AĞA’DAN İNCİLER

AĞA’DAN İNCİLER

“Keşke analarımız biraz da “Allah idrar yollarını açık etsin” diye dua etseydi…” Ağa

Sevgili Hacettepezede’ler:
“Kimdir lan bu  Ağa  ?” diyorsanız, yanıt kesinlikle “evet”tir.
Ağamın sohbetleri davulcunun yellenmesi misali gürültüye gitmesin muradıyla, sayfamızın “Fikir Uçuşmaları” bölümüne “ Ağa’dan İNCİLER” nam sohbet köşesi açmış bulunuyoruz. Şimdilik kısa bir başlangıç, lakin kadim incileri buldukça ekliyeceğim.
Tıklayın bir yol bakalım beğenecek misiniz ? 
(Yazılış sıralaması EN SON YAZILARDAN ESKİYE DOĞRU)
FPT Timur
Sevgili Capitano,
Ben senin bahçeyi Çeşme- Ildır’ da biliyordum, meğer isem Porno-va’daymış da haberimiz yokmuş.
Nedir o errkekleşen portakallar, bir süyemden iri bamyalar???
Acaba diyorum , bu 70 likler bahçende şöyle münasip bir süre kamp yapsalar diyorum. Ha? Acaba?…
“Seni sık sık ziyaret edenlerden, hatta taa Amerika’lardan gelenlerden, aniden üç beş günlüğüne ortadan kaybolan
siyasilerden bile şüpheleniyor ve kıllanıyorum.
 1
Bamya muhabbetine girmeye pek niyetim yoktu, ama İ E kardaşıma “sen anlamazsın bamyadan” deyince farz oldu.
Kardaşım henüz  çiçeği burnunda taze  bamyalardan “nevzatların bamyaları” tut da, erginlikten artık kazıklaşanlarına
kadar aynen senin gibi hepsinden çok iyi anlar. .  Eh, fazla mütevazi olmayacağım, ben de anlarım biraz.
Esasında bamyanın, daha tam erilmemiş  haline “bamya” denir.  Ergen hale ulaşabilen  bamyalara ise, yine senin ve
kardaşımında çok iyi bildiği gibi her toplumda  ritüellere, efsanelere,  boyut ve şekillerine  göre muhtelif isimler ve nik
neymler verilmekle beraber henüz uluslararası normlar ve nomenkülatür vazedilmemiştir….
 
“Bamya” yı gündem yapan 70 liklerin, her ulusal konuyu olduğu gibi bu önemli konuyu da  Antalya Potlantısında
yere, pardon masaya yatırarak sıkı bir breyn störm ü estirip, ulusal normları oluşturmaları her şeyden, hatta faralelden de
önemli bir memleket meselesidir. Bu störme sadece olayı kaşıyanların değil, agır agabey breynitaşıyanların da dahil
edilmelerinin çok faideli olacağını mülahaza etmekteyim.
Burda konuyu daha fazla ifal etmemek ve Chekhov yoldaşın    “Don Hikayeleri”ne saygımızdan dolayı bamyaların hasatından,
bamyaların budamasından ve bamya hikayelerinden hiç bahis açmayacağım. Belki ilerde bir tez konusu olabilir.
 
Capitanom,  sana bir noktada itirazım var izninle… İtirazım şudur ki: İddiaların hilafına suyunu kaybeden bamya sertleşmez,
olsa olsa pörsür.Tüm fizik, botanik ve hatta astrolojik kanunlar da böyle söyler “Kaynak; Müneccimi Evvel Kubur Teymur Efendi”.  
Bamyanın sertleşip tüylerinin bile kılçık gibi olması zamanla oluşur ve yukardada bahsedildiği gibi onlar artık masum bamya
değil, başka isimlerle anılan adı lâzım değil şeylerdir. Zaman da biraz şeydir zaten. Önce verir şımartır sonra tadını çıkararak
yavaş yavaş alır çaktırmadan. Sen hâla Halepte atladığın üç adımla, eskiden  yediğin hurmalarla öğünmektesindir. “Tabii bu
son söylemlerle zinhar 70 likler kasdedilmemiştir. Zaten neden üstlerine alsınlar ki ?”
 
Capitano, sana iki fotoğraf da ben gönderiyorum. Seninle yarışmak gibi gaflete düşmeyeceğimi bilirsin. Çam sakızı çoban
armağanı kotasından.
2 3
1. Foto: Kayınpederin daha önce fotoğrafını gönderdiğim saksı hıyarının ulaştığı son boyutlarını görmektesin “30 cm. nin üzerinde”.
              Şükür zerzevat azdıran hormonları biyerlerine bulaştırmadan kullanabiliyor şimdilik.
2. Foto: Bahçemden değil,pazardan kısmetime çıkan patlıcan. Gökten O harfi yağsa bizim başımıza kesin Îharfi düşer.
              Sen neye benzetirsin bilmem ama, ben lâz  manavdan aldığımiçin buruna benzettim.  
    Hoşça kal Capitano… Sevgi ve selamlar                                                                                                 NK         

nuri

“KİMDİR BU  Ağa” DİYE SORUYORSANIZ, CEVAP KESİNLİKLE “EVET” TİR

 

Aldı Timur:

Bunlar da benden: kimdir bunlar ?
eyup-copy nuri-copy mustafa-copy
Eyüp seni de tebrik ediyorum. Üçünü de tanıdın. Üstelik Capitanonun seni yanıltma
girişimlerine rağmen içlerinde olmadığını açıkça ifade ettin, yani enazından kendini
tanıyorsun “kendini bil !” Ne yazık ki Metin birkaç dakikayla seni solladığından ikinci oldun.
“Böyle kabak gördünmü” yarışmasında (!) biyoloji sınavındaki hocanın, avcundaki kuşun 
sadece gerisini gösterip adını sorduğunun benzerini yapamazdım. Adamlar çalıkuşu
veya yalı çapkını değiller ki. Koca uluguş olmuşlar, babahindi olmuşlar, akbaba olmuşlar.
Sadece fizik değil, tarih itibariy”le de bu müzeliklerin değil şeylerini, normal fotoğraflarını
bile çekemezsin yasaktır. Biz kaçak çektik enseden. Yakalansam kaçakçı değil kabakçı
olduğumu itiraf edecektim.
Sevgili Eyüp, ayrıca manzarai umumiyede senin de artık oyma saz devrini kapatıp,
kabak kemaneye geçme zamanının geldiğine dair işaretleri var. Dikkat et, koftiden de
olsa geçmişte bir oyma faaliyetinde bulunduğundan potansiyel bir tehlike olarak
algılanmaktasın. Şimdi ayva çürüğünü bile oyamadığını kimseye anlatamazsın. Belki de,
Allah bilir sen bile farkında değilsin durumunun. Yine, Allahtan benim gibi vizyon sahibi
arkadaşların var da, yaşam hakkında değerli tiyolar veriyorlar sana. Seni istikbalde kabak
kemane virtiözü Eyüp Selahattin Karakaş, kısaca “KKVESK” olarak alkışlamak istiyoruz.
Bu kadar kabağı da kıramazsın artık…            
Kabak Kemane Sevenler Derneğinden NURİ
Sevgili Metin,
Kişi kendini bilmek kadar arif olamaz demişler atalarımız. Yoğun katılımın olduğu (!) kabak tadındaki
bir “Bu Nedir?” programında, doğru cevabı yalnız sen verdin. Seni kutluyor ve insanlarımızın daha
kendi kellakilerini tanımadıkları bu sisli ve puslu dünya gezegeninde sana Arif Metin demek istiyorum.
 
Ödülünüz olan balkabaklarını arka bahçemde yetiştirip, kabak tatlılarınızı bizzat hazırlamayı düşünüyorum.
Şöyle şörüğü çenenizden aşağı doğru akan kaymaklı ve cevizli bir kabak tatlısı…
Çekirdekleri temin ettim. İlkbaharda ekip, sonbaharda hasat yapacağım. Üç kabak “Nazım, Yamaç,
 Metin” VIP,  kabaklığı kabullenen herkes normal davetlimdir. Zaten millet  tepesindeki dört tüyü lepiska
sanmasa, sınıf kabak tarlası gibi.
 
Yalnız endişe ettiğim bir husus daha var ki, sizden gizleyemem. Nedendir bilmiyorum, bizim bahçede
yetişen bazı zerzevatlar “ekteki havuç gibi” muzır görüntüler verip beni mahçup ediyorlar. Umarım
size özel yetiştireceğim kabaklar, iştahınızı kesecek bir görüntüde olmazlar..
Sevgilerimle.                                                                                                                                  Ağa 
 Hüdayül_nabit_012
Bunlar kim?
Bilene ödül olarak balkabağı verilecektir.
Bilemeyenlere Capitanonun bahçesinden mandalina fotoğrafları veya
tercihe göre bizzat Capitano tarafından çekilmiş, serguzeşt-i Sikaçık Koyu
görselleri. Heyecan yapmamanız için biraz flu çekilmiştir, yoksa Capitanonun
adeselerinde bir sorun yoktur, billur gibidirler maaşallah.
KABAK 1KABAK2KABAK3
Sevgili arkadaşlar:
Hacettepe Tıp Fak. nin  ilk öğrencileri, 25-27 Ekim tarihlerinde Çeşme Altın Yunus Otelde Hacettepeye girişlerinin veya
ilk buluşmalarının 50. yılını kutladılar.   70 lilere sarkan  ” ben, Kel Yamaç, Mehmet the cat, Tevfik Akoğlan, Bıyık Selo,
Kuten, Solist Nazım ve zevceleri sevgili Zehra”  ilk öğrencilerden olmamız hasebiyle biz de katıldık.
Allahtan katılmışız, katılmasak onlar katılıp kalacakmış zaten.
-Organizasyonu Mehmet kotardı Metinin yardımıyla.
-Nazım gala gecesine damgasını vurdu muhteşem sesi ve sahnesiyle. Bizleri uzaklara götürdü.
-Kel Yamaça bir itibar, bir itibar sormayın . Garibim devamlı gülüyor ve devamlı el işareti yapıyordu çevresine, sanki halkını
kutsayan bir Papa gibi.
-Bıyık Selo keskin siyasete kısa bir ara vermiş gibiydi, ama  gelirken havayollarının, otelde de manyetik anahtarların puştluğu
yakasını bırakmadı. Neyse dostlarına kavuştu da biraz sükun buldu. Nasıl olsa sonunda hepsini de oyacak.
-Herkesinki ayaza keserken Tevfiğin saçları biraz daha kabarmıştı. Umarım zeytin sektöründe cüzdanı da kabarıyordur.
-Kuten arada bir kıpırdamasa koca heykel gibi bir adam maaşallah. Son anda fotoğraf çektirirken bir de fört şapka
giymez mi şemsiye misali. Birisinin bunu yasaklaması lazım. Mecburmuyuz, yanında parmaklarının ucunda yükselmeye
yeltenen yer cüceleri gibi çırpınmaya?
-Fakire gelince: Her zamanki gibi tevazuu göstereceğim tabii. Siz tanıdığınız ve atabildiğiniz kadar “serbesttir” doldurun
bu satırları. Elinizi korkak gönlünüzü cimri alıştırmayın, yeri gelir bende sizi…
Ekte iki fotoğraf sunuyorum. ikisini de tanrı yaratmış. Fotoğrafların altını da siz doldurun.
SONUÇ: Pek güzel oldu. Ne olursa olsun zaten pek güzel olacaktı. Orda buluşabilmemizdi pek güzel olan.
                 Kısmetse seneye 50. Yılda buluşabilmek dileğiyle. Kimbilir belki Capitano bile gelebilir (!)
                 Sevgilerimle…  
 Ağa
SEVGİLİ YAMAÇ’TAN ZARİF BİR EL İŞMARI
YAMAC
1- Doğru ama biraz yanlış. Meteor gelir, fakat bulutlanmayı beklerken çevre gezintileri yapar. Adı lâzım değil senin de tanıdığın bir
göktbilimcimsi de, onları her gördüğünde yeni bir kuyruklu yıldız keşfettiğini zannederek Arşimet gibi buldum, buldum diye çığlıklar
atarak kıvıra kıvıra oynarmış ve maalesef daha sonra da bunların kuyruklu yıldız değil, kuyruklu yalan olduğu anlaşılırmış.
2- Bilemedin 1kg tatlı borcun kayda geçirildi.
3- Karacaoğlan siper alınıp hedef gösterilerek  benden yanne doğru atış yapılmadığı için. Ayrıca Fenton sahillerinde canandan ırak
kalınca ve gönlü hasretiyle yanınca, ne sefillikler çektiğine hepimiz şahit olduğumuz için, bırakalım Akoğlanla, karoğlanla biraz gönül
eğlesin.  Arzettim.                            NRKL
Hamiş: Gölcük’te hangi tatlı güzeldir bilirsin herhalde.
            Sanırım Demet Akalın’ da Gölçük’lüydü . “Bu cümlenin tatlıyla ilgisi yok. Genel bilgi babındaydı”
 
 
—– Original Message —–

Sent: Friday, Octob

 

1-Bulutsuz havada meteor gelmez,bulut bekler(!)
2-Resim sünnet olmamış elma resmi.(Evinizin bahçesindeki ağaçtan mı?
3-Timur’un Karacai tatlıoğlandan aktardıkları ve diğer döktürmelerini neden göz ardı ettin?
    Arz ederim
     S.S.
Capitano,
Mahut ürününün sapı kabağa benzese de kıçı hiç benzemiyor. Başka şeyler de söyleyeceğim
ama, senin bahçende yetişmiş olması dilimizi bağlıyor.
Selo bir uçan daire fotoğrafı yakalamış, uçak diye milleti uyutuyor. Pilotlarımızın değil uçak,
sanki parmak (!)  kaldıracak mecalleri kalmış gibi . Şükür Teymuraga gibi dünyanın tüm ulûm-i
garibelerine teşni bir müneccimimiz var da, görüntünün basit bir meteor (!) olduğunu ve bunların
yer küreye çarpmadan önce bulutlardan geçmek zorunda olduklarını öğrendik. Bulutsuz havalarda
nerden geçecekleri sorulmadığı için cevapsız kaldı. Eyüp’e söyleyelim de gelecek sefere bunu da
sorsun. Müneccime biraz meşgale çıkaralım, sanki hafiften kafayı yiyor gibi. Koca gökyüzünü bıraktı,  
böcekle, örümcekle uğraşmaya başladı. Olmaz böyle şey… Yoksa o muhteşem telesikopun yerine
bundan sonra mikrosikopla mı teşriki mesai yapacak?
Sevgili Capitano,
Gelelim vehbinin kerrakesine. Bir meyve fotoğrafı da benden. Kim biliyor diye soracağım, çok kolay
gibi görünmesine rağmen kesin bilen çıkmayacak. İsterseniz bahse de girerim. Bilene bir adet
Vakko kravat. Bilemeyenlerde “1 kg” yöre tatlılarından göderecek. Göndermeyen olursa afişe ederim ha!
Hoşça kal Koca Reis                                                                                                                                          Ağa
***SON DAKİKA: Sonraki iletilerinden fotoğrafın “kuşburnu” olduğu anlaşıldı. Kuşburnu, aşısız yaban güllerinden olur ve küçüktür. Süs güllerininkiler “seninkiler” olsa olsa devekuşu burnu olur.rrrrinin yabanidenen
Ağam,
Sen böyle açıldıkça olan gariban ama şeytanın arka baçağı Timur’a oluyor.Adam birirktiriyor mu ne?
Sonra toptan patlama olursa mazallah,biz de ateş altında kalmayalım.Arada bir gönül almak iyidir.Sevgiler,selamlar.
S.S.

4 Ekim 2013 01:53 tarihinde Nuri Kale <drnurikale@gmail.com> yazdı:

 

Aman bağrı yanık Memedim,
El dediğin nedirki, tutmadığı , el atmadığı yer mi var? Şili biberi falan vız gelir ele,,
Bu adam, adı üstünde “Teymur” . Niyetin cezalandırmaksa paslandıracasın.
Adam çatılarda, damlarda elde telesikop boşuna mı dingildiyor?
Hesapsız, kitapsız koltukaltını bile kaşımaz o. Hem nemlenmesin diye biyerlerini rüzgâra vererek
kurutuyor, hem de yağmur yağacak mı diye meteorolojik saptamalarda bulunuyor.
Sana da büyük ayının bilmem nesini, venüsün tepesini araştırdığını anlatıyor. Yersen…
Sen hangi tür parfüm kullandığını hiç anlayabildin mi? Anlayamadın değil mi? Bende anlayamadım
Banyo yapmadığından, Orta çağın soylu Fransız dilberleri gibi bulduğu tüm parfümleri boca ediyor her biyerlerine.
Plajda haşemalı fotoğrafını gördün mü? Gördün. Suyun içinde veya yüzerken hiç gördün mü? Görmedin. Kimse görmedi.
Köy stajında sudan korktuğu için “su içerken bile gözlerini yumar” kuduzdan şüphelendiler, iğneden korktuğu için de dağlara kaçtı.
Sonra da solcu oldu, bilmem kimin dağ kadrosuna katıldı diye asparagas haberler uçurdu, ama solcular ertesi gün derdest edip düze
indirdiler. Senden solcu değil, olsa olsa yolcu olur deyip, bir eşeğe ters bindirip geri gönderdiler. Kazıkiçi bostanlarında bulundu.
Zaten bundan bundan kısa süre sonra da Amerika yolcusu oldu. 
Şimdilerde Fenton çatılarında gezerken  “eşkiya” filmindeki “Baran” gibi kollarını yana açıp ” öfff ulan öfffki ne biçim öfff bu öfff beee!” diye
nâralar atıp göğsünü yumrukluyor, dağlardaki kaçak yaşamının “tam bir uzun gün”  özlemiyle “dayanamıyorum abeyler, dayanamıyorum.
Dağlar beni çağırıyor, bir gün mutlaka, bir gün mut….” şeklinde ağlayarak cümlesini bitiremiyormuş. Bir başka söylentiye göre de: zaman,
zaman çatıda oynadığını görenler olmuş. “Angara’ın bağları da, büklüm yolları, ne zaman serhoş oldun da, galdıramıyon golları” diye
çığırıp, veriyormuş oynamayı. BU durum biraz karışık gibi ama imkânsız değil. 
Aman bağrı yanık Memedim diye başladım ama fikir uçuşması oldu, seni uyarmayı az daha unutuyordum.
Tutup adamın eline Şili biberi sürmeye kalkıyorsun.
Gönlü kırık Memedim,  bak ne diyor adam ? “Pilaris Analis” diyor, “müzük” diyor. Bunların fikri neyse zikri odur ve Şili biberinin
nereleri yakacağını da iyi bilirler. Allah korusun ” bende senin falanca yerine sürerim derse” ne yapacaksın? Yandı gülüm keten helva
diyeceğim ama, bu iş keten helva yanığına falan hiç benzemez. Yerinde duramazsın, zıplatır ki trambolin kaç para, Durup dururken
şeyin şeyine su kaçırma.                                     
Hoşça kal Memedim, gendine mukayyet ol.                                                                                                 Ağa
 
NOT:Teymur senin için bu konu dışında da iyi şeyler
        düşünüyor gibime geliyor. Bekleyelim, belkyanlış
        tahminde bulunmuş olabilirim.
OLUM BI YAT

9 Eylül 2013 21:58 tarihinde Nuri Kale

OLUM BI YAT

 Sevgili Eyyubettin,
 Bu yazıya doğrudan ” Olipiyatları alamadığımıza pek üzülmedim doğrusu” diye de başlayabilirdim ve bazı zavrakların da ” İskilip’çe hıyar”
 vatan hainine bak sanrılarına hedef olup pek de bi ciddiye alırdım hani (!)
 Bir Olimpiyat düzenlemenin kazanımlarını bilir ve bunu ülkemizin kazanmasını “Tokyo’nun bizden daha başarılı olacağına inandığım halde,
 hatta oy satınalmak pahasına bile olsa” tabii ki canı gönülden isterdim. Çok istemekle, sonuca üzülmemek paradoks gibi görülebilir ama değil.
 Konu çok çeşitli açılardan tartışılabilir “zaten o yapılıyor ve yapılacak ta”. Sen de eleştirilerinde çok haklısın. Ben bunlara girmeyeceğim.
 Olimpiyatları alamadığımıza üzülmüyorum çünki:
 1- Oy kullananlar kaz sürüsü değil ki, sonuç benim içim sürpriz olmadı, bekliyordum.
 2- Tüm ülke olanakları seferber edilerek düzenlenecek bir Olimpiyatın tüm şanı, şerefi, onuru, tarihi misyonu, dahası money durumları, 
     ülkeden ziyade, marifeti kendinden menkul Argentina starı (!) ve hempalarına sunulmuş olacaktı. Şahbazlara güç yetirmek mümkün
     olmayacaktı. Şimdi süngüleri düştü ve ne bahane uydurma sıkıntısı içindeler. Spor bakanı olacak kopil de kazanmamızı istemeyenler
     kına yaksınlar diyor. Ne denir ? Sen de mum yak denir. Eğer şamdanı yoksa mumu nasıl dik tutacağı da onun sorunu olsun. Derdim değil…
  NOT: Eyyubettin, eski B B  şimdiki Boşbakan Recep varya, çocukluğunda pek aktif miş ve geceleri zırt pırt yatağından fırlayıp kalkarmış hep.
           Anası devamlı teskin edermiş ve ” Olum bi yat, Olum bi yat” dermiş ama kaç para. Büyüyünce de rüya görmeye başlamış ve sanki
          kendisine ” Olimpiyar, olimpiyat” diyorlarmış. Fatih’in İstanbul’u fethi kendisine rüyasında iletildiği gibi, kendisine de Olimpiyatların
          İstanbul’a alinmasının rüyasında iletildiğine vehmetmiştir. Ama maalesef gereğini yapamamıştır. Uykusunda korkuturlar mı bilemem.
          Rivayet olunur ki oğlu da kendisi gibi geceleri  zırt pırt uyanır ve anası da ona ” Oğlum bi yat, oğlum bi yat” dermiş. Oğlan daha
          eğitimli ya, gereğini fazlasıyla yerine getirmiş. Ne de olsa babası başbakan, yat kesmemiş tutmuş bir gemicik almış. Aferin çocuğa.
          Eyyubettin masal böyle devam edip gitmiş, Nuri “haydi bana eyvallah” demiş, Kayserili Selahi almış oyma sazı eline, bakalım ne demiş???
 
