AYDIN 1 (AYDIN 2 ICIN ASAGIYA BAKINIZ)

AYDIN 2
AYDIN 1 (AYDIN 2 ICIN ASAGIYA BAKINIZ)

AYDIN 2

Değerli Dostlar
50 küsur (küsurat sizi alakadar etmez)yaşıma bastığım bu güzel 10 Eylül gününde sizlerle eğri oturup doğru konuşalım istedim.
Malumunuz, şu fani dünyanın dikenli taşlı yollarında uzun yıllardan beri vakit geçirmekteyim. Yüce rabbimin tensip ve takdirleri ile otuzlu yaşlarımın ilk yarısında, velilik mertebesine de eriştim. Hayatımın çok mühim bir bölümünü Mert ve Ateş efendilerin velisi olarak geçirdim. Yukarda görülen resmim de zaten bir veli toplantısı dönüşü çekilmiş olup, adı geçen efendilerin montaj çalışmaları ile bu hale getirilmiştir. 40 lı yaşlarıma geldiğimde artık bu velilik işinin ehli olmuş, eğitim-öğretim camiasında basbayağı bir nam salmıştım. Anlayacağınız, gözü pek, yiğit, anlı şanlı bir veli idim. Bu vesile ile muhtelif okulların kapısından selamsız sabahsız girer, hocalarla görüşür, bağlılıklarımı bildirir, hürmetlerimi arz eder, huzurlarından geri geri çıkardım. Velilik mertebesine oturur oturmaz ilk icraat olarak, bahse konu kişilerin etlerini ve kemiklerini hocalara, derilerini Türk Hava Kurumuna bağışlamıştım. Adab-ı muaşeret kurallarına göre eti onlara verip, kemiği kendime ayırmam gerekmekteydi. Ancak, eti senindi- kemiği benimdi pazarlığına oturarak görgüsüzlük etmedim. Zaten veli olur olmaz vaziyeti anlamıştım. Bayrak töreni, Müdürün açılış konuşması, Müdür Muavininin durun-susun-kaşınmayın-itişmeyin-kakışmayın ikazları neticesinde velisi olduğum kişilerden biri uyuz olmuş gibi kaşınaraktan;
-Öf be pek sıkıldım eve dönelim. Burası hiç bana göre bir yer değil deyip, aklının ortasını oracıkta belli etmişti.(Söz konusu şahıs günümüzde ODTÜ nün Makine bölümü hocalarının huzurunda hatır hatır kaşınmaktadır). Ben de haliyle bu densizin otuz santimlik kolunun eti bol bir yerini kavrayıp, işaret ve başparmağımın arasında sündürerek terbiyesine fevkalade katkıda bulunmuştum.
Velilik mertebesini daha ilk günden benimsemiş ve dahi ciddiye almıştım. Veliydim yahu, kimse işime karışmasındı. Velilik işlerimden arta kalan vakitlerimde devlete hizmet vermekte idim. O devirde memleketin ünlü memurlarındandım. Mesai saatlerimden arta kalan vakitlerimde okul bahçelerinde dolanır, veli toplantılarına katılır, bununla da yetinmeyip, sürgün gittiğim yerlerden okullara telefonla canlı bağlantı yaparaktan çoluk çocuğun ilerde hangi baltaya ne şekil bir sap olacaklarını çok sıkı takip ederdim.

Bu adamlara, şu şapkaları takıp balta sapı olsunlar maksadıyla her sabah okunmuş pirinç yuttururdum. Bu vesile ile mideleri çeltik tarlası haline gelen şu iki rezil-mülevves, her veli toplantısı dönüşümde ayrı şekillere girerek iyice asabımı bozarlardı. Bir buçuk metre boyları, türlü türlü huyları vardı. Hocalarla görüşmelerim neticesinde çarşamba pazarına dönen suratımı (tekrar bakınız yukarıdaki fotoğrafım) görünce bunların içleri fena halde parçalanırdı. Hatta hocalara sinirlenerekten;
-Vay alçaklar demek seni üzdüler. Asabi kedimiz bu hakaretleri hak etmiyor. Ben yarın gidip onlara hesap sorarım.
– Annemin asabını bozan hocaların dersine çalışmayayım da görsünler günlerini.
şeklinde tepkiler gösterirlerdi. Hatta, ruh sağlığımın selameti açısından bu veli toplantılarına gitmemem gerektiği konusunda tavsiyelerde bile bulunurlardı. Bunların ödev yapıp yapmadıklarını öğrenmek için defterlerini, çatlayıp çatlamadığını anlamak üzere ise Ar damarlarını sık sık kontrol etmem gerekmekteydi.
Günlerden bir gün; üç adet aspirin ve asabıma çüş deyici bir miktar hap yutaraktan hazırlığımı yapıp, yine bir veli toplantısının yollarına koyuldum. Evelallah bütün hocalarla cengâverce görüşecek, dünyanın kaç bucak olduğunu görecektim. Bu toplantıda büyük oğlan Mert Efendinin yaz-kış, hatta 4 mevsim yediği hurmalar görüşülecekti. Adı ile müsemma Mert Efendi; hem efendi, hem de mertti. Ancak ergenlik vaziyetinden ötürü, tembellikte dünya markası olmuştu.
Okul koridorunda metre metre uzanan kuyruklara girdim ve azarlanmak üzere hocaların karşısına 1.74 boyumla dikildim. Birkaç dersin hocası ile görüştükten sonra beynimin dibi tutmaya başlamıştı ki, aklıma parlak bir fikir geldi. Şu ölümlü dünyada Matematik, Fizik gibi dünyevi derslerin hocalarından azar işitip asabımı bozacağıma, Din dersi hocasının karşısına dikileyim de, manevi huzura kavuşayım dedim. Belki oğlanın Din dersi notları zayıf değildir de, şu nur yüzlü, 77 yaşlarındaki Şemsi hoca ile iki çift tatlı lafın belini kırarız umudundaydım. Suratıma derli toplu net bir ifade koyaraktan hocanın karşısına hürmetlerimle dikildim. Kuyrukta önümde duran diğer velileri hayır dualarıyla uğurlayan Din dersi hocası ile görüşmem başlamıştı:
-Hayırlı günler dilerim hocam. Üzerinize afiyet, Mert Koral Efendinin velisiyim.
Not defterini haşır huşur karıştırıp Mert sayfasını bulan hocanın suratındaki nur-u ilahi uçuverip gitti, rabbıyesiri de o anda siliniverdi:
– Bu oğlan var ya bu oğlan, bu hiç ders dinlemiyor. Notu 1,1 ve dahi 1. Defterdeki hanesi direkler arasına dönmüş. Durumu vahim.
