
AHMET KAPTAN



Gereği için abime, bilgi için yarana hitab ediyorum :
Abiciğim, sen bize bir şey ima etmişsin ki, anlamazlıktan gelmenin lüzumu yok. Bakın ben bile örtündüm bre zindıklar siz hala hicap duymadan saçı başı dağıtıp ortalıkta dolanıyorsunuz diyesisin gibime geliyor. Allah ne muradın varsa versin. Resmini görünce önce hık deyip Asiye halamızın burnundan, ve dahi Naziver halamızın da kulağından düştüğünü farkettim. Sülalemizin ünlü Türk büyükleri arasında yer alan halalarımız, senin böyle örtündüğünü ahiretten gördüler ise, hık deyip burunlarından düşmekle kalmayıp, bir de gözlerinden düşmüşsündür gibime geliyor haberin olsun. Zira bu Naziver-Asiye-Fahriye vs. kardeşler, o devirde türban modası olmadığından, başörtüsü ile idare etmişler, yarım müslümanlık ederekten saçlarının bir miktarını gösterip tahrik suçunu kısmen işlemişlerdir. Bu vesileyle de burnuma ahiretten yanık kokuları geliyor. Bunlar kafalarını yarım yamalak örtme durumundan, cehennem ateşinde tam olarak yanmamışlar ise de dibine tutmuşlardır. Engin din bilgilerime göre kafayı yarım kapatanlar benim ocaktaki kıymalı musakka misali pek öyle cayır cayır yanmaz, hafifçe dibine tutarlarmış.
Hadi bu seferde ahiret gündeminin tepesine geçip oturdun. Bizim dibine tutuk aile büyükleri şu sıralarda kendi aralarında seni konuşuyorlarmış;
(Ahiretteki Kişiler: Asiye, Fahriye, Naziver, Leyla, Munis = halalar
Enver = Babamız
Ziniye=Annemiz
Şevket = amcamız
Cengiz: Munis halanin oğlu
Dünyadaki kişiler:
Dr.Cevat= Şevket amcanın oğlu
Alpaslan= Cevat ağabeyin oğlu
Baran= Timur ağabeyimin oğlu
Hidayet= Munis halanin gelini
Nilüfer= Timur’un karısı)
Fahriye: Naziver abla bizim oğlanı gördün mü örtünmüş pek iyi etmiş.
Naziver: Maşallah tıpkı ben. Severim keratayı
Leyla : Get! Nerden senmiş. Aynen bana benzer. Şahane çocuktur.
Fahriye(Çerkezce bir şeyler mırıldanır): Yahu Enver bu lüzumsuz Leyla burada da rahat huzur vermiyor. Bu senin oğlun. Sen karar ver kime benzemiş?
Enver: Susun be kafam şişti. Ben çocuklarımı kız halaya oğlan dayıya çeker prensibinden hareketle dünyaya getirdim. Bunun dayısı yok, yanlışlıkla halalarından birine benzemeye çalışıyor. Oğlum şoğluşek bir baltaya sap olamayıp doktor oldun. Yine de genetik şifrelerden haberin yok. Mendel kanunlarından da mı haberin yok. Dayı bulamadın bari amcana benzemeye çalış. Bak kardeşlerine, halalarına benzeyip iyi halt ettiler. Her biri ayrı havada çalıyor. Ziniye öteye git yahu sene. Anladık yoldan geldin yorgunsun kalkta oğluna bak. Başından ayrıldın geldin ne hallere girdi. Bunu başıboş bırakmaya gelmez. Bir keresinde meydanı boş bulmuştu da ok atıp duvarları deldiydi. Eteğinen para döküp yaptırdığımız badanayı mahvettiydi.
Ziniye: Canı sağ olsun. Bıktım sizin aile kavgalarınızdan. Çocuğum ne yaptığını biliyor mu. Siz hepiniz burada kevser ağacının gölgesinde otururken ben o sıcaklarda seçimlerde oradaydım. Kapanmak zorunda bırakıldı zahir. İnşallah küçükte abisini örnek alır da hayatı kurtulur.
Şevket: Oğlum destur. Çıkart kafandakini bak kızların hiçbiri henüz örtünmedi. Örtünürse küçük kardeşin örtünsün. İnadı yüzünden oraya buraya sürülüp duruyor. Mendel kanunlarına göre senin bana benzemen lazım. Bak benim oğlum Cevat’a örtünüyor mu hiç ?
Munis: Şurda munis munis oturuyoruz sesimizi çıkartmıyoruz. Oğlan hidayete ermiş işte ses etmeyin. Hidayet dedim de aklıma geldi. Oğlum Cengiz, senin karının adı da Hidayet’ti değil mi? Dünya ahiret gelinim olmasın mel’un.
Leyla: Get! Nesi varmış Hidayet’in. Kurban ol Hidayet’e gül gibi kız.
Fahriye: Hidayet’i boşverin. Ben Nilüfer’i pek severim.
Leyla: Ben daha tevatür severim.
Asiye: Teymur’un kaşları tıpkı ben. Taradıkça gürleşmiş maşallah.
Enver: Ben öğrettim kaş taramayı. Dilini çıkartarak, itina ile tarayacaksın ki bir şeye benzesin.
Munis: Pek itinalı taramıyor galiba. Bununkiler biraz dağınık. Çocuğa gelmeden önce bir kaş tarağı verseydik. Ben titiz kadınımdır dağınıklığı sevmem.
Fahriye: Güleyim bari. Titizsin diye yatağına üç litre işediydi.
Leyla: Benim gibi tevatür titiz olamazsınız.
Şevket: Kızlar boş boş geyik muhabbeti yapacağınıza bi şipsi yapın da yiyelim. (Şıpsi=bir çeşit Çerkes yemeği)
Zihniye: Evet. Esasen ben bu ahiretin yemekhanesinin yemeklerini hiç beğenmedim.
Leyla: Aykuuut! Dünyada da ahirette de en tevatur şıpsiyi ben yapmaz mıyım. Abiii oğlun aklının ortasını gösterip ne diye örtünmüş.
Aykut: Hımm, olabilir. Unuttum ben yıllardır şıpsi mıpsi yiyemedim.
Enver: Okumadın mı mailini zinarının (arkadaşının) aklına uymuş işte.
Naziver: İnşallah hacca da gider evladım. Yarın makama çıkıp ricacı olacağım. Bir hacılık nasip etsin çocuğumuza.
Fahriye: Get! Nerden gidecek. İki rekat namaz eda etmeyi bile bilmez it sıpası. Bitlerin kıçına abdest suyu verip yıkanıyorum zanneder.
Asiye: İslamın beş şartını öğrettiniz de öğrenmedi mi çocuk.
Nazıver: Bizde kabahat. Sıpaların hepsi yarım müslüman oldu işte. Leyla kafayı da örtmedi zaten.
Leyla: Leyla kadar taş düşsün kafanıza. Ben istesem en tevatür örterdim. Örtmedim oh pek iyi ettim.
Şevket: Yahu kızların hepsi zındık. Bari Cevat ile Şakir de örtünse de hepsine örnek olsalar. Baran ile Alpaslan daha pek küçükler ama ağaç yaşken eğilir. Şimdiden örtünmeleri lazım. Caizdir galiba.
Ahiret görevlisi: Yahu bu sülale de ortada yerde kaldı. Bir yere yerleştiremedik. Tartışmalarından cennettekiler de cehennemdekiler de bizar oldu. Ne idükleri de belli değil. Allah muhafaza laik midirler nedirler ?. Baksana kız Huriye bunlarda bir tuhaflık var. Hangi dine mensuplar acaba, erkekler çarşafa girmiş. Patrona söyleyeyim de bir toplantı yapıp bu sülalenin durumunu karara bağlayalım.
Huriye: Ay ne bileyim ayol. Ben şimdi cehennemin ateşine odun atmaya gidiyorum. Tayyip beyin kayınvalidesinin romatizmaları azmış. Zebanisi ile haber yolladı. Bu nasıl cehennem ısınamıyoruz diyormuş.
Dünyadakilere de ahirettekilere de selam ederim.
Birnur
Aldı Timur:
Betül’cüğüm,
Yazdıklarının çoğunu anladım, aferin bana. Gurbette
uzun kalınca Türkçe’miz ziyadesiyle dumura uğradı diye
kıyas ettik.
Bu konuda Hacettepe’li arkadaşlarla da bir süredir
yazışmaktayız. Çok eğlenceli ve öğretici. Konunun çoğu
ilginizi çekmese de son yazdığımı size de gönderiyorum
ki son resmimizi de görüp handân olasınız.
Abin
Sevgili Hacettepezede’ler :
Bu Nurhan mülevvesi hakkında sizleri gûya uyarmış
idik; dinleyen kim ..? Gönderdiği risalenin birinci
cildini okumamız bütün günümüzü aldı; ikinci cildi
yarın kıraat edeceğiz.
Dün gece yatsı ezanından sonra Nüyork’un muhtarı Pınar Atakent,
telli-fon ile Nilüfer’i ve fakiri aradı; Pinar’da bir çene bir
çene.. Bu günkü tinnitusunuzun esbab-ı mucibesi ahacık
bundandır.
Pınar’da laf çok; günahı boynuna, ille de, “neden
yalnız kadınlar türban takasıymış ?..erkek kısmının
dahi türban takması caizdir !” diyerekten zaten yarım
olan aklımızı büsbütün talan eyledi. “Kerem et ya
Pınar’ciğim, yiğit kısmı hiç türban taka mı bilir ?
Saniyen, türban örtüsü nisa taifesi için yazılmış
değil midir ? Salisen, nisa taifesi saçlarını ayan
edip, yiğit kısmını, haliyle, tahrik etmekte değil
