


ADANA’DA BİR KÖRESE (FAYTON)







GEMASU
Yazının başlığını okuyunca eminim “Gemasu da ne ya?” demişsinizdir, zira ben de ilk duyduğumda: “Gemasu da neyin nesi kızım?” diye sormuştum, karşımdaki genç kıza.
Gecikmeli olarak da olsa, kış geldi ya, kendime kalınca bir kumaştan dikilmiş gömlek almak için çarşıya çıkmıştım o gün. O tuhafiyeci senin bu mağaza benim, derken bir tanesinde bir gömlek beğendim. Kasada para öderken kasiyer kıza sordum aynı soruyu.
“Gemasu yani ‘Gömlek Markası Söküm Uzmanı’nın kısaltılmışı” dedi kız, gülümseyerek.
“Buyuuur?” diyebildim ancak. “Cehaletime ver ama yine anlayamadım”.
“Yani amcacım, gömleğin içinde, enseye yakın yere dikilmiş bunun gibi sert etiketler var ya,
hani marka, yıkama talimatı, kaç numara olduğu gibi bilgiler içeren bez parçaları? İşte bunlar bazı müşterilerin cildini tahriş ediyor diye istek üzerine uzmana gönderip onları söktürüyoruz. Pantolon paçası kısalttırılır ya, bu da onun gibi bir şey işte ve de ücretsiz hizmetimiz bu.”
Duyduklarımı tabi ki anlamıştım ama kulaklarıma inanamamıştım! Demek ki bu etiketlerden nefret eden benim gibi nice insanlar daha varmış bu dünyada!
“Nerde bu Gemarkasu? Sen bana onu söyle, ben kendim yaptırırım kızım”.
“Gemarkasu değil amcacım, Gemasu. Dışarıya çıkınca sola dön, ilk soldan gir, sağdan ya üçüncü ya da dördüncü dükkan. Küçük bir yer. Kime sorsan gösterir. Hem tabelası da var zaten”.
Benim çözüm aradığım bir konuda iş kurmayı akıl eden bu şahsı tanımak ve bizzat onu tebrik etmek istiyordum. Aldığım gömleği paket bile yaptırmadan poşete attırıp çıktım mağazadan. Adının “Burhan” olduğunu sonradan öğreneceğim “etiket söküm uzmanı”nın dükkanını bulmam zor olmadı. Berber dükkanı ile büfe arasına sıkışmış daracık dükkanının önüne otururken buldum kendisini.
Selam faslından sonra bitişikteki büfeden birer çay söyledi. Oturduğu tahta sandalyeyi bana ikram etti, kendisi büfenin önünden mavi bir plastik tabure çekti oturdu. Benim gibi, ya yetmiş veya yetmişine merdiven dayamış bir yaşta olmalıydı, ama itiraf etmeliyim ki saçları benimkinin en az iki misliydi. Oturduğu yeri değiştirmesi sonucu gözlerine girmekte olan güneş ışığını engellemek için boştaki elini alnına şapka siperliği gibi dayadı ve yüzünde beliren hafif bir gülümseme ile;
“Hava güzel, mola verdim kendime, üstelik içeriye iki kişi zor sığarız” gibi dükkan önü molası hakkında kısa bir açıklama yaptı. Dayanamadım, hemen sordum;
“Nereden aklınıza geldi bu işi meslek haline getirmek Burhan Bey?”
“Önce bana Bey demeyi bırakın lütfen. Emekli öğretmenim. Herkes Burhan Hoca der bana. İkincisi, bu soruyu bana soran, Allah bilir ya, belki de bininci kişisinizdir. Kısaca anlatayım, emekli olduktan sonra vakit geçirecek bir meşgale arıyordum kendime. Birgün kızımın bana hediye olarak aldığı gömleğin ense etiketini sökmek için ipliklerini keserken kazara gömleği de kestim. Çok üzüldüm ama çok! Fakat o anda da kafamda bir şimşek çaktı. Müşterilerinin çoğuna azap çektirme pahasına da olsa, birçok gömlek üreticisi bu zımpara kağıdı gibi etiketleri gömleğin ensesine dikmekten vazgeçmiyorlardı bir türlü. İnsanları bu işkenceden kurtarmalıydım. İşte bu ucuz dükkanı buldum, el ilanı bastırıp civardaki her yere dağıttım. İlk günler insanlar meraktan gelip etiket söktürdülerse de daha sonra mağazalar da iş göndermeye başladı. Önce karşıdaki terzi benim böyle bir işi başlatmamdan hoşnut olmadı ama daha sonra baktı ki çok ucuza çalışıyorum ve de kendi ekmeğini engelleyecek tamirat işleri filan da yapmıyorum, o da bana müşteri göndermeye başladı.” Eliye içerisini göstererek “bak iki de yardımcı aldım yanıma, günde birkaç saat bana yardım ediyorlar.”
Eğilip kapıdan içeriye baktım. İki genç kız ellerindeki jiletlerle gömleklerdeki etiketlerin ipilerini kesmeye çalışıyorlardı. “Talebe bunlar” dedi Burhan hoca, “hem ben yorulmuyorum, hem de onların harçlığı çıkıyor”.
“Bir etiketi kaça söküyorsunuz hocam?” diye sordum.
“Valla” dedi, “ilk günler tanesi bir lira idi ama baktım arada uyanıklar var, etiketine göre ücret uygulamaya başladım.”
“Anlamadım, nasıl yani?”
“Nasıl olacak, bazı uyanıklar eski gömleklerindeki etiketlerin dikişlerinin üzerinden defalarca geçecek şekilde yeniden dikiş attırıp bana getiriyorlar. Gömleğe zarar vermeden sökersen mesele yok, ki bu çok zor, ama gömleğe zarar verirsen ya yeni gömlek alıp vereceksin ya da parası ödeyeceksin.”
“Peki işler nasıl gidiyor hoca?”
“İyidir, iyidir…”
“Helal olsun adama be” dedim içimden, “hiç yoktan bir iş yaratmış kendisine”.
Biz çayları yudumlarken içerideki kızların bir tanesine uzattığı gömleğim marka etiketi itina ile sökülmüş olarak hemen geri geldi.
“Borcum?”
“Seninki standart, bir lira yeter.”
Uzattığım elli lira için “Oooo, bozamam, verme kalsın.” dedi.
“Bir dakika hocam” dedim ve parayı bozdurmak için bitişikteki büfenin önüne gittim. Konuşmalarımız büfeden duyuluyor olmalıydı ki, parayı bozmakta olan büfeci genç:
“Ne iyisi abi ya… Başlangıçta hakikaten işi iyiydi. Ne yalan söyleyim ben bile kıskandım, ama daha sonra konfeksiyoncular uyandı, etiketleri gömleklerin eteklerine dikmeye başladılar. Bazıları da markalarını örgü olarak yapıyorlar artık; istesen de sökemezsin. Ama bu Burhan hoca var ya Burhan hoca…. Cennetlik valla abi.”
“Niye ki?”
“Abi bu adam hem para kazanırken hem şimdiki gibi zarar ederken kaç tane fakir talebeye yardım etti biliyor musun? ‘Dükkan iş yapmıyor kapat artık hoca’ diyorum, dinlemiyor. İçtiği çaydan para almayım diyorum, onu da kabul etmiyor. Neyse, ben de yanına gelen bütün çocuklara tost filan ikram ediyorum, bazılarını da laf olsun diye hafta sonu büfede çalıştırıyorum. Yani beni de yardımsever etti sonunda!”
Bir lirayı uzatırken;
“Hocam, şu kartvizitimi al çocuklara ver, birşeye ihtiyaçları olursa çekinmeden beni arasınlar” dedim, o an onlara başka nasıl yardımcı olabileceğimi kestiremeyerek.
Koyu kahverengi gözlerinde beliren nemlenmenin parlattığı bakışlarıyla;
“Bu hastalık benden büfeciye, ondan da sana bulaşmış olmalı herhalde”dedi.
“Evet hocam,” dedim, “keşke bütün bulaşıcı hastalıklar böyle olsa! Görüşmek üzere..”
Adil Karcı – 03.01.2016
O R T A V E L İ S E Y I L L A R I
Tarsus Koleji’nde yatılı bir öğrencinin yaşamı
1957-1965 yılları arasında Tarsus Amerikan Koleji’nde okudum…
Bu bölümde, bizi bulunduğumuz tüm diğer ortamlardan daha fazla yoğuran okulumuzu ve biz öğrencileri veriyorum.
K a m p ü s ü n b i r r e s m i
Aşağıda, okulumuzdaki mekânlar ile bu mekânları dolduran biz öğ-renciler yer almakta.
Okula giderken
Yanık yağ kokusundan (imalathaneden mi geliyordu, neydi?) yüzümüzü ekşiterek geçtiğimiz sokağın sonunda okulumuzun demir kapısı görünür-dü.
Demir kapıdan girdiğimizde…
Demir kapıdan girdiğimizde sağda -içerisi küf kokan- kapıcı dairesi, bazen de odanın yanı başında koca göbeğiyle Hüseyin Ağa (nam-ı diğer
ikinci müdür), saygın Ahmet Ağa ya da çelimsiz İbrahim görünürdü.
İngilizce dil ve Amerikan edebiyatı hocamız Bloomer (bluımır) yaklaşık olarak ‘saygınlık’ anlamına gelen dignity’yi bize anlatırken, Ahmet Ağa’da dignity olduğunu, koca göbekli Hüseyin Ağa ile çelimsiz İbrahim’de ise olmadığını söylemişti.
(Bu anlatı iyi ve kötü taraflarıyla bir Amerikan öğretme biçimiy-di.)
Ben son sınıftayken 17 yıldır okulumuzun kapısını beklemekte olan Hüseyin Ağa’ya öğrenciler ‘ikinci müdür’ payesini vermişlerdi.
Yemekhane
Girişin hemen ilerisinde, solda alt katta, günün en güzel saatini geçirdiğimiz -ileride geniş biçimde vereceğim- yemekhane vardı.
Study Hall (stadi hol)
(liselilerin çalışma salonu)
Üst katta da Study Hall:
Geceleri floresan lambalarıyla ışıl ışıl,
manatırın (etüd bakanının) dirayet ya da dirayetsizliğine bağlı olarak öğrencilerin ders çalıştığı ya da dalga geçtiği,
erkekliğini kanıtlamak isteyen manatırın (etüd başkanının) konuşan öğ-renciye ‘kesik attığı’ (posta koyduğu) Study Hall…
Sıra kapaklarında çıplak resimler
Çok kez sıra kapaklarımızın iç yüzünde çıplak kadın resimleri olurdu.
Müdür yardımcımız Stone “Sıranızda annenizin yüzünü kızartacak (that would bring the blush on your mother’s cheek)resimler olmasın” dediğini hatırlarım. Söyleyişinden derdiniz ki hiç genç olmamıştı.
Anahtar zinciri
Sıra kilidinin anahtarının asılı olduğu zinciri gururla pantolonumuza
takardık. Üniformamızdı sanki…
Sıra kilidini fırlatanlar
Kimi zaman bir öğrenci (genelde Lise 1 öğrencisi) arkadaşını fena halde kızdırır, kızdırılan öğrenci ise çok kez öfkeden kendini kaybetmiş halde sıra kilidini kızdıran arkadaşının üzerine fırlatırdı. Demir kilit değecek olsa kişiye ciddi zarar verebilirdi.
Bu aşırı kızdırma nedendi? Araştırmaya değer…
***
Amerikalı öğretmenlerimizin lojmanları
Yemekhane ve Study Hall’ün yer aldığı binanın ilerisinde, solda, Amerikalı evli öğretmenlerin kaldığı lojmanlarvardı. Bu lojmanlardaki hayat pek ilgimizi çekmezdi. T. S. Eliot (eliyıt)’ın dizesiyle “They lived in a world that did not touch us.” (Bize değmeyen bir dünyada yaşarlardı.) Bekâr öğretmenler ise yatakhane hocası olarak görevlendirilirdi.
Stickler (stiklır)
İleride sağda okulumuzun simgesi olan Stickler binası yükselirdi.
(‘inatçı, sebatkâr’ anlamını taşıyan stickler sözcüğünün belki de ‘stick to’ ile akrabalığı vardır.)
Stickler’la ilgili olarak Wikipedia’da şu bilgi yer almakta:
“TAC’nin simgesi olan Stickler binasının inşasına Mr. Vanderpool adlı Amerikan vatandaşının 10.000 dolarlık bağışıyla başlanır. Bina 1911’de tamamlanır. Bina ‘Stickler adını Mrs. Vanderpool’un annesinden alır.”
‘İnatçı ve sebatkâr’ olan, Stickler’ın yapımını inatla sürdürenler midir, sürekli gelişen binanın kendisi mi, bilemiyoruz.
