ADİL KARCI’DAN “ADANA KEBAP”

TÜRK YEMEKLERİ : ADANA KEBAP

 

            Bundan on yıl kadar önce, kendi işimin yanı sıra,  Adana’da kurduğumuz Turunçgil Birliği’nin genel sekreterliğini de yapıyordum.  Bir gün bir seminer düzenledik ve konuşmacı olarak Amerika’dan da iki profesör davet ettik.  Neyse, seminer bitti akşam yönetim kurulu üyeleri olarak  tüm konuşmacıları bir kebapçıya götürdük, uzun bir masa kurdurduk, ağırlıyoruz.  Amerika’dan gelen iki profesörden birisi sağımda, birisi solumda oturuyor ve yemekleri beklerken laflamaya devam ediyoruz.  Eh, bizim kebapçılarda adettir ya, önce soğan ezmesi, süzme yoğurtlu cacık, yeşillikler ve de sıcak ekmekler geldi sofraya.  Ben sağımdaki profesörle “yeni geliştirilen turunçgil çeşitleri” muhabbetine dalmışım, solumdaki ise balon gibi şişirilmiş sıcak lavaş ekmeğinden koparttığı parçalara çatalla soğan ezmesi yerleştirip ufaktan ufaktan malı götürüyor.  “Çok acıkmış olsa gerek garibim” diye düşünerek sağımdaki ile konuşmaya devam ediyorum.  Az sonra bizim soğan ekmek meraklısı koluma dokundu ve bitirdiği ezme salata tabağını işaret ederek “Would it be polite if I ask for another dish?” diye soruverdi.

“Sure you can have another one, but will you be able to continue eating when the main dish comes? diye sordum. “What???” diye bir hayret nidası ünnedi.  “Isn’t this the main dish? I loved it !”    Tabii az sonra pişmiş biber ve domateslerle bezenmiş metrelik Adana kebabı, kuşbaşı et, şiş piliç, kanat, külbastı, pirzola vs. masanın ortasına arz-ı-endam edince adamın faltaşı gibi açılan gözlerini görmek gerekirdi!’

 

Geçen yıl Antalya’daki işyerimde beni ziyarete gelen oğlumu, hayranı olduğum (ve de onlarca defa gittiğim) Perge’ye götürmüş gezdiriyorum.  Çıkış kapısına doğru yürürken fotoğraf çeken bir turist adam dikkatimi çekti.  Serde biraz fotoğrafçılık var ya, “Başka bir açıdan çekim yapsa daha iyi bir görüntü alır” diye düşünerek adama “Why don’t you try to shoot it from this angle, too?” diye akıl vermeye kalktım.  Neyse, İngilizce biliyormuş, “Oh yeah, thank you, you are right, I will do it” dedi ve resim çekmeyi bitirip bizimle beraber çıkışa doğru yürüdü.  Meğer karısı tepeye doğru yürüyemeyip yarı yoldan geri dönmüş ve çıkış kapısında  kendisini bekliyormuş.  Avusturalya’lıymış.  Bu Türkiye’ye dördüncü gelişiymiş ve daha defalarca gelecekmiş.  “Ülkenize hayranım, insanlarınız çok cana yakın” dedi, vedalaştık, karısına doğru yürürken aniden döndü “I forgot to mention the most important of all;  your food!  Man, it is so delicious!   This might be the main reason for my next visit!” dedi, ve kafasını sağa sola sallaya sallaya yürüdü.

 

Halen iş ilişkimiz devam etmekte olan genç bir İspanyol ile, ilk tanıştığımız yıl (beş yıl kadar önce) Akdeniz kıyısı boyunca araba ile yolculuk yapıyor ve yol boyunca ekili çilek tarlalarını geziyoruz.  Öğle yemeği için Anamur’da bir lokantada durdum.  Oğlan İskender kebabı istedi.  Neyse, varmış, bol yoğurtlu, tereyağlı bir İskender geldi ve bizimki aç kurt gibi saldırdı.  Akşam oldu, Alanya’ya vardık.  “Kıyıda bir balık yedireyim, o birasını içer ben de iki tek atarım anasını satiiim” diye düşünerek güzel bir lokantayı gözüme kestirdim.  Tam içeriye gireceğiz “Burada İskender var mı?” demez mi!  “Yahu daha dört saat önce İskender yedin, yine mi İskender istiyorsun?” diye sordum.  Aldığım cevap ne olsa beğenirsiniz?  “Bana ömür boyu, sabah-öğlen-akşam İskender versinler, başka yemek istemem!”    Buyur buradan yak!  İskenderimizden dolayı gururum okşandı ama “iki tek atmaktan” sarf-ı-nazar eylemek istemediğimden (tabii Türkçe olarak) “Hastir lan! Bu akşam balık yiyoruz, işte o kadar!” dedim ve daha masaya oturmadan bize doğru yönelen garsona “bir ufak” işaretini çaktım.

 

“Türk mutfağı” ya da “Osmanlı mutfağı” adı her neyse… mezeleri, balık kültürünü, zeytinyağlı yemekleri  Egeden, hamurlu yiyecekleri orta Anadolu’dan, et ve acılı yemekleri Akdeniz ve Güney’den, tatlıları ise her bir yandan almış. İmparatorluk sınırları içerisindeki diğer milletlerin yemekleriyle harmanlanmış.  Padişahlara yeni yeni yemekler sunmak isteyen Bolu’lu, Mengenli aşçıların icatlarıyla da zenginleşerek bugünkü durumuna gelmiş.  İmparatorluk dağıldıktan sonra, bu günkü sınırlarımız içerisinde konsantreleşmiş ama nedense memleketin dışına gerektiği kadar taşamamış.

 

Bütün bunları neden mi yazıyorum?  Bu sabah Google amcanın bana verdiği bilgiler moralimi bozdu da ondan!

 

Amerika’da, aile işletmeleri hariç, içinde işçi çalışan 2 milyon lokanta varmış!  Rakamlara bakın lütfen; 34.442 McDonalds, 12.000+ Burger King, 41.000 Çin, 24.929 İtalyan, 11.798 Fransız, 1.630 Yunan ama sadece 93 Türk lokantası!  Ülkelerin nüfusuna göre oranlarsanız daha da moraliniz  bozulur.

 

Bundan on yıl kadar önce, Amerika’ya yerleşmiş bir ahbabımla Scott AFB’in kapısının önündeki strip mall’da küçük bir dükkan kiraladık ve Kütahya porselenleri, el işi Türk hediyelikleri, altın-gümüş vs. satmaya başladık.  Benim Türkiye’de de işim olduğundan devamlı dükkanda durmuyorum, çoğu zaman Türkiye’den mal göndermek suretiyle ortaklığa devam ediyorum.  Dükkanı ilk açtığımız günlerde bendeniz tezgahtarlık hevesimi gidermek amacı ile satış yapmaya çalışıyorum. Eee, her boyadan boyamam lazım ya…  Orta yaşlı, orta boylu (belki de “orta” okuldan terk, ve de “orta” halli) orta sempatik  orta beyaz bir Amerikalı geldi, porselenlere, deri eşyalara, incik boncuğa baktı, baktı, baktı ve sonra bana dönüp “Where are you from?” diye sordu.  Türk olduğumu ve Adana’da yaşadığımı söyledim.  “Adana kabob!” diye resmen sıçradı!  “Hey man, why don’t you open an Adana Kabob house here?” diye sordu.  Hakikaten niye böyle bir şey düşünmemiştim ki? Olur mu olurdu yani.  Adam daha da ileriye gitti ve bana “Burada Adana kebap yapsan, porsiyonunu kaça satarsın?” diye sordu.  “Bilmem”, dedim, “herhalde 20 dolar filan”.  Bizim orta sempatik bu defa “her gün burada bir kere kebap yiyen sana yılda toplam ne kadar öder?” diye sordu.  7.300 dolar civarı olduğunu söyledim ve ben “bunu kafadan nasıl hesap edemiyor” diye düşünürken adam cebinden bir çek defteri çıkarttı, adımın nasıl yazıldığını sordu, çekin üzerine yazdı ve 7.300 dolarlık çeki bana uzattı.  Bu defa şaşırma sırası bana gelmişti.  Öyle ya, ortada ne kebap vardı ne de kebapçı?  Niye veriyordu ki bu adam bu çeki?  İzah etti; kendisi ve birkaç emekli arkadaşı zamanında İncirlikte görev yapmışlar ve Adana kebabının tiryakisi olmuşlar.  Bu nedenle birkaç defa da Türkiye’ye (ve de özellikle Adana’ya) gidip kebap yemişler.  “Şimdi” dedi “bir kebapçı dükkanı aç, gelirim veya  gelmem, ama her gün benim bir porsiyon yeme hakkım olsun. Her yıl 7.300 dolara ben kaç defa Türkiye’ye gidip Adana Kebap yiyebilirim ki?   Böylesi çok daha ucuz ve zahmetsiz olur benim için.  Hem birkaç arkadaşımdan daha sana çek getireceğim, hadi başlat  şu işi”.  Adam gözümde aniden orta sempatiklikten, yüksek sempatikliğe terfi ediverdi, iyi mi?

 

Aynı günün akşamı konuyu ortağıma açtım, o da ilgiyle karşıladı.  Tesadüf ya, bizim dükkanın sırasında birkaç dükkan ötede, sadece donmuş yiyecekleri mikro dalga fırında ısıtıp satmak üzere açılmış ama ilginç bulunmadığından rağbet görmemiş ve bu nedenle kısa sürede kapanmış, devir edilmeye hazır bir lokanta vardı.   Ertesi gün lokanta sahibini bulduk, devir için 20 bin dolar istedi, ki bu bedava sayılırdı.  Biraz  araştırınca, lokantada kömür yakabilmek için özel bir davlumbaz yaptırmak mecburiyeti olduğunu öğrendik.  Yani dumanı çekecek olan bu aparat, ocakta çıkabilecek bir yangını da otomatik olarak söndürebilecek şekilde  techiz edilmeliymiş.  Bu da yaklaşık 20 bin dolar gerektirirmiş.  Hadi o da problem değil dedik ve detayları danışmak için bir avukata gittik, zira kebabı yapacak Adana’lı bir kebapçı ustası getirmemiz gerekecekti.  İşte bu noktada takıldık, zira nereden bakarsan bak, bu izni alabilmek iki yıl kadar sürebilirmiş. Bu haber, kömür ateşi üzerinde, enli bir şişte, yağları cızır cızır yanan, dumanının kokusu ağız sulandıran Adana Kebabı hayalimin üzerine bir kova buzlu suyu boca edivermişti!  Üstelik yatırımın yarısına yakını birkaç kebap abonesi tarafından peşinen finanse edilecekken! 

 

Demem o ki, neden biz bu yemek  zenginliğimizi ülke olarak paraya çevirebileceğimizi fark edemedik yıllarca?   Yurt dışında lokanta açacak Türk vatandaşlarına vize, oturma müsaadesi vs. sağlayacak birkaç maddeyi, imzalanan bunca ikili anlaşmaların bir yerine sıkıştırmak o kadar mı zordu acaba?  Öyle ya, Türk yemek kültürünün tanıtımı vs. adına bu kolaylık sağlanamaz mıydı?   Düşünün, Amerika gibi kocaman bir ülkede 20-30 bin Türk lokantası olsa fena mı olurdu? Elimizdeki döner kebap, benim rast geldiğim kadarı ile, “Gyros” olup Yunanlılara mal olmuş, Türk kahvesi “Greek Coffee”ye dönüşmüş, baklava ise sahipsiz dolanıyor ortalıkta!  Meksikalıların Taco’su, İtalyanların Pizza’sı cirit atıyor oralarda.  Bizim bunlara on çekecek yüzlerce yemek ve tatlılarımız ise ülkemiz hudutlarını bir türlü aşamıyor.  Simit Sarayı daha ancak birkaç ay önce New York’ta ilk şubesini açabildi.  Su böreği zinciri, çiğ börek zinciri vs. gibi projelerim hala var ama Amerika gibi uzak bir ülkede tek başına yapabilmem kolay görünmüyor.  Belki orada oturan bir “çılgın Türk” çıkar, bu konularda bir atılım yapar ve simitle, Türk ekmekleriyle, çiğ börekle, su böreğiyle zincirler kurup McDonalds’ın, Burger King’in uykularını kaçırır!

 

Adil Karcı – 14 Şubat 2014 – Adana

 

ps.   Bu yazıyı yazarken sipariş ettiğim “Tek Adana”  az önce geldi, masaya koydum ve  hiç olmazsa sizinle fotoğrafını paylaşıyorum.  Adana’ya yolu düşene “Beyti” yedirmek borcum olsun.

Adana Kebap

DR. PINAR ATAKENT’TEN DR. AYTEN YAKUT’UN EMEKLİLİĞİ

Aytenuntitled1

Sevgili arkadaşım can dostum Prof Dr. Ayten Yakut 21 Kasım 2013 tarihinde sessiz ve sakin bir şekilde emekli oldu. Ayten’in emekliliğinde yanında olup,can arkadaşım için kısa bir konuşma yapmayı planladığımdan son günlerde kendisini sıklıkla arayıp ,emeklilik töreni ile ilgili ayrıntıları öğrenmek istiyordum.Sonunda ayrıntılı bir kutlama yerine küçük ve bilimsel içerikli bir tören istediğini öğrendiğimde üzülmedim ve hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur…Ben can dostum için güzel anıları ,arkadaşlığımızı,dostluğumuzu Ayten’in insanlık yönünü irdeleyen bir konuşma yapmayı planlıyordum…Sonunda Ayten’in sakin,mütevazı ve bilimsel kişiliğine uygun sade abartmasız bir tören istemesini saygıyla karşıladım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim..

Ayten’le dostluğumuz Hacettepe Tıp Fakültesi faz 1 de başladı.Onun sakin uyumlu en önemlisi içtenliği arkadaşlığımızın dostluğumuzun temelini oluşturdu.Tıp Fakültesinin ilk yıllarında başlayan yakın dostluğumuz her yıl biraz daha güçlenerek günümüze kadar devam etdı.Ben yaşam yeri olarak NewYork, Ayten ise Eskişehir’i seçti.Yaşam yerlerimiz arasındaki ciddi uzaklık ve yaşam koşullarımızdaki farklılığa rağmen iletişimiz ve yakınlığımız devam etti.Tüm hüzünlü ve sevinçli günlerimde aradığım ilk kişi hep sevgili arkadaşım AYTEN oldu..
Biraraya geldiğimizde eski günleri hatırlayıp yeniden yaşadık. Halk Sağlığı stajını yapdiğimiz Ortabereket Sağlık Ocağı ,oradaki yaşamımız,bölge halkı ve ocak personeli ile olan ilişkilerimiz güncelliğinden hiç kaybetmedi hep sevgi ve özlemle anımsadık..İnşası yeni biten rutubetli ocak binası,çakar almaz odun soba ve Ortabereket’in kemiklerimize işleyen soğuğu…Ayten in sağlık memurunun köpeği tarafından esir alınıp, köpekten binbir özür dileyerek kurtuluşu bizi her zaman güldürdü ve o güzel günleri gençliğimizi anımsattı.

Sevgili arkadaşım bir yıl benim çalıştığım hastaneye bağlı Lamm Inst de Çocuk Nörolojisi Fellow’luğu yaptı.Orada da kişiliği,terbiyesi,davranışları ve bilgisi ile başta Dr.Lamm olmak üzere tüm çalışanların saygı ve beğenisini kazandı.Fellowluğunun sonunda Dr. Lamm’ın Ayten hakkında yaptığı konuşmayı kayda almadığım için kendimi her zaman suçlarım.O konuşmadan sonra orada bulunanlar yalnızca Dr. Yakut değil böyle bir arkadaşa sahip olduğum için beni de kutladılar..Ayten le New york da çok güzel günler geçirdik.Sevgili Yücel arkadaşlığımızın başından beri gurubumuzun bir parçası ve Ayten’in hem yakın bir arkadaşı hem de kardeşi oldu.Kızımız Pelin Ayten teyzesini gerçek bir teyze olarak tanıdı ve o nu çok sevdi. Ayten Türkiye’ye döndükden sonra ailece onun eksikliğini, sevgisini çok hissettik ve onu çok özledik..

Son konuşmamda sevgili arkadaşım emekli olmasına rağmen bilimsel çalışmalarına devam edeceğini bildirdi.Diğer bir güzel haber de eğitim vermeye devam edeceğiydi..

Sevgili Ayten bundan sonraki yaşamında sana sağlık,mutluluk ve başarılar diliyorum.Umarım fazlasıyla hak ettiğin mutluluğu bulursun ve gönlünce bir emeklilik yaşamın olur. Bizim yönümüzdense Ayten her zaman bizlerin sevgilli arkadaşı can dostu, bizim eski değil hiçbir zaman eskimeyecek kardeşimiz ve yol arkadaşımızdır.
Sevgili arkadaşımız uzun yaşa,iyi yaşa ve tüm güzellikler seninle olsun..

Pınar

DR. ZAFER ÖNER’DEN “ÇIKARIRIM KENDİMİ DİVANIMA”

 
Nov 26 at 1:36 AM
26/11/2013
Çıkarırım zaman zaman kendimi
divanıma,
yargılarım suçumu
mümkün olduğunca trafsız ve de bağımsızca.
Bir ben bir de Allah!
Bazan suçlarım kendimi…
Bazan beraat…
Suçluysam mesela
hemen bir burs bağlarım
ya da,kendimce büyücek bir para veririm
bir fakire,haddim olmayarak!
Ordaki sevinç kederimi azaltır
biraz olsun avunurum.
Ama unutamam asla
bir halt yediysem eğer…
O benimle yaşar gider!Sonuç beratsa eğer
yine aynı şeyleri yaparım.
Bu seferki sevinç de sevincimi katmerler…Vicdan muhasebesi bu olsa gerek.
Önce kendini kendin yargılayacaksın!
Eğer mahkûm ettinse kendini kendi nezdinde
seni hiçbir mahkeme aklayamaz!
Ve de unutamazsın asla!
Ancak bir daha yapmamaya gayret edebilirsin!

Yani meselâ
Uygun olmayan yollarla gelmiş
ve de üstelik gizli idareci olmuşsan
torpilinle!
Üstelik bir de “ön muhakkik” yaptırmışsan kendini
bir soruşturmaya,
yani mesela,hem suçlu ve hem de güçlüysen eğer…
Senin kendi divanında aklanmana imkân yoktur!
Vicdanın varsa eğer!

Ama eğer 
Beraat ettiysen kendi nezdinde,
Kendi divanında
Seni hiçbir mahkeme mahkûm edemez:
Sen suçsuzsundur,
hem kendi huzurunda hem Allahın huzurunda!
Sana çektirilen her acı,yenen her hak 
sorumluların ayaklarına dolanır günün birinde?..

