ADİL KARCI’DAN “HOROZ ADAĞI”

HOROZ ADAĞI 

Sanırım 2003 yılıydı.  Uzun yıllar önce Amerika’ya yerleşmiş aile dostumuz bir hanımın beni telefonla aradığında saatler gece yarısını çoktan geçmişti ve ben bilmem kaçıncı uykumdaydım.   Telefonun hiç çalmadığı o saatte, “inşallah kötü bir haber değildir” diye içimden geçirerek, şimdi çoktan emekliye ayrılmış olan ev tipi telefonun ahizesini kaldırdım.  Saat farkını unutmuş olmasından  dolayı beni gece rahatsız etmiş olduğunu açıklayan özür mahiyetindeki konuşmasından sonra ahbabım sadede geldi.  İki gün önce evin küçük kızının yavru köpeği kaybolmuş.   Bulunursa, adak olarak bir horoz kesip fakire vermeye karar vermişler.  Nitekim birkaç saat önce köpek bulunmuş ve ilk işleri adaklarını vekaleten yerine getirmem için beni aramak olmuş!

 Uyku mahmurluğu ile “tabii yarın hallederim” gibi bir şeyler dedim.  Dedim demesine de  ondan sonra bir daha da uyku tutmadı beni.   Başladım kendi kendime konuşmaya “Ulan hayatında ne bir adak adamışsın, ne bir adak kurban etmişsin ne de bu adak-madak işlerine inanırsın.  Ne demeye evet dedin ki?”  Yani, bana telefon açan hanım “Yarın sabah Adana’dan yola çık, Rize’ye kadar bir uzanıver, oradan yaylaya çık, bize birkaç kilo Anzer balı al ve Amerika’ya gönder” dese bu horoz adağı işinden çok daha kolay olurdu benim için!

 O yıllardaki Adana’yı bilenler varsa hatırlarlar, şehrin ortasında eskiden adına “Siptilli” denilen bir sebze pazarı vardı.  Tezgahların üzerine branda bezi, kaput bezi, beyaz çarşaf ve hatta hasır gerilmek suretiyle ilkel bir  “kapalı pazar” haline getirilen bu yerin karşısında ise sıra sıra kasaplar bulunurdu.  Kasapların tam orta yerinde ise bir fırın…  Yani insanlar hem etini, hem ekmeğini, hem sebzesini buradan alır ve başka yere uğrama gereksinmesi duymadan tüm alışverişlerini bir çırpıda bitirip evlerine dönerlerdi.  Sonradan bu sebze pazarının arka tarafındaki sokakta  horoz, tavuk, hindi, kaz, ördek gibi kanatlı hayvanlar satılan birkaç dükkan açıldı.  Neredeyse tüm dükkanları kaplayan koca koca tel kafesler içerisinde kimisi gıdaklayan, kimisi vakvaklayan kimisi dövüşen bir sürü kanatlı hayvan bulunurdu orada.  Hem hayvanların yaşadığı zor koşulları görmeyeyim diye, hem de kümeslerden gelen kötü kokuları teneffüs etmeyeyim diye, mecbur olmadıkça o sokaktan geçmezdim.

 “Horoz”,  “adak”, “kurban” gibi kelimelerin kafamda yarattığı türbülans dinmeden sabah oldu.  Bu zor görevden bir an önce kurtulmak amacı ile, kahvaltıyı bile beklemeden doğruca kanatlı hayvan satılan o sokağa attım kendimi.  Önünde daraba, kepenk vs. olmayan bu dükkanlar zaten gündüz ve gece mecburen açık kalırdı.  Eline  birkaç kuruş verilen özel bir bekçi sabahleyin dükkan sahipleri gelene kadar bütün gece o nahoş kokulara katlanır ve oradaki dükkanların hepsine göz kulak olurdu.  Biraz erken gitmiş olmalıyım ki dükkanların sadece birisinin önünde bir satıcı bulabildim.  Simsiyah kıvırcık saçlı, orta boylu esmerce bir delikanlı keyifli keyifli bir sarma sigara tüttürüyor ve diğer elinde tuttuğu çay bardağından (çay çok sıcak olduğu için olsa gerek) höpürdete höpürdete yudumlar alıyordu.  Birkaç metre solunda ise yine ona benzeyen ama yaşı 12-13 gösteren bir çocuk kafesten içeriye soktuğu bir çubukla tavuğun bir tanesini kızdırmakla meşguldu. (Bu çocuğun diğerinin akrabası mı, kardeşi mi, nesi olduğunu öğrenemedim ve de zaten hiç sormadım).

 –       Selamın aleyküm!  Hayırlı işler!

–       Ve aleykum selam abey!  Hoş gelmişsen!

 Polatlı’daki Topçu Okulunda geçirdiğim altı aydan sonra askerlik görevime devam ettiğim Urfa’da (birçok kişi gibi ben de Şanlıurfa demeye alışamadım hala)  konuşulan bu Türkçeyi bir daha duymak beni hoşnut etti.  Zira o şehirde kaldığım sürede ben de bu “Urfa Ağzı’nı” konuşmaya gayret etmiştim ve de terhisime kadar bayağı becermiştim.  Neyse, ben yine normal konuşarak:

 –       Hoş bulduk, dedim.

–       Abey ne lazımdır?

–       Adaklık Horoz.

–       Ahan bah burada 20’lik var 25’lik var amma yüsgek dersen 15’lik gene var.

 Saydığı bu rakamların fiyat olduğunu anlamamak için insanın salak olması gerekirdi.  Öyle ya, horozların yaşından bahsetmiyordu herhalde.  Adının sonradan Şehmuz olduğunu öğrendiğim bu gence:

 –       Sen bana en irisinden bir horoz bul da kes dedim.

–       Abey, en böyyügünü ne edicahsan?  Adaklık deye mi alisan yohsam dövüştürecekmisan?

–       Niye ki?

–       Abey, irisi kart olur.  Yine 25’lik verem ama orta boy daha eyidir.

–       Eh tamam, hadi kes bir tane.

 Kümesten içeriye dalmasıyla bir vaveyladır koptu.  Horozların, tavukların kimisi uçuyor kimisi kaçıyor ama hepsi bir ağızdan gıdaklıyordu. Neyse, sonunda bir tane yakaladı.   (Sanırım özel olarak seçmedi, hangisini yakaladıysa o).

 –        Vallah abey bir tane seçmişem ki, o gadder olur!

 Artık dayanamazdım, ben de onun kullandığı Urfa Ağzı ile konuşup onun “özel horoz seçme” numarasını yemediğimi anlatmak istedim.

 –       Lo yeter daşgala ettiyiz!  Kesecahsan kes da gidah!

–       Vay abey, niye söylemisan hemşeri oldugun?  Essah Urfalımisan?

–       Yoh lo, ben orda çoh kalmişam ve çoh da sevirem Urfayi.

 Hemşehrisine kavuşmuşçasına sevinen Şehmuz  bu defa kısa bir taburede oturup bizi dinleyen yardımcısına (kardeşine ya da akrabasına) seslendi:

 –        La Muzo!  Kalh biye bi keskin piççah getir.  “Muzo” ya istinaden adının Muzaffer olduğunu tahmin ettiğim çocuk şaşkın şaşkın:

–       Abey bilisan, zaten bizim bir dene piçagımız vardır.

 Bir taneden daha fazla bıçağının olmadığının ortaya çıkmasına bozulan Urfalı hemşehrim kızgınlıkla bağırdı:

 –       De lo uzatma, get onu getir işte!

–       Getiremem abey.

–       Eliy koluy kırıhtır?  Yoksa ayagin toppal olmuştur?

–       Yoh abey, piçağı dün Necat abey almıştır.

–       Neye aliy?  Malbora zıkkımlanmayi biliy de kendine bir piççah alamiy mi?

Get getir, hem de o gavvata söyle bir daha bizim piççagi almasın.

 Bana döndü:

–        Abey, hem aliyler, hem geri getirmiyler.  Bir de köreltiyler, işin yoğusa piçah bile.  Vallah alti dene vardi.  Ahan bir haftede bir dene galmiş. Görisan işte!  Haksiz miyam?

 Laf uzamasın diye sadece kafamı sallamakla yetindim.  Muzo (ya da Muzaffer) sanki kendisine bağırılmamış gibi yavaş hareketlerde yerinden kalktı ve koşuyormuş gibi yaparak ağır çekim hareketlerle dükkanın yan tarafından arkaya tarafa dönerek kayboldu.  Ama tabureden kalkerken sırıtarak bana bakması bıçak konusunda gaf yapmadığını, tek bıçakları olduğunu kasıtlı olarak söylediğini anlamama yetmişti. Kimbilir neyin intikamını alıyordu “Şehmuz abey”inden!

 Neyse, beklenen o meşhur bıçak geldi ve bizim Şehmuz horozu aldı arka tarafa bir yere gitti.  Biraz sonra bir elinde horozun gövdesini, bir elinde horozun kafasını sallaya sallaya geldi. 

–        Abey bunu ne edecahsan?  Götürecahmisan?

–       Yokmu burada ihtiyacı olan bir fakir?  dedim.

–       He vallah bah garşida bir eskici emmi var.  Yaslidir, gariptir.  Ona verah? Tablasinda satacah birsey de yohtur aslinda, vakit geçirmege geliy her vakıt.

 Ben tamam deyince elli metre kadar uzakta duran yaşlıca adamın yanına gitti, bir şeyler konuştu ve horozu ona verdi.  Adam ayağa kalktı bana döndü ve  sağ elini göğsüne koyarak uzaktan teşekkür etti.  Ben de başımı öne eğerek aynı hareketlerle teşekkürünü kabul ettim.  Sesle iletişim menzilinin aşıldığı yerde kullanılan işaret lisanı işte…

 Parasını sayarken Şehmuz dayanamadı:

–       Abey sormasi ayip, bu neyin adağıdır?   Yalan söyleyemezdim:

–       Amerika’da oturan bir ahbabımın kızının kaybolan köpeği bulunsun diye adamışlar, köpek de dün bulunmuş.

Yüzüme inanmaz inanmaz baktı:

–       Gurban sen bennen dalga mi geçisan?

–       Valla Şehmuz olay bu.

O ana kadar hiç neşesini kaybetmeyen, yerinde duramayan cevval Şehmuz gitti, yerine ağır başlı, hüzünlü bakışlı yaşlı bir adam  geldi.