Stickler 1911’de yapıldığında Tarsus’un en yüksek binası olup, günü-
müzde de tüm azameti ve farklı mimarisiyle yükselmektedir.
Stickler’ın bodrumunda (basement) tek potalı basket alanı, bir güreş minderi, bir ping pong masası ve tahta üzerine çalışmak isteyenler için küçük bir atölye (workshop)
birinci katta öğrencilerin toplandığı auditorium (oditoriyım),
ikinci katta sınıflar
üst katlarda ise liselilerin yatakhanesi bulunmaktaydı.
Friendship Hall (frendşip hol)
Hazırlık ve Orta 1 yıllarımızın geçtiği, kışın üşüdüğümüz, ayaklarımızı yıkarken donduğumuz ve çatısı altında sessiz sedasız ergenliğe geçtiğimiz binaydı Friendship Hall.
Sonradan bitişiğinde, koca Maynard’ın (meynırd) adını taşıyan Maynard Hall yer alacaktı.
Kütüphane
On bin kadar kitabıyla o yıllarda Çukurova’nın en zengin kütüphanesi olduğu söylenen kütüphanemizi Mrs. Maynard yönetirdi. Ödünç almayı düşündüğümüz kitaplar hakkında ondan bilgi alırdık.
Mrs. Maynard’ın kütüphanedeki bütün kitapları okuduğu söylense de o sadece bütün kitaplar hakkında bilgi edinmiş olduğunu söylerdi.
Benim sorunum, konuşmalardan dolayı burada kitap okuyamayışımdı. Kütüphanede sessizlik olmasını, sessizliği sağlayacak birinin bulunmasını ne kadar isterdim…
(‘yiten boş vakitlerim’yazısına bakınız.)
Futbol sahası
Zaman zaman bir öğrenci gözüne kestirdiği birini futbol sahasına, dö-
vüşmeye davet ederdi.
Başka mekânlar da vardı; ben bunları yazdım.
O k u l u m u z d a …
Soğuk su, soğuk odalar
İyi bir okul olarak bilinen okulumuzun tuvaletlerinde tuvalet kağıdı olmadığı gibi çeşmelerden sıcak su da akmıyordu. (Gerçi 1957’de çeşmelerden sıcak su aktığı yerlere pek rastlanmazdı da.)
Kışın o buz gibi suyla ayaklarımızı yıkardık. Ya da itiraf edeyim ki ben çok kez yıkamazdım. Ayaklarını yıkayan arkadaşlarımı dehşet ve hayranlıkla izlerdim.
Ancak sıcak su olmayışında bir tuhaflık görmezdik.
Yatakhane ve Study Hall /stadi hol/ (liselilerin ders çalışma salonu) ısıtılmıyordu. Study Hall’ün kışın ısınması onlarca vücut ısısının orayı ısıtmasıyla olurdu… Diyelim bir kış sabahı birkaç arkadaş Study Hall’e ders çalışmaya gelsek kendi paltolarımızla ısınabildiğimiz kadar ısınabiliyorduk.
Palto deyince ilginç bir olay: ‘Lili’ arkadaşımız Basement’ta (bodrum) paltoyla basket oynadıklarını (!) söylemişti.
Ancak bu yerlerin soğuk olmasında bir tuhaflık görmezdik.
Yüz kişiye tek tuvalet
Stickler’da yatan yüz kadar liseli için tek bir tuvalet vardı, ancak bunda da bir tuhaflık görmezdik.
(Fakat sabahları birisi tuvaleti büyük abdest için kullanır ve tuvaletin önünde bir kuyruk oluşursa, içerideki arkadaş ağır bir dille, bazen küfürle kınanırdı…)
Daha sonra, ikinci bir tuvalet için bakanlıktan izin alınamadığını, bunun da misyoner okulları kapatma siyasetiyle ilgili olduğunu duyacaktım.
Yemekhanede…
Okulumuzda zaman zaman görülen açık ya da örtülü ‘baskın çıkma’ çabalarından uzak, bir kardeşlik havası eserdi yemekhanede. Yemek birlik ve beraberliği sağlıyordu.
Yemekhaneye saat 12’de orta kısım öğrencileri, yarımda ise açlığa karşı daha dayanıklı olduğu düşünülen liseliler girer, aynı şekilde akşam 5:30’da orta kısım öğrencileri, 6’da liseliler girerdi.
Yemek yenirdi.
Orta kısmın yemekten sonra ve liselilerin yemekten önce görevleri vardı.
Hatırladığım kadarıyla orta sınıflardan Hazırlık ve Orta 1 öğrencileri yemekten sonra kirli tabakları mutfağa taşır ve masayı silerdi. Böylece masa liseli ağabeyleri için yarı yarıya hazır olurdu.
Lise öğrencilerine gelince, aynı masada oturanlardan her biri haftanın belli bir günü arkadaşları gelmeden masayı kurar, tabakları, çatal bıçağı masaya taşırdı.
Kişi masayı kurma görevini unutmuşsa o gün ve ertesi gün masayı kurması gerekirdi… İhmali cezasız kalmadığından arkadaşları ona kızmaz, gülerlerdi. Unutan kişi de kendisine verilen cezayı aşırı bulmaz, sistem kimse incinmeden yürürdü.
Görüleceği gibi, orta kısım öğrencileri arasında küçük-büyük ayırımı varken lise öğrencileri arasında bu ayırım yoktu. Büyüme nisbî eşitliği getiriyordu.
Öğretmenler yemeklerini öğrencilerle aynı masada yer, zaman zaman bir öğretmen masamıza konuk olurdu. Bunun yararı bir yandan öğretmenin insani yönünü öğrencilere, bir yandan da öğrencilerin insani yönünü konuk öğretmene göstermesiydi.
Hatırlıyorum, sistemi bizimkine benzeyen Darüşşafaka Lisesi’nde öğretmenler yemeklerini ayrı masalarda yerlerdi. Bu bizdekinden ne ka-
dar farklıydı!
Yemekteki güzelliklerden biri zaman zaman bir masadan yükselen ve okulumuza duyduğumuz sevgiyi dile getiren ‘bombalaki’ydi:
Bombalaki bombalaki bom bom bom!
Tarsus Tarsus zım zım zım!
Kolej, kolej!!
Çınlayan sesiyle yemekhanenin uğultusu üzerinde yükselen bomba-laki masalarda hafif bir tebessüm ve saygıyla dinlenirdi.
Yemeklerden şikâyetlerimiz
Yemeklerden şikâyetlerimiz olmuyor değildi. Bir tanesi yemeklerden zaman zaman ‘yabancı madde’ çıkmasıydı. Güler, “Maden Tarama Enstitüsü’ne gönderelim” derdik…
Bir skeç
Yemeklerdenşikâyetimizin bir skeçte dile getirildiğini hatırlıyorum.
Arkadaşlar tarafından yazılmış olan ve bir lokantada geçen skeçte bir müşteri tabağından yılan çıktığını görünce bir hışımla masadan kalkar ve diğer müşteriler onu izler, fakat son müşteri kendi tabağını bitirmekle kalmaz, diğer tabaklardaki yemekleri de yer, bitirir.
Biri ona “Sende mide yok mu, kardeşim!” deyince de iştahlı müşteri (İbrahim Paksoy) “Sayın kardeşim, mide yok değil de ben Tarsus Amerikan Koleji mezunuyum!” der.
Demokrat müdürümüz Mr. Maynard bu söze yürekten gülmüş ve skeçi alkışlamıştı.
Ancak okulumuzdan şikâyetlerimiz olsa da, İngiliz’in “…but we love our queen” (ama kraliçemizi seviyoruz) demesi gibi biz de sevgimizi bombalaki ile dile getiriyorduk.
‘Ekstralar’ ve birbirimize güven
Diyelim yemekten sonra meyve olarak mandalina verilsin ve herkes mandalinasını aldıktan sonra bir tane (ekstra) artmış olsun. Birimiz bir numara tutar ve bu numarayı bilen ekstrayı (mandalinayı) alırdı. Numara bir yere yazılabildiği gibi yazılmayabilirdi de. Bu durumda numarayı tutan kişinin doğruyu söylediğine inanılırdı. Tabii ki bu güven kötüye kullanılmazdı. Kötüye kullanan varsa herhalde çok nadirdi.
Bana gelince, utanarak söyleyim ki yaptığım şuydu:
Beş numaranın her birini kalemi elime bastırarak yazıyormuşum gibi yapar, ama yazmazdım. Sonra da bana ekstrayı kazandıracak olan altıncı numarayı kalemi hiç bastırmadan yazıverirdim.
Bunun sonucu olarak, arkadaşlarım yazmadığım beş numarayı teker
teker söyler, ancak bastırmadan yazıverdiğim altıncı numarayı söyle-
mezlerdi. Söylemedikleri ve bana kalan numara banaekstra’yı kazandı-
rırdı.
Peki bir ekstra için bu yapılır mıydı? Sanırım bana bunu yaptıran biraz da hünerimi kullanma isteğiydi.
Hünerimizi sergilemek
Burada ahlakçılığa soyunup hünerlerin ne amaçla kullanılması gerek-tiğine dair birkaç söz söylemek istiyorum:
Kaç general hünerini sergilemekuğrunaelindeki kuvveti ‘olmayacak yerlere’ sürmüş,
kaç politikacı hünerini kanıtlamak için piyonlarını feda etmiştir?
Düşüncem, her ne kadar insan olarak ‘hünerimizi gösterme’ eğiliminde olsak da
hünerimizi yararlı şeyler yapmada kullanmamız gerektiği,
insanları mağdur etme pahasına kullanmanın ise yanlış olduğudur.
Sınıf hiyerarşisi (üst sınıfların ayrıcalığı)
Abiler gelince…
Diyelim basket oynuyorsak, üst sınıflardan abilerimiz geldiğinde sahayı onlara bırakmamız gerekirdi. Can sıksa da recon böyleydi.
Arkadaşımız Lili anlatmıştı: Kendi ve arkadaşları, abiler geldikçe basket sahasını onlara bırakmak zorunda kaldıklarını müdüre söyledik-lerinde, müdürümüz geleneğe ilişmeden “Sizin de sıranız gelecek” demişti.
Abi’nin saygınlığını koruması
Bir abinin, kendisine olan saygısız bir söz ya da davranışından dolayı alt sınıftan bir öğrenciye tokat attığı olurdu. Bu, küçük öğrenciye kızdığından olabildiği gibi, saygısızlık görüntüsü karşısında kendi saygınlığını korumakiçinde olabilirdi. Çünkü onurunu gerekirse bir tokatla koruyamayan ‘abi’ arkadaşları arasında gözle görülür bir saygı erozyonuna uğrardı.
“Han mı lan burası?”
Lise 1’den bir öğrenci Study Hall’a girerken kapıyı kapamazsa üst sınıftan bir öğrencinin ona “Han mı lan burası?” demesi olağandı. Lise 1 öğrencisi ise bu uyarıyı normal sayar, dönüp kapıyı kapardı.
‘Ezber bozan’ bir basket maçı
1958-59 ders yılıydı. Biz orta 1’deydik. Orta 3’ün basket takımı ağabeyleri olan lise 3’ün basket takımıyla bir maç yapmıştı. Bu maçta ‘düşünülemeyecek’ olan olmuş, Orta 3’ün basket takımı kendilerinden üç sınıf üstte olan ağabeylerini yenmişti! Sınıf hiyerarşisinin önemli olduğu okulumuzda yer yerinden oynamış, arkadaşlar “Okul tarihine geçecek bir
gün” demişlerdi.
***
Kavgalar
Kızların olmadığı okulumuzda ilişkiler nispeten sertti ve kavgalar olurdu.
Ve maalesef orman kanunu büyük ölçüde geçerliydi.
Kavga gücü olmayanlar bir şeye karışmadıkları sürece, hele de birilerinin himayesine girmişlerse, gül gibi yaşayabilirlerdi. Gerçi buna ot gibi yaşamak da denebilirdi, ama ne yapsınlardı…
Ehl-i vicdana gelince, kavga gücüne sahip olmasalar da haksızlıklara karşı seslerini yükseltmekten kendilerini alamaz, başlarını belaya sokar-lardı.
Bir İngiliz şairinin şu dizesini şöyle anımsıyorum:
Onlar için [bir başkasının üzüntüsü] üzüntüdür ve bırakmaz rahat bir nefes almayı
(…misery is misery and will not let him rest)
Zorbalık
Akşam mütalaasında hakaretini kaldırmayan öğrencinin üstüne yürüyen kavga gücü yüksek bir manatır (etüd başkanı) hatırlıyorum.
Hakaret ettiği öğrenci bırakın “Babandır” demeyi “Düzgün konuş” dese, bu manatır sözü söyleyenin üzerine yürürdü…
‘Cevap verene’ gelince ‘kavgaca zayıfsa’ (zaten güçlü olsa hakarete uğramazdı da)
araya giren de olmazsa yediği dayak bir şey değil, dayağı milletin içinde yemek ağır gelirdi.
