GÜNEŞ VE TAKİYUDDİN EFENDİ RASATHANESİ

Takiyuddin

GUNESTakiyuddin rasathanesi minyatürü   ve Güneşimiz ve lekeleri.

Gâh çıkarım gökyüzüne
Seyrederim âlemi                                                  Gâh inerim yeryüzüne
Seyreder âlem beni”
(Nesîmi)

Hz.İsa’nın doğumunun üzerinden 1578 yıl geçtiğinde İstanbul’umuzda 3. Murat devridir ki, tahta tırmandığı gün beş kardeşini de boğduran padişahımız, nasıl olduysa çağının en büyük gök bilimcisi Mengübertti Takiyuddin efendiyi önce müneccimbaşı yapmış ardından
tarihimizin ilk rasathanesinin kurulması için de şöyle bir ferman döşenip, “İstanbul kadısına hüküm ki…tüm müneccim kitapları her kimde ise getirip.. dahî bilfiil rasad hizmetinde bulunan Mevlana Takyuddin’e cümlesin teslim ettiresin” diye yazdırmasıyla,Takiyuddin efendidir, bir solukta Tophane yokuşuna güzelim rasathaneyi kurdurup, gök gözlemleriyle ilgili olarak devrinin en görkemli araştırmalarını yapmaya
soyunmuş, özgün bulgularını ise “Sidretu’l Munteha”  (“İnsan bilgisinin uç noktası”) adlı kitabında toplamıştır. Sen misin toplayan;  Şeyh-ül İslam Kadızade Ahmet Şemsettin rezili ise yememiş içmemiş, padişahımıza gönderdiği dilekçeyle, dinimizin “neuzibillah” elden gittiğini , Takiyuddin efendi ve talebelerinin “meleklerin bacaklarını seyrettiğini” fitnelemiş, 3. Murat olacak ise, 22 Ocak 1580 yılında kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa’nın, sonradan adı “Tahta kale” diye değiştirilen,”Taht-el kala” (kale altı) semtinde konuşlanan leventlerini Tophane yokuşuna üşüştürüp, rasathaneyi bir gecede yerle bir ettirip tüm gök bakıcı ve ölçücülerini de darmadağın ettirmiştir.

Şimdilerde Tophane yokuşunda rasathane yoktur lâkin tam karşısında Minar Sinan’ın bir güzel eseri Kaptan-u derya Kılıç Ali Paşa camii İstanbulumuz’u süslemektedir.

“Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab (toprak) oldum yer yüzüne saçıldım
Bir zaman hak idim hak ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim”.                (Şair Hatayi)
(kandil=güneş)

Az bir kaç gün öncedir, güneşimiz yüzünde sevgili dünyamızın yarı çapı büyüklüğünde bir siyah benek belirdi ki, 20,000 derece soğukluğundaki bu benek, olağandan az biraz daha büyük olduğundan görüntüsünü  ekte sizlere ulaştırayım istedim. Sevgili güneşimizin yüzey sıcaklığının bir milyon derece dolayında olduğunu diyeyim de varın siz beneğin soğukluğuna şaşıp parmağınızı “hart” diyerekten bir güzelce ısırın.

2025 yılının en büyük güneş alevi (“solar flare”) (CME coronal mass ejection) 11 Mayıs’ta geçekleşti. Bu alev püskürmesi güneşimizin görünen kara lekelerler ilgili olup, kara deliklerin sayısı her onbir yılda bir zirvesine çıkar. Şimdilerde kara leke sayısı oldukça çoğalmış dünyamıza doğru alev püskürtmeleri artmıştır. Bu püskürtüler elektrik trafolarını, uyduları hatta cep telefonunuzu bile etkiliyebilir. Sevgili dünyamızın manyetik alanı olmasaydı , daha önemlisi verilmiş sadakamız olmasaydı kavrulmuştuk. Aşağıdaki gerçek  görüntüdür.

(TIKLAYINIZ VE YİNE TIKLAYINIZ)
https://images.app.goo.gl/YexDRsVQEAMPxUnh6  (Google app. den alınmıştır). Yazımızın dibinde , güneş alevinin ve görüntüsünün üst kısmında sevgili dünyamızın temsili resmi koyulmuştur ki alevin büyüklüğü anlaşıla.

Evrendeki yıldızların başka işi yok, hidrojen atomunu sıkıştıraraktan “fusion” yöntemiyle önce heliuma, sonra da azot, karbon, oksijen vs gibi aşamalardan
geçirerek ta ki demire kadar çevirirerekten öyle bir sıcaklık üretmekteler ki, inan olsun sevgili güneşimizin bir saniyede çıkardığı enerjiyle tüm insanlığın yüz yıllık enerji gereksinmesi “şıp” diye karşılanıverir. Bu “fusion” işini yer yüzünde bir
becerebilsek, “ne Şam’ın şekeri, ne arabın petrolü”, dememiz işten bile değildir.
Güneş içinde demir oluşumu arttıkça da güneşin (yıldızların) çekim gücü öylesine
artar ki, yıldızımız kendi yer çekimi altında adeta ay dedemiz kadar küçülüp, önce “nötron” yıldızı olup, daha sonra da büyük bir görkemle “boom” diye bir patlar ki yaratılan tüm atomlar, uzayımıza saçılaraktan “süper nova”ları oluşturuverir.
Korkutmak için yazıyorsan nâmerdim, sevgili güneşimizin beş milyar yıl kadar sonra başına gelecek de aynen böyledir işte.
Demirden daha ağır atomlar da nah bu “süper novalarda” oluşmaya başlar, hidrojen atomları yeniden kümeleşirler ve de haydi en baştan sanki hiçbir şey olmamış gibi, yeni yıldızlar, gezegenler kim bilir belki de yeni canlılar oluşmaya koyulur ki… amanın yoksa, şairimiz Hatayi (1487-1524) bunu bilmiş midir yoksa.?

“Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşta asılı
Kandildeki nûra geldim”
Pir Sultan Abdal (1550 ?)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakîr-i pûr taksir
Dr. Timur Sumer

Gunesin pofu

NURHAN VE SERGÜZEŞT-İ PÂY-İ TAHT

NURHAN

Sergüzeşt-i pây-i taht:
Takvim yaprağının “fî” deyû gösterdiği evvel bir zamanda, Hacettepe tıbbiyesinin son sınıfındayız.
Zâlim kader, gûya çocuk pediatrisi öğrenmemiz murâdıyla Nurhan Artel arkadaşımız ile fakiri İngiltere’nin pây-i tahtına (Taht ayağı; başkent) göndermiş idi. 3 aylık sergüzeştimizi (maceramızı) 42 yıldır anlatmakla bitirememekteyiz..
İngiliz Tıp öğrencilerinin ikâmet ettiği “hostel” nâm dört katlı binanın aynı koridorunda birbirinden on metre uzaklıkta iki odaya yerleşmiş idik.
Odamızda çeşmeli bir lâvabomuz bulunmakta ise de, helâ ve gusulhâne iki kat arasındaki asma koridorda, tüm ahâlinin hizmetine sunulmuş, İngiliz milletinin ise ar ve hayâdan katiyyen nasîbi olmadığından, kapısında kilit milit dahî mevcut değil idi.
Her ne kadar küçük çişimizi odamızdaki lavaboda icrâ etmekte idiysek de, def-i hâcet-i kebîrimiz  (büyük abdestimiz) ve de yıkanma işlemlerimiz için umûmi gusûlhaneyi kullanmakta idik.
Birimiz içeri girdikte, diğerimiz kapu önünde nöbete dururduk ki hiç kimesne, Dingo’nun ahırına kıyas içeri dalmaya, ve de nâmusumuz çizilmeye.
Böyle bir meş’um gün, fakir, mülevves (pis) Nurhan’ı adamdır diye kapıya nöbetçi dikmiş, sümük mendili ebâdındaki (boyundaki) beden havlumuzu alıp banyoya girmiş idik.
Tam gusül abdestimizi alıp da kafamızı son bir kez sabunlamaya durduğumuz anda kapı gümbedenek açılıp koca bir Ingiliz herif içeri girmiş,  fakire de sırıtık bir nazâr fırlatıp huzurumuzda kubura oturmuş, ıslık öttürerekten ve de hatta söylemesi ayıp, mâbadından (gerisinden) dahi ağzındaki ıslığa refâkat eden, korkunç bir seda (ses) neş’et  ettirekten (çıkartaraktan) içini dökmeye başlamasıyla, hicâb (utanç) ve korkudan öd kesemiz pattadanak patlayıp, bir yandan havluya erişmeye çalışırken, bir yandan da pür telâş, af buyurun, edep nâhiyemizi örtmeye girişmiş idik.
Sonunda, “lâhavlemiz” kafamıza vurmuş olaraktan, giyinip, “Ah ulan bu Nurhan’ı gebertsem ne lâzım gelir.. pislik de bir güzel temizlenir…” kavliyle o hızla taşra (dışarı) çıktığımızda, bu Nurhan reziliyle kapı önünde bir karşılaşmış idik ki, kibarca, “Neredesin lan.. namusumuz elden gitti.. ellere rüsvây olduk..töbe töbee.. biz dahî seni adam hesabına alıp kapıya bekçi dikmedik miydi ” diyerekten nâzikçe avâz ettiysek de, Nurhan’dır, herifte utanma ne gezer, sırıtaraktan, “Âbi oda kapısını kilitlemiş miyim diye denetlemeye gittim” diyesi var.
Ufkumuzun en kuzeyinden en güneyine doğru göğümüzü karpuz keser misali ikiye bölen yarım daire çizgi, astronomi dilinde “transit meridyeni” denir.
Gök cisimleri âdetleri üzere durmaksızın doğudan batıya doğru seyirttiklerinden, haliyle bu hayâli meridyeni her gün ve her gece kesmekte, işte bu kesiş anına da “Transit zamanı” (Transit time) denir ki akıllar karışmasın. “Transit zamanında” gök cisimleri yörüngelerinin haliyle gökteki en yüksek noktasında olduklarından, temâşa için en tevâtür zamandır.
Sevgili Merih gezegenimizin (Mars) bu günlerdeki transit zamanı 22:30 dolayındadır ki, seyirine doyum olmaz.
Gül cemâlinizi kıble (güney) yönüne döndürüp, serinizi (başınızı) takkeniz düşene kadar hevâlara kaldırdığınızda, Merih’imizi altun renginde görürsünüz de, hayretinizden ısırılmadık parmağınız kalabilemez.
Hayır duanızı almak muradıyla, Merih gezegeninin, Hubble gokbakicisi ile çekilmiş bir pozunu ekimize ulamışızdır.
Fakirin de görüntülediği bir Merih sureti varsa da, Mars’dan çok peynirli pideye benzediğinden iştahınızı açmamak muradıyla göndermedik.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakîr-i pür taksir
Dr. Timur SümerMars 2007

