
TAC 50. YIL : YUSUF & SERHAN




TAC 64Yıl 1957.
Mini mini çocuklar, hepsi yüzlerce kişi arasından kolej imtıhanını kazanıpTarsus Amerikan koleji ve Talas Amerikan koleji bahçelerine gelmiş, herşeye yabancılar. Yatakhanelerine götürülüyorlar, bir üst sınıf öğrencileri onlara rehberlik yapıyor, sorularını cevaplıyor ama kendilerine “ABİ” diye hitap edilmesi gerektiğini de titizlikle belirtmekten geri kalmıyorlar.Yıl 1964. Tarsus Kolejine veda etmenin zamanı geldi. Üniversitelere serpiliyoruz. Bu dönemlerde iletişim haliyle Ankara ve İstanbul’da devam ediyor ama üniversite yılları da bittiğinde mezunlar arasındaki iletişim oldukça zayıflıyor. Çünkü o devirlerde iletişim o kadar kolay değil, e-mail yok, cep telefonu yok, sabittelefonlarla konuşabilmek için uzun süre sinyal gelmesini bekliyorsunuz.Yıl 1999. İlk kez, mezuniyetten 35 yıl sonra 3 günlük bir programla Bolu Koru Motelde toplanıyoruz. Katılım %90 civarında. Sanki dün ayrılmışız gibi, kaldığımız yeden devam ediyoruz.

Eşler de çabucak kaynaşıyorlar. İlk görüşte aralarındaki uyum inanılmaz, o kadar ortak konuları var ki…Yıl 2004. Artık e-mail gurubumuz oldukça kalabalıklaştı. (35.yılda sadece 5 kişi idik). İtetişim gelişiyor,40. Yıl toplantımızı okulda yapıyoruz. Artık daha sık görüşüyoruz. Ankara, İstanbul, İzmir ve Ayvalıkta kısmi toplantılar sık sık oluyor, ve…Yıl 2014. Tekrar okuldayız. Teşekkürler Mezunlar derneği, teşekkürler Ali Cerrahoğlu ve diğer görevli arkadaşlar. Okulda hiç unutamıyacağımız bir gün yaşattınız. Teşekkürler…Yavuz AltayTac’64



TAC64’ÜN 50. YIL BULUŞMASI
1964 yılında Tarsus Kolejinden mezun olan arkadaşlarımla okula aynı yıl başlamıştım ama bir sene kaybettiğim için 1965 yılında mezun olabilmiştim. O yıllarda “borçlu geçmek” gibi bir şansımız olmadığından tek dersten zayıf almak bile sınıfta kalmaya yeterliydi. Aynen öyle olmuş, lisede derslerin birisinden çakmış, “çift dikiş” yapmak zorunda kalmıştım. Bir sene sınıfta kalmanın da avantajı yok değildir hani. Bir alttaki sınıftakilerle de birkaç yıl beraber okursun, böylece okulu bitirdiğinde sınıf arkadaşlarının sayısı katlanmış olur. Olur olmasına da, çocukluk ve gençlik yıllarını beraber geçirdiğin altı yıllık sınıftaşlarının yeri de bir başka olur yaşamında.

Yavuz Altay, Adana’da oturuyor olmam hasebiyle, beni arayıp 16 Mayıs Cuma akşamı için iyi bir kebapçıda otuz kişilik yer ayırtmamı istemişti. Adana kebabını hakkı ile yapan Sercan Restoran’da uzun bir masa hazırlatmış, akşam 8:00 gibi Adana Şirin Park otelden gelecek arkadaşlarımı ve eşlerini karşılamak üzere bahçeye çıkmış bekliyorum. Gözüm kol saatimde, dolanıp duruyorum. Gelen giden olmayınca dayanamayıp Muammer Arıkan’ı arıyorum ve biraz gecikeceklerini öğrenince de, bu organizasyonda bana yardımcı olan, avukat damadımla bahçedeki bir masaya ilişip laflıyoruz. Derken lokantanın önünde iki minibüs duruyor ve bizim grup tek sıra halinde bahçeye girmeye başlıyor. Yassı taşlar döşenerek ince bir patika haline getirilmiş bahçe-bina arasıdaki yola neden akıl edip de bir kırmızı halı serdirmediğime, neden bir davul-zurna çaldırtmadığıma hayıflanıyorum o an.
On yıl önce, yani mezuniyetlerinin 40. yılında, okulda görmüş olduğum arkadaşlarımı tanımam zor olmuyor ama elli yıldır göremediklerim bana o kadar yabancı geliyor ki! “Beni tanıdın mı?” diyor saçlı-sakallı orta boylu zayıf birisi. “Tanıdım” desem, “adım ne o zaman?” diyecek belli ki ve de piyastos olacağız… “Valla çıkartamadım” desem, “Ulan insan elli yedi yıllık arkadaşını tanımaz mı be?” diyecek! Hafızamı zorlayıp duruyorum ama hafızamın da kalleşliği tutmuş bir türlü yardımcı olmuyor! “Ben Yusuf be!” diyor nihayet. “Valla” diyorum, “dilimin ucundaydı ama sen benden önce davranıp adını söyledin.” Türkçemizde ne güzel deyişler, deyimler var. “Dilimin ucunda….” çevir bakalım başka bir lisana neye benzeyecek? Evet, yalan değil, Yusuf’un adı da dilimin ucundaydı ama başka isimler de dilimin ucundaydı. Seç aralarından bul bakalım karşındaki saç-sakal yumağı ile hangi isim ile eşleşecek, tabii bulabilirsen…


Sağ olsunlar, bana yardımcı olmak üzere Yavuz ve Timur imdadıma yetişiyor ve beni zor durumda bırakmamak için her önümden geçeni takdim etmeye başlıyorlar. Birçoğu ile son on yılda görüşmüş olduğum için, “hafızamızı o kadar da kaybetmedik” dercesine, takdim beklemeden “Merhaba Çetin, hoş geldin Tolga…” diye elimi uzatıyorum Timur veya Yavuz’un tiyo vermesine fırsat vermeden. Ama sıra Bünyamin Çatal’a gelince takılıyorum ve bu defa her ikisinin de hınzırlığı tutmuş olmalı ki ne Yavuz ne de Timur seslerini çıkartmıyorlar. Umutsuz umutsuz yüzlerine bakıyorum, her ikisinin yüzünde gaddarca bir gülümseme, bana “madem öncekileri tanıdın hadi bunu da tanı bakalım” diyorlar sanki. Derken bir başkası arkadan sesleniyor “Bünyamin’i hatırlamadın mı yaaa?”
Lan Yusuflar, lan Bünyaminler! Şart mı sakal-bıyık bırakmanız olum? Gıcığınız mı var lan bana? Tanınmamak için bir de maske taksaydınız oldu olacak!

Aramızdaki birkaç kişi hariç, saçlarımızı neredeyse tamamen kaybetmişiz. Timur’da saç var olmasına var da, beyaz kıllı keçi postundan yapılmış peruk gibi bir şey. Peruk olup olmadığını sorsam ayıp olur diye sesimi çıkartmıyorum. Gerçi gerçek saça benziyor ama bu defa da hangi deterjanla bu kadar bembeyaz yapabildiğini sormak geliyor içimden. Olur a, kafamızdaki üç tel saçı tümden bembeyaz yapmak istersek, ne kullanacağımızı bilelim, di mi yani? Yahu saçı peruk değilse değil, ama bak üst ön dişleri arasındaki boşluk nasıl da açılmış? (Ona da bir kulp buldum sonunda! Ohh be!)