– Hık-mık filan hocam.
– Ayrıca derste camdan dışarıyı seyrediyor. Ne Fatiha’yı ne de Ayet-el Kürsi’yi ezberleyemedi.
– Kem ve dahi küm diyorum hocam.
– Üstelik geçen gün goguldan tıklayıp şeytanın resmini bulmuş, çıktısını alıp imzalayaraktan sınıfta dağıtmış, dövdüm keratayı.
– Elinize sağlık, ben de döveceğim hocam. Siz de zahmet olmazsa bir kere daha dövünüz.
–Dersine çalışacağına internetten şeytan-melek resimleri indiriyor zındık. Sınıfta kalacağı yetmezmiş gibi üstelik bir de çarpılacak.
– Haklısınız hocam Allah muhafaza cehennemde yanar mı ki?
– Dün ben bunun cep telefonunu fırlatıp çöp kutusuna attım.
-???? Hocam cep telefonu yok?
–Bu ALİ Mert var ya bu ALİ Mert. Aslında namert sayılır bu melun.
Sevinç içinde çok derin bir nefes alaraktan ciğerlerimi genişlettim ve;
-Hocam bizim oğlan ALİ Mert değil, sadece Mert. Kemiksiz olarak Mert yani. Alisi malisi yok bunun dedim.
Hocanın suratının nuru filan geri gelmedi;
-Haaa, sen öteki Allahtan korkmaz kuldan utanmaz Mert’in velisi misin?
-Evet ya sabahtan beri yanlışlıkla başka çocuğu anlatmışsınız boşuna yoruldunuz. İsim benzerliğinden nefesiniz tükendi hocam. Biraz da bizimkinden bahsetseniz?
Din dersi hocası, dibi tutmuş beynimi iyice karıştırarak şöyle dedi:
–Bütün anlattıklarım senin Mert için de geçerli. Ha Mert, ha ALİ Mert. Al birini vur ötekine. Beni meşgul etme, huzurumdan geri geri çekil. ALİ Mert’in anası gelince de Senin Mert’i anlatırım olur biter. Fark eden bir şey yok.
Doğum günümü kutlar, gözlerimden öpemesem de ellerimden öperim.
Memleketin ünlü velilerinden
Birnur



Ziya Paşa’mız;
ACELE GİDENİN AYAĞI ETEĞİNE DOLAŞIR
YAVAŞ GİDEN İSE AMACINA ULAŞIR
deyiverse idi hem hepimiz anlardık, hem de kafiye
olurdu ne güzel. Yok öyle dememiş sırf akıl
karıştırmak muradıyla güzelim beyiti ayağımıza dolaştırıvermiş.
“TİZ REFTÂR OLANIN PÂYİNE DÂMEN DOLAŞIR
ERİŞİR MENZİL-İ MAKSÛDUNA AHESTE GİDEN”
(Ziya Paşa) (reftâr olan=giden)
(dâmen=etek) (pây=ayak)
(âheste=yavaş)(menzil-i maksûd= amaç)
Dünyamız halklarını asırlarca yakarak ateşinde tuzunu kurutmuş Evropa halkı “ne etsek de şu Türkler’i AB’ye almasak” diye dönenirken sorunun yanıtını kolaycana bulmuşlar, Ermeniler ‘in “sopunu kırdık” demez iseniz, Kıbrıs’ı verip de kurtulmaz (!) iseniz , Kürtler’i de bağımsız etmez iseniz, askerinizi de susturmaz iseniz, AB’ye “nah girersiniz” demelerine karşın, sayın başa bakanımız “ben şu Rum’u tanıyayım, Kıbrıs’ı vereyim de bizi AB’ye bir alsınlar, oh ne güzel, askeri de susturur, özgürlük ayaklarına belkim şeriatı bilem getiririm” rüyaları görmekte ise de, şükürler olsun ki yurdumuzdan bir zamanlar Hz. Atatürk geçmiş olup, atılan bu taş ve toprakların bizi ancak daha bir yükselteceği inancını taşımaktadır bu fakir.
“BED ASLA NECÂBET Mİ VERİR HİÇ ÜNİFORMA
ZERDÛZ PALAN URSAN DA EŞEK YİNE EŞEKTİR”
(Ziya Paşa)
Ziya Paşamız eşek denilen asil ve güzel yaratığı
küçümsemiş ise de yeri gelmişken biz dahi eşeği yücelten bir öykü anlatalım istedik.
Kalburun saman içinde bulunduğu evveli bir zamanda, köylü bir yurttaşın, af buyurun (!), eşeği derûn bir kuyu içre düşmesiyle, köylüdür avâz edip tüm köy halkını çağırmış ki, kafa kafaya verip eşeği kuyudan nice tarh edeceklerini (çıkaracaklarını) kestireler. Halbuki eşek ise korku ile muazzeb (azap içinde), anırıp ağlamakta iken, köy halkıdır “zaten bu eşek ihtiyar idi üstünü torpahla örtsek gerek” deyişten, başlamışlar kürek kürek toprak ile kuyuyu
doldurmaya. Kuyu dibindeki eşek ise sırtına nice kürek toprak düştükte, söylecene bir silkelenip toprağı pay (ayak) altı ederek üzerine basıp, atılan her kürek toprak ile de az biraz yükselerek kuyudan taşra (dışarı) bir çıkası varmış ki, cümle köy halkıdır taaccüp (şaşırıp) ve hicab edip (utanarak) eşeğe yakınlık göstermişlerse dahî, eşektir, maddeden hisse çıkarıp, hiç kimesnelere yüz vermemiş, kendi yoluna revân olmuş idi.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pûr taksir
Dr. Timur Sümer


Sevgili arkadaşlar be:
Vakti ile ortopedi ulemâsından adı lâzım değil, Eyüp nâm
bir zât merkep üzre bulunduğu halde, her nasıl ise ” İnsan diline
hindi lâdes kemiği takma işini bitirmedikça şu merkepten inmiyeceğime şart olsun” demiş bulunuyor.
Hâl bu ki, iş gecikmeyle, merkepten inmiş olsa karıdan boş düşecek, bu sebepten inmenin çaresini arar da heyhât ki bulamaz, ve gece
gündüz merkep üzre gezmekten de usanır.
Nihayet bes-i pâyeden (pespayeden) Timur nâm bir pediatrik
hematolog bir âdem Eyüp’ü görünce, merkepten inmemesinin sebebini sual eder.