MARIA STUARDA : OPERA REVIEW

http://Conductor 02MARIA-articleLarge-v2

MARIA STUARDA : OPERA REVIEW

The Metropoliten Opera HD presented “Maria Stuarda” by Geatano Donizetti on selected movie theaters around the world on January 19, 2013. I was there at Flint, Michigan Rave theater to enjoy the show.

There were about fifty aficionados in the 500 seat theater. As usual, almost all men were gray haired or depilated  and the women were elegant.

This is my first time viewing or listening to this masterpiece.

The sound system and camera were impeccable. Most of the scenes on the other hand, were too dark for my taste and this was shared by a few friends I chatted after the performance. This trend seems to occur in many performances lately; one thinks if this is a new way of saving energy for Met Opera :)  

This is a well known story in English history. Although it is a tragic story, compared to some of the Ottoman-Turkish palace tragedies of  the same period, it would rank like a high school play. As the tradition goes, in the name of preserving the unity and preventing civil war, Ottoman sultans killed all of their male siblings and their offspring for hundreds of years.

Donizetti’s “Maria Stuarda,” the challenging bel canto tragedy that recounts the clash between Queen Elizabeth I and Mary Stuart (Mary, Queen of Scots) and ends with the anguished Mary heading to the executioner’s block.

The great American mezzo-soprano Joyce DiDonato (CLICK ON NAME) is in the title role. Ms. DIDonato’s will be pointed to as a model of singing in which all components of the art form — technique, sound, color, nuance, diction — come together in service to expression and eloquence. Her high mezzo voice is crisp  and velvety. Her acting is sincere, comfortable but not exaggerated.

In the second scene, in a park outside the prison at Fotheringhay Castle, where Elizabeth has had Mary confined, the trees are like telephone poles, without branches and leaves against poorly painted , unnatural gray skies.  As we learned during the intermission interview, Elizabeth & Maria Stuarda’s meeting was not a historical fact and never took place.

Mr. McVicar’s production and staging is more visually striking and imaginative than what he came up with for Donizetti’s “Anna Bolena,” (CLICK ON BLUE) which opened the 2011-12 season, the first installment of the Met’s planned presentation of Donizetti’s Tudor trilogy, of which “Maria Stuarda” is the second. (“Roberto Devereux” will be next.)

Maurizio Benini  http://www.stagedoor.it/en/artist/Maurizio%20Benini , with the best opera orchestra and chorus in the world, no question is the right conductor in the pit: He brings a sure hand and insight to this masterpece. With his supporting style, he draws a  glowing performance from the orchestra and the chorus.

The cast is excellent. In a notable Met debut, Elza van den Heever, (CLICK ON NAME) a 33-year-old South African soprano whose career is rising internationally, is a vocally bright and successful Elizabeth (Elisabetta). Although, her volume was somewhat suppressed in the first 30 minutes or so, her voice warmed up to an excellent quality later in the first act and raised to a penetrating depth and character. She turns flights of coloratura passagework into bursts of jealousy and defiance as Elizabeth contends with the threat that Mary, a blood relative, poses to her reign in England. During the intermission interview, she explained how she was changed to this character with the help of the director. She initially was preparing to play an eloquent royal lady, but the director suggested her character  to be an almost a quarrelsome  almost that rhymes with “witch” or “rich” :) quality. I also think, this is what Donizetti would have wanted.

These intermission interviews have  been very educational and entertaining for the Met HD audience in movie theaters, and has been an advantage for the Med HD viewers over the real on site viewers. Also the back stage action is interesting to watch; opera goers normally do not have access to this aspect of the art.

Another advantage of movie theater audience is close up camera action to singers , orchestra players and the conductor. It is amazing how camera moves between the instruments in orchestra  as the relevant passages are played. Wiewing the maestro face on is a great treat. After viewing these performances dozens of times, I am still impressed and excited when I hear the call “Maestro to the pit please, maestro to the pit”. As if I am the one who is being called to the pit :); truely.

In her final scene, in which Elizabeth orders Mary’s death, Ms. van den Heever, in cumbersome queenly regalia, almost waddled around her palace room, looking physically shaken by the course she could see no way around. This may have been a bit of overacting. But I admired the rawness and vulnerability of Ms. van den Heever’s performance. She was so committed to this role that she shaved her head,(CLICK ON BLUE) the better to accommodate the queen’s elaborate wigs. And her bright, intense voice sliced through the orchestra whenever the queen’s ire was provoked.

Matthew Polenzani, (CLICK ON NAME) who is becoming the Met’s go-to tenor in bel canto repertory brings melting sound and appealing vulnerability to the role of the hapless Robert Dudley (Roberto), the Earl of Leicester.

He is caught between love for the doomed Mary and entangled feelings for the imperious Elizabeth, and early scenes in “Maria Stuarda” suggest a typical bel canto romantic triangle. But his character fades into the background as the story increasingly focuses on Mary’s plight. Still, in early scenes, he must do a lot of fancy, ardent singing, and Mr. Polenzani embraced the challenge, singing with vigor  crispness.

Matthew Rose brings a robust bass voice and dignified presence to the role of George Talbot (Giorgio), the Earl of Shrewsbury, who is loyal to Mary. The baritone Joshua Hopkins captures the mix of genuine concern and political calculation that drives William Cecil (Guglielmo), Elizabeth’s secretary of state. And the rich-voiced mezzo-soprano Maria Zifchak is touching as Jane Kennedy (Anna), Mary’s devoted lady-in-waiting.

In the last extended scene, Donizetti excelled himself. Facing her execution, Mary confesses her sins to Talbot, then, surrounded by faithful servants, leads a noble, prayerful chorus. As Mary has a last moment with the guilt-ridden Leicester and bids Jane farewell, the music goes on and on, with what seems like aria after aria. But Donizetti knew what he was doing, and his inspired score carries every shift of emotion and drama.

Ms. DiDonato is simply magnificent, singing with plush richness and aching beauty. At a few moments, from the collective sounds of the subdued chorus and orchestra, a pianissimo high note, almost inaudible, emerged from Ms. DiDonato’s voice, slowly blooming in sound and throbbing richness. At that point, I thought she turned from mezzosoprano to high soprano.

I left the house mesmerized , moved and excited.

Many thanks to Metropolitan Opera HD for bringing these masterpieces to those of us who are so far away from New York.

Dr. Timur Sumer

31BALD-articleInline-v2jpbald2-articleInline-v2

jpbald1-articleInline

SÜMER’LERİN HALLERİ

 

Resim3

                                              Annem, ben, abim

BUGÜN ABİMİN DOĞUM GÜNÜ
Değerli Yaran
Her ne kadar “artık yazmayacağım” diyerek kendimize ve sizlere söz vermiş, bu hususta töğbe istiğfar etmiş isek de, yazmadan edemeyeceğimiz konular da oluyor elbette.
Hayatımızın ortalık yerinde bir abi gerçeğimiz vardır ki, kendisine olan muhabbetimiz, ister istemez bizde, “gel de yazma” durumu yaratmaktadır. Üşenmeyip bir miktar zorlansak, hakkında değil roman, destan bile yazılabilinir kanaatindeyim.

BABAMIN OĞLU

Muhteşem web sitesinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, kendisi nev-i şahsına münhasır denilecek türden, renk cümbüşü bir adamdır. Sözü sohbeti bal kıvamındadır. Böyle bir abi varlığına sahip olmakla dostlarımızı kendimize gıpta ettirip, düşmanlarımızı hasetlerinden cattadanak çatlatmakta, toplar gibi de patlatmaktayızdır. Bedeni Amerika Birleşik Devletleri’nde muhkimdir lakin, kahve fincanı tabağı ebadındaki gözleri fezanın derinliklerinde, aklı Çulpan’da, fikri hastalarında, gönlü Nilüfer’de, ruhu memleketinde gezinmektedir. Bu karışık durumlar nedeniyle karizması tavana vurmuştur.
Kendisiyle hukukumuz çok eskilere dayanmaktadır. Babamın oğlu olması hasebiyle muhabbetimiz uçsuz bucaksızdır. Onu 1956 tarihinde tanıdığımda, 10 yaşlarındaydı. Galiba 11’inden de gün almıştı. O tarihlerde sakalı yoktu, bu nedenle sözü dinlenmezdi. Bıyığı ise beşe beş tek pota hakemsiz maç yapmakta idi ve kısa pantolon giyerdi. Saçları geceler gibi simsiyahtı. İleriki yıllarda beyaza boyatıp imajını yenileyeceğinden bahsederdi. Dediğini yaptı. O güzelim pırıl pırıl siyah kadife gibi saçlarının rengini, değirmende ağartmayıp, hayatın engebeli dikenli yolları adlı bir berberde açtırdı. Bu da yetmezmiş gibi, yıllar ilerledikçe maki bitki örtüsü kıvamına gelen kaslarını da beyaza boyattı. O devirde, “ok gibi hubların kendisini yaydan yabana atacağı” konusunda bir fikri yoktu. Dikenli yolların dikenleri ve şarkılar onu henüz incitmemekte idi. Tarsus’ta muhkimdi, bütün dünyanın ve kainatın Tarsus olduğunu zannediyordu. Okuldan firar etmeye yeltendiği günlerde (Bakınız okuldan kaçış isimli risalesi) Mersin adlı bir ülkeye kadar gitmek üzere yola koyulur, yarı yolda okul müdürü tarafından enselenerek gerisingeri dönüp gelirdi.