midir ?” dedikse de, bu Pınar haylazı, “Kendim dahi
yiğit kısmının saçından ziyade tahrik olmaktayım.
İnanmayan zevcim Yücel’e sorsun. Taksın bu rezil herif
kısmı da türbanı..” diyerekten avaz etmesiyle, fakir
şaşkınlık ve korkudan uvulamızı, (küçuk dilimizi) marul içindeki sineğe
kıyas, gurppadanak yutup, “Medet Pınar’cığım..kusur
küçükten af büyükten..” diyerekten, serimize (başımıza) türbanı
geçirmemizle, ossaat bir suretimizi resm edip, ibret
olsun muradıyla yazımıza eklemiş bulunmaktayız.
Pınar’da hicap ne arar, “Timur’çuğum, madem siz Mart
sonu-Nisan başı Türkiye’mize gitmektesiniz, eğer
sınıfı bir araya getiren bir vicdan sahibi çıkarsa,
nah şuraya yazıyorum, billaha ben dahi sizle gelirim.
Türbanım, hatta burkam bilem hazır” diyerekten fakiri
kem emellerine alet eyledi. “Kestane cevap acele
kebap” yazmayı da unutmamamızı bir güzel tenbihledi ki
elçiye katiyyen zeval olabilemez.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Timur
TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (1)
Sağ kolundaki “Tenisçi dirseği” ağrısından yakınan CHP milletvekili aday adayı arkadaşıma öğütler:
DİRSEK ÖĞÜTLERİ (1)
Aziz kardeşim ..:
Aday adayı olma çabalarına biz de uzaktan karınca
misâli kararımızca katıldık; lâkin heyhât..onurlu
erdem mücadelende her dâim yanındayız bilesin.
“Vakt-i, istibdatta söz söylemek memnû idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı !
Devr-i hürriyetdeyiz şimdi, değişti kâide.
Söyletirler evvela, sonra severler ananı !”
(Namık Kemal)
Aile terbiyemiz destur vermediğinden “severler” dedik;
sen artık anlarsın şairin gerçekte ne dediğini.
Yeniden yazabildiğine göre dirsek ağrıların azalmıştır
diye efkâr (fikirler) yürüttük.
“Tenisçi dirseği” (“Tennis elbow”), (“Lateral epicondylitis”)adı verilen
bu illet, tenis OYNAMAYAN yiğit kısmına bir dadanır
ki, nisâ tâifesi (kadınlar) bunu pek bilmez. Fakir de bu derdi
defalarca çekmiş olduğumuzdan, “damdan düşene sor”
düsturunca, ve de hâliyle az çok doktor sayıldığımızdan
aklımızın ucunu göstersek gerek.
Bu illet bize bulaştığında, elimizde çay bardağı tutamaz, kimselerle
tokalaşamaz olmuştuk ki, milletvekili adayı olsa idik vâh olurdu
hâlimize. Lâkin, biz yazı makinasının tuşlarını sadece
iki adet burun karıştıma parmağımız ile
tırmaladığımızdan, yazı yazmamız pek zedelenmemiş idi.
Üç adet ortopedist arkadaşımızdan akıllar aldık,
üçünün aklını bir ettik, ve de sâyelerinde özümüzü bir
güzel tedavi ettik. Yine de bu mel’un sayrılık zaman
zaman depreşip “aha buradayım” demekte.
1. Tıbbî ismi lâzım değil, ön kolun serçe parmağından dirseğe doğru uzanan kasın (Extensor carpi radialis brevis ) dirseğe yapıştığı yerde, ağrının en keskin olduğu noktayı bul. Plastik bir bardağın içinde dondurduğun buzu havlu ile tut. Buzu ağrı noktasına, politik görüşüne uygun olarak, ya
sağdan sola ya da soldan sağa döndürerek sürtüştür.
Buzu sürttüğün deri kısmı dokunma duyusunu yitirince, (uyuşunca) beş dakika daha devam et. Bu işi her seferinde on
dakika kadar olmak üzere günde en az dört defa (sekiz
daha bile iyi) tekrarla.
2. Her gün aklına geldikçe 15-20 kez, şu kas
gerdirme (“stretch”) işlemini yapacaksın. Diyelim sağ
kolun ağrıyor; sağ kolunu ileri uzat, sol elinle sağ
elini bilekten avuç içi yönüne doğru olabildiğince
bükerek, tıbbî adı lazım değil, (Extensor carpi radialis brevis ) kası gerdir ki, seni gören
ahâli “amanın şimdi “şaak” diye o mâlûm el işmârını
çekecek” sansın. Lâkin sakın bırakıp da şaklatma…
öylecene bir iki dakika tut.
3. Onbeş gün düzenli olarak, günde 3 defa (6-8 saatte bir)
600 miligram İbuprufen (Advil ya da Motrin) al.
“Acetaminofen veya paracetamol” hiç olmaz.
4. Ağrı noktasının 4-5 santim altına, 4-5 santim
eninde “velkrolü” tasmayı bütün gün tak. Türkiyemiz’de
yoksa fakire bildir buradan getirelim.
5. Dört haftada geçmezse, “Xylocaine-Steroid”
karışımını iğne ile ağrı noktasına enjekte etmek
gerekir. Bunu yapan çıkmazsa, eşek değiliz ya,
Türkiyemiz’e gelir biz yaparız. İşte böyleyken böyle.
Saman içinin kalbur ile dolu olduğu bir zamanda, keklik
kuşudur, “ah ulan kanatlarımızda güç olsa da şu ağacın
yükseklerine uçuversek, etrafı temaşa edip güzelce
havamızı atsak” diyerekten dönenirken, inek kardeşe
rastlamasıyla, meramını anlatmış idi. İnektir, “tam
yerine gelmişindir be güzel kekliğim.. zatımızın ayıptır
söylemesi , bokumuz gayet lezzetli olup hatta pek dahî
şifâlıdır..bir yol yiyiver bokumuzu da bak nasıl hop diye yükseklere çıkıverirsin” diyerekten, “coof” diye af buyurun,
bırakıvermesiyle, kekliktir boku güzelce yiyince,
gerçekten de ağacın alt dallarına uçuveresiymiş.
Devrisi gün, aynı kelâm üzre az bir daha boku
yutmasıyla.. hoop daha da bir yükseklere.. bir ayın
sonunda ise kanatları boktan aldığı gıda ile ziyâde güçlenmiş
olaraktan ağacın en tepelerine tüneyiveresiymiş.
Etrafı yükseklerden seyredip sırıtaraktan havasını
atmaktayken, oradan geçmekte olan bir avcı, kekliğimizi
görmesiyle tüfengini doğrultup “BOOM !” diyerekten
kekliğimizi av etmiş, torbasına dolduraraktan uzaklara
seyirtip gitmiş idi.
Kıssamızdan hisse: Başkalarının bokunu yiyerek yükselenlerin sonu hüsrandır.
Hoş kalasın,
Dr. Timur Sumer
TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (2)
Aziz kardeşim:
Umarım dırseğinin sızısı dinmiştir.
Büyük fikir adamımız, yurtsever İbo Tatlıses’in baş
sıralarda aday olduğunu öğrendiğimizde, “vışş
başımızaaa” diyerekten yaşımız bir yıl daha büyürken,
senin onurlu adaylık mücadelenin güçlüğü bir kez daha
âyan oldu. Bu çeşit bir ortamda aday olabilmek insanın
kendi dirseğini öpebilmesinde bile daha güçtür
billâhi. Fazilet mücadelemizi sürdürürken dirsek
temâsında bulunduğun kimselere aman ola dirseğini
örselettirmeyesin. “Yan gelip yatmak” yerine mücadeleyi
sürdürmeye karar vermeni de bilesin alkışlamaktayız.
Başabakanımızın buyurduğu üzere, başkaları, “Hitler Almanyası’nın da laik olduğunu bilmezler gibi,
analarını alıp gideceklerine yan gelip yatıyor”
olabilirler.
Takvimlerin tarihi “fî” deyû gösterdiği evvel bir
zamanda, kargadır, bir ağacın çook yüksek bir dalına
tüneyip uyuklamaktaymış ki, tavşan kardeş merak ile
yaklaşıp, “Karga kardeş oralarda tek başına nidersin
?” diye sual edince, kargadır yanıtlamış, “N’olsun bre
tavşan kardeş, hiç de birşey etmiyorum billâ..”
demesiyle, tavşan kardeş, “Öyle ise ben de şuracıkta
yan gelip yataraktan hiç bir şey etmesem ne lazım
gelir ?” dedikte, kargadır cevaba ayaz edip “valla
kendin bilirsin” demesiyle yüreklenen tavşan kardeş,
ağacın dibinde yan gelip küfeyi devirerekten, o da
hiç bir şey etmemeye soyunmuşsa da, az bir zaman
geçtikte kurnaz bir tilki kardeş toz koparıp yetişip,
sâkince yan gelerekten yatıp hiç bir şey etmemekle
meşgul tavşan kardeşimizin boğazını harttadanak
dişleyip kopartmasının ardından bir güzel de çıtır
çıtır yiyivermiştir derler.
Kıssamızdan hisse: Hiç bir şey etmeden yatmak mümkün ve hatta özendirilir ise de bu eylem için çook yükseklerde tünemiş olmak gerekir.
Hoş kalasın.
Dr. Timur Sümer
VELKROLU DİRSEK TASMASININ TENİSÇİ DİRSEĞİNDEN MUZDARİP BİR HASTA TARAFINDAN DOĞRU OLARAK KULLANILIŞI