Kemik âlimi dahi “git be herif işine, derdime derman mı
olacaksın”deyû tekdir etse de , pes-i paye pediatrist
dahî “Hoca hayıflanma, ummadık taş baş yarmaz mı,
söyle derdini de belki derman bulunur” demesiyle, Eyüp hoca
dahi sorunu anlatınca, o beğenmediği âdem, “O da
dert midir, sen merkepten inmemeye şart etmedin mi?
Yine merkepten inme. Bir ağaca yanaş, oradan in”
deyince, hocanın aklı erer ve bir ağaca çıkıp oradan
aşağı iner de “bu alemde bin bilirsen, bir bilene
danış” der.
Haydi bu geceki görkemli gösteriyi kaçırdınız diyelim;
yine de yarın gece yarısından sonra ay dedemizi gök
yüzünde bulup yanıbaşında ışıldayaraktan gösteri yapan
Zuhal’imizi tamaşa etmezseniz size ne derim bilemem.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Antep fıstığı gibi sırıtaraktan , FPT Dr. Timur Sümer


HAZERYALI HÜRREM VE SATÜRN
Sevgili arkadaşlar be…:
Durmaksızın ayrılıktan şikayet ederek o denli soluğu yakıcı bir bülbüle döndük ki, bahçemizden serin bir sabah rüzgarı geçse, o serin rüzgar bile ateş kesilir oldu.
“Biz bülbül-i muhrik, dem-i şekvayı firakız
Ateş kesülür geçse sabâ gülşenimizden”
(II. Selim)
(muhrik=yakıcı; dem=soluk,nefes; fırak=ayrılıkkeder; şekva=şikayet;gülşen=gül bahçesi;saba=sabah rüzgarı)
Kalburun saman içre olduğu evvel bir zamanda, aslandır, ininden çıkıp dağda gezmekteyken bir kediye raslamis ; “hayret bir şey, bu da bizim cinsimizden olup da, fakat neden bu kadar minnacık kalmış” deyip , yakına gelip selâm vermenin ardından, “hey bre kardaşlık, sen de sır (aslan) cinsinden olmaktaysan da nice ola böylecene ufacık tefeciksin” diye sorunca, fitne kedi cevap verip, “aahh gardaşlık sen âhi bilir misin, insan oğlunun eline düşmekle aha böylecene bücür kaldım. Sakin ola, sen şen ol insan eline düşme” demiş. Öykünün gerisini başka bir yazıda anlatsam gerek.
Yeni yıl armağanı gezegen gözleyicimizle oynarken bir de gördük ki 21 Ocak 2006 akşamı Satürn (Zuhal), sevgili dünyamız, Venüs (çulpan), sevgili güneşimiz ve de Mars, 5’i birden, ip misali sıraya dizileceklerse de (bu durum “conjunction” tabir olunur) biz yalnızca güney göğünde Zuhal’i Satürn”ü göreceğimizden Zuhal sevenler dışında hiç kimse için önemi olmayacaktır..
Saniyen, az bir az evvelde, yaranden biri, güneş tutulmasının depremle bağlantısı olup olmadığını sorduysa da, fakir, tüh yüzümüze ki, bu soruyu henüz hatırladığımızdan, cevap olsun diye NASA’dan aldığımız bir yazıyı bu mektuba sevabımıza ulamış bulunmaktayız. NASA’lı mütefekkir özet olarak demektedir ki; “deprem ve onun gibi hiçbir doğal müzürlukların, güneşimizin ya da ayımızın tutulmasıyla ilgisi olabilemez” deyip, fakirle bu konuda hemfikir olduğunu da bilhassa belirtirmektedir.
Cahit Ülkü adlı, niyeti güzel yazarımızın “Son Hazeryalı” kitabını okuyunca, amanın, Sarı Selim’in anası Hürrem cadışı meğersem koca bir Türk kavmının topluca Yahudi dinine dönmesiyle oluşan Hazer imparatorluğunun son prensesi olup, Tatar kolcularca kaçırılıp saraya satılması ardından Kanuni Süleyman’ın gözdesi olup, sümme hâşâ meclisimizden dışarı, sarı Selim’i de Kanuni’den değil de, kendi gibi bir Hazeryalı’dan peydahlaması üzre…geri kalan Hazerya’lı Yahudi Türk’ler ise haydaa doğu Avrupaya göç edip orada öyle bir çoğalmışlardır ki, Hitler yezidi ise ünlü soykırımını aslında Yahudi’lere karşı değil de, töbeler olsun, sanki Türk’lere karşı eylemiştir diyesi var.
Bu olaylar Yunus’dan çok sonra olduğu için, iskimiz (ışığımız, aşığımız)bu konuda hiçbir söz eyitmemiştiyse de aynen şöyle demiştir:
“İşkin aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni”
Sular menekşelenip, evlerinizin İSKları yandıkta, güzel yüzünüzü önce güneydoğuya çevirip muhteşem Venüs (Çulpan) gezegenine hayran olasınız. Saniyen saat 19:00 dolayında göklerin hakimi avcımız Orion burcunun yükselişini, eğer ki isterseniz, bütün gece izliyebilirsiniz. Salısen, Orion’un sol altında gecenin en parlak yıldızını göreceksiniz ki, kendisi Sırıus adıyla anılır ve de Orion avcısının kelpinin (köpeğinin) burnu sayılır.
Vakit 21:00’e doğru, Orion’u tamasayla yutkunurken bir karış sağında, heyhât, giderek sevgili dünyamızdan uzaklaşmakta olan Mars’i ve de bir karış sol altında da , müjdeler ola ki, sevgili dünyamıza giderek yaklaşan Satürn (Zuhal) gezegenimizi göreceksiniz ki hayretinizden gözleriniz fal deliği misali açılıp içinizde şairliğe hevesleniniz dahi olacaktır.
Hayır duanız almak içün, Zuhal gezegeninin kutuplarında oluşan ve “aurora” denilen pırıldakları gösteren bir resimi de, ne zahmeti canım , ekleyiverdik.
Hatta bu da yetmez gibi, hiç utanmadan, dedesi fakirin anlattığı bir gülmece çok hoşuna gelen torunumuz (6 aylıkken) Ayla’nın katılaraktan gülmesinin suretini de uladık ki, bu da görgüsüzlüğümüze yorula ve de hoş görüle.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer
Ayla 6 aylık St.Louis
HAZERYALI HÜRREM VE SATÜRN
Sevgili arkadaşlar be…:
Durmaksızın ayrılıktan şikayet ederek o denli soluğu yakıcı bir bülbüle döndük ki, bahçemizden serin bir sabah rüzgarı geçse, o serin rüzgar bile ateş kesilir oldu.
