoğunun katılımıyla eylenmiştik.
İçmiştik,coşmuştuk.
Benim ilk ve son balomdur o.
Pardon bir de 14 Mart’taki tıp balosuna gitmiştim,o tarihten yıllarca sonra,bugünden yıllarca önce…
Uyduruk bir resmi,fahiş bir paraya satmışlardı bana açık arttırma ile…
Prof. Dr. Ali Ayhan abinin de içinde bulunduğu bir kumpas(!) ile,önce içirdiler sonra kakalarılar,çocuklardan birinin çiziktirdiği tabloyu,meşhur ressam falancanındır diye…
Ben de salağa yatmıştım…yani sadece “içkinin hertürlü kötülüğün anası “
olmasından kaynaklanmıyordu bu saflığım,aynı zamanda
“gönüllüydüm gönülden” bu kazığı yemeye…
Bir de tabii ki çocukluğumda Kilis’te Cumhuriyet baloları yapılırdı,öğretmenler lokalinde. Ama onlar sayılmaz çünkü hem kalmadı(!) hem de çocuktum!
O zaman da müslümandık sıkma başımız olmasa da!
Atatürk daha bir revaçta idi o tarihlerde…
14 Mart ilk tıp okulunun kurulduğu tarihtir. 1827, 2. Mahmut dönemi.
Medreseden çağdaş eğitime geçiş diye bilinir,bu tarih;
Hekimbaşı Mustafa Behçet’i de rahmetle analım.
Analım çünkü çok çabalamıştı bu konuda…
Biz de aynı tarihi yani bugünü bayram olarak kabul etmişiz.
Her bayramda bir de adetten olmuş,mecmua basılır. Yani dergi.
Bu mecmuada da öğrencilerin espirili eleştirileri,hocaların yazıları ve karikatürleri
sergilenir;kimi övülür kimi yerilir,
dergiye zar zor türlü çeşitli torpillerle reklam aranır,ve bu dergi tıp balosunda açık arttırma ile satılır ki derginin ve balonun masrafları çıksın.
Yıllardan beri bu işin organizatörü bizim Ağabeyimiz,benden beş gün küçük
Prof. Dr. İlhan Erkan’dır.
Ağamızın sayesinde,olabilecek bazı basit istismarların önüne geçilmiş ve daha bir ciddiyet kazanmıştır dergimiz. Eleştirilerin,hakaretlerin dozu ayarlanmış,parasal küçük bebek ayakkabısı kutularını bile dolduramayacak,
çılgınlıkların önü alınmıştır böylece,İlhan ağamızın cebinin zararına da olsa!
Yani ciddi bir şekilde espiriler yumağı yaratılmıştır,sayesinde abimizin,yıllardır…
Bu yönetim buna bile tahammül edemedi. Ağamızı azlettiler.
Onun da umrundaydı sanki.
Bizim dergimizin adı MANTAR’dır.
Biliyorsunuz biz Ankara Tıp Fakültesinin bağrından mantar gibi çıktık,
rahmetli hocamız Prof. Dr. İhsan Doğramacı sayesinde.
Ben Mantar isminin ordan geldiğini sanıyorum.
Daha sonra da Mantar gibi diğer üniversitelerin yeşermesine vesile olduk.
Hiçbirinde de bir sorun olmadı.
En son Kastamonu ve Bozok un da bünyemizden çıkması planlandı,önceki yönetimce…
Bu işler aslında devlet zoru ile olur biliyorsunuz.
Hiçbir yönetim “ben bir üniversite daha kurayım”diye çıkmaz!
Çünkü bu,imkânların paylaşılması anlamına gelir. Daha doğrusu imkansızlıkların paylaşımı anlamına gelir.
Bir miktar parayı yeni üniversite adına sana verirler ama
devede kulaktır genelde. Ana üniversite biran önce doğurup kurtulmak ister yavrusundan.
Bu doğurganlığın birtek faydası vardır, o da kendi bünyende kadro bulamadığın ve kıymet verdiğin gençlerine ikbal kapısı olmasıdır.
Yani başka üniversitelerin tamponu olmak değildir…daha doğrusu şimdiye kadar böyle olmuştur.
Ama yine de zaten kısıtlı olan imkânların paylaşılması anlamına geldiği için,tercih edilesi bir durum değildir.
