DR. ZAFER ÖNER’DEN : PİSLİK

 

Pislik.
Yakın çevreme bakıyorum , insanlar dolaşıyorlar ; erkekli , kadınlı …
Kimisi makul giyimli ; başı boynu açık , hafif diz altı veya hafif diz üstü etekli , temiz , çağdaş …
Kimi üstten alttan dekoltesini artırmış ; kimine yakışmış , kimine yakışmamış ama temiz , kendine güvenli…Kimi sıkma başlı ; elleri ve yüzü dışında heryeri kapalı , makyajsız!
Kimi sıkmabaşlı ama elleri , yüzleri,  ve özellikle ayakları açık , vücut hatları çok belirli ve de çok bakımlı ve de iyi makyajlı !
Aşırı dekolteliye taş çıkartır!Siyah çarşaf ve peçe  ,hamdolsun (!) hastane çevremizde pek az , yani şimdilik !
Onlar da hasta veya hasta yakını…
ya kendi seçimi , ya aile baskısı , daha doğrusu erkek baskısı.
Baba, abi, koca …mahalle…her neyse ; iç karartıcı!  Allah korusun!

Benim Anadolu kadını rengârenktir , rengârenk; Allı  yeşilli , saçını gösteren beyaz başörtülü…tülbentli !
Kara çarşaf bizim Türk kültüründe yoktur !
TÜRK KÜLTÜRÜNDE !

Şu anda hastanemiz  AKP’ ye yatkın insanlarla  idare ediliyor.
Allah’tan  ki kazanamadan geldiler. Ya , bir de ezici  çoğunlukla  gelselerdi !
Yalakaları kaç kat artardı , acaba?
İdaredeki hanımlara bakıyorsunuz ; makul giyimli insanlar.
Dış görünüşleri  ile iç görünüşleri farklı mı acaba ,  yoksa aynı mı ?
Sormak lâzım.
Zihniyet AKP , kıyafet çağdaş , olur mu ki ?
Halbuki onların rol modelleri yukarıda ve de uyum içinde duruyorlar!
Yani neyse ” o” lar ; saygı duymak lâzım !

Eğer buna kaypaklık dersek , ki demeyebiliriz , yani içi dışı aynı olmamaya …
…sıkma başlıların daha samimi olduklarını söylemem gerekir.
Eğer  o zihniyette isen kapa başını , herkes ne olduğunu bilsin.
Ama o zihniyette değilsen ; kendine Atatürkçü dedirtiyorsan , yani başın boynun açık ,ve çağdaş görünümlü isen ve de için de aynı ise…yani Atatürk’ü ve devrimlerini özümsedi isen ; yani yüzün batıya dönük ise …

“Müslüman kardeş zihniyetlilerle” nasıl beraber olabilirsin?
Hamas kafası ile nasıl birlikte olabilirsin?
Makam uğruna mı?
İkbal uğruna mı?
Tarikat hatırına mı?
Cemaat hatırına mı?
Yoksa fırsatçılık mı , yaptığın ?
Yakışır mı ?

Erkekte çarşaf , başörtü falan olmadığı için , ipucu yok ! Sakal da şimdi ayağa düştü!
Açık yaka da , ha keza …
Ama ister kadın olsun ister erkek …
Ne menem şey olduklarını ,  yaşadıkça anlarsın !
Çünkü kafanın içi , dışarı akseder.
Ama er ama geç ; ama mutlaka akseder.
Gizleyemezsin!
Hem de bu aksediş kadında da erkekte de olur.
Yani ister erkek olsun ister kadın , ister çağdaş giyimli olsun , ister olmasın ;
iç, dışa akseder !
Herkesin nemenem şey olduğu yaşadıkça anlaşılır !
İşte bakın  eyrafınıza bizim ne zannettiklerimiz ,
ne çıktı?
Dün ne idiler ?
Bugün ne oldular ?

Gerici de senin gerici olmadığını ,ya da olduğunu , gerici olmayan da senin gerici olduğunu , ya da olmadığını anlar !
Yani takiyye sökmez!

Mesela , o kırmızılı kız , asla takiyye yapamaz,
hani polisin bibergazına direniyordu ya…
hem hafif dekolte , hem kırmızı  elbiseli , hem beyaz çantalı , Allah bilir ayakkabıları da beyazdır , ne oldu?
-Türk bayrağı oldu ; hani millî maçlarda guruplar bağırıyor ya …
bir gurup hep bir ağızdan :BEYAZZZ ….
sonra  öbür gurup yine hep bir ağızdan :KIRMIZIIII…
yani TÜRK BAYRAĞI ; ama nizami değil. Yani  sakıncalı olanı , yani yasaklananı…

Neredeydi bu hafif dekolteli kırmızılı kız ;  gezi parkı direnişinde ….
Tebdil  kıyafet gelmediyse , çapulcunun ta kendisi ; anarşist!
Değil gaz püskürtmek , kafasına sıkacaksın …gözü mü çıkar , canı mı çıkar ; ne umrun!
Artık kısmetinde neyse o ; nasıl olsa herşey Allah’tan
Sıkanın , sıktıranın suçu yok !

Ali İsmail Korkmaz …
Gördünüz değil mi ?
Üç kişi nasıl insafsızca ve var güçleriyle dövdüler çocuğu …eğer görmediyseniz bakmayın…
Bu  VANDALLIĞA  dayanamazsınız …bu ancak cehaletle bağdaştırılabilir…
Kaçmasına bile izin vermediler !
Biri hem tuttu hem dövdü , diğerleri var güçleriyle vurdu. Hepsi sopalıydı !
Bire üç ve sopasız. Ve de kaçmaya çalışırken , düşünce yakaladılar!
İnsaf , merhamet … Yok!
Ve öldürdüler!
Neden biliyor musunuz ?
Çünkü doğa sevgisi yok !
Çünkü hayvan sevgisi yok !
Eğer mesela köpeği veya bir serçeyi sevebilseydi , o canavarlar , insanı daha çok sever ve …
Ali İsmail Korkmaz’ı , bırakın öldürmeyi…
dövemezdi !

En önemlisi ne biliyor musunuz ?
Onlar yani katiller , caniler bulunmasalar da ,
ki bulunmayacaklar ,
kendilerini biliyorlar …
En ufak bir acıma hissi duymayacaklar…
Utanmayacaklar !
Belki bir süre sonra vicdanları sızlayabilir!
Bu olay ve sonucu , Hamurabi’den bile kötü ve iğrenç ve ilkel birşeydir!
Düşünsenize ; diyelim ki Ali polise molotof attı!
Cezası ÖLÜM olabilir mi?

Okulun alt – üst olmuş , ülken bir felaketin eşiğinde…
Dünyada dostun kalmamış nerdeyse ! Ekonomi tepetakla.
En basit şeylerde bile üretim yok. Teknoloji sıfıra sıfır!
Carî açık almış başını gidiyor…
Ama bu kargaşada …
Hak hukuk ve demokrasi , bir başka düzen için , el ele seferber olmuşlar …
Varsa yoksa ve de sadece onlarınkine benzer bir dindar gençlik , dindar toplum…
… herşey yasak …

Sen sesini çıkarmayacaksın !
Vandallık (!)yapmayacaksın !

Ama , ben  ülkenin kurtuluşunun
kadınların elinde  olduğuna inanıyorum ,
kadının iyi ise : iyi eğitimli ise …
Ülken de iyi olacaktır!
Herşeye  rağmen !
Tek korkum ; birinin bilmem nesinin kılı olanlardan !

Çünkü o ,
birinin bilmem nesinin ,
bilmem neresinden
çıkanı
yetiştirebilir  ancak !
Pislik !