İşin acı tarafı, yazılı olmayan kurallara göre manatır idareye şikâyet edilemeyişiydi. Recon böyleydi.
spor ve kol faaliyetleri
Öğrenci neden spora ve kol faaliyetine yönlendirilmezdi?
Sporun, fazla enerjinin atılmasını sağlayarak kişiye denge kazandırması ve saldırganlığı azaltması (ve diğer yararları) nedeniyle ihmal edilmemesi gerektiği kabul edilmekteyken, neden tüm öğrenciler spor dallarından birine yönlendirilmezdi?
Koca Maynard, o ahlak abidesi müdürümüz, notlarımız ne kadar iyi olursa olsun, kol faaliyetlerine katılmıyorsak iyi bir eğitim almış olmayacağımızı söylerdi… O zaman tüm öğrencilerin kol faaliyetlerine (ve spora) yönlendirilmemesinin nedeni neydi? Yönlendirmenin çocuğun özgürlüğüne müdahale olarak görülmesi mi?
Bir kovboy filminde ‘müdahalesizlik’
Bir kovboy filminde yer alan aşağıdaki sahnede, Amerikan kültüründeki
‘müdahalesizliğin’ uçta bir örneğini görmekteyiz:
İki kovboy uykudadır. Bir ara biri gözünü açar ve karşıda birisinin silahını arkadaşına doğrultmuş olduğunu görür, ancak istifini bozmaz. Arkadaşı ise son anda tehlikeyi görür ve silahını ateşler.
Arkadaşına neden kendisini dürtmediğini sorar. Soğukkanlı arkadaşı “O senin meselendi” der…
Amerika’da özgürlük anlayışı ve yüksek suç oranı
Amerikan kültüründe özgürlük ve bağımsızlık sevdasının bir sonucu olarak pek çok Amerikalı silah alımının serbest bırakılması gerektiğini düşünmektedir. Onlara göre, silah alımının serbest olması bunun doğura- cağı kötü sonuçlara değmektedir.
***
Takıma girme arzusu
Bir Amerikan reklamındaydı galiba, şu söz geçiyordu:
“Show me a boy that never wanted to be a rock star, and I will show you a liar!”
(Bana hiç rock /râk/ yıldızı olmak istememiş bir delikanlı göster, sana bir yalancı göstereyim!)
Öğrencinin ‘takıma girme’ arzusu ile ilgili olarak da aynı şeyi söyleyebiliriz:
Bana, hiç ‘takıma girmek’ istememiş birini gösterin, size bir yalancı göstereyim!
Ben de, önce futbol, sonra da voleybol takımına girmek istemiştim; olmamıştı. Bu bende ukde olmuştu.
Ancak ukdelerin ağır sonuçları olabilmekte. Derler ki Nixon’ın futbol takımına giremeyişinin bedelini Amerika, dolayısıyla dünya ödemiştir… Ben de ukdeme kendi çapımda bir bedel ödemiştim.
Takıma girmeyle ilgili bir nokta da:
Beni hayrete düşüren, kardeşim Co ve sınıf arkadaşım Serhan başta olmak üzere, takıma girmek isteseler ‘su içinde’ girebilecek kadar popüler olan öğrencilerin sporun dışında kalmış, sporun dışında kalmayı seçmiş olmalarıdır. Belki de spor ihtiyacı herkeste bende olduğu kadar güçlü değildi…
Yiten boş vakitlerim…
Okulda önemli bir sorunum ders bitiminden sonraki bir buçuk saati değerlendirememekti.
Derslerden sonra sporcular sporlarında, diğer öğrenciler farklı etkinliklerindedirler. Benim mütevazı istediğim ise, kitap okuyabilmek. Bunu yapabileceğim yerler de Study Hall ve kütüphane… Gel gelelim bu yerlerde konuşma olduğundan kitap okuyamıyordum.
Hayatın çok kez bir odada geçtiği köylerde ev halkı konuşurken çocukların ders çalışabildiğini duymuştum. Bu beceriyi kazanmak için neler vermezdim…
Ve işte yiten sayısız zaman dilimlerim…
Ö Ğ R E T M E N L E R İ M İ Z
T ü r k ö ğ r e t m e n l e r i m i z
50 yıl sonra anıları taptaze!
üç asımız
Türk öğretmenlerden ‘üç asımız’ vardı: Ömer Bey, İbrahim Bey ve Haydar Göfer.
Okulumuzun bu üç ası
benim sekiz yılımda (1957-1965) olduğu gibi
benden önce hala oğlunun sekiz yılında (1948-1955)
ve benim 1965’teki mezuniyetimi izleyen yıllarda
varlıklarını sürdürmüşlerdir.
(Bu istikrardı! Ancak ‘istikrar’ın pahası’ ile ilgili olarak, ‘Ekler’ bölümündeki ‘Orta ve Lise’ ekine bakınız.)
***
Üç asımızdan Ömer Bey’le başlayacak olursam:
Ö m e r B e y
(Coğrafya hocamız)
En çok sevdiğim öğretmenimiz, kendisinden ‘müteaddit defalar’ (birkaç kez) ikmale kaldığım Ömer Bey’di.
Kişiliği sihirli bir değnek gibi beni kendisine çekerdi. Sözlüye kalktığımda zayıf alacağımı bilsem de havadaki büyüyü hissederdim…
Ömer Bey’i ziyaret
Mezuniyetten sonra kaç kez ziyaretine gittim…
İlk gidişimde yemekten sonra sigara içmek için kıvranıyordum. Oğlu Nuri’ye “Sigara içsem olur mu?” diye sordum. Nuri “Pederi biliyorsun…” deyince içmedim tabii.
Sonradan Hoca, kardeşim Nisim’in de bulunduğu alt sınıflardan birine anlatmış:
“Çocuklar, benden müteaddit defalar (birkaç defa) ikmale kalan Leon Abiniz beni ziyarete geldi.”
“Gerçi biraz vakitsiz geldi ama…” diye de eklemiş o gevrek gülüşüy-le, yemek vakti geldiğimi kastederek.
Öğrenciler hocayı soru yağmuruna tutmuşlar:
“Yemek verdiniz mi hocam?”
“Tabii çocuklar, ‘Karnın aç mı’ dedim, ‘Açım’ dedi, yemek verdim.”
“Hocam, sigara içti mi yanınızda?”
“Yok çocuklar, içmedi.”
“Belki sigara içmiyordu hocam.”
Ancak gün gelecek Ömer Bey bana sigara tutacak, ben almak istemeyince de “Yoo, hep eskisi gibi mi olacak?” diye yürekten itiraz edecek, beni sigarayı almaya mecbur edecekti. Nerden nerye!..
Ben sigarayı almanın şokunu yaşarken Hoca tabiatıyla ateşi de tuttu. Ateşe doğru eğildim…
Bildiğim, tanıdığım dünya alt üst olmuştu!
hataları
Sevgili hocamın hatalarına gelince:
Kitapta yazılanı isterdi
Sınavlarda, kitapta yazılanı isterdi.
Bir defasında,
‘diğer’ i ‘diger’ diye telafuz edip soruya heybet katarak
“Güneydoğu Anadolu’nun diger madenleri nelerdir?” diye sormuştu.
(Anlaşılacağı gibi, kitapta Güney Anadolu’nun madenleri hakkında bilgi verildikten sonra ‘diğer madenler’ sıralanıyordu.)
Fesüphanallah! Sınıftan homurtular yükseldi, ama hocamızın ‘höt-lemesiyle’ kesildi.
Bir de İngiltere’de duymuş olduğum şu sınav sorusuna bakın:
“Şu bölgede bir demir-çelik fabrikası kurmak isteseniz bölgenin neresinde kurardınız? Neden?”
Bizdeki coğrafya sorularından farklı, değil mi?.. Gerçi bu soruya yanıt vermek için gelişmiş türde kitap ve harita gerekir de…
şehir nüfusları
Kitapta şehir nüfusları genelde altı, yedi haneliydi. Ancak sınavda kaç haneli olarak verebileceğimizi bilmiyorduk.
Bir defasında ben Hoca’ya şehir nüfuslarını kaç haneli verebileceği- mizi sormuş, ancak bakışından sorumu ‘münasebetsiz’ bulduğunu anla-
mıştım.
(Cevabı pek de belli olmayan bir soruyu münasebetsiz saymak o yıllarda öğretmenlerin başvurduğu bir yoldu. Belki hâlâ öyledir.)
Bir abimiz sınavda bir şehrin nüfusunu kitapta yazdığından bir fazla olarak vermiş, “Yengemin bir oğlu oldu da…” diye yazmıştı.
İdarenin nasıl karşıladığı bir yana, haklı bir espriydi.
Sınav hazırlamazdı
Tanık olduğum kadarıyla, hocamızın ikmal (bütünleme) sınavlarını bile önceden hazırlama alışkanlığı yoktu.
Bir defasında birkaç sınıfın Coğrafya ikmal sınavı birlikte yapılıyordu. Aramızda benden bir sene büyük olan Cengiz de vardı. Başından beri sınıf başkanlığı yapmış bu saygın arkadaşımız dua ediyordu.
Hocamız, yüzünde tebessüm, bir kitap istedi. Sayfaları çevire çevire beş soru yazdırdı. Cengiz’in ‘mukadderatı’, rastgele biçimde oluşan bu sınavla belirlenecekti…
Talaslılara karşı…
Hocamızın bir hatası da, başlarda Talas’lılara (lise 1’de kardeş okul Talas’tan bize katılanlara) karşı -notlara da yansıyan- olumsuz bir tavır içinde olmasıydı. Bu herhalde yabancı unsurları baştan hizaya getirmek içindi.
Geçen bunca yıldan sonra notlar aklımda değil de, bir defasında sınavdan diyelim 6 alan Ahmet Boyacıoğlu notuna itiraz etmiş, “Ben 8 bekliyordum” demişti… Hoca, sınavına bakacağını söylemiş, ancak bir sonraki derste “Kâğıdına baktım, notunu yanlış vermişim; notun 4’müş” demişti.
Doğrusu bu bir derebeyinin başına buyrukluğuydu ve bizimki gibi liberal sayılabilecek bir okulda bunu yapabilmek her babayiğidin harcı değildi… Hoca’nın bunu yaparken ortaya koyduğu özgüven ise bir hak a- rayışının önünü kesmişti.
Talaslı arkadaşım Ömer Cengiz de Hoca’nın Talaslılara karşı takındığı tavırdan şöyle yakınmıştı:
“Neydi o, gözler fıldır fıldır; bize nefes aldırmazdı. Jozef açıktan açığa dalga geçer, ona bir şey demezdi. Olmaz böyle şey bilader!”
Talaslı Sinan Bayraktaroğlu’nun ‘Ömer Bey’in Talaslılara ilk sınavda verdiği zayıf notlarla ilgili olarak yazdıkları da şöyle:
Bizden bir yıl önce gelen Talaslılar, ilk sınavla ilgili olarak,“Ağzı-ınızla kuş tutsanız hepiniz ya 4 ya da 3 alacaksınız, kendinizi buna hazırlayın” diye bizi uyarmışlardı. Bunun üzerine çok çalışmıştık ama söyledikleri aynen gerçekleşti.1
Tarsus’tan gelenlerin hepsi ilk yazılıdan 6 ve üstü geçer not alırken, biz Talas’lıların hemen hepsi 4 veya 3 almıştı. Tarsus’lular Ömer Ağa- nın Orta 3’ten eski öğrencileriydi.
Ömer Ağa yazılı sonuçlarını okuduktan sonra biz Talas’lılardan biri (sanırım Faruk Bozbey idi) ayağa kalkıp “Hocam, Talas’lıların hepsi kalıyor da Tarsus’luların hepsi geçiyor, bu nasıl oluyor,” diye durumu sorguladı. Buna Ömer Ağa’nın cevabı açık ve netti: “Çuklar, Talaslıların Coğrafyası zayıf oluyor; iyi yetişmemiş olarak bu okula geliyorlar.” 2
Yazarın notları:
(1) Sinan’ın yazdıkları abartılı da olsa genelde doğru.
(2) Sevgili hocam öyle dese de,
Talaslılara (ve biz Tarsuslulara) Orta 2’de ve Orta 3’te okutulan ve ezbere dayanan Ülkeler Coğrafyası ile Türkiye Coğrafyası’nın Lise 1’de okuduğumuzGenel Coğrafya ile fazlaca bir ilgisi yoktu.
Bu nedenle, Talas’lıların daha önce okuduları Coğrafya’nın Tarsus’ta okudukları Genel Coğrafyadaki başarılarını etkilemesi beklenemezdi.
