KUYRUKSUZ YILDIZ HOLMES

 

Holmes David Loveland

( Yukarda arkadaşım DAVID’in kuyruksuz HOLMES görüntüsü)

KUYRUKSUZ YILDIZ HOLMES
31 Ekim 2007
Fikir uçuşmaları ve kuyruksuz yıldız.

“Gurûb etti güneş dünya karardı
Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı”
(Deli Hikmet bey) (Hacı Arif bey; Kürdili
hicazkar beste)  EMEL SAYIN  ( MÜZIK IÇIN TIKLAYIN)

 

Temel’dir, vaazdan sonra hocaya, ” Hoca efendi, hak
emri vâcib olduğunda öte dünyada dört adet Hûri’nin
zevkimize âmade olacağı doğru mu ola da.. ?” diye
sormasıyla, hocadır, “elbette doğrudur, beş vakit
namazını kıl, öldüğünde Hüdâ sana dört adet Hûri
bağışlayacaktır” demesiyle, Temel’dir, “Uy be
hocafendi, ya bizim karı.., ya ona n’olcek zıbarınca “
diye sual edince, hoca, “Doğrudur, namazını kılıp
duasını ederse, Hüdâ’mz Fadime’ye de dört adet
‘Nûri’ bağışlayacaktır” diye eyitince,
Temel’dir hemen eve koşmasıyla Fadime’nin seccâde üzerinde olup,
namazını edâ ettiğini görünce, tepesi ataraktan, ” UY
KARIII !…BU NE NAMAZI GIIZ ?…ORUSPU MU OLCEN
BAŞIMIZA GIIZ !!?..”diye hiddetle  ünnemişti.

Elçiye katiyyen zevâl olabilemez; bu fakir dahî Bâki’nin
lâfını aktarmaktayız :

Gûya yarasanın gözleri
olmadığından, güneşin dünyaya ışık verdiğini inkâr
etse de, güneşimizin gücü bu inkâr ile zerre kadar
eksilmez imiş.

“Güneşin zerre kadar kadrine noksan gelmez
Eylese nur-i cihan-tâbını huffâş inkâr”
(huffâş =yarasa)
(Bâki)

Dr. Mustafa Kahramanyol kardeşimizin dehşet hafızasıyla
hatırlattığı bir okul anımızı şuracıkta hizmetinize
sunalım istedik.
Tarih yapraklarının “fi”‘yi gösterdiği bir zamanda,
Hacettepe’sinde rahmetli hocamız Prof. Dr. Muharrem Köksal’ın
patoloji dersini izlemekteyiz; haliyle, anfi zindan
misâli karanlık, hoca kaygan (“slide”) resimleri
gösterip ders anlatmakta ise de, karanlığın zindanında
kimi mahlûkat ülfet (ahbaplık), kimileri ünsiyet (dostluk) etmekte,
kimileri ise uyku derûnunda rûyalar görmekte iken,
âniden ışıkların yanıvermesiyle, uyuyanlar hırppadanak
uyanmış, cümle dideler (tüm gözler) kamaştığında ise
hocamız Ziya Paşa’nın ünlü beyitini okumuştu.

“Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan”
(Huffâş)= Yarasa
Açıklaması : Olgun insanı olumsuz kimseler çekemez, çünkü
yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur)
Ziya paşamız burada kendi adını ve de “ziyâ”
sözcüğünün “ışık” anlamını birlikte kullanıp yaman bir
cinas yapmıştır, ki anlayana ne mutlu.

Güneşimiz “gurûb” edip (batıp) dünya karardıktan sonra gül
cemâlinizi kuzey doğuya çevirip, 35 derece yükseklikte
“Perse” takımadasının en parlak yıldızı Mirfak’ın
hemen altına bakarsanız, bir haftadır gökyüzümüzde
görünmekte olan “P/17 Holmes” adlı kuyruksuz
yıldızı çıplak gözle bile görürsünüz de hayretinizden
lâhavleniz şaşırır. Bu koca göktaşı (çapı 10 km)
sevgili dünyamızdan 1.6 AU (AU=”astronomical ünit=
150 milyon km) (Dünyamızın güneşimizden uzaklığı = 1 AU) , güneşimizden ise 2.5 AU uzaklığında olduğundan, heyhât ki ne heyhât buhar çıkarıp,
“kuyruk” oluşturamamaktadır. Bu nedenle kendisine “KUYRUKSUZ YILDIZ” demekteyiz.

Sırf hayır duanız almak muradıyla, nereye
bakacağınızın şemasını, arkadaşımız David’in
teleskoplu görüntüsünü, ve de yakınlaştırıcı
mercekle sehpa üzerinde (se+pa =3 ayaklı)
bu fakirin görüntülediği suretini yazımıza eklemiş
bulunmaktayız.

Vallâ ben de Fuzûli’nin yalancısıyım: Eğer düşman sana
karşı durmadıysa bunun sabebi vardır ; çünkü sen yerinde duran
bir güneşsin, düşman ise kör bir yarasadır.
“Ger sana düşman mukabil durmadıysa vechi var
Ol durur huffaş, sensin âfitâb-i bi-zevâl”                                                                                                                         (Ger = eğer, (vech=sebep) (âfitâb-i bi-zevâl=yerinde duran güneş)
(Fuzûli)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pûr taksir
Dr. Timur Sümer

Holmes tripod

(Fakirin kuyruksuz HOLMES görüntüsü)

skymap_north_holmes-1

HOLMES’in gökteki konumu

ADİL KARCI’DAN “BİCİ BİCİ HOLDING”

fotoğraf 3(1)

BİCİ BİCİ HOLDİNG

Vay be!  Demek bunca yıl hepinizden saklamış bir de “kurduğu bici bici işine artık Adil beni ortak etmez” numarasına yatarak hepinizi hala  uyutmaya devam ediyor ha?  Bu kadar yıl gizleyebilmek….!  Tebrik ederim seni Timur, pes valla!

 

Birnur Kardeşim, Timur Abiciğine bir sor bakalım;

 

  • Yıldızları “temaşa” ederek vakit geçirmek için aldığı o Hubble’ın üçüncü kuşak akrabası baboş teleskopu hangi geliri ile alabilmiş?
  • Doktorların maaşları giysilerinin iki yakasını bir araya getirmeye yetmezken, (zavallılar bunun için koca koca çengelli iğne kullanıyorlar artık)  Timur kardeşim nasıl oluyor da “ekmek elden, su gölden” misali zevk-u-safa içerisinde yaşamını sürdürdü bunca yıldır? Doktorluk geliri ile mi?
  • Bir gözü devamlı gökyüzünde, diğeri web sitesindeki mavralarda iken, çalışmaya, dolayısı ile para kazanmaya nasıl vakit bulabildi ki?  Yoksa çalışmaya ihtiyacı mı yok acaba?

 

Eee?  O zaman nereden geliyor bu değirmenin suyu?  