Sınıfta ilk bıyığı çıkan sevgili arkadaşım Serhan Altınordu’yu, artık sakalı-bıyığı olmamasına rağmen (ama biraz kırlaşmasına karşın hala saçlarının kafasını terk etmemiş olmasından) tanımam hiç de zor olmuyor. Boyu basketbol oyuncusu olabilmek için yeterli olmadığı düşünülebilecek olan Serhan’ın, şimdilerde “üç sayılık” denilen uzak mesafe basketleri ile meşhur olduğu günleri anımsayıp gülümsüyor, boynuna sarılıyorum.

Cemal Güven geliyor sahneye. “Ağır Abi” karizması hiç değişmemiş ve bir elli sene daha sonra rastlasam, onu ilk bakışta tanıyabileceğimden eminim. Arkasından Tolga Eroğan beliriyor. Nazarlardan uzak olsun, Tolga hiç değişmemiş ki tanımayayım! Benim dönemden Sinan Bayraktaroğlu’nu görüyorum onun ardından. Sinan da aynı Sinan! Ateş Aykut da ilk bakışta hatırlanacak takımından. Gerçi onunla son yıllarda görüşmüştük ama elli yıldır hiç görüşmesek bile yüz metreden tanırdım onu, eminim. Genç kalmış olması bir yana, tanımam için o muhteşem gülümsemesi bile yeter be!
Çetin Yüceuluğ ise aramızda en dinamik kalmış olanımız! Al manken diye podyumda yürüt…
Sermet Tuna…. Bir gün önce karşılamıştım onu hava alanında. Yakışıklılığa aynen devam… Ama bin bir zahmetle geliştirdiği pazuları sanki artık yok gibi ya da onları bizden saklıyor uzun kollu gömleği ile, her neyse ne.
“Ben Mahmut Arsava” diyor karşımdaki kilolu bir arkadaş, “Hafızanı fazla zorlama, nasıl olsa hatırlayamazsın” dercesine . “Mahmuuuuttt?” diyebiliyorum ancak. Ne yalan söyleyim, saçlarının hala gür olmasına ve de genç görünümüne rağmen, benden biraz daha fazla büyütmeyi başarabildiği göbeği nedeni ile tanıyamıyorum onu!


Aslında benim gibi başkalaşıma uğramış guruptan olsa da, Facebook’ta görmüş olduğum fotoğrafları dolayısı ile Necati Dedeoğlu’nu tanımam pek güç olmuyor. “Yahu sen Antalya’da mısın, Adana’da mısın, neredesin?” diyor bana ve sarılıyoruz.
Sima olarak Turhan Kayasü hiç değişmemiş. Onu ilk bakışta tanıyamazsam, hafızamdan tamamen şüphe ederim artık. Valla Turhan’da ne cami yıkılmış ne de mihrap yerini terk etmiş. Hani derler ya; “Maşallahı var”! Sadece biraz esmerleşmiş gibi geldi bana.
Eğer etrafta orta yaşlı Çinliler, Moğollar veya Türkmenler vs. yoksa, Hikmet Pekcan’ı bir nazarda tanıyamamanız için hiçbir sebep yok demektir! Üstelik zaten adam hiç değişmemiş k! Her ikimiz de gündüzlü olduğumuz için, beraber okula gidip geldiğimiz günler geliyor gözümün önüne ve Hikmet’e biraz daha özlemle sarılıyorum.
“Aman Allahım” diyorum Şerif Boyacı’yı görünce. Her ne kadar o da sakal bırakmışsa da, her ne kadar saçlarını ustura ile kazıtmış(!) ise de simasını değiştirememiş, velhasıl suretini gizlemeyi başaramamış! Basbayağı bizim Şerif bu yahu! Kendisine has o bas-bariton sesi ile “Merhaba Adil” diyor ve kucaklaşıyoruz.
Yavuz Altay ile mezuniyet yıllarından sonra görüşüp hasret gidermişliğimize rağmen (ki kankalarımdan birisi olur zat-ı alileri) yine özlemle atılıyoruz birbirimizin boynuna.
Derken arkadan “Diyl, Adiyl” diye sesleniyor birisi. Haydar hoca kopyası bir saç modeli, bembeyaz pos bıyıklar, eh biraz da göbek…. Yıllar öncesi birkaç kere görüşmüştük ama benim o gördüğüm kankam Muammer Arıkan bu değildi ki! “Mutlaka sahtesidir, hatta Çin malı bile olabilir bu” diye içimden geçirirken bakmakta olduğum gözleri “benim ben, sahte mahte değil hakikiyim” diyorlar bana. Güreşçiler misali, el ense dalıyoruz birbirimize.

Aydan Bulutgil zarafetinden hiçbirşey kaybetmemiş. Ertesi gün okula gelen Erdoğan durmaz olsun Mehmet Can olsun, her ikisi de pek yaşlanmamışlar Maaşallah!
Bu arada arkadaşlarım yanlarındaki eşlerini de takdim ettiler bana ama o heyecanla kim kimdir aklımda tutamadım, taa ki ertesi gün tekrar buluşana kadar.
Son olarak şapkalı bir heyula belirdi en arkada. “Ali Karakaplannnnnn, merhaba arkadaşım” diye bağırdım. “Nasıl tanıdın beni yahu?” dedi şaşırarak. Doğrusunu söylemek gerekirse haklıydı, zira benim elli yıl önce Kolej kapısında vedalaştığım Ali Doğan ile bu şahsın arasında pek benzerlik kalmamıştı. “Nasıl mı tanıdım?” dedim. “Boyundan olum boyundan!” Vay be, yıllar hepimizden neler alıp götürmüş!
Merak bu ya, yemeğe oturunca Ali’ye duyura duyura etrafımdakilere “Yahu Ali kibar çocuktu eskiden, şu saygısıza bak, şapka ile kapalı mekanda oturuyor” diye ünnedim.

Kendisi beni duymadı ama yanındakilerden birisi hislerime tercüman olup şapkasını çıkarttırdı kafasından. Tamaammmm. Onun da bizim gibi mutasyona uğrayan türde bir insanoğlu olduğu çıktı ortaya. O “flat-top” yaptığı saçları gün gelmiş ona büyük vefasızlık etmişlerdi besbelli!
Ertesi gün okulda buluştuk hepsi ile tekrar. Tarsus Koleji’nin simgesi olan Stickler binası hariç, bütün eski binalar değişikliğe uğratılmış ve yeni yeni binalar yapılmış okulda. Bizim zamanımıza kıyasla okul kat kat büyümüş olsa da, futbol, voleybol ve basketbol sahalarımız bahçeden kaldırılmış olsa da, orada hiç yabancılık çekmedik. Zira eski dostlarımız olan çam ağaçlarının birçoğu hala yaşıyorlardı ve teker teker bize “hoş geldiniz” dediler. İhzari (hazırlık) sınıfının önünden geçerken hepimiz onbir-oniki yaşlarımıza döndük. Mrs.Maynard’lar, Mrs. Stone’lar “Gud morning gentlemen” dediler bize bir kez daha… Şimdi müzik odası olan Coğrafya odamızın önünde kameraya poz verirken Rahmetli Omar Ağa’nın sesi geliyordu içeriden. Kopya çekerken yakaladığı ağabeylerimizden birisine bağırıyordu; “Döbrenme Tineezzz!”

Şimdi yerinde yeller esen kütüphanemizin önünde dikilip aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı, mezuniyetten sonra izi kaybolanları , Homecoming etkinliğini duyup da gelemeyen arkadaşlarımızı anarken mavi bir MZ marka motorsiklet geçti yanımızdan. Müdür Muavini ve de tarihçi İbrahim Akış yine bahçeyi turluyordu yeni motorsikleti ile. “Çok görmeyin çocuklar, gençliğimde sahip olamadım böyle bir şeye, şimdi acısını çıkartıyorum” demişti ya, biz de hoş görmüştük ya, demek hala motoruna doyamamış olmalı ki okulun bahçesindeki sonsuz turuna devam ediyordu.
Artık modern bir tiyatro salonu haline dönüştürülmüş olan Assembly Hall’a plaket töreni için girdiğimizde gayri ihtiyari olarak gözlerim tahta sandalyelerimizi aradı, burnum boyasız tahtalarla döşeli sahnenin o eski tozlu kokusunu arzuladı. Üstelik, okul bitirme sınavlarının yapıldığı o koskocaman salon küçülmüş ufacık olmuştu (ya da biz büyümüştük, veya her ikisi de olmuştu)!