–        Abey bilimisan?  Beni ölümden kurtarmah için bile bir sinek kesmeyi adayacak kimsem yohtur!

 Oradan ayrıldıktan beş on adım kadar sonra geriye baktığımda kendi kendine konuşuyordu:

–        Köppek için horoz adiyler ha? 

 Ve de gözlerinin altında yeni yeni beliren parıltılar sanki gözyaşıymış gibi geldi bana….

 Adil Karci

26 Temmuz 2013

Antalya

“SİPTİLLİ” HAKKINDA

 Bu haber 21 Ağustos 2023 – 8:45 ‘de eklendi ve 643 views kez görüntülendi.

“SİPTİLLİ” HAKKINDA

Yaşıtlarım ve bizden üç-beş yaş daha küçük olanlar Siptilliyi iyi biliriz. Alışveriş etmişliğimiz var. Zamanımızın Siptilli’si, şimdiki Kocavezir İş Merkezi’nin bulunduğu alan ve çevresine yayılmış manavlar topluluğu, yani, meyve-sebze pazarı idi. İlk tanıdığımda, yanılmıyorsam 10’a 10 ahşap direklerle çatılmış, oluklu galvanize saç örtülü, yaklaşık 4’e 4 ebadında ve her tarafı açık dükkanlar şeklinde idi. Her dükkanın çatıya yakın ahşap kirişine çakılmış kırmızı levhasında, beyazla yazılmış, söz gelişi, “Manav Sabit Kabakçiçeği – No. 49” şeklinde tek tip levha olurdu.

Manavların rastgele tahta parçalarından çakılmış ufak tezgahları olurdu ki, buralara pahalı, turfanda mallar yerleştirilir, diğerleri yere yayılmış hasır veya kaneviçe çuvallar üstünde, yahut da küfelerde yer alırdı.

Siptilli pazarcılarının ortak özelliği, hemen hepsinin malını bağıra çağıra ve çoğu kez Hüseyni, Uşak yahut Mahur makamında tanıtmasıydı.

SEPETLE ALIŞVERİŞ

Rahmetli annem zaman zaman sepeti koluma takar, elime de bir buçuk, iki lira vererek pazara yollardı. Koca sepeti zor taşıyabilecek kadar doldurmama rağmen, eve döndüğümde hala bozukluklar olurdu cebimde.

Alışverişi sepetle yapardık. Biraz daha asrisi, yumuşatılmış saz yapraklarından örülerek yapılmış zembil idi.

Sonraları fileyi icat ettiler. Ellili-Altmışlı yıllarda her evin birkaç filesi olurdu mutlaka. Pazar alışverişi de otomatikman fileye döndü tabii.

Pazarcıların kullandığı kese kağıdı, inşaat alanlarından toplanılmış çimento torbalarından yapılırdı. Siptilli’ye yakın evlerde işi-gücü bu olan birkaç aile vardı. En güçlüleri, çimento torbalarını yere vura vura, sözüm ona, çimento tozundan arındırır ve kat kat kağıt bir yanından kesilip-biçilip kese kağıdı haline getirilirdi.

Sanırım 60’lı yılların başında, Merhum Ali Sepici zamanında Siptilli dükkanları yenilendi, tezgahlar çok daha düzgün hale getirilirken alıcıların yağmurdan ve güneşten korunmaları da sağlandı.

“SİPTİLLİ” ADI NEREDEN GELİYOR?

İşte, bugüne dek yüzlerce kez sorup da asla cevap alamadığım soru. İşin fenası, yıllardır bazılarının bana gelip “Sen bilirsin; ne demek Siptilli?” diye sorması.

Baktım olmuyor, sözcüğü defalarca önüme koyup orasından kestim, burasından uladım ve nihayet “Sept” sözcüğünü yakaladım.Sept, Arapçada “Seebit”, yani (7) sözcüğünün yöremizdeki diyalekti.

Böyle bakarsak, haftanın 7 günü açık, 7 günü işleyen Pazar anlamına temel bulmuş oluruz. Belki de orijinali Sebitilli olarak çıkmış, zaman içinde Siptilli’ye dönüşmüştür. Bu tür dönüşümler, sesli harfi olmayan eski yazıda pek çok sözcükte rastlanır. Osmanlıca ile birlikte, farklı şivelerdeki Arapça’ya aşina biri olarak naçizane açıklamamız böyle.

Kelimenin ikinci yarısındaki “illi” ise, yine tahmin ederek söylüyorum, Arapça’da “bela” anlamındadır ve ilk harfi “ayn” ile yazılır. Belki de inanılmaz gürültüsünden-patırtısından dolayı “Yedi Bela” anlamında “Sebit‘illi”, buradan “Septilli” ve nihayet “Siptilli” olmuştur.

Bizim bildiğimiz Siptilli Cumhuriyet Dönemi eseridir. Daha önceki yeri ise, bugün Ortopedia ile Acıbadem Hastanelerinin kapladığı alanlardı. Zira buralarda Adana’nın pamuk işleyen ilk büyük fabrikaları yer alıyordu ve pazarcı için en mükemmel satış merkezi sayılabilirdi.

Ben, en çok sadece Siptilli’de bulabildiğimiz süzme camız yoğurdunu özlüyorum. Öyle nefis bir ayranı olurdu ki; ooof, offff!..

Araştırmacı Yazar: Nurettin Çelmeoğlu

 

ADİL KARCI’DAN KAĞIT-KALEM

 KAĞIT-KALEM

Sabah gazetelerine kısaca bir göz attıktan sonra, her zaman olduğu gibi, birkaç bulmaca çözmek amacı ile bir kalem almak için çalışma masamın çekmecesini çektim.  Onlarca tükenmez ve kurşun kalem arasından hangisini alsam diye tereddüt içerisindeyken biraz duraksadım ve kendimi 1952 yılında buldum.                   

İlkokula başladığım 1952 yılına kadar evimizde babamın bir dolmakalemi ve de genel kullanım amaçlı bir kopya kalemimiz vardı sadece.  Kopya kalemini şimdiki gençlerin  bilebileceğini hiç sanmıyorum.  Bu kalemler klasik tahta kurşunkalem şeklindeydi ve genelde mavi renkli yazardı.  Kırmızı yazanları da vardı ama fazla kullanılmazdı.  Islatıldıkları zaman mürekkeple yazıyormuş hissi verirlerdi ve yazılanları silmek pek mümkün olmazdı. Çocukken bunlarla oynamamıza  izin verilmezdi, zira dilimize, dudağımıza, dişlerimize değdirirsek günlerce mor bir ağızla dolaşmak zorunda kalabilirdik.  Gerçek miydi değil miydi pek bilmiyorum ama, belki ağzımıza değdirmeyelim diye “zehirli” de derlerdi. 

Kopya kalemleri devlet dairlerinde kullanılan tek tip kalemdi o zamanlar.  Zira, birkaç sayfa birden elde etmek için aralarına kopya kağıdı konularak yazılan yazılar için de çok uygundu.  Birincisi, asıl nüshada tahrifat yapılamazdı (çünkü silinemezdi) ve de alt kopyalara geçmesi için bastıra bastıra yazıldığında kalemin ucu kolay kolay kırılmazdı.  İster kopya kaleminin olsun, isterse kurşunkalemin olsun, ucunu açmak ustalık isterdi.  Ya keskin bir küçük bıçağın olacak ya da jilet kullanacaksın.  (Ortası üç delikli Bimini  jiletler daha sert olduğu için tercih edilirdi, sonraları hayatımıza giren Nacet biraz zayıf bulunurdu bu konuda).  Kalem ucu açarken elimizi çok kesmişliğimiz vardır ve bu fırsattan istifade çoook “kankardeş” edinmişizdir. Kalem açacağı ise daha sonraları imdadımıza yetişti.   Taa ki otomatik kurşun kalemler çıkana kadar da saltanatını sürdürdü.  Duyduğuma göre, şimdilerde sadece bayanların kaş kalemlerini açmak için sanatlarını icra ediyor ve yaşamlarını idame ettiriyorlarmış.

(Haa kolejdeki sınıflarda bulunan, kahve değirmeni gibi çevire çevire kalemimizi açtığımız o “lüks” aleti de anmadan geçmek olmaz bu arada.)

 İlkokula başlayınca “kurşunkalem” ile tanıştım.  Ama kalemin ortasındaki grafit değil resmen “kurşun”du!   O güzelim “Faber” kurşun kalemler ya Adana’ya vasıl olmamıştı henüz ya da Türkiye’ye bile gelmemişti o yıllarda.  Elimize geçen kalemlerin yazan kısmı yumuşak kurşundan yapıldığı için kağıt üzeride belli belirsiz bir iz bırakırdı ve yazının üzerinden birkaç kere geçme zorunluluğunu duyardık.  Hadi güzel yazmaması bir yana, bir de mutlaka kağıdı delerdi.  Kağıtlar mı?  Onlar da zaten başlı başına bir olaydı.  Beyaz kağıtlar sanki “elleme küserim” çiçeği gibi nazikti.  “Bir an önce yırtılsam da şu kurşun kalemin ezasından kurtulsam” diye beklerlerdi sanki.

Matematik için bize sarı yapraklı “samanlı kağıttan” yapılma defter aldırdılar.   Ama bu saman harbiden saman ha!  Ezilip, inceltilip birbirine yapıştırılarak preslenen samana “samanlı kağıt” denirdi.  Eh, elimizdeki kalem “kurşun”, altındaki de “samanlı kağıt” olunca varın siz tahmin edin gümbürtüyü!  Daha ilk çizgiyi çekerken koca bir saman parçası kalemin ucuna takılır kalemi durdururdu.  Azıcık zorlarsan da saman çöpü  sayfanın ortasında koca bir delik bırakarak defteri terk ederdi.   Matematik problemini çözemeyen talebeler için gayet güzel bir bahane… Doğru sonucu yazmışsın ama görünmüyor!  Öğretmen ne desin ki? 

Hadi bunlar neyse ne…  Ya “güzel yazı” dersi?  Bir divit, bir mürekkep hokkası ve de yine samanlı kağıttan yapılma bir adet “güzel yazı defteri”… Kullandığımız mürekkep bile o devirde sadece mavi boyalı bir suydu.  (“Pelikan” mı dediniz?   Allooo???)  Diviti hokkaya daldırırsın, daha ucu kağıda değer değmez mürekkep olduğu gibi emilir ve sayfada gittikçe büyüyen mavi bir daire ile karşılaşırsın.   Çare?   Mürekkebin dağılmasına fırsat vermemek için çizgileri olabildiğince hızlı çekmek!   Yani “güzel yazı” yazmak,  sadece süratli davranmakla ile ilgiliydi, yoksa kabiliyet, beceri vs. hikaye! 