Resim4                                       Annem, abim, babam 

COĞRAFYASI ZAYIFTI

Nasıl bir okula gittiğini merak ederdim ancak, o tarihlerde konuşmayı bilmediğimden sorup öğrenemezdim. Zira okuduğu dersler şüphemi çekiyordu. Akşam olup babam eve gelince üzerinde Tarih, Coğrafya yazan ders kitaplarını çantasından çıkartıp çalışmaya başlardı ama nedense bu kitapların kapakları ile içinin muhteviyatı arasında gözle görülür derecede çelişki vardı.
Mesela Tarih kitabının yazarı Emin Oktay diye bir adamdı fakat Tommiks Teksas diye birilerinden bahsedip, abimin kafasını karıştırıyordu. Çok kızıyordum bu Emin Oktay’a. Sen kalk koskoca orta mektebe kitap yaz, bir tek Tommiks’den bahset. Olacak iş miydi bu. Hani neredeydi Hitit’ler, Asurlu’lar, Endülüs Emeviler’i. Talim Terbiye Kurulu bu ders kitaplarını denetlemiyor muydu? Yuh olsundu be! Ne yapsındı benim abim bu durumda. Koskoca Hun imparatorunun yerine Tom Braks’in resimlerini kitaba basmışlardı. Anlı şanlı Osmanlı padişahlarının at üstünde sefere giden resimlerinin yerine, Red-Kid adlı siska kovboyun beygiri Düldül’ün kişnemesini konu etmişlerdi.
Abim bu adamın atının ve itinin maceralarından ertesi gün yazılı olup, ter dökeceğini sanırdı ancak hocalar çok kalleşti. Yazılı sorularını abimin sular seller gibi çalıştığı konulardan hazırlamıyorlardı. Yazık değil miydi bu çocuğa? Tarihi bilgileri zamanında hıfz edemediğinden olsa gerek, Osmanlı padişahlarının neler yapıp ettiğini merak edip, kırkından sonra kendi imkanlarıyla araştırarak öğrenmek mecburiyetinde kaldı. Ülkemizdeki eğitim öğretim sisteminin çarpıklığı taa o zamanlar başlamıştı. Ders kitaplarında işlenen konular ile müfredat birbirini tutmuyordu. Evet, o tarihlerde okumam yazmam yoktu ama, bu garabet durumu hislerimle anlayabiliyor, doğrusu pek üzülüyordum. Konuşamadığım içinde abimi uyaramıyor, yanlış dersler çalıştığını, bu gidişatın gidişat olmadığını, bu yollarda giderse doktor filan olamayacağını, olsa olsa tarihi coğrafyası zayıf bir çöpçü olacağını ifade edemiyordum. Neyseki babam hislerime tercüman olup, benim bu görüşlerimi kendisine münasip bir dille aktarıyordu.

Ha-keza Coğrafya! O kitabın içinde de meridyenlerden, paralellerden dem vurulmuyor, Endonezya’nın yer altı kaynaklarından, Hindistan’ın ikliminden ve yeryüzü şekillerinden, Uganda’nın bitki örtüsünden haberler verilmiyordu. Varsa yoksa Dalton kardeşler, sümüklü it Rintintin ve Tommiks bahse konuydu. Kit’aların haritaları bile yoktu da, abiciğim büyüyünce bilgi eksikliği yüzünden, yakın bir yer zannedip Amerika’ya doğru yola çıkmak mecburiyetinde kalacaktı. Oranın nasıl bir kit’a olduğunu yerinde görüp öğrenmeye kalkışacaktı. Bu zararlı nesriyatı hıfz edip imtihana girdiği vakit haliyle çuvallıyor, Coğrafyacı Ömer’den direk gibi birleri alıp geliyordu.
Bu Ömer denen adam doğrusu çok insafsızdı. Kırık not verdiği yetmezmiş gibi, çarşıda pazarda babamın yolunu kesip, “Bu senin oğlunun Allah müstehakini versin, coğrafya yazılısına yine çalışmamış zırzop diyerek serzenişlerde bulunurdu.
Kızıyordum ama ne yalan söyleyeyim adamın da işi zordu. Fikrine göre abim aslında bir buçuktan ikilik bir talebeydi ancak kanaati icabı o yarım notu vermekte güçlük çekiyordu haklı olarak. Kanaatine göre de, 47. meridyendeki yeryüzü şekillerinden ve Ağrı ilimizin deniz seviyesinden yüksekliğinden haberi olmayan bir adamın doktor olmasının imkan ve ihtimali yoktu.

CETVELLER PERGELLER VE ABAKÜSLER

Babam bu durumlara haliyle çok öfkeleniyor ve bahtına küsüyordu. Efkarlı bir babaydı. Allah evladın da hayırlısını versindi. Oğlan ne yazık ki bu durumdaydı.
Kızlar da ondan geri kalmazdı. O pek güvenip beğendiği ortanca kızının da (Şule) Pisagor bağıntısından haberi yoktu zaten. Bu eşşek sıpası da, dik acılı üçgenin iki kısa kenarının karelerinin çarpımının uzun kenarın karesine eşit olduğunu öğrenmemekte direniyor, cetvelle ölçüp hesaplamayı tercih ediyordu. Bu inadı yüzünden kaç cetvel kafasında paralanmıştı ama nafileydi. Kafa kafa değil, kabuklu yafaydı. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, pergelleri sağlarında, iletkileri sollarında, cetvelleri kafalarındaydı ama evin tüm sıpaları büyüdükçe eşşek olmaya azim etmişlerdi işte.
Babam, büyük kıza da (Oya) “kerrat cetvelini” bir türlü ezberletememişti. Altılara kadar ezberleyip, tıkanıp kalıyordu. Zaten hergün tekrar ezberlemek zorundaydı. Zira uyuyup uyanınca hafızasını kaybediyor, bütün bildiklerini unutuyordu. Altılardan sonrasını ömür boyu ezberlemeye de niyeti yoktu.
En küçük çocuk ise (ben Birnur :) , evdeki kırtasiye malzemelerini kurcalarken abaküsün boncuklarını yutmuş, lazımlığında görülen bir avuç boncuk manzarası nedeniyle ebeveynine adam olacağı konusunda hayli ümit vermişti ama ona da hiç kulak asmamak gerekirdi. Heyhattı yani. Boncukların sahte olduğu tez vakitte anlaşılmıştı. Bu tekne kazıntısı son model sıpa da abi ve ablalarından farklı değildi. O zamanlar, ergenlik çağında ya da hiperaktif durumda çocuk modası yoktu. Bu tip çocuklar, halk arasında da, tıp dünyasında da, pedagoji bilim dalında da bir tek isim altında toplanır, kısaca “eşşoğlueşşekler” diye adlandırılırlardı. Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılır, ergenlik yaşındakiler “haylaz”, hiperaktifler ise “arsız” olarak tanımlanırdı.
Babamda, ipten kazıktan kurtulmuş dört evlada sahip olmasihasebiyle bu çeşitlerin hepsinden vardı. Adamcağız daha kırk yaşına bile varmamıştı ama son oniki yıl içinde böyle bir hazineye sahip olmuştu işte. Eşek sipaşı sürüsünün çobanlığı meşakkatli işti. Hele şu oğlanın coğrafya notları, adamı insan içine çıkamaz hale getiriyordu. Coğrafyacı Ömer’in çenesi durmuyordu. Küçük yerde dedikodu ışık hızıyla yayılıyor, esnaf, tüccar,memur ve zanaatkar bütün Tarsus ahalisi “coğrafyası zayıf Timur” un babası geçiyor diye yollara dökülüp, tecessüsle adamcağızı inceliyorlardı.
Sanki o devirde “coğrafyası zayıf çocuk babası” kıtlığı vardı da adamcağız az bulunan Bursa kumaşı gibi ister istemez gündemin tepesine oturmuştu. Zavallı babacığım oğlunun coğrafya özürlü olmasından duyduğu derin kompleksi çeyrek asır üstünden atamamıştı. Abimin Amerika’dan işiyle ilgili hayırlı haberleri geldiğinde bile eşin dostun tebriklerini kabul etmeyip, yok yahu bu oğlan bir baltaya sap olamadı diye esefle basını sallamıştı.

Abimin balta sapı olmak üzere eğitildiği yıllarda, okul haricinde bir çok meşguliyeti vardı. Büyüyünce orta sıklet halter şampiyonu olup, olimpiyatlara katılma muradında idi ve kendi halterini kendin yap ilkesinden hareket ederdi. Bahçede halter imalatı yapmasını dikkatli bir hayranlıkla izlemiştim. Bir takım tenekelerin içini çimento ile doldurur, uzun demir bir çubuk ile birbirine bağlardı. Tenekelerin üzerinde halter yazdığını zannederdim fakat abim “en nefis Ayvalık zeytinyağı” veya “Vita yağı” yazdığını söyleyerek beni aydınlatmıştı. Okuma yazmayı şimdiki çocuklar gibi televizyon reklamlarından değil, yağ tenekelerinden öğrenmiştim fakat ilk hecelemelerimde bayağı bir kavram kargaşası yaşamıştım.
Leblebi tozu ve sakız alışverişlerimi mahallenin mutena marketi Toros Bakkal’dan yapardım. Toros bey amcaya okuma yazma bildiğimi belli etmek istediğim bir gün rafta duran yağ tenekelerini gösterip, şu Halter yağları kaç kuruş diye sorup, hayranlığını kazanmıştım.