Yani sen geliş şeklini içine sindiriyorsan,
torpille geldiğini saklayıp
“Yok öyle,erken gelen oturur”mantığına bürünsen de
Torpille geldiğini unutamazsın asla!
Erken gelmenin öğrencilikten başladığını,bunun da 
yüksek puan demek olduğunu,
göze girmek olduğunu,
hocalarının tercihleri olduğunu
bildiğin için
bürünerek kurtulamazsın o saçma mantığına…

Bir de sana torpil olan kişi her gerektiğinde
hatırlatır yaptığı iyiliği…
Yüzüne söylemese bile
hiç değilse içinden ve de arkandan
“Ben olmasaydım …” diye başlar cümlesine…

Yani sen kendini aklayamazsan kendi divanında…

Yani olayın bizatihi kendisinden değil de
tasvirinden incinirsen,
yani suçlarsan olayı anlatanı,”bana hakaret etti”diye,
yanlışın farkında değilsin demektir…

Gerisi laf ı güzaf kalır 
hem torpilinin,hem senin hem de
hakkın huzurunda!
Dr. Zafer Öner

ADİL KARCI’DAN ŞALGAMCI ALİ

                                                  ŞALGAMCI ALİ

SALGAM 

Valla kardeşim  onu-bunu bilmem, Adana’da şalgamcılık yapacaksan önce adın “Ali” olacak, yoksa boşuna uğraşma bu meslekten ekmek yiyemezsin, ben bunu bilir bunu söylerim, o kadar!  Zira, bu yaşıma kadar kaç tane şalgamcı tanıdıysam hepsinin adı “Ali” çıktı.   Mesela, 1930’larda babasının başlattığı mesleği devir alıp seyyar olarak kovada sattığı şalgamı (Adana dışında “şalgam suyu deniliyor”) 1950’li yıllarda dükkan içerisine sokan ilk kişi Ali Göde idi.   Bu şalgamcı, Adana’nın eski merkezi sayılan Kuruköprü’de açtığı şalgamcı dükkanında turşu da bulunduruyordu ve isteyene şalgam suyuna acı biber turşusunun suyunu ilave ederek “acılı şalgam”  da satmaya başlamıştı.  Ali Göde’nin dükkanı açılmadan önce “acılı şalgam” diye bir şey bilinmezdi.  Şalgamın Adana hudutlarını aşması epeyce bir zaman aldı ama, ne olduysa, ülke çapında yaygınlaşması son yıllarda beklenmedik bir patlama gösterdi.  Bugün Adana’da veya diğer vilayetlerde imal edilip şişelenen şalgam suyunun acılısını, acısızını   her markette, lokantada, büfede bulmak  mümkün  ve şalgamın acılısı da artık biber turşusu suyu ilavesi ile yapılmıyor, mayalanma sırasında içerisine süs  biberi konarak elde ediliyormuş.

 Daha sonraki yıllarda rastladığım her şalgamcıya adını sorduğumda aldığım cevap hep “Ali” oldu demiştim.  Bir defasında İncirlik hava üssünün nizamiyesine yakın bir yerde kuyumculuk yapan bir arkadaşımla sohbet ederken laf şalgamdan açıldı ve ben ona tam  şalgam’ın Ali ismi ile olan bağlantısını anlatıyordum ki, yuvarlak yüzlü, saçları önden dökülmeye başlamış, sararmış üst dişleri (Çinli misali) dışarıda görünen,  gülümsek yüzlü, bize kıyasla daha genç birisi yanımıza geldi ve konuşmamızı dinlemeye başladı.  Bu genç,  kuyumcu arkadaşımın yanındaki hediyelik bakır satılan dükkanın sahibi imiş.  Arkadaşım sözümü kesip onu bana “Ali Bey” diye takdim edince gayri ihtiyari:

–       Adın Ali olduğuna göre sen de şalgamcı olmayasın sakın?  diyerek anlattığım konuyla ilişkili bir  espri yapayım dedim.

–       Nereden bildin abi?

–       Sen gerçekten şalgamcılık mı yapıyorsun?

–       Yok abi, şalgamcılık yapmıyorum, bakırcıyım ama soyadım Şalgamcı.

–       Kardeş be, sen bakırcılığı bırak şalgamcılığa başla, bak hazır adın Ali

soyadın da Şalgamcı  iken bu fırsatı kaçırma!

 

Yani diyeceğim o ki, adınız Ali ise, şalgamcılık potansiyeliniz doğuştan var demektir.  Benim hatırladığım ilk şalgamcının adı da Ali idi.  Şalgamcı Ali hem mahalle komşumuzdu hem de okuduğumuz Ziya Gökalp İlkokulu’nun gönüllü kapı nöbetçisiydi.  Bir kabadayı eskisi olarak  talebelerin güvenliğini sağlardı ve bu nedenle de başöğretmen ve öğretmenlerin takdirine mazhar olaraktan kapı önündeki satış noktasını garantiye almıştı.  İçerisine buz konulduğunda şalgamın keskinliği kaçtığı için, Ali amca yaz aylarında şalgam suyu satışına ara verir, okul tatili boyunca mahalle aralarında buzlu ayran satışı ile geçimini temin etmeye devam ederdi.  Ama ayran satarken bile kimse ona “Ayrancı Ali” demezdi, zira  ne satarsa satsın o “Şalgamcı Ali”   idi.

 

Şimdilerde siz “şalgam” içtiğinizi sanıyorsunuz değil mi?  Heyhat!   Neden artık “şalgam” yerine “şalgam suyu” deniliyor biliyor musunuz?   Siz gerçek şalgam değil “sulu şalgam” içiyorsunuz da ondan arkadaş!    Bir defa bizim zamanımızda içtiğimiz şalgamı öyle kafaya “lörk” diye dikip fondip yapamazdınız, zira bilinen en keskin gazozlardan daha keskindi ve bardağa döküldüğünde “fışır, fışır” kaynardı!  Mor havuçtan olsa gerek, rengi şimdiki gibi kırmızı değil bordo olurdu.   Damağında hala eski şalgamların tadı olanları şimdiki hazır şalgamlar kesemez, zira şimdikilerin ekşiliği ve keskinliği sanki limon tuzundan geliyor gibidir ve belki kırmızı rengini bile gıda boyalarına borçludur, kimbilir?

ADANA’NIN  (ÇUKUROVANIN)  MOR HAVUCU                                                          

Gerçek şalgam nasıl mı yapılır?  Aynı zamanda ilkokul arkadaşım olan Şalgamcı Ali’nin oğlu Yusuf’tan öğrendiğime göre, önce bir miktar ince bulgur  biraz toz şeker, bir miktar ekmek mayası ve gerektiği kadar ılık su ilavesi ile hamur haline  getirilip iyice yoğrulur ve mayalanmaya bırakılır.  Bu karışım fermentasyon sonucu kabarınca bir daha yoğrulur ve sonra temiz bir tülbent parçasına konulup ağzı bağlanarak şalgam suyu yapılacak kabın dibine yerleştirilir.   Birkaç küçük şalgam ve istenen miktarda kara (mor) havuç yıkanıp temizlendikten sonra uzunlamasına dilimlenerek kabın içerisine dökülür, bunların üzerine kabı dolduracak kadar ılık tuzlu su ilave edilir. Bu karışımın mayalanıp şalgam suyu haline gelmesi için en az iki hafta beklemesi gerekir, ki keskinliğinin artması için dört hafta kadar bekletilmesi de tavsiyeye şayandır.

Traditional turkish drink turnip juice (Salgam). Drink Salgam, red carrot and turnip juice on a wooden background.
delicious Adana style, turnip juice in a glass on white rustic wood

Şalgamcı Ali bu işlemi profesyonel olarak yaptığından, kap olarak kocaman tahta fıçılar kullanırdı ve (yer yetersizliğinden dolayı) üst üste iki sıra fıçı dizilebilmek için evinin alt odasında kalın kalastan raflar yaptırmıştı. İmalathane amacı ile kullanılan bu odanın avlu tarafındaki duvarında  sadece küçük bir havalandırma penceresi vardı.  Şalgam imalatına ara verildiği yaz aylarında, Adana’nın o meşhur sarı sıcağına rağmen,  bu odanın tahta kapısı açıldığında insanın yüzüne serin bir hava dalgası vururdu.  Yusufların  avlusunda bilye oynadığımız veya topaç çevirdiğimiz günlerde oyunumuza ara verir, bu odanın kapısını açar, serinlemek için kuşlar misali kapının eşiğine tünerdik.  Gerçi o zamanlar yapılan toprak evlerin hemen hemen hepsinde bu özellik vardı ama bu odanın fazla penceresinin olmaması ve tabanının da biraz çukurda olması nedeni ile gece soğuyup içeride hapis olan havanın serinliğini gün boyu korumasına sebep oluyor olabilirdi.

 

Artık  sonbahar gelmiş, okulumuz açılmış ve şalgam imalatı yine başlamıştı.  Bu aynı zamanda uçurtma mevsiminin de başlangıcı de demekti.  Bir gün okuldan çıkmış, Şalgamcı Ali emminin (amcanın) evinin   biraz ilerisindeki Şaban amcaya ait bakkal dükkanının önünde buluşmuş “kuş” (yani uçurtma) muhabbeti yapıyoruz.  Bu arada Şalgamcı’nın oğlu Yusuf Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit’i kafaya almaya çalışıyor:

 

–       Lan Macit, babana “kitap kaplıycam” ayağına yat ve içerden  bana dört tabaka yağlı kağıt yürütsene.

–       Niye?

–       Kınnaplı  yapacam ama kağıt alacak kadar param yok!   (Kınnaplı veya kırnaplı kalın kağıtla yapılan büyük boy uçurtmalara verilen isimdi ve kırnap denilen kalın ve dayanıklı iple uçurulurdu).

–       Hadi lan!  Sen bana hiç beleş şalgam verdin mi ki ben sana beleş kaat veriim?

–       Tamam lan, beş kuruşum var, al hadi.

–       Yok yaa?  Senin anan güzel mi?  Beş kuruşa dört tabaka kap kağıdı?

–       Bak söz, üste de (şalgamı kastederek)  sana bir binlik dolduracam.   “Binlik” dediği birbuçuk litrelik şarap şişesiydi ve de bu en az sekiz bardak şalgam demekti.

 

“Komşuda pişer bize de düşer” atasözünün bize tanıdığı hakla, Cinik Salih ve bendeniz kulaklarımızı dikmiş pazarlığın bitmesini bekliyorduk.  Ucuz uçurtma kağıdı bizi ilgilendirmiyordu ama ucuz şalgama ortak olabilirdik. Neyse, pazarlık bitti ve Macit beş kuruşuna, Yusuf ise yağlı kağıtlarına kavuştu, hem de her tabakası ayrı renk olarak.

 

–       Benim şalgam ne zaman?  diye sordu Malak.

–       Babam şimdi yemeğe geldi, tekrar satışa çıksın o zaman, dedi Yusuf, sen dükkandan boş bir binlik kap gel.

 

Şantajın gözünü seveyim!

 

–       Bize de birer bardak getirin, dedi Cinik ikisine hitaben,  hem ben denesinden de   isterim. (Adana’nın yerlileri olarak, şalgamdaki havuca biz “dene” (tane) derdik, havuç kelimesini hiç birimiz kullanmazdık).

                                                                    DENELİ ŞALGAM

–       Oohooo… Oolum ben şişeyi nasıl dolduracaamı düşünüyom sen denelisini  (tanelisini) istiyon!   Hem size ne lan?  Bu Macit’nen bizim aramızda bişey!

–       İyi, sen bilirsin, dedi Cinik, yarın ikiniz de babalarınızdan yiyeceğiniz zoppayı düşünün o zaman!

–       Tamam lan tamam,  müzevir dümbük!  Ama tane yok ha, onu söyleyim yani…

 

Bize upuzun gelen dakikalardan sonra nihayet Şalgamcı Ali emmi bembeyaz önlüğü ile sokak kapısında göründü.  Tabii her zamanki gibi beyaz emaye kovası sol elinde ve yer yer kırmızı lekeli beyaz havlusu sol omzunda asılı olarak…  Babası sokağın köşesini  döner dönmez Yusuf avlu kapısından içeri daldı ama aynı hızla da geri geldi:

 

–       Babam şalgam odasının kapısını kitlemiş!  Anamnan ablam evde yok diye zaar..

 

Şalgamcı Ali işe çıktığında Yusuf’un annesi  evden bardakla satış yapmaz ama günün her saatinde mahallelinin getirdiği bodiç (kalaylı bakır sürahi), bakraç, cam sürahi gibi kaplara  mor havuçlarla birlikte şalgam suyu doldurur, verir ve onlardan kabın büyüklüğüne göre bir para alırdı.  Ali emmi o gün evde kimse yok diye  kapıyı kilitlemiş olmalıydı.  Zira, Yusuf’un annesi Hacer teyze ve kızı Zarife yatalak duruma düşen büyükbabaya bakmak için sabah erken evden çıkıp gitmişlerdi.  Hasta dede ayağa kalkamayacak durumda olduğundan , daha sonra bu hastabakıcılık ziyareti ana kızın asli görevi haline gelecek ve aylarca sürecekti.

 

–       Bana ne lan? Dedi Malak, ben şalgamımı isterim olum!

–       Dur hele be, bir çaresine bakarız.  Anamlar dedem gile gitti.  Burda olsalar babam kapıyı kitlemezdi.  Akşam ya da yarın babam kapıyı açınca doldururum.

–       Yok öyle yarın marın…  Git kilidi kır, doldur şalgamı tamam mı?  Yoksa valla babana söylerim.

–       Söylersen söylee, ben de senin babana söylerim beş kuruşa kağıt sattığını!

 

Böylece aralarındaki ikili anlaşma hayata geçirilememişti ve Cinikle benim de  avanta şalgam içme hevesimiz kursağımızda kalmıştı.

 

Ertesi gün öğlen vakti okuldan gelir gelmez  şalgam tahsilatı yapmak üzere aynı ekip Yusuf’un kapısına dikildik. Ama, Hacer teyze yine kızıyla beraber erkenden baba evine gitmiş, Ali emmi de evden çıkarken şalgam odasının kapısını yine kilitlemişti. 

 

–       Gördünüz olum, dedi Yusuf, benim bir suçum yok.  Kapı kapalı işte!

 

Gerçekten de yapacak bir şey görünmüyor gibiydi ve Malak Macit bile artık sesini kesmişti. 

 

–        Bak hele Yusuf, dedim, o fıçıların kapağı var mı?

–        Alt sıradakilerin var, üsttekilerin yok, niye ki?

 

O zamanlar Adana’da iki-üçyüz tane motorlu araç ya var ya yoktu.  Bu nedenle de kimse bu kadar az müşteri için şehir içerisinde petrol istasyonu açmamıştı.   Benzini bitip de yolda kalan olursa, yolda kalan aracın sahibi oradan nadiren geçen  başka bir araçtan hortumla ödünç benzin çeker, çekilen birkaç litre benzini deposuna döker, sonra da gider şehir dışından benzin alırdı. 

 

Bizim ev ana yol üzerinde olduğu için,  günde birkaç kereden fazla olmasa da, toz toprak içindeki caddeden geçen motorlu araçları görme şansım diğer arkadaşlarıma göre daha fazlaydı.  Bir defasında bu benzin çekme olayına tam bizim evin önünde şahit olmuştum.  Pencere önünde oturmuş yolu seyrediyordum ki tozu dumana katan Ford marka bir otomobil bizim evin hizasına gelince öksüre tıksıra duruverdi.  Başka bir araç gelsin de benzin dilenebilsin diye dua mı ettiği, yoksa kaderine küfür mü ettiği belli olmayan şoför homurdana homurdana araçtan inip bir sigara yaktı ve önce yolun kenarına  çömeldi daha sonra da olduğu yere bağdaş kurup  oturdu.  Neyse, şoför şanslıymış ki bir çeyrek saat kadar sonra caddenin bir ucundan yine bir toz bulutu yükselmeye başladı.  At arabaları bu kadar toz kaldıramadığına göre gelen mutlaka bir motorlu araçtı.   Gelen araç o zamanlar “pikap” diye tabir  ettiğimiz bir kamyon  yavrusuydu, ki şimdi buna “kamyonet” deniliyor.   Pantolonun arkasına pat pat vurarak üzerindeki tozları silkeleyen Ford şoförünü gören pikap sürücüsü, durumu kavramış olmalı ki, dur işareti almadan  aracını iyice sağa yanaştırdı ve durdu.  Kısa bir konuşmadan sonra her ikisi de araçlarından iki metreye yakın uzunlukta birer hortum getirdiler ve boylarını ölçtüler.   Daha uzun olan hortumun bir ucunu pikabın deposuna soktular ve diğer ucunu da Ford şoförünün bagajdan çıkarttığı ince uzun bir teneke kutuya yaklaştırdılar.  Ford’cu hortumun ucunu dudaklarının arasına aldı, içindeki havayı somurdu, somurdu ve benzin ağzına kadar gelmiş olmalı ki, yere tükürdü ve sonra hızla hortumun ucunu yerde duran teneke kutuya yöneltti. Tenekenin dolmasını izleyen pikap sürücüsü az sonra hortumun depodaki ucunu dışarıya çekti, diğeri sürücü ile tokalaştı ve aracına binip gitti.  Ford’cu da yine bağajdan çıkarttığı bir huni yardımı ile tenekedeki benzini kendi deposuna doldurdu, direksiyona geçip birkaç defa uzun uzun marşa bastı ve motor çalışınca da arkasında bıraktığı toz bulutunda kayboldu gitti.

 

Bu benzin çekme olayı bana çok ilginç gelmişti.   Evde birkaç metrelik bir hortum vardı.  Bahçeye çıkıp aynı olayı su ile deneyeyim dedim ama yerdeki dolu kovadan yanındaki boş kovaya bir türlü su  aktaramadım.  Akşam üzeri işten gelen babama konuyu anlatıp da, sifon prensibi uyarınca,  su dolu kovanın daha yüksekte olması gerektiğini öğrendim ve hemen tekrar denemeye koyuldum.  Kovanın dolu olanını sandalyenin üstüne, boş olanı da yere koyunca problem çözüldü.  Bu işlem o kadar hoşuma gitmişti ki, hava kararana kadar o kovadan bu kovaya su çektim durdum.

 

–       Üstteki fıçıların birisinden şalgam çekip şişeyi dolduracağız, dedim.

–       Nasıl yani?

–       Sen n’apacan nasılını, şalgam odasının arka penceresi açık mı?