Birkaç yıl sonra arkadaşlardan bir tanesi nerden bulduysa “Atos” marka bir kurşunkalem bulmuş.  Bu günkü (otomatik olmayan)  kurşunkalemlerden yani.  Aman Allahım, oğlana ne rüşvetler verdik bize de alsın diye.  Yahu bu hem yazıyor hem de siliniyordu be!   Biz artık doğru dürüst yazan kurşunkalemlere kavuşmuştuk ama arkadaş da köşeyi dönmüştü.  Eeee, bu kalemler de kullana kullana birgün biter yani.  O kadar para vermişsin, hemen kaldırıp atıp yenisini alacak değilsin herhalde.  Ne yapmalı o zaman?  Sonuna kadar kullanmalı.   Ama nasıl?   Mahallenin orasında burasında kargı kamışları yetişiyor.  Kuru bir kargı kamışının uca yakın  yerinden bir karışa yakın uzunlukta bir parça keseceksin.  (Uca yakın olacak çünkü kamış bitkisi uca doğru incelir ve bir noktada iç  çapı kurşun kalemin sıkıca içine gireceği kadar daralır).  Oldukça kısalmış olan kalemin arkasını bu kamışın içerisine birkaç santim sokarsan kalemin uzar ve artık parmaklarınla rahat tutabilirsin.  Tasarrufa bak tasarrufa!   Daha sonra bu “kalem uzatıcılar” bazı uyanıklar tarafından ağaç tornasında tahtadan yapıldı, verniklendi ve bolca satıldı.  (Kimbilir sizin de ne anılarınız vardır bu konularda…) 

En son para vererek aldığım tükenmez kalemi seneler önce yabancı bir ülkeye giriş formu doldururken  birisi istemişti benden ve üzerine yatmıştı.  Üzülmedim desem yalan olur çünkü Scriccs marka bir emektardı ve bendeki o “kalem açlığı” hala vardı.

Şimdi mi?  Çekmecede, arabanın torpido gözünde, dolapta, mutfakta, ayakkabılıkta, çantaların hepsinde onlarca onlarca tükenmez….  Hepsi de promosyon, toplantı-seminer hediyesi, otel odalarından çantaya atılanlar…  “Beleş” de olsa, mürekkebi kuruyanı, bozulanı atmak içimden gelmiyor! Dedim ya “kağıt-kalem” açlığı işte… 

“Peki bu kalemleri ne kadar kullanıyorsun?” diye sormayın artık.  Laptop, akıllı telefon, bilgisayar, tablet, okullarda akıllı tahta vs. vs. derken hiçbir kalemin eski forsu kalmadı.  Baksanıza artık imza bile “elektronik  imza” oldu! 

Ha, hakketen ya, ben bulmaca için çekmeceden bir kalem seçecektim .

 Adil Karci

GALILEO VE “EPPUR SI MUAVE”

“Pir Sultan Abdal’ım uzak yollarda                                                                                         Helâk olduk yücelerde bellerde
Bir zamanda biz de gurbet ellerde
Ne yaman firkatli söyler dilimiz”
(firkatli=dostlardan ayrılmış)

Yaşımız genç iken başımıza gelmiş olan gülmeye
müstehak bir fıkrayı nakletsem gerek.
Hz.İsanın doğumu üzre 1959 yıl geçtikte, fakir Tarsus’ta
orta ikide mi ne, dolu ve kar karışımı bir rahmet
yağsın ki, Tarsus olalı katiyyen böyle bir soğuk
görülmemiş ise de , tüm çocuklar ayak topu alanına
doluşup kar-buz topu oynamaya başlamamızla, futbol sahamızı
bilen bilir, kale direkleri gayetle güçlü timur (demir)
direklerle donatılmış olup, pırıldayaraktan öyle bir
iştah açmakta ki, bu fakir dahi dayanamayıp timur (demir) direği
yalamamızla dilimiz ossaniye direğe “cas” diyerekten
yapışıvermiş, cümle etfâl (çocuklar) başımıza üşüşmüş olup,
her serden (kafadan) başka bir seda (ses) çıkmakta iken, fakir ise
feryat ve figân etmeye gücümüz yetmeyip, direğe bir sarılmışız
ki, Mecnun’un Leyla’ya sarılması kaç para.
Bir yandan bizi çekiştirip direkten kurtarmaya çalışan çocuklara
tekme yetiştirmeye çalışmaktayız, öte yandan da
“çekiştirmeyin lan ibneler ! ” deyû ünnemekteysek de ,
dilimiz timur direğe yapışık olduğundan lâfımız katiyyen anlaşılmayıp, gıcık Yusuf mu, yoksa rahmetli şebek Mümtaz mı, yoksa rahmetli deli Münir mi bu lâkırdımızı “İşeyin lan ibneler” diye anladıklarından, oracıkta af buyurun, çüklerini çıkarıp dilimizin üzerine işemeleriyle sayelerinde
yapışıklıktan kurtulmuş idik.

Akşamın esmer yüzü ortalığı sardıkta, gül cemâlinizi
güney yönüne çevirip, parmaklarınızı birleştiresiz ve
sağ omuzunuz kulağınıza deyinceye dek kolunuzu güya
“heil Hitler” diye avazlanmaya kıyas kaldırdığınızda,
Orion (avcı) yıldız kümesi elcağızınızın altında
kaybolur ki, anlayana nice ibretler vardır.
Orion nebulası bir yandan öbür yana 1500 ışık yılı
genişlikte olup, hidrojen bulutlarının yoğunlaşıp
toparlanmalarıyla nebulamızda yeni güneşler oluşmakta,
dahası bu yıldızlar “fusion” yöntemiyle hidrojenden,
helium, azot, oksijen,karbon vb. sıralamalarıyla,
bilinen kimyasal element şemasına göre demire kadar
tüm elementleri, oluşturmaktadır ki inanmayan
neuzibillah kafirdir.
Fakir bu görüntüyü dün gece gözlemiş olup, “balık bilmezse Hâlik bilir”
kavlince yazımıza ulamış bulunmaktayız.

“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”
(Y. Emre)

Sultanımız dördüncü Murat han, anası cadı Kösem
Sultan’ın kışkırtması ile, baba bir ana ayrı
kardaşları Bayezid ve Süleyman’ı kemend attırıp
boğdurmuş, halka “günahtır” diye yasakladığı içki
sofrasına güzelce çöküp, anasının kendi elcağızıyla
satın aldığı cariyeler ile işret alemine oturmuş,                                                                                                    “Bu kavli sürahi eğilip sâgara söyler, ne der ?”
(sâgar=içki kadehi) tagannileri arasında mest olduğu
bir gece, tarih 8 Eylül 1633’i göstermekteyken,
İstanbulumuz’da maazallah bir yangın çıkmıştır ki,
“aman destur ne olmakta ” demelere kalmadan garip
şehrimizin dörtte üçü bir gecede kül ve turaba (toprağa)
gark olmuş idi.
Bakın şu tesadüfün aksiliğine ki, yine tam aynı gün Hz.
Galileo, eski arkadaşı olmasına karşın, Papa olacak
rezilin mahkemesinde “sevgili dünyamız güneş
çevresinde pervane misali dönmektedir, üstelik de
güneşimiz üzerinde lekeler vardır” dediği için mahkum
olmuş, bacaklarındaki artrit sayrılığı yüzünden
yürüyemez bir halde, ve de kendi icadı gök bakıcısıyla
güneşe bakmaktan kör olduğu halde cezasını çekmeye
giderken, “Uy pen nideyim uşaklar, ha pu cötü pohlu
dünya güneşimiz çevresinde ha bire döneyi daa..” anlamına, “eppur si muave”
dediği rivâyet olunur.
Hâl bu ki, Murat Han’ımız 8 Şubat 1633 gecesi güney
yönünde semâya bakıverse idi, Hz. Galileo’nun çok sevdiği
Jüpiter (Bercis) gezegenini ve dört ayını (Callisto, Europa,Ganymede, İo) Avcı Orion’unun az bir batısında görüverecek idi. Nerede onda o feraset…

“Dört kitabın manâsın
Okudum tahsîl etdüm
Işka gelince gördüm
Bir uzun hece imiş”
(Yunus Emre) (Işk=ışık; aşk)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

Avci 2 Avci 3 Avci 4 Avci 5 orion nebula

CENAP’IN FENTON’A ZUHURU

CENAP 3

Sevgili Tarsuszede’ler:
Nedir lan bizim bu İntik Cenap’tan çektiklerimiz
birader; anlatsam billa parçalanmadık yürek kalmaz.

Bu rezil aylardır, bizi Kanada’nın Toronto sancağından yola çıkıp, Fenton köyümüze gelmekle
tehdit eder idi. Lakin bizdeki kalp temizliğine bakın
ki, fakir bu uyarıları katiyyen ciddiye almayıp kulak
ardına atmışsak da doğrusu içimize de bir korkudur
düşmüş idi. İki hafta öncedir, “aha bu hafta
geliyoruz” demesiyle “heyvah” deyip dövünmeye
başladıysak da iş işten geçmiş olmakla, can ve canan havliyle
bir umuttur diyerekten alçağa adresimizi yanlış
olaraktan bir bir yazdırdık.
Derken “zır” telefon:
Kebaplık et neyim almak üzre gittiğimiz bakkal
dükkanında cebimizin telli fonun çalmasıyla, karşı
cenahtan bir Amerikan gümrük mustantikidir, “Cenap nam bir adem
size gelecekmiş, doğru mudur ? ” diyerekten sual
etmekte. Amerikan mustantikindeki ferasete dikkat
isterim; bu cenabet herifin ne mal olduğunu “şıp” diye
anlayıp, Kanada çıkışında derdest etmekle, “bırakayım
da gelsin mi ?” diyerekten fakire sual etmekte.
“Gözel Allahım, hikmetinden sual mi olur ? Kıçına copu sokup,
her bir şeyi bir güzelce itiraf ettirsinler de, oh ne
güzel” dememize kalmadan, karısı Lucy, alsın telli
fonu, bir yalvarsın.., “Amanın Timur abicim, kocamdır
söyle de bıraksınlar demesiyle” fakir,  haliyle vicdan yaptık ve “Tüh Allah mustehakınızı  versin” diyerekten, ister istemez bu rezili serbest bıraktırdık.