DR. ZAFER ÖNER

DR. ZAFER ÖNER’DEN ZEBBÜT ABA

 

ZEBBÜT ABA
Türk elinde , birkaç yeri dolaşıp epeyi eziyet çektikten  sonra , torpille Kilis’e gelmiştik.
Amcamlarla dedemin dedesinden kalma bir evde otururduk.
Eve iki kapıdan girilirdi.
Bu ev aslında birbirine bağlı iki evdi. Yedi odası vardı. Bir de müştemilat; zahire ambarı , banyosu ve iki de tuvaleti…
Altı kişi biz , altı kişi amcamlar, dedem , babaannenem , bir de hepimizin hala dediğimiz
iki halamız vardı ki bunlar aslında babamın ve de tabiî ki amcamın halalarıydı.
Bu odalar bir avlunun etrafında çevrili bir şekilde dizilmişlerdi.
Avlunun ki biz ona “HAVUŞ” derdik , ortasında da eskiden havuz olan sonradan içi toprakla doldurularak bir küçük bahçeye çevrilen bir “ekinlik ” vardı.
Buralar bana büyük , devasa alanlarmış gibi gelirdi.
Bu ekinlik dediğimiz  bahçe ile odaların arasındaki boşluk benim hakimiyetimde idi! Evin ahalisi
ya, benden başka herkese toslamayı öğrettiğim ve ortaya bıraktığım KOÇUM nedeniyle , ya da ortalığa saçtığım çivili tahtalar nedeniyle , avluya çıkmadan önce şöyle bir etrafa bakarlardı; koç serbest mi diye , bir de yere bakarlardı çivili tahta var mı diye. Bu çivili ,sıklıkla da paslı çivili tahtalara ençok rahmetli yengem kızardı.
Ve ortaya bağırırdı ; “anam bu oğlanı NACAR yapın , eli yatkın kesip biçor(biçiyor) , kendi oyuncağını kendi yapor(yapıyor), herkesin okuması lazım değil. Herkesin bir yatkınlığı vardır.
Memlekete nacar da lazım. Layıkıyla NACAR olabilir …hertaraf paslı çivi , ödüm kopor(kopuyor) tetanoz oluruz vallahi tetanoz “…

ZEBBÜT ABA DA ona ” ben toplorum(topluyorum) alayını(hepsini), karışma oğlana
Şindiyecek kimin ayağına battı çivi” derdi!

Annem de bana “sen ona bakma oğlum oku da adam ol , NACAR da neymiş” derdi.

NACAR marangoz demektir. Aslında ne olursan ol , ama en iyisini ol derler…

Benim ne olduğum ortada. Belki iyiyim belki de kötü!
Benden başka herkes biliyor.
Çünkü insanın kendini bilmesi kadar zor birşey yoktur.
Ve de çok önemlidir.
Kişi kendini bilende
Hatasını görende
Haddini bilende … Kötü mü olur?

Bakın tekrar ediyorum. Bölümümüze yapılan son görevlendirme ile gelen arkadaşın , yardımcı doçentlik ataması ilana aykırı bir şekilde gerçekleşmiştir.
Çünkü ilana üniversitemiz şerh koymuş. Ne demiş bu kısıtlayıcı ekte:  KARACİĞER NAKLİ KONUSUNDA DENEYİMLİ OLMAK!!!!!
Yani bu bir NACAR kadrosu değil.
Yani mesela ben bu kadroya başvuramam; ilk karaciğer naklinde bulunmama , köpeklerdeki deneyimime , ve de zorlarsam yapabileceğimi bilmeme ve şu kadar senelik cerrahi deneyimime ve de yetenekli bir nacar adayı olmama rağmen ben bu kadroya başvuramam. Çünkü elimde öğle bir belge yok!
İsterse bana rektörüm ” sen başvur gerisine karışma ” desin! Yapamam !
Neden mi çünkü deneyimli değilim. Bir de annem bana adam ol demişti! Olamadıysam da olmuş gibi görünmek istiyorum!

İşte burada ” kendini bilmenin önemi” çıkıyor karşımıza .
Ayrıca  kendini bilmenin de dışında bazı etik ihlaler de var !

Arkadaşa soruyoruz ; kardeşim böyle bir belgen var mı ?
Diyor ki ” YOK”
Peki neden başvurdun?
Sakıncasının olmadığını söylemişler!
Kim söylemiş?
Vallahi ben  bilmiyorum!

Peki karaciğer naklinde deneyimsiz bir kişi alınacaktıysa bu kadroya, neden
bu şerh konuldu bu ilana? Konulduktan sonra neden uyulmadı bu ilana?
Yahu bu iş bu kadar basit mi? Önemsiz mi?
Buradaki haksızlığın nasıl farkına varılmaz?
Sen başvur birşey olmaz ne demek ?
Kim demiş kardeşim bu lafı?
Ne hallere düştük be!

Yahu buradaki ahlaksızlığın farkında değil miyiz?
Haketmediğin bir kadroya nasıl başvurursun bir,
Karaciğer naklinde deneyimli olmayan birçok genel cerrahın hakkının yendiğinin farkında değilmisin iki,
Ayıp değil mi üç, dört , beş …
Yahu kimdir kardeşim senin jüri üyelerin? Neden bizim bölümden bir kişi yok aralarında?
Madem bizden kimse yoktu senin jürinde ,sen şimdi neden buradasın kardeşim?

Zebbüt  aba bizim o köhne evde işlerimize yardım ederdi.
Beyaz saçlı ,mavi gözlü yaşlı bir hanımdı, ama sağlamdı ,yardımına karşılık para almazdı.
İki oğlu vardı biri veremden diğeri esrardan ölmüştü. Ailemizin bir ferdi de oydu, ZEBBÜT abaydı. Abamızdı, hepimizin dert ortağı idi. Benim söylediğimi ona, onunkini bana getirmezdi!
Ortalığı karıştırmaz , yatıştırırdı. Ama haksızlığa da tahammül edemezdi.
Gerektiğinde dedeme bile haddini bildirirdi!
Düşünsenize iki oğlunu kaybetmiş ; kimden, neyden, neden korkacak?
Acı insanı olgunlaştırırmış, bununki çifte kavrulmuş…

Gönülden bağlıydık birbirimize; o bize , biz ona…karşılıklı sevgi ,saygı…

Bir yere ikilik girdi mi dirlik bozulur.
Hacettepe’de kendini HACETTEPE’li hissedenleri , Türkelinde kendini TÜRK hissedenleri itip kakarak bir yere varamazsınız!

Hiç el değirmeni gördünüz mü?
İki yuvarlak daire şeklinde , yüksekliği 15-20 cm olan , silindirik,ponza taşı gibi gözenekli taştan oluşur.
Alttaki taşın ortasından işlenmiş  kalın , 5-6 cm çapında tahta çıkar, ikinci yuvarlak, silindirik ,ortasında büyücek bir delik olan gözenekli taş da bu tahtanın etrafında döndürülür, üstteki taşı döndürebilmek için de , bu taşın bir kenarına , sap niyetine başka işlenmiş tahta takılmıştır. Bu tahta sabit değildir ki çevirdikçe sap elinizin içinde dönerek avcunuzu aşındırmasın …Döndükçe üstteki taş , bu sap ta kendi deliğinde döner ve döndükçe de tabii olarak aşınır, giderek boyu kısalır ve biter sonra yeni bir sapa ihtiyaç doğar. Aynı şey alttaki taşın ortasındaki tahta için de geçerlidir. O da zamanla biter ve yenilenir.
Üstteki taşın ortasındaki delik büyük olduğu için , taş çevrilirken hem döner hem de ileri- geri gider gelir.
Bulgur üstteki taşın deliğine konur ve üstteki taş döndürüldükçe delikteki bulgur iki taşın arasına girer ve öğütülmüş olur. İki taşın  arasında hiç bulgur yokken bu döndürme hareketi , yani başlangıçtaki ilk döndürme oldukça zor olur, daha fazla güç ister. Ama bulgurlar araya girmeye başladıkça üstteki silindir daha kolay çevrilmeye başlar.
Sonunda bulgurlar unufak olur ve ortaya un çıkar. Öğütüleni bir daha öğüterek unu daha da inceltebilirsiniz…
Sanıyormusunuz ki o taşlar erimez zamanla onlar da incelir , ağırlığı azalır ve artık bulguru öğütemez hale gelirler. O zaman değirmeni değiştirmek gerekir.
O ,”un eleklerinin” sebebi öğütme sırasındaki kopan küçük taş parçacıklarını ayırmaktır. Ki dişimizi kırmasın!

Dedim ki ZEBBÜT ABA  ne yapıyorsun?
“Vallahi oğul , ben bulgur öğütorum(öğüttüğümü )sanorum (sanıyorum)ama sanki beni öğütor”…değirmen döner bulgur un olur.
Sonunda ZEBBÜT abanın yüzü , gözü , ve saçlarını tam örtmeyen ve de asla çenesinin altında bağlanmayan eşarbı bembeyaz olurdu ,etrafa saçılan incecik un tozlarıyla…
Kolları yorulur , altına kıvırdığı bacakları uyuşur ve zor açılırlardı…

Bu HACETTEPE’Sİ DE SON YILIMDA BENİ  “ÖĞÜTOR” galiba!
Kim bulgur, kim değirmen , kim elekten kaçan küçük taş parçacığı , kim ortadaki mil , kim döndüren ve gittikçe eriyen sap, ne önemi var?!
Taş bile eriyor, değirmen bile bitiyor!