Abim uzun çabalar sonucu imal ettiği halteri genellikle kaldıramaz, ne zaman fıtık olacağı hususunda hepimizi merakta bırakırdı. Silkme ve kopartmada hiçde muvaffak olamıyordu. Zira halterleri cüssesinin iki misli ağırdı.
“Kifayetsiz muhteris” sözünün anlamını ve cümlede kullanılışını babamdan bu vesile ile öğrenmiştim. Biraz tevazu sahibi olup, beşer onar kiloluk tenekeler yerine, ülkede yeni çıkan ikiyüz elli gramlık Sana yağı paketlerini kullansa daha iyi olmazmı fikrinde idim. Ortasına da demir boru yerine ince bir tel geçirir, rahat ederdi. Adam yerine konulmadığımdan, bu akıllarıma ve fikirlerime itibar etmezdi. Arı gibi çalışkan bir abiydi.

HİNDİSTAN CEVİZLİ LOKUMBURGER VE ÇAMLICA GAZOZU

Tenekelerin içine basiştırdığı çimentonun kurumasını beklerken boş durmazdı. Dosdoğru Dülger Çarşısının yolunu tutar, istediği kalitede topaç “çektirmeye” giderdi. (bakınız Fikir Uçuşmaları ve Chandler Yalpası isimli risalesi). Büyük bir iştiyakle döndürdüğü topacını iftiharla seyrederken haliyle başı döner, birşeyler atıştırmak üzere mutfağa koşardı.
Yiyeceklerini de kendisi imal etmek taraftarıydı. Ülkemize ilk “burger” anlayışını getiren oydu. Sayesinde hamburgerden önce lokumburgeri görüp öğrenmiştik. İki biskui arasına tıkıştırdığı üç adet lokumu alelacele yedikten sonra, aldığı enerjiyi yakmak üzere futbol maçı yapmaya koştururdu. Maç sonunda, evin yakınında kendi halinde akan boklu deredeki kurbağalarla muhatab olmaya giderdi. Tahminime göre, “vırak vırak sen bu işleri bırak” konulu sohbetler ediyorlardı. Kurbağa dostları ile yaptığı mutad görüşmeden dönerken dere kenarından birkaç kargı toplar getirirdi.
Anlayacağınız işi hiç bitmezdi. Sürekli meşguldü. Günde birkaç uçurtma yapması gerekirdi. Himmet gösterip bir uçurtmada bize yaptığı zamanlar olurdu. Gök kubbede nazlı nazlı uçuşan uçurtması yer yüzüne indiğinde, ona Çulpan ve diğer gezegenlerden haberler getirirdi. Gök kubbe ile ilgili ilk havadisleri bu sayede edinmişti.

Bunca faaliyetten sonra, Tarsus’un kavurucu sıcağı ile başedebilmek için ağaçta yetiştirdiği el emeği göz nuru Çamlıca gazozundan bir tane kopartıp içerdi. Evet gazozu da kendisi yetiştiriyordu. Bu gazoz tarımı işine, beni ve akranım değerli kuzenim Hasan’ı mutlu etmek amacıyla bulaşmıştı. Sabahları uykusundan fedakarlık edip, bir kasa gazozu ağaca bağlamak suretiyle, ziraatçılığını de kanıtlamıştı.
İtimad edilecek bir abiydi, her söylediğine ve yaptığına kayıtsız şartsız iman etmek durumundaydık. Sabahları uyanıp, bahçemizin mümbit topraklarında yetişen bir ağaç dolusu gazozu görünce, “vay be yeni gazozlar açmış” deyip, bize bu abiyi nasib eden rabbimize dualar ederdik. Sayesinde dalından taze koparılmış organik gazozlar ile büyüyorduk.
Hasan, bakkal Toros bey amcaya, sattığı gazozların son kullanma tarihinin geçmiş olabileceğini, bizim bahçede yetiştirdiğimizi ve taze taze içtiğimizi söyleyip hakaret bile etmişti. Abim, gazozlar kurtlanıp çürümesin diye arasıra gazoz ağacını ilaçlardı. Tam da işi ilerletip, portakal ağacına aşılama yaparak portakallı Fanta gazozunu imal edecekti ki, biz aniden büyüdük.
Otuz yaşımıza gelip, hani ne oldu bizim meyveli gazozlar diye soracak olduğumuzda, hiç bozuntuya vermeyip, eşşek kadarsınız çalışıp para kazanıyorsunuz, ahacık marketler şurada iki litre alıp için diyerek azarlayıp terslendiydi. Bizim gül hatırımız için ömür boyu gazoz tarımı ile uğraşacak değildi ya.

SANAYİ, TARIM, TİCARET

Yoğun işlerinden artan zamanlarında ticaretle uğraşmaya karar vermişti. Haşlanmış mısır satacaktı. Bu mısır sektörünün kar getireceğini umuyordu. Annemi kendisine sponsor yapıp, yirmi- otuz koçan mısır haşlattırdı. Annemin abim ile diyaloğu fevkaladenin fevkindeydi ama yinede nedense her görüşmelerinin sonunda, annem cephesinde “lahavle ve la kuvvet” durumu hasıl olurdu. Bahçe verimliydi, gazoz tarımı yapılıyordu ama mısır ekilmemişti. Annem yegane oğlunun ticarete olan istidadını köreltmemek için mısır alışverişine çıktı. Lahavle kimbilir bu çocuk ilerde popcorn kralı filanmı olacaktı neydi? Mani olmamalıydı. Müstakbel mısır kralının valide sultanı olma ihtimalini göz önünde bulundurarak, haşladığı mısırları “helke” tabir edilen galvanız bir kovaya doldurdu ve bir iş adamına sponsor olmanın telaşıyla beklemeye başladı.

Bir-iki saat sonra mısır satışından sermayeyi kediye yüklemiş olarak dönen abim, iflas nedeniyle ticari hayatına ara verdiğini beyan etmek zorunda kalmıştı. Müşteri profili dostlarından oluşuyordu ve onlardan para alması mısırcılık etiğine aykırıydı. Hepsini eşe dosta bedava dağıtmış ve helal etmişti. Kovada kalan son mısırını da anneme hediye edip gönlünü aldı. Anası oğlunun murrüvetini görmekten ve ücretsiz mısır yemekten çok hoşnut kalmıştı doğrusu.
Bu vesile ile de, yine babamdan “sermayeyi kediye yüklemek” deyimini ve cümlede kullanılışını öğrenmiştim. Üzerinde mısır kovası ile dolaşan bir kediyi gözümün önüne getirmeye çalışmıştım ama muhayyilem kifayet etmemişti. Halen ne zaman bir iflas konkordato haberi duysam, gözümün önünde sırtında mısır kocanı ile koşuşturan bir kedi canlanır.

SOFRA MUHABBETİ

Bunca meşakkate rağmen, akşam olup hava kararınca da bitab düşmezdi. Akşam yemeğinden önce, gün boyu ortalıkta görünmeyen ortanca kızkardeşini bulup getirmek zorundaydı. Hiyerarşik duruma göre, herkes bir alt yaştaki kardeşine mukayyet olmakla görevliydi. Bu sebepten akıllara ziyan ortancayı arama işi ona düşüyordu.
Bu kızın (Şule) yeryüzünde bulunması pek nadir bir olaydı. Genellikle ağaçların tepesinde efkar dağıtıyor olurdu. Derdinin dermanı yoktu. Ömrünü, lazimliği boncukla dolu küçük kardeşini kıskanmakla tüketiyordu.
Abisi, birkaç mahalleyi bağırarak dolaştıktan sonra bu tuhaf yaratığı bir ağacın tepesinde bulur ve dere kenarından koparttığı kargı marifetiyle dalları silkeleyerek aşağıya düşürüp eve getirirdi. Toz, toprak, yara ve bereden müteşekkil yarım kahküllü ortanca, eve gelince haşat vaziyette sofraya serilirdi. Yorucu bir günün sonunda yemek yemeye mecali kalmadığından, tabağındaki pilavı yastık niyetine kullanıp uyuklardı.
Abim, görevini layıki vechi ile yerine getirmenin verdiği iç huzuru ile sofraya oturur ve bu defa kendisinden bir yaş büyük ablasını huzursuz etme işine başlardı. Gerek masanın altından ayaklarını kullanarak, gerekse kaş ve göz işaretleriyle zenginleştirilmiş muazzam mimik kapasitesini devreye sokarak, Oya’nın “Oya Oya yağlıboya” olduğunu, burnunun kemer patlıcanına benzediğini ve ona daha neler neler yapacağını hiç konuşmadan ifade etmek zorundaydı.
Zaten gece yatmadan önce de hepimizi yatağımızın altında yaşayan öcüler hususunda mutlaka uyarırdı. Bütün bu işleri gizlice ve sadece ablasının anlayabileceği bir üslup ile yapmaya gayret ederdi. Zira babam her daim, her yerde ve özellikle sofrada Demokles’in kılıcı gibi tepesindeydi. Laubaliliği affetmez, yemekte disiplin ve asayişe önem verirdi.