–       Açık sayılır, zaten geçen sene camı kırılmıştı, babam  daha yaptırmadı.

–       Merdiven de var mı?

–       Dut ağacına dayalı bir tahta merdiven var arkada.

–       İyi o zaman, bekleyin geliyorum.

–       Nereye lan?

–       Lan bekleyin dedik zaar, patlamayın hemen geleceez işte!

 

Yüz metre kadar uzaktaki evimize gidip bahçedeki  iki sulama hortumundan beş metre kadar uzunluktakini, yani daha kısa olanını,  koluma dolayıp geldim.  Merakla beni bekliyorlardı,

 

–        Hadi, dedim, herkes evin arkasına, Malak sen de şu merdiveni pencerenin önüne daya. 

Kalın kavak dallarından yapılmış uyduruk merdiveni getirmeyi zor sınmış olmalı ki, Malak;

–        Yaa, söylesene ne yapmaya çalışıyorsun sen?

–        Askerler verilen emri uygular, soru  sormazlar  rancer!

–       Niye sen kimsin ki?

–       Yüzbaşı Tom Miks!  Lan Salloso,  dedim Yusufa, sen de merdivene çık, hortumun ucunu üst raftaki fıçılardan birisinin içine sallandır.

–       Ne diyon sen ya?  Babam fark ederse beni öldürür lan! 

–       Ondan habersiz beş kuruşa şalgam sattığını öğrense de öldürmeyecek mi zaten?  Ne fark eder?

–       Konyakçııııı, dedim Cinik’e , sen de bana kalın bir kağıt bul ve büyük bir leblebi külahı yap.

Konyakçı olmayı kabullenmek istemeyen Cinik Salih yapmacık bir bozulma ile,

–       Bana Konyakçılığı mı uygun buldun?  Ayıp be, hani en iyi arkadaşındım?

–       İyi o zaman Albay Bravn’ın kızı Suzi ol sen de, dedim gülerek.

–       Tamam tamam vazgeçtim; ben Konyakçı olmaya razıyım, diyerek muhabbeti sürdürürken el işi kartonundan yaptığı koca bir kağıt külahı bana uzattı.  Kağıdın sivri ucunu yırtıp atarak bir huni oluşturdum ve  şalgam bekleyen boş şarap şişesinin ağzına yerleştirdim.

 

Fıçıdan şalgam çekmek kovadan su çekmek kadar kolay olmadı.  Hortumdaki havayı somurmaya çalışmaktan artık ciğerlerim yanmaya başlamıştı  ki ağzımda şalgamın o keskin, ekşi tadını hissettim.  Hemen hortumun ucunu kağıt huninin içerisine soktum ama anında bizim huni darmadağın oldu, zira şalgam inanılmaz bir hızla fışkırıyordu hortumun ucundan.  Nerdeyse üç metre yüksekteki fıçıdan gelen akıntının basıncı benim denemesini yaptığım yere yakın su kovasından gelen basınca benzemiyordu.  Parmağımla hortumun ucunu tıkayıp fışkırmayı güçlükle durdurabildim.  

–       Lan keşke şişe yerine kova getirseydik, dedim.  Merdivenin tepesinde korku ve şaşkınlıkla bakan Yusuf;

–       Lan hadi çabuk olun ya, valla şimdi babam gelir ha,  diye yakınmaya başladı.

 

Yarısı dışarı, yarısı içeri derken şişeyi doldurduk, hortumu çektik, veeee,  daha önce hazırladığımız cam bardaklara şişeden şalgam doldurup “şerefeee” diye tokuşturarak nefis şalgamı mideye indirdik.  Ya göz doygunluğundan, ya da korkudan, Yusuf bize katılmadı ve şişenin daha yarısına geldiğimizde.

 

–       Yaa hadi gidin başka yerde için be, valla babam gelir lan şimdi.

–       Biz de “Ali emmi” oğlun bize şalgam sattı, hem de bir liramızı aldı” deriz.

–       Yaa gurban oliim gidin artık beeee!

 

Ucuz şalgamın yolunu bulmuştuk ama Yusuf tekrar işbirliği yapmaya bir türlü yanaşmıyordu.  Fiyatı önce on kuruşa, sonra yirmibeş kuruşa kadar yükselttik ama nafile.  Yusuf “Nuh” diyor “Peygamber” demiyordu. Babasına ihbar etme tehditlerimiz bile para etmiyordu.  Ama ne olduysa birkaç gün sonra Yusuf birdenbire;

 

–       Tamam lan,  verin yirmibeşliği, getirin şişeyi dolduralım, deyiverdi.

 

“Tamam” diye düşündük, “paraya ihtiyacı olunca nasıl da yelkenleri suya indirdi!”

Hemen o gün  öğlenden sonra yine Tom Miks ekibi  olarak aramızda yirmibeş kuruşu denkledik, hortumu, şişeyi, bardakları ve  Bakkal Şabanın zeytin yağı hunisini alıp Yusuf gilin bahçesine daldık.  Merdiven hala pencereye dayalı olarak son kullanıldığı yerde duruyordu.  Her zamanki gibi evde Yusuf’tan başka kimse yoktu. Ustalaşmanın verdiği rahatlık ve işbölümü bilinci ile şişeyi doldurmamız birkaç dakikayı bulmadı bile.    Yine ucuz şalgama kavuşmuştuk ama yine mor havuç yiyemeyecektik.  Olsundu be, bu kadar ucuza şalgam içiyorduk işte, havuç da olamayıversindi  yani…   Hemen doldurduk kadehlerimizi ve yine tokuşturup “şerefeeee” nidasıyla diktik kafaya, ama bu defa aynı anda üçümüz birden,

 

–       Yandım anaaaammm!

–       Bööööğğğk, bu ne lannnn?

–       Öööhhöööö,  öööhhööööö!

 

İçtiğimiz şalgam resmen alev olmuş burnumuzdan çıkıyordu.  Burnumuz yetmiyor, kulaklarımızdan da yakıcı bir buhar olarak fışkırıyordu sanki.  Ağlamadığımız halde, akmasını durdurmadığımız göz yaşlarımız ise etrafımızı görmemize engel oluyordu. Öksürük, hapşırık, öğürtü yavaş yavaş dinip de normal nefes almaya başladığımızda Yusuf’un ve babası Ali Emmi’nin karşımıza dikilmiş bize bakmakta olduklarını fark ettik.

 

–       Ne olmuş benim güzel evlatlarımaaa?  Canları şalgam mı istemiş? diye sevecen sevecen konuşmaya başlayan Şalgamcı Ali birden hiddetli bir sesle bize bağırdı:

–       Lah haytalar!  O fıçıya fare düşmüştü, ben de şalgama fare zehiri kattıydım!

Ne olacak şimdi?  B.k yoluna gebereceksiniz!  Hadi gidin ananız-babanız hastaneye kavuştursun sizi, çabuk giderseniz belki kurtulursunuz.

 

Şalgamın zehirli olmasına ilaveten bir de içindeki ölü fareyi duyunca içimiz dışımıza çıkarcasına kusmaya başladık.   Nefes alabilecek hale geldiğimiz  ilk anda, bir yerimize nişadır değmişçesine, tabanlarımız kalçalarımızı döve döve evlerimize koştuk. Haliyle o saatte babam evde yoktu.  Boğazım yana yana, gözlerimde bir türlü durmayan yaşlarla ve de boğuk  bir sesle durumu anneme anlattım.  Annem gayet sakin,

 

–       Eh ne yapalım oğlum, herkes yaşlanarak ölmez.  Ben seni doktora moktora götüremem, iç bir aspirin git odana yat.  Yaşarsan ne ala, yaşamazsan o da kısmetine…  

Annemin bu kadar gaddarca sakin olacağına inanamıyordum! Zehirlenen köpeklere yoğurt yedirildiğini bildiğimden, ağlamaklı ve titreyen bir sesle,

–       Evde yoğurt da mı yok?  dedim.

–       Tel dolapta olacaktı, git al  ye, dedi.

Daha önce burun kıvırdığım ekşi yoğurdu bakracıyla birlikte diktim kafama.  Tüm suratım yoğurda bulanmış halde bakraçtaki yoğurdu sonuna kadar bitirmek için kendimi zorlarken annem gülerek yanıma geldi ve,

–        Tamam, yeter artık, dedi.  Dersini almış olmanı ümit ederim, kimse zehirlenmedi merak etme!

–       Nasıl yani, şimdi biz zehirli şalgam içmedik mi? Ya ölü fare? 

 

Elimi yüzümü ıslak bir  bezle silerken tüm hikayeyi anlattı.

 

Meğerse bizim Yusuf, ya itiraf etmediği takdirde katmerlenebilme  ihtimali olan dayak korkusundan,  belki  vicdan azabından, ya da  bizim  yeniden şalgam çekme ısrarımızdan bıktığından dolayı, artık dayanamamış ve ilk şalgam çekme  maceramızı olduğu gibi babasına anlatmış.   Yusuf emmi de  gidip bu olayı ana-babalarımıza aktarmış. Neticede hem biraz eğlenmek hem de bize kalıcı bir ders verebilmek için hepsi işbirliği yaparak bize bu komployu hazırlamışlar.  İçtiğimiz şey aslında  bol miktarda  kırmızı ve kara biberli acı şalgamdan başka bir şey değilmiş! İşbirlikçi Yusuf bu defa hortumun ucunu şalgam fıçısına değil, içerisinde babasının hazırladığı acılı şalgam bulunan ve üst sıradaki bir fıçının üzerine yerleştirilen kovanın içerisine daldırmış!

 

            Birkaç hafta sonra bir gün okul dağılmış, tam bahçe kapısından dışarıya çıkıyorduk ki arkamdan bir ses;

 

–       Hey, Tom Miks!  Zehirsiz-faresiz şalgam içmek ister misin yüzbaşım?  Hadi getir arkadaşlarını da size bol taneli birer şalgam vereyim.  Zaten yirmibeş kuruşunuz kalmıştı bende.  Ulan nereden aklınıza geldi şalgamı hortumla çekmek, ha?  Valla bu zekanıza hayran oldum ama yaptığınız hiç de doğru değildi, zekanızı faydalı şeylere kullanın zamane veletleri!

 

Yusuf bu olayı babasına Tom Miks,-Dr. Sallosso-Konyakçı  detayına kadar anlatmıştı demek!   Kulaklarıma kadar kızarmış bir halde, yere baka baka arkamı dönmeden yürüdüm.

 

Şimdi her şalgam içişimde “dünyada acılı şalgamı içen ilk üç kişiden birisi” olmanın gururu ile gülümserim ve de az sonra kusacaklarından haberi olmayan bir çocuk  triosundan gelen “Şerefeee!” nidasını duyar gibi olurum.

 Adil Karcı 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “KİLİS’TE ÖZYURT SİNEMASI”

Dr.Zafer Öner
Konu: Bizim Kilis’te bir “özyurt sinemamız” vardı.
Bizim Kilis’te bir “özyurt sinemamız” vardı.
Birbirlerine telle bağlanmış,tahtadan yapılmış sandalyeleri oldukça rahatsız ama işlevseldi!
Tuzla kavrulmuş karpuz çekirdeğini,kesekağıdına dolduran,sıradaki yerine oturur,filmin başlamasıyla beraber,sinemayı “çekirdek çitleme gürültüsü” kaplardı.
Ve bu gürültü sandalye gıcırtısını bastırıdı.Orada seyrettğim filimlerden biri beni çok etkilemişti:
Film ilkel bir kabilede yaşanan bir aşk hikâyesini anlatıyordu.
Ucu denizin ortasına doğru,ağızdan çıkan bir dil gibi uzanan,kocaman bir kaya parçasının sonuna monte edilen,sağlam bir kalasın ucundan,aşağıya,denize doğru sarkan bir halat vardı.
Denizden yukarı doğru yükselen siyah dumanlar,o üstteki devasa kaya parçasını sarıyordu.
Bu halata,kurban edecekleri genç kızları bağlayıp,canlı canlı,kara dumanların derinliklerine doğru sarkıtıp,Manitu’larına bağışlarlardı ve böylece kendilerini de Manitu’larının gazabından korumuş oluyorlardı.Ve bu sırada kabilede muhteşem bir şölen ,bayram yapılıyor,gelecekleri bu sayede garanti altına alınan insanlar,danstan,eğlenceden kendilerinden geçiyorlardı!
Ve bu iğrenç olayın her sene tekrarlanması gerekiyordu. Hep genç ve güzel kızlar seçiliyordu,kurban edilmek üzere!
Adetleri bu idi.Kurbanı o kabilenin lideri seçiyordu.
Liderlik de babadan oğula geçiyordu.
Liderin oğlu bir kıza aşkını ilan etmişti ama,kız aynı kabileden,bir başkasına aşıktı ve liderin oğlunu tercih etmemişti.
Bunun üzerine liderin oğlu kızı elde etmek için çok çabalamış başaramayınca da babasını öldürüp yerine geçmiş ve kurban seçme hakkı da onun olmuştu!
Kurban olarak da kendisine yüz vermeyen o güzel kızcağızı seçmişti.
Bunun üzerine iki sevgili kaçmaya çabalamışlar lakin başaramamışlardı.

Sonuçta kızı yakaladılar,boğulmayacak şekilde bağladılar,ve o kayanın ucundan aşağı doğru sarkıtmaya başladılar.
Denizden yukarı doğru yükselen kara dumanlar arasından,kızcağız aşağı doğru süzülürken oluşan bu kasvetli ve korkunç ortam hâlâ gözlerimin önündedir.

Kızcağız tam denize gömülecekken sevgilisi sazlardan yapılmış bir sal ile,yasak olan o bölgeye geliyor ve kızı kurtarıyordu,ama bu sefer yukardan oklar yağmaya başlıyor ve ikisi de sulara gömülüp kayboluyorlardı. Ve denizin yüzeyi kana bulanıyordu.

Bu olay herhalde,İbrahim peygamberden önce idi.Yani milattan önceki ikibinden önce!
Eğer İbrahim peygamber’in oğlu İsmail’i kurban etmesi,Allah’ın emri ve elçisi Cebrail A.S. tarafından önlenmeseydi, Allah’tan korktuğumuzu,ya da onu sevdiğimizi,ya da onun için yapamayacağımız hiçbir şeyin olmadığını nasıl gösterecektik?
Maazallah!
Geçenlerde bir yazar “kurbanımızı da keseriz,kavurmamızı da yeriz” gibi bir laf etti.
Kurban kesmek istemeyenlere,inat olsun der gibi!
Kurban kesmek,Allah’a yaklaşmak ve rızasını almak olduğuna göre,ve kurbanın kanı ve eti asla Allah’a ulaşamadığına göre…bu amaca ulaşmanın başka yollarını bulsak da bizim Boğaz’ın sularının da kızarmasını önleyebilsek,
“nasıl olsa kesilecek olan bu hayvanların” alenî ve kitlesel katliamı değil de,kesimleri daha medenî ve yine Allah adına kurban ediebilseler ve ihtiyaca göre planlanabilseler.
Israf olmasa,eşit dağıtım olsa,insanlar kurban yardımına muhtaç olmasalar!

Bu işler burada kalsa iyi de ,kalmıyor,
Bu zihniyet,yani kurban zihniyeti her tarafı sarıyor ve ülkemizi adeta cehennemî bir mezbahaya çeviriyor.
Silivri’ye bakın ,hasdala bakın,Sincan’a bakın!
Hadi onlar zanlı ya da mahkum,beter olsunlar diyelim.

Yaşadığınız şehre bakın,mahallenize bakın,hatta ailenize bakın
Yok mu kurban edilmiş,hayatları karartılmış kimsecikler?
HACETTEPE’ye bakın,gelişlerini hatırlamıyor musunuz?
Ordu halinde,idarî personel olarak,akademik idareciler olarak yani hep birlikte,adeta işgal kuvvetleri gibi…
..gelip,düzenimizi (azıcık da olsa )bozup,birçok kişinin hakkını yiyerek,köşe başlarını tutmadılar mı?
Çalışma zevkimizi,iç huzurumuzu bozmadılar mı?
Hangi vaatlerini gerçekleştirebildiler?
Değdi mi bu kadar insanı yerlerinden ettiklerine?

Yani kurban edilmek sadece boğazı kesilerek kanı akıtılan hayvanlara mı nasip sizce?
Trafik kurbanları,yönetim kurbanları,savaş kurbanları,dikta kurbanları yok mu?
Bir ülke ne kadar geriyse,her alanda da o kadar vahşi olmuyor mu sizce?

İşte ülkemizi,bu geri ortamdan kurtarmak için çabaladılar tam 90 yıl önce,dedelerimiz!
İstediler ki,
bu ülkenin insanları da gelişmiş ülkelerdeki gibi yaşasınlar,
mutlu olsunlar,barış içinde olsunlar,hurafelerden kurtulsunlar,
blim ve teknolojiden yararlanmakla birlikte,
aynı zamanda bilime ve tekolojiye katkıda da bulunsular ve
bazı reformları,devrimleri adeta zorladılar!
Tam 90 yıl önce.
Hâlâ onlara tüpgeçiti yaptırıyoruz,bize de şölenini yapmak düşüyor!
Alây-ı valâ ile,
GEÇMİŞ 29 Ekim cumhuriyet bayramımız kutlu olsun!

DR. ZAFER ÖNER’DEN YENİ BAYRAM GÜNÜNDE

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN YENİ BAYRAM GÜNÜNDE

Yani bir Bayram gününde iyi dileklerde bulunursak,umutvar olursak
İhtiyaçlarımız karşılanmış mı olacak?
Moraller düzelmiş,çehreler güleç mi olacak?

Umut erkek,ümit dişi mi?
yoksa ikisi de aynı mı?
Biri kibarı diğeri kabası mı?

Yani bir insanın dört bir yanı köhne bir zihniyetle çevrilmişken
Insanlar nerdeyse birbirlerini kesebilecek kıvamlara getirilmişken
Ve bunlar istisnasız din kardeşlerimizken

Ve de yanıbaşımızda
Adeta mezbahaya dönmüş ülkelerinde
insanlar bu icraatlarını sürdürürlerken
üstelik de acımasızca gaddarca
Ve kendi din kardeşlerini sadece mezhep farkından dolayı
Iktidar uğruna ve de Allah’ın adına
keserken
Kurbanlıklara ne gerek var
Yetmezmi akan bunca insanın kanı
“kurban ibadetimize” diyemezken

Ve bu zihniyetin aynıları benim ülkemde de kol geziyorken
Ben size nasıl söyleyeyim ki
Doğacak günler var yakında diye
O günler daha kötü olmayacak diye
Allah adına yapamıyacakları yokken
Ben sana nasıl diyeyim ki
Korkma sönmez bu…al sancak,diye

Seneye tekrar gelecek olan bu bayramda akıtılan kanların
Sevabı bizi daha iyi günlere götürecek diye

İşte bu benim tam altmışaltıncı bayramım
Tam altmışaltı kez geldi gitti diğer hayırlı bayramlarla beraber
İşte yine tam 113 kişi öldü bayramlık kurbanlar gibi ülkemizde
Hep birbirimize hayırlar ve iyi dileklerde bulunduk da ne oldu
Hep karşımıza “HAYIR OLMAZLAR” çıkmadı mı?
Her defasında hem insanlar hem kurbanlıklar kurban olmadılar mı?