Uzatmıyalım, bir saat sonra, yanlış manlış demeden
adresi bulmuş, “zır” kapı, sırıtaraktan fakirhaneye
girdi. Bana kalsa katiyyen içeri almam; Lakin Lucy ve
güzel kızı Defne’nin hatırına memnun olmuş ayaklarına
yattık. Gelir gelmez zehirli cığaralarını yakıp,
gümrükten ucuza düşürdüğü kahve rengi ispirtoyu
leblebi refakatinde zıkkımlanmaya soyundu ki taa
ayrılıp gidinceye kadar.
Biz bu mülevvesi, acep suya düşüp boğulur da pislik
temizlenir mi umuduyla göle çıkardıysak da heyhat,
herif bir yüzmekte ki, fok balığı kaç para.

Akşam olunca da gök bakıcısıyla (teleskop) bir güzel semâda
dolandırdıp yıldızları ,âhireti cenneti cehennemi
neyim gösterdik. Göğümüze sığır misali bakıp, saatler
sonu hala Satürn (Zühâl) gezegenimize “Jüpiter (Bercis), amanın
oh ne güzel Jüpiter, gel Lucy sen de bak” diyerekten
çırpınıp durdu da Zühâl’imizin de gururuyla
oynayıverdi.
Devrisi gün, âdetimiz üzere Attila Yaprak kardeşimizle
sevgili karısı Ece geldi de, derdimize az bir derman
oldular. Gemi ile gölde tenezzühe çıkıp, Attila’nın
gitarı eşliğinde, şarkılar türküler çığırıp hoşça
vakit eyledik.
O gece dahi etleri kebap edip içki içip fasıl icra ederken bu rezil Ceno bizim kebap ocağında bir yangın çıkarsın; cümle âleme, kurda
kuşa ve de konu komşuya rezil olduk. Yangın söndürme
pufu ile zor bela söndürdük de yine sayemizde yanıp
kül olmaktan kurtuldu bu rezil. (Bu yangın olayı gerçekten de gerçektir.
O gece de, Allahın bir lütfu, gökyüzü yine bulutsuz olup tamaşettiysek de bu herif Zühâl (Satürn) gezegenimizi Attila’ya Jüpiter diye yutturmaya kalkınca anladık ki heyhât tüm emeklerimiz boşuna gitmiş.

Devrisi gün ise Attila ve Ece’nin Ann Abor’daki
evlerinde toplantının gerisini getirip bol bol mavra
ve fıkra anlatıp sayenizde çınlatmadık kulak komadık.
Hoş kalasınız.
Fakir-i pür taksir,
Timur

CENAP4

CENAP’IN FENTON ZİYARETİ

25 NISAN 2006

ALDI CENAP

Sümer ailesi bize yine muhteşem misafirperverliklerini yaptılar, Cuma akşamı
ölmüş tavuk, Cumartesi akşamı da ölmüş dana yedik.
Cuma öğlenden sonra transatlantikte Kaptan Sümer’e tayfalık yaparaktan
“karın tokluğuna” çalışma gereksinmesini yerine getirdik.
Bu tenezzühün en önemli tarafı tarihte misli görülmemiş “çorap överboaaaard…!” acil
çağrısına, kaptanımız bir rescue mission’a girdi ki ne demezsiniz. Koskoca
okyanusta benim ufaklığın kokmuş çorabını “elinle koymuş gibi” buldu, tabii
karın tokluğuna çalıştırdığı ben tayfa da canını tehlikeye ataraktan
“çorap”nesnesini, devasa dalgalardan ve korkunç deryadan
kurtardırtdı.
Cumartesi gündüzleyin tayfasını bu defa arabasıyla gezdirdi, “olmaz ilaç
sine-i SAD-pareme” diyerekten zavallı kaptanın varlığından haberinin bile
olmadığı “SAD (sod)” pareyi bulup, Erenben ailesini
bu defa da bahçesinde ırgat olarak çalıştırdı, eee naaparsın akşama
karın doyurmak gerek…!
Cumartesi akşamı Atilla ve Ece de geldiler, hayat hikayemizi şimdi gari onlar da bilmekteler.
Bu arada da çok güzel olmuş ve yanmış steak’leri yedik hem de hafiften
kafaları bulduk.
Ömer gelemedi, zaten Ali ve Kamil baştan su koyuvermişlerdi, işte resimlere
bakalar da çatlayalar.
İnceliğin ve zarifliğin timsali olan Nilüfer bizleri çok şımartaraktan pek
muhteşem ağırladı. Deryaya bakan odayı bizlere verdi, muhteşem manazaraya
karşı pek bir güzel uyuttu bizi.
Yalnız hüsrana uğradığım bir konu oldu, her iki doktora da çok önemli bir
konuda (rektal katı/sıvı/gaz fizik kuralları ile ilgili) bir soru sordum,
cevabını alamadım. Zannederim sorumu yanıtlayabilmek üzere her ikisi de
yeniden birer ihtisas yapmaya karar verdiler.
Fıstık Sümerler, herşeyler için çoooook teşekkürler, revanşını Ayvalıkta
yapmak üzere gözlerinizden puuuus ediyoruz.

İntik Cenap

26 NİSAN 2006

ALDI TİMUR

Sevgili Tarsuszede’ler: 

Biz bu İntik Cenap’ı kara gözleri kel kafası için
çağırmadık. Güzelim kızı Defne ve güzel karısı Lucy’i
misafir edelim de hoşça vakit geçirelim dememizle,
Cenap’tır, “yok onlar karı başlarına yalnız
gelebilemez, zatım getirsem gerek” diyerekten kendini
de davet ettirdi. Haliyle bunu duyan Ali, Ömer ve
Kamil “Yok oğlum, Cenap geliyorsa biz bu işte töbe
yokuz” diyerekten çamura yattılar ki doğrusu
ayıplamadım.
Devrisi gün Cuma oldukta, işten erken çıkıp, telaş ile
teşriflerini intizar etmekteyiz (şereflendirmelerini
beklemekteyiz), bir yandan da “ah güzel Allahım,
inayetinden sual olmaz, yoksam sana şükürler olsun,
yolu mu kayıp etti bu İntik Cenap” diyerekten dualanmaktayız
ki, heyhat ki ne heyhat, herif “zıp” deyip çıkageldi.
Meğersem alçağın elinde, coğrafya sınavında
ellen-trikli kopya çekmeye kıyas, “Cİ-Pİ-ES” tesmiye
tılsımlı bir alet olup, töbeler olsun, bu aletin inayetiyle insan kısmı
aklını gaip edermiş de yolunu asla gaip edebilemezmiş. Lakin ben
böyle tekne-lojisinin içine etmez miyim..?
Lucy ve Defne kızı hasretle kucakladıktan sonradır,
İntik’in da usulen elini sıktık.
İntik’dır, ayağının tozu kurumadan, “haydin gemiye
binelim, cığaramı gemide içecem” diyerekten hepimizi
gemiye süvar edip (bindirip) timur (demir)
aldıraraktan, fakir ise haliyle “kapudan” (kaptan)
olup, dalgalarla mücehhez Fenton golümüze açıldık.

İntik Cenap’ımız, “radyoda müzik bulacam” gayretine soyunup,
ossaat gemimizin radyosunu, sidi çalıcısını ve de tüm
ışık sistemini battal eyledi.
Ardındanda güzel Defne’nin pembe çorabını gölde yuğmak muradıyla rüzgardan ağrı fora etmesiyle ,
“lan oğlum şu çorap kaç kuruş ise verelim adamı
uğraştırma” diyerekten dönenmekteysek de, tenezzühün mabadını koca gölde çorap aramakla heba ettirdi. İskele cenahından tepe üstü göle sarkaraktan çorabı gölden toplamakta iken, fakir Lucy’e dönüp, “At bir tekme de kel tepesi üstüne düşsün gölün içine, pislik temizlensin” diye yalvarmaktayız da, Lucy’dir, basireti hepten bağlanmış olup, “Etme Timur abi, çocuğumun babasıdır” diyerekten bizi bir güzel acındırdırdı ki, heyhat, alın yazımızda bu pislikten kurtulmak asla yok imiş.

Karaya pay (ayak) basmamızla, İntik’dır, “açıktım, tiz
yemek isterim’ diyerekten rezilliğe başlayıp,
söylemesi ayıp, önceden hazırladığımız tavuk etlerini
mangalda, bu mülevvesin (pisin) “yok oğlum şu pişti,
yok yok bu yandı” nidalarına rağmen kebap edip tazakkuma
(zıkkımlanmaya) çöktük. Saniyen, bu Intik’i adam yerine koyup da alıp soğuttuğumuz bir kasa biraya burun kıvırıp, “ben artık
bira içmemekteyim, Votka gelsin” diyerekten, ” Lan
oğlum burası Agop’un meyhanesi midir ?.. Votka ne gezer”
dememize rağmen, bi-hicap (utanmadan) cıngar çıkarıp
sonunda, “madem öyle ise Cin içsek de olur” demesiyle,
mecburen ecza dolabından çıkardığımız yara temizleme
alkolünü ikram etmemizle, koca alkol şişesini bitirip,
“ohh be.. Cin olur da böyle mi olur.. böyle tevatürünü
töbe içmemiş idim, kesene bereket, ölmüşlerine rahmet” deyip, fakiri iltifatına mazhar eylemiş idi.
Akşam oldukta evden içre girip, bu görgüsüze gök
bilimi oyuncaklarımızı gösterdiysek de katiyyen
ilgilenmeyip, üstelik şark-ı cenup cihetinde
(güney-doğu) pırıldanmakla meşgul Jüpiter gezegenimizi
de gök bakıcısıyla göstermeyi önerdikse de “yok ben bu
Jüpiter’leri çok gördüm, bunların hepsi birbirinin
aynıdır. Yarın istasyona gidip trene bakıcam”
diyerekten hoşaftan anlamadığını bir kez daha itiraf
etmiş idi.
Saniyen, mutfağımız lavabosu altında aylardır
damlamakta olan su borusunun damlayan nahiyesini bir
bakışta bulup sıkıştırmasından, son gelişinde borunun
bağlantısını mahsustan gevşek bıraktığını da anlamış
olduk.
Ferdasi gün, bahçemizin kendi kafasına misal kellenmiş
bölgesine işmar edip “çayırdaki bu kel bölgeye ‘sad’ alıp yamamak
gerek” deyip, bizim ise bildiğimiz tek ‘sad’, “Olmaz
ilaç sine-i sad pareme”‘deki ‘sad’ olup kime sorduysak
bilemediyse de, iki saatimizi heba ettikten sonra tilkinin bakır sıçtığı bir mekanda zor bela bulduğumuz, yufka dürümü misali dürülmüş bir karışlık çimen otunu ateş bahasına alıp bahçemizin keli üzre kapattık. Bu işi yaparken de, bu Cenap rezili, “uf amma da belim ağrıyor” ayaklarına yatıp, hayasızca Lucy ve de fakiri “şurasına toprak atın !.., burasını sulayın !..” diye emirler vererekten ırgat
gibi çalıştırdı bu mülevves.
Derken, Hüda’nın bir lütfü, sevgili kardaşımız Attila Yaprak
ve de zarif eşi Ece teşrif ettiler de ‘sad’ belasını
savuşturduk.