 
Sent: Sunday, September 08, 2013 1:50 PMi
Subject: [hacettepe70] Olimpiyat
 

 

 

Futbolcusunu Almanya ve Hollanda’dan, basketbolcusunu Bosna’dan, haltercisini Bulgaristan’dan, koşucusunu Kuzay Afrika’dan, masa teniscisini Çin’den, yüzücüsünü ABD’den devşiren bir ülke olimpiyat düzenlemeyi hak etmemiştir. Önce ülkedeki gençlerin yetişeceği, spor yapacağı spor salonları, futbol sahaları (arenelar değil), yüzme havuzları, atletizim pistleri, tenis kortları yapılmalı, yeterli sayıda antrönör, yönetici, doktor dahil sağlık elamanı yetiştirilmelidir. Sporcu sağlık merkezleri açılmalıdır. Spor okulları artırılmalıdır. Yapılan tesisler halka açılmalıdır. Çocuklara, gençlere ve yetişkinlere gezme, spor yapma alanları sunmayan kentleşme anlayışından vaz geçilmelidir. Olimpiyat düznelmeyi düşündüğümüz İstanbul’da halka açık, sporcu yetiştiren kaç tesis var? Kaç yüzme havuzu var? Kaç tartan pist var? Kaç tenis kortu var? Bunları düşünelim ve olimpiyatların İstanbul’a verilmeyişine değil bu gerçeklere üzülelim. İstanbulu “residance, AVM, “Tower”larla dolduracağımıza yeşil alanlar, parklar, spor tesisleri yapalım. Yazdım ama hiç ümidim yok çünkü kentelerin imar planları inşaat mütahitlerinin, emlak komisyoncularının ve arsa sahiplerinin istekleri doğrultusunda yapılıyor. Halk da verdiği oylarla bunlara destek oluyor.
ALDI TIMUR 
Azizim ağam:
Hatırladım, yazayım; yan komşu dün gece köpeğini içeri almayı unutmuş. Zavallı köpecik yatak odamızın camı altında ağlayıp durdu. Gece yarısından sonra baktım ne o ne de ben uyuyabiliyoruz, dışarı çıkıp, İngilizce olaraktan, “geh kuçu kuçu” yaptım. Koşarak gelip içeri girdi. Sıçan kadar bir kelp. Kendilerini salonda ağırladım. Sabah bir kalktım ki kelp oğlu kelp halıya işemiş. 
Tepem attı. “Lan itoğlu it, halıya işenir mi lan… Nilüfer görse ikimizi de gebertmez mi.. ? Nilüfer benim bile halıya işememe müsaade etmiyor da sana işetir mi ?.. bak gelince görürsün boku yedin ki o kadar olur..?” diye bağırmamızla, köpektir, sen bir ağıttır tuttur… Derhal kucağıma alıp sahibine götürdüm. Sarılıp koklaştılar. Pek teşekkürler ettiler.
Halıdan söz edince, komşunun yüzü al olup, lehçesi derhal bozuldu. “Ben mi dedim hayvanı salona kapat diye !..gaddar adam.. insan dışarı çıkarıp dolaştırmaz mı..” diye söylenip sabah sabah abdestimizi bozdu.
İyilik yap at Fenton gölüne ,balık da bilmez alık da..
Gözlerin hep yükseklerde olsun.

 

 

 

      Sevgili Selo,
   Hassasiyetin ve geçmiş olsun dileklerin için çok teşekkür ederim. Ayda bir kanıyoruz “sonda değişiminde” ve genelde tekrarlayarak bir
   kaç gün sürüyor. Testepoza girdik ama menapoza giremedik anlayacağın. Her zamanki iltifatlarınla benim pesten kirani karalamalarımı,
   yine abartmışsın ki okadar olur. Teymur nam kişiyle hüsnü imtizaç içinde idare edipgidiyoruz işte. Min gayri kasdin olsa bile fazla
   kizdirmeye gelmez. Bir “becereste”  geçirir adama tirbüşon misali, öyle bir oyar ki,  ters yönde fırıldak olup dönsen de çıkaramazsın.
   Selocan, senin çok daha iyi bildiğin bu ortamda ve bu süfehanın arasında bizlerin süeda olması mümkün değildir. Senin tuttuğun bir yol
   var, “ama bu kadar muhaccim olma, lütfen arada bir frene basmayı da unutma ki, ellerine koz vermeyesin” bende bir yol tutmuşum kafayı
   dağıtmak için. Bana yararı oluyor, eğer birkaç asab-i mizaç dostun yüzünde de kısa süreli bir tebessüm oluşturuyorsa sa eyi yol tutmuşum 
   demektir.  Sevgilerimi yolluyor ve yanaklarından öpüyorum.                                                                        NRKL 
                                                                                                                                                                                                                                                                              
   NOT: Osmanlıcayı hâla öğrenemeyen muannitler için
   Süfeha: Alçaklar, sefihler.
   Süeda: Mutlu kişiler
Sent: Wednesday, August 28, 2013 12:50 PM
Subject: Re: [hacettepe70] YarıÅY sonrası (After Crim 8K)
 

 

 

        Aziz Ağamız NRKL,
 
Satır arasında gördüm ki,rahatsızlanmışsın.Geçmiş olsun.Hasta halinle bunları döktürenden Timur bile korksun.Ara sıra,bu yazarı ben keşfettim diye kendime paye çıkarıyor olsam da bilek senin,zeka senin,dolayısıiyle sana helal olsunçerek.Geçmiş olsun,selam ve sevgiler.
 
                                     S.S.
madalya

27 Ağustos 2013 23:53 tarihinde Nuri Kale yazdı:

 

 

Teymur’um, tiz-i reftarım benim:
 
Maaşallah, formuna nazar değmesin terlememişsin bile. Senin yaşında ve geometrindeki bir insan değil yarıştan, VİP
salonundan  çıksa, üstüne aziz bedenine  bir de masaj attırmış bile olsa bu kadar canlı ve diri olmaz. Bravo doğrusu,
sana iyi antrenman vermişler Nilüfer Antalya cehennemindeyken.  “Fotoğrafın solunda, kareden kaçan şortlu?” mu.
 
Orta okul öğrencisiyken, tüm anadolu kasabalarında olduğu gibi bizde, beden eğitimi derslerinde  üste atlet ve altına kara don giyerdik. Eşofman, hazır şort falan hak getire. O zamanlar genelde  evlerde dikiş makinası bulunur ve analarımızda yarı terzi sayılırlardı. Çeyizinde dikiş makinası olmayan kızlar zor koca bulurdu veya bizim gibilerini bulamazlardı da, gözleri hep arkada kalırdı. Bunlar yolda yürürken damgalı gibi heman anlaşılır idiler. Çünki, gözleri, Crime koşrüyüşündeki çakma Ernest gibi yuvarlana yuvarlana peşlerinden yetişmeye çalışır idiler. Tekrar don gerçeğine dönelim. Don derken, Şolohov’un
Don Hikayelerini, veya Don Kichot’un maceralarını kasdetmiyorum. Onlar bizi aşar abeyler, biz işimize bakalım. Paraya kıyıp atleti alırdık, ama kara donlarımızı analarımız dikerdi. Cemal İtekçi gibi tasarımcılar olmadığından, görgülerine, becerilerine, Hayriyanımın tariflerine göre; boksör şortu, kispet, tuman, bermuda, golf pantolonu, Havai şortu, şalvar,hatta Fustanella* tipinde çok farklı donlar üretirlerdi. Bu yüzden hiç karıştırmazdık.  Zamanla solduklarından ve yıprandıklarından renkleri bile değişirdi,ama Allahı var uçkurlarımız hep kaviydi. Öyle Kayzer Mustafa S L X in şortu (!) gibi zırt pırt düşüp bizleri rüsva eylemezlerdi. Hoş, düşseler de aldırmazdık… Durum vaziyetlerimizde endişeyi mucip bir hal olmazdı zaten.
Şortlarımız “artık şort diyeceğim” farklıydılar, fakat iki temel özellik hepsin de müşterekti  ve değişmezdi. 1- Çok boldular, 2-Paçaları  uzundu. Rüzgârlı havalarda yelken gibi şişen  şortlar, dümen tutmakta zorlanan sıska arkadaşlarımıza rotayı şaşırtır, bizim gibi ağır çekenlerin ise keyfine diyecek olmazdı, oooh! efil efil,  Özgüüüür…
Teymur’um Yarış sonu fotoğrafındaki uzun paçalı şortun, bana rahmetli anamı ve özenle diktiği dizaltı şortlarımı hatırlattı.
Şöyle bir iki yutkundum. Hâla heriflik iddiamız ve ülkenin profesyonel ağlaklarına nefretimiz berdevam olduğundan ağlamadık. Şort dikerken “ana” derdim,  “Hadi bolluğu kabul, ama şunun boyunu biraz kısa tutamazmısın?”
“Olsun oğlum böyle iyi iyi” derdi,   “cimlastik yaparken biyerlerin neyi  görünmesin”.  “Ana” derdim, “ana yaav, tövbe tövbe, taa dizim yahu! pes” derdim. Ana işte…  Zaten, orta boylu olduğuma bile inanmaz “hadi ordan, aslan gibisin maaşallah tü,tü,tü” çekerdi.  Tüm anaların oğulları gibi ben de servi boyluydum (!) tabii. Şimdi kızlarıma, bir zamanlar orta boylu olduğumu bile kabul ettiremiyoryum.
 
Usain Teymur’um benim,  yukardaki satırları üç gün önce yazdım, ama bazı rahatsızlıklarım nedeniyle sonunu getiremedim ve ancak şimdi gönderebiliyorum. Mektubunda “madalyaya dikkat isterem” buyurduğundan, tikkat buyurduk hemde azamisinden. Hatta ters fotoğrafına döğru yönden atfı nazar eylememize rağmen “madalya” falan göremedik. Acaba madalyanı boynuna değil de başka bir yerine mi taktılar?” Orası AmErica, nereye neyi takacaklarını iyi bilirler.
İhtimamla kucaklıyorum. Geceleri gökyüzünü necm-i gisuderler süslesin.                                                                                 Ağa
 
corap
( ALDI TİMUR)
(Çorap)
Azizim Nuri ağam:
Bildiğin gibi, bilimin henüz açıklayamadığı gizlerden biri de çamaşır makinesinde kaybolan çorap teklerininin nereye gittiğidir.
Bu günkü çamaşır makinesinden tam üç tane çorap teki çıktı ve fakiri derin bir tefekküre şey etti.
Bir teoriye göre, çamaşırı yıkayan teknenin içinden, çorap cennetine giden gizli bir yol vardır ve bu yolun ışık dalgaları insanoğlunun algılama/görme frekansının dışındadır. Bu varsayımın haliyle tek zayıf yanı, her yiten çorabın, cennete gitmeye hak kazanmasıdır.
Geçmişi ne olursa olsun, her çorabin cennete gitmesine doğrusu karşıyım. 
Sizin oralarda bu evrensel konuda geliştirilmiş teoriler varsa sevabına yazıver.
Gelecek Cumartesi ünlü “Crim” yarışması var. Hz. Guugıl’a sorarsan sana “Crim” koşusunu anlatır. Fakir 8 km “koş/yürü” karşılaşmasında ilk 1000 arasına girmeye azimliyim. 
Geçen yıllarda bu yarışa hep antremansız girdiğimden, herkesi önüme katip 8 km boyunca kovalamıştım.
Bu yıl, şükürler olsun ki, haftalardır çalışmaktayız, ve 8 km’nin tamamını koşmak muradındayız. Az önce antremendan hiç durmadan 10 km koşmuş olarak dönmüş bulunmaktayım. Birazdan ikindi uykusuna yatacağım. Zira bugün hava açık ve bu gace fakir yıldızlara, bulutsulara ve Satürn’e (Zuhal) neyim bakacağız. Resim çekersem imzalayıp gönderirim, cüzdanına koyar, çıkarıp çıkarıp bakarsın da dosta düşmana gösterip hava atarsın.
Komşunun köpeği olayı yüzünden, yeni komşularımızla dün biraz daha tanıştım. Köpekleri yavrularsa bir tanesini bana vermekle tehdit ettiler. Nilüfer’in ev içre tahir olmayan hayvanat konusunda ne düşündüğünü anlatıp ağızlarının payını verdim. Eyüp’e inanma; inan olsun halıya işeyen ben değilim. Her ne kadar gecede 4-5 kez kalksak da her seferinde kubura teşaşür etmekteyiz. Bu arada söyleyim, Nilüfer gideli kuburun kapağı hep havada. 
Eyüp mülevvesi, bu olayı bahane edip fakire yine sataştı. Ağzının payını verecektim ama şimdi yatmaya gidiyorum. İyi bir rüya görürsem Eyüp yandı demektir. 
Eyüp rezilinin ahı “aheste aheste çıkar” diye korktuğumuzdan şuracıkta yazayım:  Eyüp’ün gönderdiği sidilerden ziyadesiyle hoşnut olduğumu kendisine iletiver. Berhudar olur inşallah.
Gözlerin hep yükseklerde olsun.
Kestane cevap, acele kebap,
FPT Timur
(ALDI EYUP)
Ah Timur ah!
Yazdıkların beni çok üzüdü. Anladım ki Nilüfer biraz daha Türkiye’de kalırsa sen koku olup uçacaksın. Senin çöpten geldiğini sandığın ölmüş eşşek kokusu  muhtemel senden geliyordur. İnsan sık sık yıkanmaz mı? Bence Pazar’ı beklemeden yıkanmalısın. Yıkanınca hiç değilse kokun gider. Eskiler “Mektep cahilliği alır, eşşeklik baki kalır” demişler; sen şimdi bu sözü hatırlar yazdıklarımı yanlış anlarsın. Yıkanınca kokun gider eşşekliğin beki kalır demek istemedim. Her ne kadar doğru sözlü birisi olsam da böyle bir şeyi söyleyecek kadar cesur değilim.
 
Hem sen halıdaki ıslaklığın idrar olduğunu ve eğer idrar ise, köpeğin yaptığını nereden biliyorsun. Evde yaşayan başka birisi bu işi yapmış (sen) olamaz mı? Bir de aklıma takıldı;  komşuyu ziyaret ettiğinde abdestinin bozulduğu yazmışsın. Komşun bayan mı yoksa erkek miydi? Eve gelince gusul abdestim mi aldın, yoksa sadece abdest mi aldın. Benimkisi merak işte. Anlatacakların aramızda kalacak, rahat yazabilirsin.
 
Başın dik, gözün hep yükseklerde olsun. Öpüldün ki bu kadar olur.
 
 


Sent: Friday, August 16, 2013 8:56 AM
(Kabak tadı 2)

 

( ALDI TİMUR)
Azizim ağam:
Hatırladım, yazayım; yan komşu dün gece köpeğini içeri almayı unutmuş. Zavallı köpecik yatak odamızın camı altında ağlayıp durdu. Gece yarısından sonra baktım ne o ne de ben uyuyabiliyoruz, dışarı çıkıp, İngilizce olaraktan, “geh kuçu kuçu” yaptım. Koşarak gelip içeri girdi. Sıçan kadar bir kelp. Kendilerini salonda ağırladım. Sabah bir kalktım ki kelp oğlu kelp halıya işemiş. 
Tepem attı. “Lan itoğlu it, halıya işenir mi lan… Nilüfer görse ikimizi de gebertmez mi.. ? Nilüfer benim bile halıya işememe müsaade etmiyor da sana işetir mi ?.. bak gelince görürsün boku yedin ki o kadar olur..?” diye bağırmamızla, köpektir, sen bir ağıttır tuttur… Derhal kucağıma alıp sahibine götürdüm. Sarılıp koklaştılar. Pek teşekkürler ettiler.
Halıdan söz edince, komşunun yüzü al olup, lehçesi derhal bozuldu. “Ben mi dedim hayvanı salona kapat diye !..gaddar adam.. insan dışarı çıkarıp dolaştırmaz mı..” diye söylenip sabah sabah abdestimizi bozdu.
İyilik yap at denize ,balık da bilmez alık da..
Gözlerin hep yükseklerde olsun.
  
From: Timur Sumer >
To: Hacettepe70
Sent: Friday, August 16, 2013 1:24 AM
Kabak tadı (1)

 ( ALDI TİMUR)

Azizim ağam:
Şefkatinden ziyadesiyle duygulandım, bu yüzden yazmakta geciktim. 
Göğün en muhteşem gezegeni hala Satürn’dur Nuriciğim.
Fakir her akşam dondurma yiyor, günebakan çekirdeği çitliyorum. Kabuklar bazen yere düşmüyor. 
Yemekleri buz dolabının önünde dikilerek yiyorum.  Unutmazsam postadan gelip biriken mektup, fatura ve dergileri yarın çöpe atacağım. çöp kutusunu dışarıya çıkarmayı unutmuşum, garajda müthiş bir koku oluştu. Komşular duymuş kapıyı çalıp ‘sizin garajda bir hayvan ölmüş galiba’  diye uyardılar. Ahmet yüzünden topladığımız şeftalilere de karıncalar doluştu.
Abdest leğenindeki hıyarla domatesi teşhis etmene şaştım kaldım da dikenlerim tüy tüy oldu Nuri ağam. Hatta söylemesi ayıp, bir tarafım seyirdi. Sen bir dahisin ağam. Ortadaki “obje”, söz meclisten dışarı, bir çeşit bal kabağıdır. Gurbetteki bal, af buyur, kabaklarının içinde en çok kabak tadı veren çeşit budur.
Sayfamızdaki “Nuri Kale’den incileri” okudun mu ? Yazılar çoğalıyor.
Pazar günü yıkanmaya karar verdim.
Bir kucaklandın ki  o kadar olur. 
FPT Timur
 
 (ALDI  Ağa)
Seyreltik sülfirikasiti bilirdik. Sayenizde seyreltik şeftaliyide öğrenmiş olduk. Acaba derişik şeftaliniz de varmıdır?
Abdest leğeninin sebze teşhir standı olarak da kullanılabildiğini yine sayenizde öğrendik.
Leğendeki domates ve bahçenizin hıyarını teşhis etmiş bulunuyoruz. İkisinin arasında duran obje acaba şey maketi mi, yoksa kenton
civarında yetişen bir zerzevat türümüdür?
Kompozisyonda ibrik eksik. Acaba F tipi hocanın hizmetine mi gönderildi?
Bu Eyüp nam Karakaş esprimi yapıyor, yoksa Capitano gibi deneyimlerini mi konuşturuyor?
Nuri
(ALDI  Ağa)
Sefgili Capitano el amano,
Bu günlerde namlumun ucunda değilsin, fırsattan bil istifade sende sağa sola  salvo ateş ediyorsun.
Eyüp’e boş veriyor, Allahtan bizi atlıyor, kalkıp AmErica’nın şeftalisini karıştırıyorsun.
Küfeye patlıcan koymayı öğrenmeden, kırk yıllık kabzımal gibi ahkam kesiyorsun.
Gel şu derin bilgilerini bir de bizim imbikten geçirelim.
*En halis gübre keçi bokudur ve gübrelenen hiç bir meyve bok kokmuyorsa, “meyveye şıra verme” tevatürü de
Anderson masalıdır. Şıra vermek değil de, hükümranlık sınırlarını işaretlemek için ağaçlara işenebilir.
*Son yıllarda sanki sabundan maketini yediğimiz tatsız-karektersiz meyveler, senin faşalak kabzımallarının
hamken toplayıp, hücrede olgunlaştırma (!) yöntemlerinin talihsiz kurbanlarıdır.  
*Ne demiş gariban türkücü: “Ham meyveyi kopardılar dalından, Beni ayırdılar nazlı yarımdan”
Burdan iki sonuç çıkıyor, ama hangisi doğru bilemem.
1-Adamı ikiye bölüp, “nazlı” yarısından ayırmışlar. Hâla çalıp söylediğine göre kalan yarısı da “sazlı” imiş zahir.
2-Bu adam kendisini dal sanıyor, dallama!…
3-Bu sonuç zorunlu olarak çıkarılmıştır Capitanom. Uluslararası meyve ihracaatı yapmadığımıza göre, gariban
bahçeciğimizin kurtlu meyvecikleri de dalında olgunlaşır, yenen yenir, yenmeyen dosta, komşuya, yere ve
en sonunda böyle internete düşüp rüsva olurlar.
*Yaşamları sona ermek üzere olan meyve ağaçları ile, aynı risk altındaki insanlar arasında üreme fonksiyonları
açısından tam bir karşıtlık vardır.
Mesela hastalanmış kuruması muhtemel armut, öyle bol çiçek açar, iyi büyütemese de öyle bol meyve verir ki,
şaşarsınız. Sanki neslini devam ettirmek için savaş verir. Ama Mahmut’ta bunu göremezsiniz. Değil üreme çabası,
parmağını kaldırmaya gayret etmez. Bunlar benim gözlemlerimdir. Belki ansiklopedik bilgi olarak açıklaması
vardır. Değil mi Teymurcuğum?
Arrivederci Capitano Grandioso…                                                       Ağa
Not: Sürçü lisan yok, Teymur kontrol edilmektedir. Değil mi Eyyubettin-i Selahî.
(ALDI AHMET)
Sevgili Timur
Dogru yaptin
Sen eyubu bosver biraz hakli olsada , iseme ile topragin gidasi ure, gibi kiymetli mineraller meyveye gecer, buna veyvecilikte “şira vermek” diyorlar, tum mandalin bahceleri dogal fiski kokuyor o zaman . Gerci ben hic uygulamadim ve benim mandalinlerimi tatmanizi siddetle oneririm..
Meyvecilikte meyveler erken yani ham iken toplaniyor, kasalanip yavas yavas olmasi bekleniyor, olgunlamada bir hafta once de pazara suruluyor. Olgunlasan meyve ise yenmezse eriyip gidiyor, tum besinlerinini cekirdegine topluyor, kendi yasam dongusunu saglamak uzere
Bak banim engin bilgilerimden taaaa amerika bile yararlaniyor.. Degil mi eyupcum…

Dr. Ahmet Bolukbasi

 
 (ALDI EYUP)
Sent: Monday, August 12, 2013 11:28 AM
Re: Seyreltik şeftaliler
 
Hazır Nilüfer yokken sen bu şeftalileri ağacın dibine işeye işeye büyütürsün artık. Yalnız karıştırma abdesti değil, şeftaliyi büyüteceksin.
 