Şimdiye kadar size hiç “SÜ-KAR HOLDİNG”den bahsetti mi?  Eminim etmemiştir.  Anlatayım o zaman;

 

Tarsus Kolejinin tatil olmasına birkaç gün kalmıştı.  Ben bir yıl kaybettiğim için lise ikideyim, Timur son sınıfta.  Son birkaç yılı aynı sınıfta okumamış olsak da, ister ders saatleri dışındaki beraberliklerimizden, isterse okul voleybol takımında beraber oynuyor olmamız nedeni ile, yakın arkadaşlığımız kesintisiz devam etmişti.  Mayıs ayı Tarsus’ta bayağı sıcak olur ve biciciler, karsambaççılar, dondurmacılar yavaş yavaş arzı endam ederler ve de okul kapılarının civarını mesken tutarlar.  İşte 1964 yılı Mayısının son günlerinin birisinde ben, Timur ve müşterek arkadaşımız (Göksel Arsoy çakması) İrfan Atalay okul kapısının karşısındaki taş duvardan yankılanan “kaymaklı biciiiiii” teranesinin büyüsüne (fareli köyün kavalcısı misali) kapılıp gayri ihtiyari bici müşterisi oluverdik.  Huşu içerisinde bicilerin hazırlanmasını beklerken ben sessizliği bozup:

 

  • Bicinin nasıl yapıldığını ben biliyorum, bu işin ciddi ciddi ticaretini yapmak lazım! deyiverdim.
  • Nasıl yani?  dedi İrfan.
  • Sekiz-on tane bicici tablası yaptıracan, bunlara birer adam tutacan, bicileri evde hazırlatıp tepsi tepsi onlara dağıtacan, onlar da şehrin muhtelif yerlerinde satacak, sen de yolunu bulacan, dedim.
  • Hadi be!  dedi İrfan.  Hakkı b.kunu kurtarmaz.  Adamların yevmiyesi bile çıkmaz be!
  • Öyle deme, dedi Timur, bu adamlar ne kadar kar ediyor sen biliyor musun?  Bicinin masrafı ne ki?  İçinde süt yok, yağ yok.  Bana Adil anlatmıştı önceden, malzemesi sadece nişasta, su, buz, boyalı su, birkaç damla gül suyu ve azıcık da pudra şekeri…  Gerisi hepten kazanç!  Bak Adil, birgün böyle bir şey yaparsan ben ortak olurum!
  • Tamam Timur kardaş, sana haber vermeden bu işe başlamam!

 

Bu konuşmanın üzerinden altı yıl geçmişti, birgün yolum Ankara’ya düştü, o arkadaş şurada bu arkadaş burada derken Timur’u da buldum.  Yakında Amerika yolcusu olduğunu söylüyordu.  Ben de çiçeği burnunda bir işletmeci olarak hemen teklifimi yaptım:

  • Hatırlıyor musun?  Bici işine girersem sana haber veririm demiştim.  Ben başlıyorum ve sözümdeyim, istersen ortak olabilirsin.  
  • Ne bicisi ya?  derken hatırlayıverdi, 
  • Haaaaa şimdi hatırladııım!  Ciddi misin sen?  
  • Gayet tabii ciddiyim.
  • Lan zaten yok zaten yok, elimdeki birkaç kuruş yeterse, kabul be!  Ama ben Adana’ya filan gidemem ki şirket kurmak için…
  • Kolayı var, gel notere gidelim, bana yetki ver ben her şeyi hallederim.
  • Şirketin ismi ne olacak peki?
  • Bici Bici Limited Şirketi!
  • Lan ne öyle cicili bicili isim?  Herkes bizi şorolo zanneder valla.  Ciddi bir şey bulalım.  Hem bizden de bir şeyler katalım şirketin ismine.
  • “SÜ-KAR Limited Şirketi” nasıl?  (Sümer ve Karcı’dan esinlenerek…)
  • Olur da, niye Anonim Şirket değil?   

Ben artık diplomalı işletmeciyim ya, bilgiç bilgiç;

  • Anonim Şirket için en az beş ortak lazım.  Limited iki kişiyle kurulabilir de ondan, diyerek bu konudaki derin bilgimi konuşturdum.  (Şimdi Timur bana daha da güvenmiştir artık di mi ya?  Bak ticaret ile ilgili neler neler biliyorum! ) Gerekirse sonradan Anonim Şirket hatta Holding’e çevirebiliriz, dedim.

(Not:   Amerika’da eskiden beri hep olduğu gibi, Türkiye’de de artık tek kişi bile A.Ş. kurabiliyor).

 

O gün Ankara’nın Onyedinci Noterinden önce Timur’un genel vekaletini, daha sonra da “yağmurlu günler için” biriktirdiği paracıklarını ortaklık payı olarak aldım ve Adana’ya döndüm.  O tarihten sonra Timur’la yazıştık, mektuplaşarak kararlar aldık, para alışverişleri yaptık ama   birkaç yıl öncesine kadar da hiç birbirimizi cismen göremedik!  Bu arada “SÜ-KAR LTD. ŞTİ” kuruldu, sonra Anonim Şirket oldu, büyüdü büyüdü ve sonunda “SÜ-KAR HOLDİNG”e dönüştü!

 

İlk şirket kurulduktan sonra öncelikli işim bicibiciye patent almak olmalıydı.  Akademide okuduğum ticaret kitapları böyle diyordu.  Bir de “alameti farika”, yani marka tescili almam gerekecekti.  Sordum soruşturdum, bu işin Ankara’daki Patent Enstitüsünden biteceğini öğrendim.  Hem  ziyaret hem ticaret  diyerekten atladım otobüse, ver elini Ankara!  Elimde siyah bir çanta, gözümde kapkara bir güneş gözlüğü ve üzerimde siyah  bir takım elbise ile Patent Enstitüsünden içeriye daldım, girişteki duvarda asılı yazıları okumaya çalışıyorum (kapkara gözlüğü çıkartmadan loş bir yere girer de yazılara bakarsan tabii okuyamazsın, ama havam olsun diye de illa ki gözlüğü çıkartmıyorum).  Arkamdan gelen:

  • Birisine mi bakmıştınız?  sorusu üzerine irkildim ve döndüm.  Karşımda orta yaşlı, orta boylu (ve aynı zamanda da belli ki orta halli) bir adamcağız, saygıda kusur etmemek için önünde kavuşturduğu elleriyle ve gülümseyen gözleriyle bana bakıyor.
  • Patentle  ilgili oda hangisi? dedim.  Mafyavari kılık kıyafetimden etkilenmiş olmalı ki, çekine çekine,
  • Buyurun beni takip edin, dedi ve hol boyunca yürümeye başladı. Biraz sonra labirente dönüşen holdeki git git bitmez, git git bitmez yolculuktan sonra sağdaki bir odanın kapısını açtı ve,
  • Buyurun Mehmet bey ilgileniyor, dedi.
  • Sağol !  dedim ve bu defa ben çekine çekine içeriye girdim.

Hoş bir adamdı Mehmet Bey.  Çay söyledi önce, sonra ne  istediğimi sordu.  Karsambaçı Anadolu yaylalarında duymuş ama Bicibiciyi hiç duymamış.  (Zaten bu nedenle Karsambaç’a patent alamadık ama Ankara’da hiç tanınmadığı için biciye patent verdiler).  Neyse, Mehmet Bey nasıl bir dosya ile başvuru yapmam gerektiği hususunda bana yol gösterdi ve neticede altı aylık bir uğraştan sonra da bicinin patentini şirketimiz adına alabildim.

 

Şirket de tamam, patent de tamam ama bunu nasıl paraya çevireceğim?  Zaten bizim tüm sermaye Ankara yollarında tükendi çoktan…  “Sekiz on yerine üç beş bici tablası ile mi başlasam” diye bir gün evde tefekküre dalmışken bir de baktım ki sokaktan art arda biciciler geçiyorlar.  Tamam  dedim, patent bende ya, bicicilik yapmak yerine bicicilerden patent hakkı toplarım.  (İngilizcede buna “royalty” diyorlarmış, onu da öğrendim).

 

Hiç gecikmeye gerek yoktu, bundan sonra sokaktan geçen ilk biciciyi durduracaktım.

Ulan bekle bekle bu defa da bicici gelmez! Aş eren kadınlar bile bu kadar arzuyla bicicinin yolunu gözlememişlerdir emin olun.   Akşam serinliğinin düşmeye başladığı saatlerde, artık ümidimi de kesmişken, sokağın bir ucundan “buuzluu biiciiiiiiiii”  müjdesini duydum!  Kaptım patent belgesinin kopyasını  çıktım evin önüne.  Bu defa da birileri adamı durdurdu bici ısmarlıyorlar, iyi mi?  Nereden baksan bir onbeş-yirmi dakika bicici oradan bir yere kıpırdanamaz artık!  Onlara uzaktan bakarken kendi kendime “hadi çabuk zıkkımlanın şu biciyi de adam bu tarafa gelsin be” diye homurdanıyordum ki bici kasesini kafasına kaldırıp dibinde kalan şekerli suyu höpürdeten tüysüz oğlan “abi bir tane daha yap” demez mi?