Altı yıl aynı sınıfları paylaştığım arkadaşlarım Haydar Hoca’nın elinden ellinci yıl mezuniyet plaketlerini almak için sahneye dizildiğinde içimde bir burukluk hissettim. Ben de o an bu sevgili arkadaşlarımın arasında olabilirdim. Ne vardı o yıllarda voleybol’a o kadar zaman ayırıp dersleri ikinci plana atacak? Çukurova Spor Kulübü, derken Hanedan Spor, sonra Adana Karması, derken Genç Milli Takım…. (Ki bu sonuncusuna devam edecek pek zaman da bulamadım zaten). Bir sene kaybettikten sonra aklım başıma gelmişti ve son iki sene Ömer Bey’e “Yahu Adil, bunca yıl sen nerelerdeydin” dedirtecek kadar derslerden iyi notlar almış (ihtiyaç duymadığımdan dolayı kullanmadığım) “Dr. Cyrill Has” bursuna layık görülmüştüm.
Ama ne çare? Zamanı geriye döndüremiyorsun ki! Neyse, yine de şimdi hababam sınıfına taş çıkartacak arkadaşlarımın yanındaydım ve gururla onların fotoğrafını çekmek bana nasip olmuştu, daha ne olsundu ki!
Tören sonrası sahneden inmeden “Bombalaki” çekmesi istenildi bizim ihtiyar delikanlılardan. Önce hiç alışık olmadığımız “bom-bom-bom”la başladılar, sonra bombalaki ile devam ettiler ama cılız ve detone seslerle… Sahnenin önünde olan ben bile duyamadım seslerini. Yavuz dayanamadı “Arkadaşlar, dedi, biz eski bombalakimizi çekelim, ne bu böyle bom, bom, bom?” O an ben dahil herkes aynı şeyi düşünüyor olmalıymışız ki rahatladık ve bir canlılık geldi üzerimize.

Okulda geçirilen her sene için ayrı bir kişilikle, yani sahnedeki her bir kişi yedi-sekiz kişi olarak, onsekiz kişi değil de yüzlerce ses olarak sahneyi doldurmuştu artık… O an görünmeseler bile, o eski bombalakiyi çeken ağabeylerimizin de hepsi o sahneye çıkmıştı şimdi. Koskoca bir gençlik sahnedeydi, bir ruhlar topluluğu sahnedeydi… Sahne zaten taşıyamazdı bu kadar yükü. Taştık okulun bahçesine, taştık tüm Tarsus’a, taştık tüm Türkiye’ye, taştık tüm dünyaya! Salon çınladı, salon sarsıldı, salon yıkıldı bu defa:
BOMBALAKİ, BOMBALAKİ, BOM BOM BOM.
TARSUS, TARSUS ZIM ZIM ZIM.
KOLEJ, KOLEJ, KOLEJ !
Adil Karcı, 21 Mayıs 2014
NECATI DEDEOGLU
ADIL KERCI

MUAMMER ARIKAN

YAVUZ ALTAY

TURHAN KAYASU

ATES AYKUT

TOLGA EROGAN

TIMUR SUMER

SERIF BOYACI














Sevgili Nurhan,
Öğrencilik yıllarımız da bizlerden farkındalığının nedenini şimdi anladım….
Elli yıl sonra …
rengin erdalSevgili Atakent,
Bunları yüzde doksan yaşadım…yüzde on da burada kayıtlı
olmayanlar…örneğin aşıklar tepesinde mest durumları… örneğin Büyükdere Beyaz parkta Safiye Ayla, Şemsi Yastıman, Celal Şahin, Çetin İnöntepe dinlemek, Erol Büyükburçtan “O Little Lusie” lansmanı dinlemek, Sarıyerde Sularda piknik yapmak, Taksim Gezi parkında bebek
arabasında ebeveynleri tarafından dolaştırılmak, ilerki yıllarda Kervan Saray bünyesindeki gece kulübünde “dört motorlu Pamela” yı izlemek, Cumhuriyet bayramlarında Taksim Gezi parkı merdivenlerine kurulan tribünden geçit resmini hayran hayran izlemek, Boğazda demir
atmış gemilerin altına dalıp diğer taraftan çıkmak gibi gerzek cesaret gösterileri ile kız tavlamaya çalışmak,Bahçekapı civarındaki filibeli köftecisinden köfte yemek, Eski Emek sinemasının sokağındaki büfeden içli köfte luplamak, Rumeli kavağındaki salaş sahil lokantasında,
buzzz gibi havada açıkta midye tava yerken BİRŞAP içmek — birşap “bir kısım buz gibi bomonti birasına aynı miktarda buz gibi kırmızı şarabı katarak yapılan bir ZIKKIM (!) olup acayip kafa yapar-
Teşvikiyedeki Turşucu Şükrüden Turşu, Pangaltıdaki Yordan dan tavuk göğsu yemek—tekstde belirtilen yerlerin alternatifleridir-.Cadde’i Kebir- İstiklal Caddesi’nin Galatasaray ı geçtikten sonra solda bir
apartman dairesinde dans dersleri veren Prof. Panosyan efendiden hiç değilse bir kez dans dersi almış olmak, Damalı dolmuşlara tıka basa binip biryerlere gitmek, Adada büyük tur u zorlandıkça kakasını bırakan garip atların çektikleri faytonlarda def’alarca yapıp da usanmamak… Eşek turuna kalkıp da madara olmak -bunu Zehra ve Nazım
kardeşlerimle de yaşamıştık, mutlaka hatırlayacaklardır…. Sis basıp da boğazda vapur seferleri aksayınca evinizin bulunduğu tarafa geçemeyip, avrupalıyken mecburi asyalı, asyalıyken mecburi avrupalı oluvermek…v.s., v.s., v.s.
Sevgi ile kal aziz dostum
nurhan

Suheyla 1946 yılının serin bir mart ayında Amasya’da doğdu. Ailenin üçüncü çocuğu idi, babası halk arasındaki değimi ile “postacı”, resmi değimi ile “Posta müvezzi” idi. İlkokul mezunu ama geleceği gören, şair ruhlu hele akşamları bir iki tek atınca gümbür gümbür şiir yazan, hatta günlük olayları bile şiire döken tanıyanların “şair muharrem” dedikleri doğruları söylediği için bazılarına ters düşen, garibanlara her zaman yardım eden bir insandı. Annesi okuma yazma bilmeyen ev ve hayat şartlarından her zaman dert yanan, sıkıntılarından çocuklarını en kısa zamanda meslek edinmelerini empoze eden son derece dindar bir kadındı. Beş çocuğuna yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak, yokluk ve sıkıntılar içerisinde evi çekip çevirmekten bunalmış, yorgun bir kadındı.