 

 

 (ALDI TİMUR)

Azizim Ahmet:
Emrin üzerine şeftalileri seyrelttim.
O kadar bol ki agacın ustü şeftali dolu
Vebali boynuna
(ALDI NURİ)
Seyreltik sülfirikasiti bilirdik. Sayenizde seyreltik şeftaliyide öğrenmiş olduk. Acaba derişik şeftaliniz de varmıdır?
Abdest leğeninin sebze teşhir standı olarak da kullanılabildiğini yine sayenizde öğrendik.
Leğendeki domates ve bahçenizin hıyarını teşhis etmiş bulunuyoruz. İkisinin arasında duran obje acaba şey maketi mi, yoksa kenton
civarında yetişen bir zerzevat türümüdür?
Kompozisyonda ibrik eksik. Acaba F tipi hocanın hizmetine mi gönderildi?
Bu Eyüp nam Karakaş esprimi yapıyor, yoksa Capitano gibi deneyimlerini mi konuşturuyor?
SEFTAL2seyreltik
(ALDI TİMUR)
Azizim Ahmet:
Dediğini yaptım, 100 kadar şeftali topladım. Hepsi ham, lakin lezzetliler.
Merdivenin tepesinde bir de şiir yazayım dedim:
Çıktım şeftali aacına
Yedim hamını mamını
Düşersen merdivenden
Görürsün ebenin ….. (Hay Allah kafiye bulamıyorum..Medet ya Salih)

 

Sent: Sunday, August 11, 2013 5:47 PM

(ALDI AHMET)

Timurcum

Seyreltirsen bir tane iki büyüklüğe ulaşır. Ayrıca seyretmelerin 3-5 gün içinde durduğu yerde olgunlaşır ve geçer. Tabii bunu deneme yanılma yoluyla öğreneceksin. Benimki kendi tecrübelerim. Seyrelttim iki haftada diğerleri aniden olgunlaşıp çabucak bozylmaya başladılar. İyi ürün için Dikkatle yakından takip gerekiyor. Kolay gelsin.

Ahmet Bolukbasi

On 11 Ağu 2013, at 23:23, Timur Sumer <timursumer@yahoo.com> wrote:
Ahmetciğim:
Bilgilendirdiğin için sağ ol. Fakat hala büyüyorlar. Bazılarının yanağı bile kızarmadı. Büyümeleri sonlaninca koparmak daha iyi değil mi ?

From: Ahmet Bölükbaşı

Sent: Sunday, August 11, 2013 2:29 PM
Subject: Re: [hacettepe70] Bahçemizin şeftalileri

Timurcum
O eğilmiş dali seyret, kırılmasın
Tüm şeftaliler topla serin yerde yavaş yavaş olgunlaşmaya bırak yoksa çok çabuk geçer gider üzülmeyesin
( ALDI TİMUR)

Azizim Nuri ağam:

Yücel’in ne çektiği hepimizin malumu; Allah ıslah etsin.
 
Şu günlerde Nilüfer Türkiyemiz’de, Antalya sancağında annesini ziyaret ediyor. Fakir de evde yalnız olduğumuzdan, süt kutusunu kafamıza dikerek içebiliyor, sesli sesli geğirebiliyor, af buyur, hatta sesli gaz bilem çıkarabiliyoruz. Prensip olarak yere düşen ve kafamdan küçük hiç bir şeyi eğilip almıyorum, çorapları en az üç gün giyiyorum ve söylemesi ayıp, sabahları da yatağı da toplamıyorum. 
Bunları Nilüfer’e söylersen canını fena yakarım haberin olsun.
TS
 
(ALDI NURİ) 
Hörmetli Teymur Begem:
Ben bu Yücel nam seyyahın, her adımızı duyduğunda tahtaya üç kere vurup sağ kulağının affedersin memesini çektiğini,
zamanla sağ kulak memesinin uzayarak kellaki simetrisinin altın  oranını bozduğunu farkedip, artık sol kulak memesini
çekmeye , bu sırada uughh… oghhşş gibi alışılmadık garip sesler çıkarmaya başladığını biliyorum. Duydum. “Hepimizin
malumu, Allah ıslah eylesin” derken bunların dışında başka bir şeyi çektiğini kasdediyorsan, gerçekten Allah ıslah eylesin…
Gelelim evde tek başına durumlarına…Çok eyi bilirim o durumları. Süt kutusunu kafama dikiyorum dersen, sana gülerler be!
Süt çocuğu derler senin gibilerine “ben demem, kopiller der”. Kutuyu kafana değil, kafanı kutuya dikeceksin ki çenenden
akıp göğsünün kıllarına süt bulaşmasın. Gören mören olur, adın çıkar boş yere “artık Teymur süt vermeye de başladı” der 
bazı münafık inekler. Benden bir de tavsiye: Öyle sağda solda “kafamı kutuya diktim”diye boş boşkonuşmayacaksın da.
“Kutu” lafı biraz netamelidir, maamafih “diktim” lafı da pek tekin değildir ve dikkatli sarfedilmelidir. Ayrıca herkes te benim
kadar saf ve iyi niyetli değildir.
Recep İvedik kadar bile geğiremiyorsan kendini geğirdim sayma. Hele iki baş çiğ sarmısak bile yememişsen…
Sesli gaz çıkarabilmen çok önemli bir husus ve sağlık emaresi. Ne mutlu sana. Atalarımız? “Döt dediğin ötmeli, ötmeyen
döte dürtmeli”demişler ve bana kalırsa kuşla karıştırmışlar, ama yine de bir gerçek payı olduğunu kabul etmeliyiz. Bizim yaşımızdaki erkeklerin  malum mıntıkaları pörsüdüğünden, yellendikleri ancak etrafa pınsık bir koku yayıldığında anlaşılır.
“Hanımefendiler zinhar bu konular dışındadırlar” Nerde o eski akordsuz belediye bandosu misali öten dötler? zavallı bir
“purrkk veya ploffss” sesi, hepsi okadar..
Yere düşürdüklerini almak için bile eğilmemen takdire şayandır. Eğilen insan daima risk altındadır. N’olur, n’olmaz fırsat
bekleyenler olabilir. Başına çuval geçirmeye veya … yani…  Bak, yine hep bizi kollayan atalarımız ne demişler: “kıran da olsa
kırıl, fakat bükülme sakın”. Bu lafı Tevfik etmiş, fakat olsun o da atamız sayılır ve hattizatında eğilme de, öne doğru bükülmedir .
Bir istisnası vardır, o da cevizlerdir. Kof olabilirler, küflenebilirler, hatta atrofik olabilirler, ama ceviz daima cevizdir ve öyle
yerlerde bırakılmamalı , hâşa üstüne hiç basılmamalı, her türlü risk göze alınıp, anında eğilerek yerden alınmalıdırlar.
Atalarımız taaa Ortasyadan at sırtında gelip, daha makadlarına pansuman yapmadanı Nevşehir dolaylarında deli gibi aceleyle “bağ” aramışlar ve sorulduğunda da “cevizin yaprağı dal arasında, güzeli severler bağ arasında” demişlerdir. Her
şey bir tarafa, şu atalarımızdaki ferasete ve sabıra bak yahu. Ritüele bak yahu! Bu iş illaki bağarasında olacak diye sen kalk,
binlerce mil yol yap at sırtında. Bu Ataların işlerine de hiç akıl sır ermiyor billahi.   Sonunda doğru yolu onlar da bulmuşlar
tabii. Bırakmışlar bağı ve dağı taşı, buldukları her uygun koşul ve lokalizasyon da ühüüü… ağnaşıldımı? Kurtulmuşlar iş
tutarken börtü böcek sokmasından ve oralarına, buralarına diken miken batmasından.
Ayrıca, cevizlerin yaprakları değil, bizzat kendilerinin dal arasında olduğu ve yapraklarının da onların üstünü örttüğü
gerçeğini öğrenmişler ve bundan sonra neyin ne arasında veya içinde olduğuna hiç karışmamışlar. Bu da böyle biline…
Üle Teymur tek başına kalınca amma kibar olmuşsen. Çorap ayağa girince birdaha hiç çıkmaz ve dahi yıkanmaz.
Yatağa da seninle, banyoya da seninle girer “laf aramızda tıpkı yeni sefgilin kibi”. Ondan kolay vazgeçemezsin kokusuna
alişmişsen, rahatlığına alışmışsen bir kere. Sonunda sankim ayağının kalıbına özel yapılmış gıslaved lastik çizme olur ki
bıraktığın yerde ayakta hazrolda bekler seni. Ancak hanım görürse zorla koparır seni ondan. Daha doğrusu onu senden.
Çıkarır alır ayağından, kalbini sökercesine. Ardından bakar kalırsın ve hatırladıkça hüzünlenirsen, burnunun direği sızlar.
Akşam bozacağın yatağı  sabah toplamak abesle iştigaldir. Bir şey bir kere bozulur. Akşam boz, sabah yap, akşam boz
sabah yap, yok böyle bir zırvalık…Yatak, üstünde çok çeşitli atraksiyonlar yapılsada “nerdeee, eskidendi” yine yataktır.
Yap-boz tahtası değildir. Doğrusu; yatak sabit, yorgan yastık müteharrik olduğundan, toplanan yatak değil, yastık
yorgandır ve atraksiyon puanı yüksek ise çarşaf ta buna dahildir.
Bre Teymur:
Bu Nilufer kızımız nadir bir çiçek olup, temiz su kenarlarında yetişir. Sen onu yıllardır hiç bir nebatatın ve dahi hayvanatın
neşvünema bulmadığı arada bir senin ve yolunu şaşıran “sonra da feleğini şaşıran”  birkaç yaban kazının uğradığı Fenton
gölüne mahkum ettin. Şimdiye kadar tahammül gösterdiğine dua et. Sadece gölden değil senden de kaçıyor, hemde düşün, cehennemî Antalya sıcağına kaçıyor. Birde beni tehdit ediyorsun, “bunları Nilüfer’e söylersen, canını fena yakarım haa”diye.
Nilüfer senin ne mülevves olduğunu bilmiyor sanki…  Burda anlattıkların, gerçekte yaptıklarının yanında şeceat arzetme mesabesindedir
Teymurum gürledik, yağdık, salladık. Şimdi düşünme zamanıdır. Benim umudum, bu tür yazıları “bir münafık iletse bile”
Gülsev de “diğer kız çocukları gibi” sonuna kadar okumaz, sıkılır. Nilüfer umarım okur da, yokluğunda, senin nasıl bir
centilmen yaşamı sürdüğünü görür. İnanır mı, orasını bilemem?
Şimdilik hoşça kal.   Öpüyorum.                                                                                           Ağa                            

(ALDI  Ağa)

Azizim Teymur diye biri,

  Sıcaklardan mı, bayramdan mı, memleketin hal-i pür mealinden mi,
  kederden mi neden bilmem, sararamış mı rengi ruhsarımız ne ?
  Pek ses soluk çıkmaz oldu, miyav diyen bile kalmadı.
  Hele laf kıtlığı çekmez bildiğimiz birisi var ki, önce arkadaşlarınınki
  ile idare etti “Allahı var, doğrusu çok gözel yazıyor arkadaşları”,
  sonra da “paslandı mı ne?”geçen seneki becereste’lerini devreye
  sokmaya başladı. 
 
  Madem önce o başladı, bizim kafamız kel mi? biz de sokarız bu
  sesesüzlükte… Hem de onun beceremestesine verdiğimiz cevabî
  becerestemizi ….Onun tam metnini bulduk ama bizimki
  hatırlayabildiğimiz kadarıyla…
 
  Aldı sazı Teymur nam yigirt, bakalım neler söyledi?
  Azizim Nuri Agam:
  Sanskrıtçe yazından bir bok anlamasam da,
  İlhan çevirsin diye durmaktadır masamda.
  Yücel halden anlamaz, sen fakiri hor görme,
  “Suyun karşı yanında” olsam da olmasam da.
 
   Aldı sazı Nuri nam aga, bakalım neler söyledi ? “
   Azizim Tümür:
   Seni şair yaptım ya, bir bok anlamasan da,
   Bundan sonra gam yemem, yazsam da yazmasam da.
   Mey içerek kutlarım, bahçemde yaz masamda
   Ben cevheri bulmuşum, kazsam da kazmasam da…
 
  .
   Yaşadığın devir çok önemli.  Şayet ben bu övgüyü
   Osmanlı sarayında düzseydim, sadrazamlık olmasa da,
   enazından bir ibrikçibaşılık kapardım. Bakalım bu
   Teymur nam yigirt ne yapacak. Yigirtin de eli tutulmaz denir.
   Neresinden tutsak acaba, elimizde kalmadan?
  
 (ALDI  Ağa)
Sevgili Eyüp,
Tiret yaşlı bunakları, ne dediklerini bilmiyorlar.
Esas, meramını  anlatmayı beceremeyenler uzun yazarlar. Lafı gezdirirler, sündürürler ve uzatırlar. Bizimkiler de bu yüzden uzundur.
Sonunda diyeceklerini hepten unuturlar şavalaklar “estağfirullah”.
Meramını anlatabilecek yetenekte olanlar ise uzatmazlar. Seninki gibi kısa olur onlarınki. Zaten kısa olanı makbuldur, ama herşeyin
değil tabii. Mesela tabancadan beklenen, hararet ve tutukluk yapmadan seri atış yapabilmesidir. Ama bazı koşullar için, “menzili uzun
ve vurucu gücü daha yüksek olan uzun namlulular makbuldür. Çünki, hedef harbiden maktüldür…
 
Tiridine bandığımın yalan söylemeyi bilmeyen Eyüp’ü, Siyu reisi ve akillerimiz “Çok para haramsız, çok laf yalansız olmaz” demişler. 
Teymur çocuk, şöyle böyle olabilir ama Siyulara ve âkillere saygıda kusur etmez. Hatta onlar için bir şiir bile yazmıştır. “Âkil, âkil, gel
şeyime tâkil” mısraı ile başlar. Bana göre bu mısrada “şey” yerine “backside”i kullansa daha uygun kaçardı. Çünki âkilin hası, liderinin
dötünden ayrılmaz. Hele hele kavun gibi koklayamadığı zamanlar meyus olur. Zaten “dötünün kıli bile olamazlar” deyimi, “âkil adam
olamazlar”  anlamında çok bilinçli yapılmış bir teşbih-i beliğdir. Öyle rasgele edilmiş bir laf belleme. Ama âkil= Döt kılı denklemi de
tam geçerli değildir. Şöyleki: Bu âkil denen cennet mekanlar ülkemizin değişik yöre ve kesimlerinden devşirildikleri için,  hepside
“boy, renk, kalınlık, elastikiyet, dayanıklılık, sertlik, v.s.” bakımından farklılıklar arzederler. Oysa bir vücut bölgesindeki kıl topluluğunun
tamamının aynı özellikte olması gerekir. Böyle değişik karekterli kıllar biraraya geldiklerinde önce sorun, sonra da karmaşa çıkar.
Taksim Meydanı değil ki Toma sokasın, al sana anarşi. Bu merkezi bölgedeki anarşi, çözümü mümkün olmayan bir kıl yumağına, ihracatı
bile tehlikeye sokan kavi bir yapağı oluşumuna yolaçabilir. Âkil insan programı işte bu nedenle yürümez.  Bir bölgenin kıllarının hepsi hem
aynı vasıfta, hem de bölgeye özel olmalıdır. Mesela oturak yerine yumuşacık kıllar yakışır. Çok sert olurlarsa adamın orası deniz
kestanesine benzer. Sıkıysa otursun. Ulan Eyüp ben seni tanırım, hınzırlığına “peki öntarafı neye benzer” diye sorup, sözde beni açık
düşüreceksin değilmi? İşte o biraz zor. Cevap veriyorum “kirpiye benzer ve kirpinin adı Eyüp değilse arada bir kafasını da çıkarabilir”…
 
Gelelim yeniden Teymura. Bu efendi çocukcuk çok para kazanamadığından haram yeme şansına sahip değil. Siyuları mahcubetmemek
için ne yapsın? Evet … uzun uzun yazıp arasına biraz kıtır atsın. Bu kıtır ürünün tuzu biberidir ve o da bunu yapıyor, sende okurken keyif
alasın diye.  Sen ne yapıyorsun?” Yalan söylüyor diye cakcuk edip onu ağlatıyorsun Hayserili sucuk. Öfkelenmiyorum, sadece kafiye
uyduruyorum. &+^/*=+
Öfff banada sıkıntı geldi haaa! Buraya kadar okuyan bahtsız varmı acaba? Boş veeer, kendi kabahati ve kısa kesiyorum. …
 
Sefgili Eyüp, öpüyorum diyeceğim de … epeyce öptüm galiba. Kucaklayayım bari, üstelik muhabbetle. Karakaşlarını çatma mavzer gibi.
Unuttum ilave ediyorum. Çok geç kalmışsın, bir an önce yalan söylemesini öğren. Teymur yardımcı olabilir. Kuyruklusunu öğrenmek
istiyorsan bana gel ..                                                                                               Ağa 
 
 
 
Sunday August 04, 2013 11:28 AM
Subject: Re:Arkadaşım Adil Karcı’dan “NANELİ ŞEKER”
(ALDI EYUP)
 

 Ağam,

İki yaşlı adam yıllar sonra karşılaşmışlar, sohbet etmişler. Birisi diğerine sormuş, “senin güzel bir kızın vardı, o nasıl, ne oldu?” diğeri anlatmaya başlamış: “kızım çok iyi işlerde çalışıyor. Çalıştığı şirketlerin patronlarınına yardım ediyor, onlara asistanlık yapıyor, her işlerine koşuyor. Onlar da kızıma iyi bakıyorlar, ev alıyorlar, araba alıyorlar, dolgun maaşlar veriyorlar.” demiş ve sonra da sormuş: “Senin de bir kzın vardı o ne oldu?” Adam cevap vermiş:” Benim kız da seninki gibi orospu oldu ama ben senin gibi güzel anlatamıyorum.” 

Bazı insanlar meramlarını uzun uzun yazarlar, anlatırlar ama ben bunu beceremiyorum. Onun için de cevaplarım kısa oluyor. Timur’da maaşallah laf çok, yazdİkça yazıyor. Hem ben yalan söylemeyi de bilemiyorum. Anlayacağın idare edip gidiyorum.

 
 
Ne diyim birader…söyleyince kızıyor.
TS
 
 
 

 


Bu da benden bir becereste..“yersen tabii”
Dostmudur düşman mı, düşte görürsün.
Tekmeyi atarsa, döşte görürsün.
Her düşte gördüğün gerçek zannetme.
Kuşun “şahin” midir, duşta görürsün…
                             El-Katır-az kuşçusu  Ağa
Sent: Sunday, July 28, 2013 5:58 PM
AY
(ALDI TIMUR) 
“Düşenin dostu olmaz demişler, düş de görürsün
Sen o zaman dostları, düşte görürsün”
 
 
 


Saturday, July 27, 2013 4:38 PM
AY

 

(ALDI  Ağa) 
Capitano,
Cevap basit. Fotoğrafı, affedersin mabadını aya dönerek eğilip, bacak arasından çekmiş besbelli.
Ayın yarısının karanlık görünmesinin nedeni de; muhtemelen gökyüzünü temaşa eylemek arzusuyla 
gece yarıları tiz-i reftar olup dama tırmanır iken bir yandan da düşen tumanının uçkuru ile becelleşen
Tümür nam kişinin sağ el başparmağının objektifi kısmen kapatması olayıdır.
Tumanını giymeye fırsat bulamadı veya fotoğraf çekerken uçkur elinden kaçtıysa eğer,  senaryo da
başparmak rolünü başka bir aktöre devretme zorunluğu var demektir, beni çok zorlama…
 
Capitano umarım anlaşılmıştır. Çok gayret edersem ben de biraz anlıyorum. Anlaşılıyor sa hımmmm
demen yeterlidir. Sana bunları yazıyorum ama, bi yandan da bu Hastirolog Tümür nam müneccim den
fena halde tırsıyorum. Sağı solu hiç belli olmaz muhteremin, kızar sa tutup bir “berceste” patlatır ki, kulak
 tozuna indirilmiş bir darbe-i şedide, yanında Saba Melikesi Belkısın öpücüğü mesabesinde kalır.
Adam, yani muhterem de herkes gibi şiir yazsa neyse…Bir b.k anlamasak ta; aslansın, kaplansın,
şair-i âzamsın ve dahi gerçekten ve tam bağımsız muazzamsın deyiverirdik. N’olcek yani? Nasıl olsa
bir b.ktan anlayanlar da, anlıyora yatanlar da, anladığını sananlar da  vardır bu dünyada. Meselâ…
Capitano, sevgilerimiz yoldadır.Tümür seninkiler de…..                                                             NURİ                                                           
—– Original Message —–
 
 
Sent: Saturday, July 27, 2013 9:14 AM
AY
 

(ALDI AHMET) 

Bu ay niye ters duruyor?
Teleskopla mı çektin resmi Ahmet Bolukbasi

 

 

Sent: Monday, November 14, 2011 7:00 AM
SUSKUNLUK YASASI ve O (benden bir şiir)

(ALDI  Ağa)
Vallahi bravo Salih… Arada bazı şeyler anlıyor gibi oluyorum…
Timur usta, sen ne diyorsun bu hususta?

14 Kasım 2011 13:42 tarihinde salih yurtbasi <salihyurt@yahoo.com> yazdı:

 

 
 
 
     (ALDI SALIH)
                 SUSKUNLUK YASASI  ve  O
 
       Yığınlar;  sessizlik çıkmazında
       uzun, bayıltıcı siestalarının gevşekliğine gömülmüş.
       Onulmaz suların  dibine,  dalarken
       dikine.
       Dolanan palamar
       usul usul, azar azar
       sesler kısılmış, suskunluk yasası
       aşikar.
       Yüzler ekşiyor
       buruşup.
 
       Akıntıya çekilen kürekler pasaklı yörüngelerde kaybolmuş
       karartmış kabaran gri bulutlar ortalığı.
       Kimileriyse isyanlarında pusmuş
       erirken yanıyor
       tutuşup.
 
       Bir çift çatık kaş
       ve sert gözler, tut ki alev seli.
       Üstüne üstüne, dondurucu hoyratlıkla
       ıkınarak
       vurulan kamçılar
       ne yazar.
       Kurtuluşun acı dolu savaşımıyla
       O
       kendi doruğunda ışıltılı
       korkusuz yaşıyor
       vuruşup.
 