Hatalarına karşın sevilirdi
“Biz isteriz Omar’ı”
Müdür yardımcılığının İbrahim Bey’e verileceğinin söylendiği ve Haydar Göfer’in “Ben hakkım olanı isterim” diye feryad ettiği günlerde ‘işin dalgasında’ olan biz öğrenciler şöyle bağırmıştık: “Ne İbo’yu ne Haydar’ı, biz isteriz Omar’ı”
Bunu söylerken Ömer Bey’i gördük.
Urfa’lı olan Ömer Bey el öptürmeyi sever, biz elini sıkmak için elimizi uzattığımızda elini çevirip öpülmek üzere verirdi. Biz de kuyruğa girerek bir eğlence havasında elini öptük. Rahmetlinin tebessümü yüzüne yayılmıştı…
Daha sonra, müdür yardımcılığıyla ilgili olarak derste “Yok ’cuklar, ben idareciliği istemem. Bana Yenice Lisesi’nde müdürlük teklif etmişlerdi; kabul etmedim” demişti.
“En iyi oynayan öğretmen kimdi?”
Öğretmenlerle öğrenciler basket ve voleybol maçları yapmışlardı. Öğrencilerin toplandığı ‘assembly’de sunucu “En iyi oynayan öğretmen kimdi?” diye sordu. Akla spor hocamız Horiuchi geliyordu. Ancak yüz göz hareketlerinden sunucunun farklı bir yanıt istediği anlaşılıyordu. “Ömer Bey” yanıtı alkışlanmıştı.
Ömer Bey’e özgü…
Futbol sohbetleri
Ömer Bey ders saatinin başında çoğunlukla futbol sohbeti yapardı.
Hocamız Fenerbahçe’liydi ve Fenerbahçe kazanmışsa sohbet uzardı; ama kaybetmişse “İşimize bakalım” der, sohbeti kısa keserdi. Biz de hal
den anlardık.
Ders dışı bir konu olarak futbol sohbeti canımıza minnetti, ama idare buna nasıl göz yumuyordu? İngilizce derslerin birine giren bir öğretmenin bunu yapması düşünülemezdi.
(Nasıl böyle olduğunu sorabileceğimiz Mr. Stone aramızda yok artık.)
Yere tükürmeleri, ‘Hmm’ demeleri
Ömer Bey Coğrafya odasına on, on beş metre kala sağına soluna hap hup diye tükürmeye başlar, birkaç metre kalıncaya kadar tükürür, odaya öyle girerdi. (Arkadaşımız Münir bunun taklidini çok iyi yapardı.)
İlginçtir, notu kıt olan ve bizi ezbere boğan bu hocamızın yere tükürmelerini ‘sermaye’ yapıp müdüre bildirmek aklımıza gelmezdi. O günlerde hocalar ulu orta şikâyet edilmezdi; hoca ne ise oydu.
Hocamız çok kez ‘evet’ yerine ‘hmm’ derdi… Bir gün Münir bir şeyler yazarken Hoca Münir’e seslenmişti: “Evetlerimi mi sayıyorsun?” Gerçekten de Münir hocamızın ‘hmm’larının çetelesini tutuyordu!
Mezuniyetten sonra bir gün okulu ziyarete geldiğimde Hoca’nın dersini dinlemek istedim.
Bir süre sonra aklıma ‘hmm’larını saymak geldi. Ancak saymaya başlamamdan çok geçmemişti ki Hocanın sitemli bakışını üzerimde hissettim. Güvenini kötüye kullanmıştım ve hoca anlamıştı! Nefesimi tutarak başımı öne eğdim. “Evetlerimi mi sayıyorsun?” demesini bekledim… Neyse ki başımı kaldırdığımda bakışını üzerimden çekmişti. Sakindi. Başımı utançtan öne eğdiğimi anlamış ve af etmiş olmalıydı.
‘Habersiz’ sınavlarıs
Her ne kadar talimatname ‘Sınavlar haberli ya da habersiz yapılır’ dese de, işlediğimiz tüm konulardan sorumlu olduğumuz üçüncü sömes-tirde habersiz sınavlar bizim için büyük sorundu. ‘Yarın habersiz olabilir’ diye koca Coğrafya kitabını çalışmaktan (ezberlemekten) ve bu durumun Coğrafya dersleri boyunca sürmesinden diğer derslerimize yeterince çalışamıyorduk.
Hoca’yı mezuniyetten sonra ziyaret ettiğimdeona habersiz sınavların sakıncasını anlatmaya çalıştım. Ancak O söylediklerimin üzerinde durmuyor, kurnaz kurnaz gülümseyerek “Öğrenciyi sürekli çalıştırıyor” diyordu.
Neyse ki dediğine göre habersiz yazılılar kalkmıştı. Belki de bu ‘hayırlı vaka’ öğrencilerden gelen şikâyetler üzerine olmuştu. Eğer öyleyse öğrencileri kutlamak gerekirdi.
Eski mezunları sınıfa alışı
Zaman zaman, okulu ziyaret eden ağabeylerimiz eski günleri yâd etmek için coğrafya dersini dinlemek isterlerdi. Geldiklerini pencereden gördüğümüzde Hoca’ya haber verirdik. Hoca dışarıya şöyle bir bakar, fakat istifini bozmazdı. Onları çağırmamızı söylemesi için abilerin bir iki tur atması gerekirdi. Fakat geldiklerinde onları güler yüzle karşılar, otur-turdu.
Elim bir suikasta kurban gidecek olan Özdemir Abi (Hacı Ömer’in oğlu Özdemir Sabancı) bir gün sınıfımıza gelmiş, bize Batı hakkında değerli bilgiler vermişti. Hoca da ilgiyle dinlemişti. Ona da turlatmış mıydı hatırlamıyorum…
Batmayan sözleri
Ben lise 1’de, kardeşim orta 1’deydik. Kardeşim, Ömer Bey’in yeni öğrencisi olmuştu. Bir ara Ömer Bey bana şöyle dedi: “Kardeşin cin gi-
bi; dikkat et seni geçer ha!”
Bu bana pek olası gelmemişti. Aramızda üç yıl vardı… Ama ben o yıl sınıfta kaldıktan ve daha sonra İsrail’de yıllarımı heba ettikten sonra kardeşim gerçekten beni bir yıl geride bırakmıştı.
Yıllar sonra Ömer Bey’i görmeye gittiğimde nerde olduğumu, kaçıncı sınıfta okuduğumu sordu. Kardeşimi sordu. “Ben sana söyledim” dedi… Sözünü hatırlatmakta sakınca görmemiş, beni üzebileceğini düşünmemişti.
Ama ilginçtir, bir başkası söylese beni üzecek olan bu sözü ondan duymak beni üzmemiş, gülümsetmişti. O temiz yürekli bir taşralıydı.
Futbol sohbeti ve diğer…
Ömer Bey’in dersinin bir bölümünün sohbetle, genellikle futbol sohbetiyle, geçtiğini söylemiştim.
Ders dışı konulara zaman ayıran yalnız o değildi. Haydar Göfer de ders saatinin önemli bir bölümünü ‘hayat dersi’ne ayırır, bunu büyük bir meziyet olarak görür, bir öğretmenin yalnızca ders yapmasını hoş karşı-lamazdı.
Ancak az bir zaman almayan ‘hayat dersleri’ Edebiyat dersine harcanması gereken zamandan çalıyordu. (Öyle ki, örneğin, edebiyatımızda ‘ikinci yeni’ diye bir akım olduğundan haberimiz yoktu.) Bu da ’63’lü Noyan’ın söylediği gibi bizi üniversite sınavındaki edebiyat sorularında ‘başarısız’ kılıyordu. Bu, hayat dersine ayrılan geniş zamanın bir bedeliydi.
Ömer Bey ve Haydar Göfer’in ders saatinin önemli bir bölümünü ders dışı konulara ayırması bende şu düşünceye yol açmıştı: ‘Türkçe dersler o kadar önemli değildir. Zaten bildiğimiz Türkçe de İngilizce kadar önemli değildir. Türkçe ve Türk edebiyatı geçiştirilecek şeylerdir.’
Ancak edebiyat öğretmenimiz Yalçın Bey’in bir sözü beni bu konuda ‘uyandıracaktı’. Ben meslek olarak kitap çevirisini düşündüğümü söylediğimde Yalçın Bey -belki de benim Türkçeye karşı umursamazlığımı sezerek- aklıma gelmeyen bir hususu belirtmiş, “Tercüme için iki dili iyi bilmek gerekir” demişti. Bu basit gerçek gözümden kaçmıştı.
Türkçeyi ve Türk Edebiyatını önemsemem için yılların geçmesi gerekecekti.
(Ana dilin önemiyle ilgili olarak, ‘Amerikalı öğretmenlerimiz’ / ‘Entelek-
tüeller’ bölümünde yer alan ‘Greenberg’ yazısına bakınız.)
İ b r a h i m B e y
(Tarih öğretmenimiz)
öğretmenliğe (ve branşına) saygılı bir öğretmen
Türkçe derslerimizin kadrolu öğretmenleri arasında İbrahim Bey ‘iyi öğretmen’ diyebileceğim tek öğretmenimizdi. Geniş tarih bilgisi ve çok canlı bir ders anlatımı vardı. Anlattıklarını adeta yaşayan bu ho-camız çok beğenilirdi.
Senenin ilk dersiydi. Türkçe derslerin öğretmenlerinin nasihate ayırdığı bu ilk derste İbrahim Bey “Şimdi ‘Ne diyeceğiz?’ diye birbirimizin gözünün içine bakacağımıza gelin bir ders yapalım” diyerek senenin ilk dersini yapmıştı. Mesleğine ve branşına böylesine saygılıydı.
Bir diğer tarih öğretmeni
Ben öğretmenlik yaparken, çok iyi bir insan olan tarih öğretmeni arkadaşın bana şöyle dediğini hatırlıyorum: “‘Poposu kakalı’ bir tarih dersi için çocukları ne diye sıkayım?” Dersine olan tutumu İbrahim Bey’inkinden ne kadar farklıydı…
İbrahim Bey’i ziyaretlerim
Birçok hocamı olduğu gibi İbrahim Bey’i de evinde ziyaret etme onuruna ermiştim.
Ziyaretlerimde karşılaştığım ilginç olayları aktaracak olursam:
Oğluyla tartışması
Hoca, oğluyla politika üzerine ciddi ciddi tartışıyor ve kendini üzüyordu. Ona “Neden böyle kendinizi üzüyorsunuz? Çocuğun söylediklerine boyu kadar önem verin” dediğimde hocam mahzun “Boyu benimki kadar…” demişti.
Oğlu babasını üzdüğünün farkına vararak gönlünü almaya çalıştığında ise Hoca olumlu kişiliğini ortaya koyan biçimde “Önemli değil; senin bana olan saygın, benim sana olan sevgim tabii ki sonsuzdur” demişti.
Daha sonra baba-oğul kendilerini ciddi biçimde geren bir konuda tartışmaya başlamışlar, tartışmayı bırakmalarını istediysem de bırakamamışlardı.
Bunun üzerine ben kararlı bir sesle eğer bırakmazlarsa kalkacağımı söylemiş, neyse ki bu sözüm üzerine tartışmayı bırakmışlardı. Anlaşılan sözüm ve sesim etkili olmuştu… Hocama karşı böyle kararlı, hatta öğretmensi bir tavır alabildiğime ben de şaşmıştım. Demek insan bir sözü kararlı bir biçimde söylediğinde hocası üzerinde bile etkili olabiliyordu. .
Hoca’ya eski müdürümüzü getiriyorum
İbrahim Bey’in okulumuzdan, ileride değineceğim üzücü biçimde ayrılışı daha yeniydi. Eski müdürümüz Mr. Maynard okula vedaya gelmişti. Ben arabaylaydım. Maynard’a “Sizi İbrahim Bey’e götürmemi ister misiniz?” deyince, o “Ha evet, biz de onu nasıl görebiliriz diyorduk; çok iyi olur” demişti.
Gittik. Karı koca çok duygulandılar. Sevim Akış ağladı. Yüce kişiliğine ileride geniş yer vereceğim Maynard şaka yollu “Ayıp, ayıp” dedi…
Kalktığımızda İbrahim Bey Maynard’a “Bana emeklilikle ilgili nasihatlarınızı yazar mısınız?” dedi.
‘Tavsiyelerinizi’ değil de ‘nasihatlarınızı’ demesi Maynard’ı bir büyüğü olarak gördüğünü gösteriyordu.
Maynard “Yazarım” dedi.
Yazabildi mi bilmiyorum ama o sevgili, o saygınlığın ötesinde saygın müdürümüz bir süre sonra bir kalp ameliyatında masada kalacaktı.
İbrahim Bey’lerden dönüşümüzde, Maynard İbrahim Bey için eşine “He was the king of bachelors!” (O bekârların kralıydı!) demiş, ancak barların, pavyonların müdavimi İbrahim Bey’in bir gün öğretmenler odasına süklüm püklüm girerek “Ben evleniyorum” dediğini desözlerine eklemişti.