 İllet oldum, illet!  Geçen yarım saat sanki aylar gibi geldi bana o an.  Nihayet boşalan kaseleri ve kaşıkları yıkayıp yerlerine koyan bicici yavaş yavaş bana doğru gelmeye başladı.  Neyse, dualarım kabul görmüş olmalı ki yolda başka durduran olmadan adam önüme kadar geldi.

  • Baksana sen buraya!  dedim biciciye, hakim bir ses tonuyla…
  • Bici mi garsambaç mı?  diye sordu, buzun üzerindeki bezi açarken..
  • Hiçbiri değil.  Patent hakkı diye bir şey biliyor musun sen?
  • Hakkı adıynan danıdığım biri yoğudur.  Lagabı mıdır paten?
  • Paten değil patent, patent!
  • Valla tanımıyom bu isimde birini, başgasına sor bey.
  • Yahu arkadaş, senin  bici satmaya yetkin, ruhsatın var mı?
  • Niye belediyeden ruhsat mı ilazımdır?  Almamışım.  Sen, zabıta memuru…???
  • Yok be adam, bici bici satmak için benden izin alman ve bana bu işi yaptığın müddetçe de hak kullanma bedeli ödemen lazım.
  • Abi sen haramisin?  Ne diyon ya?  Paten, maten?  Get allaanı seversen işine!
  • Okuman yazman var mı senin?
  • Esgerde örgettiler, vardır biraz.

İyi, dedim içimden, ve elimdeki patent belgesini gözüne sokarcasına uzattım.

 

  • Oku bakalım ne yazıyor?  Kağıdı eline aldı, hiç de ummadığım bir hızla okudu.
  • Essahtan hinci ben sana para mı vericin?  N’adar vericin ki? 
  • O ana kadar bunu hiç düşünmemiştim.   İşin pazarlığa döküleceği belliydi.
  • Bici sattığın her ay için yüz lira!  dedim.
  • Gurban, o gadar parayı ben gazanmıyom ki!  Beş gayme versem?
  • Sen bilirsin, o zaman yarın seni bici  satarken görürsem karşında Avukatım Enver Akçınar’ı bulursun, önce karakol, sonra mahkeme, sonra da kodes!  Annadın mı?  (Enver benim çocukluk arkadaşımdı ve o da benim  mezun olduğum yıl avukat olmuştu.  Kendisi ile henüz bu konuda hiç görüşmemiştim ama olsun, daha inandırıcı olmuş olmak için ismini kullandım o anda).
  • Abi, on kağıt versem olmaz?
  • Bak, fakir olduğun belli, sana acıdım.  Kimseye de söyleme ama ayda elli lira ödeyeceksin, ben de sana fatura verecem, sen de serbest serbest bicini satacaksın.  Bana ödeme yapmayan biciciler kodese gidince senin satışların daha çok olur.
  • Abi ya, sen fatura virme bana, gel otuzda annaşak!
  • Fatura vermeye mecburum.  Sana bu hakkı verdiğime dair bir  yazı da verecem, sen de onu tablanın yanına yapıştırırsın, reklamın da olur böylece.  Bizde kanunsuz bir şey olmaz!
  • Ganunsuz olmaz deyon da, eşgıyadan beter de soyuyon!

 Bu ilk işimdi ve o akşam oturup Timur’a bu konuda bir mektup yazdım.  Henüz cebimize  para girmemişti ama kokusu gelmeye başlamıştı.  Ertesi sabah çalınan kapı zili uyandırdı beni.  Sabahın köründe kimdi ki bu?  Açtım, karşımda bizim bicici, arkasında dört kişi daha!  “Aha, bu herifler şimdi beni dövecek, bari iç odadaki boş av tüfeğine ulaşacak kadar zaman bulabilsem” diye düşünürken en iri kıyım olanı öne çıkıp:

  • Bey, İdiris bize gonuştuğunuzu annattı.  Aha bu Yusuf da gavede iradyoda duymuş bu paten gonusunu.  Hadi paten alak alak da, bize biraz indirim yap.  Çor çocuğumuz var.  Altı ay  bu biciden ekmek yiyok.  Öbür altı ay da gaynamış darıyınan, haşlanmış nohudunan evi zor geçindiriyok.  Yap bi gozellik bu gardaşlarına be ağam!

İçimdeki korkunun yerini ani bir sevinç aldı.  Babacan bir tavırla:

 

  • Bi daha beni evimde rahatsız etmeyin!  Alın şu kartımı,  öğlenden sonra yazıhaneme gelin.  Ha bak, kırka imza atacaksınız, tamam mı!  diyerek hepsini savdım.

 “Allah razı olsun…..”  benzeri dualar mırıldanarak tablalarının başına gittiler.  Şimdilerde bicicilerin sayıları binleri bulmuş durumda, biz de onları yıllardır kesiyoruz ha kesiyoruz!  

Yaaaa, Birnur kardeşim, işte böyleyken böyle!  Şirketin yarı ortağı ağabeyciğine şimdi bunları anlatsan, sana kesin “Valla iftira, yok böyle bir şey!” diyecektir.  Eh, her yıl bici biciden kazandığı milyon dolarları seninle paylaşacak değil ya!  Haa, ispat isterse ekteki fotoğrafları gösterirsin, artık her adımda bir bicici var bu memlekette, hepsi de “paten” parası ödüyor bize.

Sevgiler,

Adil abin, 29 Eylül 2013, Adana

fotoğraf 5(1)

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

Her yazı okuyanda tamamlanır derler. 
Ister makale olsun ister roman isterse ders kitabı. 
Yani her yayınlanan yazı eksiktir gaslında , anlamına. 
Okurun beyenmediği satırlar silinir kendiliğinden.  
Beğendikleri ise çoğalır . Yeni fikirler oluşturur.
Yeni yapıtlar çıkartır ortaya. 

Mevlana demiş ya , sen istediğin kadar konuş
Anlattığın karşındakinin dağarcığı kadardır diye. 

Bazan sen az anlatırsın , karşındaki onu çoğaltır
Satır aralarını okur , kendi dağarcığını katar…
Sen bir söylersin , o “on” anlar , bin anlar…

Bazan günlerce konuşursun , yazarsın , dertlenirsin hatta ağlarsın…
Bazı yanlışlara dikkati çekmek istersin , çırpınır durursun
Bir de bakarsın ki ya da biri öyle bir lâf eder ki ; bir arpa boyu bile yol alamamışsın !
Artık bu algı eksikliği midir , körü körüne taraf tutmak mıdır , ihtiras mıdır , inat mıdır
bir türlü çözemezsin. 
Dönüp bakarsın cümlelerine , 
sorarsın etrafındakilere:
“Şu yazılanlarda anlaşılmayan bir taraf var mı ” diye
Malum önce hatayı kendinde aramalısın !

Halbuki çok basitir söylediğim :
1-Iyi insan vasıflarını taşımak çok önemlidir ,
2-Torpilin olduğu yerde kriterin anlamı yoktur, 
3-ileri yaşlardaki torpiller kişilik zaafiyetinden  kaynaklanır ,
4-Jürilerin ayarlanması yanlıştır , 
5-Ülkemizde ve hacettepe’de kayırmacılık çok artmıştır , 
6-Üniversitemizde ikilik , üçlük , dörtlük bölünmeler vardır , bunun sebebi yeni yönetimdir,
7-Kurulların , dekanlığın , ve hatta idaredeki birkaç kişinin esamesi okunmuyor, 
8-Üniversitemizin idaresi , rektörümüzün etrafındaki birkaç kişidedir ,
9-Bunların içinde HACETTEPELİ yoktur , 
10-Tarikatların , cemaatların uhreviyatla uğraşmaları gerekir ,

Merakım şudur ; ülkemizde indeksi en üst düzeyde olan yayınların
Getirisi nedir? Bilim duvarındaki tuğlaların kaçında payımız vardır. 