Ama unu ince elemek , taşlardan arındırmak gerekir…
Gerekir ki o taşlar sonradan büyüyüp ayağına takılmasın! Karşına dikilmesin!
Yandaş olmasın, korkak olmasın…adam olsun!
Bu da ,maalesef bizim harcımız  değilmiş!
Yazık ! Çok yazık!
Dr. Zafer Öner

Dr. ZAFER ÖNER’DEN: “Rabbim bir gece rüyamda..”

 

Heyhat, Rabbim bana da bir gece rüyamda “Amerika’daki eğitimini bitir ve Hacettepe’ye dön” buyurmuştu.
TS

Rabbim bir gece rüyamda , bana Cleveland ‘ daki bir doktora muayene olmamı bildirdi. 
Ben de kalktım Cleveland’a gittim. Muayenemi oldum. Reçetemi aldım. 
Lakin hiçbir fayda görmedim. 
Tekrar o kadar yolu teptim ve Cleveland’a bir daha gittim , doktorumu aradım , lakin bulamadım. Meğer ki o doktor , Cleveland ‘ a , Kastoland’dan görevlendirilerek gelmiş. 
Kendi hastanesinin yapımı da tamamlandığı için asıl görevine dönmüş. ( darısı bizdeki Kastocuların başına)
Nasıl kızdım anlatamam ! 
Sahtekarlara bakar mısınız?
Taa buralardan , kalkıp  gidiyorum yadellere, birsürü para döküyorum sağa sola ,
bana rabbimin dediğini yapmak üzere , Cleveland ‘ lı  doktor yerine , Kastoland’lı doktoru kakalıyorlar bana. 
Hem fayda göremiyorum , hem birsürü para harcıyorum ; dava açacağım vallahi…

Tıpkı yukarıdaki  hikâye gibi , adam kalkmış gelmiş , mesela Çemişkezek’ten…
…nereye  gelmiş ; Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi doktorlarına …
Sen bu adama eğer KASTOCU  doktor vereceksen verirsin ; ama bunu ona bildirmek zorundasın ! Aksi halde adamcağızı kandırmış olursun!
Bu da en azından ayıptır. 
Sonunda dava konusu bile olabilir. 
Daha önce anlattım ; HACETTEPE’yi bilen birisi , bizim bölümde kavga çıkarttı…
Ben buraya Hacettepeli doktora geldim diye avaz avaz bırdı ; ismi bende mevcuttur !
ŞAHİT BİR!

Ey ilk KASTOCU ; sen ki bu üniversiteye , babanın arkadaşı olan HK ‘ nın torpili ile girmedin mi ? 
Bunu bana önceki yöneticilerden birisi , utanarak bildirdi ! İsmi bende mevcuttur!
ŞAHİT İKİ !

Bunun üzerine , bizim bölümden iki kişi , senin torpilin olan HK ‘ nın huzuruna gidip, ona senin  ne menem bir adam olduğunu anlatıp , ona özür diletmediler mi?  
HK da artık sana vesile olmayacağına söz vermedi mi? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT ÜÇ ve DÖRT !

Ey ilk KASTOCU sen ki bu bölüme gayrı ahlaki yollarla girmişken ;
Utanmadan ,bölümümüzdeki bazı hocalarımız hakkında yalan iftiralara başvurarak kara çalmaya kalkıyorsun !  Sen fitne i fücur musun nesin? Sende hiç mi utanma yok?
Bu iftiraları söylediğin kişinin ve onun bu iftirayı aktardığı kişinin isimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT BEŞ ALTI !
Ey ilk KASTOCU  sen , bütün genel cerrahi camiasındaki  lakabının ne olduğunu biliyor musun ? Bunun da şahitleri var ama onları söylemem , sana soruyorum , çünkü herkes kendi lakabını bilir! Bilmiyorsan sor soruştur ve öğren , insan her yaşta kendini terbiye edebilir! Yani inşallah!

Ve de ey küçük KASTOCU sen ki bu üniversiteye , bilmediğin bir konuda açılan , yani senin cüssene uygun olmayan bir kadroya başvurarak , hak etmediğin bir kadroyu işgal ederek gelmedin mi? Bu şekilde yani böylece o kadroya müracaat edebilecek binlerce kişinin önüne geçmedin mi ? Haklarını yemedin mi?
İnsan bu yaşta anasını , babasını torpil olarak kullanır mı?
Ayrıca senin mezun olduğun Gazi  Ünüversitesinin seni neden tercih etmediğini , bizim araştırmadığımızı mı zannediyorsun? Hakkındaki bilgileri bilmediğimizi mi sanıyorsun?
Söylenenleri duymak ister misin? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT YEDİ…!

Şu yukarda anlattığım insanlar ; sizlerde hiç mi utanma hissi yok?
Hadi diyelim ki durumunuzu içinize sindirdiniz , 
kendi iç huzurunuza , nasıl olduysa kavuştunuz !
Peki helal olsun ! Yetenek meselesi!
Peki bu dilekçe meselesini nasıl becerdiniz?

Rektörlüğe ve yıllardır başhekimlik veya direktörlük diye bildiğimiz yere yani; HÜ SAĞLIK HİZMETLERİ BİRİMLERİ YÖNETİM KURULU BAŞKANLIĞINA
Verdiğiniz dilekçe ile yapmak istediğiniz nedir ?
Buna bizim dilimizde “HEM KEL HEM FODUL” demezler mi?
Bir de “ŞERRİM ŞERRİM ÜSTÜNÜZE İŞERİM ” diye bir laf vardır ! Bunu mu demek istiyorsunuz ? 
Bir de “ARSIZIN YÜZÜNE TÜKÜRMÜŞLER , YAĞMUR YAĞIYOR DEMİŞ”
Bu mu yoksa , demek istediğiniz ?

Bu müracaatınızı neden ,Ana bilim dalı başkanını ,  Başhekimliği atlayarak yapıyorsunuz ?
Bu arada dekanlığı neden es geçiyorsunuz ?
Sizler neden asıl torpillerinizi de bu durumlardan haberdar etmiyorsunuz?
Belki onların daha etkin olabilme güçleri vardır?
Mesela büyük olan ,söyle HK ‘ a seni bölüme BAŞKAN  yapsın !
Küçük olan ,söyle anana babana seni de BAŞKAN YARDIMCISI  yapsınlar !
Gelin siz idare edin ; genel cerrahiyi hatta üniversiteyi !
Bakın etrafınıza size benzer başka kimseler var mı ? 
Hepiniz birlik olun torpilciler!
UYANIKLAR !
Dr. Zafer Oner

AY JUPITER SAKLANBACI : 22 OCAK 2013

Sevgili yaran:
Dün gece ay dedemizle Jüpiter gezegeni (Bercis), tüm ahalinin hayret nidaları arasında görkemli bir saklanbaç oynadılar ki heyecan ve korkudan herkesin küreği ağzına geldi. Aksilik bu ya o sırada Michigan’da hava soğukluğu eksi 16-19 dolayında değişip Jupiterimiz’in işini iyice bir zorlaştırdı.
Saat 19:30 dolayında ay dede Bercis’in üzerini örtmeye başladı ve kısa sürede tümüyle kapattı.
Bazi kendini bilmezler, “eyvaah gitti elden güzelim Berçisimiz, tüh yüzüne ay dadee” diyerekten  figan ve feryat ettilerse de, yaradana şükürler olsun ki  Bercisimiz  sabahın 01:30’unda , Hüda’nin bir hikmeti işte, paçayı kurtarıp “ce-e” deyip ay dedenin öteki ucundan ortaya çıktı da rahat bir nefes aldık. 
Gözleruiniz hep yüksekte olsun.
(Bilgisayar görüntüleri ekte.)
TS
 
 1 AY-BERCIS 19;45 copy2 AY BERCIS 19;30 copy3 AY BERCIS 01;30 copy4 JUP AY ORION YEDI KIZ KARDES copy

PHILADELPHIA CHROMOSOME

A Battle Against Wayward Genes

The story of how ingenious medical researchers and big pharma teamed up to defeat a rare form of leukemia.