“Biz bülbül-i muhrik, dem-i şekvayı firakız
Ateş kesülür geçse saba gülşenimizden”
(II. Selim)
(muhrik=yakıcı; dem=soluk,nefes; firak=ayrılık,keder; şekva=şikayet;gülşen=gül bahçesi;saba=sabah rüzgarı)
Kalburun saman içre olduğu evvel bir zamanda, aslandır, ininden çıkıp dağda gezmekteyken bir kediye rast olmag ile, “hayret bir şey, bu da bizim cinsimizden olup da, lakin ne içün bu denli minnacık kalmış” deyu mülahaza ederek, yakın varıp selam verme ardından, “hey bre kardaşlık, sen de şir (aslan) cinsinden olmaktaysan da nice ola böylecene ufacık tefeciksin” deyu sual ettikte ,fitne kedi cevaba ayaz edup, “ahh gardaşlık sen ahı bilir misin, insan oğlunun eline düşmekle aha böylecene bücür kaldım. Sakın ola, sen sen ol insan eline düşme” diyesi var. Öykünün bakiyesini başka bir yazıda anlatsam gerek.
Sene-i cedid yadigarı gezegen gözleyicimizle oynarken bir de gördük ki 21 Ocak 2006 akşamı Satürn (Zuhal), sevgili dünyamız, Venüs (çulpan), sevgili güneşimiz ve de Mars, 5’i birden, ip misali sıraya dizileceklerse de (bu durum “conjunction” tabir olunur) biz yalnızca güney semasında Zühal’i göreceğimizden Zühal sevenler dışında hiç kimesne için kıymet-i harbiyesi olmayacaktır..
Saniyen, az bir az evvelde, yaranden biri, güneş tutulmasının depremle bağlantısı olup olmadığını sual ettiyse de, fakir, tüh yüzümüze ki, bu suali henüz hatırlamakla, cevap olsun için NASA’dan aldığımız bir yazıyı bu mektuba sevabımıza ulamış bulunmaktayız. NASA’lı mütefekkir özet olarak eyitmektedir ki; “tezezzülat-ı arziyye (deprem) ve ona kıyas hiçbir doğal muzuratın (muzurlukların) güneşimizin ya da ayımızın tutulmasıyla ilgisi olabilemez” deyip, fakirle bu konuda hemfikir olduğunu da bilhassa tebaruz ettirmektedir.
Cahit Ülkü nam, niyeti güzel yazarımızın “Son Hazeryalı” kitabını kıraatle, amanın, Sarı Selim’in anası Hürrem cadısı meğersem koca bir Türk kavminin topluca Yahudi dinine dönmesiyle oluşan Hazer imparatorluğunun son prensesi olmakla, Tatar kolcularca kaçırılıp saraya satılması ardından Kanuni Süleyman’ın gözdesi olup, sümme haşa meclisimizden taşra (dışarı), sarı Selim’i de Kanuni’den değil de, kendu gibi bir Hazeryalı’dan peydahlaması üzre…geri kalan Hazerya’lı Yahudi Türk’ler ise haydaa doğu Avrupaya göç edip orada öyle bir çoğalmışlardır ki, Hitler yezidi ise ünlü soykırımını aslında Yahudi’lere karşı değil de, töbeler olsun, sanki Türk’lere karşı eylemiştir diyesi var.
Bu olaylar Yunus’dan çok sonra olduğuçün, ışkımız (ışığımız, aşığımız)bu konuda hiçbir söz eyitmemiştiyse de aynen şöyle demiştir:
“Işkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni”
Sular menekşelenip, evlerinizin İŞKları yandıkta, güzel cemalinizi (yüzünüzü) önce güneydoğuya çevirip muhteşem Venüs (Çulpan) gezegenine hayran olasınız. Saniyen saat 19:00 dolayında göklerin hakimi avcımız Orion burcunun yükselişini, eğer ki isterseniz, bütün gece izliyebilirsiniz. Salisen, Orion’un sol altında gecenin en parlak yıldızını göreceksiniz ki, kendisi Sirius tesmiye edilir (isimlendirilir) ve de Orion avcısının kelpinin (köpeğinin) burnuna tekabül eder.
Vakit 21:00’e doğru, Orion’u tamaşayla yutkunurken bir karış sağında, heyhat, giderek sevgili dünyamızdan uzaklaşmakta olan Mars’ı ve de bir karış sol altçasında da , müjdeler ola ki, sevgili dünyamıza giderek yaklaşan Satürn (Zuhal) gezegenimizi göreceksiniz ki hayretinizden gözleriniz fal deliği misali açılıp içinizde şairliğe hevesleniniz dahi olacaktır.
Hayır duanız almak içün, Zuhal gezegeninin kutuplarında oluşan ve “aurora” tesmiye pırıldakları gösteren bir resimi, ne zahmeti canım , ekleyiverdik.
Hatta bu da yetmez gibi, hiç utanmadan, dedesi fakirin anlattığı bir gülmece çok hoşuna gelen torunumuz (6 aylıkken) Ayla’nın katılaraktan gülmesinin suretini de uladık ki, bu da görgüsüzlüğümüze yorula ve de hoş görüle.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir
Timur


BABALAR GÜNÜ VE TÜRBAN
“Selam-un hello” bre sevgili arkadaşlarım:
Evlat sahibi tüm er kişilerin babalar günü mübarek olsun…
Başıma türban gerek
Deveye gerdan gerek
Seçim meçim bahane
Ülkeye kurban gerek
Türbanımı bağlarım
Yürekleri dağlarım
Atatürk gelir diye
Gece gündüz ağlarım
TS
(Yılmaz Özdil’den duyduklarım)
Türbanlı kızımızın incileri şöyleymiş :
“Humeyni’yi seviyorum.
Atatürk’ü sevmiyorum.
Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman… Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı.”
*
Böyle dedi.
Nene Hatun, Maraşlı değil.
Erzurumlu.
Savaştığı düşman, Fransız değil.
Rus.
Rus başörtüsüne saldırmadı.
Aziziye Tabyası’na saldırdı.
Milli mücadelenin mangal yürekli evladıdır ama, milli mücadelenin ilk kurşununu Sütçü İmam sıkmadı.
Hasan Tahsin sıktı.
Maraş’ta değil, İzmir’de.