Suheyla, zayıf ve kuru idi, iştahsızlığı zaten zor geçinen ailede üzüntü kaynağı oluyor yemeklerde iştahı açılsın, iyi beslensin diye tüm ailenin onayı ile taze yumurtalar alınıp, sarıları çiğ çiğ birazda zorla içiriliyor, ceviz şurupları, o zamanlar yeni çıkan malt hülasaları ile kilo aldırılıp hastalanmasın, biraz şişmanlasın diye el üstünde tutuluyordu, kendisinden sonra doğan iki erkek kardeşine ablalık yapıyor gizli gizli kendisine tahsis edilen yiyecekleri paylaşıyordu. Ailenin neşe kaynağı, aydınlık yüzü olmuştu, olayları kendi üslubu ile dramatize ederek anlatışı kendisine ilgiyi arttırıyor araya sıkıştırdığı espirilerle tüm aile ve çevresini kendisine hayran bırakıp etkiliyordu.
Suheyla, ilkokulu üçler ilkokulunda okudu, öğretmeni ondaki cevheri keşfetmişti, özel ilgi gösteriyor mutlaka okuması gerektiğini ve çok başarılı bir insan olacağını her fırsatta tekrarlıyor asla olumsuzluklardan yılmamasını her şartta mutlaka önüne ümitle bakmasını ve en önemlisi mücadele edip pes etmemesini belleğine işliyordu. Hayattaki en önemli varlılardan birisi olan, döneminin en başarılı ilkokul öğretmeninin bütün olumlu motivasyonları ile Amasya lisesine devam etti. Amasya Lisesi orta kısmına fırtına gibi başladı, her sene o dönemlerin iftihar listelerine girdi, lise birinci sınıftan sonra ailesi zorunlu olarak Samsuna taşındı. Sene 1961 idi. Genç kızlığa yeni adım attığı başarılara alışmış bünyesi , Samsuna başlangıçta güç alıştı, Samsun 19 Mayıs Lisesi zor fakat kendisini ispatlamış , yurt çapında isim yapmış başarılı birçok değerli insanı yetiştirmiş tecrübeli öğretmenlerin görev yaptığı seçkin bir lise idi, yılmadı geceleri sağlığını bile hiçe sayıp derslerine çalışarak Amasya lisesi ile aradaki fakı kapattı., tam gün yapılan öğrenimde öğleleri arası bile derslerine çalışıyor annesinin küçük kardeşleri ile her zaman olmasa da gönderdiği yiyeceklerle karnını doyuruyor, parasızlığın acımasız şartlarına meydan okuyordu. Ama asla kendini ezdirmiyor, daima dik ve onurlu duruyordu.

Lisede de kısa zamanda kendisini sevdirdi, derslere uyum sağlamış Amasya lisesindeki gibi popülerliğini sağlamıştı. Cana yakınlığı, çalışkanlığı, Allah vergisi şeytan tüyü denilen dönemin en sevilen deyimi ona tam yakışıyordu. Tiyatro koluna da girmiş, kısa zamanda sahnelenen zamanın en güzel tiyatro eserlerinde en önemli rolleri ( Namık Kemalin Vatan yahut Silistre, Moliere’nin Tardüf) üstlenmiş ve çok başarılı olmuştu. Artık önünde yeni ufuklar açılıyordu. ABD ile karşılıklı öğrenci değişimi A.F.S. sınavlarına girmiş ve kazanan iki öğrenciden biri olmuştu. İnanılmaz bir olayı gerçekleştirmiş Samsun gibi büyük bir ilde zengin ve güçlü öğrenci velilerinin kendi çocuklarının kazanmaları için tüm çabalarına rağmen “O” kazanmıştı. Ama kazanmak yetmeyebilirdi. Zira ailesi sıkıntılarla boğuşuyordu. Babası hastalanmış, maddi güçlükler her zaman olduğu gibi aileyi zorladığı gibi annesi ve çevresinin “kız çocuğunun gavur ellerinde ne işi var, zaten okumasa da olur” duruşları çok büyük bir engeldi. Günler süren tartışma, hatta ağlamalar, etkin iknalarla sorun halledildi. Amerika lisesi öğrenciliğine 1963 yılında başladı. Pensilvanya eyaletinin bir kasabasında yine başarılı geçen bir sene sonunda çok sevdiği vatanına döndü. Amerika’da da kendisini sevdirmiş, bir ailesi ve kardeşleri olmuştu. Sonraki senelerde tekrar tekrar görüşüp bir ömür boyu dostlukları devam edecekti. Amerika’daki ailesi de anne, baba ve iki kız kardeşti.

Suheyla 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Üniversite imtihanlarına hayalindeki Doktor olma hevesi ile girdi ama olmadı. Zira Amerika’da eğitim ile Türkiye’deki eğitim farklı idi. Hayal kırıklığına kapılmadı, şartların kendisini o noktaya getirdiğini biliyordu. Teselliyi açıkta kalmama olarak değerlendirip kazandığı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt oldu. Bozulan moraline rağmen İlkokul öğretmeninin söylediklerini unutmuyor, hayatındaki Tıp Fakültesini mutlaka kazanacağına inanıyordu. Çalışacaktı, kazanacaktı, kazanmalıydı. Mecburdu, geceleri rüyalarına giren doktor olarak insanlara ve ülkesine hizmet etme rüyalarını ancak bu şekilde gerçekleştirebilirdi. 27 Mayıs kız Öğrenci Yurduna yerleşti. Zor bir döneme girdiğinin tüm gerçekliği ile bilincinde idi. Hem Fakülteye devam ediyor, hem de maddi zorlukları aşmak için boş zamanlarında Lise öğrencilerine İngilizce dersleri veriyordu. Amerika’da aldığı eğitimin ona en büyük yararı bu olmuştu: Ana dili gibi İngilizce. Gerçi Üniversite imtihanlarında Tıp Fakültesini kazanamamıştı ama kazanacaktı, inanıyordu. 1964 yılında tekrar büyük bir heyecanla Üniversite imtihanlarına girdi. Yaz tatili gelmişti. Memleketine giderek sabırsızlıkla sonuçları bekledi ve yaz onuna doğru bir akşamüzeri arkadaşından gelen Üniversite sonuçları belli oldu haberi ile postaneye koştu, gelen haber sevinçten çıldırtmıştı: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Yanındaki küçük kardeşine sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Hayalindeki okulu kazanmıştı. Eve geldiğinde tüm aile sevince boğuldu. Mahallede ve tüm çevrede hatta Amasya’da Tıp Fakültesini kazananlar bir elin parmağını geçmiyordu. Dosta düşmana ders vermiş, önemsedikleri kız çocuğu doktorluğu kazanmış, ele güne ailesinin itibarını yükseltmişti.
Suheyla Hacettepe Tıp Fakültesini hiç sene kaybetmeden aksine başarılı olarak 1970 yılında bitirdi. Fakültedeki öğrenim süresinde nerede ise tüm hocalarının takdirini kazanmıştı. Uzmanlık alanı olarak Kadın Doğumu istiyordu. Zaten sınıf arkadaşı Ahmet ile birbirlerini sevmişler bir ömür boyu birlikteliklerine nişanlanarak adım atmışlardı. Uzmanlık sınavına girdi fakat Türkiye’de torpil olmayan yer yoktu. Paylaşılmış, açıkta bırakılmıştı. Yılmayan mücadeleci kişiliği yine devreye girdi. Biliyordu, imtihanı hem de dereceyle kazanmış fakat hakkını yemişlerdi. Rektör İhsan Doğramacı kendisini tanıyor ve takdir ediyordu. Zorluklarla Doğramacı’nın karşısına çıktı. Durumunu anlattı, hakkının gasp edildiğini, büyük bir haksızlığa maruz kaldığını anlattı. Doğramacı hemen imtihan kâğıtlarını istetti, bizzat kendi başkanlığında yapılan değerlendirmede haklı olduğu anlaşıldı ve yine hayallerinin bir basamak üzeri Kadın ve Doğum bölümüne Asistan olarak atandı. Hayalleri bir bir gerçekleşiyordu. Sınıf arkadaşı Ahmet ile evlenmiş, mutlulukları perçinlenmişti. Artık çok olmasa da maaşları vardı. Suheyla Orta Okulda parasızlığın ne demek olduğunu anlamıştı. Ek ders kitapları almak için kese kâğıdı yapıp kardeşlerine sattırdığını hiç unutmadı. Evdeki yemek sofrası alınan eski gazeteleri kese kâğıdı yapmak için bir tezgahtı. Zamkı ise undan yapılan hamurdu. (hatta bu iş ileride kendisinden sonra gelen iki küçük kardeşine örnek olacak, kardeşleri küçükken ablalarına yardım ettikleri günleri hatırlayıp, ayrıca kazanma azimlerini geliştireceklerdir) Güzel günler, nöbetlerin fazlalığı, uzmanlık eğitiminin zorluğu derken babası kanser oldu. Babasına evlatlığın tüm fedakârlığını göstererek baktı. Onu n güzel şekilde tedavi ettirdi. 1974 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı (Jinekolog) oldu. Kadrosuzluktan Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi Kadın ve Doğum Bölümü kurucu Öğretim Üyesi oldu. (Eşi Ahmet de Üroloji bölümü). Başarılarla dolu öğretim kariyerlik hayatı Doçent olarak taçlandı. Bu arada dünyanın en önemli Üniversitesinin Tıp Fakültesi Hastanesinde modern tıpta Türkiye temsilcisi olarak ek eğitimler aldı. Bu eğitimleri ülkemiz insanlarına uyguladı. Şifa dağıttı. İki tane çok zeki çocuğu oldu. Oğlu Üniversite giriş sınavında Türkiye 18. Si oldu. Oğlu da kızı da Amerika’da eğitim görerek iş hayatlarına atıldılar.
Başarılarla geçen Öğretim Üyeliğinden serbest hekimliğe geçiş yaptı, İzmir’e yerleşti ve çok sevdiği İzmir’de hastalarına hizmet etti. 2008 yılı yaz aylarında ani ateş yükselmeleri ile başlayan şikayetleri inanılmaz bir teşhisi getirdi. Kanser olmuştu. Büyük bir soğukkanlılıkla kabullendi ama maalesef mum dibine ışık vermemişti. Hastalarına yaptığı uyarıları kendinden esirgemiş, kontrollerini yaptırmamış, hastalık son evreye gelmişti. Tüm mücadeleci kişiliğine rağmen bir buçuk sene mücadeleden sonra 2 Şubat 2010’da çok sevdiği ATATÜRK ile ayni saatte vefat etti.
Doktor Süheyla her zaman hayırsever, çağdaş, vefalı, vatansever oldu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Türk yurttaşlarımızın katliamına karşı yapılan Barış harekâtında Doktor olarak gönüllü başvurdu. Maddi imkânsızlıklar içerisinde olup, zorluk çeken onlarca öğrenciy okuttu. Çağımızın vebası ve AİDS hastalığı ile mücadelede daima maddi manevi destek verdi. TEMA Vakfı ile koordine oluphatıra ormanı kurdu. Yeni yapılan Amasya Sabuncuoğlu Şerafettin hastanesinde bir oda tefriş etti. Amasya Vakfına her sene düzenli olarak bağış yapar, doğduğu büyüdüğü memleketini asla unutmadığını anlatırdı. Daha birçok sayılmayacak kadar hayırları ve iyilikleri vardı.
Öğretim Üyesi ve Türk vatandaşı olarak temsil ettiği tüm yurtdışı görevlerinden Ülkemize başarılarla döndü, tam olgunluk çağında başarılarının meyvelerini verirken amansız hastalık aramızdan ayırdı.
DOKTOR SUHEYLA (UMUR-BÖLÜKBAŞI) BENİM ABLAMDI!
Ecz. Turgut Umur, Anılarım Kitabı, Kasım 2013 s: 118-123