       Salih R. Yurtbaşı
 
 
 (ALDI TİMUR)
Sevgili Nuri agam:
Azmedince yazılarını pekala iletiyorsun işte. 
Bu durum genellikle porno sitelerinde çok dolaşanlarda görülüyor. Sana nasıl musallat oldu anlamış değilim.
Saniyen, destur istemeden de zırt pırt adres değiştirme.
Her şeyi devletten beklemiyelim birader…
Bir kucaklandın ki o kadar olur.
Sırıtaraktan,
Timur
 
 

 


 

Sent: Wednesday, November 23, 2011 8:44 AM

(ALDI NURİ)

Sevgili Selahattin ve Metin,
İntenetle başım dertte. İki tane g-mail adresim var, iki adresimle bir iletiyi doğrultamıyorum. Çoğunlukla
hacettepe70 refüze ediyor…akim kalan çok teşebbüsüm oldu. Bu sitenin başında Tümür denen bir adam var,
doğrusu biraz ondan  şüpheleniyorum. Eğer denemeleri bir tutturabilirsem “ki tutturdum” yeni yazmaya
başladığım postmodern şiirlerimle duman edeceğim onu. Ayrıca şiirlerimi okuyacak birileri de ayağını
denk alır belki.
Şimdilik Orhaniye koyunda dümen tuttuğum “Ahmet dümendi değil mi?”yatımın fotoğrafını gönderiyorum.
Dümen tutarken bu fotoğrafı nasıl çektiğimi de bi zahmet Yücel veya Eyüp açıklasın.
Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.
 
Not:Sevgili Aykan için Yücel’e yazdığım kutlama ve Nurhan’a yazdığım geçmiş olsun dilekleri de zamanında
ulaşmadığı için şimdi yeniliyorum…                      
Selahattin ve Metin sizleri özledim.
 
 
 (ALDI  Ağa)
Sevgili Armağan:
Alışkın değilim bu tür atıflara. Mahcubiyetimden kızardım ki, yeni gelin haltetmiş. Bir görsen  yüzümü sanki çükündür*, 
Bir de sağolsun, Selo gıdıklar arada bir beni böyle.
Selo deyip geçme haaa! topun ağzına bi koyarsa Recep olsan kaç yazar?
 
Armağanım, bizim sallamalarımızın kıymeti harbiyesi yok, seninde ifade buyurduğun gibi atışma. Blog’umuz yohtir,
book’umuz yohtir, satır kesmez b.kumuz yohtir… Höt diyene, zöt, zırt diyene, pırt…Bizde yazarlik mazarlikte yohtir,
göğüs cebimize rahmetli anamızın “elemtere fiş, kem gözlere şiş” diyerekten iliştirdiği, çörek otu, tavuk boku, yedi
delikli boncuktan mamul kuvvatlı nazarlık vardır ki, bakanların çarpıldığı “başbakan ve vekillerin aldırmadığı” o eski
nevcivanlık (!) dönemimizde dahi, kem nazarlardan korumuştur bizi elhamdülillah… 
 
Bergüzar kardeşim, bedzebanlara ve gabîlere şaka yapmak, affedersin çölde yolunu kaybetmiş kutup ayısına adres
sormak gibidir, ne yapacağı belli olmaz. Şükür grubumuzda mugalata yapılabilecek, sataşılabilecek, aynı rezonansta
olduğumuz gözel âdemler var, var da bin dokun, bir ah işit kâseyi fağfurdan. Dokunmak değil, dürtmek te az geliyor
bazılarına. Hele bu Teymur nam kişinin ağzından bir çift laf alabilmek için değil dürtmek, iyice harpazlamak şart oluyor.
Öyle ” zavallı bir hekimiz, sosyete kim biz kimiz, uçkurumuz kopunca, elde kaldı ipimiz” gibi yakınmalarına inanma.
“Fakir-i pür taksir” mahlasını kullanması da seni yanıltmasın. “Medh-i zem” denen bir deyim vardır: Birisini övüyormuş
ayaklarında halletme sanatıdır. “Falancayı da çok severim ama” diye başlayan cümleden korkacaksın, çünki birazdan
infaz başlayacak demektir. Teymur’dur tam tersini yapar, kendisini zemmederek başlar cümleye. Sen gerisini getireceksin,
yani cümlenin methiye bölümünü tamamlayacaksın. Nasıl ama? Tam ustaya göre bir taktik. Diyeceksin ki, veya demelisin ki: “Heyy Teymur Usta bu kadar haksızlık etme kendine günahtır, zulümdür. Sen var ya sen, şartolsun ki bi tanesin. Pek bi
değerlisen, amma velakin farkında değilsen ‘bal kibin farkında da çaktırmıyor, bir de senden duymak hoşuna gidiyor, devam et” 
Senin gibi hoş sohbet, münasebeti tatlı ‘laf bulamayınca devreye Hacivat girer’  senin gibi nüktebaz, senin gibi düz.. pardon
dilbaz, senin gibi şahbaz, senin stilinde gülmece yazan az bulunur be kardeşim. Telesikopunla gökte boşuna yıldız arama,
aynaya bakman yeter, şavkından gözlerin kamaşır billahi” gibi…Senden benzeri bir methiye alamazsa anında birşeyler
mırıldandığını farkedersin ve eğer çok dikkatli dinlersen “n’olcel cühela hıyarlar, bi b.ktan anlamazlarki” dediğini duyarsın.
–Laf aramızda— Yüzüne söyleyemiyorum ama gerçekten bütün methiyeleri de hakediyor herif. İtiraf edeyim biraz
kıskanıyorum galiba. Sen bunları duymuş ol, fakat kendisine çaktırma yine de. Ama şunları söyleyebilirsin: “Ankara’ya
geldiğinde mutlaka fakirhaneye bekliyorum. Çırak önlüğümü kuşandım, ibriğimi hazırladım.Şayet müsaade buyurur sa
eline su dökmek muradındayım.” ‘Bana birisi bu lafları etse, ne haltederim bilmiyorum’
 
Eyüp’e gelince, neresinden tutayım birader? Mütekaid olunca bir hoş oldu . Uyarılara cevap eşiği fevkalade düştü.
Garip garip şeyler yapmaya başladı. Saz imal ettiğini ve hatta beste yapıp çaldığını iddia ediyor. Maamafih biz de
çocukluğumuzda tahtadan tüfek, keçi b.kundan fişek yaptık, fakat  ateş etmeye kalkacak kadar saçmalamadık.
Ama bu yetmişine merdiven dayamış mülevves, “Teymur’dan alıntıdır” iddiaları doğruysa, home-made oyma sazıyla
Türk Halk Müziğini taammüden katlediyor, enazından teşebbüs halinde demektir. Bununla da kalsa iyi. Ürünlerini (!)
Teymur’u da kullanarak “kitap içi sandviç formuna sokulmuş SİDİ yöntemiyle”  sevgili America’mıza sokuyor.
Son zamanlarda da sanki marifetmiş gibi bisikletle dolaştığını tevatür etmeye başladı. Bana kalırsa, o, karda yürürken
kırt, kırt eden Peyroni’li bacaklarıyla ancak yürüteçle dolaşabilir. Üç tekerli bisikletle??? Belki…
 
Samsung Yücel’i takip etmekten, güzel kızlarımızın, damadının ve yeğeninin  göğsümüzü kabartan başarılarını  takdirle
izlemekten, alkışlamaktan yorulduk, onlar yorulmadılar. Maaşallah.
 
Capitano’ nun yeri ayrıdır. Her ne kadar islimbotuna hiç binmemiş, bostanının mahsullerini hiç tatmamış ve sadece
fotoğrafta görmüş olsak ta, elbet bir gün bir yolunu bulup, rüzgarla da olsa bana bunların kokularını da göndereceği
umudumu hiç kaybetmedim…
 
Armağancığım selamlarımı ve sevgilerimi yolluyorum.                                                                                      Ağa 
 
Çükündür*= Karadeniz bölgesinde yetişen kırmızı renkli bir pancar cinsi.
 
 
( ALDI TİMUR)
Azizim Salih:
Bak yine kızdın işte..
Sen uyma onlara birader… Yaran kısmı okur okur da okumamazlıktan gelir. Sen yaz şiirini, at denize
balık bilmezse alık bilir.
Biraz emekli olayım, bak görürsün, sırf bazılarına eziyet olsun diye ben de yeniden yazmaya başlayayım diyorum.
“Amerika seyahatnamene” gelince; eninde sonunda ağzının payını vereceğim. 
İt kovalamaktan et satmaya vakit bulamıyoruz ki Salihciğim.
FPT Timur
 
 
(ALDI SALİH)
 
Yücel; şiirlerini bana yollayabilirsin.  Ben de artık Varlık Dergisine yolluyorum
zaten,  beğenilirse yayınlanır.  Yayınlanmazsa da canları sağ olsun.  Yine de
(emeklilerin) şiirini  analiz etmeleri güzel bir şey.  En azından onu okuduklarını
gösterir.  Ya hiç okumayanlar.  Onlara ne demeli?  Biraz boşa yazıyoruz gibi
geliyor bana.   Örneğin; her gün 2-3 saatimi ayırarak bir hafta da yazabildiğim
(Kızgın Adamın…) isimli mizahı yazımı, anladığım kadarıyla Timur, Selahâttin Selim
ve sen (belki) dışında okuyan olmamış.  Onun da 1. bölümünü.  Herhalde uzun
bulundu.  Ama bu (aktarılan) değil, (yaratılan) bir yazı.  Kendim çalıp, kendim
oynadıktan sonra ne kıymeti kalıyor.  Şu kısa serzeniş yazısını bile okuyacak kişi
sayısı bir elin parmaklarını geçmez eminim.   Artık yeni bir durum değerlendirmesi
yapmak gerekecek herhalde.
Salih
 
 (ALDI YÜCEL)
 
Emekli olmak kötü birşey galiba.
En iyisi hiç emekli olmamak.
Baksana emekliler neler neler düşünüyorlar.
Halbuki ne halisane düşüncelerle dizelere dökmüştüm ben hislerimi.
Salih, bundan böyle şiirlerimi bir tek sana göndereceğim.
Emekliler ellerindekilerle idare etsin.
Yücel
 
 (ALDI  Ağa)
3 Aralık 2011 00:28 tarihinde Nuri Kale 
Azizim Tümür;
Her nekadar muhatabın ben değilsem de, aziz Yücel’in engin denizlerde acımasızca hem tek başına ve hem de yalnız bıraktığı gariban balıkçının halet-i ruhiyesine biraz kafa yormuş birisi olarak, bir kaç kelam da ben etmek istiyorum.
Balıkçı muhtemelen soğuk bir kış gününde “şubat ayı olabilir” denize açılmıştı. 
Ayazı yiyen yumurtaları da ta omuzlarına kadar zıpladı “kremasterik refleks”. Soğuktan
kamışını bile “oltasının”kavrayamayan, yumurtaları omzunda bir balıkçı aşk mi. kadın mı düşünür bre Tümür’um?
Dikkat et, balıkçı balık tutmayı da hiç düşünmüyor…
Bana kalırsa bu adam balıkçı  falan değil. Bizimle kafa buluyor. Böyle balıkçı mı olur? Ernest Hemingway bile böyle döktürmedi be……………………
Azizim Tümür, bu şairler anlaşılmaz ve gayetle öfkeli oluyorlar…Tikkat etmek gerekiyor. Tikkatli ve tetikte ol….
Sevgi ve selamlarımı yolluyorum.               Ağa
 
 
 
 (ALDI TİMUR)
Azizim Yücelciğim be..: 
Şiirdindeki balıkçı bu kadar düşünür de aklına hiç mi aşk, meşk,  kadın neyim düşmez. ?  Yoksa bu balıkçı gey mi ?  Olsun…insan gey olmayla..insanlıktan mı çıkar… Kılacağı namazı bile düşündürmüşsün adama da bunu düşündürmemişsin yahu..töbe töbee..
Bir de “YALNIZ  ASTRONOM” şiiri yazar mısın sevabına. Millet gecenin ıssızlığı neymiş bir anlasın. 
Yazacağın şiirde, yakından bir kokarca geçsin, astronom nefesini tutsun (püskürtülmeyim diye), uzaktan bir tilkinin retinası pırıldasın, gölden cup diye bir balık zıplasın, komşunun köpeği gök bakıcının ayağına işesin, soğuktan eli ayağı, bilgisayarı dönsün, çişi gelsin,  daha neler de neler olabilir. Bir “Yazacam” de, sana fikir püskürteyim. Sen yazmayacaksan Salih’ten şeydecem..o aşktan meşkten anlıyor.
Kafiye, redif,cinas da isterim. Göz belertip ufka bakaraktan, bas-bariton bir sesle, arkada gitardan bir “largo” ile okunsun bu şiir..genç kızlar iç çeksinler.. Sarhoşlar “of anam !.” narası atsınlar.
Eşek değiliz ya, Türkiyemiz’e geldiğimde seni bir güzel tazmin ederim..
Antep fıstığı gibi sırıtaraktan :)
FPT Timur
 
 
 
 
 
From: salih yurtbaşı
Yücel,  Yalnız Balıkçı’ nin dizelerini bir şiir sever olarak
duygu seli içinde okudum.  Şiiristan’ a (Yazar Salih Bolat’ın
benzetmesiyle) sen benden çok daha önce girmişsin.
Devam et hocam.  SY
 
— On Fri, 12/2/11, Yücel Tanyeri  wrote:
 
From: Yücel Tanyeri 
Bir şiir de benden:
(ALDI YÜCEL)
YALNIZ BALIKÇI
 
 
Ne hisseder bir balıkçı engin denizin ortasında
Ve ne düşünür acaba bu balıkçı tek başına.
Ne hayaller kurar kim bilir o ortamda,
Ne sorunlarını çözer kim bilir sonsuz gökyüzü altında.
Hiç geçmeyeceğini mi sanır acaba zamanın
Veya hayalini mi kurmaktadır acaba
Saat kaçta ulaşacağını bilmediği bir limanın.
Düşlemekte midir acaba tadını
Akşam arkadaşıyla içeceği bir kadeh rakının
Veya kurmakta mıdır acaba hayalini
Kıble’ye dönüp kılacağı bir yatsı namazının.
Düşünmekte midir dersiniz
Teknenin nasıl ödeyeceğini bilmediği borcunu
Ya da keyiflenmekte midir acaba düşünüp
Lokantacıdan akşam tahsil edeceği alacağını…
Mırıldanmakta mıdır dersiniz neşeli bir şarkı
Ya da tutturmuş mudur mu acaba yanık bir türkü.
Kızmakta haklıdır muhtemelen
Top peşinde koşmakta olan haylaz oğluna
Ya da dua etmektedir belki de
Hastanede yatmakta olan torununa…
İlgilenmekte midir acaba geçen bir karabatakla
Veya dalga mı geçmektedir acaba pes peşe gelen dalgalarla…
Farkında mıdır acaba çalkantılı dalgaların sesinin
Sıcağından korunmaya çalışmakta mıdır acaba üstündeki güneşin.
Korkar mı acaba derinliğinden denizin
Veya ürperir mi dersiniz serinliğinden bir meltemin.
Işıtır mı acaba sesini akşam çıkan rüzgârin
Veya kuşkusunu duyar mı acaba
Peşinden gelecek bir fırtınanın.
Hisseder mi acaba ısısını dudağındaki sigaranın
Açıktığının farkında olur mu dersiniz karnının…
Sever mi sanırsınız her gün gördüğü engin koyu lacivert’i
Veya özlemekte midir dersiniz nadiren gördüğü pembe’yi.
Tuzunu fark eder mi dersiniz dudağına değen suyun
Ya da kokusunu hissetmekte midir acaba yosunun…
Ne yapar gerçekten bir balıkçı
Engin denizin ortasında.
Hele bi de iki saatlik yolu varsa
En yakın limana…
 
Sahi neler hisseder dersiniz
Bir balıkçı yalnız ve tek başına
Kuşluk vakti,
Denizin ortasında… 
 
Yücel Tanyeri, Sinop 2008
 
(ALDI Ağa) 

Sent: Wednesday, November 23, 2011 8:44 AM
Sevgili Selahattin ve Metin,

İntenetle başım dertte. İki tane g-mail adresim var, iki adresimle bir iletiyi doğrultamıyorum. Çoğunlukla
hacettepe70 refüze ediyor…akim kalan çok teşebbüsüm oldu. Bu sitenin başında Tümür denen bir adam var,
doğrusu biraz ondan  şüpheleniyorum. Eğer denemeleri bir tutturabilirsem “ki tutturdum” yeni yazmaya
başladığım postmodern şiirlerimle duman edeceğim onu. Ayrıca şiirlerimi okuyacak birileri de ayağını
denk alır belki.
Şimdilik Orhaniye koyunda dümen tuttuğum “Ahmet dümendi değil mi?”yatımın fotoğrafını gönderiyorum.
Dümen tutarken bu fotoğrafı nasıl çektiğimi de bi zahmet Yücel veya Eyüp açıklasın.
Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.
 
Not:Sevgili Aykan için Yücel’e yazdığım kutlama ve Nurhan’a yazdığım geçmiş olsun dilekleri de zamanında
ulaşmadığı için şimdi yeniliyorum…                     
Selahattin ve Metin sizleri özledim.
NURI 2
 

 

NAZIM KARADAĞ’DAN “YILDIZLARARASI” (“INTERSTELLAR”) FİLMİNİN ELEŞTİRİSİ

Sayın Hocam,

 
Filmi izledim, başarılı bir film;
Amacı itibariyle İnsanoğlu Gezegeninin eninde sonunda zamanını dolduracağına ve yıldızlararasına açılmamızı konu almakta,
 
Film belgesel tadında değil (olmaması da gerekli),
 
Yıldızlararası seyahate için biyolojik saat ile oynama fikri mantıklı,
Seyahat esnasında kullanılan yakıta bir gönderme yapılmamış (Bu sorunu solucan deliği ile çözülmüş) bu açıdan ?
Solucan deliğinden geçme fikri hala teoride var (ancak sağlam olmayan bir teori), solucan deliklerinin uzay-zaman boyutunda daha kestirme koordinat ekseni ile yolculuk etme fikri var, ancak bunun fiziksel olarak nasıl gerçekleşeceğine dair bir öngörü tam anlamıyla yok (henüz yok).
 
Varsayalım solucan deliğinden etkilenmeden geçtik başka bir yıldız sistemine ulaştık ve filmde konu olduğu gibi sistemde bir de karadelik var!
Karadelik aslında bir kütleçekim alanı olarak kendisini sergiler, Bizim yıldızımızın hacmini ışığın bile kurtulamayacağı “kurtulma yarıçapına” sıkıştırırsak olur bize karadelik.
Tüm gezegenler yine aynı yörüngede dönmeye devam eder (Işıma basıncının oluşturduğu itici etki, karadeliğin durmadan kütlesinin artması hesap dışında bırakılırsa…)
 
Ancak bir karadeliğin içerisine girmek mevcut fizik bilgimiz ile hayal,
Bunun ana nedeni karadeliğe yaklaştıkça (Güneşe göre üstel oranda dik bir yokuştan aşağı inmek gibi…) kütle çekimi muazzam artar. Şuan elimizdeki bilgiler bunu net olarak kanıtlamakta (Özellikle Chandra Uzay Teleskopundan gelen X-ışını bilgileri…)
Karadeliğe yolculuğumuz başladığı anda uzay gemisinin ön tarafı ile arka tarafı (karadelik yönündeki her bir atomik derinlik diyebiliriz) farklı gravitasyonel (kütle çekimsel)  farka maruz kalır, Karadeliğe yaklaştıkça gemi maruz kaldığı bu iç ivmeden dolayı parçalanır ve karadeliğin olay uykuna (ışığın bile kaçamayacağı çap) gelmeden önce atomik parçalara bölünür. Atomik parçalara bölündüğünde gravitasyonel etkileşim düşeceğinden dolayı (hala mevcut ve karadeliğin toplam kütlesi ile de ilişkili) bu formda yutulur. Yutulma öncesi tıpkı otobanda giderken 5 şeritli yolun 1 şeride düşmesinden kaynaklı atom-atom etkileşimleri meydana gelir, bu da X-ışını olarak karadelik olay ufku üstünde enerji salınımına neden olur. Bu ışınım Karadeliklerin imzası olarak tanımlanır. Chandra Uzay teleskopu temel olarak bu X-ışınlarının konumlarından olası karadelikleri belirlemekte;

 
 
Kısacası karadeliğin içine dalmak iyi bir fikir değil. Peki oldu oldu içine daldık (postüla), içerisindeki maddenin bilenen madde olmadığını düşünebiliriz, Buradaki fiziksel sorun zamanın olmaması!
Zaman tanımı olmadığı için maddeyi grupladığımız fermiyon, bozon gibi sınıflandırmaları yapmak güç hale gelmekte (bozon olma ihtimali daha yatkın gelir, bozonlar aynı enerji durumunda bulunan parçacıklardır, ışık gibi…)
Karadelikler Stephen Hawking’in de ele aldığı gibi Enformasyon teorisi ile de incelenmekte (Karadeliğe giren bilgi ne olur,…).
 
Filmde ele alınan Kütle çekim dalgası ile haberleşme olabilir ancak bu kadar nokta atışı olması ve zamanda geriye doğru hareket etmesi ?
Kütle ve kütle çekimi zamana bağlı bileşenler ve zamanda geriye doğru hareket doğrudan ışık hızı ile ilişkili (Işığın hızına bir kütlenin ulaşması şuan ki bilgimiz ile imkansız, (Hesaplamalarda imajiner-sanal sayı yani karekök içerisinde “-” ifade çıkmasından dolayı gerçek uzayda yok…)
 
Lorentz dönüşüm formülü ele alındığında ışığın hızına ne kadar yaklaşırsak üstel oranda enerji harcamak zorundayız ayrıca bu toplam kütlemizle de orantılı! Bu da ışığın hızına erişemeyeceğimiz bir kütleyi tanımlamakta.
 
Filmde bir de gezegen indiklerinde 1 saat içerinde geçen yıllar!?
Bunun mümkün olabilmesi için gezegenin kütle çekiminin muazzam olması lazım!
Geminin dayanımı olduğunu varsaysak bile gezegenin üzerine inmeden yörüngedeyken canlı yaşamı son bulur.
Ayrıca Atmosferinin çok ince olacağını (Aslında o büyüklükteki bir gezegenin bir gaz devi, bir yıldız olacağını) söylemek daha mantıklı…
Ayrıca bu büyüklükte zaman farkını oluşturan bir gezegen kütlesinden o kadar küçük bir gemi ile havalanmak mümkün değil (Karşıt madde kullanmıyorsa…)
İkizler paradoksunu anlatmak için iyi bir metot gerçi…
 
İniş yaptıkları gezegendeki dalgaların yüksekliği ile hızı da ayrı bir sorun,
500 metreden daha büyük bir dalganın hareket hızının saatte 500km/saat olmayacağı kesin,
 
Sonuç olarak, Güzel başarılı bir film, dediklerimiz olsaydı belgesel olurdu :) O yüzden Bilimi sevdirmek için ve hayal gücü için oldukça yararlı izlenesi bir film.
 