Bir kere olsun kim kime lafını anlatabildi?

Bakın yeni habere
genel kurmayımız
tam altı kez el Kaide’yi vurmuş
Ben nasıl diyeyim ki
Hayırlara vesile olsun diye
İlla birilerini vuracak mıyız
Hep savaş mı olacak içimizde ve çevremizde

El Kaide nerden çıktı
Kuzey kasırgası tugayı da ne

İyi mutlu huzurlu güzel bayramlar dersen
Bunların hepsi bayramla birlikte çeker gider
Sana da kötülük mutsuzluk huzursuzluk çirkinlik kalır
Taa öbür bayrama kadar.

Öküzün kıçından yere çakılıp
Birbiri içine geçmiş küçükten büyüğe halklar misali
Etrafa pis kokular saçarak
Yamyassı olduğumuzda mı anlayacağız
Günümüzün değerini
ve ATATÜRK’ÜMÜZÜN büyüklüğünü
Kutlanacak en önemli bayramımızın
29 Ekim 1923 cumhuriyet bayramımız olduğunu

Kan damlar yüreğime dememiz gerekirken
Bayram benim neyime dememiz gerekirken…
Kurban seferberliği gibi ve de kanımızın akması pahasına
Koşuştuk on gün boyunca,zengin-fakir hepimiz
Ülkemizin güzel yörelerine
Orada mutlu güzel insanlar gördük
Gelişmiş ülkelerden gelen
Sadece bayram mutluluğu ile yetinmeyen
İç ve dış savaş tehlikesi bilmeyen…

Bir de Suriye’den kaçanları gördük
Sefil ve perişan
Gün görmüş geçirmiş kendi ülkesinde iken
Orada varlıklı iken
Burada garsonluk yapan!
Neden hep bizlerin,bu gariban ülkelerin
müslümanların
yakasında bu kavga bu savaş bu rezalet bu illet?

Deliye hergün bayram derler ya!
Az kaldı hep beraber kafayı yediğimizde
Yani bizlere de hergün Bayram olduğunda
İyi bayramlar Hacettepe ‘nin
akıldanelerine ve aklı evvellerine

Geçmiş kurban bayramınız
Gelirse Atatürk Cumhuriyeti bayramlarımız
Kutlu olsun hepimize!
Dr. Zafer Öner

ADİL KARCI’DAN “KAHRAMAN KALAYCI”

Kalay-4

KAHRAMAN KALAYCI

İncecik esmer boynunun üstüne oturtulmuş orta boy bir bal kabağını andıran başıyla, her zaman birbirine karışmış haldeki saç-sakalıyla, kara-kuru, orta boydaki sıska bedeni ile Kalaycı Yunus “nev-i şahsına münhasır” diye tasvir edilebilecek değişik görüntüye sahip tiplerden birisi idi.  Muntazaman ayda bir defa bizim mahalleye uğrar ve “kalayı gelmiş” ya da “bakırı çıkmış” tabir edilen kap kacakları kalaylar, ayna gibi pırıl pırıl yapar giderdi.   Kalaylı bakır bir kap, eğer içerisinde sıvı yokken yüksek ısıya maruz kalmamış ise, bir seneye kadar tekrar kalaylanma gerektirmeyebilirdi.  Bu nedenle de  kalaycının mahalleye ayda bir defa gelmesi yetiyordu. İşinin sürekliliğini sağlayabilmek için ise seyyar kalaycımız civardaki köylere, kasabalara ve  hatta diğer büyük şehirlere de gider,  oralarda da mesleğini icra ederdi.

 

  • Kalaycı geldi, kalaycııııı…  Bakır tencere, bakır sahan, bakır tepsi, bakır leğen kalaylıyoruuuumm…  Kalycı geldiiii, kalaaaycıııııı……
  • Oğlum Yunus, dedi Hamide teyze, tencereleri kaça kalaylıyon?
  • Valla abla tenceresine göre,  küçükler yüzelli, büyükler ikibuçuk.

Hamide teyze sürükleyerek dış kapıya kadar getirmiş olduğu, uzun zaman odun ateşinde  kullanılmaktan dibi kapkara  kabuk bağlamış olan azman aşure tenceresini göstererek,

  • Bunu da iki buçuğa kalaylan mı?
  • Aman abla be, o tencere değil, o kazan be!  İki buçuk lira kullanacağım  kalayın parasını bile  karşılamaz.  Beşten aşağı olmaz be ablam.
  • Bak, üç liraya kalaylıyosan kalayla, yoksa bırak kalsın.
  • Senin canın sağ olsun be ablam.  Hiç para verme istersen, gene kalaylarım. Ama gel bunu dört yap be abla, biz de eve ekmek götürüyoz yaa…
  • Tamam hadi olsun, ama bak, üç günde kalayı giderse bir daha bu mahalleye gelme annadın mı?  Zaman içerisinde mahalleli ile yüzgöz olmuş olan Yunus sırıtarak,
  • Yok be abla, benim kalayımın en az dört gün garantisi var, valla billa üç günde bir şey olmaz!
  • Bennen alay etme lan, şimdi ben seni de ananı da öyle bir kalaylarım ki…..

Hadi, hadi al şunu da yap işini.

 Ben, kan kardeşim Salih, Bakkal Şaban’ın oğlu Malak Macit ve de  yan komşunun kızı taydaşımız Lütfiye, yeni yapılacak bir inşaatta kullanılmak üzere yolun kenarına yığılmış olan kaya büyüklüğündeki kireç taşlarının üzerinde yerimizi almış kalaycı Yunus’un gösterisi bekliyoruz.   Kısaca “Lütfo” ismini taktığımız Lütfiye’nin  elindeki elmayı “hart, hurt” sesleri çıkartarak ısırmasından gerçekten gıcık aldığı için mi, yoksa canı çekip de kıskandığı için mi bilemiyorum, Malak Macit,

 

  • Kız ne öyle ayı gibi hart-hurt?  Git başka yerde ye!
  • Ayı senin sülalene derler!  Burası bizim evin önü, senin mahallen karşıda, sen git, ben niye gidecekmişim?
  • Bak, kalkarsam…..
  • Kalk  hadi, kalksan ne yapabilin ki?  Valla şimdi abime söylerim.  Abi yaaaa….
  • Değil abin, feriştahın gelse gitmem!  Ben o körüğü seyretmeden bir yere gitmem!

 

Bu anlamsız, yersiz ve  zamansız çekişmeye dayanamadım;

  • Tamam be kesin artık dırlaşmayı, susun da seyredelim adamı.
  • Acaba körüğü bana çektirir mi Yunus Abi? diye sordu Malak Macit.
  • Git kendisine sor olum, nee biliim ben?

Kalay yapabilmesi için toprak bir zemin bulması gerekiyordu Yunus’un.    Etrafına bakındı ve henüz inşaatı başlamamış olan önümüzdeki arsanın yola yakın bir köşesini gözüne kestirdi.   Önce elindeki sepeti, sonra seyyar kalaycılar için özel yapılmış leylek kafasını andıran uzun boyunlu demir örsünü, daha sonra da sırtına bir iple bağladığı siyah deriden yapılma körüğünü ve içinde neler olduğunu  hiçbir zaman tam olarak öğrenemediğimiz,  aslında bembeyaz bir şeker çuvalı olan, ama devamlı kömür dumanına maruz kalmaktan  kara-sarı renge dönmüş malzeme çuvalını yere koydu.  Açtığı çuvaldan sapı kırık bir keser çıkartıp yere bir çukur kazmaya başladı.  Kazma işlemi bitince körüğünü yere koydu ve körüğünün iki karış kadar uzunluktaki borusunu, hava üfüren ucu çukura gelecek şekilde, toprağa gömdü.  Bizim kendisini dikkatle izlediğimizin farkında olarak, şapkasından tavşan çıkartan bir sihirbaz havasıyla, elini ağzı yarı büzülmüş durumdaki çuvalına daldırdı ve kocaman bir parça kömür çıkarttı.  Bu kömür bizim mangalda yaktığımız mat siyah renkli hafif kömüre hiç benzemiyordu.  Oyun için betona çizgi çizmek  gerektiğinde bu kömürle yere çizgi bile çizilemiyordu, o kadar sertti yani.  Zümrüdi siyah, parlak ve kaygan bir taşa benziyordu.  Adana’da kışlar ılıman geçtiğinden  ısınmak için bu tür kömür yakılmazdı ve bu nedenle de pek bulunmazdı.  Kitaplarda  o okuyup da hiç görmediğimiz  linyit ya da taş kömürü olmalıydı bu, olsa olsa…  

 

Dürüp büktüğü birkaç  paçavrayı çukurun ortasına yerleştirdikten sonra üzerlerine, yine sihirli çuvalından çıkarttığı yassı bir teneke kutudan, biraz gazyağı döktü, onun da üstüne irili ufaklı kömür parçaları dizdi. Yaktığı kibriti atar atmaz sarımtırak bir alev yükseldi çukurun içerisinden ve alevden diller kömürleri yalayarak  aralarındaki boşluklardan sağa-sola fışkırmaya başladı.  Körüğün başına geçen Yunus, önce yavaş yavaş, daha sonra gittikçe hızlanan bir tempoda “fısss-hoffff, fısss-hofff” sesleri çıkartan körüğünü açıp açıp kapatarak artık ocak haline gelmiş olan çukura hava üfletti.  Bir müddet sonra sarı alevler kaybolmuş,  yerine yanarak kor haline gelmiş kömürlerden ışıyan turunculu, mavili renkler hakim olmuştu ocağın içerisinde.  İki eli ile zor taşıyabildiği kazan yavrusu tencereye önce birkaç avuç kum atarak  eski bir havlu  ile içini ovalayan Yunus, daha sonra onu getirip ocağın üzerine yan yatırdı.  Yine torbadan çıkarttığı, dev bir makası andıran  kıskaç yardımı ile  evire çevire her tarafını iyice ısıttı tencerenin.   Bu arada elindeki kıskaç ile tencerenin dış dibindeki kabuklaşmış isleri sıyırmaya çalıştı ama tamamen temizleyemedi ve öylece bıraktı.  Aslında onu ilgilendiren kazanın dışı değil içiydi zaten.  Bu arada sihirli çuvalı ise her ne isterse hop diye veriyordu kendisine,  hem de anında…  Kirli bir karton kutu, bir tomar çiğitli pamuk ve birkaç kalay çubuğu çıktı bu defa çuvaldan.  Bu arada, karton kutuda  kalaycılığın olmazsa olmazı toz nişadır olduğunu sorup öğrenmiş olduk.  Yunus, ince beyaz kumu andıran nişadır tozundan  bir tutam alıp kızgın tencerenin içerisine serpti ve bembeyaz bir dumanla dolan tencerenin içini elindeki pamukla bastıra bastıra  ovalamaya başladı.  Nişadır dumanının kokusu biraz tuhaftı ama bizim hoşumuza giderdi.  Derken,  elindeki kalay çubuğunu tencerenin içerisine sürterek bir miktarını eritti ve tekrar elindeki pamukla bunu tencerenin iç duvarına sıvadı.  Bir daha nişadır, bir daha sıvama, bir daha nişadır, bir daha sıvama derken tencerenin içi gerçekten ayna gibi pırıl pırıl oldu.


Bende hile yok!  dedi Yunus bize dönerek, bak başkası olsa bu kadar kalay kullanmaz ha.  Atar nişadırı, sıvaştırır tencerenin eski kalayını pamuknan, sen de sanırsın ki yeni kalaylandı.  Yalan mı?

Etrafta bizden başka kimse yoktu, belli ki  bizi muhatap almıştı ama biz sadece seyirciydik  ve bu konuda hiçbir bilgimiz de yoktu ki bir şey söyleyebilelim.  Bel bel baktık suratına.  O yine sanki bizden bir cevap almış gibi sürdürdü konuşmasını,

 

  • Öyle değil mi amma, insan helalinden kazanmalı, helalinden!  derken komşu Zahide abla elindeki  dört  bakır sahanla yanında belirdi.
  • Kaça kalaylıycan bunları lan Yunuus?
  • Hepsine dört lira ver Zaade abla.
  • Lan helal para kazanmak kim sen kim?  Dört tane el kadar sahan lan hepsi!

Belli ki o da duymuştu Yunus’un bize  helal-haram üzerine yaptığı söylevi.

  • Koca kazanı dört liraya kalaylıyon,  (Zahide abla Hamide ablanın küçük kız kardeşi olup aynı avluda ama ayrı evlerde oturuyorlardı ve tencerenin kalaylama ücretini  ablasından duymuş olmalıydı)   şimdi kalkmış avuç kadar sahanlara da dört lira istiyon.  El hayaa, el vicdan!  Anamdan yadigar olmasa zaten kalaylatmıycam ama neyse… Hem kalaycı mı yok memlekette be?   Büyük Saat’e kadar gider en kral dükkanda kalaylatırım, peh!

Adana’nın tarihi saat kulesine “Büyük Saat” denirdi ve bulunduğu muhitte de her tür esnafın dükkanı vardı.  Oradaki kalaycılar yerde değil, masa gibi tezgahlarda çalışırlardı ve kullandıkları körükler neredeyse adam boyundaydı.  Bir de mutlaka hepsinin bir çırağı olurdu.    Bu çırakların görevlerinden bir tanesi, kalaylanmaya gelen büyük bakır kapların altlarını kum ve kömür tozu ile temizlemekti .  Bunu yapmak için çıplak ayakları ile kapların üzerine çıkar ya da içine girer, sabit bir yere tutunur, onları kalça hareketi ile kum-kömür karışımının üzerinde bir sağa, bir sola çevirirlerdi.  Bu yaptıkları ilkel bir şekilde zımparalama işlemiydi.   (“Kalaycı çırağı gibi kıvırıp durma” tabiri de zaten buradan dilimize yerleşmiştir).  Çırağın diğer bir görevi ise körük çekmekti.    Dükkanlarda kalaylanan kaplar daha güzel olurdu ve gerçekten yepyeni bir görünüm kazanırdı,  zira kapların yamuk yerleri örs üzerinde düzeltilir, delik ve çatlakları varsa,  onlar da kaynakla kapatılırdı.

 

  • Kızma ya abla, ne verirsen ver.  Valla pazarlık etmiycem sennen.
  • İki lira yeter sana, al da kalayla şunları, hadi hadi…!  

Yunus, Hamide ablanın kalaylanması biten tenceresini itekleyerek ocaktan uzaklaştırdı, son bir kez eserine baktı ve Zahide ablanın sahanlarını alıp ocağın başına geçti.

Sahanlardan bir tanesinde bir vuruk görmüş olmalı ki, yere çaktığı örsün üzerine yerleştirdiği sahana tahta bir tokmakla birkaç kere vurdu, düzelmiş mi diye baktı, son bir kez daha vurdu ve sonra da bıraktı tokmağı.  Aslında hiç yaptığı iş değildi, ve “eşyanın tabiatına da aykırı” idi ama tencere için yaktığı büyük ateş boşa gitmesin diye olsa gerek (ve/veya  merakla kendisini izleyen biz çocuklara  maharetini sergilemek için)  dört sahanı  birden ateşe koydu.  Aslında bu işlem birer birer yapılırdı ama küçük olduklarından, birkaç sahanı aynı anda ısıtıp kalaylamak  belki çok  zor da olmayabilirdi.    Bir elindeki kıskaçla bu hafif sahanları ateşin üzerinde evirip çeviriyor, diğer eliyle de,  tencere kalaylama başarısı nedeni ile, kendi kendisini mükafatlandırırcasına sigarasını tüttürüyordu.  Sigarasını söndürüp tam nişadır kartonuna elini uzatıyordu ki  üç ev  öteden bir çığlık koptu,

 

  • Komşulaaar, yetişiiin kaynanam sofadan düştüüüüü!

Hakikaten, Münire ablanın yaşlı kaynanası Mürüvvet teyze sofadan aşağıya inerken  tahta basamaklardan birisi onun ağırlığını çekemeyip kırılmış ve kadın birkaç metre yüksekten kafasının üstüne, beton zemine düşmüş.  Elindeki işi olduğu gibi bırakan kalaycı Yunus ile birlikte biz de koştuk olay yerine. Başı sağ yanına dönük olarak sırt üstü yatmakta olan yaşlı kadının  göz bebekleri  yana kaymıştı ve kesik kesik  nefes alıyordu.  Gelini Münire,

 

  • Benim  herife kaç kere söyledim, “şu basamaklar çürüdü artık, değiştir şu merdiveni” dedim, ama laf annatamadım ki!  Aha, anası düştü işte!  Ahh anacııım, garip anacııım!  diyerek dizlerini döverken, olay yerine gelen konu komşu ise hem kazazedeye ne yapılması gerektiğini tartışıyor ve hem de;
  • .O…spuya bak!  Yaptığı hep rol ha!  Kız,  daha dün kaynanasına “yeter çektiğim senin elinden, gebersen de ben de kurtulsam” dememiş miydi?  Şimdi de kalkmış “anam, anam, garip anam”  numarası çekiyor bize!   diye Münire’yi çekiştiriyorlardı.
  • Sınıkçıyı boşverin, en iyisi “doktor Mitat”a kavuşturalım hemen, dedi birisi ve böylece kazazedeye ne yapılması gerektiği tartışmasına son nokta konmuş oldu.  

Doktor Mithat Özdemir (nur içinde yatsın) mahallenin tek doktoruydu o zamanlar.  (Şimdi bizim yaşlardaki oğlu da kızı da doktor). Bir defasında migren nedeni ile annemi kendisine götürüp sıramızı beklerken,  parası olmayan köylü bir karı-kocadan vizite ücreti almadığına ve üstelik ilaç paralarını da cebinden verdiğine bizzat ben şahit olmuştum.  Öylesine iyi bir insandı.  Hem dahiliyeci, hem hariciyeci, hem cildiyeci, hem ortopedist, yani  o an ne doktoruna ihtiyaç varsa  o branşın doktoruydu, yalnız diş hariçti, ki o görevi de genellikle (aynı zamanda sünnetçi de olan) mahalle berberleri icra ederlerdi. Kaç defa gelirse gelsin,  şifa bulmayan hastasından bir daha ücret almazdı “doktor Mitat”  ve tedaviye aylar boyu ilgiyle devam ederdi. Üstelik o devirde “kan tahlili”, “ultrason”, “MR”  vs. gibi teknolojiden  faydalanma lüksü de yoktu doktorumuzun.  Çok gerekirse, bir röntgen çektirirdi, hepsi o kadar.