Bu sefer mangalda söylemesi ayıp, paraya
kıyıp aldığımız, biftekleri de kebap edüp,
içkilerimizle ve de mavramızla geceyi öyle bir
coşkuyla sürdürdük ki, düşman çatlatmacasına.
Hatun kısmı ise, bu Tarsus’lu milletinin bir araya geldikte
neden bu kadar kıkırdayıp gülmeye soyunduğumuzu
katiyyen anlamadılar.
Ömrümüzün kalanında, kavuşmamız bol, ayrılığımız az
olsun.
Sırıtaraktan,
FPT Timur

CENAP3CENAP4

DR. ZAFER ÖNER’DEN “BOYNUNDAN İŞEYEN KÖPEK”

 

Boynundan işeyen köpek.Çook eski günlerde , transplantasyonların henüz başlamadığı günlerde…
Cerrahî araştırmada çalışırken , iki köpek alırdık , bunlardan birinin , böbreklerinden birini alıp diğer köpeğin boynuna takardık. Böylece heriki köpek de boyunlarından işemeye başlardı. Ta ki takılan yabancı böbrek reddelilinceye kadar!
Kendi böbreği de çalıştığı için hayvancıklar ölmezdi.
Ama devamlı bir şekilde ,hayvancığın boynundan idrar geldiği için gezdiği yeri KİRLETİRDİ , KOKUTURDU.

Bazı hastalarda , barsağın son kısmındaki kapak mekanizması bozulur ve o kişiler dışkılarını tutamazlar. Bu kişiler de önce kendilerini , sonra da oturdukları  yerleri kirletirler. Tıpkı boynundan işeyen köpekler gibi.
Ama inkontinanslı olmak daha beterdir.

Bazı insanlar da ruhen hastadırlar. Bunlardan bazıları hasta olduğunu bilir ve tedavisi peşinde koşar.
Bazıları da hasta ya da kişilik sorunları olduğunu bilmezler ve bulundukları ortamı bozarlar , kirletirler. Hep suçu başkasına atarlar , kendi marazatlıklarının farkında değillerdir. Kendilerine ve çevrelerine huzursuzluk verirler. Şikayet ederler , soruşturma açarlar. Hem kendileriyle hem çevresindekilerle uğraşır dururlar.
Bunların bozduklarını düzeltmenin imkânı vardır ama zordur.

Bazı ülkelerdeki bazı yöneticiler de , ister devlet bazında olsun ister üniversite ,
aynı, boynundan işeyen hayvancıklarım gibi , ya da altına kaçıran hastalar gibi , ya da diğerleri gibi,
yönetmeye taliboldukları yerleri ,
bilerek veya bilmeyerek , isteyerek veya istemeyerek ,
kirletmek için , bozmak için ya da karıştırmak için
Ellerinden geleni arkalarına koymazlar!

Hele bir de bir misyon icabı o göreve geldilerse ; vay ki vay!
Hele bir de arkaları kuvvetliyse ; vah ki vah !

Boynundan işeyen köpeğin idrarı , doku reddi ile durur ; tesadüfen reddolmazsa o böbreği yerinden alırız ve sorun çözülür.

Bir adele vardır , bacağın iç yanından başlayıp , aşağı doğru bacağı çaprazlayarak iner ve dizin dış yanına yapışır ; terzi kası derler, işte o adeleyi kullanarak , kıç kapağının etrafına sararız ve inkontinansı da halledebiliriz …

Ama bu yöneticilere ne yapılması gerektiğini ben bilemiyorum !
Akıllarına geleni ya da yukardan geleni , sormadan – incelemeden ,
o kadroları bekleyenlerin gözünün içine bakarak ,
utanmadan , sıkılmadan yapabilmek için nasıl bir
anatomik, fizyolojik, psikolojik , kültürel bir yapıya sahip olmak gerekir ?
Bilemiyorum !

Ey Hüseyin , ey Tayyip , ey Moursi , ey Mısır’a yeni gelen diktatör ve ey diğer yönetici kılıklı kifayetsiz muhterisler ,  ey kural ,   kurul tanımayan kendini bilmezler ,
boynundan işeyen köpekcikler  gibi , ya da inkontinanslı
insancıklar gibi ortalığı kirletmeyin.

Tarafkâr olmayın. Sadece sizinkiler için değil herkes için çalışın.
Bozmayın.
Yapın.
Beceremiyorsanız  …
Gidin!

Bizim idare , yani yeni idare,  üniversiteyi kâr ettirmek amacıyla geldi.
Bu , AKP ile birlikte hızlanan , sağlıkta dönüşüm politikası sayesinde , bizim okulumuz ,
2003 den beri her YIL  yaklaşık otuzmilyon TL zarar eder hale gelmişti.
Bu bir sistem sorunudur. Ve hesaplama hatası da söz konusudur.
Onarımı  , sistemin ve hesap hatasının düzeltilmesi ile sağlanabilir.

Yeni yönetimin ilk senesinde bu zarar 90 milyon TL ye çıkmış ; dedikodular bu mahiyette!
SSK dan SGK  dan ekipler halinde curcuna ile ,
afra tafra ile geldiler ama , gördüğünüz gibi olmadı.
Halbuki hepsi de çicili bicili çocuklar ! Ama beceremediler.
Bizim eski emektarları darmadağın ettiler.
Üniversitemizi darma duman ettiler .
Hiçbiryerde huzur bırakmadılar.
Sonuç kocaman sıfır. Ne sıfırı nâkıs !

Yeni acil inşaatındaki yaptıkları usulsüzlüklerle ilgili dedikoduları duysanız şaşarsınız! Mesela enfeksiyonla inşaat arasında nasıl bir bağlantı olabilir sizce ?
Bunlar ayrı bir yazı konusu ; bekleyin …

Şimdi bir dedikodu  daha var ; sekreterlik hizmetlerini de özelleştireceklermiş. İnşallah doğrudur.
Arkasından hekimlik hizmetlerini de özelleştirin olsun bitsin.

Bu konuda size Medicana , Memorial , Medical Park , John Hopkins ,Acıbadem
can ı gönülden yardım eder.
Memorial’dan yardım alırsanız Mevlanayı da başhekim pardon CEO yaparsınız.
Oradakileri  getirin , bizleri eski idarecilerimiz gibi darmadağın edin. Bakın bu işler Harran’ dan , Marrandan gelenlerle olmadı…
Bana karışmayın , benim az kaldı.
Ama mesela bizim bölümden , benim dörtlü ve yeni gelen iki kastocuya da karışmazsınız herhalde , malum onlar sizden , ama bunların dışındakilerden herhangibirini , Polatlı’ya sürebilirsiniz. Ama bizim iki doçent ve bir yardımcı doçent arkadaşımız da size oy vermiş olabilirler, yani bir hata yapmayın.
Bu durumda geriye üç kişi kaldılar ; biri yeni ameliyat geçirdi , diğeri stentli , ötekinin aşil tendonu şaibeli …siz en iyisi beni sürün Polatlı’ya …
Eğer Polatlı’da yer kalmadıysa :
Oraya daha önce sürdüğünüz özürlü ,
ama bedenden özürlü bir arkadaşımız varmış ,
dördüncü kattaymış , binanın asansörü de yokmuş , onu da oradan alıp , asansörsüz daha yüksek bir binaya sürebilirsiniz.
O açılan yere de beni …
Neyse bunlar sizin işleriniz ben karışamam.

Ben anladığım kadarıyla hastane işlerine döneyim.
Bunlar büyük hastaneler kurdular , daha da kuracaklar.
Buradaki amaç para kazanmaktır. Hastalar iyileşmiş ya da iyileşmemiş umurlarında değildir.
İstedikleri kâra ulaşabilmek için , hastaların yönünü değiştirmek lazım ,
devlet hastanelerini  gidilemez hale getirmek lâzım ,
üniversite hastanelerini  bitirmek ,
muayenehaneleri kapatmak lâzım ,
özellikle hekimlerin ve diğer sağlık personelinin ücretlerini düşürmek ,
hastaların özel hastanelere sevklerini sağlamak lâzım ,
böylece   özel hastanelerin kâr oranlarını arttırarak global ekonomiye de katkıda bulunmak lâzım.

Yani hastane sahibi diyor ki ;
Arkadaş , ben buraya dünyanın parasını yatırdım.
Öncelikle çok kazanıp az harcamam lâzım …
Kazandığımın % 90’ı benim , geri kalanı hepinizin!
Yerseniz !

Bakın önce sağlık rantını arttırdılar.
Yıllık harcamamız , üç – dört milyar TL’den nerdeyse altmışmilyar TL ‘ye çıktı.
Yani ülkenin yıllık sağlık harcaması !
Sanmayın ki bu fark , insanımıza sağlık olarak aktı !

Önceleri yapamadığımız aletleri bize satarak , kazanan gelişmişler ,
şimdi hizmet sektörüne de girdi. Ve sağlıktaki rantı bu nedenle arttırdılar.

Ne yapalım , boynundan işeyen köpeği de ,
kıçını tutamayanların çoğunu  da biz yapıyoruz.
Aslında söylenecek söz yok.
Ama çenemi tutamıyorum işte..

Dr. Zafer Öner

ŞEYHÜLİSLÂM YAHYA EFENDİ VE SULTAN IV.MURAT

BEKRIİstanbulumuz’un BALAT semtinde gördüğümüz “Bekri Mustafa” sokağı ve üzerinde içki  ve uyuşturucu savaşçısı “MAVİ AY” kurumunun görkemli duvar ilânı.