Benim gezegenler arası seyahat fikrim (tamamı benim düşüncem değil tabi ki), İnsan gibi büyük kütlelerin değil DNA gibi temel bilgilerin transferi…
Filmde embriyo şekilnde ele alınmış ancak o bile uzay seyahatlerinde korunmayabilir. Onun yerine bir virüs ile birleştirilmiş ve canlıların DNA’larına eklenebilen bir veri transferi daha mantılı gibi ( Gerçi ortaya çıkan şey  insan olmayacak Şey+İnsan…) Bu da ilkel bir fikir antreman yapmak lazım… :)
 
Saygı ve Sevgilerimle.

 

Yıldızlararası (Interstellar) Filminin Bilimsel Analizi

 

Yıldızlararası (Interstellar) Filminin Bilimsel Analizi

Sanat ve Edebiyat Eserlerinde Bilim…

14 Nov, 03:51 –

7 Kasım 2014 tarihinde vizyona giren Yıldızlararası (Interstellar) filmi, senenin en çok beklenen filmi olarak büyük ses getirdi. Belki gişelere beklediği hızlı girişi yapamadı ve ABD’de Disney tarafından yapılan Büyük Kahraman 6 (Big Hero 6) isimli filmin gerisinde kaldı ama yine de gerek içeriği, gerek kurgusu, gerek görsel yapısı, gerekse de Evrim Ağacı olarak buradaişlediğimiz gibi bilime olan katkılarıyla önemli miktarda ses getirmeyi başardı. Öyle ki, kolay kolay bilimkurgu filmlerini beğenmeyen, Dünyaca ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’dan bile, buradan okuyabileceğiniz gibi bol miktarda övgü aldı. Filme yöneltilen ve hem destekleyen, hem de karşı olan sayısız eleştirinin yarattığı toz fırtınası yavaş yavaş dinerken, biz de filmin bilimsel olarak bir analizini sizler için yapmak istedik. Ayrıca filmin sonunda, karadeliğin içerisine girildiğinde ne olduğunu ve neler anlatılmaya çalışıldığını da, anlamayanlar için açıklayacağız. Umuyoruz ki faydalı olacaktır.

İlk olarak şunu söyleyelim: bu bir belgesel değildir, bir bilimkurgu filmidir. Dolayısıyla ele alacağımız eleştiriler, Kesin ip var or’da!” diyormuşuz gibi anlaşılabilir. Fakat amaç bu değildir. Bilimkurgunun amacı, hayal gücünü tetikleyerek bilimin ileride görebileceği gerçeklerle ilgili ufkumuzu açmaya çalışmasıdır. Sadece salt bir sanat eseri olarak görüp tüm bilimsel doğasından sıyırmak, tamamen bilim olarak görüp içerisindeki noktaları abartmak kadar hatalı olacaktır. İkisi de yanlıştır. Dolayısıyla, mutlaka filme gitmenizi ve son yılların (hatta belki tüm zamanların) en başarılı bilimkurgu filmlerinden biri olduğunu düşündüğümüz Yıldızlararası‘nı izlemenizi tavsiye ederiz. Biz tek kelimeyle “bayıldık”. Özellikle sayısız bilimsel gerçeğin dahiyane bir şekilde aktarılması, filmi diğer pekçok bilimkurgu filminden ayıran çok özel bir nokta. Ancak filmin büyüleyici doğasından sıyrılıp “Ya acaba?” sorusunu sormaya başladığınız anda, artık bilimkurgu veya sanat değil, bilim yapıyorsunuz demektir ve bu yazımız, size katkı sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Dolayısıyla sanatın bittiği yerle bilimin başladığı yeri iyi ayırt etmek gerektiği kanaatindeyiz. Benzer şekilde, Evrim Ağacı ekibi olarak filmin harika olduğu konusunda hemfikiriz. Ancak bu, bilimini analiz edip hatalarına değinemeyeceğimiz anlamına gelmiyor.
İkinci olarak filmin en önemli yapımcısını tanıyalım: konuyla ilgili daha önceki yazılarımızda da işlediğimiz gibi, filmin baş yapımcılarından olan Kip Thorne, kütleçekim fiziği ve astrofizik konularında araştırmalar yürüten, Stephen Hawking ve Carl Sagan gibi büyük bilim insanlarıyla uzun zaman arkadaşlıkları ve ortaklıkları bulunan (Sagan’ın Contact kitabına katkılarda bulunmuştur), Dünya’nın en önde gelen üniversitelerinden Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (Caltech) 2009 yılına kadar Feynman Teorik Fizik Profesörlüğü unvanını taşımış, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi’nin astrofiziksel çıkarımları konusunda Dünya’nın en önde gelen araştırmacılarından biri olan kişidir. Araştırmaları kütleçekim dalgaları, karadelik kozmolojisi, solucan delikleri ve zaman yolculuğu, göreli yıldızlar, çok kutuplu momentler ve benzeri konular üzerine odaklanmaktadır. Hatta Thorne, “solucan deliği” konseptinin günümüzdeki en önemli araştırmacılarından biri olarak bilinmektedir. Akademik hayatı boyunca 150’den fazla makale yayınlamış, Karadelikler ve Zaman Bükümleri: Einstein’ın Muhteşem Efsanesi başlıklı popüler bilim kitabıyla halka bilimi sunma konusunda önemli çalışmalar yürütmüştür. Halen bilimsel araştırmalarını sürdürmekle birlikte, bilimi ve kendi sahasını ilgilendiren bazı konularda da danışmanlık yapmaktadır. Yıldızlararası ise bu konudaki kariyerinin şimdilik doruk noktasıdır. Hatta yukarıda verdiğimiz yazılardan da okuyabileceğiniz gibi, sadece bu film için Yıldızlararasının Bilimi (The Science of Interstellar) isimli bir kitap yazmıştır. Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisi, Ulusal Bilimler Akademisi, Rus Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Cemiyeti gibi en önde gelen bilim ve felsefe gruplarına üyeliği bulunmaktadır. Bugüne kadar birçok ödüle layık görülmüştür; bunlardan birisi de 2009 yılında aldığı Albert Einstein Madalyası’dır.
Kip Thorne
Genel Olarak Film
Burada yaptıklarımız, elbette çok teknik olan detaylardır ve birçok normal izleyiciyi en ufak derecede etkilemeyecektir.Yıldızlararası, burada saydığımız bütün eleştirilere rağmen, bilimsel birçok konuyu oldukça isabetli (en azından bugüne kadar yapılmamış bir şekilde isabetli) işlemektedir. Bu açıdan, film sektöründe önemli bir köşebaşı olacağı kanaatindeyiz. Fakat eğer ki filmi izledikten sonra, detaylarıyla ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz, bu yazımız faydalı olacaktır. Burada filmi övmekten ziyade (zira bu yeterince yapıldı) olumsuz eleştirilere odaklanarak bilim boyutunu irdeleyeceğiz.  Kip Thorne gibi muhteşem bilim insanını tanıdıktan sonra, filme odaklanabiliriz. Bu noktadan sonra bol miktarda içerik bilgisi (spoiler) verilecektir, kendi tercihinizle okumaya devam ediniz.
Filmin konusu tekrar etmeyeceğiz; zaten artık birçok kişi tarafından biliniyor. Çok çok kısaca toparlamak gerekirse: film, yakın gelecekte geçiyor. Çeşitli sebeplerle insan popülasyonu büyük oranda kırılıyor ve Dünya yaşanılmaz bir hale geliyor. Bunun üzerine NASA’dan arta kalan bir grup bilim insanı, uzun soluklu bir projeye imza atarak yeni bir yaşanabilir gezegen bulmaya çalışıyorlar. Ancak elde yeterince veri olmadığı için, birçok gezegene öncül astronotlar gönderiyorlar. Film de, bu önden gönderilen astronotların bir kısmının Dünya’ya gönderdikleri verilerden yola çıkarak en iyi koşullara sahip olan gezegene gidip kolonileştirmeyi hedefliyor. Bu sırada birçok olay yaşanıyor elbette…
Evrende Yolculuk ve Solucan Delikleri
Filmle ilgili en temel sıkıntı, birçok filmin düşmek zorunda kaldığı hata: mesafe sorunu. Yıldızlararası, bu konuda birçok filme göre başarılı bir iş yapıyor. Çünkü diğer bilimkurgu filmlerinde, diğer galaksilere gitmek gibi uçuk fikirler kolayca alt edilirken, bu filmde amaç en yakınımızdaki yıldızlara ve çevresindeki gezegenlere ulaşmak. Ancak yine de bu çok zor bir iş. Çünkü şu anda bildiğimiz en yakın yıldız 4.4 ışık yılı uzakta ve eldeki en iyi teknolojilerle bile oraya ulaşmamız 100.000 yıl civarında sürerdi. Kütleli hiçbir cismin ışık hızına ulaşması mümkün değil; ancak olsaydı bile yolculuk 4.4 yıl sürerdi. Filmde, NASA’nın en iyi pilotu olarak tanıtılan Cooper isimli karakter (Matthew McConaughey tarafından oynanıyordu), bunun sadece 1.000 yıl süreceğini iddia ederek hata yapmış oluyor. Çünkü film uzak gelecekte değil, günümüze yakın bir gelecekte geçiyor. Bu kadar yakın bir gelecekte, süreyi 100 kat kısaltacak bir teknoloji geliştirmek ne yazık ki mümkün gözükmüyor.
Film, bu sorunu şu anda gerçekten de Evren içerisinde aşırı hızlı seyahat için tek umudumuz gibi gözüken solucan delikleriyle çözüyor. Bir solucan deliğinin, uzay-zaman düzleminin bir noktasını tamamen ayrı bir bölgedeki bir diğer noktasına doğrudan bağlayan kanallar olduğu düşünülüyor. Ancak şu ana kadar varlıkları doğrudan gözlenemedi; sadece teorik bir bilgi halinde pratik doğrulanmayı bekleyen bir fikir. Fakat eğer ki solucan delikleri varsa, eğer ki bir cismi içine sokabileceğimiz kadar geniş bir açıklığa sahiplerse ve eğer ki onlarla etkileşime geçildiği anda bazı hesaplamaların gösterdiği gibi kendi üzerlerine çökmüyorlarsa (ki bunlar çok büyük ama imkansız olmayan “eğer”lerdir); gerçekten de milyonlarca ışık yılı uzaktaki mesafeleri, buradan bakkala gitmek kadar basit bir şekilde almamız mümkün olabilir. Dolayısıyla solucan deliklerinin varlığı, her şeyi değiştirir. Ancak şu ana kadar buna dair doğrudan bir veri bulunmuyor.
Filmde solucan delikleri, bir kağıdı elinize alıp, iki kenarını birbirine değecek şekilde katladığınızda, birbirine değen uçlar arasında seyahat edebilmeniz şeklinde anlatılmaktadır. Normalde kağıt açıkken, bir kenardan karşıt kenara kadar çizeceğiniz bir çizgi uzun bir yol oluşturacaktır. Ancak kağıt kendi üzerine katlanırsa, aynı yol bir anda kısacık bir sıçramayla alınabilir hale gelir.
Görselde görüldüğü gibi, karadelikler bir solucan deliğine açılan kapı, beyazdelikler ise onun diğer ucundaki kapıdır. Ancak buradaki yazımızdan okuyabileceğiniz gibi, bu sistemin oluşması, beyazdeliklerin pek makul bir fikir olmamasından ötürü oldukça tartışmalıdır.
Washington DC’deki Kongre Kütüphanesi’nin Astrobiyoloji Başkanı olan Dr. David Grinspoon, bunun anlatıldığı sahneyle ilgili şunları söylüyor:
“O sahneye bayıldım. Bu, bir fizikçinin bir solucan deliğini tam olarak nasıl anlatacağıdır! Kip Thorne, bir solucan deliğini tam olarak böyle izah ederdi. Ki zaten solucan deliği fikrini çıkaran da odur. Bilimsel açıdan bu sahne muhteşemdi. Bir fizikçi aynen böyle anlatırdı.”
Görelilik Teorisi Açısından Yıldızlararası ve Karadelikler
Solucan delikleri, Einstein’ın Görelilik Teorisi’nin çıkarımlarından sadece birisi. Ancak bunun etrafında birçok diğer konu da bulunuyor ve film de bunların birçoğuna başarıyla değiniyor. Tabii ki bunların başlıcası, karadelikler ve bu gök cisimlerinin yakın çevresindeki tuhaf fizik yasaları…
Filmin büyük bir kısmı, Kip Thorne tarafından yaratılan denklemlerle ekrana taşınan dev bir karadelik etrafında geçiyor. Thorne, bu yazımızın başında verdiğimiz diğer yazılarımızda görebileceğiniz gibi, bu karadelik için özel bir denklem seti geliştirdi.
Bir karadeliğin yaratacağı temel etkiler filmde isabetli bir şekilde veriliyor. Devasa kütleli olan karadelikler, etraflarındaki uzay-zaman düzlemini müthiş derecede bükerler. Bu da, yakın çevresinde bulunan her şeyin karmaşık geometrik şekillerde gözükmesine ve kütleçekim lensleme gibi çeşitli olgulara neden olur. Bir karadeliğin çekim kuvvet öylesine büyüktür ki, ışık bile ondan kaçamaz. Bu nedenle karadelikler, X-Işını taraması haricinde hiçbir dalga boyunda gözlenemezler, dolayısıyla gözümüze de görünmezdirler. Ancak etraflarındaki cisimler üzerindeki etkilerine bakarak, varlıklarını anlayabilir ve analiz edebiliriz. Thorne, filmdeki karadeliği şöyle anlatıyor:
“Ne karadelikler, ne de solucan delikleri bugüne kadar çekilen hiçbir filmde gerçekten olacakları şekilde gösterilmedi. Einstein’ın Görelilik Teorisi’nin ortaya konmasından bu yana, gerçeğe yakın bir gösterim ilk defa bu filmde yapılıyor.”
Filmdeki karadelik “Gargantua” ve yörüngesindeki gezegen…
Ancak filmde bu konuda bazı hatalar bulunuyor. Karakterler, bir karadeliğe rahatlıkla girebiliyormuş gibi gösteriliyor. Ancak bir karadelik söz konusu olduğunda, sadece “yüksek bir kütleçekimi”nden bahsetmeyiz. Dolayısıyla sadece panellerin titrediği, “Aaargh” diye bağırarak direnebileceğiniz bir kütleçekiminden de bahsetmeyiz. “Muazzam şiddette ve 1 santimetrelik bir mesafede bile pratik olarak sonsuza yakın bir kütleçekimi farkından” bahsediyoruz. Bir karadeliğe girerken, ayaklarınıza etki eden çekim kuvveti, başınıza etki edenden binlerce kat fazla olacaktır. Bu nedenle, bir karadeliğin olay ufkuna giren herhangi bir cisim, sadece birkaç milisaniyede “spagetti” gibi uzayarak atomlarına ayrılacaktır. Dolayısıyla bir “karadeliğin içine girmek” ve bunun hala farkında olabileceğiniz şekilde bilincinizi (ve vücudunuzun bütünlüğünü) korumak muhtemelen imkansızdır.
Filmdeki bir diğer sorun, yine karadeliklerin etrafında gözlenen “zaman süzülmesi” adı verilen bir olay. Yüksek kütleli cisimlerin etrafında zaman, küçük kütlelilere göre çok daha yavaş akmaktadır. Filmin iddiasına göre, Gargantua isimli karadeliğin etrafındaki bir gezegendeki 1 saat, Dünya’daki 7 yıla eşittir. Ancak Imperial College London’da astrofizikçi olan Prof. Dr. Roberto Trotta, bu kadar muazzam bir farkın mümkün olmayacağını iddia ediyor. En azından karadeliğine “etrafında” bulunan bir gezegen üzerinde… Şöyle anlatıyor:
“Böylesine büyük bir zaman farkının oluşabilmesi için, Schwarzschild yarıçapı denen bir mesafede olmanız gerekir. Bu, filmde gösterilenden çok daha yakın bir mesafedir. Böylesi bir kütleçekimine dayanabilecek hiçbir gezegen bulunmamaktadır. Karadeliğin yaratacağı gel-git kuvvetleri, gezegeni paramparça ederdi. Eğer ki bu kütleçekimi altında bir kütlenin üzerine iniş yapmaya çalışacak olsaydınız, o kadar hızlı çakılırdınız ki, hayatta kalmanız mümkün olmazdı. Basitçe, sayılar hatalı!”
Ancak Slate’ten Phil Plait, zamandaki aşırı farklılık konusuna açıklık getiriyor (ki kendisi de öncelikle bu hataya düşmüştü): Bu tür büyük zaman farklarının oluşamaması için, karadeliğin sabit/dönmüyor olması gerekiyor. Fakat filmde, açık bir şekilde, Gargantua’nın müthiş bir hızda (ışık hızına yakın bir şekilde) kendi etrafında döndüğü belirtiliyor. Böyle bir karadeliğin dinamikleri, sabit olandan tamamen farklı oluyor. Bu sebeple de süper hızla dönen bir karadeliğin etrafında zamanın ekstradan yavaşlaması, filmin doğru gösterdiği bir nokta oluyor.
Böyle bir karadeliğin etrafında bir gezegenin yapısını koruyup koruyamayacağı ise net değil. Kip Thorne, koruyabileceğini varsaymış; Dr. Trotta ise ona karşı bir tavır alıyor. Elimizdeki bilgilere göre Gargantua, Güneş’in 100.000.000 katı büyüklüğünde olan bir süperkütleli karadelik. Yani bizim Samanyolu Galaksi’mizin merkezinde yer alan karadeliğin bile 25 katı kadar büyük! Birçok astrofizikçi, böylesine büyük bir karadeliğin etrafındaki hiçbir gezegenin yapısal bütünlüğünü koruyamayacağını iddia ediyor. Fakat bunun matematiksel ispatı henüz yapılmış değil, o yüzden olasılıklar hala masada…
Karadelikle ilgili bir diğer sorunsa, ışıklandırma sorunu… Karadeliğin etrafında bir gezegenin bulunma ihtimali olması bir yana, filmde bu gezegene indiklerinde bariz bir şekilde gün ışığı ve aydınlık gözüküyor. Ancak karadeliğin makul miktardaki çevresinde bir ışık kaynağının bulunması neredeyse imkansız (ki filmde de gösterilmiyor). Üstelik karadelikler, az önce de izah ettiğimiz gibi, ışık yaymıyor, ışığı tamamen emiyor. Bu durumda, gezegeni o kadar aydınlatan ışık nereden geliyor? Bu, filmin bariz hatalarından bir diğeri…
Bu soruna karşı olarak, karadeliklerin etrafındaki akresyon diskleri ve bunların sürtünmesi ileri sürülmektedir. Birikim (akresyon) diskleri, uzaydaki toz parçalarının belli bir merkez etrafında birikmesi sonucu oluşan, neredeyse 2 boyutlu diyebileceğimiz disk yapılarıdır. Bunlar, genellikle daha önceden yaşanan bir süpernova veya benzeri patlamanın ardında kalan madde birikintileridir. Örneğin Güneş Sistemi, Güneş’in doğmasından önce Evren’in bu bölgesinde bulunan bir nebulada oluşan birikim diskinde oluşmuştur. Bu disk içerisindeki malzemeler o kadar yoğundur ki, birbirlerine sürtünerek milyonlarca derece sıcaklığa çıkabilirler. Bu da, etrafa ısı ve ışığın yayılmasına neden olur. Öylesine parlaktırlar ki, milyonlarca ışık yılı öteden bile görülebilirler.
Bunun, filmi savunma konusunda geçerli bir argüman olup olmadığı, veri eksikliğinden ötürü tam olarak bilinmemektedir. Eğer aydınlanma sorunu, birikim diskiyle çözülüyor olsaydı, bu durumda gezegenin aşırı parlak olması ve ışıktan başka hiçbir şey gözükememesi gerekirdi. Ayrıca, aşırı yüksek sıcaklığın gemiyi ve astronotları anında kızartması gerekirdi. Dahası, birikim diskleri müthiş bir hızla merkez etrafında dönerler. Filmde ise gezegen etrafındaki parçacıklar sabit ve durağan gözükmektedir. Fakat yukarıda, filmden bir sahneden verdiğimiz fotoğraftan da görebileceğiniz gibi, söz konusu gezegen, karadeliğin etrafındaki birikim disklerinden (turuncu-sarı gözüken birikintiden) oldukça uzaktadır. Bu nedenle ısı ve ışık sorunu anlaşılabilir olabilir. Fakat bu durumda da, gezegenin karadelikten çok uzak olmasından ötürü, yukarıda sözü edilen devasa zaman farkının (Dünya’da 1 saate karşı bu gezegende 7 yıl) sağlanması pek muhtemel gözükmemektedir.
Ekoloji, Evrim ve Fizyoloji Açısından Yıldızlararası
Filmle ilgili sorunlardan birisi, astrofiziğe çok yoğun bir şekilde eğilirken, filmin asıl çıkış noktasındaki problemin bilimle tamamen uyumsuz bir iddiayı barındırıyor olması. Filmde anlatılana göre müthiş salgın bir bitki hastalığı, insanlığın bütün tarım ürünlerini yok ediyor. Bu nedenle atmosferde yoğun miktarda azot birikiyor ve bu da, oksijen seviyelerini hızla düşürüyor. Dr. Grinspoon, bu konuyu şöyle eleştiriyor:
“Dünya üzerindeki ekolojik bir felaket tanımlanıyor. Bundan bahsetmeleri ve bilinç kazandırmaları güzel. İklim değişimi ve gezegenimizin giderek berbat bir hal alması bariz gerçekler. Dolayısıyla bu iyi bir tema. Ancak bunu temellendirmek için ileri sürdükleri azot birikimi ve oksijen azalması çok hatalı. Gezegensel atmosfer bilimlerinden birazcık anlayan biri, bu zincirleme sürecin tam bir saçmalık olduğunu bilecektir. Bu elbette, işin bilimini bilmeyenler için filmin etkisini azaltmayacaktır. Ancak bunu neden bilen birine sorarak çekmemişler? Kurguyu değiştirmezdi bile; ancak doğru bilgi verilmiş olurdu.”
Filmin evrimle ilgili sorunlarından birisi, daha derin bir sorun. Hem de filmin spot cümlelerinden birinde yatıyor: “Dünya’nın sonu, bizim sonumuz olmayacak.” Bu, çok tehlikeli ve hatalı bir mesaj. Çünkü her ne kadar Dünya’nın dengeleri giderek bizim yüzümüzden alt üst oluyor olsa da, halen gezegenin direnç esnekliği, bizimkinden kat kat fazladır. Yani gezegenimizi etkileyebilecek çok az sayıda doğal olay, tüm yaşamı bir anda silip atabilir. Bunun haricinde bizi yok edebilecek milyonlarca olasılık, Dünya’daki tüm yaşamı silmekten aciz olacaktır. Bu nedenle, spotun önerdiğinin aksine, Dünya’nın bırakın sonunu, dengelerinin bundan birazcık daha fazla bozulması bile, türümüzün sonunu kolaylıkla getirebilir. Bu nedenle, “Nasılsa başka gezegenler var, bize bir şey olmaz.” mesajını vermek büyük bir hatadır. Türümüz yok olacak olsa bile, evrim bir yolunu bulacak ve yaşamı yeni ortam koşullarına göre şekillendirerek adaptasyonu sağlayacaktır.
Bunun haricinde bir diğer sorun, buzdan bulutlar olan (katı halde bulutların bulunduğu) bir gezegen kurgusu. Bugüne kadar ne teorik, ne de pratik olarak böyle bir şeyin olabileceği tespit edildi. Eğer üzerinde rahatça yürüyebilecekleri kadar (ki filmde böyle gösterilmektedir) kütleçekimi varsa, o bulutların da yere düşmesi gerekirdi. Aksi takdirde gezegende rahat rahat yürüyememeleri gerekirdi. Gezegen atmosferlerinde bulunan gazların hiçbirinin katısı, öylece havada asılı kalabilecek kadar hafif değildir.
Bir diğer sorun ise, Neil deGrasse Tyson tarafından alay konusu edilen, filmdeki yumruk yumruğa dövüş sahnesi… Böyle bir sahnenin gerçekte yaşanması pek muhtemel gözükmese de, sorunlardan bir diğeri, Cooper karakterinin maskesinin kırılmasına rağmen dövüşmeye devam edebilmesi. Sadece içinizde tuttuğunuz nefesle biriyle dövüşemezsiniz, birkaç saniyede tükenirsiniz. Benzer şekilde, astronot kıyafetlerine sağlanan oksijen de, soluk soluğa kalmanız için pek uygun değildir. Bu nedenle astronotlar yavaş hareket ederler ve soluklarını sürekli olarak kontrol ederler. Ancak filmde dövüş dakikalarca sürmektedir. Bu durumda o gezegenin atmosferinin iddia edildiği kadar olumsuz olması mümkün değildir. Aslında bu, o gezegende bulunan Dr. Mann tarafından “Birkaç dakika soluyabileceğiniz kadar uygun hava koşulları; ancak ondan fazlası değil.” diyerek kurtarılmıştır. Fakat Dr. Mann’ın başından sonuna kadar yalan söyleyen ve gezegeniyle ilgili tüm gerçekleri çarpıtan bir karakter olduğu düşünülürse, bu iddianın ne kadar geçerli olduğu da tartışmalıdır.
Zaman Yolculuğu Açısından Yıldızlararası
Filmin sonunda, aslında her şeyi başlatanın yine kendimiz olduğuna gönderme olarak, karadelik kullanılarak yapılan bir zaman yolculuğu gösterilmektedir. Bu, teorik olarak mümkün gözükmektedir; ancak sayısız sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Film ise, bunların hepsinden kaçınmayı tercih etmektedir.
Örneğin Cooper karakteri, tüm bu uzay yolculuğunu başlatacak olan “tuhaf kütleçekim alanını” ve kızının “hayalet” olarak tanımladığı, odalarındaki kitapların zırt pırt, durup dururken düşmesine nedeninin, Cooper’ın kendisinin geleceğinde, karadeliğin içerisinde 5. boyuta çıkarak yaptığı bir zaman yolculuğunun sonucunda, Cooper’ın ta kendisi olduğu gösterilmektedir. Yani biz filmi “bugün” içerisinde izlerken, “bugün” yaşanan olaylar, aslında Cooper’ın filmin ta en sonunda zaman yolculuğu yaparak geleceğe dönmesi sonucunda “bugün”e etki etmesinden kaynaklandığını görmekteyiz. Fakat bu, birçok paradoksu doğurmaktadır. Bunun en bilineni, “büyükanne paradoksu”dur.
Eğer ki gelecekten bugüne gelip doğrudan müdahale edebilme şansımız olsaydı, büyükannemizi daha gençken öldürmemiz mümkün olabilirdi. Büyükannemiz ölecek olursa, annemiz veya babamızın doğması mümkün olmazdı. Dolayısıyla büyükannemizi geçmişe seyahat ederek öldüren bizim de doğmamız mümkün olmazdı. Ancak biz doğmamışsak, o zaman geçmişe dönüp büyükannemizi öldürecek kişinin de doğmamış olması gerekiyordu. Bu durumda büyükanne ölemezdi ve her şey normal seyrinde devam ederdi. Ancak her şeyin normal seyri, bizim geçmişe giderek büyükannemizi öldürmemizle sonuçlanmaktadır. Bu, döngüsel bir paradoks yaratmaktadır. Paradoksa birkaç teorik çözüm önerilmiş olsa da, henüz zaman yolculuğu ispatlanmadığı için, bu sorunun çözümlerinin doğrulanmasına geçmemiz de mümkün olmamaktadır.
Dolayısıyla Cooper’ın gelecekten geçmişe doğru yaptığı her müdahale, kendisinin gelecekte o müdahaleleri yapmasına neden olacak olaylar zincirini kırma potansiyeline sahiptir. Fakat bir diğer açıdan bakıldığında, o müdahalelerin hepsi, kendisini o müdahaleleri yapacak noktaya getirmiştir. Ancak zamanda geriye yolculuğun sorunu da budur. Sonsuz döngüler yaratmaktadır ve bu döngüler, tüm zaman akışını baştan sona değiştirebilir. Film, bu konuya hiç değinmiyor gibi gözükmektedir. Filmin kitapların düşmesi ve bu şekilde Cooper’ın geçmişteki kızıyla iletişim kurabilmesi noktasıyla ilgili Neil deGrasse Tyson, yine esprili bir eleştiri getirmektedir:
“Bu evren içerisinde hangi insan kitaplarının yerlerini ve isimlerini, kitaplığın arkasından bakarak sayabilecek kadar ezbere bilir ki?”
Gerçi burada bilinmesi gereken nokta, kütüphanedeki kitapların harf sırasının önemsiz olduğudur. Çünkü Cooper, geçmişteki kızına aslında Mors alfabesiyle “KAL” (STAY) mesajını göndermeye çalışmaktadır. Böylece tüm bu yıldızlararası seyahati durdurmak istemektedir. Dolayısıyla özü itibariyle bu çok büyük bir sorun olmasa da, şu soruyu akla getirmektedir:
Neden kütüphane? Neden o an? Eğer ki zaman yolculuğu yapılabilecek bir 5 boyutlu düzleme geçildiyse (bunun detaylarını az sonra anlatacağız), istenen herhangi bir ana gidilebilir. Neden bu şekilde “hapsolmuş” etkisi yaratılıyor?
Daha derin düşünmeye başladığımızda, bazı eleştirmenlerin filmin kurgusunun kendisinin bir “karadelik” olması noktasına götüren sorular da doğuyor: örneğin, eğer ki insanlık gelecekten geçmişe müdahale ediyorlarsa, bunu neden yapıyorlar? Çünkü eğer ki az sonra değineceğimiz sahtebilimi bir kenara bırakıp, gelecekten geçmişe müdahale edenlerin “gelişmiş, gelecekten insanlar” olduğunu varsayarsak (çünkü Cooper’ın da bir insan olarak bunun bir parçası olduğunu görüyoruz) görünen o ki, bir şekilde 5. boyuta geçmeyi başarmışlar ve şu anda olduğumuzdan çok daha üstünler. Yani filmin tümünün temel çıkış noktası olan Dünya’dan ayrılma, çok uzak bir gelecekte bize birçok yeni kapı aralamışa benziyor. Bu durumda neden geçmişe, olanları durdurma yönünde bir müdahale çabası var? Belki de uzak gelecekte bir şeyler çok ters gitmiştir, bunu bilemiyoruz. Fakat yine de bu sorular, kafa kurcalamıyor değil…
Elbette konu bütünlüğü ve senaryo yaratımı bakımından “gereksiz” görülebilecek bu tür eklentiler yapılmak zorunda kalıyor, bunu anlıyoruz. En nihayetinde bu bir belgesel değil, bilimkurgu. Fakat bu durum, düşünmeye sevk eden bu noktaları vurgulayıp, gerçekte nasıl olabileceğini düşünmeye çalışmamıza engel değil.
Sorunların En Büyüğü: Sahtebilim
Ne yazık ki, filmin tek yapımcısı Kip Thorne gibi bir bilim insanı değil. Asıl yapımcı Christopher Nolan’ın hayal gücü de, filmde büyük bir etkiye sahip ve ne yazık ki bu hayal gücü, sahtebilimi de beraberinde getiriyor. Film en sonlara doğru, bilimden tamamen koparak sahtebilimin sınırlarına giriyor. En basitinden “sevgi”, fiziksel bir kuvvetmiş gibi tanımlanarak fiziğe dahil ediliyor. Fakat bu, muhteşem bir saçmalık. Duygular, fiziksel kuvvetler değildir. Elektrobiyokimyasal etkileşimler sonucunda oluşan algılardır. İstediğiniz kadar aşık olun, hiçbir kütleçekim alanına etki edemez, hiçbir elektromanyetik alanı değiştiremezsiniz. Bu sadece sizin hissettiğiniz (ve belki görünümünüz/davranışlarınız sayesinde dışarı yansıttığınız) bir algıdır. Ancak filme göre sevgi, bir kuvvet olarak kullanılarak fiziksel dünyaya etki edebilen bir araç olarak gösterilmiştir. Hatta 5. boyutu kontrol ederek alt boyutları yönetmenin “sevgi” ile yapabileceği ileri sürülmektedir. Gerçekten mi? Başka hiçbir şey bulamadınız mı?
Bu durum, bilim ile sahtebilimin, dolayısıyla fizik ile metafiziğin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Tıpkı 5. Element filminin iddia ettiği gibi, “5. boyutta” sevgi, bir kuvvet olarak görülebilmektedir. Fakat bunu uzaktan veya yakından öneren hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır. Bu tıpkı, What the Bleep Do We Know? gibi sahtebilim “belgesellerinde” iddia edildiği gibi, kuantum mekaniğinin aslında “evrenden talep ettiğimiz şeylerin gerçek olabileceğini” ispatladığı iddiası gibi saçma bir iddiadır. Hiçbir bilimsel temeli yoktur ve böyle bir temel olmaksızın, bu kadar sıradan bir şeymiş gibi, onca bilimsel anlatımın içerisine gizlenerek verilemez. Sevginin toplumsal ilişkilerde önemli bir araç olduğu aşikardır; ancak toplumsal dinamiklerle fiziksel dinamikleri birbirine karıştırmak, bir insanın yapabileceği büyük hatalardan birisidir. En azından buna yönelik sağlam temelli bilimsel araştırmalar yürütülene kadar…
Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” filmindeki sahtebilim unsurlarından bir örnek…
Filmin sahtebilimle ilgili bir diğer konusu ise, adeta “bağlayacak bir şey bulamamaktan” kaynaklı “5. boyutta yaşayan varlıklar” kavramıdır. Bu konu, tamamen sahtebilim olarak sayılamaz belki ama filmin en kritik noktaları bu “üst boyutlardaki yaşam”a bağlandığı için, sorunlar doğmaktadır. Bu varlıklar nedir? Kimdirler? Neden geçmişe müdahale etmeye çalışmaktadırlar? Neden bu kadar gelişmiş olmalarına ve tüm 4 boyuta hakim olmalarına rağmen bu kadar dolaylı bir yoldan bunu yapmaya çalışmaktadırlar? Bu tür konularda, “bilinçli üstün varlıkların” konuya dahil edilmesinden doğan birçok sıkıntı bulunmaktadır.
Örneğin filmde sıklıkla Satürn civarındaki solucan deliği kapısının bu üst boyuttan canlılar tarafından, bilinçli bir şekilde açıldığı iddia edilmektedir. Bu varlıkların bizlerle irtibata geçmek istedikleri, bunu bu şekilde yaptıkları iddia edilmektedir. Elbette sorun, bizimle irtibata geçmek isteyen bu kadar üstün varlıkların neden bu kadar zahmete girdiğidir. Zira tıpkı bizim 2. boyuta kolaylıkla hükmedebilmemiz gibi, onlar da 3. ve 4. boyuta kolaylıkla hükmedebilmeli ve sorunsuz bir şekilde iletişim kurabilmelidir. Ancak hayal gücüyle bunu çözmek yerine, sahtebilim kıvamında bırakılması tercih edilmiştir. Neil deGrasse Tyson, bununla şöyle alay etmektedir:
“Eğer ki gezegenler arasında solucan delikleri açılabiliyorsa ve bu, üst bilince sahip varlıklarca kontrol ediliyorsa, neden Dünya’nın yanıbaşında bir tane açılmamış ki? Size diyeyim: Hemen kapı komşumuz Mars, filmde gösterilen o gezegenlerden çooook ama çok daha güvenli gözüküyor.”
Film bu sahtebilim sorunununun en azından bir kısmını çözmek için, oldukça yerinde bir hamle yapılarak, zamansal olarak “bugün”e etki edenlerin aslında bugünkü insanların (örneğin Cooper karakterinin) gelecekteki versiyonu olduğu filmin sonunda veriyor. Yani Cooper’ın kızının “hayalet” olarak tanımladığı, aslında Cooper’ın gelecekte Gargantua içinden geçmişe dönen ta kendisi! Dolayısıyla bunu yaparak sahtebilimden olabildiğince uzaklaşmaya çalışılmış. Ancak yine de, birçok sorun açıkta kalıyor: çünkü 5. boyutu “inşa edenler”in halen “üst düzey varlıklar” olduğu mesajı veriliyor. Az önce değindiğimiz gibi, bunların Satürn civarına bir geçit açtıkları söyleniyor.
Bu noktada, filmin sahtebilimden iyice uzaklaşarak bilim sınırlarında kalması için belki şöyle bir yorum yapılabilir: Cooper, zamanda belli bir miktar ileri gidip, oradan geçmişe müdahale etti. Ancak belki de, “5. boyutta yaşayan varlıklar” olarak tanımlananlar, insanların çok daha gelecek bir zamandaki versiyonlarıdır ve geçmişe dönük müdahalelerde bulunuyorlardır. Dolayısıyla Cooper, “bugün” ile “ileri gelecek” arasındaki bir noktada bulunup, “bugün”e etki etmiş olabilir. Ancak bu filmde açık bir şekilde vurgulanmıyor; dolyısıyla bizler, spekülasyon yaparak filmi bu noktada kurtarmış oluyoruz. Bu noktada filmin çok büyük miktarda 2001: A Space Odyssey etkisinde kaldığı ve hatta o filme açık göndermeler içerdiği söylenebilir. Fakat bu kadar derin teorik fizikle oynarken, bu sınırları aşmadan makul açıklamalar yapmak şu anda çok zor; bunu da anlamak gerekiyor.
Bilimdışı Olumsuz Eleştiriler
Bu eleştirilerin detaylarına burada girmeyeceğiz; çünkü daha ziyade filmin sanatsal boyutuyla ilgili ve bizim bilgi alanımızı aşıyor. Ancak Salon.com sitesinde bunlar şu 7 madde olarak listelenmiş (detayları siteden okuyabilirsiniz):
  1. Hans Zimmer, durdurulması gereken bir canavardır.
  2. Birçok diyalog son derece gülünçtür.
  3. Christopher Nolan’ın yetişkin kadın karakteri yaratmak hakkında en ufak fikri yoktur.
  4. Neredeyse tüm karakterler harcanmıştır.
  5. NASA’nın gelecekteki çalışma biçimi temelsizdir.
  6. Christopher Nolan, karakterlerine isim vermeyi hala becerememektedir.
  7. Tarihte, senaryosunun ta kendisi koca bir karadelik olan ilk film olabilir.
Bize kalırsa bunlar haricinde filmin en büyük sıkıntısı, her şeyi 169 dakikaya (yaklaşık 3 saate) sığdırmaya çalışmasıdır. Buna elbette yapacak bir şey olmayabilir, sonuçta filmlerin süresi birçok faktörden etkileniyor. Ancak Nolan’ın hayalgücü ile Thorne’un biliminden doğan bu film, rahatlıkla 5-6 saatlik malzemeyi içerisinde barındırmaktadır. Bunların 3 saate sıkıştırılması, çok fazla ve yoğun bir bilgi akışına, çok hızlı sahne geçişlerine neden olmaktadır. Hatta bazı eleştirmenler, Nolan’ın birazcık tarzı dışına çıkarak uzattığı bazı sahnelerden kısıp, anlaşılması daha güç olan, sahne atlamalarına daha az toleransı olan kısımlara ağırlık vermesi gerektiğini savunmaktadır. Bu öznel bir eleştiri olsa da, filmi izleyen pekçok kişinin çok daha uzun bir filmin, çok daha kısa bir süreye sıkıştırılması hissinin bulunduğunu kabul edeceğini düşünüyoruz.
 