En büyük kızının ortada hiçbir şey yokken ve de durup dururken ağlamaya başlayıp sızlanmasına hiçbir mana veremeyip asabı bozulan babamız, bu duruma önlem olarak kerrat cetvelinin en zor sorusu olan “yedi kere dokuzu” ve “altı kere sekizi” sorar, tabiî ki cevabını alamazdı.
Bu durum karşında hayretler içerisinde kalırdım. Bir yandan annemin tabağının içine tüküre tüküre üç dört adet dişimi kullanarak yediğim yemeğimi çiğnemeye çalışır, diğer yandan derin düşüncelere dalardım. Koskoca babam, kerrat cetvelini bilmiyor muydu da devamlı bu üç çocuğa sorup öğreniyordu. Daha doğrusu sürekli yanlış cevaplar alıp, öğrenemiyordu. İnsan gizlice parmak hesabı yapar, çoluk çocuğa sormaya tenezzül etmezdi. Büyüyünce çocuklarıma sorup rezil rüsva olmamak için bu “kerrat cetvelini” yeni adıyla “çarpım tablosunu” hemen öğrenmeye karar vermiştim.

Babam, sofrada çocuk eğitimi çalışmalarını azimle sürdürürdü. Pilav üstünde uyuyan ortancaya, burnunun patlıcana benzediğini ima eden kardeşi yüzünden ağlayıp zirlayan büyük çocuğuna, coğrafyasının zayıfını umursamayıp ablasına gizlice sataşan oğluna, annesinin tabağındaki yemeği ortalığa saçmakla meşgul tekne kazıntısına rağmen, meşhur nutuklarından birine başlardı. 

Dinleyici kitlesinin ahval ve şeraiti, gaflet ve dalalet içinde olması bile şevkini kırmazdı. Hepimiz tarafından fevkalade kanıksanmış, kelimesi kelimesine ezberlenmiş altı yedi çeşit nutuğu vardı. Sayesinde, büyüyüp çocuk sahibi olunca yeni nutuklar bestelemek zorunda kalmayacak, mevcut nutukları şablon yapıp, bir miktar güncelleştirerek kullanacaktık.
Nutukları numaralandırmıştık : Mesela dört numaralı nutuğu “okursanız da kendinize, okumazsanız da kendinize” başlıklı bir nutuktu ve domi klasik nitelikte idi. İlerde rahatlıkla kendi evlatlarımıza uygulayabilir, OKS ve ÖSS sınavlarını gözönünde bulundurarak güncelleştirip, rahatlıkla kullanabilirdik.
Beş numaralı nutuk, muhtemel bir baltaya sap olamama durumuna karşı hazırlanmıştı. Bir hayli uzundu. Çorba servisi sırasında başlar, tatlı veya meyve servisinin sonunda nihayet bulurdu.Coğrafya ve cebir ikmal sınavları öncesinde sıkça atılan bu nutuğun son cümlesi daima, “kışın yediğiniz hurmalar, yazın kıçınızı tırmalar” şeklinde biterdi.
Bir kulağından girip öbür kulağından çıkma deyimini de bu vesile ile öğrenmiş, abimin ve ablalarımın kulaklarını izlemeye alarak, bu hayati önem arz eden lafların ne şekilde çıkıp, nereye gittiklerini kontrol etmeye çabalamışımdır.
Babam sofradaki arbede katsayısının en yüksek olduğu anlarda, kartal gibi bakışlarını üzerimizde gezdirerek ve sesinin volümünü “Ey Türk gençliği birinci vazifen” kıvamına getirerek sözlerine başlardı. Gittikçe yükselen sesinin etkileyici tonundan, iki büyüğün didişmesi şiddetini kaybeder, pilavın üzerinde uyuyan bile silkinip uyanırdı.
Elimde tuttuğum kemik ile kafamı kaşıyarak dinlediğim bu nutuklar ile, bende kıssa ve hisse kat sayımı yükseltir, birçok deyim ve terim öğrenirdim. Mesela “ellerin sıpaları”nın en büyük rakiplerimiz olduğuna, bunların meziyetlerine ve ne işe yaradıklarına hep bu aslan ayaklı yemek masasında vakıf olmuşumdur. Hayatım boyunca bahse konu “ellerin sıpaları”ndan tırsmışımdır ve gördüğüm yerde onlara “karga kardeş tüyleriniz ne kadar güzel” diyerek itibar ve iltifat etmişimdir.
Eskiden çok eskiden böyleyken böyle idik. Hayat güzeldi, mazi yoktu, ati vardı. Bildiğimiz tek şarkı, daha dün annemizin kollarında yaşarken idi ve bizi incitmezdi. Çerçeveler henüz boştu. En önemlisi henüz kimse ölmemişti. Bütün bunlar eskidendi çok eskiden.
Bugün abimin doğum günü. Kutlu olsun. Çerçeveler torunlarının resimleri ile dolsun…

BİRNUR

BEN

“TWEETY” KUŞU

Değerli Yaran
Birkaç ay önce bir gece,kaçırmış olduğum uykumu yakalamaya çalışırken gelen postama bir göz atayım dedim. Genellikle sabah ezanını müteakiben, mahallenin horozunu da dinleyip, köyünü kuzuyu çitlerin üstünden atlatır da öyle uyurum. O gece koyunların bir kısmı çitten başarı ile atladı, bir kısmı düşüp kafayı gözü yardı derken bir baktım, saat 03.00 ölmüş. Vakit geçirmek üzere yaran (dost) maillerine bakarken, şu aşağıda görülen, ismi lazım değil bir arkadaşımızın yolladığı akıllara ziyan maili açtım.

“Bir okuyun, aşağıda devam edeceğim:

Ben böyle şeylere inanmazdım ama hadi bu sefer deneyim dedim, gerçekten 10 dk içinde gerçekleşti dileğim!
Sizde deneyin! ilginçtir bende denedim ama gerçekleştiiiiiiiiiiiiiiii çok saçmaaa ama gerçekleşi.
DENEYİN
Sevgi ile kalın”
{Arkadaşımın imzası)

“TWEETY KUŞU SİLMEYİN SAKİN, GERÇEKTEN İSE YARIYOR. BUNU
YAPTIĞIM İÇİN
ÜZGÜNÜM AMA YAPMAK ZORUNDAYIM. BU MAİLİ GÖNDERDİKTEN
SONRA YENİ BİR İŞ
SAHİBİ OLDUM VE ARTIK BENİMDE BATILI (‘BÂTIL’ demek istiyor) İNANÇLARIM VAR. ÇOK ARZULADIĞINIZ BİRŞEYİ DÜŞÜNÜN ÇÜNKÜ
BU SİZİ ÇOK
ŞAŞIRTACAK. BANA BUNU GÖNDEREN KİŞİ DİLEĞİNİ
GÖNDERDİKTEN 10 DAKİKA
SONRA
GERÇEKLEŞTİĞİNİ SÖYLEDİ.”

 

 

 

 

            TWEETY BİRD

,,:cc,,,;.
cc$$$$$$$$$$$$$cc
cc$$$$$$$$$$$$$$$$$$cc
c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$c
,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$

,d$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$,

 ,$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$h$$$?
,$$$$$u$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
J$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$b$
$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
?$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$?
?$$$$$$MMMMM?$$$$$$$$MMMMM?$$$$$$$$$$?
?$$$$$$MMMM.$$$$$$$$,MMMM$$$$$$$$$$$?
$$$,M?;;;?$$$$$$$$$$?M?,,??,$$$$$$$?
?$$$$,<( ?) $$$$$$$$$$(?>)>$$$$$?
?$$$, <( ) $$$$$$$$$$(> )>$$$$?
?$$$$$..?-?$$$$$$$$$$$,?-?,$$$?
$$$$$$$$$$$????$$$$$$$$$?
$$$$$$$$$ $$$$$$$$$$b
$$$$$$$$$$$c,,,,c$$$$$$$$$$$$
??$$$$P?? ?$$$$$$???$$$$???
$$$$$
$$$$$$c
 ,$$$$$$$?c
z$<$$$$$$$?$,
z$<$$$$$$$$$?$c
$$$$$$$$$$$;?$
 ?$<$$$$$$$$$$$:$
 ?L$$$$$$$$$$$:$
 ?$$$$$$$$$$$d?
??$c???3 ……………..,,,,,. ….,,,,,.-
“TWEETY KUŞU SENİ GÖRDÜ, DİLEĞİNİ GERÇEKLEŞTİRECEK AŞAĞI
DOĞRU İLERLEDİKTEN SONRA DİLEĞİNİ TUT
****** DİLEK TUT ******
OKUDUĞUN SAAT İÇERİSİNDE 10 KİŞİYE GÖNDER BUNU YAPARSAN
DİLEĞİN OLACAK, YAPMAZSAN AKSİ GERÇEKLEŞİR”