HZ. DAVUD, TAVUK VE SEÇİMLER
Yarın ülkemizde seçim olacak. Sağ olsun sevgili milletimiz kendine yararı olacak kimseyi seçmemekte tövbelidir.
Öte yandan her seçimden sonra da seçtiğimizi beğenmeyip bas bas bağırmaz mıyız ?
Bu nedenle aşağıdaki gülmece aklımıza takıldı; kusur ettikse affola.
Umarim yine kıçımız acımasın.
“Ruhsarını cananın ayineye benzettim
Vah vah ne hata ettim ay’ı neye benzettim”
(Ruhsar=yüz; ayine=ayna)

Kalburun saman içre olduğu bir zamanda, Hz. Davud
tüm hayvanatı toplamış dertlerini dinler imiş.
Davedir, “Davud hazretleri, boynumun eğriliğinden pek
müştekiyim. Ne olur şunu düzeltiver” derken,
Zürafa ise “Sayın peygamberim, şu boynumuzu az bir
kısaltıver” diye yalvarır, cümle hayvanat ise bir başka
uzvundan dert yanar imiş.
Sonunda tavuk da huzura gelip, “Oh benim güzel peygamberim..her yumurtlayışımda kıçımız fena acımakta..bas bas bağırıp mahalleyi ayağa kaldırmaktayız. Kerem et, ya şu yumurtayı az biraz küçült ya da kıçımızın deliğini bir iyicene büyüt” diye yalvarması var.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Dr. Timur Sumer


The Center for Disease Control (CDC) is reporting that 2013 is on track to have the highest number of measles cases in 17 years. This is frustrating considering that the disease itself wasthought to be eradicated in the U.S. in the year 2000. Health officials are attributing this new outbreak to parents who are refusing to vaccinate their children due to a scientifically unfounded fear that the Measles Mumps and Rubella (MMR) vaccine leads to autism.
The threat of autism is scary for a parent, especially now that an estimated one in 50 children have autism spectrum disorder. So it is understandable that parents are demanding to know what causes this neurological disorder.
What is not understandable is the fact that people like Jenny McCarthy, a leading anti-vaccination activist, are spreading lies and inflicting fear in parents by repeating pseudoscientific claims about vaccines. Here are five reasons why the scientifically illiterate had the power to bring back measles from extinction in the U.S.