Filmin Sonunda Ne Oldu? Karadeliğin İçine Girmek ve 5. Boyutun Etkisi
 
Filmin aşkı boyutlar arası iletişim için kullandığı safsatayı bir kenara bırakacak olursak, aslında filmin son kısmında harika bir şekilde boyutların Evren içerisindeki etkisine değiniliyor. Bizler, şu anda 4 boyut içerisinde yaşamaktayız. Aslen 3 boyutta yaşarız: en, boy, yükseklik. Evren içerisinde herhangi bir yeri tanımlamak için, bu 3 boyut yeterlidir. Ancak 4. bir boyut da, zaman boyutundan gelir. Örneğin bir arkadaşınızla buluşacağınız zaman, sadece en, boy, yükseklik boyutlarını vermezsiniz. Yani, “Konur Sokak ile Yüksel Caddesi’nin kesişiminde, Simit Sarayı’nın 2. katında buluşalım.” demekle yetinmezsiniz. “Saat 4’te…” diye eklersiniz. Tabii her zaman bu kadar spesifik olmak zorunda olmasak da, yine de içsel olarak uzay-zaman içerisinde bir yeri tanımlamak için 4 boyuta ihtiyacımız olduğunu biliriz. Örneğin binanın hangi katında buluşulması gerektiği söylenmediği müddetçe, 0. katta, yani kapının önünde buluşmamız gerektiğini varsayarız. Beynimiz, 4 boyutun tamamını otomatik olarak tanımlar.
Aslen 3 boyutta yaşıyoruz dedik ve 4. boyutu bir ek olarak verdik; çünkü bizler, 3 boyutta özgürüzdür, 4. boyutta ise hapis halindeyizdir. Bu ne mi demek? 3 boyutta, imkan tanındığı sürece istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. İleri-geri gidebilir, sağa-sola gidebilir, yukarı-aşağı zıplayabilirsiniz. Bunu dilediğiniz kadar tekrar edebilirsiniz; fiziksel olarak hiçbir engeliniz bulunmamaktadır. Ancak 4. boyut olan zaman içerisinde hapis halindeyizdir. Zaman boyutunda ileri ya da geri gidemeyiz; sadece “şu an” içerisinde yaşamak zorundayız. An içerisine hapsolmuşuzdur.
Üç boyutlu konumsal uzay…
İşte filmin “karadeliğin içerisine düşmek” üzerinden bağlandığı nokta da budur. Aslen astrofizikte karadeliklerin böyle bir etkisi olacağına dair güvenilir bir bilgi yoktur. Ancak orada karadelik, bir “portal/kapı” olarak kullanılmıştır, önemli değildir. Aslolan, bu sayede Cooper’ın 5. boyuta ulaşabilmesidir. Tekrardan, sevgiyle ilgili safsata bir kenara bırakılacak olursa, ileri sürülen iddia oldukça geçerlidir: 5. boyutta, 4. boyutun hapsinden kurtulabiliriz. Nasıl ki 3 boyutta istediğimiz noktaya erişebiliyorsak, 5. boyuta ulaştığımızda da, 4. boyutta, yani zaman içerisinde istediğimiz herhangi bir noktaya erişebiliriz! Var oluştan yok oluşa kadar her şey, önümüze serilmiştir. Serilmediyse bile, ona erişme imkanımız vardır. Örneğin 3 boyutlu uzayda Satürn’e kolay kolay erişemeyebilirsiniz; ancak bu, Satürn’ün fiziksel olarak erişilemez olduğu anlamına gelmez. İşte 5. boyuttaysanız, 4. boyut için de bu geçerli olabilir: zamanın tamamı, sıradan bir boyut haline gelir ve artık hapisten kurtulmuş olursunuz. İşte filmin sonunda Cooper’ın kızına mesaj göndererek tüm süreci kesme çabası sırasında içerisinde bulunduğu boyut, 5. boyutun muhteşem bir görsel şölene dönüştürülmüş halidir. Film, bugüne kadar hiçbir filmin yapamadığı kadar harika bir şekilde bu noktaya değinmeyi başarmıştır.
Şu anda teorik fizikçiler, böyle bir şey mümkünse, zamanın herhangi bir noktasına müdahale edip edemeyeceğimizi ve bu müdahalenin ne sonuçlar doğuracağını bilmemektedirler. Elbette konu hakkında birçok görüş vardır; ancak hangisinin geçerli olduğu henüz bilinmemektedir. Önceden bahsettiğimiz “büyükanne paradoksu” gibi paradokslar, işi içinden çıkılmaz yapmaktadır. Fakat ileride bir gün, bu sır perdesini de aralamamız çok muhtemeldir.
Sonuç
Evet, film yoğun miktarda olumlu eleştiriyle birlikte, bir o kadar olumsuz eleştiri de aldı. Bu son derece beklenirdir; çünkü oldukça büyük bir yapım ve beklentiler çok yüksek tutuluyordu. Eğer öznel fikrimizi soracak olursanız, filmi mutlaka sinemada, en azından 1 defa izlemenizi tavsiye ederiz. Belki “hayatınızın filmi” olacak bir film değildir; ancak evde, küçük bir ekrana yakışacak bir film de değil, söyleyelim. Bilimkurgu sektörünün, ne olursa olsun, önemli yapıtaşlarından birisi. Eğer ki bilimkurguyu desteklemeyi sürdürürsek, ileride çok daha isabetli filmlerin yapılacağını düşünüyor ve umuyoruz. Yıldızlararası filmini bu konuda önemli bir basamak olarak görüyoruz. Ve bu önemli yapıtı, filmde tekrar tekrar söylenen, şair Dylan Thomas tarafından ölmek üzere olan babası için yazdığı“O Güzel Karanlığa Nazikçe Gitme” (Do Not Go Gentle Into That Good Night) şiirinin ilk 3 mısrasının bir çevirisiyle bitirelim. Şiirde “güzel karanlık” olarak betimlenen, “ölüm”dür ve filmde her şeyin planlayıcısı olan Dr. Brand, astronotlara zorlu görevlerinde hep bu şiiri söylemektedir:
O güzel karanlığa nazikçe gitme,
Günün sonunda yaşlılık yanmalı ve kudurmalı,
Işığın ölümüne karşı öfke, öfke…
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Görsel: Filmin zaman akışını gösteren, İstanbul’dan Frametale ajansının kurucusu Doğan Can Gündoğdu tarafından yapılan bir infografik. Firmasına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

 

BİZ BU AŞUREYİ NEDEN YİYORUZ ?