Yüce rabbim yâranın da hayırlısını versin şu rezalete bak deyip, lâ havle ve lâkuvvet hissiyatı ile maili dikkatlice okudum. İşte beklediğim fırsat ayağıma kadar gelmişti. Tweety beni görmüştü, dileğimi gerçekleştirecekti. Hem de on dakika içersinde. Vay canına idi be!
Dileğim olmasına olacaktı da, on kişiye göndermem kaydı ve şartı vardı. Yarın sabah bilgisayarını açınca, yolladığım maili görüp soyuma sopuma en asgari düzeyde küfür edecek on kurban yâran seçmem gerekmekte idi. Listeye baktım, en uysal ve tevekkül sahibi eşi dostu teker teker titizlikle seçip işaretledim. Katlanacaklardı, zira dostluk böyle günde belli olurdu. Ortada hayat memat meselesi vardı. Tuttuğumuz dilek gerçekleşecekti. Aklımda bir zarar ziyan olmadığına yıllardır zorla da olsa ikna etmiş olduğum, iyi huylu, sabırlı sebatlı, mazisi temiz, işi gücü olan dostlarımdan müteşekkil nezih ve helal süt emmiş bir çevrem vardı. Yüce rabbime binlerce şükürdü. Yarın mailimi alınca beni takdir edeceklerine, dileklerini tuttuktan sonra, onar hayırsever arkadaşlarına göndereceklerine ve böylece bu mutena ve Allah müstehakini veresice zinciri kopartmayacaklarına sonsuz itimadım vardı.
Hayat artık meşakkatli değildi. Oturduğun yerden sırtını teknolojiye dayayıp, Regâib kandilini, Kadir gecesini, Hidirellez’i filan beklemeden dileğini dileyip on dakika demlenmesini bekleyince iş tamamdı. Tekrar vay canına idi be!
Halbuki eskiden bu işler böyle mi idi? Analarımız atalarımız bir dilekleri olunca abdestlerini alır, huşû içerisinde Telli Babaya tel, Mercimek Dedeye mercimek adamaya yollara revân olurlardı.
Bizim sülalede bütün üniversite diplomaları bu yöntemle edinilir, “balta sapı” olma konusunda bu tür organizasyonlar düzenlenirdi. Biz böyle görüp öğrenmiştik. O devirde “trekking” yürüyüşleri filan icad olmamıştı da, annemiz, teyzemiz, halamiz gibi ailenin ünlü Türk büyükleri, adam olmamızı teminen Hacı Bayram Veli Hazretlerinin türbesine evden yayan yapıldak yürümek suretiyle dileklerini gerçekleştirir, aynı zamanda da formlarını koruyarak, bir taş ile iki kuş vururlardı. Artık şimdi kuş vurma devri geçmiş, kuşa ibadet devri başlamıştı demek ki.
Meselâ abim tıp tahsilinin zor olması nedeni ile, kırk altı Hacı Bayram yürüyüşünü müteakiben diploma alabilmişti. Kuzenim Hasan’ın diplomasi ise, annesinin dizlerindeki romatizma yüzünden yürüyüşlerin aksaması neticesinde bir yıl gecikmişti. İtikat sahibi bir aile olduğumuzdan, çok şükür ders çalışmamıza filan hiç gerek yoktu. Büyüklerimiz, ders yılı başında, türbelerle pazarlığa oturur, kaç yürüyüşte kaç dersten sınıf geçileceğinin, not ortalamasının kaç olacağının hesabını kitabını yapar, adaklarını adar, işi bağlarlardı.
Ders yılı sonunda da, başarılarımızı kutlama babında, Zekeriya isminde bir zat şerefine Zekeriya sofraları kurulur, yenilir içilirdi. Ben yıllarca bu Zekeriya’yı, yemeğe davet ettiğimiz bir ahbap sanmış, mazereti nedeni ile davetlerimize icabet etmediği fikrine kapılmıştım. Meğer o da ayrı bir evliya olup, kırk çeşit yemeği görmeden muradımızı yerine getirmezmiş ve laf aramızda boğazına pek düşkünmüş. Ancak bunca çocuğun, kuzenin, yeğenin diploması, bir baltaya sap olması derken, Hacı Bayram, Telli Baba, Tuz Baba, Dardar Dede ve Zekeriya Bey ile fevkalade yüzgöz olunmuştu. Her ne kadar yatır, evliya, embiya ve ermiş de olsalar, nihayet onlar da bir küldü.
Mezuniyetti, iş bulmaktı, sınıf geçmekti, evlilikti, ev almaktı bütün aile hususiyetlerimize vâkıf olunca aralarında dedikodumuzu bile yapar oldular. Dardar Dede’nin Hacı Bayram’a benim hakkımda; “Yahu birader bu çocuk geçen yıl da cebirden çakmıştı bunun aritmetiğe hiç istidadı yok, zaten anası da geçen yıl adadığı mercimekli bulgur pilavını ödemedi sen ne düşünüyorsun, içimde bir his var Allah bilir ise girince de muvaffak olamayıp Adıyaman’a sürülerek başımıza tebelleş olur. Kuzeni, yeğeni, ablası, abisi hepsi ayrı bir dert teşkil ediyor işimize gücümüze bakamaz olduk Bayram efendi” dediğini duyunca billahi pek gücenmiş idik.
Diyeceğim o ki, o zamanlar dilek dilemenin, adak adamanın bir kutsiyeti, bir raconu vardı. Zaman ayırmak, dileği diledikten sonra nadasa bırakmak, karşılığında adak adı altında bir bedel ödemek gerekirdi. Bir yerlere bir çaput bağlanırdı, bir iki mum yakılır, seyrine bakılırdı. Daha olmadı zavallı bir koyun boğazlanır, kan akıtılırdı.
Bakınız şu işe ki, yine devir değişmiş, adaklar dilekler teknolojiye bağlanmıştı. Gece vakti, bilgisayarı açıyordun, on kişiyi mail yoluyla taciz edip, kuştu kumruydu demeden herhangi bir kümes hayvanını Allaha elçi tayin edip, dileğini diliyordun. Üstelik ön dakika içersinde gerçekleşmek üzere.
Gecenin saat 03.00’u sularında , hiçbir şeyden habersiz, bir taraflarında uçuşan pireleri nezaretinde rüyalara dalmış eşe dosta Tweety Kuşu mailini tıklayıp tıklayıp yolladım. Şimdi ön dakika sonra gerçekleşecek dileğimi dilemeliydim. Saate baktım, 03.07 idi. Bu durumda 03.17’de gerçekleşmesi caiz olan dileğimin çok makul ve mantıklı olması gerekiyordu. Bütün muradlarım makul ve mantıklı sayılırdı ancak on dakikada gerçekleşebilecek mi idi? İçimde tarifsiz bir sıkıntı hasıl olmuştu. İnanılır gibi değildi. “Vay canınanın” yanısıra, aynı zamanda “hay Allah’tı” be! Ne yani, şimdi bu kuş sayesinde içeride horul horul uyumakta olan oğlanlar on dakika içinde adam mı olacaktı?
Başkent Üniversitesi bu saatte kapalı idi. Sırf benim murâdım olacak diye rektörlük uyanıp sabaha karşı bu saatte Mert efendi için diploma töreni mi düzenleyecekti? Yoksa ayda bir de olsa yıkanması hususunda yüce rabbimin huzurunda onaltı yıldır küçük duruma düşerek ettiğim dualar kabul olup, küçük oğlan Ateş efendi için bir ıslahat fermanı mı yürürlüğe girecekti? Gidip odaları bir dolaşıp son durumlarını kontrol etmeye karar verdim.

Ateş efendide, en ufak olağan dışı bir durum yoktu. Gelenekler doğrultusunda, paçaları çamurlu okul pantolonu ile mışıldıyarak uyumakta idi. Tarih ve Kimya kitaplarının kopmuş sayfaları her zamanki gibi yerde, terliğinin teki ise masanın üzerindeydi. Öbür tekini sabah okula götürmek üzere çantasına tıkıştırmıştı. Çarşafın altından elma kabukları nezaretinde, paltosu sarkıyor, tavandaki lambanın üzerinden dört çift artı üç tek olmak üzere toplam onbir çorap sallanıyordu. Üç gün önce çiğnediği sakız duvara, bugün çiğnediği ise gitarın tellerine itina ile yapıştırılmıştı. İstikrarlı bir çocuktu. Bisküvi ve cips paketlerini her zamanki yerlerine, çamaşır çekmecesine donların arasına yerleştirmişti. Her şey normal seyrinde idi. Bu dilek dilenmezdi. Dilenseydi de gerçekleşmesi için değil bir Tweety Kuşu, Kuş Cennetinde mükim bütün kuşlar ayaklansa kâr etmezdi. Burnumu tıkayarak o bölgeden ayrıldım. Mert efendinin odasına yöneldim.
Mert, adı ile müsemma, namert olmayan dürüst, faziletli, temiz ve tertipli bir gençti. Ancak on dakika sonra kep törenine katılıp, diplomayı havaya fırlatacak bir durumda olmadığı görülmekte idi. Uykusunun en derinine inmişti. Son yıllarda ders çalıştığı görülmemiş, duyulmamış ve dahi rivâyet bile edilmemişti. Mesire yerine seyrana gider gibi okula giderdi. Zaten saat de diploma almaya müsait değildi. Mezuniyet töreni hevesimi yüreğime gömüp, elim böğrümde o odadan da ayrıldım. Kayda değer başka bir dilek bulmalı idim.
Mahkeme kazanıp sürgünden kurtulsam hususunda bir dilek dilesem, ne yani gecenin seher vaktinde, Bölge İdare Mahkemesi hakimleri ön dakika içinde toplanıp Adıyaman’a tayinim konusunda lehime karar mı vereceklerdi?
Milli Piyango İdaresi de kapalı idi. Tweety Kuşuna umutsuzca baktım. Ne yani her ayın dokuzunda- ondokuzunda- yirmidokuzunda olan çekiliş, benim çeyrek biletin kazanması için üç gün önceden bu sabaha karşı mi yapılacaktı? Yapılsa da, sonuçların noter huzurunda belirlenmesi, internete ve gazetelere verilmesi derken, trilyoner olmamız sabahı bulurdu.
Yok yok, daha mantıklı ve makul bir dilek dilemeli Tweety’e rezil olmamalıydım. Gözüm üç gündür bir kabin içinde ıslattığım ve yoğun işlerim nedeni ile bir türlü pişirmeye fırsat bulamadığım nohuta takıldı. Bir kilo nohut, ilgisizlikten çimlenmişti. Pişip pişmeyeceğini Allah bilirdi. Derhal düdüklü tencereye koyup, tencereyi ocağa karşıdan fırlattım. Dileyecek dilek aranırken, saat 03.23 olmuştu. Huşû içinde düdüklünün âşina tıslamasını dinleyip, nohutun pişmesini diledim. On dakika sonra saat 03.33 sularında Allah sizi inandırsın artık bir tencere ezilmiş nohutum vardı. Bunu yarın humus bile yapabilirdim.
Evet Tweety Kuşu beni görmüştü. Dileğim kabul olmuştu. Ne mutlu idi bana.