Epidemiyolojik araştırmalar , toplum sağlığını ilgilendiren ve sağlık açısından getirisi
değerlendirilmeyecek kadar üst düzeyde olan araştırmalardır. 
Ama burada devletin katkısı çok önemlidir. 
Rahmetli hocam , merhum Prof. Dr. İzzettin Barış bu işi başarmıştır. 
Ama örneğin Dilovası’nda neler olduğu en azından benim meçhulümdür. 
Oradaki araştırmacının başına neler gelmiştir ? Neden gelmiştir? Bilmiyorum. 

Laboratuar şartlarında yapılan araştırmalar söz konusu olunca
Şartlar değişir. 
ara maddeleri dışardan ithal edilerek üretilen bir mal nasıl pahalıya patlıyorsa ,
nasıl kâr marjı düşük oluyorsa hatta zarar bile söz konusu ise…
Sonucu , hiçbir şeye yaramayan daha doğrusu sadece
akademik ünvanların gelmesine yararlı olan araştırmaların da 
ekonomik zararlara ve hayvan katliamlarına yol açtıkları bir gerçektir. 
H indeksi veya “yayın sayısı/h indeksi” , veya daha kalitelisi
ne olursa olsun , o yayının katkısı ne olmuştur? Neyi değiştirmiştir?
Şimdi bazıları diyecek ki 
Her araştırma o konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. 
Daha sonraki araştırmaya önayak olur. 
Öğrencilere araştırma yapılmasını öğretir , heveslendirir…
Doğrudur. 

Ülkemiz araştırmaya ne kadar para ayırmaktadır ?
Özel sektör ne ayırmaktadır ?

Boşverin. Şu kriterleri öyle zorlaştırın ki kimse öğretim üyesi olamasın. 
Zaten bir değerimiz de kalmadı bu ülkede. 

Geri kalmış fakir ülkelerde gerçek bilimsel araştırma olmaz ,olamaz. 

Eğitimi 4-4-4 ile düzenlenen , dini eğitime gereğinden fazla önem veren  , 
her açıdan dışa bağımlı olan ülkelerde gerçek bilimsel araştırma yapılamaz. 
Yapılsa bile bir fayda sağlamaz , bir kâr sağlamaz. Bir üretime dönemez. 
Yapılmışsa bana örnek gösterin. 
Tek tük olabilir örneğin Haberal’ın  soğuk iskemi süresini değiştiren ve bu sonuca bağlı olarak cerrahi tavır değişikliğine gidilen araştırması vardır. 
Belki daha da vardır ama bunlar sporadiktir. 
Araştırma ünvan yükseltmek için yapıldığında , ancak ünvan yükseltir başka işe yaramaz. 
Aaraştırma kişinin yaşam tarzı olduğunda önemlidir. 
Hayatını o konuya vakfettiğinde önemlidir. 

Eğitilmiş insanların itilip kakıldığı ülkelerde bırakın araştırmayı doğru dürüst meslek bile icra edilemez. 
Anlayana sivrisinek saz
Anlamayana davul zurna az. 

DR. ZAFER ÖNER

 

SEVGİLİ ABLAM ŞULE


Resim1     

     Değerli Dostlar,

     Şule’nin kafası o gün yine gayet bozuktu. Okul kapısındaki seyyar satıcıdan 5 kuruşa aldığı pembe pamuk şekerini tahta çantasına itina ile yerleştirmiş, kardeşinin asabını bozmak üzere eve getirmişti.

pamuk seker1

PAMUK SEKERI NASIL YAPILIR

indir

Getirmişti getirmesine de; tahta çantanın kapağını açıp da o koskocaman ve pespembe pamuk şekerinin yerinde yeller estiğini görünce perişan olmuş ve bir-iki saat kadar kendine gelememişti. Oh olsundu, gönlüm şad olmuştu. Asabımı zıplatmak üzere eve getirilen ve bana yar olmayacak pamuk şekerinin akıbeti beni ziyadesi ile memnun etmişti. Tahta okul çantası içinde havasızlıktan bayılan canım pamuk şekeri, okuma kitabının üstünde aşağılık bir pembe sakız gibi öylece duruyordu işte. Oysaki aklını sevdiğimin Şulesi, gün boyu sınıfın penceresinden, okul kapısında pembe bulutlar gibi uçuşan pamuk şekerlerini seyredip, derinlemesine hülyalara dalmıştı. Zil çalar çalmaz pamuk şekerini alıp eve gidecek ve kardeşi rezil-mülevves Birnur’un zırlamaları eşliğinde yiyecekti. 10 kuruşluk harçlığının bir miktarını bu uğurda harcamış, geri kalanı ile de bir sıra Alıç alıp, kolye gibi boynuna asmıştı.

alic1alic

 Bu şartlar altında kendimi yerlere atıp da zırlamamın hiç lüzumu yoktu. Üç yaşında, rezil-mülevves bir kardeştim ama kırmızılı sarılı alıçların hepsinin içinden ikişer kurt çıktığını da bilmekteydim. Eh, pamuk şekerinin vaziyeti de malumdu. Bunlar için arbede çıkartmama değmezdi doğrusu. 

     Oya-Timur-Şule üçlüsü, okul kapısında konuşlanan seyyar satıcıların hatırı sayılır müşterileri idiler. Bunların okul dönüşlerinde üç tahta çantanın içinde ne var ne yok kontrol eder, işime geldiği gibi gönlümce zırlardım. Gurmeliği bu çantaların içinden çıkan nevaleleri tadarak öğrenmiştim. Tarsus diyarının meşhur Arı Balı tatlısını hayatımda ilk defa Şule’nin sarı sayfalı müsvedde defterinin arasında görmüştüm. Hiç unutmam, şerbeti de Hayat Bilgisi kitabının yirmi dördüncü sayfasına kadar sızmıştı. Haa, o vakit anlamıştım ki, üzeri çizgili ve halka şeklindeki bu enfes tatlının besin değeri hayli yüksekti. Tevekkeli; Arı Balı tepsisinin kenarına üşüşen karasinekler, oradan kalkıp Şule’nin dizlerindeki yaraların üzerine yapışır ve oracıkta bayılıp kalırlardı. Seyyar satıcının bu kadrolu sinekleri, tatlının rehavetinden dizler üstünde bizim eve kadar gelirler ve ertesi sabah ayıldıktan sonra yine dizler üstünde okul kapısındaki mesailerine dönerlerdi. O derece ağır bir tatlı idi bu Arı Balı tatlısı. Gogul 60 yıl sonra Arı Balı tatlısını Halka Tatlısı olarak anacaktı. Bunu da böyle bilelimdi.

 halka1

        Şule’nin, havasızlıktan mevta olan pamuk şekerinin arkasından yaktığı ağıtlar neticesinde salyası sümüğüne karışmış, suratı Çarşamba pazarına dönmüştü. 5 kuruşunun boşa gitmesine de ayrıca yanıyordu. Çantaya tıkıştırmadan önce pembe pamuğundan aldığı iki ısırığın kalıntıları da suratındaki gözyaşı-sümük karışımının üstünde pembe pembe parıldamaktaydı. Ah be, o devirde cep telefonu olmalıydı da şunun şöyle bir resmini çekip şuracığa koymalıydım.

      BEŞİ BEŞ KURUŞTAN BEŞ YUMURTA KAÇ KURUŞ EDER? 

      Elemini kederini anlatıp derdini döktüğü abisi Timur, yumurta ticareti hususundaki bu soruyu bıkıp usanmadan günde üç kere Şule’ye yöneltir ve hep aynı cevabı alırdı:

25 kuruş eder abiciğim. ”     

Bu, abimiz tarafından Şule için özel olarak hazırlanmış bir yüksek matematik sorusu idi. Kardeşinin pamuk şekerine yaptığı ölü yatırımın hicran dolu hikayesini dinleyen abisi, bir teselli vereceği yerde geleneksel sorusunu zalimce güncelledi. Günün mana ve ehemmiyetine uygun şekilde tekrar sordu:

  • Beşi beş kuruştan beş pamuk şekeri kaç kuruş eder? 