Takvime bak.. Hasan Tahsin’in tetiğe basmasıyla, Sütçü İmam’ın tetiğe basması arasında 6 ay var…
Sütçü İmam, Fransız vurmadı.
Ermeni vurdu.
Maraş’ta düşmana ilk müdahaleyi yapan da, aslında Sütçü İmam değil.
Çakmakçı Sait.
Silahı yoktu.
Yumruğuyla saldırdı.
Şehit oldu.
Maraş’ı önce kim işgal etti?
Arkadaşın İngilteresi!
Kim sesini çıkarmadı?
Arkadaşın padişah efendisi!
Kim kurtardı?
Arkadaşa daha geniş haklar tanıyacak olan İngilizlerin gemisiyle kaçan padişah efendinin idam etmek için arattığı Atatürk!
*
O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanların hep Müslüman olmadığını da görürsünüz…
Bizzat Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman’ın ağlayarak okuduğu “şehit listesi”ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu hekimler arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var.
Ve, dikkatinizi çekerim, hepsine birden “şehit” demişler… Çünkü şehitlik kavramı, “o dönemin sosyolojik yapısı”na göre, dinle alakalı değil, yurtseverlikle alakalı.
*
Uzatmayayım.
Tehlike ne İran’dır, ne İngiltere…
Kara cehalettir.


BİCİ BİCİ – KARSAMBAÇ
– Buuuzlu biiiciiiii, karsambaaaç….
Bicici Cemal dört bisiklet tekerleği üzerine monte edilmiş olan tablasını yavaş yavaş iterken başını bir sağ tarafa bir sol tarafa döndürüp bağırarak sokağın her iki yanındaki evlere geldiğini ilan ediyordu:
– Buuuzlu biiiiciiiii….
– Bicici Cemaaal, oğluum, iki tane yap ama şekeri bol olsun!
Gelen geçen hiçbir seyyar satıcıyı boş geçirmeyen Hamide Hanım evinin penceresinden iki tane yirmibeşliği Bicici Cemal’e uzattı. İki tane yirmibeşlik demek iki kase bici bici demekti, karsambaç istemiş olsa, bir yirmibeşlik iki karsambaça yeter de artardı bile.
Bicici Cemal’e hiç kimse adı veya soyadı ile hitap etmezdi. Tek ismi vardı adamın; o da “ Bicici Cemal”. Henüz orta yaşlarda olmasına rağmen saçları oldukça seyrekleşmiş olan Cemal’in temiz bir görünümü vardı ve pörtlek denecek kadar iri kahverengi gözleriyle insanlara her zaman gülümseyerek bakardı. Evi bizden epeyce uzakta olduğundan, önce kendi muhitindeki sokakları gezer, ancak öğlenden sonra bizim semte gelebilirdi. Zaten gün boyu Adana’nın sarı sıcağından bunalan insanlar da bici ve karsambaçı ikindi vakti yerlerdi genellikle.
– Sende onbeş kuruş var mı? Bende on kuruş kaldı…. dedi Cinik Salih.
– Valla bende de on kuruş var, dedim. Lık lık Mahir’de 5 kuruş var mıdır ki?
– Oohooo, o harçlığını sabahtan bitirdi, hem zaten evde değil şimdi, dedi Cinik.
Bici bici (ki biz kısaca hep “bici” derdik) yemek için en az yirmibeş kuruş gerekiyordu ve çoğu zaman almaya paramız çıkışmıyordu. Bicici Cemal yirmibeş kuruştan aşağıya bici satmadığı için genelde biciyi iki çocuk ortak olarak alırdık. Şimdi sadece yirmi kuruşumuz vardı ve “Yirmi kuruşluk verir misin” diye sormayı da gururumuza yediremiyorduk. Eğer bici alacak bir ortak bulamazsak cebimizdeki on kuruşlar ancak birer “karsambaç”a dönüşebilirdi.
Çok sonraları diğer adının “kar helvası” olduğunu öğrendiğim karsambaç sadece Adana’ya özgü bir şey değildi. Hemen hemen her Toros köyünde, kasabasında ve şehrinde yaz aylarında bolca tüketilen serinletici bir tatlıydı. Karsambaç yapmak için her şeyden önce ya kış aylarında mağara kovuklarına doldurularak biriktirilmiş gerçek kar, ya da rendelenmiş buz gerekirdi. Çuvallar içerisine sıkı sıkı doldurulmuş olan kar, çuvalın ağız tarafından bir metal kaşık yardımı ile sıyıra sıyıra kalaylı bakır bir tasa doldurulur, üzerine meyve şerbeti veya pekmez dökülür ve kaşık kaşık yenirdi. Bu anlattığım gerçek karsambaçtı. Halbuki bizim bildiğimiz karsambaç sadece rendelenmiş buz, bici boyası karıştırılarak koyu kırmızı renge boyanmış su, pudra şekeri ve gül suyu ile yapılan karsambaçtı. Damak tadımız buna alışmıştı ve ilerideki yıllarda müşerref olduğumuz meyve şerbetli, pekmezli gerçek karsambaça pek pas vermedik. Bici bicinin karsambaçtan olan tek farkı ise içinde şekersiz, beyaz renkli pelte küpçükleri olmasıydı.
Bicici Cemal Hamide Hanım’ın bicilerini hazırlıyor, biz de gözlerimizi onun ellerine dikmiş ustaca yaptığı hareketleri seyrediyorduk. Önce tepsinin üzerindeki ıslak tülbentin yarısını açtı, sonra daha önceden dilimlenmiş olan biciden sigara paketi kadar bir parçayı sol elinin avuç içerisine aldı, diğer elindeki ince bir bıçağı kullanarak yatay-dikey hareketlerle bici kalıbını önündeki cam kaseye iri iri zar taneleri halinde döktü. Tablasının yan kenarına sabitlenmiş olan buz kalıbının üzerindeki bezi kaldırdı, küçük bir marangoz rendesi ile “hırş, hırş, hırş….” sesleri üreterek buzu rendeledi, rendeyi baş aşağı çevirip tezgahın kenarına vurmak suretiyle rendenin oyuğunda birikmiş olan buzları avucuna aldı ve bici kasesine, muntazam bir yarım küre görünümü vererek, doldurdu. Onun üzerine dört-beş tatlı kaşığı pudra şekeri, onun üzerine bici boyalı su ve sonra da birkaç damla gül suyu… Kasenin ortasına da bir tatlı kaşığı sapladı ve işlem tamam!