Kimin evinde telefon var ki ambulans çağrılsın da gelsin?  Tek çare kadını beş altı yüz adım kadar uzaklıktaki “doktor Mitat”a sırtlayarak götürmek!  Ama orada toplananların hepsi ya kadın ya da çocuk.  Gündüzün o saatinde mahalledeki erkekler işinde gücünde olduğundan,  bu görev otomatikman bizim kalaycı Yunus’a ihale oldu.  Kadınların da yardımı ile hastayı sırtlayan çelimsiz Yunus ıhlaya tıslaya düştü yola…  Sırtından düşmesin diye yardımcı olan iki kadına ilaveten on kadar da refakatçi  kadın ve bir o kadar da büyüklü küçüklü çocuk, tabii ki aralarında da   ben ve kan kardeşim,  kervan kurduk düştük yola…  Biz çocuklar yardım etmekten ziyade, kadına ne olacağını görmek için gidiyoruz bittabi…

 

  • Malak yok lan Salih?  Nereye gitti bu?
  • Nee biliim?   Lütfo’’dan bir daha zılgıt yemesin diye evine gitmiştir zaar.

Bizi içeriye sokmadılarsa da doktorun Mürüvvet teyzeyi nasıl muayene ettiğini, ne teşhis koyduğunu, ne  uyguladığını içeriden dışarıya, kulaktan kulağa yapılan iletişimle canlı yayın olarak  çor-çocuk hepimiz anında naklen öğrendik.  Doktor önce kazazedenin göz kapaklarını kaldırıp bakmış, başını yoklamış, sonra kalp atışını dinlemiş, sonra elini kolunu incelemiş ve bir iğne yapmış kalçadan.  Neyse, yarım saat kadar sonra kadıncağız kendine geldi.  Yüzünü yıkadılar, kolonya koklattılar ve koluna girerek evine doğru yürütmeye başladılar.  Kendisine artık ihtiyaç kalmadığını anlayan Yunus kafileden ayrılıp herkesten önde hızlı adımlarla kalay ocağının başına gitti..  Gitti, gitmesine de, bu defa da çığlık ondan geldi;

 

  • Allaaahhhh!  Ben naapacam şimdi?  Yandııım, yandııımm!

 Hurraaa, bu defa hepimiz oraya koştuk.  Acele ile ocağın üzerinde bırakıp gittiği sahanlar sıcaktan öylesine eciş bücüş olmuştu ki, artık onlara “sahan” demeye bin şahit ister!

 

Körüklenmeyen kömür bunları nasıl böyle yapar yaa?   Olacak iş değil, aklım fırtacak yaaa!

 Yandaki evin yola bakan penceresinin iç çerçevesine oturmuş, pencere demirlerinin arasından bacaklarını sokağa sallandırarak  ekmek kemirmekte olan ilk okul birli komşu kızı Filiz,

 

  • Macit abi o şeynen oynadı, ateş kocamaaan oldu,  diyerek körüğü gösterdi.

 Mesele anlaşılmıştı, bizim meraklı Malak boş durmamış, biz doktordayken ocağın başına geçmiş, ateşi körüklemiş ha körüklemişti meğerse!

Ben Zahide ablaya ne diyecem şimdi?  Bu sahanlar artık hurda oldu.  Hayır, anasından yadigar olmasa, yenisi bulur alırım,  amma kabul etmez ki?  Yandım ki ne yandım!

  • He lan haggaten yangdıng valla, malı da gıymatlıdır ha Zahide’nin.  Oolum sen b.ku yedin allaama!  Lan onung dilinge düşenge gader, hela çukurunga düş daha eyi!  Gaç get lan burdan derhal, bi daha da görüngme bu yannılarda.  

 Köylü Şerife hatun yarı şaka yarı ciddi korkutuyordu Yunusu.  Kendisinin Zahide abladan haz etmediği herkesçe malum olduğundan, belki de sahanların başına gelen bu kazaya  için için seviniyor bile olabilirdi.

 Evi sokaktan çok içeride olduğundan dolayı,  Mürüvvet teyze olayını henüz duymamış olan Zahide abla çıkıp gelmez mi?

 İki saat oldu be, dört sahanı kalaylayamadın mı daha? 

 Nutku tutuk vaziyette koyun koyun bakan bizim esmer Yunus, bukalemun misali anında siyahtan balmumu rengine döndü.

 Zahide, kıızz Zahiit, sen gel buraya hele, dedi doktor kafilesi ile eve dönmekte olan  ablası Hamide.  Zahide ile Mürüvvet çok yakın dosttular ve herhalde Mürüvvet’in geçirdiği kazayı anlatacaktı ablası ona.

Abla kardeş fısır fısır bir şeyler konuştular,  sonra Zahide abla Yunus’un yanına geldi, ellerinin dışını  belininin iki yanına dayadı ve yüzünde sorgulayan bir ifade ile,

  • Lan, essah mı sen Mürüvet’in hayatını kurtarmışın? diye sordu.
  • Yok abla ya, sadece doktora kadar taşıdım.  Doktor kurtardı onu.
  • Olsun, sen insanlık edip ahretlik bacım Mürüvet’i sırtında doktora götürecen de ben sana yanmış sahanların hesabını mı soracam?  Bu kadar kötü mü biliyon lan beni?
  • Ya abla tamam da, onlar hani sana yadigardı ya anandan…  Valla hemen yarın yenisini…
  • Oğlum anamın kemikleri bile toprak oldu çoktaaan, sahanı yaşasa ne olur yaşamasa ne olur?  Hem yenisini filan da getirme, almam. Al şu iki lirayı da, o da kalay parası…
  • Kalay yapmadım ki?  Zaten tabaklar öldü, bir de üste para mı?  diyerek ağlama raddesine gelen Yunus’un üzerine yapmacık bir kızgınlıkla yürüyen Zahide abla,
  • Zaten o parayı senin kalay paran diye  değil,  zırlamaya başlarsan   senin sülaleni  kalaylayacağımın  ceremesi olarak peşin veriyorum!

Bu olaydan sonra kalaycı Yunus mahallemize  (hem de kahraman bir eda ile)  uzun yıllar gelmeye devam etti ve de kaplarımızın kalayını ihmal etmeyerek tüm mahalleliyi bakır zehirlenmesine karşı korudu.  Ama ne hikmet ise,   kalaycı Yunus’un  mahalleye  geldiği günler  bizim Malak Macit semtimizde hiç mi hiç görülmedi!

 22 Ekim 2013

Adil Karcı

ADİL KARCI’DAN KURBANLIK KOYUN

KURBANLIK KOYUN

KURBANLIK KOYUNLAR

 –       Valla Hüseyin amca ancak otuz lira biriktirebildik.  On lirasını da  Bayramdan sonra versek olmaz mı?  Ha?  N’olur amca yaa?

 Hüseyin amca,  ellisini geçtikten sonra  insanların “yaşlı “ sayıldığı, insan ömür ortalamasının ülkede elli yedi yaş civarında olduğu 1950’li yıllarda (atmış yaşını çoktan geride bırakmış olmanın farkındalığı ile)  “yaş atmış, iş bitmiş” tekerlemesini hiç dilinden düşürmez, “dünya malı dünyada kalır” felsefesini benimsemiş olarak da hiçbir çocuğun veya hayvanın bahçesine girmesine kızmazdı.   Eşi Hacer hanımı birkaç yıl önce kaybetmesi sonucunda kendisine artık büyük gelen iki katlı evini kiraya vermiş, oldukça büyük olan portakal bahçesinin bir kenarına yeni yaptırdığı, banyo, mutfak ve tek odadan oluşan düzayak bir kerpiç evde kalmaya başlamıştı.  Hiç çocuğu olmamıştı.  Evlendikten sonra yaşlı ana-baba ve küçük kardeşlerine de bakmak zorunda kalmış olması nedeni ile  yaşamaya mecbur olduğu acımasız  yılların alnında bıraktığı çizgileri daha da derinleştirecek şekilde kaşlarını kaldırır, söylenen her şeye önce hayret etmiş gibi bir ifade ile “yaaaa öyle miiii?”  diye karşılık verir ve konuya olan ilgisini bu şekilde belirttikten sonra da gülümseyerek sürdürürdü konuşmasını.  İşte şimdi de Cinik Salihe:

 –       Yaaa, öyle miiii?  dedi, çok hayret edilecek bir şeyi duymuşçasına…

–       Valla öyle,  Allah çarpsın ki başka paramız yok!

–       Dur hele dur dur, Allah’ı karıştırma işin içine, bu ticaret evladım, elbet bir çaresi bulunur, niye çarpılacakmışsın ki?  dedi,  her zamanki gibi hayret nidasından sonra yüzüne yerleşen o sevecen gülümsemesi ile.

 Tek başına yaşamaya başladıktan sonra,  bahçesindeki bakımsız portakal ağaçlarının altında yetişen türlü türlü yabani otlardan faydalanarak koyun yetiştirmeye de başlamıştı Hüseyin amca.  Önce birkaç kuzu alarak başlattığı koyun yetiştiriciliği işini birkaç yıl içerisinde  bir sürü oluşturacak kadar büyütmüştü.  Her yıl koyunlarının bir kısmını damızlık olarak seneye bırakıyor, diğerlerini Kurban Bayram’ı öncesinde satıyordu.  Böylece, ev kirası, koyun satışı derken geçinip gidiyordu. 

 Bir yıl önceki Kurban bayramında bizim “Atos, Portos ve Aramis” üçlüsü (yani bendeniz, Cinik Salih ve Lıklık Mahir) el öpme turuna çıkmış ve bu arada Hüseyin amcanın da ziyaretine gitmiştik.  Amacımız ondan şeker veya harçlık kopartmak filan değildi.  Bahçesine girip portakallarını yememize izin verdiği için manevi borcumuzu ödemek ve saygımızı sunmak istiyorduk kendisine, hepsi o kadar…  Çocukların kendisi ile bayramlaşmaya gelmesine alışık olmayan adamcağız da zaten hazırlıksız yakalanmıştı ve bize ancak kolonya ikram edebilmişti.   Derslerimizi filan sordu önce.  Lıklık Mahir, her yıl “sınıf sonuncusu” olmak gibi bir ünvana sahip olduğundan, bu soruya cevap verme tenezzülünde bulunmadı, biz ise tevazu gösterip “fena değil” diyerek konuyu geçiştirdik.  “Afferin evlatlarıma!” dedi Hüseyin amca, sanki kendisi okul yolu tepmiş veya okula çocuk göndermiş gibi…  Sonra, hoşumuza gider diye de bizi  bahçede otlayan damızlık koyunlarının yanına götürmüş ve onları sevmemize izin vermişti.  Ayrıca her yıl başkalarından  da  kuzu satın alıp sürüsüne katıyormuş.   Laf olsun diye de, kuzuları kaça aldığını, büyüttükten sonra kaça sattığını filan anlattı bize.  Birşeyler ikram edememenin ezikliği ile bizi kapıya kadar geçirdi ve yolcu etti.  Daha adam ardımızdan kapıyı henüz kapatmıştı ki Cinik aniden durdu ve,

 –       Duydunuz mu lan?  Adam kırk liraya aldığı kuzuyu bir sene sonra 120 liraya satıyormuş!

–       Eee, bize ne bundan?  dedi Lıklık.

–       Bize ne olur mu olum?   Biz de bir tane kuzu alsak, büyütsek, Kurban Bayramında satsak, aha sana  birer tane üç tekerli!  (Üç  tekerlekli bisiklet).

–       Hadi lan.  Kolay mı sanıyon sen koyun beslemeyi?

–       Bizim evin bahçesi var.  Sizin de var.  Adil gilde  de var.  Lan her birimiz. birer hafta baksak… böl lan elli ikiyi üçe!  

“Elli iki” ile bu “koyun besleme” işi arasındaki  alakaya akıl erdirmeye çalışan Lıklık gayri ihtiyari saymaya başladı:

–       Bir kere üç üç, iki kere üç altı, üç kere üç dokuuuzz…..

–       Lan yeter be sana kerrat cetvelini say demedik!  Valla Muzaffer öğretmene söyliycem, sana verdiği iki yerine sıfır versin de matematikten sınıfa kal!

–       Yaa uzatmayın, elli iki üç kere onyediden biraz fazla yapar, diyerek kısa kestim.

–       Tamam işte, dedi Salih,  her birimiz onyedi hafta bakarsak bu iş tamamdır!

–       Kuzuyu nereden alacağız?

–       Hüseyin amcadan!

–       Lan o kuzu satmıyor ki, yetişkin koyun satıyor.  Hadi sattı diyelim, ya parası?

–       Onu da önümüzdeki  sene ilkbahara kadar  biriktireceğiz!

 İşte, beklediğimiz o ilkbahar gelmişti ama kırk lira  yerine toplam otuz lira biriktirebilmiştik ve kendi kendimize gelin-güvey olarak Hüseyin amcanın karşısına dikilmiş ondan bize bir kuzu satmasını istiyorduk!

 –       Yahu çocuklar, kuzuyu ben bu sene kırkbeş’ten aldım.  Şimdi size otuzu peşin, onu vadeli, kırka satarsam, benim bu işten kazancım değil zararım olur!

 

Hiçbirimiz bunu hesap etmemiştik.  Üzgün üzgün arkamızı dönüp yürürken,

–       Durun hele uyanık celepler!   Size otuza bir kuzu veririm ama benim de şartlarım var.   Durduk, kendisine doğru döndük ama bizde hala surat beş karış…  Kaybolmuş umut ve hayal kırıklığı meselesi…

–       Bakın, şimdi otuz lirayı bana vereceksiniz.  Ben de (eliyle yeni gelen kuzuları göstererek) bunlardan istediğiniz bir tanesini size verecem.  Kuzunuz burada kalıp diğerleriyle beraber otlayacak.  Ammaaaaa, satış zamanı bana otuz lira daha vereceksiniz ve her Pazar buraya gelip sürüye siz mukayyet olacaksınız!  Ben o gün akşama kadar Tarsus’taki bacıma gidecem.  Annaştık mı deyyuslar?   Bulutun ardından çıkan güneş misali, yüzümüzde güller açıverdi;

–       Annaştık!  dedik hep bir ağızdan. 

Nasıl sevinmeyeydik ki?   Hem kuzuya bakma yükü kalkmıştı üzerimizden, hem on lira daha biriktirmek zorunda değildik, hem de satışı Hüseyin amca yapacaktı!   Piyangoydu bu be, büyük piyango!

 O zamanlar okullarda sabahçı ve öğlenci olarak her gün iki tedrisat yapılırdı ve bir öğretim  yılında da yaz tatilden başka iki ara tatil olurdu, yani yılda üç kere karne alırdık.  Kuzuyu aldığımızda son kısa tatile girmiştik ve dönüşüm sistemi gereği tekrar sabahçı olmuştuk.  Okul tekrar açıldıktan sonra, öğlenden sonraki zamanımızın çoğunu kuzucuğumuzun yanında geçiyorduk ve ara sıra verilen bir ev ödevi olursa onu da gece yapıyorduk.  Bizim ilkokul yıllarımız kitap-defter hamallığı ile geçmedi.  Okula severek giderdik ve isteyerek öğrenirdik.  Herşey sınıfta başlar, sınıfta biterdi.  Okuma yazma öğrendiğimiz ilk yıl hariç, bize nadiren ev ödevi  verilir ve okul dışında oyun oynayarak sosyal gelişimimizi sağlamamıza fırsat tanınırdı.  Dersane, hoca, etüt vs. gibi şeyler hiç yoktu, zira gerek de yoktu.  Yaz tatilinin sonuna doğru, Adananın sarı sıcakları hala sürerken bir sabah serince bir  “okul rüzgarı” ile uyanırdık.  Adına “poyraz” dendiğini sonradan öğrendiğimiz  bu kuru rüzgar okullarının tekrar başlama müjdesini  de beraberinde getirirdi.  Tuhaf bir heyecan kaplardı içimizi… Pır pır etmeye başlardı küçücük kalplerimiz, çünkü tekrar okulumuza, sevgili öğretmenimize ve de yaz tatilini şehir dışında geçiren arkadaşlarımıza kavuşacaktık, az şey miydi bu?  Yeni şeyler öğrenmek mi?  Onu zaten  zorlanmadan ve farkında varmadan yapardık.  Öğrenmek herhangi bir oyun gibi zevkli gelirdi bize.

 Oybirliği ile seçmiş olduğumuz kar beyazı kuzumuz kısa bir zaman sonra bize iyice alışmıştı.  Artık biz onun peşinden koşmuyorduk, o bizi takip ediyordu.  Hatta zaman zaman otlamayı  bırakıp sürüden ayrılıyor,  biz ağaçların arasında “elim sende” oynarken aramıza katılıyor ve bize tos vuruyordu.  Adını da “Tostos” koymuştuk bu nedenle.

 O yıl sene sonu karnelerimizi almış, sınıfımızı geçmiş, yaz tatiline girmiştik  ve artık günler, haftalar, hatta aylar boyu hürdük.  Hüseyin amca bize her ne kadar “Pazar günleri sürüye siz bakın” demiş idi ise de  biz haftanın yedi günü bahçedeydik!   Satın alındığında zaten biraz büyük olan kuzumuz geçen zaman içinde daha da büyümüş ve Hüseyin amcanın tanımlaması ile, “bir yaşını devirmiş toklu  bir koç” olmuştu.  Ama her şeyin de bir sonu vardır, degil  mi yani?  O yıl Kurban bayramı Ağustos ayının başına rast geliyordu ve  biz bu kurban olayını çoktaaan unutmuştuk!

 Kuzumuzdan ayrılacağımız gün yaklaştıkça midemize giren kramplar da sıklaşır olmuştu.  Nasıl ayrılacaktık biz  Tostos’tan?  Ama üç tane üç tekerlinin düşüncesi ağır bastı sonunda ve gelecek paracıkları hayal edip teselli bulmaya çalıştık.  Beklediğimiz haber bayramdan üç gün önce geldi;  Tostos tam yüz elli  liraya satılmıştı!  Çık otuzu, ne kaldı geriye?  Tastamam 120 kağıt!  Üç tane üç tekerli rahat rahat alınırdı ve hem  hiç el değmemişinden ve hem de dolma lastikli değil, şişme lastiklisinden!  Amma da hava atacaktık mahalledeki diğer çocuklara!  Üç tane yepyeni üç tekerli…  Ya yan yana, ya da art arda, turla dur mahalleyi…. Heyt be!