 
 
      By

LAURA LANDRO

    More than 50 years ago, scientists working in the City of Brotherly Love discovered a genetic mutation that they called “the Philadelphia chromosome” in patients with chronic myelogenous leukemia, a fatal, spontaneously arising cancer of the blood.In her book of the same title, Jessica Wapner chronicles the ensuing decades of laborious scientific inquiry and industrial ingenuity that led to the discovery of Gleevec, the first drug designed to attack cancer at the genetic level. Its success in beating CML into remission and making the errant chromosome disappear has helped to revolutionize cancer research, unleashing a hunt for the genetic basis of other cancers and opening the door to comparable targeted treatments.

    While the money came from drug maker Novartis,NOVN.VX -0.07% the hero of the story is Brian Druker, an oncologist and researcher at Oregon Health & Science University. His unwavering determination kept the development of Gleevec on track against formidable odds, not least of which was the fact that CML, a rare disease with fewer than 6,000 new cases annually in the U.S., seemed to hold little potential for the blockbuster sales that typically attract pharmaceutical-company investment.

    Ms. Wapner tracks decades of work by scientists who often had little knowledge of one another but eventually proved that the Philadelphia chromosome was the sole cause of CML. The mutation causes separate genes to fuse and become one, producing an abnormal protein, tyrosine kinase, which causes white blood cells to proliferate uncontrollably. The resulting cascade becomes a “killing machine,” in Ms. Wapner’s phrase. Blood turns into “viscous sludge” as red cells plummet. Meanwhile, platelets become too few to make the blood clot, and severe bleeding precedes death.

    Having myself received the diagnosis for CML in 1992, I can testify that it is a fairly terrifying experience. At the time there was no Gleevec in sight. Patients were prescribed the drug hydroxyurea to slow things down, but it didn’t work for long, and another common treatment, interferon, was tough to tolerate and wasn’t a long-term solution in any case. The only possible cure was a bone-marrow transplant, which carried risks—including rejection—and required a suitable donor, preferably a matched sibling. (I was fortunate to have two.)

    image

     

    image

    The Philadelphia Chromosome

    By Jessica Wapner 
    (The Experiment, 303 pages, $25.95)

    Surprisingly, Ms. Wapner gives short shrift to bone-marrow transplantation, portraying it as the worst possible option when in fact it has saved the lives of many CML patients, including my own. She also dismisses the side effects of Gleevec as minimal. Having taken the drug as part of treatment for recurrences more than a decade after my transplant, I can attest to its unpleasantness, a reason that some patients have stopped using the drug. Resistance also develops, leading some patients to seek transplants after all.

    In “The Philadelphia Chromosome,” Ms. Wapner routinely translates the complexities of science for the lay reader, notably the role of tyrosine kinase and the quest to inhibit its deadly activity. Whenever the details get to be tough slogging, she offers up straight talk to explain what it all means: “In the hunt for cancer’s underlying mechanism, finding tyrosine was like a tracker finding an animal print or a broken branch. They knew they had caught the right trail.”

    The narrative picks up steam when Dr. Druker moves from the Dana-Farber Cancer Institute in Boston to a new research job at Oregon Health & Sciences University. He secures several compounds from Ciba-Geigy, the pharmaceutical company, which is also pursuing a drug. He ultimately uses the compounds to find the Holy Grail: an antibody that is able to bind to the errant protein and block its effects.

    Dr. Druker found supporters among Ciba-Geigy’s scientists, but it was hardly clear coasting from there, and Ms. Wapner’s tale shifts to the often-frustrating struggle to clear the regulatory, political and financial hurdles that kept popping up. Though the lead compound of the drug that would become Gleevec was synthesized by 1990, seven years later the first phase of human trials had yet to begin.

    The turning point came in 1996, after the merger of Ciba-Geigy and Sandoz created Novartis, whose new chief executive, Dr. Dan Vasella, allowed the evidence to prevail over business hesitations within the company. Once human trials were under way, the results were breathtaking: Abnormal white blood cells disappeared, and normal blood cells were not affected.

    Soon the Web was abuzz with news of the drug. For patient Bud Romine, it was a miracle. “The sword that had been hanging over his neck, waiting to fall, was now gone,” Ms. Wapner writes. “He’d been waiting to die, and now he knew he was going to live.” After being fast-tracked at the Food and Drug Administration, Gleevec set a record for swift approval in 2001. Gleevec must be taken daily for life and costs about $6,500 a month, though there are programs for those who can’t afford it. From 2001 to 2011, Ms. Wapner reports, world-wide sales were close to $28 billion, and Novartis and others now offer second-generation drugs that may be more tolerable and effective.

    Novartis took much of the credit for Gleevec’s success, and Dr. Vasella wrote his own 2003 book about its development, “Magic Cancer Bullet.” Dr. Druker, who did not profit from the drug, did not seem to get the credit he deserved. Thanks to Ms. Wapner, he gets it now. Dr. Druker and Dr. Vasella, since retired from Novartis, strike a conciliatory note at the end of Ms. Wapner’s account, stressing the importance of collaboration between academia and industry, especially when research funding is limited. “The drug companies aren’t evil,” Dr. Druker says from his vantage as a university scientist. “They make drugs, and we should help them.”

    Ms. Landro, a Journal editor and columnist, is the author of “Survivor: Taking Control of Your Fight Against Cancer.”

    DR.ZAFER ÖNER’DEN “Aslolan yüksek mevkiler değildir”

    Konu: Aslolan yüksek mevkiler değildir.
    Aslolan yüksek mevkiler değildir.
    Zamanında kilit noktalarda oturup ,rehberimde telefonları olan ve bazan da telefonuma çıkmayan kişilerin hepsi asıllarına döndüler.
    Ben ise hâlâ onların telefonlarına çıkmamazlık yapamam. O mevkinin şaşaasına kapılıp kendini birhalt zannedenlerin hepsi tahtlarından indiler ve de çoğu unutuldu; değerli olanlar hariç !
    Çevrelerinde korumalar , kapılarda karşılanmalar , kapılara kadar uğurlanmalar …
    şaşaa ki ne şaşaa
    Sanki onlar devletin değil de , devlet onların malıymış gibi dolaşırlardı.Aynı havalı davranışlar üniversitedeki idarecilerde de söz konusu idi.
    Onların da yanlarına yaklaşmak , deveye hendek atlatmaktan daha zor idi.(Şimdi de bizm kafeteryada zaman zaman gördüğüm , hafif  C harfi gibi duran , kollar açık , efe efe yürüyen biri var ya , aslında birden fazlalar ya ; o kadar merak ediyorum ki kim olduklarını…siz nerden bileceksiniz benim bilemediğimi… Neyse. )Kazara hastaneye , bir devlet büyüğü geldiğinde , bizim elpençe divan durduklarımız , bu sefer onlara; devlet büyüklerine  elpençe divan dururlardı.
    Zannederlerdi ki , böyle yalakalaşınca ,devletle olan problemler daha kolay çözülecek.  Halbuki hastanedeki üstün , hüsnü kabulün hemen ertesi gününde bile , kendilerine ; devlet büyüklerine ulaşılamazdı.
    Bizim enufak bir ricamız hasıraltı edilirken , mesela maliyedeki , basit bir memurun yakını , hastanenin olmayacak bir yerinde işe başlayıverirdi.Mesela muvafakat vermek de çok zor bir işti.
    Sen , mesela , baştakiyle olan samimiyetine güvenerek , ve de makul mazeretleri olduğu için bir memura muvafakat istersin. Çünkü memurcuk seni adam yerine koymuş , ve yardım dilenmiştir.
    Baştaki  sana bunun mümkün olmadığını , ballandıra ballandıra anlatır.
    Sen de gidip memurcuğa  dersin ki , saf saf ; kusura bakma bu iş imkânsızmış.
    Birkaçgün sonra memurcuk , muvafakatini alıp gider. Bu arada , daha sözü geçen birisi muvafakat işini çözmüş ! Sen kala kalırsın.
    O baştaki kişi , daha muteber kişiye  ; “ya üstadım kusura bakma , bu iş kanunsuz , hem daha önce yakın arkadaşıma bile bu işin mümkün olmadığını söyledim ,yapamam.”diyemez.
    Çünkü böylesi bir davranış için , insanın bazı hasletlerinin olması gerekir.
    Kanun , kural bilmesi ve uyması gerekir.