Hamide abla ve kızına bici bici, bana ve Cinik’e yutkunmak düştü! Okul zamanı olsa, cebimizde yirmibeş kuruşumuz olurdu ama yazın harçlıklar on-onbeş kuruşu geçmezdi. Hayır, yanlış anlaşılmasın, Cinik de ben de annelerimize gidip biraz daha harçlık alabilirdik. Alırdık almasına da…… “bici yiyeceğiz” diyemezdik, zira her ikimizin annesi de hapır-hupur buz yememize izin vermezlerdi! Biz yine de kaçamak yapar, ya ara sıra harçlıkları birleştirir bici yerdik, ya da şahsi bütçemize göre onar kuruşluk birer karsambaçla yetinirdik.
Yirmibeş kuruşu denkleyip bici alamamak canına tak etmiş olmalı ki, yanımıza gelip bizimle beraber Bicici Cemal’ı seyreden Malak Macit:
– Lan gelin biz de kendi bicimizi yapalım! deyiverdi.
Salihle bakıştık. Fikir hiç de fena değildi.
– Hem çocuklara da satarız! dedim.
– Aboo, he lan! On kuruştan satsak…. HBütüBbbütün çocuklar alır lan valla! dedi Cinik.
Üç ortaklı şirketimizin temeli atılıvermişti o anda… Biciciden uzaklaşırken imalatımızı nasıl yapacağımızı tartışmaya başladık. Öyle ya, aslında bici bicinin nasıl yapıldığını hiçbirimiz bilmiyorduk. Karar verdik; ilk iş annelerimize bicinin nasıl yapıldığını soracaktık, sonra harçlıkları birleştirip malzeme alacaktık. Bu da projemizin hayata geçmesi için üç-dört gün gerektiği anlamına geliyordu. Olsun, sabırlıydık.
İki gün sonra bicinin nasıl yapıldığı konusunda hepimiz az çok bilgi edinmiştik. Kolaydı; bir tencere, bir tepsi, biraz nişasta ve biraz da su… o kadar!
Cinik Salih ile ilkokula aynı sınıfta başlamış ve bir daha hiç ayrılmamıştık. Kendisini öncelikle çok temiz olduğu için severdim. Kış günü bütün çocuklar “şorrik, şorrik” diye burunlarını çekip ellerinin tersi ile silerken Salih mendiline sümkürürdü. Sınıfımızdaki, beyaz yakaları kolalı, her iki cebinde birer beyaz mendil olan yerli malı kumaştan yapılma önlükleri ütülü, saçları her zaman traşlı ve taranmış olarak okula gelen birkaç çocuktan birisiydi. (Söylemesi ayıp, ben de karnesine “Pekiyi” den başka bir not yazdırmayan bu “öğretmen gözdesi” gurubun bir üyesi, hatta lideriydim). Zeki bakışlı Cinik Salihin pırıl pırıl parlayan yeşil gözleri, kısa kesildiği için sarı kadifeyi andıran altın rengi saçları vardı ama beden yapısı olarak çelimsizdi ve bu nedenle de kendisine Cinik lakabını takmıştık. Okuldaki dokunulmazlığımız sadece öğretmenimizin “çalışkan öğrencileri” olduğumuzdan kaynaklanmıyor olabilirdi, bu konuda Cinik Salih’in bizden iki sınıf ilerde olan ve hiç de “Cinik” olmayan abisi Ercan’ın da birazcık(!) payı olabilirdi yani….
Gereken malzemelerden en kolayı nişastaydı, zira her bakkal dükkanında vardı. Ama pudra şekeri ve bici boyası? Onun da kendimize göre çaresini bulduk. Hamide Hanım’ı razı ettik, Bicici Cemal’den biraz toz bici boyası isteyecek ve bize verecekti. Cemal onu kıramazdı, çünkü mahalledeki en iyi müşterisi Hamide Hanım ile onun obur kızıydı.
Pudra şekerinin nerede satıldığını bilmiyorduk. Bicici Cemal’e sorduğumuzda ise “çarşıda” deyip kestirip atmıştı. “Çarşı”??? Oraya kendi başımıza gitmek ne haddimize? Neyse, onun da kolayı vardı; Hemen hemen her evin demirbaşı olan kahve değirmeni! Toz şekeri değirmende çekip pudra şeker yapacaktık. Nitekim yaptık da… her ne kadar tam pudraya benzemedi ise de….
Malzemeler tamamlandı, ben evden kalaylı bakır bir tepsi getirdim, Cinik bir tencere getirdi, hepsini Malak Macit gilin avlusuna serdiğimiz bir sofra örtüsünün üzerine dizdik. En müsait yer burasıydı, çünkü o gün Macit’in annesi evde yoktu. Avlunun en dip tarafında bir ev, ortada avlu, arsanın sokağa bakan tarafında is Macit’in babası Bakkal Şaban’ın dükkanı… Yani biz imalathanemizi ev ile dükkan arasına kurmuştuk. (Eskiden bakkal dükkanları şimdiki gibi kiralık değildi, ya evin önüne, ya da ev iki katlı ise, yola bakan alt kata yapılırdı).
Her şey tamam ama ateş yok! O ana kadar bunu hiçbirimiz düşünmemiştik. Neyse canım o da kolaydı, Macit’in annesi evde olmadığı için gaz ocağını rahatlıkla kullanabilirdik. Ama olmadı! Meğerse Bakkal Şaban amca, evin mutfağındaki işi bittiği zaman gaz ocağını dükkana getirir kendisine çay demlermiş! Salih çare bulmakta gecikmedi;
– Bizim evde epeydir kullanılmayan bir tane gaz ocağı var! dedi ve fırladı.
Getirdiği toz-pas içindeki gaz ocağı bizim evdeki pırıl pırıl “Optimus”a benzemiyor ve görüntüsü ile de hiç güven vermiyordu, ama tek çaremiz de oydu. Gaz ocağının pompasını kontrol ettim, çalışıyordu. Gaz fışkırtma memesi de yeni görünüyordu ama haznesinde hiç gaz yoktu. Onu da Macit halletti, babasının dükkanında gazyağı da satılıyordu ve yan yatırılmış musluklu fıçı dükkanın içerisinden (dolayısı ile babası tarafından) görülemeyecek bir noktadaydı. Hemen boş bir şarap şişesinin yarısını doldurdu geldi, onu da gaz ocağının haznesine boşalttı. Vay be, bu defa da ispirtoyu unutmuştuk!