O nedenle de bu işler üniversitenin açılacağı ilin vekilinin bastırması ile olur…
Bu milletvekilleri,bakanlar falan…kapasite,gereklilik,yani istiab haddi,ihtiyaç mihtiyaç dinlemezler…
Kazanma puanları farklı olan çocukların bir arada olmalarının sakıncası gibi,uc noktalara da hiç ehemmiyet vermezler…onlar için önemli olan bir daha seçilmektir!
Bir bakarsınız ki sizin elli-altmış kişilik sınıfınız olmuş ikiyüz kişi…hatta beşyüz kişi!
Ben bunların bir komisyonunun “alayını”,gençken,
bir kere fırçalamıştım,bizim M salonunda;
“herhaltı siz yiyip sonra da hesap soruyorsunuz” diye
İlhan ağam bilir.
O zaman Haluk tıfıldı ama o da bilir.
Hatta bakandan kontr fırçayı yiyince ben , M salonunu ilk terkeden Haluk idi,bir de Prof. Dr. Güler Gürsu hocam.
Herşey kendi içinde kavgasız gürültüsüz giderken, üniversitemizde
birden bire bir fırtına koptu ,hani bektaşi allaha dönüp “kabahat sana bu tarlanın yerini gösterende” der ya,onun başına gelen gibi bir fırtına…
…bu sefer de fırtına bektaşinin tarlası yerine Hacettepe’de koptu.
Önceden ayarlanmış bir şekilde,kazanamadıkları halde
idari,akademik …çullanırlar,giderek artan sayıda üstümüze…
Sonra yağmur gibi atamalar korkulu rüyamız oldu;acaba kim nereye nerden gelecek? Sanki 5N1K programı!
Yıllardır bekleyenlerin ve bizim yetiştirdiklerimizin yerlerine çöreklendiler,sıkılmadan.
Bektaşinin fıkrası gibi;ne ekin kaldı ne tarla…
Yani aslında suç bunlarda değil,bunları buraya getirende…
Hani bektaşi başını kaldırıp ” suç sana tarlayı gösterende” dedi ya,Allah’ına…
Hani tarlayı gösterip biraz sulaması için yalvarmıştı da,
doludan yağmurdan ne ekin ne de tarla…
Yerle yeksan olmuştu ya…tıpkı onun gibi…
Diyeceksiniz ki değişim;bak Pakize’ye aynı mı?
O güzel kadından eser var mı şimdikinde?
Çerçevesi de resmi de bozulmadı mı?
Doğru fiziği bozuldu da fikri gelişti,yazar oldu, o iyiye de gitti.
Kötü şartlar insanı değiştiriyor,adeta başkalaşıyorsun,dönüşüyorsun…
Beni değiştiren de yaşlanıp çirkinleşmem değil de
ortamımın çirkinleşmesi,kendi makamımda yabancılaşmam,hiç alışık olmadığımız şekilde
içten pazarlıklı insanlarla,misyon sahipleriyle karşılaşmamız
ve yetkilerin onların ellerinde olması…
Allah’tan Gregor Samsa gibi olmadan,uyduruktan bir forum yazarlığında kaldı metamorfozum.
Kriter komisyonu harıl harıl ve bilimsel çalışırken…üstelik gerçek anlamda
aklımı durduracak kadar bilimsel…derken tamamen zıddı:
Referansın tarikat ve cemaat olduğu yerlerde işte böyle oluyormuş demekki!
Bakın ülkenin haline , sadece üniversitemize değil ve
anlayın hal i pür melalimizin nedenini !
Parlamentonun amacı iktidarı ve muhalefetiyle ülkeyi bütün kurumlarıyla kaostan kurtarmak değil midir?
Peki senin üniversiten bizzat devletin tarafından karıştırılırsa…
Bu şartlarda ne bayram olur ne de ballo…
İnsancıklar kuş gibi avlanıyorlar,ölüyorlar,sakat kalıyorlar…
Genç yaşlı,kadın erkek,çocuk farketmiyor!
Olsa olsa maskeli balo olur,bu şartlarda…
Verdi’nin maskeli balosu : Aşk ihtiras ve entrika.
Ve sonunda masumun katledilişi,
bir hiç uğruna alt üst edilen “oturmuş yerleşik bir düzen”,
kırılan kalpler,yenen haklar,kaybedilen ömürler…
Köşe başlarında hep tarikatlar,cemaatlar…
becerebilseler bari, amenna!
Ve bunlarla kolkola giden,hatta yeteneklerini sergileyen bizimkiler.