Evlenmesiyle ilgili olarak İbrahim Bey bir gün derste bize, “Bekârlık benim en büyük prensibimdi. Benim uzun bir bekârlık hayatım oldu. İstanbul’daki bütün randevu evlerini bilirdim” demiş
(bunu bize söyleyebilmesi okulumuzdaki liberal havayı göstermesi bakımından ilginçtir)
ancak sözünü “Sonra sevdik, sevildik…” diyerek bitirmişti.
Sonunda İbrahim Bey dengini bulmuş, zekâsı ve medeni cesareti parmakla gösterilen Sevim Hanım’la evlenmişti.
Hocamın okulumuzdan uzaklaştırılması
Anlatacağım kulaktan dolma da olsa:
Okul müdürü Robeson (râbsın) müdür muavini İbrahim Bey’e “Biz yönetmeliği bilmediğimiz için siz kendi bildiğiniz gibi uyguluyorsunuz” deyince bu konuda tartışmışlar. Sonunda İbrahim Bey “O zaman siz de öğrenin” demiş… İş, İbrahim Bey’in okuldan uzaklaştırılmasına kadar
varmış.
Galiba eski Yunan bilgesi Solon “Kimse için ölmeden ‘mutlu’ demeyiniz” demiş… Hocamın onurlu kariyerinin böyle sonlanması bana bu
sözü anımsatmıştır.
Eşi Sevim Akış
Sonradan yakın dostum olacak olan yatakhane hocam Ahmet Şahin Bey bana Sevim Hanım’la olan bir anısını anlatmıştı:
Tarsus Lisesi’nde Sevim Hanım’la Ahmet Şahin Bey ladese tutuşmuşlar, ancak aylarca yenişememişler. Sonra bir gün Sevim Hanım öğretmenler odasına dalmış. Saçları dağınık, bluzunun bir düğmesi açıkmış. “Bu öğrenciden bizar oldum; işte adı” diyerek bir kâğıt parçasını Ahmet Şahin’e uzatmış. Ahmet Şahin almış. Sevim Akış “Lades!” demiş.
Ahmet Şahin bana şöyle demişti: “Kadın öyle bir haldeydi ki lades için olabileceğini düşünsem bile ‘aklımda’ diyemezdim.”
Bu olay Sevim Akış’ın gözü kara azmini gösteriyordu.
Y a l ç ı n B e y
(edebiyat öğretmenimiz)
Okulumuza sonradan katılan ‘dördüncü asımız’, edebiyat öğretmenim Yalçın Bey…
İbrahim Bey gibi o da ders saati boyunca ders yapardı. Ve hocalarım arasında en efendi olanıydı.
Yalçın Bey’i en çok aruz veznini anlatmasıyla hatırlarım. Hocam, aruz vezninin çölde develerin yürüyüşünden esinlenen bir vezin olduğunu söylemiş,
(.) ’nın kısa, (-) ’nin ise uzun ses anlamına geldiği
‘Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün’ ( . _ _ _ . _ _ _ . _ _ _ ._ _ _ ) veznini bize “Tı tık tık tık / Tı tık tık tık…” diye giden bir vezin olarak sunmuştu. Aruz vezni o denli hayatımızın bir parçası olmuştu ki ben ‘Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün’ ( _ . _ _ _ . _ _ _ . _ _ _ . _ ) vezninde bir beyit bile yazmıştım:
Biz Omarlar / görmüşüz kim / hiç bi şeyden / korkmayız
Gelse Haydar / gelse Aşvak / bir demolsun / yılmayız
(Omar, sevgili hocam Ömer Bey, Aşvak da, ileride sözünü edeceğim Qureshi’ydi.)
b e ğ e n d i ğ i m t a r a f l a r ı
Acımızı paylaşması
Ben Lise 1’de sınıfta kalmıştım. Arka sıralara çekilmiş olan biz iki seneliklerden İbrahim Bey kıdemliler diye söz ederken
(Uygar ve iyi kalpli bir insan olan İbrahim Bey kim bilir neden böyle derdi?)
Yalçın Bey “Arkadaşlarımın acısını paylaşıyorum” demişti. Bu sözü bana ilaç gibi gelmişti.
‘Onore edişi’
Bir iş için öğretmenler derneğine gitmiştim. Öğretmen derneklerinde hep olduğu gibi kâğıt oynuyorlardı. Yalçın Bey’i, sonra da oyun oynamayan Ömer Bey’i gördüm. Nasıl davranmam gerektiğini bilememenin şaşkınlığı içindeydim. Ömer Bey halime gülüyor, bir seyirmişim gibi beni keyifle izliyordu. Belki de seyredilmenin ve gülünmenin insanaacı verdiğini bilmiyor, bilse de önemsemiyordu. O bir taşralıydı…
Yalçın Bey oyun oynuyordu. Beni görünce çağırdı, oturttu. Oyun oynamak isteyip istemediğimi sordu. Doğrusu bir öğrenciyi onore etmenin tuhaf bir yoluydu, ama Ömer Bey’in beni ‘seyretmesinden’ sonra bu davet bana iyi gelmişti. Her ne kadar kabul etmeyi düşünmesem de.
Ancak hocamız ileride oturan Ömer Bey’i görünce “Yok, Ömer Bey var” dedi… Kendisinden büyük olan Ömer Bey’e saygısından, önerisini geri almıştı.
Arkadaşımın iltifatı
Sınıf arkadaşım Mümtaz (Göztepe) Yalçın Bey için “Ne kadar efendi adam… Yalçın diyemiyorum, Yalçın Bey diyorum” dediğini hatırlarım. Bizde bir öğrencinin genç bir öğretmen için böyle demesi az bir iltifat değildi.
İkmale bırakmaması
Bunu bir öğretmenin meziyetleri arasında vermek doğru mudur bilmiyorum ama Yalçın Bey ikmale bırakmazdı. Diğer edebiyat öğretmenimiz olan Haydar Göfer’in de bırakmadığı gibi. Anlaşılan öğrencilerin edebiyat dersinden ikmale bırakılmaması bir gelenekti.
K u s u r l a r ı
Bu saygın hocamın hatırlayabildiğim kusurlarını aşağıda veriyorum.
Derste uyuturdu
Sesinin monoton oluşundan mıydı bilmiyorum, Yalçın Bey -gene çok saygın bir hocam olan Mr. Meyer gibi- derste uyuturdu. Bana gelince, belki uyutulmaya müsait bir yapım olduğundan, o konuşurken çok kez dalardım.
Normal bir insandan çok kez sıkan bir öğretmen çıktığını duymuştum. Belki de bu efendi hocam bunun bir örneğiydi.
Soru sorduğumuzda…
Basit bir soru sorduğumuzda biz kısa (pek de uzun olmayan) bir yanıt beklerken, Yalçın Bey sorumuzla ilgisini göremediğimiz alanlara girer, ‘yarım saat’ konuşurdu. Ben gene dalardım.
Bunun, daha sonra birçok öğretmenimde göreceğim öğrencinin ilgi alanını gözetmemekten ileri geldiğini düşünmüşümdür.
(Sorumuzun cevabını almak hayatta sık rastladığımız bir şey de değildir ya!)
Bu derde bulduğumuz çare ona kolay kolay soru sormamaktı.
Saygısızlık karşısında…
Küçük öğrencilerle olan tartışma kendince saygısızlık noktasına vardığında hocam nadiren de olsa küfredebiliyordu. Bu ise küfürün -nihai çözüm olarak- sadece sokaktaki adamın değil birçok aydınımızın da ‘repertuarında’ yer aldığını gösteriyordu.
Teksirleri
Şüphesiz emek ürünü olsalar da gereksiz bulduğumuz bilgiler içeren teksirler dağıtırdı. Bu teksirler köşede bucakta kalmış aruz vezinleri bile içerirdi. Müstef’ilâtün’a kadar.
Müstef’ilâtün vezniyle ilgili bir fıkra: Hoca öğrenciye müstef’ilâtün veznini sormuş. Öğrenci “Çattık belaya” diye mırıldanınca “Aferin evladım, 10 aldın” demiş. Zira son hece uzun kabul edildiğinden, öğrencinin sözü müstef’ilâtün ( _ _ . _ _ ) veznine uyuyormuş.
‘Hatalarına’ karşın Yalçın Bey beğendiğim insanlardan biriydi.
***
Ücretli Türk öğretmenlerimiz
Vermiş olduğum kadrolu öğretmenlerimizin yanı sıra çok değerli ücretli öğretmenlerimiz de vardı. Mersin’in tek sosyoloji-mantık hocası olarak “Ben validen sonra geliyorum” diyen Zeki Bey’le bülbül sesli matematik hocamız Nedim Bey geliyor aklıma.
A h m e t Ş a h i n B e y
(yatakhane hocamız)
Sonradan dostum olacak olan yatakhane hocamız Ahmet Şahin Bey’i de bu bölümde verdim.
Odasında sohbet
Lise sondayken her akşam odasındaydım. O da beni ‘odanın demirbaşı’ gibi gördüğünü söylerdi.
Çok kez edebiyattan söz ederdik. Ahmet Şahin’in Mustafa Şerif Onaran’ın diksiyonuna benzeyen çok tatlı, açık seçik bir diksiyonu vardı. Yavaş yavaş, kelimelerin hakkını vererek konuşurdu.
Ben ona Somerset Maugham (Samırset Moum)’dan söz ederdim, o da bana sevdiği yazarlardan.
Bir defasında bana Panait İstrati’nin mutsuzlukların yanlış anlaşılmalardan doğduğu düşüncesini işlediğini söylemişti. Ben böyle olabileceğini düşünmemiştim. “Yani mutsuzluklar yanlış anlaşılmalardan mı doğuyor?” demiştim. “Tabii” demişti…
Ahmet Şahin Bey’in zaman zaman ‘kendini ağırdan satan’ bir konuşması vardı… ’65 yılıydı. Bana, Madam Bovary’yi 1956’da okuduğunu söylemiş, “Faydalı olacağı kanaatindeyim” demişti. O zaman bile gerilerde kalmış olan bu üslup beni gülümsetmişti.
Ahmet Şahin Bey yattıktan sonra ikilere kadar kitap okurdum. Genellikle Maugham’ın öykülerini… Ve ilginçtir, ertesi sabah zorlanmadan kalkardım. Oysa evde o saatte yatmış olsam sabah sekizde kalkmak bana ölüm gelirdi. Herhalde okulda yatmak okulda kalkmanın havasına girmemi sağlıyordu.
Atlatılan bir facia
Odasından çıkarken gaz sobasını kapatırdım. Bir defasında, kapatayım derken sobayı sonuna kadar açmıştım! Gece Ahmet Şahin Bey kan ter içinde uyanmış, sobayı kapatmış. Allah korusun soba patlasaydı yangın çıkabilirdi. Stickler binasının içi de ahşap olunca…
Şimdi bile elektrik sobasını kapattıktan sonra yanması azalıyor mu diye bir süre bakarım.
Ahmet Şahin Bey’in düğünü
Ahmet Şahin Bey’in düğünü okulumuzun basket sahasında oldu. Düğünden önce odasında bir arkadaşıyla birlikte oturuyorduk. Ahmet Bey biraz gergin ama güleç “Ölmeme yarım saat kaldı… On dakika kaldı…” diyordu.
Çok sonra bana evliliğinin yanlış olduğunu, hayat dolu olan eşiyle kendisinin birbirlerine uygun olmadıklarını söyleyecekti.
“Al bir yanlış evlilik daha!” demiştim içimden.
Mezuniyetten sonra
Mezuniyetimden bir süre sonra yeniden görüşmeye başladık. Dostluğumuz tazelendi…
Oğlunun akibeti
Ahmet Şahin Bey’in Konya’da bir kolejde yatılı okuyan bir oğlu vardı. Kendisini yatılı okula koyan ve aile sıcaklığından yoksun bırakan ailesine sitem ederdi…
Gün geldi evlendi. Evlendiği kız ‘delişmen’di. Anlaşılan kendi de öyleydi ki Ahmet Şahin Bey kızı istemeye gittiğinde babasına “Sizin deliyi bizim deliye alacağız” demiş, adam renk verince de gülerek, “Öyle değil mi?” diye sormuştu.
Gerçekten de kız ya da oğlan ya da her ikisi ‘deli’ymiş ki korkunç bir şey oldu. Oğlan karısını öldürdü! Ve ağır bir hüküm yedi.
Kim derdi ki efendilik timsali Ahmet Şahin Bey’in oğlunu böyle bir akibet bekliyordu… Neyse ki babası bu olayı görmeden hayata veda etmişti.