ASURE

“Biz bu aşureyi niye yiyoruz?”

Bİr soylu ve marabası uzun bİr yolculuktalar.Maraba arabayı çekmekte,soylu keyİf sürmekte.Böylece İlerlerken bİr öküzün pİslİğİnİ görür yerde soylu. “Ey maraba,” der. “Şu boku ye, neyİm var neyİm yoksa senİndİr.” Maraba tereddüt etse de sonunda yer o boku ve her şeyİn sahİbİ olur.Şimdi soylu çekmektedİr marabanın oturduğu arabayı. Ama yedİremez maraba bu İşİ kendİne.Bir süre sonra bİr kez daha pİslİkle karşılaşırlar.Maraba döner,”Sen de şunu ye,her şeyİnİ gerİ vereyİm sana,” der.Nİhayetİnde her şey eskİ halİnİ almıştır.Maraba yİne maraba, soylu yİne her şeyİn sahİbİ.Bİrbİrlerİne bakarlar. Der kİ maraba, “Madem bir şey değİşmeyecektİ, bİz bu boku neden yedİk?”

Geldik Muharrem ayına…

İki farklı görüntü yaşayacağız.

Birincisi; evlerde aşure pişecek, komşulara dağıtılacak, keyifle kaşık sallanacak.

Bir “kutlama” görüntüsü…

İkincisi; ekranlarda, gazete fotoğraflarında, karalara bürünmüş insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatacaklar.

Bir “yas” görüntüsü…

İkisi de aynı tarihte. Aynı dinin mensuplarından birileri derin bir yas sergilerken diğer bir kesim adeta onlarla alay eder gibi bir kutlama nasıl yaşar ? Neden yaşar ? 

Bu neden böyle oluyor ?

Din bezirgânı, insanları her şeyden önce din konusunda cahil bırakmayı gerekli gördüğü, kafa çalıştırtmamayı da temel kural olarak yerleştirdiği için böyle oluyor. Neyi neden yaptığını bilmemek, temel kural.

Hani kutlama olarak bir aşure yiyoruz da, neden yiyoruz onu bilelim.

İlk önce birileri neyin yasını tutuyor, onu belirterek başlayalım.

Yas tutanlar (Şiîler), peygamberin torunu Hüseyin’in çocukları ile birlikte Kerbelâ’da Emevîler tarafından vahşice katledilişinin protestosunu yaşatıyorlar.

Gerçekleştirdiği bu vahşetten sonra Emevî yönetiminin tavrı ne olmuş ?

Şiîlerin protestolarını canlı tutmak için sergiledikleri bu yası boğuntuya getirmek, etkisiz kılmak için, siyasal bir taktik olarak, aynı günü bir bayram havasına sokup insanlara kutlatmak geleneğini başlatmış, bunu Sünnî kesim içinde ve giderek tabiî Osmanlı’da, Türkiye’de yerleştirmiş. Birileri “Peygamberimizin soyu katledildi” diye yas tutarken, neyi neden yediklerini bilmeyen din kardeşlerinin de aşure keyfi sürdürmesinin nedeni bu. (Kaynak 1)   

Tabiî “Peygamberin soyunun kurutuluşunu aşure yiyerek kutlayalım” diye halkın önüne çıkılamayacağı için Kerbelâ Olayı’nın yaşandığı Muharrem’in 10. gününe başka anlamlar yüklenmiş. “Bu çok kutsal bir gündür” denmiş. “Peygamberimiz o güne çok önem verirdi, oruç tutardı” denmiş. (Nitekim bazılarımız bu nedenle oruç tutar).

Peki, peygamber Muharrem’in 10’unda neden oruç tutarmış, onun yolundan gidenler neyin orucunu neden tutuyorlar bilen var mı ?

Genelde yok tabiî.

Efendim, Yahudilerin en kutsal günleri “Yom Kipur Katan” günüdür. Bu, Musa’nın onları Firavun’dan kurtardığına inandıkları gündür. Yahudiler o gün oruç tutarlar. Peygamber Mekke’den hicret ettiğinde, Medine’deki Yahudilerin o gün oruç tuttuğunu görmüş, sebebini sorup öğrenince, “Ben de tutarım, biz de tutalım. Biz Musa’yı severiz, ona daha da layığız” diye oruç tutmuş, başkalarına da tutmayı emretmiş, bu geleneği başlatmış. (Kaynak 2, 3, 4)

Eee, tabiî, milletin önüne çıkıp da “Aşure yiyin de peygamberin soyunun kurutuluşunu kutlayın… Oruç tutun da Yahudilerin ‘Yom Kipur’unu kutlamış olun” denemezdi. Bu konuda düşülen telâş nedeniyle, dikkatleri başka yöne çekmek ve  Muharrem’in 10’una yine de bir kutsallık yükleyebilmek için uydurmacılıkta bir rekor kırılmış. Asırlardır insanlara bu uydurmalar hem de en saygın bildikleri kişi ve kurumların da desteği ile pompalanır. (Ne kadar yaygın bir kampanya ile pompalandığını göstermek için örnek olarak seçilmiş olan aşağıdaki 4. ilâ 30. sıra arasındaki kaynaklara göz atılabilir). Bakın Muharrem’in 10’unda (her kim nereden, nasıl biliyorsa) sözde neler olmuş :  

1. Hz. Nuh, gemisini Cudi Dağı’nın üzerine o gün demirlemiş. ( Yeriyle, günüyle bunu Dünya’da bir tek biz biliriz). 
2- Hz. Yunus, balığın karnından o gün kurtulmuş.

3- Hz. Adem’in tövbesi o gün kabul edilmiş.
4- Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan o gün çıkartılmış.

5- Hz. İsa o gün dünyaya gelmiş ve o gün semaya yükseltilmiş. (Hristiyanlardan saklıyoruz bunu. Onlar bilmez).  
6- Hz. Davut’un tövbesi o gün kabul edilmiş. 
7- Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail o gün doğmuş.

8- Hz. Yakup’un, oğlu Hz. Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamış. 
9- Hz. Eyyüb, hastalığından o gün şifaya kavuşmuş.

10- Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden o gün kurtulmuş.

Musa Kızıldeniz’i yarıp taraftarlarını o gün kurtarmış.

Bu kadar dolmayı “gık’ çıkarmadan yuttuktan sonra üzerine aşure de iyi gider.

Afiyet olsun !…

 

KAYNAKLAR :

1. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/728/9238.pdf (sayfa 9)

2. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/728/9238.pdf (sayfa 6)

3. http://www.diyanet.gov.tr/yayin/basiliyayin/ydinikavramlaryazdir.asp?id=132

4. http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-8341.aspx

5. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10683551&yazarid=253&tarih=2009-01-02

 

YANNIŞ ANNADUN

DONDURMA

Temelimiz, deniz kıyısında oturmaktayken elinde dondurma külahi, ince bikinisiyle güzel bir hatun gelip yanındaki sandalyeye oturuvermiş.
Temel hâliyle heyecan yapıp, “Sizden birşey rica edicem hamfendi,  lâkin penu yannış anlamanızdan korkayrum” demiş.
“Buyrun” demiş güzel kadıncağız .
“İzniniz olursa, ha pir kere yalayapilur miyum?” demiş Temel.
Kadın dondurmayı Temel’e uzatmış.
Temel’dir : “Ha pak pen temedum mu ?…yannış annadun işte daa”

TS

DONDURMA2

NUH PEYGAMBER

Noahs-Ark-

Kalburun saman içre olduğu bir zamanda, Hz. Nuh tüm
hayvanatı toplamış dertlerini dinler imiş. Davedir,
“Nuh hazretleri, boynumun eğriliğinden pek
müştekiyim. Ne olur şunu düzeltiver” derken, Zürafa
ise “Sayın peygamberim, şu boynumuzu az bir
kısaltıver” diye yalvarır, cümle hayvanatise başka bir
uzvundan dert yanar imiş. Sonunda tavuk da huzura
gelip, “Oh benim güzel peygamberim..her
yumurtlayışımda kıçımız fena acımakta..bas bas bağırıp
mahalleyi ayağa kaldırmaktayız. Kerem et, ya şu
yumurtayı az biraz küçült ya da kıçımızın deliğini bir
iyicene büyüt” diye yalvarması var.

 

DR. GÜRHAN FİŞEK’TEN DR. NUSRET FİŞEK

nf1__HALK SAĞLIĞINDA İZ BIRAKANLAR
PROF.DR.NUSRET H.FİŞEK : BİR ÖNDERİN SEYİR DEFTERİ

Nusret Fişek 1914′te Sivas’ta doğduğu gün, babası Sivas’ın doğusunda, dağlarda düşmanla savaşıyordu. Uzun yıllar, yurdu için savaşan babasını çok az gördü. Bunu, anne ve babasının, Anadolu’da oradan oraya göreve gittikleri dönem izledi. O da yatılı olarak Kabataş Lisesi’ni ve İstanbul Tıp Fakültesi’ni okudu.
1933 Üniversite Reformu’nun mimarlarından İsviçreli Pedagog Prof.Albert Malche, çok geniş ve ayrıntılı ön-inceleme raporunda profesörlerin özelliklerini tanımlarken şöyle diyordu (H.Widmann 2000, s.35):
Öğrencilerle diyalog kuran onları derse katan
Örnek ve yönlendirici kişiliği olan
Çağdaş bilgileri aktaran dinamik
Bilgilerini halka anlatan ve onunla paylaşan bir bilim insanı.
Bu rapor yazıldığında Nusret Fişek, tıp fakültesinin 1.sınıfında öğrenciydi. O zaman adı Darülfünun olan Osmanlı’dan kalma okulda eğitimine başlamıştı; ama bir yıl sonra devrim niteliğinde bir atılımla üniversite reformu gerçekleşti. Onun sıra arkadaşı olan dayım Dr.Mekin Taha Alpay, iki eğitim sistemi arasındaki farkı şu özlü sözle anlatmıştı : “1933 öncesi müderrisler, sararmış kağıtlardan dersi okurlardı. 1933 sonrası Alman profesörler irticalen (doğaçlama) anlattılar.” İki sistem arasındaki fark, sanki yarı-yüzyıl gibi… Bu olgu, hem Nusret Fişek için hem de Türkiye için büyük bir şans olmuştu. Nusret Fişek, yaşamı boyunca Malche’ın tanımladığı gibi bir profesör olmaya çalıştı.
Nusret Fişek, devletten burs alarak okumuştu. Çok başarılı bir öğrenciydi ve 1938 yılında tıp fakültesini birincilikle bitirdi. O zaman, birinci olanlara ödül olarak, istedikleri ihtisası seçmeleri olanağı tanınırdı. Ama Nusret Fişek, burslu okuduğu için, devlet onun bakteriyoloji alanında ihtisas yapmasını uygun gördü. “Haksızlık bu!” diye düşünen Nusret Fişek, itirazlarını Sağlık Bakanlığı Müsteşarına kadar sürdürdü. Müsteşardan aldığı yanıt şuydu : “Bu bizim kararımız. Seni okuttuğumuz için buna hakkımız da var. Parlak bir gençsin. Sana bu alanda ihtiyacımız var. Ama sana bir tavsiyede bulunayım. Ne iş yaptığın değil, onu nasıl yaptığın çok önemli. Sen de bakteriyoloji alanına tüm gücünü vermeli ve orada yükselmelisin.” Nusret Fişek, bu görüşmeden aldığı yaşam dersini, hep değerbilirlikle andı ve gereğini yerine getirmek için varını yoğunu koydu.
Haksızlıklara karşı tahammülsüzdü. Danıştay’ın kapısını bir çok kez çaldı. 1960-65 arasında Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı görevinden her alınışında Danıştay kararı ile görevine iade edildi. Ama bu yıllardan çok önce, 1939-44 arasında da Danıştay’ın kapısını çalmıştı. Yedeksubay olarak askere alınıp terhis olduktan sonra tekrar askere alındı. Kural gereği Teğmen rütbesi ile göreve başladı. Terhis edildi, sonra tekrar askere alındı. Kural gereği Üsteğmen rütbesi ile göreve başladı. Terhis edildi, sonra tekrar askere alındı. Ama bu kez kural bozulmuş, yine üsteğmen olarak göreve başlatılmıştı (O gün, babası “Kara -Kuvvetleri- Müsteşarı” olarak anılan, ordunun en yüksek makamlarından birindeydi). “Haksızlık bu!” diye düşündü; Danıştay’a başvurdu. Davayı kazanarak, görevini yüzbaşı rütbesiyle sürdürdü.
Bakteriyoloji alanında canla başla çalıştı. Harvard Tıp Fakültesi’nde 1946-1950 yılları arasındaki doktora çalışmasında, tetanoz aşısı için zorunlu bir adım olan, mikrobun özel vasatta üretilmesini sağladı; bu vasat bugün hocasının adıyla “Müller-Müller” vasatı olarak anılıyor. Bu başarısı onu, Dünya Sağlık Örgütü’nün biyolojik standardizasyon alanındaki sayılı uzmanlarından biri haline getirdi. Harvard Üniversitesi’nde kalması, Cenevre’de Dünya Sağlık Örgütü’nde çalışması için yapılan önerileri, devlet bursunu bahane ederek geri çevirdi. Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü Aşı Kontrol Laboratuvarı’ndaki görevine döndü.
Nusret Fişek, “Haksızlık bu!” dediği ve onun yurtsever kimliğini ortaya koyan bir örnek olay da, Harvard Üniversitesi’ndeki doktora sınavı öncesi yaşanan olaydır. Üniversite Yönetimi, doktora sınavına gireceklerin iki yabancı dili iyi bilmesini ön koşul olarak kabul etmişti. Nusret Fişek, ingilizce ve fransızca biliyordu. Ama Yönetim, “Burası Amerika Birleşik Devletleri… İngilizce yabancı dil sayılmaz” dedi. Nusret Fişek, “Tamam o zaman, Türkçe ve Fransızca’yı kabul edersiniz” görüşünü öne sürdü. Üniversite Yönetimi, Türkçe’yi bilim dilleri arasında saymıyordu ve kabul etmedi. Nusret Fişek’ten başka bir yabancı dil öğrenmesini istedi. O da, “Ne işime yarayacak bu yeni yabancı dil. Boşa çaba” diyerek, bunu kabul etmedi ve doktora sınavına girmeme kararıyla yurda dönüş hazırlıklarına başladı. Parlak öğrencilerinin bu tavrı karşısında, açmaza düşen Üniversite Yönetimi, yeniden toplandı ve Türkçe’yi bilim dilleri arasında kabul ederek, Nusret Fişek’in sınava girmesine izin verdi.
Nusret Fişek’i laboratuvarının sınırlarından dışarı çıkaran nedir? Bence toplumsal sorumluluğu. Çünkü Sağlık Bakanı, ondan Hıfzıssıhha Okulu Müdürlüğü görevini üstlenmesini istediğinde, tereddüt etmemişti. Hazırlıklıydı. Çok kısa bir sürede “etkin olmayan” bir kurumun, Sağlık Bakanlığı’nın motoruna dönüşümünü gerçekleştirmişti (1958). Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi de öyle (1960). Dr.Reşit Galip’in köycü çalışmalarıyla hekim-öğretmen birlikteliğine ilişkin düşüncelerinin; Fakir Baykurt’un köy yaşantısını anlatan romanlarıyla Köy Enstitüleri deneyiminin ve Thomas Moore’un “Ütopya”sının ona yön veren en önemli etkenler arasında olduğunu düşünüyorum.
Nüfus Planlaması çalışmalarının özünü oluşturan doğurganlığın kontrolunda asıl hareket noktası, kadınların sağlığıydı. Güç koşullarda yaşayan ve çocuk istemeyen kadınların dramı onu derinden yaralıyordu. Dursun Akçam ve arkadaşlarının bu dramı ve ölümcül direnişi anlatan köy romanları, onun toplumun gereksinmelerini daha ne görmesini sağlıyordu. Onun için, insana karşı haksızlık olarak gördüğü “pro-natalist” politikayı tersine çevirmek için, yasalarla yasaklanmış olmasına karşı çalıştı, yazılar yazdı, TBMM’de direndi. Bu politikayı tersine çevirmeyi başardığı gibi, ülkemize Nüfus Planlaması yasasını da kazandırdı. Hiç kuşkusuz bu mücadelede ona destek veren ve yol arkadaşlığı yapan bir sürü aydın va savaşçı insan vardı.
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi, bir başarı öyküsüdür. Ama başarısızlık nedenlerini de görmek gereklidir. Bunların başında, başlangıç noktasının seçimi gelir. Nusret Fişek, sosyalleştirmenin ilk kez İstanbul’da başlamasını öngörüyordu. Çünkü, sosyalleştirilmiş sistemde çalışan doktorların muayenehane açamamasına koşut olarak nitelikli sağlık hizmeti sunumunun, muayene açan serbest hekimleri merkezden kaçıracağını; sosyalleştirme yaygınlaştıkça da, serbest hekimleri perifere doğru hareketlendireceğini düşünüyordu. Böylece en son doğu ve güneydoğu anadoluya gelindiğinde, yüksek ücretler, eleman bulma-sürdürme güçlüğü ile karşılaşılmayacaktı. Ama Milli Birlik Komitesi, doğu ve güneydoğu’nun uzun yıllar ihmal edildiğini ve geri bıraktırılmışlığın tehlikeli siyasal sonuçları olabileceği düşüncesiyle, uygulamanın Muş’tan başlatılmasını kararlaştırdı (27 Mayıs ve 12 Eylül askersel darbeleri arasındaki en temel zıtlıklardan biri, bu noktada, kürt insanına bakışta ortaya çıkar).
Bu seçimin doğal sonucu, bölgede çalışmaya istekli doktor ve sağlıkçıların, kürt dilini öğrenmeleri gerektiğidir. Nusret Fişek, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olarak, bölgeye atanan doktor ve diğer sağlıkçıların kürtçe öğrenmeleri için kurs açar. Anında MİT’ten müdahale gelir. MİT Müsteşarı ile görüşmesi bu açıdan önemlidir. “Hastasıyla konuşamayan, onun derdini anlayamayan ve ona yapacaklarını anlatmayan doktor, hemşire olur mu? Bu nasıl hizmet anlayışı?” demesi ve “Benim elemanlarımı, nasıl çeviri yapacağını bilemediğimiz bir muhtarın eline mi bırakacağız?” demesi para etmemiştir. MİT Müsteşarı, “nuh” demiş “peygamber” dememiş ve “kürtçe kursunu” kapattırmıştır. Bütün bu olumsuzluğa karşın, özverili sağlıkçılar ve çilekeş toplum, sosyalizasyonu sahiplenmiş ve bir köylünün söylediği, o ünlü “Gökte Allah, Yerde Sosyalizo” sözüyle simgeleşmiştir.
Nusret Fişek, savaşçılığını Hacettepe Üniversitesi’nde de sürdürdü. Sağlık Bakanlığı’nda yapılmasını hayal ettiği adımları, üniversite çatısı altında atmaya çalıştı. Sağlıkta sosyalizasyonu kuramsal-uygulamalı olarak işleyecek Toplum Hekimliği Enstitüsü’nün kurulması; nüfus planlamasını ve nüfus olaylarını kuramsal olarak izleyecek Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nün geliştirilmesi onun çabalarıyla gerçekleşti. Yaşamının her döneminde, “en güçlü görünen”le gereğinde savaşmaktan kaçınmadı. Hacettepe Üniversitesi’nde İhsan Doğramacı’yla ölümüne kadar süren çatışması ayraç niteliğindedir. Bu çatışmanın başlangıcı, İ.Doğramacı’nın yurt dışına gittiği bir dönemde Rektör Vekili olarak Nusret Fişek’i bırakmasına dayanır (1969). O yıllarda, Hacettepe Üniversitesi’nin 1.sınıfında ingilizce hazırlık okutulurdu ve öğretmenlerin bir bölümünü ABD’den gelen “Barış Gönüllüleri” oluştururdu. Barış Gönüllüleri, ülkenin dört bir tarafına dağılmıştı; bunların çalışmaları ile ilgili karşıt görüşler ve eleştiriler yaygındı. Nusret Fişek, Rektör Vekili yetkisini kullanarak, “Amerikan ajanı” oldukları gerekçesiyle, “Barış Gönüllüleri”nin görevlerine son verdi ve üniversiteden uzaklaştırdı. Dönüşünde İ.Doğramacı çılgına dönmüştü; “Nasıl yaparsın?” diyordu; Nusret Fişek de “Vekili de Rektörün tüm yetkilerini taşır. Onun için yaptım” diyordu. Bu olay hem aralarında çatışmanın yüze çıkmasına; hem de barış gönüllülerinin kısa zamanda Türkiye’den geri çekilmesine yol açmıştı.
Ama bu onurlu davranışların her zaman faturası çıkarılmıştır. Nusret Fişek, bunları bir çok kez ödemekle karşı karşıya kaldı ve ödedi. Sözgelimi, 12 Eylül askersel darbesinden sonra, okuttuğu “İnsan ve Çevresi” ders notunda “komünizm propagandası” yaptığı iddiasıyla, Mamak’ta askeri savcılıkta koğuşturmaya uğradı. Bu ihbardan her zaman İ.Doğramacı’yı sorumlu tuttu.
1983 yılında yaş sınırı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi’nden emekli olduğunda, Türkiye’nin aydın doktorları onu Türk Tabipleri Birliği’nin başında görmek istediler. Şimdiye kadar “hiç görev reddetmemişti”. Bunu da çok şeyler yapabileceği inancıyla kabul etti. Onurlu davranışların kaçınılmaz faturaları, TTB’de de karşısına çıktı. Ölüm cezalarına ve ölüm cezalarında hekimin seyirci olarak bulundurulmasına, merkez konseyi üyeleriyle birlikte, şiddetle karşı çıktı. Yargılandılar. Ama bir süreç sonunda bu akıl almaz ceza yöntemi kaldırıldı. Hapishanelerin kötü koşullarına, açlık grevlerinde zorla besleme (şekerli su vermeme) uygulamalarına, tutukluların muayenesi sırasında kolluk kuvvetlerinin odada bulunmasına vb şiddetle karşı çıktı. Adalet Bakanlığı’nca bu uygulamaların kaldırılmasını sağladı.
Bu dönem onun, tıp etiği ile insan haklarını bağdaştırmaya çalıştığı dönemdir. Bugüne kadar edindiği uzmanlık alanlarına bir de, insan hakları uzmanlığını eklediğini düşünüyordu. En önemli hedeflerinden biri, Tıbbı Deontoloji Nizamnamesi’nin bu bakış açısıyla yenilenmesiydi. TTB adına, Yüksek Sağlık Şurası üyesiydi. Yazdığı yeni Tıbbı Deontoloji Tüzüğü’nün gündeme alınmasını sağladı. Ama ilerleyen hastalığı dolayısıyla, uzatılan konuşmalardan yorgun düşmüştü. Toplantıya başkanlık eden Sağlık Bakanlığı Müsteşarına, “Tıbbi Deontoloji Tüzüğü”nü beklediğini, eğer o gün konuşulmayacaksa, ayrılmak istediğini söyledi. Müsteşar, tabii yarın konuşuruz diyerek kendisini uğurladı ve konuyu hemen ardından gündeme alarak red edilmesini sağladı.Bu Nusret Fişek için çok üzücü olmuştu. Hem hedefine ulaşamamış; hem de üst düzey bir bürokratın bu denli küçülmesini hazmedememişti.
Sözünü hiç sakınmazdı. Onun TTB Başkanlığı döneminde sık sık değişen bakanlara da, yol göstermeye çalıştığı ve eleştirdiği de bilinir. Bir gün hasta yatağında, dönemin Sağlık Bakanı onu telefonla aramıştı. Nusret Fişek, Bakan’a yine eleştirilerini sıralayınca, Bakan dayanamadı ve “Hocam, hiç mi iyi bir şey yapmadım?” dedi. Uzunca bir süre sessizlik oldu. Bakan, “Hocam, telefon mu kesildi?” deyince, “Hayır. Düşünüyorum. Hala yaptığınız iyi bir şeyi bulamadım.” dedi.
Her savaşçının bir dayanma noktası ve yapabileceklerinin de bir sınırı var. Yakalandığı kansere direndi ama yenemedi.
O sağlıkçıların önderiydi. Yalnızca önder olmanın değil, insan olmanın anahtarını, onun yaşam öyküsü vermektedir. İnsana değer verirdi. Bu yargı bir çok açıdan irdelenebilir. Ama onun insana verdiği değeri gösterdiğine inandığım, benim için en önemli örneklerden biri, “kağıt toplayan çocuklar” için düşündükleriydi. Evde çalışma odasında, çöpe giden kağıtların konulduğu bir zarf vardı. O zarf ayrıca çöpe gönderilirdi. Anlamını sorduğumda, “Kağıt toplayan çocukların, daha fazla çöpü karıştırıp mikrop kapmamaları için ayırıyorum. Böylece daha zahmetsizce artık kağıtları elde edecekler” demişti.
Onun babam olması, yalnızca duygusal nedenlerle onu izlememi ve değer vermemi gerektirmiyor. Ben onu, “daha iyi bir dünya” özlemimi somutlandırabilmek için sunduğu model ve çalışmalar ile anıyor ve öğrencisi-izleyicisi olmaktan kıvanç duyuyorum.