KIRK YILDA BİR
1964 TARSUS KOLEJİ MEZUNLARININ 40. YIL TOPLANTISI (2004)
40. yıl sonunda bir toplandık ki o kadar olur :
Sevgili karım Nilüfer’le birlikte kuşlar gibi uçaraktan gecenin bir köründe Mersin’e varıp tam otel odasına yerleşiyoruz ki, “zır” telefon; Yavuz Altay sevgi dolu sesiyle “Ne uyuması lan oğlum,aşagi inin de yemek yiyelim birader, başlatma şimdi töbe töbee..” demesiyle kendimizi aşağıda otel lobisinde buluyoruz.
Bizlerin gözü uyku dolu, Yavuz ve zarif eşi Nilgün sırıtmaktalar da “yanlarındaki de kimdir ?” deyip dönenirken,üstümüze iyilik, meğerse Akar Burduroğlu değil miymiş.. ? Akar’ı görseniz hayatta tanımazsınız; zerre kadar değişmemiş.
Eski koşucu, futbolcu Akar, “Yüz metreyi ha koştum ha koşacam” diyen bir ifadeyle, bakınıp duruyor.
Sarılıp şapur şupur öpüşmemizi bitirmeden bizi alıp, Akar’ın güzel eşi Jo-Ann’ın de katılmasıyla tenis kulübündeki rakı masasına çökertiyorlar. Rakı içip barbunya balığı yiyerek ilk mavranın belini kırdıktan sonra, sağ olası Akar hesabı ödeyip bizi rezil ediyor.
Ertesi sabah kahve altından (kahvaltıdan) sonra cümle yaran dökülmeye başlıyor ki seyrine doyum olmaz.
Çetin Yüceuluğ’u ile 40 yıldan sonra ilk görüşümüz. Her zamanki gibi, uzun boyuyla salona girince ilk önce alttan burun deliklerini görünüyor.
Serhan Altınordu’nun ise, boyu hala uzamamış, ilk önce tepesindeki keli görünüyor. Sora da kıllarına kamuflaj olsun diye giydigi ve toplantı boyunca çıkarmadığı siyah gömleği. Herkesle birlikte sırım sırım sırıtmakta.
Salonda bir sarılmacadır öpüşmedir gidiyor ki salya sümükten geçilmemecesine.
Herkes birbirine “nasılsın ?” yerine “sen hangi ilaçları kullanıyorsun?” diye soruyor.
Aydan Bulutgil ile Uluç Gürkan oturmuşlar, “N’olocak şu Beşiktaş’ın hali ?” konusunu irdeliyorlar. Az sonra Beşiktaş’li gurubuna aşık Cemal Özgüven de katılıyor. “Mirim, meraklanmayın..bak yine şampiyon olacağız ” diye teselli veriyor.
Şerif Boyacı, oğlum biz ilaç işinde olduğumuzdan bu işlerden anlarız.. Bu yıl Beşiktaş ‘nah” şampiyon olur” deyip, malum el peşrevini çekiyor.
Uluç’un dünyalar tatlısı karısı Nazime, “Kocamın kalbi var” diyerekten habire etrafında dönenmekte.
Hayri Özen ve tatlı eşi otelin giriş tezgahındalar.. Otel ilgilileri, Hayri’ni hala değişmeyen karınca duası yazısını çözemeyip harıl harıl büyütücü mercek aranmaktalar. Hayri, “Aha bu mercektir” deyip göbeğinde parlattığı gözlüklerini uzatıyor.
Gurubun tek kravatlısı Mahmut Aygen’e, neden sınıfın iyi-meyil (e-mail) gurubuna katılmadığını soruyoruz. “iii..babaa..” diyor, “şu bilgisayar denen meretin en yenisi hele bir çıksın.. alacağız zahir..”.
Bakan İstemihan Talay ve zarif eşi Nihal salonda endam gösterdiklerinde, “Hele bir sarılalım” demeye kalmadan yan taraftan aldıkları bir işmar üzerine İstemi, “Seçmenlerim çağırıyor bana müsade” diyerekten bizden uzaklaşıyor. Çok ayıplıyoruz
Yusuf Ergül, her zamanki şirinliği ve de sakalıyla gülücükler dağıtıp herkese de gülücüklerini bulaştırıyor.
Uygur Kocabaşoğlu’nun yanındaki genç hanımı görüp, “aa..kızını da getirmiş oh ne güzel..” diyenler, genç ve güzel hanımın kızı değil
de karısı olduğunu öğrenince, mahcubiyet gösterip, dillerini münasip bir yerlerine sokuşturuveriyorlar.
Cenap Erenben de kızı yaşındaki karısı güzelim Lucy’i herkeslere öğünçle tanıştırıp, Kanada’dan neden ayrıldıklarını anlatıyor. “Oolum, Kadada’da eşcinsel evliliğini serbest bıraktılar” diyor, “bu işler hep böyle başlar azizim..önce serbest bırakırlar, sonra da mecburi yaparlar..bu yüzden ‘eh bize müsaade’ dedik”.
Sırıtmaktan yüzümüze ağrılar giriyor. Herkesin ağzı suratlarına yayılmış kimse ağzını toparlıyamıyor.
Sermet Tuna’nın pazuları aynen duruyor. Karısı gelmemiş, yerine Mr. Krahenboul’u getirmiş. Mr. Krahenboul’un özverisini birlikte alkışlıyoruz.
Ateş Aykut ve güzel eşi Gülsüm kardeşimiz her zamanki gibi gönülleri fethediyorlar. Gülsüm durmaksızın Ateş’in prostatından söz ediyor.
Olmazcılar, prostat sorununun aile ilişkilerinde sorunlar yaşattığından kuşkulanıyor. Aydan Bulutgil, “Kendimden bilmez miyim birader..benim prostat da aynen yafa portakalı ..lakin hiçbir ilişkiyi etkileyebilemez..ne kadar büyük o kadar iyi..herşeyin büyüğü iyidir..İnanmayan Saim Hoca’ya sorsun” diyerekten aklınca kötü olasılığı yalanlıyor.
Bülent Altay ise, doktor olduğumuzdan, burun ve kulağındaki kılları alıp kafasına ekebilecek tanıdık bir doktor tavsiye etmemizi istiyor.
Ömer Akın’ın cilt sorunu varmış ; “oolum bizim nazik derimiz sizinki gibi gergedan derisine benzemez, ışığa duyarlıdır” diyerek otelin ışıklarını söndürtmeye kalkıyor. Ömer’le Bülent’in karıları, Meral ile Serpil, görümce-gelin olduklarından haliyle kafa kafaya verip, “İllallah bu Tarsus’lu milletinden” deyip toplantıya gelmemişler.
Turhan Kayasü‘nun astımı iyileşmiş, lakin prostatı “Nah bu kadar”mış. “Eskiden nefes nefese konuşurdum, şimdilerde nefes nefese işiyorum” diyerek, çıkartıp göstermeye kalkıyor, zor engelliyoruz.
Saim Tozan ciddiyeti, sevgili eşi Sülün ise zarafeti ile herkesi etkiliyor.Saim, “Manyak mısınız oolum..kaç kere anlatacağız..o söylentinin gerçekle hiç ilgisi yok..insanın gönlü büyük olsun…” diyerek söylentileri bir kez daha yalanlıyor.
Tolga Eroğan, sinema jönü gibi yakışıklı. Tolga bu fakire, Amerika’da kaç para aldığımızı soruyor.Hava atmak için kazandığımızın iki mislini söylüyoruz. “oohoo oolum..sizi beleşe çalıştırıyorlar” diyor, “burada bir muayenehane açsanız bunun üç katına para demezsiniz billa.” deyip moralimizi bozup fakiri dilhun ediyor.
Mehmet Fahri Can beş dakikalığına göbeğini gösterip, “Ben şimdi birileriyle yemeğe gidiyorum, yemeği bitirip size Tarsus’ta yetişirim birlikte yemak yeriz” deyip ayrılıyor.
Yavuz, Nilgün, Nilüfer, Uygur ve bendeniz Mersin’i gezmeye çıkıyoruz. Yavuz her zamanki gibi karnındaki gazdan şikayetçi.
“Akşamki barbunya balığı gaz yaptı” diye söyleniyor. Nilgün, “Barbunya balığı gaz yapmaz..gaz yapan barbunya fasulyasıdır” diye düzeltiyor. Depremde sallanırlarken Yavuz Nilgün’ü uyandırmış. “Kalk hanım kaçalım sallanıyoruz..” deyince, Nilgün’dür, “Yat aşağı herif..deprem meprem değil, yine gazın tutmuştur” diye Yavuz’u inandırıp tekrar yatağa yatırmış derler.
Uygur, Haydar Hoca’ya hediye etmek için kitapçıdan kendi yazdığı kitabı satın alıyor.
İlk şalgam suyumuzu içip döner ve sarı burma tatlımızı tazakkum ediyoruz.
Akşam karanlığı, Mersin’e düşer düşmez otelin karşısındaki lokantada toplaşıyoruz. Hanımlar nedense ayrı bir masaya oturmuş söyleşiyorlar. Kulak misafiri oluyoruz. Adı hiç lazım değil, hanımlardan biri dert yanıyor: “Ay kardeş hiç sorma” diyor, “bizimki sabahlara kadar ben diyeyim on sen de yirmi kez helaya gidiyor. Bu nasıl işemek ayol..gözlerime uyku girmiyor..” demesiyle, diğer bir hanım, “sen ne şanslıymışsın ayol” diyor, “keşke bizimki de yirmi kere kalksa dünden razıyım..Sabaha kadar kaç kez çarşaf değiştirdiğimi bilsen acırsın halime billa..” diyor.
Masalarda müthiş mavra dönüyor. Bu arada gençten biri yanımıza yaklaşıyor. “Sen kimsin ?” diye soruyoruz. “Ben Samsa Karamahmet’im..sen kimsin ?” diye yanıtlıyor. İnanılır gibi değil. Samsa benim ilk okul birinci sınıftan öteye arkadaşım. Kırkı aşkın yıldır görüşmemişiz. Tombul Samsa gitmiş artist gibi biri gelmiş; kucaklaşıyoruz.
Birçok kişi kalkıp konuşmalar yapıyor. Bu fakire de gülmeceli soğuk birkaç anı anlatmak düşüyor. Kibarlık edip gülüşüyorlar.
Çiftler dansa kalkıp döneniyorlar. Atılan mavra, göbek ve kahkahalar odalara sığmıyor.