Non-experts like Jenny McCarthy are dangerous because parents have an insatiable need for answers when it comes to the health of their children. McCarthy takes advantage of parents’ fears by offering them a deceivingly clean-cut solution to the scary threat of autism. And not only that, she is unabashedly making money off of it and benefiting from the controversy that ensues. Parents have enough difficult decisions to make about their children. When the CDC fully endorses the MMR vaccine as safe and effective, this should not be one of them.

Science is hard. It’s safe to say that most parents are not professionally trained as medical doctors or scientific researchers. Because of this, it’s hard for them (and the rest of the public for that matter) to decipher the information that they are constantly bombarded with from both scientific and non-scientific sources.
This allows famous people with no medical backgrounds to be influential on medical topics. Jenny McCarthy, for example, may be perceived as credible because she has a son with autism and his pediatrician stands beside her in her anti-vaccination cause. This doctor, however, has been highly criticized by other medical professionals for his anti-vaccination support. While McCarthy is in a position to offer parenting advice on how to raise an autistic child, she has no business offering medical advice to parents deciding on the future health of their children.

Unfortunately, even scientific experts can be dishonest and misrepresent scientific information. This is exactly what happened in 1998 when Andrew Wakefield (formally known as Dr. Andrew Wakefield) and colleagues published a study on the link between autism and the MMR vaccine in The Lancet. This study followed 12 children who had a history of normal development followed by mental regressions. The study concluded that the MMR vaccine was the cause of the mental regression and a link between the MMR vaccine and autism was suggested. This study provided fuel to the anti-vaccination crusaders and propelled them forward for years to come.
However, this controversial study was investigated 10 years later and Wakefield was criticized for falsifying data in the study, violating basic research ethics rules, and showing a “callous disregard” for the suffering children involved in his research. It was also discovered that a portion of Wakefield’s research was paid for by lawyers of parents seeking to sue vaccine makers for damages. Based on these findings, the Lancet retracted the article and Wakefield was stripped of his medical license.
Unfortunately, the damage had already been done.

McCarthy asserts that the rate of autism has grown rapidly as the number of vaccines children receive has increased. However, it turns out that organic food sales have also increased during this period of time. Does that mean that Whole Foods and other organic companies are other major causes of autism? No, of course not.
It is incredibly important for the public to understand that correlation between two variablesdoes not imply that one causes the other. In fact, many published studies, including millions of children in several countries, have repeatedly concluded that there is no link between the MMR vaccine and autism development.

Uncertainty makes people uncomfortable and sometimes creates tensions that lead individuals to make bad decisions. A cause for autism has yet to be found, which leaves parents feeling helpless with no control over the neurological health of their child. This uncertainty offers anti-vaccination advocates an opportunity to take advantage of parents by giving them a false sense of control.
While we do not know what causes autism, studies have concluded that it is not caused by theMMR vaccine. Anti-vaccination spokespeople like Jenny McCarthy are being incredibly irresponsible by giving medical advice based on pseudoscience to vulnerable parents. Their actions have contributed to the increasing number of unnecessary deaths of children who contracted a disease that was thought eradicated only 13 years ago. It is the medical equivalent of yelling “Fire!” in a crowded theater, when there’s no fire — and it’s the children who are getting trampled.
FİRAVUN’UN BAŞAKLARI

Firavundur bir gün çok sinirli:
-“Çağırın lan katipleri” demiş , ferman yazdıracam !”
Hemen iki katip bulup getirmişler.
Piyasada kağıt yok, yazılar hiyeroglif öncesi olaraktan taş üzre yazılmakta.
Firavun, bağırmış katiplere:
-“Yazın lan!”
Katipler bir ellerinde çivi, bir ellerinde çekiç , önlerinde de bir
koca kalıp taş, başlamışlar satır başı yaparaktan.
-“Ben” demiş firavun; katipler hemen tık tık tık bir firavun resmi
yontmuşlar taşın üstüne.
-“Mısır’ın” demiş firavun , tık tık tık bir piramid resmi yontmuşlar.
-“Anasını” demiş firavun , tık tık tık bir kadın resmi yontmuşlar.
-“Avradını” demiş firavun, tık tık tık bir kadın resmi daha yontmuşlar.
-” ..kerim!” demiş firavun son olarak.
Tam koyulmuş katipler yontmaya , birden katiplerden biri duraksamış.
Yeniden yazacak gibi olmuş, yazamamış. Derken sıkıla sıkıla dönmüş öteki katibe:
-Ya üstadım kusura bakma ama , “..kerim” tek “başak”la mı yazılıyor, çift “başakla” mı?”
Yontturmayın adamı şimdi.
Dr. Timur Sümer

Ekonomik krizde yapılacaklara dair bir güzelleme:
Temel’imiz bir ağacın dibine çömelmiş def-i hacet eyler iken, hain bir yılandır, Temel’imizin, af buyurun, tenasül uzvunu kendi tasvirine benzetmesiyle, uzanıp tam orasından, harttadanak sokuvermiş idi.
Temelin feryadına yetişen can dostu Dursun ise derhal telaş gösterip, tellifon ile doktoru aramayla, “uy doktorcuğum.. ne yapmak gerekür daa !?… Temel’in maslahati nah bu kadar şişti” deyu sual ettikte, doktordur, “telaşlanmayasun be uşak..ısırılan yeri emip emip tükürüveresun” demesiyle..Temel’dir, “ula Tursun..dohtur ne dedu da?” deyu sual ettikte, Dursun eydur, “ha pu şerefsiz dohtur dedu ki, ‘yapacak heçbir şey kalmamıştur da’ dedi.. ‘pırakun oni cebersin”
TS