İbret: Dilekleriniz makul ve mantıklı olsun. “Ölme eşeğim ölme yaz gelecek arpa biçeceğiz” konulu dilekler dileyip ömrünüzü hüsran ile tüketmeyiniz.
Timur Sümer’in kardeşi Birnur

BİRNUR’UN RÜYASI

Değerli Yaran

Artık bilgisayar işine bir iyice bulaştım. Program filan yapasım var haberiniz ola..Laptobsuz geçen yıllarıma yazıklar olsun kanaatindeyim.
Bilgisayar dünyasında yerimi alışım şöyle oldu. En son sürüldüğüm masada beş aydan beri arpacı kumrusu misali düşünüp dururken, bir yandan da sigarayı bırakma çabaları içine girmiştim. Izdırabimi hafifletmek için, gün boyu çiğnediğim sakızların haddi hesabı yoktu. Süruldüğüm Adıyaman’dan döneli bir yıl olmuştuysa da, bitkinliğimi üzerimden atamamıştım ve Allah sizi inandırsın hiiiç çalışasım yoktu. Eski alışkanlıkla içimden çalışmak geldiği nadir zamanlarda da hemen bir yanıma kaykılıp, bu kötü hissin geçmesini bekliyor, bu arada uykuya dalıp, Chantix isimli ilacımın yan etkisinin etkisiyle, akıllara ziyan rüyalarımı görmeye devam ediyordum. Sürgünlerim sırasında 100 YTL eksik maaş almam hasebiyle içim gayet müsterihti. Allahın taksiratımı affetmesine hiç gerek yoktu.Mesaimin büyük bir bölümünü uyuyarak geçirmekle, devletin bana borçlu kalmasını da önlemiş oluyordum böylece. İşte sizlere büro tipi bir rüya.

Hayırdır inşallah; fişmekan tarihli makam onayı ile Sakız Adası’na sürülmüşüm. Sayın Bakanımızın tensip ve talimatlarıyla, üzerinize afiyet Sakız Adası İl Kültür ve Turizm Müdürü olmuşum. Bakanlığımızın orada bürosu yok ama olsun. Belki orada enginarlı,kıymalı,semizotlu sakız çeşitleri bulunur umuduyla, yolluk ve harcırahımı alıp, tevekkül içinde yola koyuluyorum. Eh rüya bu ya, bindiğim gemi Ankara’nın Gölbaşı İlçesi kıyılarından demir alıp, bir kaç saat sonra abimlerin Fenton ilçesindeki göle doğru seyrediyor.
Meğerse, Gölbaşı-Sakız Adası hattı arasında Michigan gölünden geçiliyormuş. Dur şurda bir mola verip, yeni görevime başlamadan önce abimin ve Nilüfer ablamın ellerini öpüp hayır dualarını alayım diyorum. Kıyıya doğru yaklaşırken,güverteden bakıyorum ki, abim bir arkadaşıyla evin önünde oturmuş, rakı muhabbeti yapıyor. Arkadaşının kılığı bir garip ama pek umursamıyorum. Şimdilerde herkes herşeyi giyiyor. Adam sırmalı kaftanının eteklerini çimenlerin üstüne yaymış, elindeki rakı bardağını kaldırıp, Nilüfer ablamın barbunya pilakisi niyetine pişirdiği siyah Meksika fasulyesinden bir çatal alıyor.
“Şerefine Timurcuğum” diyor, “valla yengenin pilakisini de bayağı özlemişim.”
Abim, her zamanki konuksever, eski dilde misafirperver haliyle “hoşgelmişsin birader sağlığına içiyorum” deyip, zatı bana tanıştırıyor. “Ortaokuldan arkadaşım Barbaros Hayreddin Paşa” diyor. “Preveze Deniz Seferinden dönerken bizi ezip geçmemiş, sağolsun uğramış” diyerek misafirinin sebep-i ziyaretini anlatıyor. “Kızkardeşim Birnur Ankara’nın en ünlü memurlarındandır. Adıyaman’daki başarılarından dolayı taltif edildi, yine tayini çıktı” diye övünerek, vaziyetimi izah ediyor.
“Müşerref oldum Barbaros Paşa abi, sizinle daha önce hiç karşılaşmamıştık teşerruf bugüne nasipmiş” diyorum. “Yeni vazifen hayırlı olsun” diyerek tebrik ediyor. “Ben de Cezayir Beylerbeyi olarak atandığımda az harcırah almıştım sorun etme” diye beni teselli ediyor.