Ertesi gün iki otobüse doluşup Tarsus’umuz doğru yola çıkıyoruz. Şelaleye gidip kebap yiyoruz. Çocukken ırmakta yüzüp beyaz
donumuz kırmızı toprakla boyandığında rahmetli anamızdan yediğimiz zılgıtları anımsıyoruz.
Şelalede bizi Mr. Hans Meyer ve eşi Mrs. Sylvia Meyer karşılıyor. Emekli olup Tarsus’a yerleştiklerini hatırlıyoruz.
Penyamin Çatal da şelalede guruba katılıyor. Okulda ud çalacağına birlikte fasıl yapacağımıza söz veriyor.
Çanakkle savaşından kalma bir mayın gemisini ve ünlü ve anılarla yüklü Tarsus parkını geziyoruz. Parkın koca küpünü göstermeseler parkı tanımak olanaksız. Kız enstütüsü dağıldığında kızları uzaktan gözlemek için yürüdüğümüz kaldırımları arıyor gözlerimiz.
Güya şehrin göbeğidir deyip otobüsten indirdiklerinde, “Olamaz..burası katiyyen Tarsus olabilemez..” demeye kalmadan, uzaktan “Top koleeej” nidasını duymamızla, “Tamamdır..burası Tarsus’tur” diyoruz.
İstemi kültür bakanı olduğundan, önümüze düşüp bize Tarsus’ta toprağı kazdırıp ortaya çıkardığı yer altı harabelerini ve onarttığı eski Tarsus evlerini gezdiriyor. “Burası Şar sineması idi, şurası da Aile sineması idi” diye gösterip anılarımızı yineliyor.
“Bildirin turnaları” gelip kıçımızı tırmalıyor. İstemi’nin seçmenleri habire çevremizi sarıyorlar. O da herkese “deneli denesiz” salgam ısmarlıyor. Başta bu fakir, tüm göbekliler yorgunluktan ve sıcaktan hızlı soluyoruz.
Sonunda okulumuza kavuşuyoruz. “Stickler” binası tüm görkemiyle bizi karşılıyor. Diğer binaların hayaletleri yeni kabuklarında hayal meyal kendilerini tanıtıyorlar. “Stickler” binasını geziyoruz. Biz 1964 mezunları dışında her sınıfın resimlerin duvarlara asmışlar, pek kıskanıyoruz.. Bizim sınıf lise ikide sessiz yürüyüş yapıp idareyi küstürdüğümüz için olacak bizlerin resmi yok. Bu durumdan utanacak birini arıyoruz; lakin kimse yok. Bizim sınıfın resmini de asmalarını istiyoruz.
Futbol sahamıza da kıymışlar; “Nerede bizim taşlı topraklı futbol sahamiz ?” diye nostalji yapıyoruz.
Leon Amado ve koca göz Adil Karcı burada aramıza karışıyorlar.
“Assebly Hall”a bir giriyoruz ki ısırılmadık parmak kalmıyor. Modern bir tiyatro salonundan farksız. “Nerede bizim toz kokan salonumuz, tahta sandalyelerimiz ?” diye sızlanıyoruz.
Sevgili edebiyat hocamız Haydar Gofer, her birimize birer plaket verip yanaklarımızdan öpüyor. “Bu Haydar Hocamız bize Hüda’nın bir lütfü değil de nedir ?” diye düşünüyoruz.
Haydar Hoca dersine başlıyor. Mete Akyol ağabeyimizin saha kenarından topa çıkıp sarkıttığı sataşmalar arasında konuşmasını sürdürüyor Haydar Hoca; “Her sınıfa soğutucu-ısıtıcı klimalar koydular, tiyatro sahnesini aydınlatan ‘spot’ lambaları yerleştirdiler, pırıl pırıl tahta döşemeli spor salonları yaptılaar.. Her tarafı bilgisayarlarla donattılaar..Nerede bizim eski güzel okulumuz.. okulun içine sıçtılar !..”diyerek konuşmasını sürdürüyor. Hepimizi kah ağlatıp kah güldürüyor.