A m e r i k a l ı ö ğ r e t m e n l e r i m i z
N o t :
Bu bölümde Amerikalı öğretmenlerimin sözlerini (ve onlara söylenmiş sözleri) Türkçelerinin yanı sıra, hatırlayabildiğim İngilizce asıllarıyla birlikte verdim. Bunun amacı, başta bu öğretmenleri tanımış ya da bu okulun havasını teneffüs etmiş öğrenciler olmak üzere, İngilizceye vâkıf okura bu sözlerin aslının lezzetini tattırmak olmuştur.
(Amerikalı öğretmenlerimizin yanı sıra bir Alman öğretmenimizle bir Pakistanlı öğretmenimiz de bu bölümde yer almakta.)
I. D e m i r b a ş l a r
(misyoner türde öğretmenlerimiz)
Okulumuz ismen misyoner okulu olsa da misyoner (öğrencileri Hristiyan yapma amacını güden) niteliğini çoktan geride bırakmıştı. Öyle ki Hristiyan bayramlarının adlarını bilmezdik bile… Gene de, belki misyoner geleneğinden dolayı, öğretmenlerimizin birçoğu ‘kendilerini adamış’ kişilerdi.
Aşağıda misyoner türde öğretmenlerimiz yer almakta.
M r . M e y e r (mayır)
Alman olan Mr. Meyer hocalarım arasında en halim selim ve haksever olanıydı. Notu en bol olanı da. Sınavlarda, sorulara verdiğimiz yanıtlarda en ufak kırıntıyı değerlendirir ve cömertçe nota çevirirdi.
Açık kalpliydi. Bir defasında, “Alnınızda bir saç teli var” demiştim de Meyer masum masum “Wipe it off” (Elinle süpür) demişti.
Sigara içenleri yakalamaya futbol sahasına gelirdi. Bundan dolayı a- dama Gestapo deyip gülerlerdi, ama istifini bozmazdı…
Efendi insanlar hakkında fazla bir şey akla gelmiyor, ben de bu saygın hocam hakkında bunları yazabildim.
M r s . M e y e r (misıs mayır)
Mrs. Meyer’ın farklı bir İngilizce aksanı vardı. “Alman mısınız?” de-diğimde o harikülade tonlamasıyla “All my Germanness is through my husband” dediğini hatırlarım… Dediğine göre, Amerikalı olan bu öğretmenimiz aksanını English High School for Girls’de edinmiş ve İngilizce öğretmenliğine daha elverişli bulduğu için muhafaza etmişti. Bu tam İngiliz aksanı olmasa da nefis bir Mrs. Meyer aksanıydı.
Mrs. Meyer’ın sık sık söylediği ve hayatta bizlere ışık tutan bir sözü vardı: “Brighten the corner of the earth where you are!” (Dünyanın hangi köşesindeyseniz, o köşeyi aydınlatın.)
Onu çok kez, çocuklarıyla (aklımda kalanlardan Marcus ve Hele-na’yla) oynarken görürdüm. Onlara yaşama sevinci verdiğini görmek güzeldi…
Ve çok saygın bir insandı. Disiplin kuruluna belki de ‘kadın duyarlığını temsilen’ girerdi.
Bu günlerde hasta olduğunu duydum. Ona şifalar diliyorum.
M r . W i l k i n s (wilkınz)
Öğretmenliği ve zekâsı orta halli de olsa Wilkins tanıdığım en uygar insanlardan biriydi.
Kendisine çok yakışan o tatlı South Carolina aksanıyla (drawl) konuşurdu.
Sabah sabah kapısını çalacak olsak bizi içeri alır, birkaç dakikalığına ayrılıp traşlı ve giyinik halde döner, “Senin için ne yapabilirim?” derdi.
Yerde bir kâğıt parçası görse sessiz sedasız alır, çöpe atardı.
Bir defasında bir konuk auditorium /oditoriyım/’da(öğrencilerin toplandığı salonda) bir konuşma yapıyordu. Ağzı kurumuş olacak ki su istedi. Bulunması gereken su kürsüde yoktu. Kısa bir şaşkınlık oldu; sonra Wilkins kalktı, auditorium’un kapısına yöneldi… Birkaç dakika sonra elinde su dolu bir sürahi ve bardakla döndü.
Wilkins buydu.
Bir defasında Wilkins’a “Bizi unutur musunuz?” diye sormuştum. “Sen bizi unutur musun?” demişti. Güzel yanıttı.
Babası bir iş kazasında yaşamını yitirince Wilkins ailesine yakın olmak için memleketine döndü.
Ona birden fazla mektup yazdığımı, ancak cevap almadığımı hatır-
lıyorum. Gerçi şaşırmamıştım; gözleri geleceğe çevrili olan Yeni Dün-
ya’ lıların mektuplarımı yanıtsız bırakmalarına alışıktım. Ayrıca, bu uygarlık timsaline kızmak mümkün değildi.
Bilmem hangi yıldı, Wilkins’ın okulumuza geleceğini duymuş, ancak ‘hayatta yükselmiş’ arkadaşlarım arasında sönük kalacağım düşün-cesiyle onu görmeye gelememiştim. Oysa onu görebilmeyi ne kadar isterdim…
M r . S t o n e (stoın)
Stone’dan gayet olumlu duygularla ayrılmış, hatta bir süre onunla mektuplaşmıştım, ama şimdi yazdıklarımın genellikle onun olumsuz yönleriyle ilgili olduğunu görüyorum. Ancak söyleyim ki ne yazdıysam vic-danımın onayıyla yazdım.
Olumsuz bir başlangıç olacaksa da, Stone okulumuzun maşalısıydı.
Hazırlık sınıfındaydım. Yemekteydik. Bir arkadaş başıyla Stone’u göstererek “Bu adam çok kötüymüş” demişti.
Kötü değildi, ama pederşahi bir aileden geldiği düşünülebilecek olan Stone ‘hoca-şahi’ öğretmenlik anlayışıyla, liberal bir havası olan okulumuzda bize uyan biri de değildi.
Dürüst bir insan olan Stone’un kendini ağırdan satan halleri bana Musevi yazınındaki şu sözü anımsatmıştır: “Tanrım, erdemli insanları sevimli, sevimli insanları da erdemli kıl.”
Üç üniversite bitirdiğini söylemişti. Bu üniversitelerde Tarih, Felsefe, İlahiyat ve Eğitimbilim, son olarak da ‘Dil-tarih’ fakültesinde bir sene Türk Edebiyatı okumuştu.
İlahiyat okumuş olan Stone, Protestan öğretmenlerin cemaat reisliği-
ni de yapmaktaydı. Belki de doğasında var olan ‘pompous’lığın (kendisini ağırdan satmaların) cemaat reisliğiyle artmış olduğunu düşünmüşüm- dür.
Bir de ilginçtir, revirde iğne yapardı. İğne yapma eğitimini de öğrenciler üzerinde daha iyi hakimiyet kurmak için mi almıştı?..
Stone, müdürümüz, ekonomi hocamız ve ‘dean’ /diyn/ imiz (öğrenci da-
nışmanımız) olmuştu.
Müdürlüğü
Odasına girdiğimizde o “Otur” demeden oturacak olsak mukaddesatına dokunulmuş birinin irkilmesiyle “You don’t sit down before you are asked to!” (Sana oturman söylenmeden oturamazsın!) derdi.
İşlediği bir ‘suç’tan dolayı Stone’u görmeye giden Zihni arkadaşımız şöyle demişti: “Maynard olsaydı bağırırdım, ağlardım; ama Stone’la…”
Stone kendisinden beklenen anlayışla ilgili olarak “Ben müdürüm, psikolog değilim” demişti. Bu sözünü ne kadar yadırgamıştık… Müdürün aynı zamanda psikolog olması gerekmez miydi?
Müdür olmanın çok kez psikolog olmaya izin vermediğini sonraki yıllarda anlayacaktım… Gene de müdürün bir ölçüde psikolog niteliklerinitaşıması beklenirdi ki Stone’da olan bu kadarının da altındaydı.
Bizi uzun süre ayakta tutardı
Sınıfımıza girdiğinde ayağa kalktığımızda sağa sola bakar, bizi uzun süre ayakta tutardı. Neyin hesabını görüyordu, bilmem. Belki de otoritesi zayıf olduğu yıllarda öğrencilerden aldığı darbelerin… Oysa daha önce müdürümüz olan Maynard biz tam ayağa bile kalkmadan “Oturun çocuklar” derdi. Bu içimizi ısıtırdı.
Stone ve Maynard
Maynard’dan bu kadar farklı olan Stone Maynard’ı yere göğe sığdıramazdı. Onun değişik dallarda geniş bilgisinden söz ettikten sonra şöyle derdi: “Bunlardan da önemlisi, o mükemmel bir insandır.”
Gerçekten de öyleydi.
Bir defasında, ben Stone’a “Mr. Maynard was my greatest teacher” (Mr.Maynard en büyük hocamdı)demiştim de O “Dick Maynard was also my greatest teacher” (Dick Maynard benim de en büyük hocam olmuştur) demiş, öğleden sonra çaylarının kendisi için büyük bir seminer
olduğunu söylemişti.
Stone danışmanımızken…
Ben lise 1’deyken Stone lise sınıflarının ‘dean’ /diyn/ ’i (danışmanı) idi. Derslerim zayıf olduğu için beni çağırmıştı. Konuşmuştuk…
Kendine yetmek (self-sufficiency)
İnsanın kendi kendine yetmesinin (‘self-sufficiency) önemini ilk kez ondan duymuştum. Bunun bir gereğinin de derslerden yeterli notlar almak olduğunu söylemişti. “Zayıf almışsın, annen gelmiş, öğretmenlerden ‘rica etmiş’, tabii ki hoş olmaz” demişti.
(Ben haklı olarak “Annem böyle bir ricada bulunmaz” deyince de o ‘cankurtaran’ sözcüğe sığınarak “Mesela” demişti.)
“Sen insanlığa nadir şeyler vereceksin”
Notlarım iyi olmasa da bende bir cevher görmüş olacak ki Stone şöyle demişti: “ Jozef will be successful, but you will give humanity rare things.” (Jozefbaşarılı olacak, fakat sen insanlığa nadir şeyler vere-
ceksin.)
Bu sözü, bize ‘antipatik’ gelen hallerine karşın ona saygı duymamın
nedenlerinden biridir.
Kardeşimle ilgili kehaneti doğru çıkmıştı. Bana gelince, ‘insanlara nadir şeyler verme’ potansiyelim olduğu sanırım doğruydu da, matbaada basılmış olan kitabım (ve basılmamış ‘kitaplarım’) bir gün yayınlanır ve ülkemin dört bir köşesinde okunursa, insanlığa bir şeyler vermiş olduğumu düşünebileceğim.
“En yakın arkadaşın kim?”
Bana rutin fakat gerekli bir soru sormuştu: “En yakın arkadaşın kim?” Benim ne olduğum, biraz da en yakın arkadaşımın kim olduğun-
dan anlaşılacaktı.
“Levent” demiştim. Levent (adına ‘Levent’ diyorum) sınıfta itibarı en altlarda seyreden bir arkadaşımızdı. En yakın arkadaşım olması da benim sınıftaki itibarım hakkında bir fikir verebilirdi.
Levent’le arkadaşlığım
Lise 1’deydik. Sene sonuna yakındı. Ben onun ders çalışmasını engelliyor,O“Sınıfta kalacam” dedikçe ben manik bir ruh hali içinde “Ben de kalacam, sen de kal” diyordum… İnsanlığımın dibe vurduğu bir ‘mani’ haliydi.
(O anları hatırladığımda ‘Ben ahlaken böylesine dibe vurmuşsam, başkalarının da ahlaken alçalmasını hoşgörüyle karşılamam gerekir’ diye düşünmüşümdür.)
Levent ise haklı bir öfkeyle benden silkinmiş ve kendini dersine vermeyi başarmıştı.
Ertesi yıl, ben etüd salonunun lise 1 bölümünde otururken onu lise 2 bölümünde psikoloji kitabı üzerine eğilirken görecektim.
M r s . M a y n a r d (misıs meynırd)
Asıl işi kütüphaneyleydi. Onu çok kez kütüphanede insanüstü bir hızla daktilo yazarken görürdük. Dakikada yüz kelime yazdığı söylenirdi! Gıpta ettiğimiz bir hızdı.
Hazırlık sınıfının reading (okuma) dersine girerdi. 1957-58 ders yılında öğretmenim olmuştu. Bizden önce ve sonra sayısız sınıfın reading dersine girmişti.
Eski abilerimizden Cevdet Naci Gülalp anlatmıştı: Onun sınıfı Mrs. Maynard’ın ilk sınıfıymış. Yıllar sonra karşılaştıklarında Mrs. Maynard o sınıftan birçok öğrenciyi sormuş. Cevdet Abi “Bu kadar çok öğrenciyi nasıl hatırlıyorsunuz?” deyince Mrs. Maynard “Bir öğretmen ilk sınıfını unutmaz” demiş.