KIRK YILDA BİR
1964 TARSUS KOLEJİ MEZUNLARININ 40. YIL TOPLANTISI (2004)
40. yıl sonunda bir toplandık ki o kadar olur :
Sevgili karım Nilüfer’le birlikte kuşlar gibi uçaraktan gecenin bir köründe Mersin’e varıp tam otel odasına yerleşiyoruz ki, “zır” telefon; Yavuz Altay sevgi dolu sesiyle “Ne uyuması lan oğlum,aşagi inin de yemek yiyelim birader, başlatma şimdi töbe töbee..” demesiyle kendimizi aşağıda otel lobisinde buluyoruz.
Bizlerin gözü uyku dolu, Yavuz ve zarif eşi Nilgün sırıtmaktalar da “yanlarındaki de kimdir ?” deyip dönenirken,üstümüze iyilik, meğerse Akar Burduroğlu değil miymiş.. ? Akar’ı görseniz hayatta tanımazsınız; zerre kadar değişmemiş.
Eski koşucu, futbolcu Akar, “Yüz metreyi ha koştum ha koşacam” diyen bir ifadeyle, bakınıp duruyor.
Sarılıp şapur şupur öpüşmemizi bitirmeden bizi alıp, Akar’ın güzel eşi Jo-Ann’ın de katılmasıyla tenis kulübündeki rakı masasına çökertiyorlar. Rakı içip barbunya balığı yiyerek ilk mavranın belini kırdıktan sonra, sağ olası Akar hesabı ödeyip bizi rezil ediyor.
Ertesi sabah kahve altından (kahvaltıdan) sonra cümle yaran dökülmeye başlıyor ki seyrine doyum olmaz.
Çetin Yüceuluğ’u ile 40 yıldan sonra ilk görüşümüz. Her zamanki gibi, uzun boyuyla salona girince ilk önce alttan burun deliklerini görünüyor.
Serhan Altınordu’nun ise, boyu hala uzamamış, ilk önce tepesindeki keli görünüyor. Sora da kıllarına kamuflaj olsun diye giydigi ve toplantı boyunca çıkarmadığı siyah gömleği. Herkesle birlikte sırım sırım sırıtmakta.
Salonda bir sarılmacadır öpüşmedir gidiyor ki salya sümükten geçilmemecesine.
Herkes birbirine “nasılsın ?” yerine “sen hangi ilaçları kullanıyorsun?” diye soruyor.
Aydan Bulutgil ile Uluç Gürkan oturmuşlar, “N’olocak şu Beşiktaş’ın hali ?” konusunu irdeliyorlar. Az sonra Beşiktaş’li gurubuna aşık Cemal Özgüven de katılıyor. “Mirim, meraklanmayın..bak yine şampiyon olacağız ” diye teselli veriyor.
Şerif Boyacı, oğlum biz ilaç işinde olduğumuzdan bu işlerden anlarız.. Bu yıl Beşiktaş ‘nah” şampiyon olur” deyip, malum el peşrevini çekiyor.
Uluç’un dünyalar tatlısı karısı Nazime, “Kocamın kalbi var” diyerekten habire etrafında dönenmekte.
Hayri Özen ve tatlı eşi otelin giriş tezgahındalar.. Otel ilgilileri, Hayri’ni hala değişmeyen karınca duası yazısını çözemeyip harıl harıl büyütücü mercek aranmaktalar. Hayri, “Aha bu mercektir” deyip göbeğinde parlattığı gözlüklerini uzatıyor.
Gurubun tek kravatlısı Mahmut Aygen’e, neden sınıfın iyi-meyil (e-mail) gurubuna katılmadığını soruyoruz. “iii..babaa..” diyor, “şu bilgisayar denen meretin en yenisi hele bir çıksın.. alacağız zahir..”.
Bakan İstemihan Talay ve zarif eşi Nihal salonda endam gösterdiklerinde, “Hele bir sarılalım” demeye kalmadan yan taraftan aldıkları bir işmar üzerine İstemi, “Seçmenlerim çağırıyor bana müsade” diyerekten bizden uzaklaşıyor. Çok ayıplıyoruz
Yusuf Ergül, her zamanki şirinliği ve de sakalıyla gülücükler dağıtıp herkese de gülücüklerini bulaştırıyor.
Uygur Kocabaşoğlu’nun yanındaki genç hanımı görüp, “aa..kızını da getirmiş oh ne güzel..” diyenler, genç ve güzel hanımın kızı değil
de karısı olduğunu öğrenince, mahcubiyet gösterip, dillerini münasip bir yerlerine sokuşturuveriyorlar.
Cenap Erenben de kızı yaşındaki karısı güzelim Lucy’i herkeslere öğünçle tanıştırıp, Kanada’dan neden ayrıldıklarını anlatıyor. “Oolum, Kadada’da eşcinsel evliliğini serbest bıraktılar” diyor, “bu işler hep böyle başlar azizim..önce serbest bırakırlar, sonra da mecburi yaparlar..bu yüzden ‘eh bize müsaade’ dedik”.
Sırıtmaktan yüzümüze ağrılar giriyor. Herkesin ağzı suratlarına yayılmış kimse ağzını toparlıyamıyor.
Sermet Tuna’nın pazuları aynen duruyor. Karısı gelmemiş, yerine Mr. Krahenboul’u getirmiş. Mr. Krahenboul’un özverisini birlikte alkışlıyoruz.
Ateş Aykut ve güzel eşi Gülsüm kardeşimiz her zamanki gibi gönülleri fethediyorlar. Gülsüm durmaksızın Ateş’in prostatından söz ediyor.
Olmazcılar, prostat sorununun aile ilişkilerinde sorunlar yaşattığından kuşkulanıyor. Aydan Bulutgil, “Kendimden bilmez miyim birader..benim prostat da aynen yafa portakalı ..lakin hiçbir ilişkiyi etkileyebilemez..ne kadar büyük o kadar iyi..herşeyin büyüğü iyidir..İnanmayan Saim Hoca’ya sorsun” diyerekten aklınca kötü olasılığı yalanlıyor.
Bülent Altay ise, doktor olduğumuzdan, burun ve kulağındaki kılları alıp kafasına ekebilecek tanıdık bir doktor tavsiye etmemizi istiyor.
Ömer Akın’ın cilt sorunu varmış ; “oolum bizim nazik derimiz sizinki gibi gergedan derisine benzemez, ışığa duyarlıdır” diyerek otelin ışıklarını söndürtmeye kalkıyor. Ömer’le Bülent’in karıları, Meral ile Serpil, görümce-gelin olduklarından haliyle kafa kafaya verip, “İllallah bu Tarsus’lu milletinden” deyip toplantıya gelmemişler.
Turhan Kayasü‘nun astımı iyileşmiş, lakin prostatı “Nah bu kadar”mış. “Eskiden nefes nefese konuşurdum, şimdilerde nefes nefese işiyorum” diyerek, çıkartıp göstermeye kalkıyor, zor engelliyoruz.
Saim Tozan ciddiyeti, sevgili eşi Sülün ise zarafeti ile herkesi etkiliyor.Saim, “Manyak mısınız oolum..kaç kere anlatacağız..o söylentinin gerçekle hiç ilgisi yok..insanın gönlü büyük olsun…” diyerek söylentileri bir kez daha yalanlıyor.
Tolga Eroğan, sinema jönü gibi yakışıklı. Tolga bu fakire, Amerika’da kaç para aldığımızı soruyor.Hava atmak için kazandığımızın iki mislini söylüyoruz. “oohoo oolum..sizi beleşe çalıştırıyorlar” diyor, “burada bir muayenehane açsanız bunun üç katına para demezsiniz billa.” deyip moralimizi bozup fakiri dilhun ediyor.
Mehmet Fahri Can beş dakikalığına göbeğini gösterip, “Ben şimdi birileriyle yemeğe gidiyorum, yemeği bitirip size Tarsus’ta yetişirim birlikte yemak yeriz” deyip ayrılıyor.
Yavuz, Nilgün, Nilüfer, Uygur ve bendeniz Mersin’i gezmeye çıkıyoruz. Yavuz her zamanki gibi karnındaki gazdan şikayetçi.
“Akşamki barbunya balığı gaz yaptı” diye söyleniyor. Nilgün, “Barbunya balığı gaz yapmaz..gaz yapan barbunya fasulyasıdır” diye düzeltiyor. Depremde sallanırlarken Yavuz Nilgün’ü uyandırmış. “Kalk hanım kaçalım sallanıyoruz..” deyince, Nilgün’dür, “Yat aşağı herif..deprem meprem değil, yine gazın tutmuştur” diye Yavuz’u inandırıp tekrar yatağa yatırmış derler.
Uygur, Haydar Hoca’ya hediye etmek için kitapçıdan kendi yazdığı kitabı satın alıyor.
İlk şalgam suyumuzu içip döner ve sarı burma tatlımızı tazakkum ediyoruz.
Akşam karanlığı, Mersin’e düşer düşmez otelin karşısındaki lokantada toplaşıyoruz. Hanımlar nedense ayrı bir masaya oturmuş söyleşiyorlar. Kulak misafiri oluyoruz. Adı hiç lazım değil, hanımlardan biri dert yanıyor: “Ay kardeş hiç sorma” diyor, “bizimki sabahlara kadar ben diyeyim on sen de yirmi kez helaya gidiyor. Bu nasıl işemek ayol..gözlerime uyku girmiyor..” demesiyle, diğer bir hanım, “sen ne şanslıymışsın ayol” diyor, “keşke bizimki de yirmi kere kalksa dünden razıyım..Sabaha kadar kaç kez çarşaf değiştirdiğimi bilsen acırsın halime billa..” diyor.
Masalarda müthiş mavra dönüyor. Bu arada gençten biri yanımıza yaklaşıyor. “Sen kimsin ?” diye soruyoruz. “Ben Samsa Karamahmet’im..sen kimsin ?” diye yanıtlıyor. İnanılır gibi değil. Samsa benim ilk okul birinci sınıftan öteye arkadaşım. Kırkı aşkın yıldır görüşmemişiz. Tombul Samsa gitmiş artist gibi biri gelmiş; kucaklaşıyoruz.
Birçok kişi kalkıp konuşmalar yapıyor. Bu fakire de gülmeceli soğuk birkaç anı anlatmak düşüyor. Kibarlık edip gülüşüyorlar.
Çiftler dansa kalkıp döneniyorlar. Atılan mavra, göbek ve kahkahalar odalara sığmıyor.