Akşam çökünce de basketbol sahasına kurulmuş mutfaktan döner kebap dağıtılıyor. Rakılar içiliyor, şarkılar söyleniyor. Devr-i saadetimizden kalma külüstür bir sandalyeyi anamızın nikahı bir fiyata satın alıp yeniden okulumuza bağışlıyoruz.
Mavralar atılıyor, kahkahalar atılıyor. “Hay Allah hepimizin nostaljisini versin” diyerek ve gençleşmiş olarak gerçek dünyamıza dağılıyoruz.
Timur Sümer

Dr. Yücel Tanyeri
İnsanlar ait oldukları kuruluşlarla gurur duyarlar.Vatandaşlık duygusu, hemşehrilik hissi, okul ve asker arkadaşlıkları bu tip duygular sonucu gelişir ve kuvvetlenirler.
Kuşkusuz, bu duyguların en önemlilerinden birisi de yetiştiğiniz üniversiteye ilişkin bağlılık duygularıdır. Gençliğinizin bilincine burada ulaşmış, gençliğinizin çok önemli bir bölümünü burada geçirmiş, nice acı-tatlı anılarınız, güçlükleriniz, başarılarınız ve başarısızlıklarınız olmuş, sağlam dostlar ve dostluklar edinmiş, özgürlüğü doyasıya burada tatmış, ilk gençlik heyecanlarını burada yaşamış veya yaşatmışsınızdır.
Unutamazsınız… Oradan ayrılsanız da, uzak kalsanız da bağlarınızı kopartamazsınız…
İsmini duyduğunuzda bile heyecanlanır, garip hisler duyar ve orası ile hep gurur duyarsınız…
Hacettepe Üniversitesi’nden yetişmiş herkes bu duyuyu taşır ama Hacettepe’nin ilk öğrencileri olan bizlerin (1963-64 girişliler) gururu, sanırım daha sonraları aramıza katılanlardan biraz daha farklıdır…
Bizler henüz daha üniversite olmamış, bırakın üniversite olmayı o dönemlerde ne olacağı pek de belli olmayan ve ismi de “Tıp Fakültesi” değil, “Sağlık Bilimleri Enstitüsü” olan ve Hacettepe Üniversitesi’nin ilk çekirdeğini oluşturacak bu kuruluşa 30 yıl önce adımımızı attığımızda birçok kuşkularla yüklüydük.
Büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında, istimlakler ve inşaatlar arasında kendimizi bulmuştuk. Bir tanesi Sayın İhsan Doğramacı olmak üzere üç profesör ve isimsiz 15-20 genç idealist hekimden oluşan öğretim kadrosu ve derme çatma binalarıyla Hacettepe doğruyu söylemek gerekiyorsa bizlere hiç güven vermiyordu… Ancak, buraya adımımızı attıktan sonra öyle sıcak ve samimi bir ortamla karşılaşmış, o kadar ilgi ve yakınlık görmüştük ki sonuçta hocalarla öğrenciler arasında anlatılamaz bir birlik ve beraberlik bağlantısı ortaya çıkmıştı.
Artık Hacettepe bizlerle birlikte büyüyor, bizle birlikte gelişiyor ve bizler de bu hızlı ve inanılmaz gelişmenin en yakın tanıkları oluyorduk… Kısa zamanda fakülteye dönüşmüş ve hemen sonrasında da yasamızın çıkmasıyla Üniversite olmuştuk… Gerçi Üniversite olmasına üniversite olmuştuk ama henüz bir amblemimiz bile yoktu…
Yıllardan 1967 idi. Aylardan yanılmıyorsam Şubat veya Mart ayları idi ve ben, o tarihlerde Tıp Fakültesi Dönem II öğrencisiydim…
O dönemleri yaşayanlar bilirler, o tarihlerde öğrenciler ve o zamanlarda çoğu Uzman olan kıymetli hocalarımız hep birlikte Şaban Şifai Hastanesinin alt katındaki kafeteryada, aynı masalarda büyük bir sevgi ve saygı ortamında yemek yerlerdi. Böyle bir öğlen yemeği sırasında Hoca Bey ( lakabı böyleydi sayın İhsanDoğramacı‘nın ) yanıma gelerek üniversite için çok acele bir amblem çizmemi benden istedi. Yakından tanıyanlar bilirler, Hoca Bey her zaman çok acelecidir. Benden sadece amblem çizmemi istemekle de kalmadı hafta sonuna kadar da hazırlamamı emretti. Bunun anlamı üç günlük bir süre idi…
O zamanlar Dönem II, Tıp Fakültesinin gerçekten en zor sınıfı idi. Her gün dersler, her hafta ara sınavlar ve her ay sonu final sınavları ile zaten yeterince doluyduk. Ayrıca, ben üniversitenin bir dizi sosyal etkinliklerinde de görev alıyordum… Hacettepe’nin ilk kurulduğu yıldan itibaren geleneksel olarak her 14 Mart Tıp Bayramı sırasında çıkarttığımız “Mantar” isimli mizah mecmuasına yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, baskı ve matbaa işleri ile de ilgileniyordum. Ayrıca, iki yıl önce yine öğrenciler tarafından kurulan Hacettepe Tiyatro Kulübü‘nün dergisini yayınlıyor, o dönemlerde sahneye koyduğumuz Ionesco’nun Kel Şarkıcı, Anton Çehov’un Ayı ve Augusta Gregory’nin Ay Doğarken gibi oyunlarının sahne dekorlarını yapıyordum…
Ciddi bir amblem çalışması için ise çok daha geniş bir zamana ve sakin bir düşünce alanına ihtiyacım vardı. Halbuki Hoca Bey bunu bir kez istemişti ve geciktirmek, ertelemek gibi kelimeler onun lügatinde yer almıyordu. Ok yaydan çıkmış ve süre belirlenmişti.
Hemen aklıma bir yıl kadar önce Tiyatro Kulübü‘müz için çizdiğim geyik figürlü amblem geldi. Bu figürü daha Hacettepe Üniversitesi ismi ortada yokken (daha önceleri üniversitenin isminin “Eti Üniversitesi” veya “Hitit Üniversitesi” olacağı söyleniyordu…) Tiyatro Kulübümüzde Hititleri ve Hacettepe’nin H ve T harflerini birlikte simgeleyen bir amblem olarak düşünmüş ve çizmiştim. Bu simge büyük beğeni kazanmış ve hâlen de çok popüler olmasa da kullanılıyordu.Kısa zamanda bu simgeyi düzgün bir şekilde çizerek hızla Sayın Doğramacı’ya sundum…