Bunlar ben gelmeden önce sohbeti koyultmuşlar, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Barbaros, kavuğunu düzeltip, tabağındaki köfteyi ağzına atıyor ve sonracığıma “Timurcuğum” diyor; “Mehmet’i bilirsin şu bizim Sokullu Mehmet.Hani yan sınıftaki.O bizden bir sınıf büyüktür. Patavatsızdır, lafını esirgemez. Adama demis ki; ‘siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz ama biz sizin kolunuzu kestik.Kesilen kol yerine gelmez.’
Adam bok gibi olmuş cevap verememiş. Bu arada kendi kıpkızıl sakalını kaşıyor bir yandan. Bu lafa bir mana veremiyorum. Abim, tenisçi dirseğini kafasının üzerinden aşırtmış vaziyette bir yandan suratındaki yıllardır uğraşıpta kopartamadığı benini yoluştururken, diğer yandan Türk kahvesi fincanının tabağı ebatlarındaki gözlerini açıp, maki bitki örtüsü kıvamındaki kaslarını beynine kadar kaldıraraktan; “Yapma yahu pek güzel demiş lan Hayro, bu laf tarihe geçmezse ben de Timur değilim diyor.” “Döndü mü Sokullu İnebahtı’dan diye soruyor. “Gelsin de bir araya gelelim inşallah” diyorlar. “Kardeşlerin ne alemde ? Oruç ile İlyas büyüdüler mi, bak benim kardeşime eşşek kadar oldu başarıdan başarıya koşuyor” diyerek yanağımdan bir makas alıyor abim.
Barbaros abi Preveze seferinden dönerken uğradığına göre Adriyatik denizi de abimlerin kapısının önündeki göle açılıyor galiba diye içimden düşünüyorum. Düşünüyorumda cehaletim belli olmasın diye ses etmiyorum. Şu dünya atlasını bir daha incelemeliyim Gölbaşı’nın başka hangi denizlere bağlandığını iyice bir öğreneyim diye içimden geçiriyorum.
Abim “Sokulluyu epeydir arayamadım şunun cep numarasını verde Sudan’ı ve Kıbrıs adasını zaptedişini bir kutlayayım” diyor Babaros’a. O da kaftanının cebinden tavus tüylü bir kalem çıkarıp, telefon numarasını yazıyor.Oradan buradan, 1040 yılındaki Dandanakan savaşından, Selçukluların Horasan’a nasıl yerleştiğinden, ortak arkadaşları İzzeddin Keykavus’un Selçuklu devletini kuruşundan filan geyik muhabbeti yapıyorlar. Abim, “Lan Hayro, Akdeniz’i Osmanlının gölü yaptın ya helal be sana” diye arkadaşını takdir ediyor. “Kalk seni benim motorla bir tenezzühe çıkarayım .Çulpan’ın son halini de bir temasa ederiz diyor.” Barbaros gönülsüzce kaftanının yakasındaki samur kürkü kaldırıp,üşüdüğünü belli ediyor. “Birader aslında beni deniz tutuyor. Bakma ekmek parası işte Kaptan-ı derya olduk bir kere diyor..” Abim, “Zırlanma oğlum esas doktorluk rezillik diyor.Keşke ben de Kaptan-ı derya olaydım.”
O sırada Nilüfer abla içerden hünkar beğendiyi getirip ikram ediyor. Hayreddin Paşa hayretler içinde kalıp , “Kız Nilüfer ne çabuk pişirdin yahu diyor. Bizim hanım bunu üç günde yapıp, derin dondurucuya atıyor.”
“Topkapı’nın mutfağını yirmi kere dolaştım, hiç derin donduruculu Arçelik görmedim” diyecek oluyorum ki, bir el omzuma vuruyor. “Birnur hanım size laptop getirdik iyi günlerde kullanın” diyen iki adam masamın kenarında durmuş, ellerindeki siyah çantayı gösteriyorlar..Ulan uyuyana yılan bile dokunmaz hissiyatıyla sinirleniyorum.(şimdi aniden şu ana kadar kullandığım yor’lu geçmiş zamanı değiştirip, di’li geçmiş zamana geçiş yapmak zorundayım.Kusura kalmayın yaran)
-Ne olacak bu? diye terslenerek sordum.
-Size yaranılmaz zaten, dedi bir tanesi. Laptob işte kullan. Çalışırsın, rüyanı yazarsın, mail gönderirsin.
-Sizin adınız İsmail mi ?dedim.(buraya yeni sürüldüğüm için pek kimseyi
tanımıyordum)
-Hayır ben İdari Mali İşlerin şefi Şerafettin dedi hardal sarısı dişlerini asabiyetle gıcırdataraktan.
-Ne bileyim mail filan dediniz de İsmail sandım uyku sersemi. Bu makine şimdi benim mi oldu ? diye sordum.
-Şimdilik öyle diye çemkirdi. Bir dahaki sürgününüze kadar sizin.Sakin bozup kaybedeyim filan demeyin.Üzerinize zimmetli geri vereceksiniz.Annenizin nikah cüzdanı kadar bir meblağı maaşınızdan keseriz diye de tehdit etti.
-Bunu bana niye veriyorlar, yoksa dağın birinde bir kurt vefat etti de haberimiz mi olmadı. Zavallı kurt hangi dağda öldüyse bilelim şeklinde vıdılandım.
-Yök tamamen hayır yapmak amacıyla veriliyor.Devletin başının gözünün sadakası olarak demek suretiyle kalbimi kırdılar.
-Ne bileyim dedim. Bunun arkasından bir sürgün gelmesinde Allah muhafaza. Tecrübelerimden biliyorum Adıyaman sürgününden bir hafta önce de yıllardır çok isteyip ulaşamadığım tel zımbayı vermişlerdi diye söylendim. Hislerimi, ben yine de temkinli olayım, bu öküzün altında mutlaka bir buzağı vardır şeklinde ifade ettim. Labtobu geri almasınlar kaygısıyla bağrıma basıp,
-Sakız adasına götürecek miyim? Oraya tayinim çıktı da dedim.
-Sakız adasını rüyanda gör. İstersen Rodos adasına götür neticede geri vereceksin deyip, suratıma manyakmışım gibilerden bakıp gittiler.
O güne kadar bilgisayara karşı sebepsiz bir allerjim vardı ama laptobu sevmiştim.Teknoloji ile aram açıktı. Tam otomatik çamaşır makinesine bile zor alışmış, alışana kadar da evdeki adamların bütün donlarını pembeye boyamıştım.Ütüyü önce yere düşürüp boylamasına ikiye ayırır, içinden çıkan telleri, fişi pirizdeyken elimle iteler, havaya dikilen saçlarımı görünce cereyana çarpıldığımı idrak edip, yine de sükunetimi bozmazdım.Evde yaşayan insanların önemli eşyalarını elektrik süpürgesinin içine çeker, gelen tamircinin elinde iki ay önce kaybedilmiş çorabı ve boyalı kalemleri görünce pek hayret ederdim. Böyleyken böyle bir durumum vardı ve şimdide bu laptobu kullanacaktım işte.
Öğlen tatilinde üşenmeyip, Çikrikçılar Yokuşuna gittim. Amacım, yeni laptobumun üzerine dantel örtü almaktı. Hemen iş yerime dönüp, laptobumu sakladığım yerden çıkartıp, itina ile kapağını açtım. Aldığım örtüyü, sivri kenarları üçgen biçimde ekrana düşecek şekilde yerleştirdim. Estetik kaygılar taşıyan bir insan olarak, işte tam istediğim görünüşte bir laptob sahibiydim artık. Ah kapağın üst kısmı biraz daha geniş olsaydı diye düşündüm.Bir biblo veya küçük bir vazo üstünde ne kadar güzel dururdu. Neyse böyle de güzel olmuştu. Biraz kullanmak istedim ama tuşlardaki harflerin yerlerine hiç aşina değildim. Labtobum q klavye olarak tanzim edilmişti.Oysaki benim burun karıştırma parmaklarım F klavye düzenine alışıktı. Panik içinde sevgili yeğenim, teknoloji dehası Ayşe’yi aradım. Ayşe her zamanki yatıştırıcı tavrı ile halledeceğine söz verdi. Bu arada yaranlardan kuzenim Betül ve abim acı haberi tez duymuş, Ayşe’ ye iman etmem gerektiğini onun herşeyi halledeceğini telkin etmeye başlamışlardı.
Nitekim Ayşe üç gün içinde duruma el koydu ve klavyeyi başarıyla F’e uyarladı. Sıra laptobu kazasız belasız kullanmayı öğrenmeme gelmişti.Bizim evdeki evlat tabir edilen sıpalar hiçbir şekilde yardım etmeyip, her sorduğuma çemkirmek suretiyle asabımı bozuyorlardı.Bunlardan medet ummamın nafile olduğunu anlamıştım. Bu işleri kavrayabilmek uğruna, iş yerimde kendime ergenlik yaşını birkaç yıl önce tamamlamış genç nesilden müteşekkil bir ekip kurdum. Hepsi pırıl pırıl çocuklardı ve benim ne şiddette bir salak olduğumun farkında değillerdi, Müdürleri olmam hasebiyle, hürmette ve sevgide kusur etmiyorlar, beni ağır kamil bir insan olarak tanıyorlardı. İşe yeni girmişlerdi. Bu bilgisayarı tez vakitte bana öğretmezlerse yıl sonunda sicil notlarını yüz üzerinden kaç vereceğimin endişesini taşımalarına yardımcı olmaktaydım. Dolayısıyle, ne zaman çağırsam koşarak geliyor, suratlarındaki müstehzi ifadeyi benden ustalıkla saklayarak, laptobumun üzerindeki dantel örtüyü itina ile ekranın üstünden yukarıya katlıyor, bilgilerini aktarıyorlardı. Böylece günler haftalar geçti. Artık birçok şeyi öğrenmiştim. Gençler göründüğüm kadar salak olmadığımı aralarında fısıldaşıyorlar, siz bir bilgisayar dehasısınız Birnur hanım diye yalakalığı andıran laflar ediyorlardı.

Geçenlerde yine siz yaranlarıma mektup yazarak mesaimi değerlendirmek üzere laptobumun başına geçtim. Ama o ne? “Değerli yaranlarım” diyeceğim, “R” harfi çıkmıyor. Basıyorum basıyorum olmuyor. Bir tutukluk var. “R” tuşu yerinden kımıldamıyor. Asabım bozuldu. Ak tolgalı beylerbeyi misali haykırdım:
-Omeeeeer çabuk buraya gel. “R” tuşuma birşey olmuş,basmıyor!
Ömer bir kat aşağıdaki odasından sesimi duyup merdivenleri üçer beşer atlayarak geldi.
-Gördün mü sürgünde olduğum için bana kötü laptop vermişler. “R” tuşu basmıyor diye kükredim.
Oğlan ürkekçe “R” tuşuna bastı.
-Evet basmıyor Birnur hanım bugün isterseniz değerli yaranlarınıza yazmayın. Ben teknisyeni çağırıncaya kadar içinde “R” harfi olmayan birşeyler yazın şeklinde çözüm üretti.
Daha çok hiddetlendim. “Benim değerli yaranımdan başka kimim var bre mel’un !” dedim. Ömer endişeyle “R” harfini kurcaladı. Elindeki kalemin ucunu tuşun altına sokup, oradan birşey çıkardı. Elinde tuttuğu kırıntıyı saygıda kusur etmeden gösterdi.
-O da ne ? diye sordum.
-Şey Birnur hanım galiba bugün yazı yazarken yine poğaça yemişsiniz, bu kırıntı “R” harfinin altına kaçmış gibilerden birşeyler mırıldandı.
-Uydurma, ben bugün öğlen arkadaşımla köfteciye gittim. Poğaça mogaca yemedim diye azarladım.
-Zaten çok kuru.Tuşun altında bayatlamış.İki gün önce yediğiniz poğaça galiba dedi ve ekledi. Laptobun kapağını örtü örtmek suretiyle süslediniz iyi oldu tabi de, klavye kısmını tabak olarak kullanmasanız diyorum. Veya birşey yiyeceğiniz zaman naylon bir sofra örtüsü ortseniz diye görüş bildirdi.
Değerli bir büyüğü olarak cevabım;
-Yıkıl karşımdan Ömer! Huzurumdan geri geri çık ! şeklinde oldu.
Değerli Yaran. Hepinize sevgiler,saygılar.

Birnur

28 HAZİRAN 1389’DA KOSOVA’DAKİ BAYRAĞIMIZ ve Zülüflü İsmail

I.Murat                                                 I. Murat                                                                               

KOSOVA MEYDAN SAVAŞI VE BAYRAĞIMIZ

Kosova meydan savaşında (28 Haziran 1389), Murat Hüdavendigar’ın şehit edilmesinin ardından  gök yüzündeki hilalin karşısına gelen bir “yıldız”ın Türk bayrağına ilham verdiği efsanesini bilmeyenler, sağır bir sultan bulup bir zahmet soruversinler.

Acep doğru mudur deyip, bilgisayarımızın “Starry Night Pro6” astronomi programını zamanda geri uçurup 28 Haziran 1389, gece saat 9:00 sularına vardığımızda, Murat Hüdavendigar’ın şehit edildiği Kosova meydan muharebesi gecesi, gerçekten de Jüpiter gezegenimizin ayın hilalı önüne dikilip, Türk bayrağına benzediğini bir gördük ki, hayretimizden gözlerimiz yaşardı.  
Aşağıda hizmetinize sunduğumuz bu görüntü “Starry Night” astronomi programından alınmıştır.

Nusreddin Hoca’ya sormuşlar, ” Hocam nice zemandır ipe un neyim serdiğiniz yok, yoksam bir durum mu var ?”,
Hoca’dır, ” Asrın lideri  sayesinde memlekette un serecek ip mi kaldı bre komşular..?  Enflâsyon taa şuralarda, Almanya’nın bizi kıskandığı mâlûm, Trump ise her gün arayıp reisimize mecbur akıl danışmakta, üstelik Karadeniz’de geleneksel gaz çıkarma törenleri yeni yapıldı, muhalifler mecbur hapislere sığındı, anlatmakla bitmez ; bu nedenle yurdumuzun tüm ipleri una bulanmış değil midir ?”

Continue reading “28 HAZİRAN 1389’DA KOSOVA’DAKİ BAYRAĞIMIZ ve Zülüflü İsmail”