 –       Ben kırmızı alacam, dedi Lıklık Mahir.

–       Ben beyaz, dedim.  Salih’in sarı istediğini ise  baştan beri  biliyorduk.

Sapsarı kafaya da sarı bisiklet yakışırdı zaten!

–       Ben babama söylemiştim, dedi Salih, Kolbaşılar satıyormuş.  (O zamanlar Adana’daki belki de tek beyaz eşya mağazası Kolbaşılar idi).  Otuz sekiz liraya vereceklermiş.  Zili yok ama geriye kalan iki liralarla da zil alır takarız.

–       Ben zil almıycam, dedi Lıklık, “vatvadi” alacam.  (Arkası lastik topa benzer, sıkınca hava üfleyerek öten küçük manuel  bisiklet kornası).  

 Bisiklet alma işini “yarın sabahki ilk iş” olarak karara bağlayıp paranın hepsini babasına teslim edilmek üzere Salih’e verdik ve evlerimizin yolunu tuttuk.  Akşam yemek faslı bittikten sonra odama çekildim ve kuğu gibi beyaz bisikletimin hayaline daldım.  Bu bisiklet yağlanmak da isterdi değil mi?  Kalkıp koştum babama;

–       Baba, senin tüfek yağların bisikleti de yağlar mı?

–       Yağlar yağlamasına ama bazı yerlerine gres yağı gerekir. 

–       Gres ne ki?

–       Kalın bir yağ, şekerlenmiş bala benzer. Hele sen şu bisikleti al, gerisi kolay.

 Attım yine kendimi yatağa, daldım yine mali hülyaya…  İçim de bir burukluk yok desem yalan olur, zira bisikleti her düşündüğümde Tostos geliyor aklıma, bir de kurban olarak kesileceği gerçeği…  yani öleceği!  O tarafa dön, bu tarafa dön uyku tutmuyor!   Gözlerimi kapattıkça Tostosun ışıldayan gözlerini görüyorum karanlıkta ve de onların yavaş yavaş kapanışını sonra sönüşünü…  Ölüyor Tostos!   Bir daha “meeeee” dememecesine… Bir daha nefes almamacasına!  Yarın varsa bile  öbür gün dünyada olmayacak işte o Tostos, hani o ellerimizle ot yedirdiğimiz Tostos var ya, işte o Tostos bir daha arkamızdan koşamayacak artık, bir daha tos vuramayacak bize!

 Boğazımdaki düğüm sonunda dayanamayıp çözülüveriyor  ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum, sesim duyulmasın diye yüzümü yastığa gömüyorum,  kesintisiz akan gözyaşlarımla cımcılık ıslanan yastığı alt üst çevirmek zorunda kalıyorum.   Öyle ya, ben bir erkeğim ve de   “erkekler ağlamaz”  değil mi?

Ağladığımı duymamalı hiç kimse!

 Uykusuz bir gecenin sonunda Salih’lerin bahçesinde  buluşuyoruz ama ne buluşma…  Gözler kan çanağı gibi,  burunlar kıpkırmızı….   Konuşmaya takatimiz yok, bakışmamız yetiyor zaten birbirimizi anlamamıza ve koro halinde, salya-sümük başlıyoruz ağlamaya!  “Erkekler de ağlar lan, var mı bir diyeceğiniz!”  isyanı ile, her zamankinden daha da beter ağlıyoruz.

–       Git lan al babandan parayı, Tostos’u geri alalım, diyebiliyorum zorlukla.

–       Ben de onu diyecektim, diyor Salih ve kapıdan içeriye koşup bir solukta

parayı getiriyor.  Koşuyoruz, koşuyoruz…. Kurtarmalıyız Tostos’u. Hayat memat meselesi bu, saniye  hatta salise bile kaybetmemeliyiz!

 Nefesler hıçkırık olmuş boğazımızda, çalıyoruz Hüseyin amcanın kapısını, küçük avuçlarımızın ortasını tahta kapısına pat pat pat vurarak… Açıyor kapıyı,

–       Hüseyin amca, biz Tostos’u geri almak istiyoruz!

–       Yaaa, öyle miiiii?  diyor Hüseyin amca her zamanki hayretiyle ve sonra yine gülümseyerek,

–       Sattık ama onu!  Ne olacak şimdi?  Geri almak için en az elli lira fazla vermek gerekir satın alan adama.

–       Olsun, biz bayramda harçlık toplar öderiz, n’olur Tostos kesilmeden alalım hemen!  

Bir kahkaha patlatıyor Hüseyin amca.  Bozuluyoruz.  Ne yani, biz Tostos’un    canından bahsediyoruz, adam gülüyor be!

–       Gelin benimle, diyor gülmesi bitince.  Bozuk bozuk takılıyoruz peşine ve evinin arkasına dolanıyoruz, ki bir de ne görelim?  Tostos orada bağlı!  Hayvanın üstüne  öyle bir atlıyoruz, boynuna öyle bir dolanıyoruz ki, zavallının iki ön ayağı bükülüyor, diz üstü düşüyor.  Ama o da mutlu, biz de!  Bu defa da mutluluk gözyaşları süzülmeye başlıyor yanaklarımızdan ve Tostos’un melemesi zedelenmiş ruhumuza merhem gibi geliyor.

 –       Ben onu zaten satmadım, damızlık ayırmıştım, diyor Hüseyin amca.  Varın gidin bisikletlerinizi alın hadi. Geçen bayram da size bir şey ikram edememiştim, bayram hediyem olsun bisikletler. Tostos’u yaylaya göndereceğim bir ay kadar ama geriye gelecek, o zaman her gün gelip istediğiniz kadar seversiniz.   Haa, içiniz de rahat olsun, kendi eceli ile ölene kadar burada kalacak, hiç kimseye satmayacağım onu!

 Kurban Bayramınız hem Tostos’lu hem de “üç tekerli”  olsun!

 14 Ekim 2013-Adana

 Adil Karcı

 

ADIL KARCI’DAN EKMEK YAĞLI, TIRPAN ZAĞLI

EKMEK YAĞLI, TIRPAN ZAĞLI

Farmer is standing in his growing soybean field.

 “Vakt-i zamanında, şehir yaşamından bıkan bir karı-koca arar-tarar köyün birisinde satılık küçük bir çiftlik bulurlar ve çiftliği Fettah isimli arap (zenci) emektarı ile birlikte devir alırlar.  Yaya olarak yarım saat uzaklıkta çiftliğe ait bir de tarlaları vardır.  ‘Acaba oraya ne eksek?’  diye düşünürlerken Fettah buğday ekmelerini önerir ve  dikimini de, hasadını da bizzat kendisinin yapacağını söyler.   Dikim yapılır, gel-zaman, git-zaman buğdaylar baş verir, olgunlaşır ve başaklar rüzgarda dalgalandıkça altın rengi ışıltılar saçan bir güzelliğe bürünür.  Artık hasat vakti gelmiştir.  Fettah tırpanını sırtlar, evin hanımının hazırladığı peynir, zeytin, soğan ve ekmek içeren çıkınını sallaya sallaya her sabah  erkenden tarlaya gider, akşam da sallana sallana geri döner. Birkaç günde bitmesi gereken hasat işi on günü bulunca, sonradan olma “çiftlik ağası” meraklanır ve bir gün öğlenden sonra tarlaya gider, bakar ki ne baksın?  Fettah bir ağaç gölgesi bulmuş, devirmiş lengerini yatar!  Ağayı görünce isteksiz isteksiz ayağa kalkan Fettah daha dörtte biri bile hasat edilememiş tarlaya tekrar girer ve ‘ekmek yağsız tırpan zağsız (güçsüz)’ nakaratıyla yavaş yavaş tırpanını sallamaya devam eder.  Ertesi sabah Fettah çıkınını alıp yine tarlaya gider ama bu defa Fettah’tan mesajı almış olan ağa karısına ikinci bir yemek çıkını hazırlatır.  Neler yoktur ki içinde; et kavurması, domates, salatalık, ayran, yoğurt, gözleme, tereyağı, bal, reçel ve yaşlı-kurulu meyveler, meyveler, meyveler!   Öğlen yemek vaktinden önce tarlaya varan ağa getirdiği çıkını ağaç altında pineklemekte olan Fettah’ın  önüne koyar.  Gözleri fincan gibi açılan arap büyük bir iştahla yiyeceklere saldırır ve hepsini kısa sürede siler-süpürür!  Ardından, yediklerinin menüsü  haline gelmiş iri dudaklarını elinin tersi ile siler ve ‘Ekmek yağlı, tırpan zağlı! Ya bu tarla kurtulacak, ya arabın g.tü yırtılacak!’ nidasıyla tırpanı kaptığı gibi tarlaya dalar ve  akşama kalmaz hasatı bitirir.”

 –       Yani?  dedi  anlattığım bu hikayeyi dinleyen eşim.

–       Yanisi şu, dedim, şimdi ev işinde sana yardım etmeye ilk defa gelen iki kız var ya, onlara güzel bir öğlen ziyafeti  çekelim diyorum!   Malum, ‘aç ayı oynamaz’ derler.  İyi çalışmalarını istiyorsan iyi doyuracaksın.

–       Ne ziyafeti ya? dedi eşim.  Sabahleyin geldiklerinde benimle birlikte kahvaltı yaptılar.  Öğlen de biz ne yersek onlar da onu yiyecek!  Dolapta dolma var, yoğurt var, biraz da kavunumuz kalmıştı dünden.

–       Yaa karıcım, bu zavallılar ne zaman ev yemeği yiyebiliyorlar ki?  Zamanları mı var ki yemek yapsınlar?  Belki paraları bile yetmiyordur sağlıklı beslenmeye.  Ne var yani,  biraz pirzola, biraz salata, ha ne dersin?

–       İyi o zaman, gider alır getirirsin ben de yaparım, dedi aksi aksi.

 Fakat ben eşimi iyi tanırım.  Bunu söylemekle ben sadece fitili ateşlemiştim.  Sonrasının ne olacağını ise gayet iyi biliyordum.

 –       Bak çıkmışken biraz meyve, biraz da tatlı bir şeyler al!  Haaa, birkaç çeşit meyve suyu almayı da unutma, tamam mı?  Çerezcinin önünden geçersen biraz fındık içi, biraz badem, ne bulursan işte….

 Tam kapıdan çıkıyordum ki:

 –        Bak belki yemekler kızların hoşlarına gitmeyebilir, sen yine biraz da börek alsan iyi olur.  Olgun domates de bulursan biraz al.  Taze bulursan yeşillik de getir, dolaptakiler pörsümüştür herhalde.  Bak hiçbir şeyi unutma, dur da yazayım istersen… 

 “Tamam, tamam” diyerek kaçarcasına kapıdan dışarıya fırladım, zira biliyordum ki biraz daha oyalansam ikramı seven eşim Allah bilir daha neler neler sipariş edecekti bana!  Kollarım kopa kopa taşıdığım poşetlerle eve  geldiğimde iç işleri bakanı ( hiç hesapta olmayan)  güveci çoktan fırına koymuş ve de pilava  başlamıştı bile!

 Kızlar orayı-burayı süpürüp toz alırlarken eşimle ben de bir yandan salondaki yemek masasını donatıyorduk.  Sanki bir yarışa girmiştik; öğlen saat tam 12:00’de her şey masada olmalıydı.  Oldu da…   Masanın uzun kenarlarında karşılıklı durup eserimize bir göz attık; her şey tamamdı!

 –       Kızlar!  Hadi yemeğe!  dedi eşim.

–       Abla daha birkaç saat önce kahvaltı etmiştik, biz yemesek?

–       Olur mu kızım?  Gençsiniz, size gıda lazım, siz acıkmışsınızdır da farkında değilsinizdir.  Hadi, yallah çabuk yemeğe!  dedim ben de babacan ve amir bir  tavırla…

 İsimleri Hanife ve Gönül olan bu otuzuna henüz varmış-varmamış kızları bir  üst komşumuz tavsiye etmiş eşime.   Bir hafta kadar önce, bir yandan haber dinleyip diğer yandan bulmaca çözmeye çalıştığım bir akşam vakti, artık kollarının ağrıdığından, ağır ev işlerini yapmakta zorlandığından filan dem vuran eşim  bu iki kızın ekip olarak çok iyi çalıştıklarını duyduğunu, kendisinin de bir gün onları eve çağırmayı düşündüğünü söylemiş  bana ve ben bulmacadan kafamı kaldırmadan “tabi, iyi olur gelsinler bir  dene” demişim (sanırım).

 –        Abla valla fazlasıyla doyduk, kesenize bereket, biz işimize kalkalım artık, dedilerse de  eşim duramaz ki;

–       Aaa olur mu hiç öyle şey, bu güveçten birer tabak yemeden bir yere gidemezsiniz!  Pilav da bir harika olmuş valla!

 İş artık misafircilik oyununa dönüşmüştü.    İzzeti ikramda hanımla yarışmaya başladık;

 –        Kızlar, şehrin en meşhur  tatlıcısından aldım bu kadayıfı.  Bakın daha hala sıcak.  Alın birer parça hadi!

–       Dur Bey, daha kızlar su böreği yemediler!

–       Tuuuu,  az daha unutuyordum, hepimize birer tane hazır içli köfte almıştım, börekten önce onları yesinler. Kalk şunları ısıtıver hanım…

 Kızlar yemeklerin güzelliğini övdükçe biz de ikramını dozunu artırıyorduk.  Kaç saat sonra bilmiyorum, yemek faslı bitti,  kızların da yardımı ile masadakileri mutfağa attık.  Hanım mutfakta bulaşıklarla uğraşırken kızlar da temizliğe devam etmek üzere salona döndüler.  Sıcak havada terleyerek çalışmasınlar diye salonun klimasını açtım,  çalışırken rahat olabilmeleri için de kapıyı çektim,  kendi çalışma odama gidip bir türlü bitiremediğim ve önce okuduğum kısmını her defasında unuttuğum bir kitabı tekrar baştan okumaya başladım.   Birkaç saat sonra mutfaktaki bulaşık-yalaşık işlerini bitiren eşim yanıma geldi ve;

 –       Bey, dedi, bizim kızlardan bir ses seda çıkmıyor!  Nerede bunlar?

–       Salondaaa, dedim.

 Salonun kapısını açan eşimin “Aaaaaaa!” diye bağırmasıyla fırlayıp onun yanına gelmem bir oldu.  Ne görelim?  Kızların bir tanesi salondaki üçlü kanepede, diğeri (kafasının altına  koyduğu bir köşe yastığı ile) halının üzerinde sızmış kalmışlar.!   Bizim sesimize de uyanmadılar!                                                                                                   Önce;

 –       Üzerime iyilik sağlık!  diyerek hiddetle bağıran eşim, kızlara baktıkça  yumuşayıverdi ve  ‘bırakalım da uyusun kızcağızlar, canlarım benimmm şunlara bak ne kadar uykuya hasretmiş zavallılar, ne de tatlı uyuyorlar!’ deyiverdi.

 Nice sonra uyandıklarında  “hak etmedik” diyerek almak istemedikleri gündeliklerini zorla ceplerine tıkıştırıp  kızları yolcu ettiğimizde hava iyice kararmıştı artık.  Onlar mahcup mahcup merdivenlerden aşağıya inerken eşimle ben geride kalan ev işlerini aramızda nasıl pay edeceğimizi tartışıyorduk! 

 Yağlı ekmek tırpanı zağlayamamıştı bu defa…

 Adil Karcı

Antalya, 14 Eylül 2013

 

ADİL KARCI’DAN KEMMUNLU NOHUT

KEMMUNLU NOHUT

 fotograf 1

“Biliyleee biliyleee, kimyonuylee tuziyleeee” diye Tarsus-Mersin’li nohutçular gibi şiirsel bir slogan bulamamış olmalılar ki, bizim Adanalı nohutçulardan bir tanesi (bir tanesi diyorum, çünkü mahalleye gelen iki ayrı nohutçu vardı)  “Tuuzluuu kemmunnluuu kaynanmiş nohiiiit”, diğeri ise “Kaynamış nohuuut, tuzlu kemmunlu nohuuuut”  diye bağırırarak satış yaparlardı. Evet, bizimkiler şiirsel yönden kabiliyetsiz olabilirlerdi ama, haklarını yememek lazım, çok kültürlüydüler çoook!   Zira  her ikisi de “kimyon” demez, “kemmun” derlerdi.  Eee….  İngilizcede “kimyon” nasıl denir?  “Cummin” ya da “cumin” değil mi?  İşte bizim nohutçular “kemmun” dediklerine göre, İngilizceyi bilenlerin parmakla gösterildikleri o devirde İngilizce kelime kullanıyorlardı, n’aber!  Tahsilli ve kültürlü olduklarını göstermek için daha ne yapsınlardı yani?

Mustafa otuzlu yaşlarda gösteren, temiz görünümlü, konuşması düzgün, güler yüzlü nohutçumuzdu bizim.  Sol koluna taktığı emaye kovasıyla o sokak senin bu sokak benim dolaşırdı mahallede ve de genellikle birkaç saat içerisinde nohudunu satar bitirirdi.  

– Kııız, Şahziyeee, masanın üstündeki tasa elli kuruşluk nohut al.   

– Biraz fazla aliim mi abla?  Acıcığını da biz yeriz, ha?

– Kız yeter, yeteer!  Zaten dolmaya bir avuç koyacam, kalanı bize yeter.  Geçende otuz kuruşluk aldıydım, dolmaya fazla bile geldiydi.

Kaynamış nohut satanlar sadece çor-çocuğa beş on kuruşluk satış yapmak için dolaşmazlardı sokaklarda sabah akşam.  Asıl müşterileri ev kadınlarıydı.  Adana’da etli dolmanın içerisine mutlaka nohut da konurdu. Annem İstanbullu olduğu için başlarda pek sıcak bakmamıştı bu olaya ama sonradan o da etli patlıcan dolmasına nohut koymaya başladı. Zeytinyağlı dolmalarda kuş üzümü, etlilerde ise nohut, nane ve koruk ekşisi….  Biraz yağlıca koyun kıyması ile yapılan bu etli patlıcan dolması pek de güzel olurdu hani, hele de Adana yöresine özgü bir lokmalık küçük taze patlıcanlarla yapılırsa!  Siz hiç böyle bir etli patlıcan dolmasını ıslatılarak yumuşatılmış sac ya da tandır ekmeğine sıcak sıcak sarıp yediniz mi?  Yemediyseniz, bu lezzeti size anlatabilmem çok zor.

 fotograf 2

O zamanlar nohutçuların asıl müşterileri ev kadınlarıydı.  Öyle ya, bir iki avuç haşlanmış nohut için saatlerce gaz ocağı mı yanarmış?  Ver yirmi-otuz kuruşu, al sıcak sıcak nohutu!   Buzdolabı hiç kimsenin evinde yoktu o devirde.  Yani kaynatıp buzlukta saklama imkanı yok.  Konserve? Sadece sardalya balığı  bulunurdu bakkallarda konserve olarak, şimdiki gibi her türlü zerzevatın konservesi neredeee o zamanlar?    Ama, “haşlanmış nohut bulamam” diye de hiç kimse endişe etmezdi,  zira günde iki defa kaynamış nohutçu geçerdi sokaktan.