Daha sonradan öğrendiğime göre Sayın Doğramacı yine o dönemlerde Fizik Tedavi Bölümünde doktor olarak görev yapan ve “Mantar” dergimizde çok güzel karikatürler çizen, çok hürmet ettiğim değerli ağabey (bizler Tıbbiye’de kendimizden büyüklere hepağabey veya abla olarak hitap ederiz…) Dr. NecdetGüçlü‘den de aynı zamanlarda bir amblem hazırlamasını istemiş.
Birkaç yıl sonra maalesef anarşik dönemin başlangıç yıllarında menfur bir tecavüz sonucu yedek subaylığını yaparken kurşunlanarak aramızdan ayrılacak olan Necdet ağabeyin nasıl bir amblem kompozisyonu yaptığını hiçbir zaman öğrenemedim. Ama eminim ki gerçekten güçlü kalemiyle Necdet Güçlü ağabey de muhakkak güzel bir şey hazırlamıştı… Kısa bir süre sonra yapılan Senato Toplantısı’nda yalnızca ikimizin katıldığı bu mini yarışma sonrasında benim gerçekte Hacettepe Tiyatro Kulübü için çizmiş olduğum amblemin, oylamaya katılan 11 üyenin tümünün de beğenisi ile Hacettepe Üniversitesi’nin amblemi olarak kabul edildiğinde, emin olunuz ki o dönemde bunun önemini çok fazla anlayamamıştım… Ama günler geçip, Hacettepe Üniversitesi büyüyüp geliştikçe, bir öğrenci olarak yaptığım işin hiç de küçümsenecek bir olay olmadığını kavradım…
O dönemlerde Sayın Doğramacı’nın Sanat dünyasında tanıdığı birçok kişiler vardı. En usta ve yetenekli grafik sanatçılarına bir rica ile belki de çok daha güzel amblemler çizdirebilir ve birçok örnek arasından en güzeli seçilerek Hacettepe’nin simgesi olarak kullanılabilirdi. Ama o, hiç yoktan yaratıp bin bir emekle kurduğu üniversitesinin simgesinin de, yine kendisinin kurduğu üniversitenin yetiştirdiği genç bir öğrencisi tarafından yapılmasını arzulamış ve tercihini bu yönde kullanmıştı.
Hoca Bey’in bundan duyduğu sevinç ve gururu, Hoca’nın elinden aldığım Amblem Beratı ve Töreni sırasında, gözlerinin içindeki mutluluk pırıltılarına tanık olarak yaşadım…
O tören sırasında bana armağan edilen ve üzerinde “Hacettepe ÜniversitesiAmblem Yarışmasını Kazanan Yücel Tanyeri’ne…” yazısı ile başlayan, büyük bronz madalyonun bir yüzünde, sayfaları açık bir kitap ve yanı başında da ışıklar saçan bir mum ve altında da “Hacettepe Üniversitesi, 1967″ yazıları bulunuyor. Madalyonun diğer yüzünde ise Hacettepe Amblemi ve alt kısmında da “DAHA İLERİYE… EN İYİYE…” logosu yazılı duruyor.
Hacettepe Üniversitesinin bilim alanındaki her atılımından, her başarısından ve “Daha İleriye” ve “En İyiye” gittiğini görmekle ben her defasında çok farklı bir gurur duyuyorum… Her ne kadar şu anda farklı bir üniversitede çalışıyor olsam da, buna biraz olsun hakkım da var sanıyorum…
Bu bilim yuvasını gece-gündüz demeden tırnaklarıyla, emekleriyle, bin bir sıkıntıyla ve bir avuç idealist genç hekimle kurup geliştirerek yaratanlarla, onu ileride “daha iyiye” ve “en iyiye” götürerek yaşatacaklara şükran, minnet ve saygılar… Dr. Yücel Tanyeri
YÜCEL TANYERİ’DEN HACETTEPE AMBLEMİ GEYİĞİ NASIL ÇİZDİĞİNİN BİR DE TARAFIMIZDAN YORUMLANMIŞ ÖYKÜSÜDÜR T.S. 



Şadi Yeşil nâm arkadaşımızın motorlu bisikleti olmakla, “hadi lan Coğrafya’yı kırıp motora binelim” deyip fakiri ikna etmiş, Şadi’nin arkasına oturmamızla da Mersin yoluna çıkmamız bir olmuş idi. Patırdağı bol motorla Mersin yolunda uçmaktayız ki kartal kuşu kaç para. Avurtlarımız rüzgardan şişmiş, göz yaşlarımız şakaklardan süzülmekteyken, heyvah ki ne heyvah, ağzımızdan içeri bir sinoğlu sinek ‘şakkadanak’ boğazımız dibine yapışsın, biz de haliyle şerefsiz sineği ‘gurppadanak’ yutalım. Ayıp değil ya, zatım sinek yutmaktan oldum olası hazzetmem. “Lan oğlum Şadi, çek lan kenara sinek yuttuk” dediysek de Şadi motorun kavî sedasından (güçlü sesinden) olacak bizi katiyyen anlamayıp, Hz. Karagöz misâli, “İnek mi tuttun ?” deyû sual edip motoru daha bir hızlandırmakta ki, Şadi’nin sırtından ağrı kay etmemize (kusmamıza) ramak kalmışken, neyse insafa gelip motoru yol kenarına çekmiş idi.
Ayıptır söylemesi, kusmamız bittiği anda, amanın bir de görsek ki,
‘kısmetsiz deveyi çölde kutup ayısı severmiş’ kavlince, okulumuzun ünlü Volsvagen minibüsü yamacımızda yavaşlayıp durmuş, içinden biyoloji hocamız Mr. MacKay ve muhterem eşi çıkıp bizleri temâşa etmekteler ki, korkumuzdan ikimiz de altımıza büyük değilse de küçük abdestimizi kesinlikle kaçırmış idik.
Mr. MacKay ise, boğazının hindi misâli sarkık derisini çekiştirerek, “Bir durum mu var ?” anlamına, İngilizce olaraktan,
“What the hell you boys are doing here ? Don’t you have to be at school ? Get back to school right now or else..” misâli lâkırdılar etmiş, biz ise “kem ve de küm” anlamına, “bizim it buraya balta neyim getirmiş mi acep ?” diyerekten cevaba ayâz etmiş idik.
Hâliyle, ferdâsı (ertesi) gün, müdürümüz Mr. Maynard bizleri makamında
kabul edip, yalan olmasın, sanırım bir tenbih ve bir Cumartesi hapisi ile tecziye olmuş (cezalandırılmış) idik.
Bu işler olalı Tarsus’un Berdan çayında pek çok sular akmış olduğundan, nisyânımız (unutkanlığımız) affola.
Antep fıstığı gibi sırıtaraktan ,
Fakir-i pür taksîr
Dr. Timur Sümer
You must be logged in to post a comment.