    Ertesi gün bu iğreti makamda oturan kişiliksiz kişi ile , yani yakın arkadaşın olduğunu sandığın kişi ile  karşılaşırsınız … Mal pişkin , sanki hiçbirşey olmamış gibi…
    Lahavleee…

    Bu ülkede hiç mi , bir şeyin protokolü yoktur? Hiç mi , bir şeyin sistematiği yoktur?
    Hiç mi süzgeçleri yoktur bu insanların?
    “Ben bu usulsüzlükleri kılıfına uyduruyorum ama , bu cami de bu kılıfa sığmadı ”
    diyemez mi , göremezler mi ortamı ne hale soktuklarını bu idareci takımı?

    Bu , değerli olamadan , önemli olan insanların ,bu ihtişamlarının altındaki psikolojik sorun nedir , bu fakir ülkenin güzel insanlardan toplanmış vergileri , böylesine çarçur etmelerinin , arkasındaki bu insafsız  davranışın sebebi nedir acaba?

    Asıl işi götüren hekimlerin ,odalarının bu pejmürdeliğine karşın , idarecilerdeki süslü püslü odaların varlığı vasıl açıklanır?

    Zamanında nöbet odasında tuvalet olmadığı için , nöbet odasına boş serum şişesi ile giren arkadaşlar olurdu. O zamanlar altışar  kişilik koğuşlar vardı. Tuvaletler de a laturka idi. Halkımızın da tuvalet terbiyesi malumolduğu için.
    Vay başımıza gelenler…

    Nereye vardırmak istiyorum ?
    Hekim itibarına….

    Hekimi itibarsızlaştırmadaki ilk adım, meslektaşlarımızdan gelmiyor mu dersiniz?

    Öğrencilerinize , asistanlarınıza , altınızdaki öğretim üyelerine ve hatta eşitlerinize ve de hatta kıdemsizlerin daha kıdemlilere …hatta öğretim üyesi düzeyinde…
    … davranış şekillerine bir bakar mısınız ?

    Yüzüne bakmaz , azarlar gibi konuşur…

    (Bir Cemil amca vardı.
    Birgün , bir adam , yoldaki bir başka adama bağırıp duruyormuş:
    -sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ha , söyle biliyor musun!
    Cemil amca dayanamamış , yapışmış adamın yakasına:
    – söyle , lan sen kimsin?  Zor kurtarmışlar elinden , kim olduğu meçhul adamı!)

    Bu konuda yani itibarsızlaştırma konusunda ,kendinizi fazla yormayın.
    Nasıl olsa pek yakında bütün hekimler , hastane sahiplerinin ve idarecilerinin kölesi haline gelecekler ve “İTİBAR” denilen şey, biz hekimler için , bir bayan ismi olmaktan öteye bir anlam taşımayacak!
    Artık hekim değil , performansına göre değerlendirilen işçiler olacaksınız.
    Ve idarecilerimiz de hekimler arasından seçilmeyecek!
    Böyle havalı rektörler falan , masal olacak. İstediğini istediği gibi gerçekleştiren , kendisinden hesap sorulamayan, kurul – kural tanımayan.

    İdareci sizi çağırıp diyecek ki :
    ya bana bak ! Sen bana verdiğin CV’inde , bir arkadaşınla beraber bir ödül kazandığını söylemişsin. Halbuki o ödülde ölen bir hocanın ve bir başkasının ve altı yabancının da isimleri varmış. Ve ölen hocan o işin bir numarasıymış. İsmini verdiğin arkadaşın da , osırada sadece mevki sahibiymiş. Hepiniz on kişiymişsiniz , sen sadece ikinizi saymışsın.
    Bu ne iş ?
    Yakıştı mı?

    Bu araya bir hatıramı eklemem lâzım:
    Birgün bölüm tefonundan bir hocam aradı. Dedi ki -hemen odama gel. Koşarak gittim. Önünde bir ayva var. Kabuğunu soydu. Bir dilim verdi. Yedim. Teşekkür ettim. “Buyrun emredin hocam” dedim.
    “Bir dilim yeter , fazlası midene oturur ” dedi.Arkasından ,
    Ayvayı yedin işte hadi git! Dedi. Ben de çıktım gittim.
    Beni severdi , ben de onu sayardım.

    Yıllar sonra , bizim bölümün tamiratı nedeniyle göğüs hastalıkları bölümüne geçici olarak taşındığımızda , onun oturduğu odasındaki masaya , genel cerrahi anadilim dalı başkanı olarak oturma şerefine nail oldum.
    Ne İzzettin Barış hoca vardı , ne de bana ayva ikram edecek bir başkası…
    Ama her akciğer hastalıkları konsültasyonu gerektiğinde , değerli hocamı hatırladım.
    Ona Allah’tan rahmet diliyorum.
    1980 de ERİONİT isimli asbeste benzeyen maddeyi , mezoteliomalı hastalarda saptamış olağanüstü bir epidemiyolojik araştırmayı başlatmıştı.
    1987-88   ve  1990  ve  1991  ve 1994  ve 1995  ve  1997 ve 2008 de  çeşitli ödüller kazanmıştı!
    Onu en son eşinin papiller tiroid kanseri ameliyatını yaptığımda görmüştüm.
    Unutulacak adam değildir.
    Ruhu şâd olsun.

    Hastane sahipleri ile ilgili senaryolara devam edelim;
    Ya da diyecek ki :
    Bana bak hoca. Ben öyle yayından mayından anlamam.
    Ben senden istediğim randımanı alamadım.
    Daha çok çalışman lâzım , aksi halde bu iş böyle gitmez. Haberin ola.
    PERFORMANSIN düşük. Hiç hasta çekemedin.
    Maaşını düşürürüm haaa!

    Ya da diyecek ki ; kardeşim elini attığın elinde kalıyor. Dikkat et.

    Ya da diyecek ki ; dünyanın parasını harcadın , araştırma yaptın, kasaya beş kuruş girmedi.
    Ne patent var , ne para !

    O nedenle farklı yerlerde de olsanız.
    İyi insan olmak hedefinden şaşmayınız.
    İtibarınıza dikkat ediniz.
    Hocalarınızın hakkını yemeyiniz.
    Kendi kendinize kötülük etmeyiniz.
    İnsan itibarını kendi elleriyle yüceltir veya yok eder.
    Kendi kendini itibarsızlaştıranlardan olmayınız.
    İstenmediğiniz yerlere zorla girmeye kalkmayınız.

    Kazık kadar olmuşsunuz hâlâ torpil peşinde koşuyorsunuz ; koşmayınız.
    Arkasından konuştuğunuz idareciyle yemek yemeyiniz.  Ya da arkasından konuşmayınız.

    Cemil amca birgün atarabasına bağlı bir atı , kırbaçla acımasızca döven bir adam görmüş.
    Arba tıkabasa yüklü , yol da yokuş. Hayvanın gücü yetmiyor.
    Arabacı da kırbaçla vurdukça vuruyor.
    Cemil amca dayanamamış , almış elinden kırbacı adamın , başlamış arabacıya vurmaya..
    Bir taraftan da bağırıyormuş :
    “Hayvan öyle dövülmez ; hayvan böyle dövülür ”
    Bu adamı da zor almışlar elinden , rahmetlinin!

    DR. ZAFER ONER’DEN “Yaşı bana yakın olanlar hatırlar”

    Konu: Yaşı bana yakın olanlar hatırlar.

    Yaşı bana yakın olanlar hatırlar.
    Birgün , bir muhalefet milletvekili , iktidara bir soru önergesi vermiş.
    Tıp fakültelerindeki eğitim düzeyinin  düşüş sebepleri , nelerdir diye…
    Malûm ;eğer bir konuyu sürüncemede bırakmak istiyorsanız , o konuyu komisyona havale edersiniz ve bitirirsiniz .
    …ve bir komisyon kurulmuş.
    Bütün partilerden ; temsil sayıları ile orantılı olarak kurulan bu komisyon bütün tıp fakültelerini dolaşmış ve son olarak da bizim üniversiteye gelmişlerdi.