Yetmez ama evetçiler…
Sanki yıkılmalarını engelleyen mendirekler,karinalar gibi…
Yapılan alışık olmadığımız şeyleri içlerine sindirebilen bizimkiler
Ve haddini aşarak ve neye yardım ettiğinin farkında bile olmadan
beni eleştiren güzel arkadaşlar
Ve onlara aracı olan,yetişmesinde payım olanlar…
Ülkemizin bayrağının (kaldıysa) yarıya inmesi gerektiği şu günlerde…
Hepinize iyi bayramlar olsun efendim.
Önünüz açık ufkunuz geniş olsun efendim…
Allah sizleri yukardaki üç beş kişinin oyuncağı olmaktan korusun efendim.
DR. ZAFER ÖNER

A panoramic view Including the very familiar three bright stars of Orion’s belt (to the left of the image), Alnitak, Alnilam and Mintaka. Part of the Orion Molecular Cloud and two of the most recognizable sky objects in the constellation Orion, these immense stellar nurseries are approximately 1500 light years distant “The Great Orion Nebula and The Horsehead Nebula”.
This is data I captured in January, February and early March 2014 over 8 nights using a QHY11S Monochrome CCD/Takahashi E-80 F2.8 from Downunder Observatory in Fremont MI.
190 individual exposures make up this 5 panel mosaic for a Total Exposure time of 11 hours
Terry Hancock
GÜNBATIMINDA TREN VE ÖKÜZLER

Astrophoto by my friend Clay Kessler




ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLAL OĞLAN (3)
Nusreddin hocanın evine bir kez daha hırsız girmiş, Yatağını, yorganını, üç kuruş paracıklarını, seccadesini, kavuğunu, kredi kartlarını alıp gitmişler. Hocadır, “ahh..vah !.” diye” döğünürken komşular yetişmiş. “Aman hocam” demiş birisi, “insan kapıya bir köpek bağlamaz mı ? Ya da alarm sistemi kurdurmaz mı ?” Bir diğeri, “Hocam bakan oğlu misali evinde, altı yedi tanecik de olsa, kasa bulundursaydın ya ? Hadi olmadı sağlam birkaç ayakkabı kutusu da mı bulamadın ?” “Bari polise haber verelim..” demiş ötekisi. “Hadiyin ordan lan bre komşular” demiş hoca. “Anladık.. yine, hâliyle, hırsızın hiçbir kabahati yok…lâkin yakalansalar ne fayda ?.. Hırsızı salıvermelerinden geçtim, bizi içeri alırlar diye telâş etmekteyim.”
Bu yazı elbet gecikti. Haberlere yetişmenin mümkünü yok. Sâniyen artık gök kubbede söylenmedik lâf kalmadı mı acep ?? Continue reading “ŞEHZADELER : MUSTAFA, UDAY VE BİLÂL OĞLAN (3)”

BERKİN
DR. ZAFER ÖNER’DEN “LILYPAD”
Lilypad,hiç duydunuz mu?
Ya da “Amazonia Victoria Regia” nedir?
Lilypad 50 000 kişilik yüzer bir kentmiş,yapay bir ada imiş.
İklim mültecileri için taa 2008 den beri üzerinde çalışılan bir projeymiş…
Yani bizim mega projemiz gibi değil de benzeri…ikisi de hayalî.
Ben vallahi yeni okudum.
Amazonia Victoria Regia ise büyükçe bir nilüfer çiçeği imiş,hatta en büyüğü,
istisnaî bir esneme kabiliyeti varmış bu Nilüfer çiçeğinin…
Sen kalk tam 250 kez büyüt bu çiçeği
Ve bundan esinlenerek
Üç dağ ve üç dağın aralarında da marinaları olan
50 000 kişiyi barındırabilen,çevreci kocaman bir ekopolis yarat.
İklim mültecileri için…
Fesüphanallah!
İklim mültecileri,
hani bazı ülkelerde deniz suları yükselip,kara parçaları su altında kalacak ya…
İşte oradan kaçmak zorunda kalanların sığınacağı,barınacağı,ekosistemli bir yüzen ada…
Biz Hacettepe’lilerin de sığınacağımız bir ada’ya ihtiyacımız olmaz inşallah!
Daha önce üç kişiyi çömeltip,arkalarına geçip,silahlarını ateşlediler,müslüman olduklarını söyledikleri halde,”biz müslümanız” dedikleri halde!
Öldürüldüler. Suçları alevî olmalarıymış.
En ufak bir şekilde elleri titremedi,öldürenlerin…
Onlar da Müslüman .