Son yıllara kadar (ve köylerde hala) bakkal dükkanlarının raflarındaki cam şişelerde mavi ispirto satılırdı. İspirto genellikle gaz ocağının başının altındaki oluklu halka şeklindeki tablaya dökülür ve yakılarak başın ısınmasını sağlardı. Bu gerekliydi, çünkü pompalanarak “meme”deki bir toplu iğne ucunun giremeyeceği kadar ince delikten yukarıya fışkıran gazyağının, başın boru kanallarından geçerken buharlaşması lazımdı ki gazyağı basınçlı ve kuvvetli olarak yanabilsin. İspirto bulunamadığında, bu oluklu tablaya gazyağı dökülür ve başın ısınması böylelikle de sağlanabilirdi ama ocağın her tarafı da kapkara is olurdu, haliyle!. Eh ne yapalım, ispirto yoksa biz de öyle yapacaktık; başı gazyağı yakarak ısıtacaktık. Yaktık, yaktık…. Gaz ocağının etrafında toplanıp seyrediyoruz, baş ısınacak biz de pompalayarak ocağı yakacağız… Sonra tencereye su koyacağız, (ne kadar konması gerektiğini bile bilmeden) nişasta karıştıracağız, sonracığıma karışım sertleşince onu tepsiye döküp soğutacağız…. Daha sonra, Şaban Amca’dan yarım kalıp buz alacağız, ben marangoz olan babamın rendelerinden birisini yürütüp getireceğim, ayrı ayrı evlerden getirdiğimiz ikişer adet cam kaselere bicileri doğrayacağız…. Üzerine kubbe şeklinde rendelenmiş buz, onun üzerine kendi imalatımız pudra şekeri, onun üstüne bici boyalı su ve de Hoca Hediye teyzeden ganimetlediğimiz gül suyu! Yeme de yanında yat, işte bici böyle olur be! “
“Ne haber Bicici Cemal? Sen hala on kuruşa bici satma bakalım. Mahallenin, hatta öbür mahallenin ve hatta Adana’daki bütün mahallelerin çocukları bizim bicimizin müşterisi olsunlar da sen gör!” diye hülyaya dalmışken Macit’in:
– Anaaaa! Kaçın lan kaçın bu ocak patlayacak! feryadıyla kendimizi tam siper bahçedeki curunun arkasına attık. (curun: genellikle su tulumbasının önünde, kenarları yerden birkaç karış yüksekte, kare biçiminde küçük havuzdur, ki burada biriktirilen su bahçe sulamasında vs. kullanılırdı).
Gerçekten de gazocağı bir alev topuna dönüşmüştü ve hatta alevler ocağın etrafında halka halka büyüyordu. Haliyle üzerine malzemelerimizi dizdiğimizi örtü de tutuşmuştu ve şirketimizin ilk hammaddeleri gözümüzün önünde yok oluyordu.
– Kovanız nerede lan Macit? dedim, çabuk söndürelim şunu, bak curunda su da var.
Tam ayağa kalkıyorduk ki gazocağından hırıltıya benzer garip garip sesler gelmeye başladı. Biz tabii ki yine tam siper!
Aradan on saniye bile geçti geçmedi yan taraftaki evden bir figan koptu:
– İtfaiyeyi çağırın komşular! Şaban emminin evi yanıyooooooo!
O zamanlar mahallede bir adet telefon bile yok ki itfaiyeyi çağırasın. İtfaiye ancak dumanı görürse gelir, yoksa bisikletle gidip haber vermen gerekir, ki bu durumda da gelmeleri yarım saati geçer!
Ama o yardımlaşma yok mu, o eski komşu yardımlaşması? Bir anda avlunun içerisinde onbeş-yirmi kişi oluşuverdi, kimisinin elinde ıslak battaniye, kimisinde su kovası, kimsinde kürek kürek kum…. O yangın orada söndü sönmesine de, biz üç ortağın içindeki yangın yeni başlıyordu.
– Kim yaktı lan bu ocağı burada? diye gürledi Şaban amca. Mavi gözleri daha bir çakmak çakmak olmuş, kaşları Feridun Çölgeçen misali havaya kalkmış, korkunç korkunç bakıyordu bize. Satmadık birbirimizi, aynı anda üçümüz birden;
– Ben! dedik.
– Ne halt etmeye kendi başınıza iş yaptınız lan veletler, dedi komşulardan Diyap Amca, biraz da sevecen bir tonda…
– Bicici Cemal on kuruşluk bici satmıyordu, biz de kendi bicimizi yapacaktık, dedi Macit, yere baka baka…
Meğerse Salih’in getirdiği gazocağının haznesinin dibi delikmiş ve gazyağı sızdırdığı için kullanılmıyormuş. Nereden bilebilirdik ki?
Bize büyük bir felaket gibi görünen bu yangın olayı o kadar önemli bir şey olmamış olmalı ki herkes Macit’in cevabına kahkahalarla güldü. Tahminlerimizin aksine, kulağımızı bile çeken olmadı. Macit’in evi bizimkilere epeyce uzakta olduğu için bu olay orada yerel olarak kaldı ve Salih ile benim anne-babalarımız bu olaydan hiç haberdar olmadı. Yani, kısacası; yırttık!
Birkaç gün sonra bizim yaşamımız yine normale dönmüştü , yine evlerin sokağa düşen gölgelerinde kulle, birdirbir gibi oyunlarımıza
devam ediyorduk ki Bicici Cemal’i duyduk:
– Buuuuzluuu biiiiciiiiiiii, on kuruşa da vaaarrrr!
Bizim kulaklarımızı çekmeyenler Bicici Cemal’in kulağını çekmiş olmalıydılar!
Adana, 25 Ağustos 2013
ADİL KARCI

Sevgili yaran:
BU YAZIYI AZİZ NESİN’İN BİR ÖYKÜSÜNDEN ESİNLENEREK YAZDIM
AI’nin (Yapay zekâ) ilk kez Aziz Nesin üstâdın bir öyküsünden alındığını gösteren delili hizmetinize sunuyorum.
Eşek kardeş hayatından mutlu çayırlarda otlanırken “oh bee.. hayatımdan amma da mutluyum birader deyip !! ” yerlere yatıp hatır hutur sırtını kaşır sonra da kalkıp otlanırmış. Bir yandan da “Bu kurt lafı töbe uydurma. Uyduranı Allah çarpsın inşallah” diyerekten de ilenirmiş.
Derken, taa ufukta bir kurt belirmesiyle,”Amanın bu da nedir?
Sakın kurt murt olmasın ? Yok canım daha neler, burada kurt ne gezer” diye söylenmeye durmuş. Birazdan ise hain kurtun yaklaşmasıyla,”Yok canım” demiş eşek “hiç böyle de kurt mu olurmuş, hem zaten kurtsa bile katiyyen kurt murt olabilemez” diyerekten otlamasını sürdüreyazmış.