Çok konuştuğundan mı, sıkıcı konuştuğundan mı, Mrs. Maynard yemekhanede masamıza konuk olunca arkadaşların suratı asılırdı. Gene de sohbet olurdu…
Bir defasında Bülent arkadaşımız ona “Why do you not teach us slang?” (Neden bize argo öğretmiyorsunuz?) diye sormuştu.
Mrs. Maynard “We don’t teach you slang, because you would not know where to use it” (Size argo öğretmiyoruz, çünkü nerde kullanacağınızı bilemezsiniz) demiş ve sözünü şöyle sürdürmüştü: “Bakın, argoda ‘dig’ understand demektir, ama birisi bana ‘Do you dig me?’ dese ben ona cevap vermem.”
Çok sinirli bir öğretmendi.
Bir defasında bize ‘naughty’ sözcüğünü öğretiyordu. “A naughty boy is a bad boy” demişti. Bizse kelimenin geçtiği bağlamdan ‘naughty’nin afacan anlamına geldiğini düşünerek, tabii iddiasız, “Not bad, but…” (kötü değil de…) deyince Mrs. Maynard “A naughty boy is a bad boy!” diye bağırmıştı! Sınırlı hayat tecrübemizde bir ortodoksi ile karşılaşıyorduk.
Diğer öğretmenler sınıftan attıkları öğrencileri müdürümüz May- nard’a gönderirken Mrs. Maynard sınıfın dışında bekletmekle yetinirdi.
Bu yolu kendisi mi yoksa müdürümüz Maynard mı düşünmüştü bilemiyorum ama Mrs. Maynard’ın siniri göz önünde tutulduğunda güzel ve soylu bir düşünceydi.
Bir defasında ben kütüphanede Mrs. Maynard’la bir tür sinir harbine tutuşmuş, işin içinden çıkamayınca da “Ben zaten ne yaptığımı bilmiyorum” demiştim. Bunun üzerine Mrs. Maynard “We are here to help you” (Bizim burda işimiz size yardımcı olmak) deyince, ben “I don’t want your help” (Yardımınızı istemiyorum) cevabını vermiştim. Olgun bir söze çiğ bir cevaptı.
Bazen Mrs. Maynard’ın ‘sıraya’ yetişmek için yemekhaneye doğru koştuğu görülürdü. Bu, hiç kimseyi, hiçbir mevki sahibini istisna kabul etmeyen Amerikan kültüründe görülebilecek bir davranıştı.
Müdürümüz olan eşi Mr. Maynard nöbetçiyse, ona eliyle koşmama-
sını işaret ederdi. O nihayet bir öğretmendi ve Türk öğrenciler arasın-
daydı.
Müdürümüzle olan evliliğine gelince, karı-koca arasında bir ‘denklik’ olduğu söylenemezdi. Maynard gibi bir devin yanında Mrs. Maynard işine sadakatle bağlı bir insandı ancak. Öyleyse nasıl evlenmişlerdi?
Psikoloji dersimize gelen Maynard bir derste evliliğe bilinçaltı öğelerin de bulunduğu çok faktörlü bir duygu ve düşünce yumağının yol açtığını ve olayın salt mantıkla açıklanamayacağını söylemiş,
ellerini iki yana açıp “Why do you marry one girl and not another?” (Nasıl oluyor da bir kızla evleniyorsun da bir diğeriyle değil?”) diye-
rek olayın ‘anlaşılmazlığını’ dile getirmişti.
M r . M a y n a r d (meynırd)
O sadece okulumuzda değil, hayatımdada ‘büyük’ bildiğim tek insandı.
İnsanlığı ve bilgeliğiyle dipdiriyken yitirdiğimiz Maynard’ın göçüşüyle ilgili olarak Namık Kemal’in şu dizesi geliyor aklıma:
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
***
Daha ilk gün bizi evine konuk etmişti
Okulda ilk günümüznün akşamı Maynard’ın bizi evine beklediği haberini almış, evine gitmiştik.
O akşam bizimle çeşitli oyunlar oynamıştı. Evinden, girdiğimiz okulun korkulacak bir yer olmadığı izlenimiyle ayrılmıştık.
Basite ulaşırdı
Maynard’ın, sonradan geniş kültüründen geldiğini anladığım karmaşık konuları basite indirgeme yeteneği vardı.
Bir defasında “You must make what you read part of you” (Okuduklarınızı kendinizin bir parçası haline getirmelisiniz) demiş, sonra da bunu okuduğumuzu kafamızda olduğunca çok şeye bağlayarak yapabileceğimizi söylemişti. Paha biçilmez bir öğretiydi.
Psikoloji öğretmenim olduğunda…
Maynard’ın büyüklüğünü asıl, psikoloji öğretmenim olduğunda anla-yacaktım.
O yıl okulumuza iki genç öğretmen gelmişti: Picket ve Qurechi. Gençtiler, pırıl pırıldılar. Psikoloji dersine Maynard’ın geleceğini duyduğumda “Tüh, ‘old hat’ (eski şapka), keşke dersimize bu genç öğretmenlerden biri gelseydi” diye düşünmüştüm… Fakat hem bu genç öğretmen- ler hem de Maynard öğretmenim olduğunda bunun toy bir istek olduğunu anlayacaktım. Bu genç öğretmenlerin öğretmenliği pek ortaydı; Maynard ise eşsiz bir insan olduğu gibi eşsiz bir öğretmendi.
(Bana gelince, sınıfın parlak öğrencisiydim.)
“Her öğrenciyi düzeltebilirdim ama…”
Maynard bize şöyle demişti:
“Aslında her öğrenciyi düzeltebilir, iyi bir öğrenci yapabilirdim. Bir şeyim olsa. O şey nedir? ”
Bizlere bakmış, ancak kimse bir şey demeyince yanıtı kendisi vermişti:
“Zamanım olsa.”
Empatisi
Bazen onunla konuşurken kendimce bir espri yapıp güldüğümde Maynard da candan gülerdi. Bu, esprimi komik bulduğundan değil, empatisiyle o anda ‘ben’ olup, esprimin komikliğini içinde duymasındandı.
Sertlik gerektiğinde…
Ancak empati sahibi olması, gerektiğinde sert olmasına mani değildi.
Ben orta 1 ya da orta 2’de olmalıyım… Onun bir sözüne karşılık, “But sir…” (Ama efendim…) diyecek olmuştum ki, O sert bir bakış ve sesle şöyle demişti: “Do you want to argue with me!” (Benimle tartışmak mı istiyorsun!)
“No, sir” (Hayır efendim)demiş, susmuştum.
Çocuksu sorunlarımızla ilgilenirdi
Bir defasında arkadaşımAli Doğan’a 35 kuruş vermem gerekiyordu. 1 lira vermiş, fakat 65 kuruşu geri alamamıştım. Bu beni çok üzmüş ve Maynard’a gitmiştim. Maynard ise Ali Doğan’ı çağırmış, ona kızarak 65 kuruşu bana vermesini söylemişti. Ali Doğan ise bütün parasının Serhan’da olduğunu söyleyince “O zaman Serhan’dan al, borcunu Leon’a ver” demişti.
Koca Maynard böyle şeylerle uğraşıyordu.
Güven üzerine söylediği
Bir defasında Maynard derste sormuştu: “Başkalarına güvenebilir miyiz?”
Arkadaşımız Hikmet Uzun “Hayır” demişti.“ Güvenirsek bizi alda-tabilirler…”
Maynard ise güven duygusuyla ilgili olarak kendi hayatından şu ör-neği vermişti:
“Bazen bir çocuk gelir, benden on lira borç ister. Bana ödedi mi, ödemedi mi, hesabını tutmam, ama aldatıldığımı sanmıyorum.”
Bu örnekten bayağı etkilenmiştim… Fakat sonradan düşünmüşümdür ki bu örnekte aldatılmayan dağ gibi ve saygın bir müdürdü; biz borç verdiğimizde paramız geri gelmeyebilirdi.
Dolayısıyla benim gözümde, Maynard’ın verdiği örnek ‘insanlara güvenilebileceğini’ değil, bazı durumlarda güvenilmesi gerektiğini gösteriyordu.
Gene de, güvensizliği düstur edinmiş olanlara Maynard’ın bu sözü bir katkıydı.
Dersten atıldığımızda…
Dersten atıldığımızda müdürümüz Maynard’a gitmemiz gerekirdi.
Ben dersten atılıp Maynard’a gittiğimde, kendisine ders vaktinde süklüm püklüm gelmemin nedenini Maynard pekala bilse de beni sıcak bir ses ve tebessümle karşılardı: “Yes, Leon?”
“Sir, I was sent out of class” (Dersten atıldım efendim) dediğimde ise suratı asılırdı.
Herhalde işlediğim suçla ilgili tavrını, önceki ve sonrakiyüz ifadesi arasındaki farkla belirtmek istiyordu. Bu naif bir yoldu, fakat düşünüyorum da tüm donanımına karşın Maynard her açık kalpli insan gibi temelde naifti.
Dersten atılarak ona geldiğimizde önce deftere tembihi yazar, sonra “Ne yaptın?” diye sorardı. O günlerde bunu yadırgamış olsam da şimdi normal karşılıyorum. Onun, dersten atılmamızın haklı olup olmadığını anlamak için konuyu uzun boylu ölçüp tartacak vakti yoktu… Öğretmenin öğrenciyi sınıftan haksız yere atmadığına inanmak durumundaydı ve sınıftan atılan öğrenciye küçük bir ceza olan ‘tembih’in verilmesi standart bir uygulamaydı.
Gene de savunmamızı dinler ve konuyu kendisiyle kısaca tartışmamıza izin verirdi.
Maynard’ın son sözü ise şu olurdu: “Apologize to the teacher.” (Öğretmenden özür dile.) Öğrenci, kendince haklı ya da haksız, öğrenciliğini bilecekti.
Hocalığı Wilkins’ın üç misli…
Wilkins psikoloji öğretmeniydi; fakat sanırım Amerika’ya döndüğünden lise 2’de psikoloji dersimize Maynard girmiş, bu sayede ben hem o büyük adamı daha yakından tanımış hem de iyi psikoloji öğrenmiştim.
Bir önceki yıl Wilkins’ın öğrencisi olmuş, ancak sınıfta kalarak bizimle birlikte Maynard’ın öğrencisi olan Erdal (Cerrahoğlu) Maynard’ın psikoloji öğretmenliği için “Wilkins’ın üç misli” demişti de, Haydar Göfer ‘Olabilir mi?’ diye bize bakmıştı.
Wilkins psikoloji hocam olmamıştı, ama ben Erdal’ın sözüne inanmakta güçlük çekmemiş, hatta “Fazlası vardır, eksiği yoktur” diye düşünmüştüm.
Bir haksızlık üzerine Maynard’a gidiyorum
İleride değineceğim gibi, Qureshi’nin beni haksız yere ikmale bırakması üzerine Maynard’a gitmiştim. Durumu araştırabilir miydi?..
Ancak Maynard prensip adamıydı. Şöyle demişti:
“Karneler verilmeden önce söyleseydin belki bir şey yapabilirdim, ama şimdi yapabileceğim bir şey yok.”
Ben ‘hak’tan söz ettiğimde ise, Maynard “Bunlar soyutlamalar (abs-tractions / ebstrekşınz). Soyutlamanın ne olduğunu görmüştük” demişti.
Buna bir yanıt sonradan aklıma geldi: “Ancak insanların ortak dü-şüncesi olan bir soyutlama ‘hak’ olabilir.”
Başarının önemini belirtmişti
Psikoloji dersindeki parlak başarımı bir yana bırakacak olursam o yıl derslerde başarısız olmuştum. Bununla ilgili olarak Maynard basit gözükebilecek önemli bir gerçeği dile getiren şu sözü söylemişti: “Well, success is important.” (Ne de olsa başarı önemli.)
Bu sözü kulağıma küpe olacaktı.
Son sözü ise Maynard’a yakışır biçimde olumluydu: “Well, you have done well in psychology.” (Neyse, psikolojide iyiydin.)
“Alright lazies…” (Hadi bakalım tembeller…)
Yemekhane önünde kuyruğa girilir, her sınıfın sırası olurdu.
Kuyruğa yetişmeyen biz tembeller bir kenarda beklerdik.
Sıraya girmiş öğrenciler yemekhaneye girdikten sonra Maynard bize eliyle girmemizi işaret ederek “Alright lazies…” derdi. (Hadi bakalım tembeller…) Bize lazies (tembeller) demesi, zamanında sıraya girmemize verdiği ‘ceza’ydı… Fakat herhalde bu ceza benim üzerimde etkili
değildi ki tembelliğimi sürdürürdüm.
“Gidin ama dönün. Türksünüz yahu!”
Birçok ülkeden olduğu gibi ülkemizden de beyin göçü olduğu ve giden gençlerin birçoğunun dönmediği bilinmekte.