                                       
Akşamın nilgününde (lâciverdinde) güney göklerinde parıldayan Jüpiter
gezegenini izlerken  aman sakın küçük dilinize mukayyet
olasız ki maazallah hayretinizde “gurp” diye
yutuverirsiniz de asla sorumluluk neyim kabul
etmeyiz. Hele bir de dürbünle baksanız Hz.Galileo’nun
1630’lu yıllarda keşfettiği dört adet uydusunun da ip
misali Jüpiterimizin yanında dizilmiş olduğunu da
görürsünüz ki, başlar fikirleriniz uçuşmaya.
Hz.Galileo’dur “amanın Jüpiterimiz yanındaki bu
yıldızlar da nice ola” diye efkâr (fikirler) yürütmüş, kendi icadı
gök bakıcıyla az bir az dikkatlice bakınca, bunların
yıldız değil, Jüpiterimiz’i tavâf etmekte olan uydular
olduğunu görünce, bunları, İo, Ganymede, Callisto ve
Europa diye adlandıravermiştir .
Tam bu sırada ise sultan IV Murat, içki yasağını
fermanlayıp, bizzat kendisi İstanbulumuz’un sokaklarında
tebdil gezip ayyaş aramakta iken nice kelleler
uçurmuş, hatta rivâyet oldur ki meşhur ayyaşımız Bekri
Mustafa ile de bu tebdil gezintiler sırasında
karşılaşıp kendisini saraya aldırıvermiştir.

Valla ben de Sultan IV. Murat’ın ünlü Şeyhülislam’ı Yahya
efendinin yalancısıyım : Yahya efendi güya meyhaneyi
kendisi hiç görmemiş ama, görenlerden işitmiş
ki, harâbat (meyhane) sevinç arttıran (neşat-efzâ), gönül
açan (dil gûşa) bir yer imiş.

“Harâbatı eğerci görmedik amma görenlerden işittik
Bir neşat-efza makam-ı dil gûşa derler”
(Şeyhülislam Yahya efendi)

Her zaman verilmiş sadakamız bulunduğundan,
hattâ seyyaramızda (aracımızda) devamlı mavi göz
boncuğu da bulundurduğumuzdan, bu çeşit durumlardan,
Hüdâ’ya şükür, asla korkmamaktayız da,
nedendir bilinmez,  bakın vakit öğle oldu,hâlâ Mecnun gibi
titremekteyiz..

Gelelim sohbetimizin zamirine: Kadın
arkadaşlarımız sakın ola alınmasınlar ; meclisimizden epeyce taşra (dışarıda) bazı kadın sürücüler vardır ki, araç kullanırken  nazarlarını (bakışlarını) asla yaptıkları
ise yoğunlaştırmayıp hepimizin hayatını tehlikeye atmaktadırlar.
Sabahın mahmurluğu içinde seyyaramıza süvar olmuş (Aracımıza binmiş)
 masûmane ekmek teknesine
doğru gitmekteyiz. Sesimizin oldukça nahoş olduğu bu fakire birçok kez belirtilmiş olduğundan, topluma açık
yerlerde türkü çığırmaktan özellikle  kaçınırız. Lâkin, araba içinde  yapayalnız olduğumuz durumlarda, hâliyle, müzik sidisinde çalan şarkılara yüksek bir
sedâ (ses) ile de, hasbel kader eşlik etmez de değiliz. Yine
bu sabah uykudan yarı açık gözlerimizle araba
kullanırken, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben
hâlime” şarkısını Zeki Müren’e eşlik ederekten yüksek
bir avâz ile taganni (söylemekteyiz) etmekteyiz ki birden uyanıp da ne
görelim ?..  Genç bir kadın bir yandan arkaya bakma aynasına nazar
edip dudak boyasını tazelemekteyken aniden aracımızın önümüzü “hırp”
diye kesip bizim şeritten ağrı bir geçişi var ki ..
Korkudan siyahciğerimiz ağzımıza gelip, elimizdeki
traş makinesidir, “cuup” deyip kahve fincanımız içine
bir düşsün, hatta diğer elimizdeki cep telefonumuz ise
ser-i pay (baştan ayağa) kahveye bulanıvermiş idi. Can
havlimizle şarkımızı hemen kesip anında baş
parmağımızla damağımızı kaldırmak zorunda kalmış idik
ki, işte bu sebepten araba kullanırken dudağa boya
çalan zihniyete hep karşı olmuşuzdur.

                                                                                                                                                            “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime”      (TIKLAYINIZ)    

https://music.youtube.com/watch?v=2JHusl4syb8

“Mescitte riymişler (iki yüzlüler) etsin ko riyâyı
Meyhaneye gel kim ne riyâ (ikiyüzlülük) var ne de mürâi (iki yüzlü indam)”
(Şeyhülislâm Yahya)

Sizi bilmem amma doğrusu biz Bercisimiz’in (Jüpiterimiz’in) güneş sistemimizdeki bulunduğu yerden gayetle memnun bulunmaktayız. Neden derseniz ;
bu devâsa gezegen güneşimiz çevresinde öyle mükemmel
bir yörüngede dönmektedir ki uzaydan bize doğru gelen
hemen tüm koca taşları, elektrikli süpürge misâli,  “hüüp” deyip içine çekmekte,
böylece sevgili dünyamızı taşlanmaktan korumaktadır.
Jüpiter’imiz olmasa idi bu fakir başımıza nice taşlar
yağar idi bilesiniz.

“Peymânesini (kadehini) her kişi doldurmada bunda
Şimden gerü bu meclise meyhane desunlar”
(Şeyhülislam Yahya)

Güneşimizi çevreleyen tüm gezegenleri bir araya
getirseniz, yine de Jüpiter’imiz ( Bercis’imiz) büyüklüğünün yarısına
bile erişemez. Üstelik Bercisimiz’in dış yüzü tümüyle gaz halinde
olup, merkeze gittikçe yoğunlaşan bu gazlar
gezegenimize çarpan gök taşlarını pamuk dağına düşen
çakıl taşı misâli “pof” diyerekten nâzikçe içine alıp
yutmaktadır ki görenin hamiyetinden gözleri yaşarır.

“Sun sâgarı sâki bana mestâne desûnlar
Uslanmadı gitti gör o divâne desûnlar”
(Şeyhülislam Yahya) (sâgar=kadeh) (mestâne=sarhoş)

Asağıda Fakirin gökbakıcısından (teleskopundan) Jüpiter’imizin güzel bir görüntüsünü hizmetinize sunmaktayız. (Sadan sola Bercis ve uyduları ; Io, Ganymede, Callisto, Europa)

“Aşka kâbil dil mi yok, şehr içre ya dilber mi yok
Mest yok mecliste bilmem, mey mi yok sâgar mı yok”
(Şeyhülislam Yahya) (dîl=gönül) (mest=sarhoşluk) (mey=içki)(sâgar= içki kadehi)

İçkiye bu denli ôvgü yağdıran bu büyük ozanın nasıl
Şeyhülislam (Diyanet başkanı) olduğu bir yana, IV Murat sultanımızdan
kelleyi nasıl kurtarıp da doksan yaşına kadar yaşadığını
bilen varsa bu fakire de söyleyiversin, çok sevaptır.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir,
Dr.Timur Sümer

HUBBLE teleskopundan Bercis’in güzel bir pozu.

JUPITER

AŞAĞIDA BALAT’TA GİZLİCE GÖRÜNTÜLEDİGİMİZ CUMA NAMAZINA KOŞAN İSMAİL AĞA CEMİYETİNIN GARİP ÇOCUKLARI

DR. ZAFER ÖNER’DEN : PİSLİK

 

Pislik.
Yakın çevreme bakıyorum , insanlar dolaşıyorlar ; erkekli , kadınlı …
Kimisi makul giyimli ; başı boynu açık , hafif diz altı veya hafif diz üstü etekli , temiz , çağdaş …
Kimi üstten alttan dekoltesini artırmış ; kimine yakışmış , kimine yakışmamış ama temiz , kendine güvenli…Kimi sıkma başlı ; elleri ve yüzü dışında heryeri kapalı , makyajsız!
Kimi sıkmabaşlı ama elleri , yüzleri,  ve özellikle ayakları açık , vücut hatları çok belirli ve de çok bakımlı ve de iyi makyajlı !
Aşırı dekolteliye taş çıkartır!Siyah çarşaf ve peçe  ,hamdolsun (!) hastane çevremizde pek az , yani şimdilik !
Onlar da hasta veya hasta yakını…
ya kendi seçimi , ya aile baskısı , daha doğrusu erkek baskısı.
Baba, abi, koca …mahalle…her neyse ; iç karartıcı!  Allah korusun!

Benim Anadolu kadını rengârenktir , rengârenk; Allı  yeşilli , saçını gösteren beyaz başörtülü…tülbentli !
Kara çarşaf bizim Türk kültüründe yoktur !
TÜRK KÜLTÜRÜNDE !

Şu anda hastanemiz  AKP’ ye yatkın insanlarla  idare ediliyor.
Allah’tan  ki kazanamadan geldiler. Ya , bir de ezici  çoğunlukla  gelselerdi !
Yalakaları kaç kat artardı , acaba?
İdaredeki hanımlara bakıyorsunuz ; makul giyimli insanlar.
Dış görünüşleri  ile iç görünüşleri farklı mı acaba ,  yoksa aynı mı ?
Sormak lâzım.
Zihniyet AKP , kıyafet çağdaş , olur mu ki ?
Halbuki onların rol modelleri yukarıda ve de uyum içinde duruyorlar!
Yani neyse ” o” lar ; saygı duymak lâzım !

Eğer buna kaypaklık dersek , ki demeyebiliriz , yani içi dışı aynı olmamaya …
…sıkma başlıların daha samimi olduklarını söylemem gerekir.
Eğer  o zihniyette isen kapa başını , herkes ne olduğunu bilsin.
Ama o zihniyette değilsen ; kendine Atatürkçü dedirtiyorsan , yani başın boynun açık ,ve çağdaş görünümlü isen ve de için de aynı ise…yani Atatürk’ü ve devrimlerini özümsedi isen ; yani yüzün batıya dönük ise …

“Müslüman kardeş zihniyetlilerle” nasıl beraber olabilirsin?
Hamas kafası ile nasıl birlikte olabilirsin?
Makam uğruna mı?
İkbal uğruna mı?
Tarikat hatırına mı?
Cemaat hatırına mı?
Yoksa fırsatçılık mı , yaptığın ?
Yakışır mı ?