   Şule, tam da tekrar aklına düşen 5 kuruşuna ve pamuk helvasına yeni bir ağıt yakmaya başlamıştı ki, abisi Timur kükredi:

-Kes zırlamayı kafam şişti. Ölenle ölünmez. Zaten işlerim kesat gidiyor. Bugün bir kova mısırdan dört tane satabildim. İflasa doğru gidiyorum. Dinle şimdi: Bu Tarsus’un sıcağında mısır ticareti kazanç getirmiyor. İklim şartlarına uygun işler yapmak lazım. Bak arkadaşım Adil Karcı, Bici Bici ticaretine atılmış ki aferin. Akıllı adam. Evet, gaz ocağı patlaması filan gibi talihsizlikler yaşamışlar ama olsun. Ticaret hayatında böyle aksilikler olur. Ortakları sağlam adamlar. Toparlamışlar ve işi kotarmışlar. Piyasada mısırcı olarak bilindiğimden bu Adil şimdi beni Bici Bici işine ortak almaz. Biz başka bir iş yapalım. Fikrini söyle Şule Usta. Ne diyorsun bu hususta?

   bici_bici_1245175301 (1)

  Şule, hıçkırıklarına kısa süreliğine ara verdi. Burnundan akanları toparlayıp beynine kadar çektikten sonra, boynunda asılı Alıç dizisinden bir tane kopartıp ağzına attı ve abisi Timur’a fikrini söyledi:

-Madem Bici Bici işine Adil Karcı abi el atmış. Biz de Buzlu Pamuk Şekeri ticareti yapalım abiciğim.

 

Çok sevgili ablamın doğum günü kutlu olsun.

BIRNUR

SULE BIRNUR

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “CANLILAR CANSIZLAR”
Canlılar , cansızlar…
Canlılar da üçe ayrılırlar ; hayvanlar , bitkiler …
Tek hücreliler…çok hücreliler…daha neler neler
Kainatta görebildiklerimizi , algılayabildiklerimizi en akıllılarımız kendilerince yorumlamışlar , incelemişler,araştırmışlar ,sınıflandırmışlar…yetmemiş birşeyler icatetmişler , elektrik ,
ampul ,
tren , araba , yetmemiş ; uçak , deniz altı , deniz üstü…
Alın size bilim mi dersiniz ilim mi ; koca koca kitaplar , okullar , üniversiteler , kiliseler , sinagoglar, camiler, Cem evleri
Puta tapan , ateşe tapan , budist …Hıristiyan, Musevi, Müslim …
Hepsinin , herşeyin amacı
rahat , huzur , güven , barış …

Aslında , hayvanın en hayvan olanı da “insan” dediğimiz üçüncüsü.

Ne yapar eder ve bir kavga nedeni bulur.
Din der , toprak der , petrol der , su der , namus der , kan davası der , der der der…

Insanı , yanlışı bol olan bu yaratığı, dizginlemek için de
ortak aklı kullanalım demişler…
Kurul demişler , komite demişler , meclis demişler , seçim demişler…
Demokrasi , teokrasi , otokrasi , bürokrasi , krallık , padişahlık , şahlık, mezhepçilik , tarikatçılık say sayabildiğin kadar…ve herbirinin bir lideri , başkanı yani sözü geçeni var.
Ama o en akıllı geçinenler var ya , işte lider vs dedikleri…
Eline fırsat geçince , bir de kontroldan çıkınca , bir de saf’ları bulunca

Diktatör mü dersiniz , faşist mi dersiniz , başkan mı dersiniz…
O ,her kademedeki kendini ,haddini bilmezler , uyanıklar…
Neler açmışlar ; ne zulümler , ne hak yemeler… şu mazlum , gariban , lider olmayan insanların başına…
“Ne haddinize be , ne haddinize” diye bağırmak geliyor içimden!

Idare edenler ve edilenler…

Edilenlerin sesi çıkmadıkça ,edenler içimize etmeye devam ederler.
Hangi düzeyde ve aşamada olursa olsun,
yanlışa yanlış diyebilenlerin ,
korkmayan birilerinin olması lazım.
Aslında “kör gözüm parmağına “gibi hatalar silsilesi olduğunda ,
korkması gereken demeyelim de
düşünmesi gerekenler, idare edenler olmalıdır .

Insanları birleştirmek yerine, örgütler ve bölerler.
Dinle bölerler. Mezheple bölrler , tarikatla bölerler ,cemaatle bölerler , parti ile bölerler , futbol ile bölerler…

Hayvanın en hayvan olanı , kendi kişiliğini özgür , bağımsız ,biat kültüründen uzak,eleştirel aklını kullanarak oluşturabildiği oranda insanlaşır ,aksi halde öfkesine hakim olamaz , farklılıklara tahammül edemez , torpilden medet umar , haksız taleplerde bulunur, kurallara uymaz , kanunlara uymaz ,aza kanaat etmez, güzelliğe ve estetiğe tahammül edemez; ÇARŞI’ya 1453 KARTALLAR’ı katar … Sanatın içine tükürür . Haremlik der , selamlık der…
Ve her fırsatta hır çıkartır…
Sonuçta bırakın üniversiteyi , meclisi , okulu heryeri herşeyi koca koca ülkeleri karıştırır, karıştırır ne demek yok eder.
Bir futbolmaçını bile insana zehir ederler…çünkü onlar için tek önemli şey vardır:
Biat etmek…
yukardan gelen emirleri harfiyen yerine getirmek;
hiçbir şekilde akıl süzgecinden geçirmeden ,
her ne pahasına olursa olsun.
Pire için yorganı yakar. Vallahi yakarlar.

Sonuçta İngilizler Drogba’ya
“Londra’ya benzemiyor, değil mi Drogba “
Diye manşet atarlar…
Aalmanlar, İspanyollar,İtalyanlar.. dalga geçerler…
Vah benim zavallı “ileri demoktat” ülkem !

DR. ZAFER ÖNER

BALTA

 

Sevgili arkadaşlar be…:

Hz. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, yurdumuzun her
bir yanı işgalde, sarayda ve dışında işbirlikçiler
fink atmakta iken, ağaca soruvermişler, “Nedir yahu şu
zalim baltanın size ettiğü, ha bire kesulup
doğranıp ölmektesiniz ?”, ağaçtır, “heyhat ki ne
heyhat”, diye eyitmiş, “elbet kesilürüz, zira 
baltanın sapı bizdendir”.
Saatin akrep kolu gecenin dokuzuna gelip de yelli
kovan sağdan çark etmeye başladıkta gül cemalinizi
güney-doğu yönünde yukarılara kaldırıp ay dedemizin
dolu dolu bakışını bir izleyiveresiniz, ardından da
başınızı az bir aşağı indirip doğu yönüne
(sola) çevirirseniz önce güzelim Zuhal (Satürn)
gezegenini, bilahare az bir az aynı düzeyde sağa
çevirirseniz önce küçük kelpin yıldızı Procyon’u,
azıcık daha sola çevirirseniz ise göğümüzün şu anki en
parlak yıldızı, avcının kelpi Sırıus’u görürsünüz ki,
aman deyim mukayyet olmaz iseniz, hayretinizden
“maazallahü taala,küçük diliniz “uvulayı”, “gürp” diye
yutuverirsiniz de, sizi bizim Samsun’lu kulakçı dahi
kurtaramaz. Hadi şimdi göremediniz diyelim; Zuhal’imiz
27 Ocakta dünya ve güneşimizle hizalanıp hemen hemen
aynı konumda en görkemli durumuna gelecektir ki bunu
da kaçırırsanız benden günah gitmiştir haberiniz ola.
Zuhal’imizin “Voyager” uzay aracı tarafından çekilmiş
iki adet süretini sevabımıza göndermekteyiz ki bu
iyiliğimiz de unutulmaya.
Billahi ben de Fuzuli’nin yalancısıyım. Şairimiz güya
demeye getirmekte ki, “ey yaran,ben bu aşk derdinden
gayetle memnunum; iyisi mi siz hekim kısmı bana ilaç
ney vermeyin ve de sakin ola ki bizi iyileştirmeye de
kalkmayın; zira, bizi öldüren zehir, sizin verdiğiniz
ilacın kendisidir.”
“AŞK DERDİYLE HOŞEM EL ÇEK İLACINDAN TABİB
KILMA DERMAN KİM HELAKIM ZEHRİ DERMANINDADIR”
(Fuzuli)
Madem ki yeri gelmiştir, üç sene mukaddem, başımıza
gelen su tuhaf fıkrayı da bir kez daha anlatsam
gerek.
Otobüse süvar olup Ankara’dan İstanbul’a gitmekteyken,
yarı yolda ihtiyaç molası verildikte, fakir de, af
buyurun, helaya gidip bir kabine girmemizle,
hacetimize henüz başlamamıştık ki, yan kabinden bir
ses, “ee-e… ne var ne yok ?” diyerekten sual
eyledikte, fakir bu durumlarda katiyyen cevaba ayaz
edip vazife edinmem; lakin gurbetten yeni
gelmişiz, sırf kelam olsun için, “Valla n’olsun be..
yuvarlanıp gidiyoz işte…” deyu yanıtlamamızla,
yandaki kabindeki adem bize inat olsun kıyas, “Ben
Ankara’ya gidiyom..sen nerelerdesin birader ?!” diye
eyitincek, haliyle, eşek değiliz ya, “Biz
de İstanbul’a gidiyoruz kısmetse” dememizle, yan
kabindeki ademin aniden imlası bozulup, “Abi şimdi
kapatayım da sonra ararım.. yan kabinde bir manyak var
sana ne sorsam o cevaplıyor birader. tobe tobee…”
diye avazlanması var.

Hz. Atatürk, Samsun’dan Havza’ya geçtiğinde ise,
Eddington nam İngiliz gök bilimci Lizbon şehrine varıp
da, 29 Mayıs 1919’da gök bakıcısını o sırada
tutulmakta olan güneşimize yöneltmiş, tam o sırada ise
ışıklarını, ay dedemizin kararttığı güneşimiz
yanından geçirmekte olan Hyades teşmiye yıldız
kümesinin şavkinin güneşimiz çekimi yüzünden 1.57
derece çarpıtıldığını görmesiyle, “amanın tüh
başımıza, Einstein’ın söylediği çıktı ki o kadar olur.
Güneşin çekimi garibim Hyades’in ışıklarını
saptırmakta ki ne güzel”, diye ünnemesiyle, genel
görecelik kanununun doğruluğunu cümle aleme
kanıtlayıvermiş idi.
“Pir Sultan Abdal’im can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yareler beni”
(P.S.A)
Gözünüz yükseklerde olsun ve hoş kalın.
Fakir-i pür taksir
Timur

Zuhal 1Zuhal

ANTIBIOTICS LOSING BATTLE AGAINST BUGS

  • U.S. NEWS
  • Updated September 16, 2013, 7:32 p.m. ET

Antibiotics Losing Battle Against Bugs: Report

 

More than two million people in the U.S. develop infections every year that are resistant to antibiotics, and at least 23,000 of them die as a result, according to a government report Monday that called for aggressive steps to counter a worsening public health problem.

Another 250,000 people annually develop a bacterial infection, clostridium difficile, and about 14,000 of those cases prove fatal, the Centers for Disease Control and Prevention said in its first report to give an overview of the threat and toll of antibiotic-resistant bugs that cause most infections.

C.D.C.A government microbiologist demonstrates a test used to identifyantibiotic resistance in bacteria known as Enterobacteriaceae.

Public-health experts are increasingly sounding the alarm about the number of microbes, from normally harmless intestinal bacteria to tuberculosis, that are winning a Darwinian battle of sorts for survival of the fittest against the antibiotics meant to kill them. Some, like gonorrhea or certain “superbugs” that have been found spreading in medical facilities, have outsmarted nearly all the drugs used to treat them.

“If we’re not careful and we don’t take action, the medicine cabinet may be empty for patients with life-threatening infections in the coming months and years,” CDC Director Tom Frieden said in a conference call with reporters. The pipeline of new drugs to overcome these powerful infections “is nearly empty for the short term,” he said. and some new drugs could be a decade away.

The report was blunt in summing up the reasons for greater resistance to antibiotics, including excessive use. “Up to half of antibiotic use in humans and much of antibiotic use in animals is unnecessary and inappropriate and makes everyone less safe,” it said.

More than two million people in the U.S. develop infections every year that are resistant to antibiotics, and at least 23,000 people die as a result, according to a new government report that lists and ranks 18 drug resistant bugs in order of urgency. Betsy McKay reports. Photo: AP.

Bacteria evolve quickly to evade the antibiotics meant to kill them, so greater use of antibiotics will tend to lead to more drug-resistant germs. Such bugs can spread easily in hospitals or communities, carried by unclean hands or medical equipment, or even pass through the air. They cross borders and continents easily, and also complicate treatment of the conditions which land people in the hospital or a medical facility in the first place. They are expensive to treat, costing as much as $20 billion a year in excess direct health costs, estimates cited in the report said.

The CDC called for more judicious use of antibiotics, better surveillance of resistant bacteria, the development of new drugs, and new tests that can pinpoint resistant bacteria quickly.

The report also said more antibiotics in the U.S. are given to animals than humans, and people can be infected with drug-resistant germs through food. Giving antibiotics to food-producing animals to promote their growth isn’t necessary and should be “phased out,” it said.

The CDC ranked 18 drug-resistant bacteria and fungi by threat level. Three are ranked “urgent,” meaning they have few treatment options and the potential to become widespread. They include carbapenem-resistant enterobacteriaceae—”nightmare bacteria” that “can resist essentially all antibiotics and kill a high number of people who get it in their blood,” Dr. Frieden said. More than 9,000 health-care-associated infections are caused by CRE each year, the report said, with infections identified in 44 states. Carbapenems are a class of drugs seen as the antibiotic of last resort.

Also marked urgent is clostridium difficile, a life-threatening infection that occurs mostly in people who have recently been given antibiotics and undergone medical care. The number of deaths from c. difficile has risen more than five times between 2000 and 2007, in part because of a stronger strain of the bacteria that emerged in 2000. That strain spreads rapidly and is resistant to a common class of antibiotics, the CDC said.

The third urgent threat is gonorrhea, a sexually transmitted infection that can cause infertility. It is increasingly resistant to the last line of medicines available to treat it. although researchers recently identified three combinations of existing antibiotics as fall-back options.

Another 12 infections are ranked “serious,” including drug-resistant forms of candida fungus, salmonella, and tuberculosis, which is a worsening problem globally and requires often two years or more of toxic drugs to cure. One staphylococcus and two streptococcus are ranked “concerning.”

Many hospitals now have “antibiotic stewardship” programs that oversee how the drugs are prescribed. But more needs to be done, said Edward Septimus, a professor of internal medicine at the Texas A&M University Health Science Center, and a member of the Infectious Diseases Society of America’s antimicrobial resistance committee. “These things we’re talking about have to be done across the continuum of care” in doctors’ offices and throughout communities, he said.

 

KANSER ŞARLATANLIĞINDA BİR DAHİ (!)