Öğle namazının kaç rekât olduğunu bilememişlerdi,
İslamiyet sınavından çakmışlardı.
Bu demekti ki öldürenlerin dergahından değillerdi,ölenler…
Birkaç gün önce de yine Suriye’de,
bu seferde de on kişiyi, yine çömelttiler,sadece içlerinden biri bağırıyordu
avazının çıktığı kadar “ben müslümanım” diye,ama kimin umurunda…
Yine geçtiler arkalarına,yine sıktılar enselerine acımasızca.
Biri arkasına doğru yıkıldı,diğerleri öne doğru yığıldılar…
Silahşörler ikişer kurşun daha attılar devrilenlerin üzerine…Kinleri dinmemişti!
Bu caniler de en ufak bir şekilde rahatsızlık duymadılar,utanmadılar yaptıklarından
sanki normal bir işlevi yerine getirmiş gibi yürüyüp gittiler…
Tıpkı diğerleri gibi
Bizde henüz böyle şeyler yok…
Bizdekiler teker teker gidiyorlar,asla bilerek değil,kasıt yok yani.
Teknik hatadan dolayı!
Mesela gaz fişeğini havaya doğru atmak lâzım,diyorlar
bizimkiler nişan alıp yüzüne,gözüne neresine gelirse basıyorlar tetiğe…
Annesi çocuğunu ekmek almaya yollamış
Nerden bilecek ki serseri bir gaz fişeğine rastlayacak
küçücük çocuğun küçücük kafası…
Kafa işte,ne geziyorsun o saatte,gaz fişeklerinin uçuştuğu yerde…
Ekmek alacakmış,sırasıydı sanki ekmeğin!
Polisin başını belaya soktun işte…
Görev başındaki polisi zora soktun.
Onun katil pozisyonuna düşmesine sebep oldun.
Neyse ki görev başında ve herşey mübah!
Kimi gaz fişeği ile,kimi kurşunla…
Kimi Elvan , kimi Sarısülük…
Diyelim ki eylemci olarak gitti! Ekmek bahane!
Bu demek midir ki ölümü haketti?
Onbeş yaşındaydı bu çocuk,onbeş.
Bizim ülkemizin su ile kaplanacağı riski şimdilik yok.
Yani bizlerin iklim tehlikesi nedeniyle böyle bir ekopolise ihtiyacımız yok ama
bu gidişle siyasi görüşlerimiz ya da aykırı çıkışlarımız nedeniyle,
bizler yani Atatürk’ü şiar edinenler,
tıpkı İran’lılar gibi mülteci durumuna düşebiliriz…
LILYPAD gibi yüzer pekçok ada’yı yapamayız da ithal etmek zorunda kalacağız galiba…
Dünyayı sanayi kaynaklı karbon tehdit ederken ve
onlar çözüm için böyle zihni sinir projeler üzerinde çalışırlarken…
Her türlü yeniliği yeryüzüne onlar getirip doğayı da onlar bozarken
Ve çarelerini de yine onlar ararken
Onların yaptıkları pekçok şeye bizler akıl sır erdiremezken…
Şu bizim dertlerimize bakın.
Türkiye’yi de kökten dinci zihniyet
hem içerden hem dışardan avuçlarına alırsa
Durum vahim…
Bir arkadaşımız bizim bu yönetimle beraber
dinini öğrenmiş,namaza başlamış;o yırttı da
Mesela bir islamî soru da bana sorulursa
cevabım onların doğrularıyla çakışır mı acaba?
Hem daha dindar hem de
Hırsızların ve katillerin ülkesi olduk!
Eş zamanlı. Hem dindar,hem kindar.
Hem dindar,hem hırçın.
Hem dindar hem kaba ve insafsız.
Bir onların uğraştıkları şeylere bakın bir de bizimkilere…
Bir resminde heriki eli ceplerinde
Kaşları ortada birleşik
Bedenini birazcık kıvırıp gülerek poz vermiş.Sol gözüyle de göz kırpmış…
Kırmızı şapkasının altından
Muzipçe bakıyor.
Hep bu sevimli çehresiyle bakacak herkese
ve soracak
“Benim bu yaşta ölmemde
Senin bir suçun var mı” diye!
İyi bakın o kırmızı şapkanın altındaki gülen yüze.
Göz kırpan göze.
Sizinki de olabilirdi!
Kırıpılan gözü değil,ölen çocuğu kastediyorum.
Sizinki de olabilirdi.
Dr. Zafer Öner





You must be logged in to post a comment.