Erkekte çarşaf , başörtü falan olmadığı için , ipucu yok ! Sakal da şimdi ayağa düştü!
Açık yaka da , ha keza …
Ama ister kadın olsun ister erkek …
Ne menem şey olduklarını ,  yaşadıkça anlarsın !
Çünkü kafanın içi , dışarı akseder.
Ama er ama geç ; ama mutlaka akseder.
Gizleyemezsin!
Hem de bu aksediş kadında da erkekte de olur.
Yani ister erkek olsun ister kadın , ister çağdaş giyimli olsun , ister olmasın ;
iç, dışa akseder !
Herkesin nemenem şey olduğu yaşadıkça anlaşılır !
İşte bakın  eyrafınıza bizim ne zannettiklerimiz ,
ne çıktı?
Dün ne idiler ?
Bugün ne oldular ?

Gerici de senin gerici olmadığını ,ya da olduğunu , gerici olmayan da senin gerici olduğunu , ya da olmadığını anlar !
Yani takiyye sökmez!

Mesela , o kırmızılı kız , asla takiyye yapamaz,
hani polisin bibergazına direniyordu ya…
hem hafif dekolte , hem kırmızı  elbiseli , hem beyaz çantalı , Allah bilir ayakkabıları da beyazdır , ne oldu?
-Türk bayrağı oldu ; hani millî maçlarda guruplar bağırıyor ya …
bir gurup hep bir ağızdan :BEYAZZZ ….
sonra  öbür gurup yine hep bir ağızdan :KIRMIZIIII…
yani TÜRK BAYRAĞI ; ama nizami değil. Yani  sakıncalı olanı , yani yasaklananı…

Neredeydi bu hafif dekolteli kırmızılı kız ;  gezi parkı direnişinde ….
Tebdil  kıyafet gelmediyse , çapulcunun ta kendisi ; anarşist!
Değil gaz püskürtmek , kafasına sıkacaksın …gözü mü çıkar , canı mı çıkar ; ne umrun!
Artık kısmetinde neyse o ; nasıl olsa herşey Allah’tan
Sıkanın , sıktıranın suçu yok !

Ali İsmail Korkmaz …
Gördünüz değil mi ?
Üç kişi nasıl insafsızca ve var güçleriyle dövdüler çocuğu …eğer görmediyseniz bakmayın…
Bu  VANDALLIĞA  dayanamazsınız …bu ancak cehaletle bağdaştırılabilir…
Kaçmasına bile izin vermediler !
Biri hem tuttu hem dövdü , diğerleri var güçleriyle vurdu. Hepsi sopalıydı !
Bire üç ve sopasız. Ve de kaçmaya çalışırken , düşünce yakaladılar!
İnsaf , merhamet … Yok!
Ve öldürdüler!
Neden biliyor musunuz ?
Çünkü doğa sevgisi yok !
Çünkü hayvan sevgisi yok !
Eğer mesela köpeği veya bir serçeyi sevebilseydi , o canavarlar , insanı daha çok sever ve …
Ali İsmail Korkmaz’ı , bırakın öldürmeyi…
dövemezdi !

En önemlisi ne biliyor musunuz ?
Onlar yani katiller , caniler bulunmasalar da ,
ki bulunmayacaklar ,
kendilerini biliyorlar …
En ufak bir acıma hissi duymayacaklar…
Utanmayacaklar !
Belki bir süre sonra vicdanları sızlayabilir!
Bu olay ve sonucu , Hamurabi’den bile kötü ve iğrenç ve ilkel birşeydir!
Düşünsenize ; diyelim ki Ali polise molotof attı!
Cezası ÖLÜM olabilir mi?

Okulun alt – üst olmuş , ülken bir felaketin eşiğinde…
Dünyada dostun kalmamış nerdeyse ! Ekonomi tepetakla.
En basit şeylerde bile üretim yok. Teknoloji sıfıra sıfır!
Carî açık almış başını gidiyor…
Ama bu kargaşada …
Hak hukuk ve demokrasi , bir başka düzen için , el ele seferber olmuşlar …
Varsa yoksa ve de sadece onlarınkine benzer bir dindar gençlik , dindar toplum…
… herşey yasak …

Sen sesini çıkarmayacaksın !
Vandallık (!)yapmayacaksın !

Ama , ben  ülkenin kurtuluşunun
kadınların elinde  olduğuna inanıyorum ,
kadının iyi ise : iyi eğitimli ise …
Ülken de iyi olacaktır!
Herşeye  rağmen !
Tek korkum ; birinin bilmem nesinin kılı olanlardan !

Çünkü o ,
birinin bilmem nesinin ,
bilmem neresinden
çıkanı
yetiştirebilir  ancak !
Pislik !

DR. ZAFER ÖNER

DR. ZAFER ÖNER’DEN ZEBBÜT ABA

 

ZEBBÜT ABA
Türk elinde , birkaç yeri dolaşıp epeyi eziyet çektikten  sonra , torpille Kilis’e gelmiştik.
Amcamlarla dedemin dedesinden kalma bir evde otururduk.
Eve iki kapıdan girilirdi.
Bu ev aslında birbirine bağlı iki evdi. Yedi odası vardı. Bir de müştemilat; zahire ambarı , banyosu ve iki de tuvaleti…
Altı kişi biz , altı kişi amcamlar, dedem , babaannenem , bir de hepimizin hala dediğimiz
iki halamız vardı ki bunlar aslında babamın ve de tabiî ki amcamın halalarıydı.
Bu odalar bir avlunun etrafında çevrili bir şekilde dizilmişlerdi.
Avlunun ki biz ona “HAVUŞ” derdik , ortasında da eskiden havuz olan sonradan içi toprakla doldurularak bir küçük bahçeye çevrilen bir “ekinlik ” vardı.
Buralar bana büyük , devasa alanlarmış gibi gelirdi.
Bu ekinlik dediğimiz  bahçe ile odaların arasındaki boşluk benim hakimiyetimde idi! Evin ahalisi
ya, benden başka herkese toslamayı öğrettiğim ve ortaya bıraktığım KOÇUM nedeniyle , ya da ortalığa saçtığım çivili tahtalar nedeniyle , avluya çıkmadan önce şöyle bir etrafa bakarlardı; koç serbest mi diye , bir de yere bakarlardı çivili tahta var mı diye. Bu çivili ,sıklıkla da paslı çivili tahtalara ençok rahmetli yengem kızardı.
Ve ortaya bağırırdı ; “anam bu oğlanı NACAR yapın , eli yatkın kesip biçor(biçiyor) , kendi oyuncağını kendi yapor(yapıyor), herkesin okuması lazım değil. Herkesin bir yatkınlığı vardır.
Memlekete nacar da lazım. Layıkıyla NACAR olabilir …hertaraf paslı çivi , ödüm kopor(kopuyor) tetanoz oluruz vallahi tetanoz “…

ZEBBÜT ABA DA ona ” ben toplorum(topluyorum) alayını(hepsini), karışma oğlana
Şindiyecek kimin ayağına battı çivi” derdi!

Annem de bana “sen ona bakma oğlum oku da adam ol , NACAR da neymiş” derdi.

NACAR marangoz demektir. Aslında ne olursan ol , ama en iyisini ol derler…

Benim ne olduğum ortada. Belki iyiyim belki de kötü!
Benden başka herkes biliyor.
Çünkü insanın kendini bilmesi kadar zor birşey yoktur.
Ve de çok önemlidir.
Kişi kendini bilende
Hatasını görende
Haddini bilende … Kötü mü olur?

Bakın tekrar ediyorum. Bölümümüze yapılan son görevlendirme ile gelen arkadaşın , yardımcı doçentlik ataması ilana aykırı bir şekilde gerçekleşmiştir.
Çünkü ilana üniversitemiz şerh koymuş. Ne demiş bu kısıtlayıcı ekte:  KARACİĞER NAKLİ KONUSUNDA DENEYİMLİ OLMAK!!!!!
Yani bu bir NACAR kadrosu değil.
Yani mesela ben bu kadroya başvuramam; ilk karaciğer naklinde bulunmama , köpeklerdeki deneyimime , ve de zorlarsam yapabileceğimi bilmeme ve şu kadar senelik cerrahi deneyimime ve de yetenekli bir nacar adayı olmama rağmen ben bu kadroya başvuramam. Çünkü elimde öğle bir belge yok!
İsterse bana rektörüm ” sen başvur gerisine karışma ” desin! Yapamam !
Neden mi çünkü deneyimli değilim. Bir de annem bana adam ol demişti! Olamadıysam da olmuş gibi görünmek istiyorum!

İşte burada ” kendini bilmenin önemi” çıkıyor karşımıza .
Ayrıca  kendini bilmenin de dışında bazı etik ihlaler de var !

Arkadaşa soruyoruz ; kardeşim böyle bir belgen var mı ?
Diyor ki ” YOK”
Peki neden başvurdun?
Sakıncasının olmadığını söylemişler!
Kim söylemiş?
Vallahi ben  bilmiyorum!

Peki karaciğer naklinde deneyimsiz bir kişi alınacaktıysa bu kadroya, neden
bu şerh konuldu bu ilana? Konulduktan sonra neden uyulmadı bu ilana?
Yahu bu iş bu kadar basit mi? Önemsiz mi?
Buradaki haksızlığın nasıl farkına varılmaz?
Sen başvur birşey olmaz ne demek ?
Kim demiş kardeşim bu lafı?
Ne hallere düştük be!

Yahu buradaki ahlaksızlığın farkında değil miyiz?
Haketmediğin bir kadroya nasıl başvurursun bir,
Karaciğer naklinde deneyimli olmayan birçok genel cerrahın hakkının yendiğinin farkında değilmisin iki,
Ayıp değil mi üç, dört , beş …
Yahu kimdir kardeşim senin jüri üyelerin? Neden bizim bölümden bir kişi yok aralarında?
Madem bizden kimse yoktu senin jürinde ,sen şimdi neden buradasın kardeşim?