BM11
KANSER HASTASI OP. DR. İLHAMİ GÜNERAL KLASİK TEDAVİ YÖNTEMLERİNE SAVAŞ AÇTI

 

Kanserden korkma tedaviden kork!
Kansere yakalanmıştı. Bir yıllık ömrü kalmıştı ama pes etmedi. ABD’ye gidip araştırmalar yaptı, kanser tedavisinde yeni ve doğal yöntemleri öğrendi. Beş yıldır sağlıklı bir yaşam süren Op. Dr. İlhami Güneral, bildiklerini bir kitapta topladı: “Kanserden Korkma Modası Geçmiş Tedaviden Kork!..”

Doktora gittiğinde heyecanlıydı. Kendisi de bir doktordu ve hastalığının ne olduğunu az çok tahmin ediyordu. Fakat herşeyin sonucu bu tahlillere bağlıydı. Sonunda, doktoru tahlil sonuçlarını açıkladı: Prostat kanseri olmuştu. Hem de en kötüsünden. Üstelik tedavi için çok geç kalınmıştı, ölüme her gün adım adım yaklaşıyordu. Fakat umudunu yitirmedi…

84 yaşındaki Op. Dr. İlhami Güneral beş yıl önce kanserle böyle tanıştı. Önceleri kabullenmek istemedi, kansere yakalanan herkes gibi yıkıldı. Ama o diğer hastalardan avantajlıydı. Doktordu ve araştırmacı kişiliği onu bu konuda da araştırmalar yapması için zorluyordu.

Tahlil sonuçlarını aldığı gün, yıllar önce National Geographic dergisinde kanserle ilgili okuduğu bir yazı geldi aklına: “Monoglonel Antibody’ adı verilen bir tedavi yönteminden söz ediyordu yazı. Bu yöntemle, kanserli hastadan kanser mikrobuyla ilgili, bağışıklık sistemini etkileyen hücreler alınıyor, bunlar çoğaltılıyor ve bağışıklık sistemi elementleri bu dokuyla beslenmeye bırakılıyordu. Bağışıklık sistemi elementleri bu kansere karşı aktivite kazandıktan sonra, bu hücreler çoğaltılıyor ve yeniden insan kanına veriliyordu. Bu hücreler güdümlü bir mermi gibi kanserli hücreleri bulup yok ediyordu. Fakat bu yöntemin uygulanabilmesi çok zordu ve henüz araştırma aşamasındaydı.”

Klasik kanser tedavisine inanmayan Dr. Güneral, farklı yöntemleri araştırmak ve yeni yöntemlerle tedavi olmak için hemen bu araştırmaların merkezi sayılan ABD’ye gitti. “Daha ilk gittiğim kütüphanede ‘Kansere Karşı Zafer’ adlı kitap dikkatimi çekti. Hemen okudum. Kitabın referanslarından başka kitaplar da buldum ve anladım ki kanser çoktan deşifre olmuş” diye anlatıyor “keşif” günlerini.

Kanser manifestosu
Daha sonra San Diego’da bu yöntemlerin kullanıldığı tedavi merkezine giden Güneral, burada en yeni tekniklerle tedavi oldu. Türkiye’de “Bir yıl ömrün kaldı” denmesine rağmen bu yöntemler sayesinde beş yıldır da sağlıklı yaşam sürdürüyor.

Güneral, tedavisine katkısı olan doğal yöntemleri ve araştırmaları sonucunda öğrendiği yanlış tedavileri, doktorluğu sırasında ettiği yemini de hatırlayarak, diğer kanser hastalarına da iletmek, onları uyarmak istemiş. Bu amaçla üç yıl önce aceleyle yazdığı “Kanser Manifestosu” çok tepki almış. Ama o vazgeçmemiş ve Kasım 1997’de “Kanserden Korkma, Modası Geçmiş Tedaviden Kork” adlı kitabını yayımlamış. Amacı kanser hastalarını bilinçlendirmek, doğal tedavilerle iyileşmelerini sağlamak, yanlış tedavilere karşı korumak.

İlhami Güneral bir kez daha tıp çevrelerinin tepkisini toplamaktan korkmamış olacak ki, kitabının daha ilk sayfasında şu alıntılara yer vermiş:

“Klasik kanser tedavisi büyük bir sahtekârlıktır.” Dr. Linus Pauling

“Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan doktor, hafif anlamda bir budala, gerçekte ise bir canidir.” Dr. Robert Atkins

“Bu kanserle savaş masalı bir öbek dışkıdır.” Dr. James Watson

Bir sonraki sayfada yer alan önsözde ise kitabı okumaya başlayan kanser hastalarını şöyle uyarıyor: “Bu kitabı, eğer bir kanserli okuyorsa sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam şansı kazanıyor demektir. Yok eğer bir kanserli değilse bu tehlikeli hastalığa tutulmamak için gereken tüm bilgileri edinmiş olacaktır.”

Doğru tedavi önemli
Dr. Güneral araştırmalarının daha en başında öğrendikleriyle kanserin mikrobik bir hastalık olduğu kanısına varmış. Ona göre kanserin mikrobik olduğu ilk kez 1950 yılında, güçlü bir mikroskobun (somatoskop) yardımıyla görülmüş. İnsan kanında o güne kadar bilinmeyen, normal mikroskoplarda görülmesi olanaksız canlı organizmalar bulunmuş. Bunlara somatid adı veriliyor. Somatidler, insan veya hayvanın bağışıklık sistemi herhangi bir nedenle zayıfladığında (stres, biyolojik bozukluklar, travma ve kanserojen maddelerle temas olabilir) gelişmeye başlıyor. Bunun sonucunda birçok dejeneratif hastalık ve hatta kanser ortaya çıkıyor.

Kanserin mikrobik bir hastalık olduğu bulunduktan sonra, doğru tedavi yöntemleri araştırılmaya başlanıyor. “Tedavide önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi. Ama ne yazık ki Türkiye’de bağışıklık sistemini güçlendirecek tedaviler uygulanmıyor. Ameliyatla mikrobu aldıktan sonra iş bitti sanıyorlar. Oysa herkes tarafından bilinen bir şey vardır ki o da ameliyattan sonra hastanın başka bir yerinde de kanser görülebileceği. Bütün bu belirtilerin görüldüğü kişilerde bir kanser potansiyeli oluşuyor. Bunu ortadan kaldırmadan tümör ortadan kaldırılamıyor. Tedavide doğru olan bağışıklık sistemini ve bağışıklık sistemiyle beraber diğer etkenleri de güçlendirmektir” diyor Dr. Güneral.

Ona göre, özellikle kemoterapi akciğer, göğüs ve kolon kanserlerine yararlı olmadığı gibi, bağışıklık sistemine vereceği zarardan dolayı da bazı durumlarda vücutta yeni tümörlerin oluşmasına yol açabiliyor.

Dr. İlhami Güneral yaptığı araştırmalar sonucunda bilimadamlarının birbirlerini doğrular ve tamamlar buluşlarından yola çıkarak doğru tedavileri altı bölüme ayırıyor: Bağışıklık sistemini güçlendiren tedaviler, biyolojik tedaviler, bitkisel tedaviler, besin tarzına dönük tedaviler, yardımcı tedaviler ve metabolik tedaviler. İçlerinde en önemlisi bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine yönelik olanı. İlhami Güneral’a da uygulanan bu tedavi yönteminde, kanserli hastaya ayda bir olmak üzere, özel olarak muamele görmüş bir kolibasil aşısı olan Pyrifer ile “ateş şoku” uygulanıyor. Kanser hücreleri 42 derecenin üstündeki ısıya dayanamıyor ve ölüyor. Bu Mısırlılar zamanından beri bilinen ve tedavi amacıyla uygulanan bir yöntem. Günümüzde ise bu uygulamalar daha bilimsel yöntemlerle, lokal olarak iyi odaklanmış ultrason, mikrodalga ve radyo dalgalarıyla yapılıyor. Kanser kitlesi 42 – 44 santigrat dereceye kadar ısıtılıyor ve böylece sağlıklı dokulara zarar vermeden tümör kitlesi tahrip ediliyor.