Ertesi gün iki otobüse doluşup Tarsus’umuz doğru yola çıkıyoruz. Şelaleye gidip kebap yiyoruz. Çocukken ırmakta yüzüp beyaz
donumuz kırmızı toprakla boyandığında rahmetli anamızdan yediğimiz zılgıtları anımsıyoruz.
Şelalede bizi Mr. Hans Meyer ve eşi Mrs. Sylvia Meyer karşılıyor. Emekli olup Tarsus’a yerleştiklerini hatırlıyoruz.
Penyamin Çatal da şelalede guruba katılıyor. Okulda ud çalacağına birlikte fasıl yapacağımıza söz veriyor.
Çanakkle savaşından kalma bir mayın gemisini ve ünlü ve anılarla yüklü Tarsus parkını geziyoruz. Parkın koca küpünü göstermeseler parkı tanımak olanaksız. Kız enstütüsü dağıldığında kızları uzaktan gözlemek için yürüdüğümüz kaldırımları arıyor gözlerimiz.
Güya şehrin göbeğidir deyip otobüsten indirdiklerinde, “Olamaz..burası katiyyen Tarsus olabilemez..” demeye kalmadan, uzaktan “Top koleeej” nidasını duymamızla, “Tamamdır..burası Tarsus’tur” diyoruz.
İstemi kültür bakanı olduğundan, önümüze düşüp bize Tarsus’ta toprağı kazdırıp ortaya çıkardığı yer altı harabelerini ve onarttığı eski Tarsus evlerini gezdiriyor. “Burası Şar sineması idi, şurası da Aile sineması idi” diye gösterip anılarımızı yineliyor.
“Bildirin turnaları” gelip kıçımızı tırmalıyor. İstemi’nin seçmenleri habire çevremizi sarıyorlar. O da herkese “deneli denesiz” salgam ısmarlıyor. Başta bu fakir, tüm göbekliler yorgunluktan ve sıcaktan hızlı soluyoruz.
Sonunda okulumuza kavuşuyoruz. “Stickler” binası tüm görkemiyle bizi karşılıyor. Diğer binaların hayaletleri yeni kabuklarında hayal meyal kendilerini tanıtıyorlar. “Stickler” binasını geziyoruz. Biz 1964 mezunları dışında her sınıfın resimlerin duvarlara asmışlar, pek kıskanıyoruz.. Bizim sınıf lise ikide sessiz yürüyüş yapıp idareyi küstürdüğümüz için olacak bizlerin resmi yok. Bu durumdan utanacak birini arıyoruz; lakin kimse yok. Bizim sınıfın resmini de asmalarını istiyoruz.
Futbol sahamıza da kıymışlar; “Nerede bizim taşlı topraklı futbol sahamiz ?” diye nostalji yapıyoruz.
Leon Amado ve koca göz Adil Karcı burada aramıza karışıyorlar.
“Assebly Hall”a bir giriyoruz ki ısırılmadık parmak kalmıyor. Modern bir tiyatro salonundan farksız. “Nerede bizim toz kokan salonumuz, tahta sandalyelerimiz ?” diye sızlanıyoruz.
Sevgili edebiyat hocamız Haydar Gofer, her birimize birer plaket verip yanaklarımızdan öpüyor. “Bu Haydar Hocamız bize Hüda’nın bir lütfü değil de nedir ?” diye düşünüyoruz.
Haydar Hoca dersine başlıyor. Mete Akyol ağabeyimizin saha kenarından topa çıkıp sarkıttığı sataşmalar arasında konuşmasını sürdürüyor Haydar Hoca; “Her sınıfa soğutucu-ısıtıcı klimalar koydular, tiyatro sahnesini aydınlatan ‘spot’ lambaları yerleştirdiler, pırıl pırıl tahta döşemeli spor salonları yaptılaar.. Her tarafı bilgisayarlarla donattılaar..Nerede bizim eski güzel okulumuz.. okulun içine sıçtılar !..”diyerek konuşmasını sürdürüyor. Hepimizi kah ağlatıp kah güldürüyor.