Zebbüt  aba bizim o köhne evde işlerimize yardım ederdi.
Beyaz saçlı ,mavi gözlü yaşlı bir hanımdı, ama sağlamdı ,yardımına karşılık para almazdı.
İki oğlu vardı biri veremden diğeri esrardan ölmüştü. Ailemizin bir ferdi de oydu, ZEBBÜT abaydı. Abamızdı, hepimizin dert ortağı idi. Benim söylediğimi ona, onunkini bana getirmezdi!
Ortalığı karıştırmaz , yatıştırırdı. Ama haksızlığa da tahammül edemezdi.
Gerektiğinde dedeme bile haddini bildirirdi!
Düşünsenize iki oğlunu kaybetmiş ; kimden, neyden, neden korkacak?
Acı insanı olgunlaştırırmış, bununki çifte kavrulmuş…

Gönülden bağlıydık birbirimize; o bize , biz ona…karşılıklı sevgi ,saygı…

Bir yere ikilik girdi mi dirlik bozulur.
Hacettepe’de kendini HACETTEPE’li hissedenleri , Türkelinde kendini TÜRK hissedenleri itip kakarak bir yere varamazsınız!

Hiç el değirmeni gördünüz mü?
İki yuvarlak daire şeklinde , yüksekliği 15-20 cm olan , silindirik,ponza taşı gibi gözenekli taştan oluşur.
Alttaki taşın ortasından işlenmiş  kalın , 5-6 cm çapında tahta çıkar, ikinci yuvarlak, silindirik ,ortasında büyücek bir delik olan gözenekli taş da bu tahtanın etrafında döndürülür, üstteki taşı döndürebilmek için de , bu taşın bir kenarına , sap niyetine başka işlenmiş tahta takılmıştır. Bu tahta sabit değildir ki çevirdikçe sap elinizin içinde dönerek avcunuzu aşındırmasın …Döndükçe üstteki taş , bu sap ta kendi deliğinde döner ve döndükçe de tabii olarak aşınır, giderek boyu kısalır ve biter sonra yeni bir sapa ihtiyaç doğar. Aynı şey alttaki taşın ortasındaki tahta için de geçerlidir. O da zamanla biter ve yenilenir.
Üstteki taşın ortasındaki delik büyük olduğu için , taş çevrilirken hem döner hem de ileri- geri gider gelir.
Bulgur üstteki taşın deliğine konur ve üstteki taş döndürüldükçe delikteki bulgur iki taşın arasına girer ve öğütülmüş olur. İki taşın  arasında hiç bulgur yokken bu döndürme hareketi , yani başlangıçtaki ilk döndürme oldukça zor olur, daha fazla güç ister. Ama bulgurlar araya girmeye başladıkça üstteki silindir daha kolay çevrilmeye başlar.
Sonunda bulgurlar unufak olur ve ortaya un çıkar. Öğütüleni bir daha öğüterek unu daha da inceltebilirsiniz…
Sanıyormusunuz ki o taşlar erimez zamanla onlar da incelir , ağırlığı azalır ve artık bulguru öğütemez hale gelirler. O zaman değirmeni değiştirmek gerekir.
O ,”un eleklerinin” sebebi öğütme sırasındaki kopan küçük taş parçacıklarını ayırmaktır. Ki dişimizi kırmasın!

Dedim ki ZEBBÜT ABA  ne yapıyorsun?
“Vallahi oğul , ben bulgur öğütorum(öğüttüğümü )sanorum (sanıyorum)ama sanki beni öğütor”…değirmen döner bulgur un olur.
Sonunda ZEBBÜT abanın yüzü , gözü , ve saçlarını tam örtmeyen ve de asla çenesinin altında bağlanmayan eşarbı bembeyaz olurdu ,etrafa saçılan incecik un tozlarıyla…
Kolları yorulur , altına kıvırdığı bacakları uyuşur ve zor açılırlardı…

Bu HACETTEPE’Sİ DE SON YILIMDA BENİ  “ÖĞÜTOR” galiba!
Kim bulgur, kim değirmen , kim elekten kaçan küçük taş parçacığı , kim ortadaki mil , kim döndüren ve gittikçe eriyen sap, ne önemi var?!
Taş bile eriyor, değirmen bile bitiyor!

Ama unu ince elemek , taşlardan arındırmak gerekir…
Gerekir ki o taşlar sonradan büyüyüp ayağına takılmasın! Karşına dikilmesin!
Yandaş olmasın, korkak olmasın…adam olsun!
Bu da ,maalesef bizim harcımız  değilmiş!
Yazık ! Çok yazık!
Dr. Zafer Öner

Dr. ZAFER ÖNER’DEN: “Rabbim bir gece rüyamda..”

 

Heyhat, Rabbim bana da bir gece rüyamda “Amerika’daki eğitimini bitir ve Hacettepe’ye dön” buyurmuştu.
TS

Rabbim bir gece rüyamda , bana Cleveland ‘ daki bir doktora muayene olmamı bildirdi. 
Ben de kalktım Cleveland’a gittim. Muayenemi oldum. Reçetemi aldım. 
Lakin hiçbir fayda görmedim. 
Tekrar o kadar yolu teptim ve Cleveland’a bir daha gittim , doktorumu aradım , lakin bulamadım. Meğer ki o doktor , Cleveland ‘ a , Kastoland’dan görevlendirilerek gelmiş. 
Kendi hastanesinin yapımı da tamamlandığı için asıl görevine dönmüş. ( darısı bizdeki Kastocuların başına)
Nasıl kızdım anlatamam ! 
Sahtekarlara bakar mısınız?
Taa buralardan , kalkıp  gidiyorum yadellere, birsürü para döküyorum sağa sola ,
bana rabbimin dediğini yapmak üzere , Cleveland ‘ lı  doktor yerine , Kastoland’lı doktoru kakalıyorlar bana. 
Hem fayda göremiyorum , hem birsürü para harcıyorum ; dava açacağım vallahi…

Tıpkı yukarıdaki  hikâye gibi , adam kalkmış gelmiş , mesela Çemişkezek’ten…
…nereye  gelmiş ; Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi doktorlarına …
Sen bu adama eğer KASTOCU  doktor vereceksen verirsin ; ama bunu ona bildirmek zorundasın ! Aksi halde adamcağızı kandırmış olursun!
Bu da en azından ayıptır. 
Sonunda dava konusu bile olabilir. 
Daha önce anlattım ; HACETTEPE’yi bilen birisi , bizim bölümde kavga çıkarttı…
Ben buraya Hacettepeli doktora geldim diye avaz avaz bırdı ; ismi bende mevcuttur !
ŞAHİT BİR!

Ey ilk KASTOCU ; sen ki bu üniversiteye , babanın arkadaşı olan HK ‘ nın torpili ile girmedin mi ? 
Bunu bana önceki yöneticilerden birisi , utanarak bildirdi ! İsmi bende mevcuttur!
ŞAHİT İKİ !

Bunun üzerine , bizim bölümden iki kişi , senin torpilin olan HK ‘ nın huzuruna gidip, ona senin  ne menem bir adam olduğunu anlatıp , ona özür diletmediler mi?  
HK da artık sana vesile olmayacağına söz vermedi mi? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT ÜÇ ve DÖRT !

Ey ilk KASTOCU sen ki bu bölüme gayrı ahlaki yollarla girmişken ;
Utanmadan ,bölümümüzdeki bazı hocalarımız hakkında yalan iftiralara başvurarak kara çalmaya kalkıyorsun !  Sen fitne i fücur musun nesin? Sende hiç mi utanma yok?
Bu iftiraları söylediğin kişinin ve onun bu iftirayı aktardığı kişinin isimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT BEŞ ALTI !
Ey ilk KASTOCU  sen , bütün genel cerrahi camiasındaki  lakabının ne olduğunu biliyor musun ? Bunun da şahitleri var ama onları söylemem , sana soruyorum , çünkü herkes kendi lakabını bilir! Bilmiyorsan sor soruştur ve öğren , insan her yaşta kendini terbiye edebilir! Yani inşallah!

Ve de ey küçük KASTOCU sen ki bu üniversiteye , bilmediğin bir konuda açılan , yani senin cüssene uygun olmayan bir kadroya başvurarak , hak etmediğin bir kadroyu işgal ederek gelmedin mi? Bu şekilde yani böylece o kadroya müracaat edebilecek binlerce kişinin önüne geçmedin mi ? Haklarını yemedin mi?
İnsan bu yaşta anasını , babasını torpil olarak kullanır mı?
Ayrıca senin mezun olduğun Gazi  Ünüversitesinin seni neden tercih etmediğini , bizim araştırmadığımızı mı zannediyorsun? Hakkındaki bilgileri bilmediğimizi mi sanıyorsun?
Söylenenleri duymak ister misin? İsimleri bende mevcuttur !
ŞAHİT YEDİ…!

Şu yukarda anlattığım insanlar ; sizlerde hiç mi utanma hissi yok?
Hadi diyelim ki durumunuzu içinize sindirdiniz , 
kendi iç huzurunuza , nasıl olduysa kavuştunuz !
Peki helal olsun ! Yetenek meselesi!
Peki bu dilekçe meselesini nasıl becerdiniz?

Rektörlüğe ve yıllardır başhekimlik veya direktörlük diye bildiğimiz yere yani; HÜ SAĞLIK HİZMETLERİ BİRİMLERİ YÖNETİM KURULU BAŞKANLIĞINA
Verdiğiniz dilekçe ile yapmak istediğiniz nedir ?
Buna bizim dilimizde “HEM KEL HEM FODUL” demezler mi?
Bir de “ŞERRİM ŞERRİM ÜSTÜNÜZE İŞERİM ” diye bir laf vardır ! Bunu mu demek istiyorsunuz ? 
Bir de “ARSIZIN YÜZÜNE TÜKÜRMÜŞLER , YAĞMUR YAĞIYOR DEMİŞ”
Bu mu yoksa , demek istediğiniz ?

Bu müracaatınızı neden ,Ana bilim dalı başkanını ,  Başhekimliği atlayarak yapıyorsunuz ?
Bu arada dekanlığı neden es geçiyorsunuz ?
Sizler neden asıl torpillerinizi de bu durumlardan haberdar etmiyorsunuz?
Belki onların daha etkin olabilme güçleri vardır?
Mesela büyük olan ,söyle HK ‘ a seni bölüme BAŞKAN  yapsın !
Küçük olan ,söyle anana babana seni de BAŞKAN YARDIMCISI  yapsınlar !
Gelin siz idare edin ; genel cerrahiyi hatta üniversiteyi !
Bakın etrafınıza size benzer başka kimseler var mı ? 
Hepiniz birlik olun torpilciler!
UYANIKLAR !
Dr. Zafer Oner