İkinci nohutçumuz aslında hem ev kadınları için hem  de biz çocuklar için “yedek nohutçu” idi.  Mustafa’dan nohut alma şansını kaçıranlar veya Mustafa’yı bekleyecek zamanı olmayanlar “Nohutçu Abdülaziz emmi”den alışveriş ederlerdi.  Kısaca kendisine “Aziz emmi” diye hitap edilen Abdülaziz’in hiç değiştirmediği pejmürde kıyafeti biraz itici gelirdi mahalleliye.   Altında rengi atmış siyah bir şalvar, üstünde artık krem rengine dönüşmüş beyaz bir gömlek ve onun üzerine giydiği kırçıl bir yelek, kafada da Nuh Nebi’den kalma bir kasket…  Kış geldiğinde ise tek değişiklik yeleğin üzerine giydiği kahverengi bir ceket olurdu.  Uzun geldiği için kolları çemrenmiş, etekleri neredeyse dizlerine kadar inen bu üç beden büyük ceketi de kendisine birileri vermiş olmalıydı mutlaka.

–  Aziz emmi, bu sabah yanlışlıkla dedenin ceketini giymişsin gene!  diye takılanlara,

– De get işine be!  der kestirir atardı.

Bir de, hiç yüzü gülmezdi Aziz emminin.  Mecbur olmadıkça da konuşmazdı üstelik.  Mahalle büyüklerinin aralarındaki konuşmalarından duyduğumuza göre gençliğinde (ki kendisini tanıdığımızda elli yaşından fazla gösteriyordu) bir ağa çocuğuymuş Abdülaziz.   Elbistan’ın bir köyünün tümü bunun ailesinin malıymış.  Bıyıklarının terlemeye başladığı delikanlılık yaşlarında iyi at binermiş ve köyler arası yarışlarda da nam salmış aldığı birinciliklerle.  İşte bir gün civardaki bir köyün  yarış alanında gezinirken  kendilerine bitişik  köyün  afet güzeli Zeliha’sı  ile karşılaşmış. Hani derler ya “yıldırım aşkı”, işte aynen öyle vurulmuşlar birbirlerine o anda.  Gel gör ki iki köy arasındaki toprak anlaşmazlığından dolayı sürüp giden husumet girmiş bu sevdalıların aralarına…(aynen Türk filmlerindeki gibi).  Kan davasına dönüşmek üzere olan bir ortamda, birbirinin gölgesine kurşun sıkan bu aşiretler arasında kız alıp-vermek de ne demek?  Bu tutkusundan vazgeçiremeyeceğini anlayan  Abdülaziz’in babası, oğlunun cebine bolca para koyup askerlik sonrası köye dönmemesini sağlamış.  Önce İstanbul’da sürtmüş bizim Aziz bir müddet, sonra orada yapamamış, köye dönmesi de yasaklandığı için, İstanbul’da tanıdığı bir arkadaşının önerisi üzerine Adana’ya gelmiş. Rivayet ederler ki epeyce  baba parası batırmış İstanbul kumarhanelerinde ve baba ölüp  para musluğu da kesilince pahalı  İstanbul’u terk etmek artık kendisi için kaçınılmaz olmuş.  Adana’ya geldikten bir müddet sonra, evinde kiracı olarak oturduğu dul evsahibesi ile evlenmiş ve de hiçbir mesleği olmadığı için  nohutçuluğa başlamış.   Kılık kıyafetinin dökülen görüntüsünden midir, yoksa kendisi aksi bir adam görüntüsü verdiğinden midir bilinmez, mahallenin köpekleri de sevmezlerdi  onu.  Normalde hiç kimseye  seslenmeyen köpekler, Aziz emmiyi gördüler mi hep bir ağızdan hav-hav korosuna başlarlardı!

–  Lan abi, dedi bizim Kıvırcık Hanifi, sabah on duluşluk aldıydım Aziz emmiden, yemedim bak.

Artık ıslanmış ve yumuşamış leblebi külahının içerisindeki soğumuş, buz gibi olmuş nohutlara bakan kan kardeşim Salih,

– Niye yemedin ki lan?  Bari bize verseydin de sıcakken yeseydik dümbük!

– Yok abi ben yemek için almadıydım zaten.  Şimdi Mustafa abiden de on duluşluk alacam, götüyüp Nebahat ablada dayttıyacam.

– Niye ki lan?  Deli misin nesin?

– Abi, bu Aziz emmi hep az veyiyoy.  Hem baydağı güccük, hem de tam dolduymuyoy.

Bunca zamandır alış-veriş yapan ne biz çocuklar ne de mahalleli bunu hiç düşünmemiştik.  Ama, olur mu? Olur!   Nohutçular bardak hesabı ile satarlardı nohutlarını.  Bizim nohutçuların ikisi de su bardağı kullanırdı ölçek olarak ama hangisinin bardağının büyük, hangisinin bardağının küçük olduğunu sorgulamak aklımıza gelmemişti.

“Kaynamış nohuuut, tuzlu kimyonlu nohuuuut”  nidası tam da zamanında geldi bizim sokağa.  Mustafa abiye doğru seğirten Hanifi’nin arkasından “paran var mı?” diye seslenecek oldum, Salih,

– Dün akşam dayım gil geldi, küçük diye  hep ona harçlık verdiler, artık büyüdüm diye bana vermediler, onun parası bol bugün, bırak karışma!  dedi ve beni durdurdu.

Nohutçu Mustafa’nın bir de hüneri vardı, ki belki de o nedenle biz çocuklar hep ondan nohut almak isterdik.  Gazete kağıdı kullanmaz, suya daha dayanıklı olan eski mecmua (dergi) sayfalarından yapardı leblebi külahlarını ve içerisine koyduğu sıcak nohutları hoplatarak tuzlar ve kimyonlardı.  Ama ne hoplatma!  Kağıttaki bütün nohutlar önce havaya uçuşur, sonra döner dolaşır külahın içerisinde buluşurlardı.  Bir tanesi bile yere düşmezdi!  (Aynı hareketi yapmaya çalışırken aldığımız nohutun yarısından çoğunu yere dökmüşlüğümüz çok olmuştur).  Hanifi’nin aldığı nohutların külahtan havaya çıkışını, tekrar külaha girişini yine hipnotize olmuş gibi seyretmeye başladık.  Mustafa sağ eliyle hoplatmayı yaparken sol eli ile de bir defasında tuz, ikincisinde kimyon serpiyordu nohutların üzerine.  Kimyonlama ve tuzlama işlemini bu  şekilde yaparak her bir nohut tanesinin tuzdan ve kimyondan eşit şekilde nasibini almış olmasını sağlıyordu.  Aziz emmide bu hüner yoktu.  Külaha yukarıdan aşağıya biraz tuz biraz “kemmun” serper veriverirdi adamın eline.

 fotograf 4

– Tartıp da ne yapacaksınız?  dedi bakkal Melahat abla.  Bakkal dükkanı babasınındı ama genelde Melahat bakardı dükkana ve biz çocuklar onunla daha iyi anlaşırdık.

– Handisi daha çok onu annayacık, dedi Kıvırcık. 

Tek altın dişini göstere göstere gülen Melahat ablamız;

– İyi bakalım,diyerek Mustafadan alınan nohut dolu külahı terazinin bir  kefesine koydu,   sarı sarı gramları da teker teker öbür kefeye dizmeye başladı.  

– Bu yüzseksen gram geldi, ver öbürünü.

Melahat abla nohutun neminden ıslanarak iyice eprimiş olan Aziz’in külahını büyük bir dikkatle terazinin kefesine koyduysa da nohutların külahı patlatıp kefenin içine dağılmasına engel olamadı.  Nohutların yenmeyecek hale gelmesine üzülen bakkal ablaya;

– Ossun, ossun, zayayı yok, zaten tayttıktan sonya onu atacaktık, dedi Hanifi. 

Beklediğimiz sonuç gecikmedi; tam yüz otuz gram!  Yani Mustafa’ın “on duluşluk” nohutundan elli gram eksik!  Sonucu duyunca biz iki abi aptallaştık.  Nasıl olmuştu da bu küçük oğlan kadar kafamız çalışmamıştı!

Kara haber çabuk duyulur derler.  Bu olayı büyük küçük bütün mahalleli öğrendi kısa zamanda.  Ama, biz çocuklar “Aziz emmi sen artık bittin, kimse senden nohut almaz” diye düşünürken, büyükler hiç de fazla etkilenmiş görünmüyorlardı.  Hatta babam duyduğunda “Aziz efendinin nohutları “koçbaş”.  Ne kadar iri olduğunu fark etmediniz mi  hiç?  Tabii ucuz olmaz.”  dedi.  Bu varlık içinde yaşayıp da sonradan düşmüş ağa çocuğuna arka çıkıyordu babam resmen!  Ya acıyor ya da saygı duyuyor olmalıydı.  Nice sonraları öğrendim ki, hiç kimse ile konuşmayan Aziz emmi babamla  sohbet de edermiş meğer.   Nadiren konuştuklarını duyduğumda ise birbirlerine “efendi” sıfatı ile hitap ettiklerin fark etmiştim. Küçükken  bilmiyordum ve bu ahbaplığa bir mana veremiyordum, fakat daha sonra öğrendiğime göre babamın sülalesinin de  şimdiki  Adana Barajı gölünün orta yerinde, şu anda suyun altında kalmış olan, Bayramhacılı adında bir köyleri varmış. Baraj yapılırken sülalece  o güzelim köylerini terk edip şehre göç etmeye mecbur kalmışlar.   Eh babam da bir ağa çocuğu ya, “sarhoş sarhoşu meyhanede bulurmuş” misali onlar da Aziz emmi ile birbirini Adana’da bulmuşlar   ve müşterek geçmişleri dolayısı ile de uyuşabilmişler.

Babam her ne kadar koçbaş-moçbaş diye izah ettiyse de, büyükler her ne kadar üzerinde durmadılarsa da biz çocuklar aldatılmış olmayı hazmedemiyorduk ve  Aziz emmiye karşı bir şeyler yapmalıydık.  Ama ne yapabilirdik ki?  Zaten biz hiçbirşey yapamadık ama mahallenin köpekleri yaptı!

 Aziz emmi sigarasını bir kere yakarken bir kere de atarken eline alırdı. Ağzının sol kenarına konuşlandırdığı sigarasından nefes çeker, ağzının sağ kenarından dumanını üfler, taa bitinceye kadar da sigaraya dokunmazdı.  Kumarhane alışkanlığı olmalıydı bu;  iki eli iskambil kağıtlarıyla meşgulken bir de sigarayla mı uğraşacaktı yani?

 “Kaynanmişş nohiittt” derken bizim Sarıbaş hırlayarak yattığı yerden fırladı ve Aziz emmiye doğru koşmaya başladı.  Sarıbaş  bizim en sevdiğimiz mahalle köpeğimizdi.  Okul kitaplarındaki “Karabaş” isminden esinlenerek “Sarıbaş” adını vermiştik ona, çünkü tüy rengi siyah  değil açık kahverengi-sarı arasındaydı ve alnında sapsarı bir leke vardı.  Her ne kadar özel  kulübeleri filan yoktuysa da, bu sahipsiz köpeklere bütün mahalle sahip çıkardı ve her birisi bir evin bahçesinde kendisine barınacak kuytu bir yer bulurdu.  Çocuklarla olan yakınlığından dolayı ise Sarıbaş’ın özel bir statüsü vardı, hem de sadece insanlar nezdinde değil, diğer köpekler arasında da!   Aziz emmi üzerine gelen köpeği uzaklaştırmak için nohut kovasını yere koydu, yerden bir taş aldı ve Sarıbaş’a doğru fırlattı.   Biz dört çocuk yolun kenarından bu olayı izliyorduk ve bu nohutçunun en gözde köpeğimize taş atmasına çok kızmıştık.  Neredeyse biz de yerden taş alıp Aziz emmiye atacağız, o kadar yani!   Tam o sırada Sarıbaş’ın, sipsivri dişlerini göstere göstere, hırçın bir tonda havlamasını duyan “taallukatı” (aile fertleri ve akrabaları) yolun dört bir yanından sökün etmeye başladılar.  Kime ve neye havladığını bilmeden, sadece başkanlarına destek amaçlı rastgele havlarak bulunduğumuz yere doğru koşan beş köpek bizim sokağa girince Sarıbaş’ın canlı hedefini gördüler  ve yallah hep birlikte adamın üzerine!  Aziz emmi ortada, altı köpek etrafında…  Adam bir o tarafa, bir öbür tarafa “hoşt-moşt” deyip bir o yana, bir bu yana dönerken az önce yere koymuş olduğu nohut kovasına çarpıp devirmez mi?   Nohutlarını yere dağılmış gören Aziz emmi o an resmen çıldırdı!  O sessiz adam bir bağırmaya başladı ve köpeklere bir saldırdı ki görme gitsin!   Adamın narasından hem biz hem de köpekler korktuk.  Bizim Sarıbaş ve kahraman tayfası korkudan dörtnala kaçtılar.  Aziz emmi hırsını alamamış, susmaz ki  ne susmaz!   O kızgınlıkla hala içerisinde biraz nohut kalmış olan kovaya da bir tekme savurdu ve artık hepsi yere saçılmış olan nohutların ortasına oturup bir sigara yaktı, yine sigarayı dudaklarına sıkıştırarak ve yine sol köşeden sallandırarak…    Hala göğsü kalaycı körüğü gibi şişip inerken mahalle büyükleri geldiler yanına.  Derken, çor-çocuk, kadın-erkek çepeçevre bir halka oluşturduk etrafında.  Önce “oh olsun” diyen biz çocuklar bile acımıştık adamcağızın haline.  Biraz sonra ruh hali sinirlilikten ağlamaklı duruma geçen Aziz emmi;

– Tam da bugün otuz bardak sipariş almiş idim.  Hayır pilavı yapacağlar imiş. Burdan ora gidip nohiti vereciidim.  Avret de haste, yeniden nohit de gaynetemez bugün!  Hele ki bi de söz vermişem! diye sızlanırken,  arkalardan bir ses;

– Al benim nohuttan götür. Hem senden para da istemem, başka  bir zaman sen de bana verirsin.

Nereden, ne zaman ve nasıl yanımıza geldiğini fark edemediğimiz nohutçu Mustafa abiydi bu.  Rakibine yardım eli uzatıyordu.  Çemberi yarıp Aziz emminin yerde yan yatmakta olan kovasını aldı, yirmibeş-otuz adım ötedeki mahalle çeşmesine kadar yürüdü, kovayı çalkaladı,  getirdi ve kendi kovasındaki  dumanı tüten nohutun yarısını ona boşalttı.  Sonra da hiçbirşey olmamışçasına, Aziz emmi olayı dolayısı ile boşalmış olan evlerin sıralandığı sokakta satış yapamayacağını bile bile, her zamanki edasıyla,

–  Kaynamışşş nohuuut, tuzluuu, kemmunlu nohuuut…  diyerek sokak boyunca yürüdü gitti.

Büyükler aralarında konuşurlarken “insanlık ölmemiş” lafını ara sıra onlardan duyardık, ama “ölmemiş” denilen o insanlığı bu defa “duymamış”, gerçekten “görmüştük”,  boğazımızı tıkayıp nefes almamızı engelleyen bir duygu eşliğinde…

Adil Karcı

Adana, 06 Ekim 2013

 

ADİL KARCI’DAN “BİCİ BİCİ HOLDING”

fotoğraf 3(1)

BİCİ BİCİ HOLDİNG

Vay be!  Demek bunca yıl hepinizden saklamış bir de “kurduğu bici bici işine artık Adil beni ortak etmez” numarasına yatarak hepinizi hala  uyutmaya devam ediyor ha?  Bu kadar yıl gizleyebilmek….!  Tebrik ederim seni Timur, pes valla!

 

Birnur Kardeşim, Timur Abiciğine bir sor bakalım;

 

  • Yıldızları “temaşa” ederek vakit geçirmek için aldığı o Hubble’ın üçüncü kuşak akrabası baboş teleskopu hangi geliri ile alabilmiş?
  • Doktorların maaşları giysilerinin iki yakasını bir araya getirmeye yetmezken, (zavallılar bunun için koca koca çengelli iğne kullanıyorlar artık)  Timur kardeşim nasıl oluyor da “ekmek elden, su gölden” misali zevk-u-safa içerisinde yaşamını sürdürdü bunca yıldır? Doktorluk geliri ile mi?
  • Bir gözü devamlı gökyüzünde, diğeri web sitesindeki mavralarda iken, çalışmaya, dolayısı ile para kazanmaya nasıl vakit bulabildi ki?  Yoksa çalışmaya ihtiyacı mı yok acaba?

 

Eee?  O zaman nereden geliyor bu değirmenin suyu?  