Akşam çökünce de basketbol sahasına kurulmuş mutfaktan döner kebap dağıtılıyor. Rakılar içiliyor, şarkılar söyleniyor. Devr-i saadetimizden kalma külüstür bir sandalyeyi anamızın nikahı bir fiyata satın alıp yeniden okulumuza bağışlıyoruz.
Mavralar atılıyor, kahkahalar atılıyor. “Hay Allah hepimizin nostaljisini versin” diyerek ve gençleşmiş olarak gerçek dünyamıza dağılıyoruz.
Timur Sümer


YUMUŞAK GE SARMASI VE GÖK TAŞI
Sevgili arkadaşlar be :
Kendini bilmez bir gök taşının (astroid) sevgili
dünyamıza doğru hızla yaklaşmakta olduğundan haberiniz
var mıdır ?
Şükürler ve müjdeler olsun ki, kendisinin pek
istemesine karşın bu alçak gök taşı, mü’minlerin
duaları sayesinde, katiyyen dünyamıza
çarpabilemiyecek, yaklaşsa yaklaşsa 29 Ocakta sabahın
saat 03:33 sularında, 537, 000 kilometre yaklaşacaktır
ki, ay dedemizin bizden ortalama uzaklığının 385,000
km olduğu düşünülürse uzay ölçülerinde “teğet”
sayılabilecek bir yakınlıktır. Çapının, şimdilik
150-600 metre dolayında olduğu sanılan bu taş,
maazallah bir çarpsa türbanlı türbansız demez
hepimizin tozunu attırıverir derler. Sevabımıza bu
astroidin amca kızının bir görüntüsünü yazımıza ulamış
bulunmaktayız.
Hatta bu yetmez gibi, arkadaşımız Chuck
Domracki’nin geçen ay çektiği “Helix” bulutsu
görüntüsünü ve de John Cumack’ın “Kalp” bulutsu
sûretini de göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de
unutulmaya. Bilin bakalım bu bulutsuya (nebula) neden
“Kalp” denmiştir.
Dosyamızdaki eski gülmeceyle
karşılaşınca, amanın yeniden gönderelim de ahali
keyiflensin duymayanlar duysun istedik.
Temel’dir, Türk olimpiyat güreş takımında finale
kalmış, rakibi ise gayetle zorlu bir Rus güreşçi
imiş. Öyle gaddar bir âdem imiş ki, rakibini “yumuşak
ge sarması” denilen bir oyuna getirip ya pes ettirir ya
da belini kırar imiş.
“Aman ha Temel uşak, ne yap ne et yumuşak ge sarmasına
düşme, bu sarma adamı iki kat büküp ossurum ossurum
ossurtur ki ölsen ne mutlu”.
Temel’dir dudağı uçuklu halde mindere çıkmasıyla güreş
başlıyalı bir dakika olmuş olmamış bu alçak Rus
Temel’imizin belini büktüğüylen yumuşak ge sarmasına
alıveresiymiş.
Ahali, “Amanın Temel’imiz boku yedi, yumuşak ge
sarmasından mümkünü yok kurtulabilemez” deyip ağlaşır
iken, Temel’imiz “UY ANAAM !!” diye Zağloğlu Rüstem misâli bir nağra atıp, Rus’u
üzerinden atmasıyla hatta bir de üstüne çıkıp gürppedenek tuş
edivermiş.
Madalya töreninden sonra Temel’e sormuşlar,
“Ula Temel, kimsenin kurtulamadığı ha bu yumuşak ge
sarmasundan nasul çıktun da?”
Temel’dur eyitmiş “Ha pu herüf penü ha böyle pir sarmaya aldu ki, aynen yumuşak
ge misalü oluşuzdur daa. Pir de pakmusum ki gözümüzün
önünde bir çift, af buyurun, testis sallanmakta. ‘Ula
Temel’ dedum, ‘nasıl ossa geberdun, ha pak bu tek
kurtuluşundur’ diyerekten, “Allahü ekber” nârasıyla
önümüzde sallanan başaklaru dişimizun tüm gücüyle
ısırıverduk da..” deyince, dinleyen ahâlinin, “eey sonra ne oldi ?”
diye sual etmesiyle, Temel’dir “Uy uşaklar,insan kendu
başaklarını ısırunca Allah tarafundan bir kuvvet
geleyi.. tarifi mümkün değel”
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir,
Dr. Timur Sümer
Kalp nebulası : John Cumack

Helix nebulasi : Chuck Domracki


Sevgili seçkin arkadaş gurubu:
Bakındı, bu olayı herkese anlatmakta değilim; ağzınızdan
sır çıkmazdır bilirim.
Adı lazım değil, kendisi yakınım olur..eşeğiyle
köyüne dönerken karşısına müsellah bir soyguncu ani çıkıp
silahını doğrultaraktan, “tut lan şu eşeğin başını”
demesiyle, adamcağız eşeğin başını tutarken de hayvanın
arkasına dolanıp uçkurunu çözer çözmez başlamış eşeği bir
güzel sevmeye.
İşi bittikten sonra da dönmüş
bizim hısıma, silahı başına dayayıp,”İndir lan dönünü”
demesiyle, bizimki de can korkusuyla dönününü
indirivereyazmış ki, eşkıya zalim olur, adamcağızın
arkasına dolanıp bizim hısımı da bir güzelce sevivermiş.
Vakta ki işi bitmiş, bizim hısımın çeşmi ise ağlamaklı, “Bre ağam,
hem eşeği hem beni sevecektin de, neden önce eşekten
başladın ?” diye sordukta, eşkiyadır, “Bre salak
herif, önce senden başlasaydım, eşek kaçmaz mıydı ?” diyesiymiş.
Kucaklandınız.
TS