    Komisyon başkanı , hocalarımızdan söz isteyenleri dinliyor ve gerekli notlar da alınıyordu.
    Fakat kimse benim düşündüklerimi söylemiyordu.
    Ben de söz aldım ve kürsüye çıktım.
    Dedim ki:
    “Eskiden , ben öğrenci iken ,bizim sayımız çok azdı.
    Herkes birbirini tanırdı. Ne hoca ne de öğrenci kaytaramazdı.
    En geniş salonumuz , en fazla 100 kişlikti. Sıraların tamamını da dolduramazdık ; sayımız altmış kadardı.
    Gerektiğinde Rektörümüz hepimizi(tıp, hemşirelik,sosyal çalışma, psikoloji…) bu sınıflardan birine toplar , ne gibi sorunumuz olduğunu sorardı. Dikkat isterim ; rektörümüz biz öğrencileri muhatap alıyor …
    Ancak sizler iktidar olduktan sonra , sınıflarımız büyüdü ; şimdi 500 kişilik sınıflar oluştu. Öğrenci hocayı , hoca öğrenciyi tanımaz oldu.
    Alet isteriz vermezsiniz , fax isteriz , telefon isteriz vermezsiniz , kışın soğuktan , yazın sıcaktan şikayet ederiz aldırmazsınız v.s.
    Siz olsanız olsanız tahkikat komisyonu olursunuz ve ancak kendinizi tahkik edebilirsiniz…
    Ben bu şekilde verip veriştirirken , komisyon başkanı da ayağa kalkmış bana veriştiriyor:
    Ben istesem sizi ayağıma çağırırdım , şu anda burası TBMM sayılır. Siz suç işliyorsunuz. Dikkat edin sizin sözünüzü kesiyorum.Oturun yerinize.  Siz belli mihrakların temsilcisi olmalısınız v.s.
    Tam da bu sırada o zamanki dekanımız , kürsünün önüne gelmiş ve bana ; kıpkırmızı olmuş yüzü ile ; tamam Zafer , artık konuşma , sus…
    Ben de ” tamam hocam zaten söyleyeceklerim bitti dedim ve yerime oturdum”

    Ortam biraz yumuşadı.
    Komisyon başkanı ; amaçlarının  sorunların çözülmesi olduğunu v.s. söyledi.
    Sonra Plastik ve Rekonstrüktif cerrahi başkanımız söz istedi ;
    Ve benim sözümün kesilmesini protesto ederek ve de fikirlerime aynen katıldığını söyleyerek toplantıyı terk etti.
    İkinci sırada bir yere oturdum gözümü de komisyon Başkanının gözünden ayırmadım.

    Ben osırada ,hani derler ya ; zurnanın son deliğiğim.

    Daha sonra beni sevdiklerini söyleyerek , sözlerine başlayan hocalarımın hepsi ,
    böyle davranırsam kendimi MAMAK askerî garnizonunda bulacağımı anlatıp bana tavsiyelerde bulundular. İnşallah başına birşey gelmez temennilerinde bulunarak ; birkaç gün korku ile beklememe sebep oldular.

    Halbuki  AYDINLAR DİLEKÇESİ  nedeniyle daha önce Mamak’ta bulunmuştum:
    Hakim bana:
    -Seni imzalaman için kimse zorladı mı?
    -hayır aksine , hocam imzalamamı istemedi.
    – sen kimseye imzalattın mı?
    -hayır
    -yazılırken katkıda bulundun mu?
    -hayır ama muhtevasına katılıyorum! Bir toplantılarında da bulundum , sadece dinledim. Aziz nesini görmek için gitmiştim. Çay Servisi’ne yardım etmiştim.
    -sen ne iş yaparsın
    -cerrahım
    -hergün ameliyat mı yaparsın?
    -hayır , salı ve cuma günleri yaparım.
    -bugün salı , senin ne işin var oğlum burda , hadi git ameliyatına!

    Ne hakim miş be !
    Şimdi olsaymış , herhalde Silivri’de Haberal’ın yanında bulundum kendimi!

    Bir de ,
    O günlerde pekçok  üniversitede , sudan sebeplerle , birçok kişinin üniversite ile ilişkileri kesilmişti.
    Benimse sadece özlük işlerim , beş yıl  kadar durduruldu.

    Sadece , şimdi rahmetlik olan bir hocamız , bu dilekçeyi imzalayan  dört kişinin ilişiğinin kesilmesini istemiş ,
    bir diğeri de , gönüllü soruşturmacımız olmuş ve beni her gördüğü yerde , görmezden gelmiş , hatta yolunu değiştirmişti.
    Halbuki daha önceleri , bu hocamla , Beytepedeki uyduruk bir sahada birlikte ve de defalarca futbol oynamışlığımız bile vardı! Ve de beni severdi.
    Yani bu rahmetli hariç ,  ilişiğimizin kesilmesi hiçbir zaman gündeme getirilmemişti.

    Şimdi olsaydı ne olurdu acaba ?
    Hafazanallah!
    Benim anladığım kadarıyla , bir insan ne kadar dinci ( dindar demiyorum) olursa  , o kadar kindar ve de gaddar oluyor galiba.
    Ne kadar tekke ,zaviye ,tarikat ,cemaat işin içine giriyorsa , o kadar  acımasız ve kendi , görüşündekilere kayırmacı ve hak yiyici oluyor , ister istemez!
    Halbuki sivil toplum örgütlerindeki amacın  kişisel değil toplumsal olması gerekmez mi?
    Hani şimdilerde tarikatlara falan sivil toplum örgütü gözü ile bakılıyor ya!

    İşte bakın , her Allah’ın günü uygun olmayan , habersiz , tepeden inme atamalar fasılasız devam ediyor.
    Herhalde birlikte oldukları ayinlerde ya da toplantılarda , herneyse , aldıkları görevleri yerine getirmek zorunluluğu var! Aksi halde ne yaparlar bilmiyorum! Herhalde çok tehlikeli olsa gerek…
    Daha önce de anlatmıştım , biraraya geldiklerinde , kol kola girip Allah hu deyip esirirler ve kendilerinden geçerler ; herhalde o sırada artan endorfinle tarafsızlıklarını kaybediyorlardır.

    Herkes istediği her grubun içine girebilir. İster A tipi, ister B tipi , ister F tipi her ne isterse …
    Ama o kişiler aynı zamanda bizim HACETTEPE OKULUNUN DA İÇİNDE OLDUKLARINA GÖRE ,
    nasıl oluyor da HACETTEPE’nin , yani kendi hacettepe grubunun çıkarlarını , diğer grubunun çıkarlarına peşkeş çekebiliyorlar!!
    Yani burada şeyhin , Şah’ın, şıhın, üstadın etkisi ne menem bir şey ki bir kurumu alt üst edebiliyor.
    Bakın iki polis koleji , F tipinin işgalinden kurtarılamadığı  için kapatılmak zorunda kalınmış.
    Acaba yarın bizim HACETTEPE’ yi de kapatırlar mı?

    ADİL KARCI’DAN ADANA AYRANCILARI

     

    AYRAN1

    ADİL KARCI’DAN ADANA AYRANCILARI

    Yazıma konu olan Ayrancı, Ankara’daki Aşağı veya Yukarı Ayrancı değil, basbayağı ayran satan kişi; yani Ayrancı…
    Çocukluk yıllarımda ayrancılar vardı Adana’da. Kışın pek ortaklıkta görünmezlerdi ama, yaz aylarında, ilkbahar ve sonbaharda mutlaka görürdük onları. O kadar çoğul yaptığıma bakma, zaten hepsi ya iki ya da üç kişiydi topu topu…
    Bizim mahalleye en çok gelen ayrancı Ali’ydi. Emaye bir kovası vardı, sattığı ayran kadar beyaz bir kova…Kovanın üst kenar çevresinde herbirisine bir bardak konacak kadar büyüklükte, tenekeden yapılmış çepeçevre halkalar vardı. Tabii ki halkaların içerisinde de birer bardak… Bu bardaklardan bir tanesi tuz doluydu ve içinde bir kahve kaşığı bulunurdu. Kahve kasığının da en ucuz ve en incesinden tabii ki…
    Hatırladığım kadarı ile ayran o zamanlar 5 kuruştu. Yani yarım ekmek parası….“Ali Amca bana bir ayran ver” der demez bir elindeki kovayı diğer elinde tuttuğu tabureye benzer, bir karış yuseklikte, tahtadan yapılmış bir tezgaha oturtur, beyaz önlüğününün iplerini sanki çözülmüşmüş gibi, bir daha bağlar, sonra temiz bir bardak alır, kahve kaşığı ile tuzu içine boşaltır, kaşığı yerine itina ile koyar ve kovanın bir tarafında asılı duran kulplu bir maşrapayı alır, ayran kovasına daldırırdı. Üzerinde birkaç papatya vs. gibi çiçek figürü olan maşrapa da emaye kaplamaydı ve tertemiz görünürdü.