 

DR.NEDİM ÇAKAN’DAN “DELİRTEN PARAZİTLER”

Önce sübjektif bir düşüncemi yazayım. Bir endokrinolog olarak birçok “psikiyatrik” hastalığın ileride biyokimyasal bozukluklar olarak açıklanacağını  ve tedavilerinin bazı imün veya endokrin sistem kontrol edici ilaçlarla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu yazı dizisinde hayvanlarda ya da insanlarda delilik olarak adlandırılabilecek davranışların nedenlerinin  parazit ya da enfeksiyon olabileceğini göreceğiz. Bu örnekler bilim kurgu gibi gelse de doğada gerçekten gözlenmiş  olaylar. İsteyenler için kaynaklar aşağıda, yazının sonlarında. Bu yazi bes kisa yazidan olusan parazitler dizisinin ilki.

1. ÖRNEK: KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT

 

DITRO1 DITRO2

D. Dendriticum  parazitik bir yassı solucan. Aşağıdaki fotoya bakınız.

 

dicrocoelium-dendriticum (sekil)

DITRO LIVER 

Parazitlerin kendileri de başka parazitler tarafından  enfekte edilebilir. (Örneğin bakteriler içlerine giren virüslerin genetik yapısına göre nitelik değiştirebilirler.)

Parazitler sıtma oluşturan plasmodium falciparum gibi tek hücreli protozoalardan veya yuvarlak, yassı, ya da şerit şeklinde sınıflandırılan helmintlerden (solucanlar) oluşmakta.

D. Dendriticum bu parazitlerin yassı olanlarından ve evrim sonucu inek gibi geviş getiren hayvanların karaciğerinde yaşamlarını sürdürüyorlar.  Parazitlerin neden olduğunu bilmediğimiz nedenden dolayı çoğalmaları için bazen birçok aşamadan ve konaktan geçmeleri gerekiyor. Aşağıda DD’nin D harfi şeklindeki yumurtasının mikroskoptaki görünüşü var.

DD-yumurtasi (sekil)

 DITRO EGG

Solucanın ineğin karaciğerinden safra sistemi ile barsaklara geçen  yumurtaları  hayvanın dışkısıyla etrafa saçılıyor. (Doğada niye diye sormayacaksın) İnek, öküz dışkısıyla beslenen salyangozlar  bu yumurtaları da alıyorlar. Salyangozlar ağır ağır yollarına devam ederken yumurtalar değişim geçiriyor. İki oosit evresini geçip, serkarya (cercaria)  haline geliyorlar.  Serkarya halindeki parazitler, salyangozun solunum sistemine geçip  salyangozun hareketini kolaylaştıran sümük yumaklarının içine giriyorlar. Salyangoz hareket ederken sümüklerini ayaklarının altına yayıyor ve böylece serkaryalar tekrar toprağa dönüyor.

Salyangoz

snailYine nedendir diye sormayın (bana göre karıncaları çeken bir kimyasal madde var olmalı) karıncalar bu sümükleri yiyor ve solucanın serkaryaları tarafından enfekte oluyorlar. Genelde gerek salyangoz gerekse karıncalar çimlerin diplerinde inekler tarafından ezilmeden ve yenmeden dolaşıyorlar.

Karınca

DITROİşte burada olağan dışı birsey oluyor: Salyangozun sümüğünü yiyen karıncalara geçen serkaryaların çoğunluğu karıncaların karınlarının altında kist halinde duruyor.  Birkaç serkarya ise metaserkarya haline geçip ezofaguz (yutma borusu) altındaki karıncaların nöronal ganglionlarına geçip karıncanın davranışını kontrol altına alıyor. Normalde ineklerden kaçan karıncalara bir şeyler oluyor. Normalde sağlıklı karıncalar güneş batıp  hava soğumaya başlayınca   yuvalarına dönmeye başlıyor. Metaserkaryanın kontrolündeki karıncalar ise  gidip çimlerin en taze ve yeşillerinin üstünde çimleri ısırıp sabaha dek bekliyorlar. Eğer inekler gelip çimleri ve onları da yemezse sabah havanın ısınmasıyla normal yaşamlarına dönüyorlar.  Taa ki akşama dek.

Solucanın metaserkarya halinde iken karıncayı birtakım biyokimyasal maddelerle etkileyip karıncanın davranışını özellikle de ineklerin çimleri en çok yedikleri akşam güneş battıktan ve sabah güneş doğmadan önce  bu davranışlara sürüklemesi olağanüstü.  Yeşil çimenlerle birlikte karıncaların da yenmesiyle solucan ineklerin sindirim sistemine ve oradan karaciğerine geçerek yaşam evresini tamamlıyor ve erişkin yaşamına devam ediyor. Döngü nasıl sağlanmış bakalım:

ne yaptigini bilmeyen karinca

kendi halinde bir salyangoz

D seklindeki  DD yumurtasi

 Karaciger’de hastalik yapan bir yassi solucanin yasam döngüsü

 

YASAM DONGUSU 

İkinci örnek:

2. ÖRNEK: WASP ve TAHTAKURUSU’NU “DELİRTEN” PARAZİTLER

Enfeksiyona bağlı “delilik”

Çoğumuz evrim ve genetik öğelerin nasıl çoğalacağımızı, üreyeceğimizi belirlediğini düşünüyoruz. Eşlerimizi nasıl ve neden seçiyoruz?  Bu çok ayrıntılı bir konu, ancak bazı hayvanlar için üreme davranışları kendi seçimlerine ya da genetiğe veya evrime bağlı değil. Bu canlılar içlerindeki parazitlerin etkisi altındalar.

Bu konuya örnek canlılardan Wasp’lari anlatacağım. Wasp denince  Hymenoptera Hypocrita olarak bilinen canlılar demek istiyorum, çünkü bazılarımızın WASP denince akıllarına White Anglo-Saxon Protestant kelimelerinin kısaltması gelebilmektedir. :)  Birçok canlılar ve tabii biz insanlar için wasp denince önce akla iğnesi gelir:

 Wasp İğnesi (Sekil 1)

 IGNE

ve kendisi: (Sekil 2)

 

WASP 01

 

Wasp arı ile karınca arasında ama ikisi de olmayan bir canlı.  Wasp’ların önemli bir ozellikleri yumurtalarını başka böceklerin içlerine bırakmaları. Büyüyen yeni wasplar, içinde büyüdükleri böcekleri içerden yiyip sonunda onları patlatarak  ortaya çıkıyorlar. Sanırım WASP kısaltması ile wasplara çağrıştırma yapılmak istenmiş olmalı. Her neyse…

Hemen hemen her böceğin ve özellikle tarımcılıkla uğraşanları ilgilendiren şekilde sebzelere meyvalara zararlı böcekleri kullanan, onlara has wasplar var. Bu şekilde zararlı böceklere zarar veren canlıların varlığı insanlar açısından  doğaya zarar vermeden bu ekolojik dengeyi acaba kullanabilirmiyiz düşüncesine yol açmış. Sonucta yüzbinlerce çesit wasplar yaygın olarak zararlı böceklere karşı “pest kontrol” olarak kullanılıyor.

Entomologistler (böcekleri inceleyen zoologistler) Wasp ve tahta kurusu üzerinde incelemeler yaparken bazılarının parthenogenetik olarak (nonsexual olarak yumurtadan üreme) ürediklerini ve erkeklere ihtiyaç duymadıklarını  gözlemişler. Bu değerli entomologistler; tabii ki “evrim” sonucu bunların geliştiğini düşündüklerinden ve “bakalım evrim ne eyler, ne eylerse güzel eyler” diyerekten zevk dışında henüz anlayamadığımız bir takım biyolojik üstünlük kazanmış olabileceklerini ileri sürmeye başlamışlar.

(Burada kısa bir giriş yapayım; Evrim mekanizmasını sanki “Intelligent Design”  ya da benim uydurduğum gibi “Evrim Amca” gibi akıllı bir mekanizma gibi göstermek isteyenler var. Evrim Türkçede güzel bir isim ve sanırım daha çok bayanlara verilen bir isim.  Bu kimseler arsında iyi veya kötü evrim sonucu oluşan canlıların ya da bu canlıların organlarının en mükemmel olduğunu ya da illa mükemmele doğru bir  gelişme olacağını söyleyenler var. Bunların aşırıya kaçan bir kısmı “Eugenetics” gibi işlerle uğraşmış, bazıları evolutional pshyciatry ile uğraşıyor.   Ben evrimin düşünen en iyiyi yapmaya çalışan bir “entity” bir varlık olduğuna inanmıyorum. Tersine, böyle düşünenlerin büyük bir sapma içinde olduğunu düşünüyorum.)

Ve tahta kurusu: (Sekil 3)

timthumb.phpTahtakurusu

tahta-kurusu-zehriSonradan anlaşılmış ki bu bir evrim sonucu kazanılmış üstünlük değil,  bir enfeksiyon hastalığı. Bu hastalığın etmeni de Wolbachia pipientis. Bu bakteri zorunlu bir hücre içi parazit ve birçok böcek türünün yumurtalık ve testislerine yerleşiyor.

5 milyon kadar olduğu düşünülen böcek türlerinin yüzde 16’sı Wolbachia bakterilerinin bir çeşidi ile enfekte olmuş halde. Bizim genomlardaki HERV’ler gibi vertikal bulaşma oluyor yani anneden çocuğa geçiyor. Üreme sonucu olan erkek miktarını bu bakteriler çeşitli yollardan düzenliyor.

Wolbachia  hormonların üretimini ve fonksiyonlarını etkileyerek enfekte edilmiş erkek tahta kurusunu dişi tahtakurusu haline çeviriyor.

Diğer bazı böceklerde sitoplazmik uyuşmazlık yaratarak erkeklerle dişilerin birleşmesine engel oluyor.

Wasp ve Tahtakurusu’nu etkileyen etmene bakalım: (elektron mikroskobu ile çekilmiş)

Wolbachia (Sekil 4)

 1280px-Wolbachia

 

 Bazı wasp türlerinde ise erkeklerin tamamını ortadan kaldırmış. Bu tür wasp’lar ancak  parthenogenesis ile çoğalabiliyor. (Evrim de geriye gidiş? Tabii ki değil!)

Wolbachia gibi en az beş bakteri türü daha bulunmuş. Bu bakteriler erkek neslini ortadan yok ederek dişilerin üreme sistemlerinden enfeksiyon geçişini hızlandırıyorlar.

Bu örneklerden çıkarılacak çok dersler var sanırım.

Bir wasp arisi ve wasp arisinin ignesi bir tahtakurusu ve enfeksiyon ajani  wolbachia .

Daha fazla okumak isteyenler için: Travis J. Undesirable sex partner: Bacteria manipulate reproduction of insects and other species. Science News 1996;150:228.

 [Yazilarimi , notlarimi paylasmak isterseniz yazilarimin tum haklarinin bana ait oldugunu hatirlatmak isterim. genellikle yazilarimin altinda kaynaklar veriyorum. Umarim benim yazarken aldigim keyfi siz de okurken alirsiniz. Nedim Çakan]

 3. ÖRNEK: FARELERİ KİM DELİRTİYOR?

CAT RAT 2 

Protozoan delilik:

Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım  memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.

Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca  bir sıçanın onları yemesini beklerler.

Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

TOXO CYST

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür.  Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

 CAT&RAT

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir  kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı  gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction”  ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor.. 

sicanin beynindeki toxoplasma kistleri

image description 

farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor. 

EATS

Ve dongu tamamlanmis oluyor.

Toxo, fare, insan, parazit donguleri

4. ÖRNEK

BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?

Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

 toxoplasmosis

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).

Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

simitci_31226

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))

Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.

Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.

Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.

Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?

Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra,  bu konudaki çalışmalar artmıştı.

Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme  sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :

http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html

Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.

Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.

Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.

Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:

Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))

Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)

Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle  neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.

Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:

1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.

2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri  nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.

3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.

Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili  bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:

http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/

 

 

 

Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari

 

 

Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

TIPANIN SISESI

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?

Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.

Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD  (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir  tablo,  kısa süre sonra ise  “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.

Ayçiçekleri Van Gogh

van-gogh-sunflowers-8 Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

vangogh-starry_night_ballance1

BPD, nedeni bilinmeyen bir akıl hastalığı. Tüm bu kendini depresif veya manik hissetmenin bilincimizde olduğunu düşünüyoruz.  Ama belki de van Gogh ve birçok PMD’linin hastalık nedeni bir enfeksiyondur. Van Gogh örneginden yola çikan birçok yazar  bazi akil hastaliklarinin veya ruhsal bozukluklarin cesitli enfeksiyonlardan olup olamayacagini arastirmaya baslamislar.

Diger canlilara  bakan arastirmacilar; fareler, treeshrews adlı memeliler ve maymunlarda Borna hastalığı virüsünün insanlardaki BPD’ye benzer hareketler yapmalarına yol açıyor. Bu virüs ile enfekte olan hayvanlar belirli manyaklık dönemleri sonrası bariz depresyon gösteriyorlar. (Daha az seksle ilgili, daha anksiyete gösteren, yemeden kesilmiş ve insanlardaki gibi tuza düşkün oluyorlar.)

Borna hastalığı virüsü ile insanlar da enfekte olabiliyor. Bu virüslerle enfekte olmuş insanlarda daha çok depresyon BPD ve şizofreni olduğuna dair yayınlar var. vanGogh’un BPD’si acaba enfeksiyona bağlı bir hastalık mıydı?

Obsessive-Compulsive Disorder (OCD) hastalığı olanlar bazı düşüncelere ve davranışlara direnemiyorlar. Bu düşünceler örneğin  sürekli el yıkama, fobiler, tekrarlayıcı hareketler tarzında kendini gösteriyor. Örneğin acaba kapıyı kilitledim mi , evde ocağı açık bıraktım mı gibi düşünceler. Uzmanlar  bunların bir tür davranış bozukluğu ve mental bozukluk olduğunu söylüyor.

RECO

Biliyorum arkadaşım Sevgili Emine’nin (Prof Dr Emine Öztürk Kılıç) bu konuda çalışmaları, yayınları da var. (Streptokok enfeksiyonlarinin Obsesif Kompulsif davranis bozuklugu yaptigina dair calismalar).

Epey bir zamandır OCD gelişmesinden belli bir zaman önce çocukların streptokok hastalığı geçirdikleri gösterilmeye başlandı. Yani kızıl hastalığı romatizmal ateş, glomerulonefrit gibi böbrek hastalığı yanına bir de OCD eklendi.

Basite indirgenmiş açıklaması bu tür hastalıklarda bağışıklık sistemi bu zararlı bakterileri temizledikten sonra onlara benzeyen dokulara da saldırıyor ve böbrek, kalp,  eklemler derken beyin de bu zedelenmeden payını alıyor.  Böylece OCD denilen “delilik” bir gecede ortaya çıkıyor. Hastalığı tedavi eden antibiyotikler OCD belirtilerini de azaltıyor diye okudum.

Bu şekilde çeşitli enfeksiyonların veya parazitlerin nasıl mental bozukluklar, hastalıklar yarattığını paylaşmış oldum. İlginizi çektiysem sevinirim.              PROF. DR. NEDİM ÇAKAN

AYRICA “KARINCANIN İNTİHARI” İÇİN TIKLAYINIZ                                             https://timursumer.com/?p=1306  

KIZILDERİLİ EĞERİ (RIDING INDIAN)

Kızılderili eğeri
Güzelce bir sarışın kadın, Teksas’ın çölünde giderken aracı bozulmuş. Şans eseri geçen bir kızılderili yakındaki kasabaya götürmek için yardım teklif edip kadını atın terkisine oturtmuş ve başlamış atı koşturmaya . At yolculuğu olaysız ve güzelce gidiyormuş. Lâkin kızılderili her 5-10 dakikada bir avazı çıktığınca “YİPPEEE !” diye bağırmakta, gür sesi uzaklardaki tepelerden yankılanmakta imiş.
Yiğit kızılderili, güzel kadını kasabanın araba tamircisinin dükkanına kadar getirip attan indirmiş ve de son bir “YİPPEEE..!” narası atmış.
“Kızıl deriliyi bu kadar heyecanlandıracak ne yaptın ?” diye sormuş tamirci.
“Hiçbir şey yapmadım” demiş kadın, “arkasına oturdum, kollarımı baline doladım ve düşmemek için eğerin ön boynuzunu sıkı sıkı tuttum”
“Sayın bayan” demiş tamirci, “Bilmez misin ki..? Kızılderililer ata eğersiz binerler “. TS

“Riding Indian”

An attractive woman from New York was driving through a
remote part of Texas when her car broke down. An Indian
on horseback came along and offered her a ride to a
nearby town. She climbed up behind him on the horse 
and they rode off. The ride was uneventful except that
every few minutes the Indian would let out a “WHOOOPPEE !..” so
loud that it would echo from the surrounding hills.

When they arrived in town, he let her off at the local
service station, yelled one final, “YAHOOO !..” and rode
off.

“What did you do to get that Indian so excited?” asked
the service station attendant.
“Nothing,” shrugged the woman, ” I merely sat behind
him on the horse, put my arms around his waist, and
held onto his saddle horn so I wouldn’t fall off.”

“Lady,” the attendant said, “Indians ride horse bareback”

TS

OYNAMAYRUM

imampriest rabbi-holding-menorah-16607342

 

Kilisenin rahibi,havranın hahamı ve de bizim imam
Temel arkadaşlığı öyle de bir ilerletmişler ki,
başlamışlar her gün birinin avlusunda kumar
oynamaya.
Kumar oynamak yasaktır ya eski devirde,
gammazlayan mı olmuş ne, zaptiyeler basmış
kumarcıları. 

dice

Rahibi sorgulamışlar, ” Utanmıyor musunsakalından rahip efendi; haydi itiraf et kumar oynuyordunuz değil mi?”

Rahip düşünmüş ki arkadaşları ele vermek pek
günahtır,”Hz.İsa nasılsa yalanımı bağışlar” diye
düşünüp, “haşa oynamıyorduk” diye cevap vermiş.

Mustantikler hahama dönüp, “Utan sakalından
haham efendi; haydi itiraf et kumar oynuyordunuz
değil mi?”
Hahamdır, “nasılsa Hz.Musa beni bağışlar,
arkadaşları ele veremem” diye düşünüp o
da,”haşa oynamıyorduk” diye yanıtlamış.

Zaptiyeler Temel imama dönüp aynı soruyu sormuşlar ki,
Temel’dir, soruyu soruyla yanıtlamış,
“Rahip oynamaayi,haham oynaamayı.. ha pen bu pok yiyeni
kimunla oynayrum da..?”