“Genetik değil”
Kanserin genetik olup olmadığı da sıkça tartışılan bir konu. Dr. İlhami Güneral’e göre kanser “genetik” ama halk arasında bilindiği gibi değil. “Kanser için genetik demek yanlış bir yorum. Mesela bir ailede üst üste akciğer kanseri var. Bu, o ailede genetik bir zayıflık var demektir. Ama bu zayıflık akciğerde değildir, bağışıklık sisteminde veya kan dolaşımında olabilir. Pankreası zayıf olan bir kimsenin bağışıklık sistemi de zayıfsa o kişide büyük bir ihtimalle kanser görülür. Yani kısaca, ailede bağışıklık sistemi zayıf kişiler varsa ailenin başka fertlerinde de aynı zayıflık görülebilir.”

Dr. Güneral’e göre bu yıl ülkemizde aşağı yukarı 500 bin kişi kansere yakalanacak ve bunların kabaca bir hesapla üçte biri ya hastalığın ilerlemiş olmasından ötürü ya da uygulanan modası geçmiş tedaviler yüzünden beş yıl içinde ölecek. Bu yüzden, önce kendisi gibi doktor olan meslektaşlarını, daha sonra da kanser hastalarını bu kitabını okumaya ve kansere karşı duyarlı olmaya çağırıyor.

DİDEM ÖZTEL

KANSER HASTALARINA TAVSİYELER

Bol bol taze sıkılmış sebze ve meyve suyu için.
Asla klorlu su kullanmayın. Özellikle de yemeklerde.
Gıdalarınızı paslanmaz çelik ya da cam kaplarda pişirin.
Alkollü içecek, çay, kahve ve meşrubattan uzak durun.
Rafine besinler ve muamele görmüş gıdalar kullanmayın.
Tuzu azaltın ve iyotlu tuz kullanın.
Patates, kuru fasulye, fındık, yeşil sebze gibi potasyum açısından zengin gıdalar alın.
Günde en az sekiz saat uyuyun.
Bitkilerden yaptığınız çayları için; ıhlamur, adaçayı gibi.
Kavrulmamış ayçiçek, kabak çekirdeği, badem ve özellikle kayısı çekirdeği yiyin.

KANSER HASTALIK DEĞİL :>)

KÖTÜ TIP ÖRNEKLERİBM2

K ANSER HASTALIK DEĞİL

KANSER O KADAR YAYGINLAŞTI Kİ ARTIK GENÇ YAŞLI DEMEDEN HERKESİ YAKALIYOR. BU PAYLAŞIMI LÜTFEN SAYFAMDAKİ HERKES PAYLASSIN. BELKİ BİR YARDIMIMIZ OLUR. SONUÇTA, BİR ZARARI YOK, DENEMEKTE FAYDA VAR…
Bu yazılar çok müthiş, bir çok “gizli dünya yönetenlerini” rahatsız ediyor… O kadar ki, örneğin “World Without Cancer”, yani “Kansersiz Dünya” isimli kitap, halen (Türkçe dahil) birçok dile çevrilmedi!..
* * *
Yani şunu bilin ki, KANSER diye bir hastalık yok!.. Kanser, sadece vitamin B17 eksikliği!…
Başka bir şey değil!..
Kemoterapi, ameliyat veya değişik ağır haplar almanıza gerek yok!..
Düşünün bir zamanlar denizciler, çok sayıda niçin öldüler?
İSKORBÜT denilen hastalığa yakalanıyorlardı…
Çok sayıda insan öldü…
ve bazıları da bundan çok büyük PARA ve gelir elde etti!..
Sonra ne buldular?..
Meğer İskorbüt sadece vitamin C eksikliği imiş!..
Yani hastalık bile değil!…
KANSER de öyle!…
KANSER SANAYİSİ var artık!..
KANSER den milyar milyar milyar kere milyar PARA kazananlar var!…
Bu konu çok uzun. Çok derin!..
KANSER SANAYİSİNIN kökü, ta ikinci dünya savaşına kadar dayanıyor!…
Ne dolaplar dönüyor…
SIZ INANMAYIN!…
her gün sadece 15-20 kayısı çekirdeği yemeniz yeterli!..
kanser olmuşsanız, önce KANSERIN ne olduğunu ANLAMAYA çalısın!.. KORKMAYIN!…
Sakin KEMOTERAPİ filan yaptırmayın!…
ARAŞTIRIN önce!…
Biz bu siteyi bazı “sözde doktorların sayfasına gönderdik, facebook’ ta , 5 dakika bile geçmeden “yorumsuz” olarak sildiler!…
SIZ bu kitabin TÜRKCEYE ÇEVIRİLMESI için DUA edin!…
ÇOK ÇOK ÖNEMLI bir eser bu!..

Tekrar edelim:
Günümüzde İskorbüt den ölen var mi artık?…
YOK!…
Çaresi biliniyor…
Peki KANSER?…
SANAYI haline gelmiş!…
Ancak, çaresi çoktan bulundu:
VITAMIN B 17 eksikliği!…
Hepsi bu!…

 

 

 

 

Buğday çimi ekin… Buğday şırası için. 

 

 

 

Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya`da içtikleri Buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi. Pakistan`daki Hunzakut Prensliği`nde kanserden ölüm yok. Ayrıca Hunzakutlular, acı badem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar.

 

 

 

 

Türkiye`de acı badem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor.
Ödemiş`le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş Bozdağ`ın eteklerinde cennet gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor. Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir.
Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir.

 

 

 

 

Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır.
Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.
Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan `laetril` içermektedir.

Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. (Japon Bilim Adamı Nagivara)
Japon Bilim Adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.

 

 

 

 

– Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
– Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri…
– Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
– Evet herkes üretebilir.

İsterseniz tarif edelim.
Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur.
Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir.
Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir.
Bu ilk su kullanılmaz, dökülür.
Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir.
24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır.

Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
– Az önce sözünü ettiğimiz `laetril` buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, `laetril` kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri…Elmanın çekirdeğini de yiyin!
– Evet, Türkiye`de en kolay laetril`e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir.

Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur. Amerika`daki ilaç sanayinin maşaları bu `laetril` adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika`da satılan `laetril` bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD`ye sokulmaktadır.
Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. `Kanserin Ölümü` adlı kitabında Manner, laetril ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
– Acı badem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
– Evet öyle. Türkiye`de acı badem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var…
Pakistan`a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut`ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı.
Hanzakut`un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği…:>):>):>)

:) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAZIL SAY WINS “ECHO” AWARD

fazil-say-2-300x235
TURKISH  PIANIST AND COMPOSER FAZIL SAY WINS THE PRESTIGOUS “ECHO AWARD” WITH HIS “ISTANBUL SYMPHONY”
FAZIL SAY’A ECHO ÖDÜLÜ

Dünyanın en saygın klasik müzik ödülüdür, Echo.. Klasik Müziğin Oskarıdır.. Tam da Oscar gibi, bir müzik
akademisi önce adayları belirler ve sonra oylar..
2020 Olimpiyatlarına aday olan İstanbul’un sloganı “Birlikte köprüler kuralım”di. İstanbul’un bu seçimi Arjantin’de Tokyo’ya karşı kaybettiği saatlerde Almanya’da Echo Jürisi büyük özel ödülünü açıkladı.. “Fazıl Say İstanbul Senfonisi ile..”

“ECHO” Jürisi ödülün gerekçesini, şöyle yazdı..
“İstanbul Senfonisi’nin, Doğu ile Batı arasında oluşturduğu sanatsal
köprüdeki başarısı ile, Fazıl Say!..”

Avrupa’nın önde gelen eleştirmenleri bu eser için “21. Yüzyılın ilk başyapıtı” demişlerdi. Senfoni kısa bir
süre içinde 12 değişik ülkede, 50’den fazla seslendirildi.

Ödül töreni 6 Ekim’de yapılacak ve Alman Birinci Kanalından naklen
yayınlanacak.