Şimdiye kadar size hiç “SÜ-KAR HOLDİNG”den bahsetti mi?  Eminim etmemiştir.  Anlatayım o zaman;

 

Tarsus Kolejinin tatil olmasına birkaç gün kalmıştı.  Ben bir yıl kaybettiğim için lise ikideyim, Timur son sınıfta.  Son birkaç yılı aynı sınıfta okumamış olsak da, ister ders saatleri dışındaki beraberliklerimizden, isterse okul voleybol takımında beraber oynuyor olmamız nedeni ile, yakın arkadaşlığımız kesintisiz devam etmişti.  Mayıs ayı Tarsus’ta bayağı sıcak olur ve biciciler, karsambaççılar, dondurmacılar yavaş yavaş arzı endam ederler ve de okul kapılarının civarını mesken tutarlar.  İşte 1964 yılı Mayısının son günlerinin birisinde ben, Timur ve müşterek arkadaşımız (Göksel Arsoy çakması) İrfan Atalay okul kapısının karşısındaki taş duvardan yankılanan “kaymaklı biciiiiii” teranesinin büyüsüne (fareli köyün kavalcısı misali) kapılıp gayri ihtiyari bici müşterisi oluverdik.  Huşu içerisinde bicilerin hazırlanmasını beklerken ben sessizliği bozup:

 

  • Bicinin nasıl yapıldığını ben biliyorum, bu işin ciddi ciddi ticaretini yapmak lazım! deyiverdim.
  • Nasıl yani?  dedi İrfan.
  • Sekiz-on tane bicici tablası yaptıracan, bunlara birer adam tutacan, bicileri evde hazırlatıp tepsi tepsi onlara dağıtacan, onlar da şehrin muhtelif yerlerinde satacak, sen de yolunu bulacan, dedim.
  • Hadi be!  dedi İrfan.  Hakkı b.kunu kurtarmaz.  Adamların yevmiyesi bile çıkmaz be!
  • Öyle deme, dedi Timur, bu adamlar ne kadar kar ediyor sen biliyor musun?  Bicinin masrafı ne ki?  İçinde süt yok, yağ yok.  Bana Adil anlatmıştı önceden, malzemesi sadece nişasta, su, buz, boyalı su, birkaç damla gül suyu ve azıcık da pudra şekeri…  Gerisi hepten kazanç!  Bak Adil, birgün böyle bir şey yaparsan ben ortak olurum!
  • Tamam Timur kardaş, sana haber vermeden bu işe başlamam!

 

Bu konuşmanın üzerinden altı yıl geçmişti, birgün yolum Ankara’ya düştü, o arkadaş şurada bu arkadaş burada derken Timur’u da buldum.  Yakında Amerika yolcusu olduğunu söylüyordu.  Ben de çiçeği burnunda bir işletmeci olarak hemen teklifimi yaptım:

  • Hatırlıyor musun?  Bici işine girersem sana haber veririm demiştim.  Ben başlıyorum ve sözümdeyim, istersen ortak olabilirsin.  
  • Ne bicisi ya?  derken hatırlayıverdi, 
  • Haaaaa şimdi hatırladııım!  Ciddi misin sen?  
  • Gayet tabii ciddiyim.
  • Lan zaten yok zaten yok, elimdeki birkaç kuruş yeterse, kabul be!  Ama ben Adana’ya filan gidemem ki şirket kurmak için…
  • Kolayı var, gel notere gidelim, bana yetki ver ben her şeyi hallederim.
  • Şirketin ismi ne olacak peki?
  • Bici Bici Limited Şirketi!
  • Lan ne öyle cicili bicili isim?  Herkes bizi şorolo zanneder valla.  Ciddi bir şey bulalım.  Hem bizden de bir şeyler katalım şirketin ismine.
  • “SÜ-KAR Limited Şirketi” nasıl?  (Sümer ve Karcı’dan esinlenerek…)
  • Olur da, niye Anonim Şirket değil?   

Ben artık diplomalı işletmeciyim ya, bilgiç bilgiç;

  • Anonim Şirket için en az beş ortak lazım.  Limited iki kişiyle kurulabilir de ondan, diyerek bu konudaki derin bilgimi konuşturdum.  (Şimdi Timur bana daha da güvenmiştir artık di mi ya?  Bak ticaret ile ilgili neler neler biliyorum! ) Gerekirse sonradan Anonim Şirket hatta Holding’e çevirebiliriz, dedim.

(Not:   Amerika’da eskiden beri hep olduğu gibi, Türkiye’de de artık tek kişi bile A.Ş. kurabiliyor).

 

O gün Ankara’nın Onyedinci Noterinden önce Timur’un genel vekaletini, daha sonra da “yağmurlu günler için” biriktirdiği paracıklarını ortaklık payı olarak aldım ve Adana’ya döndüm.  O tarihten sonra Timur’la yazıştık, mektuplaşarak kararlar aldık, para alışverişleri yaptık ama   birkaç yıl öncesine kadar da hiç birbirimizi cismen göremedik!  Bu arada “SÜ-KAR LTD. ŞTİ” kuruldu, sonra Anonim Şirket oldu, büyüdü büyüdü ve sonunda “SÜ-KAR HOLDİNG”e dönüştü!

 

İlk şirket kurulduktan sonra öncelikli işim bicibiciye patent almak olmalıydı.  Akademide okuduğum ticaret kitapları böyle diyordu.  Bir de “alameti farika”, yani marka tescili almam gerekecekti.  Sordum soruşturdum, bu işin Ankara’daki Patent Enstitüsünden biteceğini öğrendim.  Hem  ziyaret hem ticaret  diyerekten atladım otobüse, ver elini Ankara!  Elimde siyah bir çanta, gözümde kapkara bir güneş gözlüğü ve üzerimde siyah  bir takım elbise ile Patent Enstitüsünden içeriye daldım, girişteki duvarda asılı yazıları okumaya çalışıyorum (kapkara gözlüğü çıkartmadan loş bir yere girer de yazılara bakarsan tabii okuyamazsın, ama havam olsun diye de illa ki gözlüğü çıkartmıyorum).  Arkamdan gelen:

  • Birisine mi bakmıştınız?  sorusu üzerine irkildim ve döndüm.  Karşımda orta yaşlı, orta boylu (ve aynı zamanda da belli ki orta halli) bir adamcağız, saygıda kusur etmemek için önünde kavuşturduğu elleriyle ve gülümseyen gözleriyle bana bakıyor.
  • Patentle  ilgili oda hangisi? dedim.  Mafyavari kılık kıyafetimden etkilenmiş olmalı ki, çekine çekine,
  • Buyurun beni takip edin, dedi ve hol boyunca yürümeye başladı. Biraz sonra labirente dönüşen holdeki git git bitmez, git git bitmez yolculuktan sonra sağdaki bir odanın kapısını açtı ve,
  • Buyurun Mehmet bey ilgileniyor, dedi.
  • Sağol !  dedim ve bu defa ben çekine çekine içeriye girdim.

Hoş bir adamdı Mehmet Bey.  Çay söyledi önce, sonra ne  istediğimi sordu.  Karsambaçı Anadolu yaylalarında duymuş ama Bicibiciyi hiç duymamış.  (Zaten bu nedenle Karsambaç’a patent alamadık ama Ankara’da hiç tanınmadığı için biciye patent verdiler).  Neyse, Mehmet Bey nasıl bir dosya ile başvuru yapmam gerektiği hususunda bana yol gösterdi ve neticede altı aylık bir uğraştan sonra da bicinin patentini şirketimiz adına alabildim.

 

Şirket de tamam, patent de tamam ama bunu nasıl paraya çevireceğim?  Zaten bizim tüm sermaye Ankara yollarında tükendi çoktan…  “Sekiz on yerine üç beş bici tablası ile mi başlasam” diye bir gün evde tefekküre dalmışken bir de baktım ki sokaktan art arda biciciler geçiyorlar.  Tamam  dedim, patent bende ya, bicicilik yapmak yerine bicicilerden patent hakkı toplarım.  (İngilizcede buna “royalty” diyorlarmış, onu da öğrendim).

 

Hiç gecikmeye gerek yoktu, bundan sonra sokaktan geçen ilk biciciyi durduracaktım.

Ulan bekle bekle bu defa da bicici gelmez! Aş eren kadınlar bile bu kadar arzuyla bicicinin yolunu gözlememişlerdir emin olun.   Akşam serinliğinin düşmeye başladığı saatlerde, artık ümidimi de kesmişken, sokağın bir ucundan “buuzluu biiciiiiiiiii”  müjdesini duydum!  Kaptım patent belgesinin kopyasını  çıktım evin önüne.  Bu defa da birileri adamı durdurdu bici ısmarlıyorlar, iyi mi?  Nereden baksan bir onbeş-yirmi dakika bicici oradan bir yere kıpırdanamaz artık!  Onlara uzaktan bakarken kendi kendime “hadi çabuk zıkkımlanın şu biciyi de adam bu tarafa gelsin be” diye homurdanıyordum ki bici kasesini kafasına kaldırıp dibinde kalan şekerli suyu höpürdeten tüysüz oğlan “abi bir tane daha yap” demez mi?

 İllet oldum, illet!  Geçen yarım saat sanki aylar gibi geldi bana o an.  Nihayet boşalan kaseleri ve kaşıkları yıkayıp yerlerine koyan bicici yavaş yavaş bana doğru gelmeye başladı.  Neyse, dualarım kabul görmüş olmalı ki yolda başka durduran olmadan adam önüme kadar geldi.

  • Baksana sen buraya!  dedim biciciye, hakim bir ses tonuyla…
  • Bici mi garsambaç mı?  diye sordu, buzun üzerindeki bezi açarken..
  • Hiçbiri değil.  Patent hakkı diye bir şey biliyor musun sen?
  • Hakkı adıynan danıdığım biri yoğudur.  Lagabı mıdır paten?
  • Paten değil patent, patent!
  • Valla tanımıyom bu isimde birini, başgasına sor bey.
  • Yahu arkadaş, senin  bici satmaya yetkin, ruhsatın var mı?
  • Niye belediyeden ruhsat mı ilazımdır?  Almamışım.  Sen, zabıta memuru…???
  • Yok be adam, bici bici satmak için benden izin alman ve bana bu işi yaptığın müddetçe de hak kullanma bedeli ödemen lazım.
  • Abi sen haramisin?  Ne diyon ya?  Paten, maten?  Get allaanı seversen işine!
  • Okuman yazman var mı senin?
  • Esgerde örgettiler, vardır biraz.

İyi, dedim içimden, ve elimdeki patent belgesini gözüne sokarcasına uzattım.

 

  • Oku bakalım ne yazıyor?  Kağıdı eline aldı, hiç de ummadığım bir hızla okudu.
  • Essahtan hinci ben sana para mı vericin?  N’adar vericin ki? 
  • O ana kadar bunu hiç düşünmemiştim.   İşin pazarlığa döküleceği belliydi.
  • Bici sattığın her ay için yüz lira!  dedim.
  • Gurban, o gadar parayı ben gazanmıyom ki!  Beş gayme versem?
  • Sen bilirsin, o zaman yarın seni bici  satarken görürsem karşında Avukatım Enver Akçınar’ı bulursun, önce karakol, sonra mahkeme, sonra da kodes!  Annadın mı?  (Enver benim çocukluk arkadaşımdı ve o da benim  mezun olduğum yıl avukat olmuştu.  Kendisi ile henüz bu konuda hiç görüşmemiştim ama olsun, daha inandırıcı olmuş olmak için ismini kullandım o anda).
  • Abi, on kağıt versem olmaz?
  • Bak, fakir olduğun belli, sana acıdım.  Kimseye de söyleme ama ayda elli lira ödeyeceksin, ben de sana fatura verecem, sen de serbest serbest bicini satacaksın.  Bana ödeme yapmayan biciciler kodese gidince senin satışların daha çok olur.
  • Abi ya, sen fatura virme bana, gel otuzda annaşak!
  • Fatura vermeye mecburum.  Sana bu hakkı verdiğime dair bir  yazı da verecem, sen de onu tablanın yanına yapıştırırsın, reklamın da olur böylece.  Bizde kanunsuz bir şey olmaz!
  • Ganunsuz olmaz deyon da, eşgıyadan beter de soyuyon!

 Bu ilk işimdi ve o akşam oturup Timur’a bu konuda bir mektup yazdım.  Henüz cebimize  para girmemişti ama kokusu gelmeye başlamıştı.  Ertesi sabah çalınan kapı zili uyandırdı beni.  Sabahın köründe kimdi ki bu?  Açtım, karşımda bizim bicici, arkasında dört kişi daha!  “Aha, bu herifler şimdi beni dövecek, bari iç odadaki boş av tüfeğine ulaşacak kadar zaman bulabilsem” diye düşünürken en iri kıyım olanı öne çıkıp:

  • Bey, İdiris bize gonuştuğunuzu annattı.  Aha bu Yusuf da gavede iradyoda duymuş bu paten gonusunu.  Hadi paten alak alak da, bize biraz indirim yap.  Çor çocuğumuz var.  Altı ay  bu biciden ekmek yiyok.  Öbür altı ay da gaynamış darıyınan, haşlanmış nohudunan evi zor geçindiriyok.  Yap bi gozellik bu gardaşlarına be ağam!

İçimdeki korkunun yerini ani bir sevinç aldı.  Babacan bir tavırla:

 

  • Bi daha beni evimde rahatsız etmeyin!  Alın şu kartımı,  öğlenden sonra yazıhaneme gelin.  Ha bak, kırka imza atacaksınız, tamam mı!  diyerek hepsini savdım.

 “Allah razı olsun…..”  benzeri dualar mırıldanarak tablalarının başına gittiler.  Şimdilerde bicicilerin sayıları binleri bulmuş durumda, biz de onları yıllardır kesiyoruz ha kesiyoruz!  

Yaaaa, Birnur kardeşim, işte böyleyken böyle!  Şirketin yarı ortağı ağabeyciğine şimdi bunları anlatsan, sana kesin “Valla iftira, yok böyle bir şey!” diyecektir.  Eh, her yıl bici biciden kazandığı milyon dolarları seninle paylaşacak değil ya!  Haa, ispat isterse ekteki fotoğrafları gösterirsin, artık her adımda bir bicici var bu memlekette, hepsi de “paten” parası ödüyor bize.

Sevgiler,

Adil abin, 29 Eylül 2013, Adana

fotoğraf 5(1)

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

Her yazı okuyanda tamamlanır derler. 
Ister makale olsun ister roman isterse ders kitabı. 
Yani her yayınlanan yazı eksiktir gaslında , anlamına. 
Okurun beyenmediği satırlar silinir kendiliğinden.  
Beğendikleri ise çoğalır . Yeni fikirler oluşturur.
Yeni yapıtlar çıkartır ortaya. 

Mevlana demiş ya , sen istediğin kadar konuş
Anlattığın karşındakinin dağarcığı kadardır diye. 

Bazan sen az anlatırsın , karşındaki onu çoğaltır
Satır aralarını okur , kendi dağarcığını katar…
Sen bir söylersin , o “on” anlar , bin anlar…

Bazan günlerce konuşursun , yazarsın , dertlenirsin hatta ağlarsın…
Bazı yanlışlara dikkati çekmek istersin , çırpınır durursun
Bir de bakarsın ki ya da biri öyle bir lâf eder ki ; bir arpa boyu bile yol alamamışsın !
Artık bu algı eksikliği midir , körü körüne taraf tutmak mıdır , ihtiras mıdır , inat mıdır
bir türlü çözemezsin. 
Dönüp bakarsın cümlelerine , 
sorarsın etrafındakilere:
“Şu yazılanlarda anlaşılmayan bir taraf var mı ” diye
Malum önce hatayı kendinde aramalısın !

Halbuki çok basitir söylediğim :
1-Iyi insan vasıflarını taşımak çok önemlidir ,
2-Torpilin olduğu yerde kriterin anlamı yoktur, 
3-ileri yaşlardaki torpiller kişilik zaafiyetinden  kaynaklanır ,
4-Jürilerin ayarlanması yanlıştır , 
5-Ülkemizde ve hacettepe’de kayırmacılık çok artmıştır , 
6-Üniversitemizde ikilik , üçlük , dörtlük bölünmeler vardır , bunun sebebi yeni yönetimdir,
7-Kurulların , dekanlığın , ve hatta idaredeki birkaç kişinin esamesi okunmuyor, 
8-Üniversitemizin idaresi , rektörümüzün etrafındaki birkaç kişidedir ,
9-Bunların içinde HACETTEPELİ yoktur , 
10-Tarikatların , cemaatların uhreviyatla uğraşmaları gerekir ,

Merakım şudur ; ülkemizde indeksi en üst düzeyde olan yayınların
Getirisi nedir? Bilim duvarındaki tuğlaların kaçında payımız vardır. 

Epidemiyolojik araştırmalar , toplum sağlığını ilgilendiren ve sağlık açısından getirisi
değerlendirilmeyecek kadar üst düzeyde olan araştırmalardır. 
Ama burada devletin katkısı çok önemlidir. 
Rahmetli hocam , merhum Prof. Dr. İzzettin Barış bu işi başarmıştır. 
Ama örneğin Dilovası’nda neler olduğu en azından benim meçhulümdür. 
Oradaki araştırmacının başına neler gelmiştir ? Neden gelmiştir? Bilmiyorum. 

Laboratuar şartlarında yapılan araştırmalar söz konusu olunca
Şartlar değişir. 
ara maddeleri dışardan ithal edilerek üretilen bir mal nasıl pahalıya patlıyorsa ,
nasıl kâr marjı düşük oluyorsa hatta zarar bile söz konusu ise…
Sonucu , hiçbir şeye yaramayan daha doğrusu sadece
akademik ünvanların gelmesine yararlı olan araştırmaların da 
ekonomik zararlara ve hayvan katliamlarına yol açtıkları bir gerçektir. 
H indeksi veya “yayın sayısı/h indeksi” , veya daha kalitelisi
ne olursa olsun , o yayının katkısı ne olmuştur? Neyi değiştirmiştir?
Şimdi bazıları diyecek ki 
Her araştırma o konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. 
Daha sonraki araştırmaya önayak olur. 
Öğrencilere araştırma yapılmasını öğretir , heveslendirir…
Doğrudur. 

Ülkemiz araştırmaya ne kadar para ayırmaktadır ?
Özel sektör ne ayırmaktadır ?

Boşverin. Şu kriterleri öyle zorlaştırın ki kimse öğretim üyesi olamasın. 
Zaten bir değerimiz de kalmadı bu ülkede. 

Geri kalmış fakir ülkelerde gerçek bilimsel araştırma olmaz ,olamaz. 

Eğitimi 4-4-4 ile düzenlenen , dini eğitime gereğinden fazla önem veren  , 
her açıdan dışa bağımlı olan ülkelerde gerçek bilimsel araştırma yapılamaz. 
Yapılsa bile bir fayda sağlamaz , bir kâr sağlamaz. Bir üretime dönemez. 
Yapılmışsa bana örnek gösterin. 
Tek tük olabilir örneğin Haberal’ın  soğuk iskemi süresini değiştiren ve bu sonuca bağlı olarak cerrahi tavır değişikliğine gidilen araştırması vardır. 
Belki daha da vardır ama bunlar sporadiktir. 
Araştırma ünvan yükseltmek için yapıldığında , ancak ünvan yükseltir başka işe yaramaz. 
Aaraştırma kişinin yaşam tarzı olduğunda önemlidir. 
Hayatını o konuya vakfettiğinde önemlidir. 

Eğitilmiş insanların itilip kakıldığı ülkelerde bırakın araştırmayı doğru dürüst meslek bile icra edilemez. 
Anlayana sivrisinek saz
Anlamayana davul zurna az. 

DR. ZAFER ÖNER