Hain kurt az biraz daha yaklaştığında, “Yok canııım katiyyen kurt murt değildir, iftira” demiş ise de, bir yandan da hafiften kaçmaya yönelmiş.
Hain kurt ise başlamış sevgili eşeğimizi arkasından kovalayıp arayı kapatmaya.
Bizimki,”Höst ulan ya bir kurtsa boku yedik” diye dört nala kaçmaya başlamış.
Az sonra kurttur, yetişip dişlerini eşeğin kalçasına sarmasıyla indirivermiş aşağı sevgili eşeğimizi.
Eşektir, önce “AA..O İMİŞ!!..”, “AA..O İMİŞ!!..” diye bağırırken, korkudan mıdır, yoksa boğazındaki dişlerden mi bilinmez, son nidaları değişip “AA O İ !!” diye çıkmaya, sonunda da AA..İ , AA..İ diye bağırmaya , ve nihayet Aİ .. Aİ diyerek son nefesini vermiş.
İşte ahacık o zamandan beridir, eşek kısmı cümlemize ibret olsun deyu, yapay zekâ (artificial intelligence) anlamına “aaa iii” diyerekten anırırlar.
Bercis (Jüpiter) nam koca gezegen, dünyamıza doğru gelen bir gök taşını yine göğüsleyerek durdurmuş, kendisinin bağrında ise koca bir yara açılmıştır. Bercis’imizin yarasını ekimizde saat kadranının 08:00 konumunda görmektesiniz. (VİDEOYU İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ)
Jüpiter’imizi ışıl ışıl görmek isteyenler gece olunca gül cemalini doğu yönüne çevirsinler ki anlayana ne ibretler vardır.
Herkesleri midye dolması gibi sırıtaraktan kucaklarım.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
FPT Dr. Timur Sümer
Genetic Manipulation Extends Life of Mice 20%
By reducing the activity of one type of gene, scientists said they increased the average life span of mice by about 20%, a feat that in human terms is akin to extending life by about 15 years.
Moreover, the researchers at the National Institutes of Health found that memory, cognition and some other important traits were better preserved in the mice as they aged, compared with a control group of mice that had normal levels of a protein put out by the gene.
The findings, published Thursday in the journal Cell Reports, strengthen the case that the gene, called mTOR, is a major regulator of the aging process.
The mice were bred to put out just 25% of the normal levels of mTOR protein, indicating that suppressing the activity of the gene “clearly makes mice live longer,” said Toren Finkel, head of the laboratory of molecular biology in NIH’s National Heart, Lung and Blood Institute and senior author of the new study.
Though mouse studies don’t always translate to humans, Dr. Finkel and other researchers said the results raise the possibility that targeting the gene with drugs that inhibit its activity might one day be at least part of a strategy for prolonging longevity in people.
Such a drug, an immunosuppressant called rapamycin, and some similar agents already are on the market and used to treat certain diseases, but researchers cautioned against taking such medicines, which have side effects, for anything but approved uses.
NIH/NHLBINIH researchers found that lowering the expression of a single gene helped extend the life of mice by about 20%. A mouse with a manipulated gene on the left and an unchanged mouse on the right.
The results also build on a growing body of research challenging the belief that aging is an intractable biological process, prompting scientists to think of slowing aging as a possible way to prevent disease.
“What we need right now is for scientists and the public to wake up to the concept that you can slow aging,” said Brian Kennedy, president of the Buck Institute for Aging Research in Novato, Calif., who wasn’t involved in the new study. “If you do, you prevent many of the diseases that we’re so scared of and that are associated with aging.” They include cardiovascular disease, cancer and Alzheimer’s disease.
Major hurdles stand in the path of translating the findings to humans, including whether inhibiting the action of mTOR would have similar life-extending effects, and if it did whether the benefit would come without unwanted problems.
The mice in the study had softer bones, developed more infections—probably from a depressed immune system—and may have had a higher risk of cataracts than normal mice, the researchers found. But they were also significantly less likely to develop cancer, Dr. Finkel said.
The mTOR gene has a well-established role in the metabolism and energy balance of cells, and researchers believe it is associated with the concept of caloric restriction. It has been known for about a century that animals that eat less live longer.
When there are a lot of calories present in cells, mTOR activity is turned up, “signaling the cell to grow and divide,” Dr. Kennedy said. “If there are fewer calories, the pathway is turned down and that signals the cell to stop proliferating and become stress resistant.” That helps animals live longer, he said.
The name mTOR stands for mechanistic target of rapamycin, a drug used in certain treatments for cancer and heart disease and also to suppress the immune system to prevent rejection of organ transplants.
“It’s early days to suggest that rapamycin is something that people would want to take” to increase longevity,” said David Sabatini, professor of biology at the Massachusetts Institute of Technology and the Whitehead Institute for Biomedical Research in Cambridge, Mass., who wasn’t involved in Thursday’s study. “But [research] is clearly hinting at a pathway that matters.”
In the study, Dr. Finkel found that the median life span for the mTOR-deficient mice was 28 months for males and 31.5 months for females, compared with the span for normal mice of 22.9 months for males and 26.5 months for females.
Doğu Anadolu’da aşiretlerden birinin denetimindeki bir bölgeye yeni bir kaymakam atanmış. Aşiret reisi hemen korucuları görevlendirmiş:
– Gidip alışeniz kaymohami. Gürda güsa yem olmiye.
Korucular yola çıkmışlar. Saatler geçmiş ancak ne korucular ne de kaymakam ortalıkta görünmemiş. Akşam geç saatlerde kafile yorgun argın, perperişan bir halde dönmüş.
Aşiret reisi oldukça kızgın ve endişeli bir vaziyette korucu basına çıkışmış:
– Ula itogli it! Nerden kalmışsenizdir?
– Eşkıya yolumuzu kesmiştir, Ağam!
– Heyven ogli heyven! Bu her zaman oliy !
– Bizi soymişlerdir, Ağam!
– Zaten alışkensinizdir, itogli!
– Aman Ağam, hepimizi yatırıp düzmüşlerdir!
– Hep düziyler zaten.
– Kaymohem yabancıdır, edep erkan bilmezdir, çok direnmiştir. O yüzden geciktik, Ağam.

Mevlana Celaleddin Rumi’den Recep Tayyib Erdoğan’a :
“SEN GELME”
You must be logged in to post a comment.