    Ali Amca’nın bardakları her zaman kristal gibi parlardı ve hep tertemizdi. Sanırım hepsini kullanıldıktan sonra yol üzerinde şu bulduğu bir yerde yıkardı. Bir kişiye verdiği bardağı
    başka bir kişiye verdiği hiç görülmemişti çünkü…

    Kovaya daldırdığı maşrapayı önce iyice yukarıya kaldırır, bardak tutan elini de iyice aşağıya indirirdi. Yani maşrapa ile bardak arasında bir kulaç mesafe olurdu. Maşrapadan ayranı, hedefi hiç şaşmayan bir ustalıkla, aşağıda tuttuğu bardağa boşaltırdı önce. Daha sonra maşrapalı elini aşağıya indirir, bardaklı elini yukarıya
    kaldırırdı ve bu defa bardaktan maşrapaya dökerdi ayranı.
    Ayran bir bardaktan maşrapaya, bir maşrapadan bardağa defalarca dökülürdü ve döküldükçe de hem tuzu iyice erir ve karışır, hem de köpürdükçe köpürürdü. Ayranın köpürtmek de bayağı ustalık isterdi yani.. Eh ayrancı olmak o kadar kolay değildi, yoksa herkes ayrancı olurdu, di mi ya?
    Yaz aylarında biraz buz da olurdu kovanın içerisinde ve gerçekten “otuziki dişe kemane çaldıran” bir ayran olurdu. Bugünlerde “tuz” kaçınılması gereken bir madde oldu.
    Heyhat! Nerede o günler? Tuzsuz badem, erik mi yenirdi ki? Tuzsuz mısır neye benzerdi ki? Ya bahsettiğim ayran? Tuzsuz ayran mı olurmuş ki? Çok şey değişti çoook!
    Güneşin beyinleri delip geçtiği Adana sıcağında buz gibi ayran!!! Hem de 5 kuruşa… Cebinde 10 kuruşu olanlar genellikle “Ali Amca bir daha…” derler ve yine bardak ve maşrapa seremonisini beklerlerdi. Belki de zevkle beklediğimiz ayran değil bu seremoniydi,
    kimbilir?
    Adana’da pek asfalt falan yoktu o günlerde. Yollarda bir karış toz olurdu ve yalın ayak bastığında kuş tüyü üzerinde yürüyor gibi hissederdin kendini. Yağmur yağdığında, ki genelde sadece kıs aylarında, bu tozlar çamura dönüşürdü. Ne var ki, ne bu tozdan ne de çamurdan hasta olmazdık. Şimdiki apartman çocuklarını düşünüyorum da… Camdan kafalarını uzatsalar, haydi yatağa…. 39 derece ateş!

    İşte bu tozlu yolların kenarında ayrancı Ali Amcayı beklerdik. Günün belirli saatlerinde gelirdi mahalleye. Aramızda parası olmayan arkadaşlar da ayran içerlerdi; bazen biz aldığımız ayranın yarısını parası olmayan arkadaşımıza verirdik, ya da Ali Amca ayran alamayanlara; “Gel lan al şunu da sen iç, biryerlerin şişmesin dümbük” der, yarımşar bardak ayran dağıtırdı onlara…
    Bu günleri düşünüyorum da…. Ayranlar, güya “sıhhi” oldular, ve üzeri makinelerle kapatılmış plastik bardaklara girdiler… Alamayanlara bedava verecek bir Ali Amca da yok. Zaten ayranlarda köpük de yok… Tat, tuz??? O hiç yok!

    ADİL KARCI

    AYRAN2

     

    SON DERS: Prof. Dr.Ufuk Cığızoğlu Beyazova’dan

     Sevgili sınıf arkadaşım Prof. Dr. Ufuk Cığızoğlu Beyazova’dan ogrencilerine emeklilik öncesi “SON DERS” konuşması       

    “SON DERS  

    UFUK

    Değerli arkadaşlarım

    Bu son dersi anlatma görevinin bana verilmiş olmasından son derece mutluyum, onur duydum.gurur duydum. Teşekkür ederim.

    Bir öğretmen, hekim olmak üzere olan arkadaşlarından ayrılırken onlara son olarak ne söylemek ister. Belki biraz öğüt vermek. “İyi bir hekim olmak” üzerine öğütler. Ancak ben tüm meslek yaşamımda öğüt vermekten çok örnek olmaya çalıştım. Kendimce iyi hekim olmak neyse öyle bir hekim olmaya çalıştım. En sık gördüğü hastalıkların tanı ve tedavisini, bu hastalıklardan korunmayı iyi bilmek, her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışmak, öğrendiği her şeyi başkaları ile paylaşmaya çaba göstermek yardım isteyen bir şeyler danışan herkese yardımcı olmaya çalışmak, insanları sevmek, insanlar arasında ayrım gözetmemek, yurdunu sevmek, dilini sevmek, infant yerine bebek, prenatal, natal, postnatal yerine doğum öncesi, doğum, doğum sonrası demek, marker yerine belirteç sözcüğünü kullanmak, mesleğimiz çok yoğun çalışma gerektirse de yaşamda sanata, spora, yurdu ve dünyayı tanımaya zaman ayırmak, çocuklara, insanlara, mesleğe yararlı olabilmek için sivil toplum örgütlerinde çalışmalar yapmak, bu günü anlayabilmek için geçmişi bilmeye çalışmak iyi hekim olmaktı benim için, bunlarla örnek olmaya çalıştım.

    Sizlere dersleri anlatırken konu ile ilgili küçük öyküler de anlattım. Aşıları anlatırken Türkiye’nin Pasteur’u Muammer Tunçman’ın Kurtuluş savaşı sırasında aşılanmış tavşanları İstanbul’daki telkihhaneden kaçırabilmek için İngiliz işgalini nasıl yararak İneboluya geldiğini. Orada bir laboratuar kurarak nasıl kuvayı milliye için aşı ürettiğini anlattım.

    Cumhuriyetin kurulmasından sonra Dr. Refik Saydam’ın savaşın yoksul ve yorgun Ankara’sında herkesin hayal diye nitelediği Hıfzıssıhha enstitüsünü nasıl kurduğunu, o yıllarda dünyada aşı üretebilen 5 merkezden biri haline getirdiğini bir  çok Orta doğu ülkesi ve Çin’in aşılarını Türkiyenin ürettiğinin öyküsünü anlattım.

    Bu gün son dersimizde de bir kısa öykü daha anlatmak istiyorum. Fatma Müfide hanım’ın öyküsü.

    Sonradan Küley soyadını alan Fatma Müfide hanım 1900 lerin başında doğmuştu. Şimdiki lise eğitimine karşılık gelen idadiyi bitirdikten sonra 1919 da Tıp Fakültesine girip hekim olmak istemişti. Ancak 1900 lerin başında İstanbul’da bu o kadar kolay değildi. Osmanlı Sıhhiye Meclisi kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkarmıştı. Bu mazbatada Kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleklerine devam etmeyecekleri, fakülteye girmenin “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmemeleri ve anatomi diseksiyonlarına da katılmamaları gerektiği belirtilmişti. İstanbul Darülfünunu Tıp fakültesine kız öğrenci almıyordu. Bu nedenle başvurusu reddedildi.

    Fatma Müfide hanım 1921 de yeniden tıp fakültesine başvurdu, kaydını yaptırdıysa da kız öğrenci kabulüne karşı olan hocalardan birisinin tıp eğitiminin zor ve uzun olması, laboratuar çalışmalarının fazlalığı üstelik tek bir kız öğrencinin o kadar erkek arasında eğitim almasının uygun olmayacağı nedeniyle Saray’a ve o zamanki hükümet yetkililerine şikâyeti ile yine derslere kabul edilmedi. Ertesi yıl 1922 ders yılında, Anadolu’daki başarıların artışı, Sarayın ve İstanbul Hükümeti’nin güçsüz kalmasından cesaretlenip 2 kız arkadaşını daha ikna etti. Yeniden başvurdu. Üniversite onları kabul etmek zorunda kaldı.