Ülkenin akçe durumları sıkışınca padişahtır
buyurmuş,”Ülkemin baş köprüsünün en başına tiz bir
bekçi dikile, her geçenden bir akçe alına”.
Aradan ay geçmiş ki şahtır sormuş, “Kullarım içre durumdan
yakınan var mı ola”? “Yoktur hünkarımız” demişler
“olabilemez”. “Öyle ise köprünün öte başına da bir
bekçi dikile, bir akçe de öte uçta alına”.
Aradan ay geçmiş ki şahtır yine sormuş, “Kullarım içre durumdan
yakınan var mı ola”? “Yoktur hünkarımız” demişler,
“olabilemez”.
Hünkardır, “Bre benim kullarımda hiç mi akıl yoktur ki
yakınmayı bilmezler? Madem öyledir ise, her uca bir de
palabıyıklı dikile, akçesi alınan bir güzel de öpüle.
Aradan ay geçmiş ki şahtır ya, bir kez daha sormuş, “Kullarım
içre durumdan yakınan var mı ola”?
“Vardır hünkarım” demişler, yaka paça bir ademi sürüklemişler huzûra.
“Aha da bu garip heriftir” demişler “yakınması vardır”.
Hünkârdır,”Yakınman ne ola ki ey garip herif?” diye sordukta,
“Haşmetlû hünkârım” demiş garip herif, “akçemizi
ödeyip sıra öpülmeya geldikte, öyle upuzun bir sıra
oluşmaktadır ki; emir buyurun, birkaç palabıyıklı daha
dikiversinler de, sıralarda öpülmek için uzunca zaman beklemiyelim”
Dr.Zafer Öner
Konu: Bizim Kilis’te bir “özyurt sinemamız” vardı.
Bizim Kilis’te bir “özyurt sinemamız” vardı.
Birbirlerine telle bağlanmış,tahtadan yapılmış sandalyeleri oldukça rahatsız ama işlevseldi!
Tuzla kavrulmuş karpuz çekirdeğini,kesekağıdına dolduran,sıradaki yerine oturur,filmin başlamasıyla beraber,sinemayı “çekirdek çitleme gürültüsü” kaplardı.
Ve bu gürültü sandalye gıcırtısını bastırıdı.Orada seyrettğim filimlerden biri beni çok etkilemişti:
Film ilkel bir kabilede yaşanan bir aşk hikâyesini anlatıyordu.
Ucu denizin ortasına doğru,ağızdan çıkan bir dil gibi uzanan,kocaman bir kaya parçasının sonuna monte edilen,sağlam bir kalasın ucundan,aşağıya,denize doğru sarkan bir halat vardı.
Denizden yukarı doğru yükselen siyah dumanlar,o üstteki devasa kaya parçasını sarıyordu.
Bu halata,kurban edecekleri genç kızları bağlayıp,canlı canlı,kara dumanların derinliklerine doğru sarkıtıp,Manitu’larına bağışlarlardı ve böylece kendilerini de Manitu’larının gazabından korumuş oluyorlardı.Ve bu sırada kabilede muhteşem bir şölen ,bayram yapılıyor,gelecekleri bu sayede garanti altına alınan insanlar,danstan,eğlenceden kendilerinden geçiyorlardı!
Ve bu iğrenç olayın her sene tekrarlanması gerekiyordu. Hep genç ve güzel kızlar seçiliyordu,kurban edilmek üzere!
Adetleri bu idi.Kurbanı o kabilenin lideri seçiyordu.
Liderlik de babadan oğula geçiyordu.
Liderin oğlu bir kıza aşkını ilan etmişti ama,kız aynı kabileden,bir başkasına aşıktı ve liderin oğlunu tercih etmemişti.
Bunun üzerine liderin oğlu kızı elde etmek için çok çabalamış başaramayınca da babasını öldürüp yerine geçmiş ve kurban seçme hakkı da onun olmuştu!
Kurban olarak da kendisine yüz vermeyen o güzel kızcağızı seçmişti.
Bunun üzerine iki sevgili kaçmaya çabalamışlar lakin başaramamışlardı.Sonuçta kızı yakaladılar,boğulmayacak şekilde bağladılar,ve o kayanın ucundan aşağı doğru sarkıtmaya başladılar.
Denizden yukarı doğru yükselen kara dumanlar arasından,kızcağız aşağı doğru süzülürken oluşan bu kasvetli ve korkunç ortam hâlâ gözlerimin önündedir.Kızcağız tam denize gömülecekken sevgilisi sazlardan yapılmış bir sal ile,yasak olan o bölgeye geliyor ve kızı kurtarıyordu,ama bu sefer yukardan oklar yağmaya başlıyor ve ikisi de sulara gömülüp kayboluyorlardı. Ve denizin yüzeyi kana bulanıyordu.
Bu olay herhalde,İbrahim peygamberden önce idi.Yani milattan önceki ikibinden önce!
Eğer İbrahim peygamber’in oğlu İsmail’i kurban etmesi,Allah’ın emri ve elçisi Cebrail A.S. tarafından önlenmeseydi, Allah’tan korktuğumuzu,ya da onu sevdiğimizi,ya da onun için yapamayacağımız hiçbir şeyin olmadığını nasıl gösterecektik?
Maazallah!
Geçenlerde bir yazar “kurbanımızı da keseriz,kavurmamızı da yeriz” gibi bir laf etti.
Kurban kesmek istemeyenlere,inat olsun der gibi!
Kurban kesmek,Allah’a yaklaşmak ve rızasını almak olduğuna göre,ve kurbanın kanı ve eti asla Allah’a ulaşamadığına göre…bu amaca ulaşmanın başka yollarını bulsak da bizim Boğaz’ın sularının da kızarmasını önleyebilsek,
“nasıl olsa kesilecek olan bu hayvanların” alenî ve kitlesel katliamı değil de,kesimleri daha medenî ve yine Allah adına kurban ediebilseler ve ihtiyaca göre planlanabilseler.
Israf olmasa,eşit dağıtım olsa,insanlar kurban yardımına muhtaç olmasalar!Bu işler burada kalsa iyi de ,kalmıyor,
Bu zihniyet,yani kurban zihniyeti her tarafı sarıyor ve ülkemizi adeta cehennemî bir mezbahaya çeviriyor.
Silivri’ye bakın ,hasdala bakın,Sincan’a bakın!
Hadi onlar zanlı ya da mahkum,beter olsunlar diyelim.Yaşadığınız şehre bakın,mahallenize bakın,hatta ailenize bakın
Yok mu kurban edilmiş,hayatları karartılmış kimsecikler?
HACETTEPE’ye bakın,gelişlerini hatırlamıyor musunuz?
Ordu halinde,idarî personel olarak,akademik idareciler olarak yani hep birlikte,adeta işgal kuvvetleri gibi…
..gelip,düzenimizi (azıcık da olsa )bozup,birçok kişinin hakkını yiyerek,köşe başlarını tutmadılar mı?
Çalışma zevkimizi,iç huzurumuzu bozmadılar mı?
Hangi vaatlerini gerçekleştirebildiler?
Değdi mi bu kadar insanı yerlerinden ettiklerine?Yani kurban edilmek sadece boğazı kesilerek kanı akıtılan hayvanlara mı nasip sizce?
Trafik kurbanları,yönetim kurbanları,savaş kurbanları,dikta kurbanları yok mu?
Bir ülke ne kadar geriyse,her alanda da o kadar vahşi olmuyor mu sizce?İşte ülkemizi,bu geri ortamdan kurtarmak için çabaladılar tam 90 yıl önce,dedelerimiz!
İstediler ki,
bu ülkenin insanları da gelişmiş ülkelerdeki gibi yaşasınlar,
mutlu olsunlar,barış içinde olsunlar,hurafelerden kurtulsunlar,
blim ve teknolojiden yararlanmakla birlikte,
aynı zamanda bilime ve tekolojiye katkıda da bulunsular ve
bazı reformları,devrimleri adeta zorladılar!
Tam 90 yıl önce.
Hâlâ onlara tüpgeçiti yaptırıyoruz,bize de şölenini yapmak düşüyor!
Alây-ı valâ ile,
GEÇMİŞ 29 Ekim cumhuriyet bayramımız kutlu olsun!
You must be logged in to post a comment.