    Kurtuluş savaşının ardından Fatma Müfide hanımı 7 kız öğrenci daha örnek aldı ve Tıp Fakültesine alındılar. Fatma Müfide Küley fakülteyi bitirdikten sonra 1933 de öğretim üyesi oldu. 1973 yılına dek üniversitede çalıştı. Öğretim üyeliği dışında Çeşitli derneklerde etkin olarak görev alan Dr.Küley, üniversiteli kadınlar derneğinin kurucu üyelerindendi,  Türk Tıp Cemiyeti genel sekreterliği, ve başkanlığını yaptı. 

    Dr. Müfide Küley bana örnek oldu. Ben ondan çok daha kolay olarak Tıp Fakültesine girmiştim. Kimse bana kadınlar evlenip aile kurduktan sonra mesleklerine devam edemezler demedi, fakülteye girmenin “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği ne benim ne ailemin aklına geldi. Kaydımı yaptırmak için başvurduğumda kimse git birkaç kız öğrenci daha bul erkek öğrencilerin arasında yalnız kalırsın demedi. Zaten bizim sınıfın yarısı kızdı. Hiçbir hocam erkek hastaları muayene etmemem ve anatomi derslerine katılmamam gerektiğini söylemediler. Bunların hiç birini kimse düşünmedi bile. Çünkü cumhuriyet döneminin söylemi bu değildi.

    1923 de Atatürk “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüteceğimiz yol vardır. Bu yol,Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.” demişti.

    Cumhuriyet, kadınların düşünebileceklerine inandı, kadınların okuyup yazabileceklerine inandı, kadınların da öğretmen, bilim insanı, hakim, hekim olabileceklerine inandı. Cumhuriyet bana inandı. Sizlere inandı. Gençliğe inandı.

    Çünkü Cumhuriyeti gençler kurmuşlardı. Atatürk samsuna çıktığında 38 yaşındaydı. Fikir arkadaşları Rauf Orbay ve Refet Bele, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy hep 37-38 yaşında gençlerdi. Lozan antlaşmasını imzaladığında ismet İnönü onlardan da gençti. Kurtuluş savaşının komutanları 30 lu yaşlardaydılar. Milli Mücadeleyi destekleyen sanatçıların çoğu, Ruşen Eşref, Falih Rıfkı, Yakup Kadri 25-30 yaşlarındaydılar. Cumhuriyeti o yılların gençleri kurdu.  “Biz kurduk onu yücelterek yaşatacak olan sizsiniz”. diyerek sonraki kuşaklara emanet ettiler. 

    Gençlerin hem yurtta hem cihanda barışı koruyacağına, ülkenin bağımsızlığını ve cumhuriyeti muhafaza ve müdafaa edeceğine  ve bilimi en büyük yol gösterici olarak kabul edeceğine inandılar. 

    Onların bu inancını boşa çıkarmayacağınıza bizler de inanıyoruz. Cumhuriyetin hiçbir kazanımından geri adım atmayın. Sizlere yeni yaşamınızda başarı ve mutluluklar diliyorum. Yolunuz açık olsun.

    EN UZUN GÜN VE SÜPER AY (ve “AY” MÂNİLERİ)

     APOGEE & PERIGEE (SÜPER AY & MIKRO AY)

    cropped-facebook_-109158873.jpg

    Fikir uçuşmaları, en uzun gün ve Süper ay ve “AY” MÂNİLERİ
     
    Ülkemizde hiçbir gazete ve derginin bir “ASTRONOMİ” köşesi yoktur. Öte yandan hepsinin bir sahtekârlık köşesi olan, “ASTROLOJİ” (Burçlar) köşesi vardır.
     
     
    Sudaki ayna güzel
    Gökteki ay ne güzel
    Yârimin ay yüzüne
    Ay demiş “ay..! ne güzel”
    T. S.
                 ***
    Yerinde bir suskunluk
    Yerinde söylenmiş söze yeğdir
                 ***
    Ay gün dolaşmaktadır
    Al yanak yaşmaktadır
    Şükür divâne gönlüm
    Yâre kavuşmaktadır
    (Halk mânisi)
                ***
    Kuzey kutbunun güneşe en yakın konumda olduğu “solstice” ve en uzun gün ve hâliyle en kısa gece , ne yurdumuzda, ne dış temsilciliklerimizde hatta ne de yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerlerle hiç kutlanmayan güzel bir gündür ki cümlemize kutlu olsun.
                 ***
    Ay aydın aya gider
    Bir tepsi maya gider
    Hayâsız yar sevenin
    Emeği zâye gider”
    (Halk mânisi)
               ***
    ‘Gün dönümü’ =”solstice”, Lisan-ı Latin’de, ‘güneş’ ve ‘durmak’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır.
     Bir yanlış inanışa göre 21 Haziran’da, güneşimiz gök yüzünde, sözüm ona, bir an için duraklayıp, akâbinde âdeta hiçbir şey olmamış gibi yoluna revân olduğu anlatılır.
               ***
    Ay ışıktır ışıktır
    Sepet dolu kaşıktır
    Teyze benim suçum ne
    Kızın bana âşıktır
    (Halk mânisi)
              ***
    En çok izlenen televizyon kanallarında bile zaman zaman “Astrolog(!)” izlenceleri, sanki bilimselmiş gibi, yayınlanmakta, hiçbir bilim kurulunun, üniversitelerin ve Kandilli rasathanesinin, buna bir eleştirisi görülmemektedir.
     
    Cümle mahlûkat, Nuh peygamberin başına toplanmış  hallerinden şikâyet ediyor.. Zürâfa, “Boyum pek uzun sayın peygamberim,  eğilemiyorum aman bir çare..” diyor..  Gergedan, gözlerinin bozukluğundan sızlanıyor..  Çita av kovalarken çabuk yorulmasından dolayı bezgin..  Hz. Nuh ise herkesi dinleyip ne diyeceğini bilememekte.. Sıra tavuğa  geldiğinde,  “Bu gidişatı değiştir be peygamberim..Ya yumurtayı küçült ya benim kıçımdaki deliği  büyüt..  Her yumurtlayışta canım bir öncekinden daha beter  yanıyor, bas bas bağırıyorum..”
    Yurdumuzun demokrasi  ve adalet durumu da ahacık böyledir.. 
    Solucanın tavuğu ikna etmesi gibi bas bas bağırıyoruz da Nuh peygamberimiz duymuyor.
     
                   ***
    Ay doğar ayazlanır
    Gün doğar beyazlanır
    O yâr beni gördükçe
    Hem güler hem nazlanır
    (Halk mânisi)
                   ***
    Gün dönümünde,  güneşimiz kuzey yarım küresinde, göğün en yüksek konumuna erişip, semânın doğusundan batısına kadar gök yüzündeki en büyük yayı çizer.  Güney yarım küresinde ise, heyhât, bu sırada en kısa gün ve en uzun gece yaşanmaktadır.
     
    Hayret bir şey, Mozart benim yaşımdayken, öleli kırk  yıl olmuştu.
               ***
    Aya bak yıldıza bak
    Aklım alan kıza bak
    Kız Allahın seversen
    Başın kaldır bize bak
    (Halk mânisi)
                   ***
    Yılın ve belki de asrın raslantısı ise, 2013 yılının en büyük ay dedesinin yılın en kısa gecesinde görülmesi olacaktır.
    “Solstice”den bir gece sonra, ay dedemiz dünyamıza en yakın konuma (“Perigee”)gelecektir. “Perigee” sırasında, dolunay olacağından, buna “Süper ay” denir ki seyrine doyum olmaz.  23 Haziran’da ay dedemiz dünyamıza “Süper ay” olaraktan 356991 km yaklaştığından güçlü bir “med” (deniz sularının yükselmesi) olayına yol açması kaçınılmazdır. Sahildeki  yatma sandalyelerinizi bir gün önceden geriye çekmeniz önemle önerilir. Yoksa sandalyeleriniz denizin içinde kalacaktır.
             ****
    Bir ağacın ucundan
    Sarkmıştı ay vâdiye
    Yârimin yanağını
    Isırdım ayva diye
    T.S.
              ***
    Ay doğar aşmak ister
    Al yanak yaşmak ister
    Şu benim deli gönlüm
    Yurda kavuşmak ister
    T.S.
                ***
     
    İki gün daha bekleyin, yarın dün olacaktır.
    Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
     
     
    Dr. Timur Sümer