Bu konuyla ilgili olarak öğrencilere yaptığı bir konuşmada Maynard “Gidin, ama dönün” demiş ve sözünü şu Türkçe cümleyle bitirmişti: “Türksünüz yahu!”
O Türk milliyetçisi değilse de, kişinin normal şartlarda en çok doğup büyüdüğü yerde mutlu ve yararlı olacağını biliyordu.
İnsanın sadece bir vefa borcu olarak değil kendisi için özüne dönmesi gerektiği düşüncesi bugün pek revaçta değilse de…
Bu konuyla ilgili olarak, Kolej’den sınıf arkadaşım Memiş’le bir anımı vereyim:
Mezuniyetten çok yıl sonra bir büfede rastladığım Memiş’le konuşu-yorduk… Amerika’da bir hastanede uzun yıllar doktorluk yaptıktan sonra Türkiye’ye döndüğünü söyledi. Amerika’daki işine gelince, kazancı iyiymiş, ama…
Cebinden, okumam için bir mektup çıkardı. İki satırlık bir mektuptu. Hastanenin verdiği dolgun maaş belirtiliyordu.
Memiş “Ama döndüm işte” dedi.“Burada en azından bir küfrede-rim.”
Bu yazıyı, Amerika’da geçirdiği iki yıl boyunca vatan hasreti çekmiş olan yengemin bir sözüyle bitireyim: “Taşlar bile ‘Sen ne arıyorsun burada?’ diyordu!”
Maynard okulumuzda nasıl kaldığını anlatıyor
Veda konuşmasında Maynard bize okulumuzda nasıl kaldığını anlat-
mıştı:
Kendisini çok üzen bir sınıf varmış. Sene sonuna geldiğinde bu sınıfa artık katlanamayacağını düşünerek okulumuzdan ayrılmaya karar vermiş. Fakat öğrenciler Maynard’ın gideceğini duyunca ona gelmişler, rica üstüne rica ederek kalmasını sağlamışlar. Kalış o kalış; Maynard okulumuzda otuz sene kalmış.
Maynard’ı öpüyoruz!
Veda gecesinin sonunda Maynard’ı üzmüş olan sınıftan bir öğrenci vedalaşmak üzere hocasını iki yanağından öptü!
Maynard öpülebilir miydi?!
Aklıma Mrs. Meyer’la aramda geçen bir konuşma gelmişti.
“Tuhaf değil mi” demiştim Mrs. Meyer’a, “Amerikalılar yıllar yılı Türkiye’de kalıyor da kendi kültürlerini koruyorlar; örneğin erkekler öpüşmüyor.”
“Evet,” demişti Mrs. Meyer, “Bir erkek öğretmenin Mr. Maynard’ı öptüğünü düşünebiliyor musun?”
Ancak ‘düşünülemeyen’ fazlasıyla olacak, bu öğrencisi Maynard’ı öptükten sonra bir diğeri, sonra bir diğeri daha onu öpecek ve Türk geleneklerine saygılıkoca Maynard iki yanağını kendisine veda etmeye gelen yüz elli öğrencisine öptürecekti.
Ne mutlu, aralarında ben de vardım. O öpüşün lezzetini hâlâ içimde
duyarım.
Maynard’ı evinde ziyaret
Okulu bitirdikten sonra Maynard’ı evinde ziyaret etme onuruna ermiştim.
Yemek hazırlığı yaptıklarını görünce “Ben kalkayım” dedim, ama Maynard “Yok, yok, yemeği bizimle yiyeceksin” diyerek beni yemeğe alıkoydu.
O ne şerefti, ne mazhariyetti…
‘Dağılıvermem’ üzerine
Maynard Lise 2’deki parlak psikoloji öğrencisinin lise 3’te derslerde pek başarılı olmadığını öğrenmiş olacak ki kendisini ziyaretimde bana “You did not do very well last year, Leon?” (Geçen sene pek başarılı değilmişsin Leon?) dedi.
Ben, Türkçeye çevrilmesi zor bir deyişle “I suppose I fell apart”
(Sanırım dağılıverdim) dedim.
Maynard kaşlarını çattı. “Well, you must pull yourself together again.” (O zaman kendini yeniden toparlamalısın.)
Maynard’ın bu tepkisi üzerine şunu söyleyebilirim: O günlerde öğrencinin sorunlarına psikolojisi değerlendirilerek yaklaşma alışkanlığı pek yoktu. Okullarda bir psikolog olmadığı gibi. Okulumuzda bir ‘dean’ /diyn/ (öğrenci sorunlarıyla ilgilenen öğretmen) olması diğer okullara göre bir üstünlük sayılırdı.
Beni kemiren ve derslerde başarısız olmama yol açan anksiyete’ye (‘sebepsiz’, nevrotik kaygıya) gelince, insanı ‘kilitleyerek’ rasyonel davranışı engelleyen bu illetin varlığından profesyoneller dışında kimse pek haberdar değildi.
Sanırım “dağılıverdim” demem üzerine Maynard’ın kaşlarını çatarak“O zaman kendini yeniden toparlamalısın”demekle yetinmesinde, öğrenci sorunlarını pek de psikolojisi açısından değerlendirmeyen eğitim anlayışının belli bir payı vardı.
O gece işlediğim suç
Ancak Maynard’larda geçirdiğim o gece büyük bir suç da işlemiştim.
Yengemin babası M. Farhi’nin de beklendiği bir yemeğe davetliydim. Gelemeyeceğimi söylemek için büyükanneme telefon ettiğimde komşusu çıktı. Komşudan, davete gelemeyeceğimi büyükanneme söylemesini istedim. Ayrıca, büyükannem gelemeyeceğimi davetin sahibine söyleyebilir miydi?
Yani ev bağda, bağ bir başka bağda, o da dağdaydı. Tabii mesajım yerine ulaşmadı.
O akşam M. Farhi hasta haliyle beni görmeye gelmiş, ben yokmuşum; suçum büyüktü. Karşılaştığımızda, damadı Rubi Abi açtı ağzını,
yumdu gözünü. Haklıydı…
Ama düşünüyorum da, hayatımı yeniden yaşayacak olsam bu suçu işlememek uğruna o akşamı Maynard’larda geçirmekten vazgeçebilir miydim? Bilemiyorum…
Bank üzerinde Maynard’la sohbet
Evlenmeyi düşündüğüm ancak sorunlu bir ilişki içinde olduğum bir kız vardı. Onunla aynı üniversitede mi okumalıydım, yoksa bir başka ünversitede mi, bunu Maynard’a sormak istiyordum. Kendisine danışmak istediğim bir konu olduğunu söyledim. Psikoloji dersinde parlak öğrencisiydim. Görüşmeyi kabul etti.
İdarenin olduğu binadan aşağı inip bir banka doğru yürüdük. Banka oturacaktık ama… Biz öğrencilerin alışkanlığı bankın arkasının üzerine oturup oturulacak yerine ayaklarımızı koymak olduğundan oturma yeri toz toprak içindeydi. Ben mendilimi, oturması için bankın üzerine seriyordum ki Maynard mendilimi bir tarafa bırakarak biz öğrenciler gibi bankın arkasına oturdu ayaklarını oturulacak yere koydu… Biz bunu yapardık, ama müdürümüz yapar mıydı? Şeklin esiri olmayan Maynard durumun gereğini yapmıştı.
Ben de Maynard’ın yanına oturdum.
Ona sordum: Sorunlu bir ilişki içinde olduğum kız Hacettepe’de okuduğu için ben de Hacettepe’de okumak istiyordum. Öyle mi yapmalıydım, yoksa başka bir üniversitede mi okumalıydım? Maynard kızla aynı üniversitede okumamın iyi olmayacağını söyledi. “Böyle yaparsan üzüleceksin, kendini iyi hissetmeyeceksin, bu hiç iyi olmaz” dedi ve ekledi: “Bak, benim tavsiyede bulunduğum çok nadirdir, fakat sana tavsiyem bu kızla aynı üniversitede okumaman.”
Ben “Haklısınız ama…” diye söze başlamıştım ki Maynard şöyle dedi:
“Eğer haklıysam dediğimi yapmalısın.”
Maynard’ın bu sözüyle konuşmamız son buldu.
Üzücü bir gelişme
Ancak sonradan üzücü bir gelişme oldu.
Nerede okuyacağıma karar vermeme günler kalmıştı. Son olarak yeniden Maynard’ın düşüncesini almak istedim. Onu aradım.
“Leon speaking” dedim. (Leon arıyor.)
“Leon Amado?” dedi o ciddi sesiyle.
“Evet” dedim ve aramamın nedenini söyledim: “Son konuşmamızda ilgilendiğim kızla aynı üniversitede okumamın sakıncalı olacağını söylemiştiniz. Şu anda karar vermem gerekiyor. Son olarak düşüncenizi almak istedim.”
Neden bilmiyorum, Maynard kızdı. Sesi ‘Şimdi bu bana yeniden telefonda sorulur mu?’ der gibiydi. Yine de konuşmayı olumlu bir sözle bitirmesini bildi. İçinde bulunduğumu sezdiği ruh haliyle ilgili olarak şöyle dedi: “O.K. Tomorrow is another day.” (Neyse, yarın bir başka gündür…)
Bu telefon görüşmesinden sonra Maynard’ın bana karşı soğuduğunu hissettim. Ona ikinci defa sormam yanlış mıydı? Değilse Maynard’ın tu- tumu mu hatalıydı?
Maynard’a olan saygım o kadar büyüktü ki onun tutumunun hatalı olabileceğini düşünemezdim bile, ama bu telefon görüşmesi bana Maynard (ve belki Amerikalılar, hatta belki de hayat) hakkında öğrenmem gereken şeyler olduğunu düşündürmüştür.
Devletçilikle ilgili sözü
Maynard’ı evinde ziyaret ettiğim gece -bilmem hangi bağlantıyla- Türkiye’de ekonomiyedevletin el atmasının iyi sonuç vermediğini söylediğimde Maynard piposundan çektiği nefesler arasında “Her yerde öyle” demişti. Sene 1965’ti. Komünizmin çökmesine daha çok vardı.
Şekilcilikten uzak bir insan
Giyimi, saç traşı…
Maynard’ın kişiliğinin etkisinde olan ben onun giyiminde bir özensizlik, ‘sallapatilik’ görmezdim, ama görüp de bana bundan söz edenler
olmuştur…
Saçları biraz uzadığında ise, herhalde daha bir süre berbere gitmemek için Maynard sıfır numara traş olurdu. Kişiliğini hiç de yansıtmayan bu
traş beni üzerdi.
Ancak onun giyimine ve saçına özen gösterecek zamanı yoktu.
‘Dr. Maynard’ dediklerinde…
Mezunlar toplantısında birisi doktoralı müdürümüzden ‘Dr. Maynard’ diye söz edince Maynard şu fıkrayı anlatmıştı:
Gittiği devlet dairesinde adamın karın ağrısı tutmuş. Çaresizlik içinde sağa sola bakınırken bir odanın kapısında Dr. yazısını görünce bir eliyle karnını tutarak içeri girmek üzereymiş ki arkadan birisi ona seslenmiş: ‘O doktor sana yaramaz.’ ”
O, şekilcilikten bu denli uzaktı.
Maynard’a saygı
Maynard’ın öğrencilerine veda ettiği gecede bir Amerikalı kadın Maynard için bana şöyle demişti: “I see that he is talked about with great affection.” (Görüyorum ki ondan büyük sevgiyle söz ediliyor.)
“With reverence, ma’am” demiştim. (Derin saygıyla, bayan.)
Beğenilmeyen bir yönü
Ancak o denli sevip saydığım ve hayatımdaki tek büyük insan olan Maynard’ın öğretmenler tarafından beğenilmeyen bir yanı vardı: İ-dareciliği.
Biz öğrenciler tarafından çok sayılan ve hoşgörülü bulunan May-
nard’ın idareciliğinin öğretmenler tarafından neden beğenilmediğini öğrenemedim.
Sonradan insanların bir gurup insanla iyi ilişkiler kurabilirken (rapport) çok kez bir başka gurupla kuramadığını öğrenecektim.
(Mr. Maynard’dan, ayrıca Mrs. Maynard, Mr. Stone, Mr. Bloomer, İbrahim Bey ve Sevim Akış yazılarında söz ettim.)
II. ‘ E n t e l e k t ü e l l e r ’
Aşağıda, Amerika ya da İngiltere’nin ünlü bir üniversitesinden mezun ya da kültürüyle öne çıkmış öğretmenlerimiz yer almakta.
M r . P i c k e t (pikıt)
Lise 2’de İngiliz Edebiyatı öğretmenimizdi.
Aşağıda, öğretmenliği büyük ölçüde ‘tiyatro numaralarına’ dayalı bir öğretmenden spotlar veriyorum.
Okuduğu Harvard üniversitesinde edindiği geniş tiyatro deneyimiyle öğretmenlerimiz arasında en iyi İngilizceye sahip olduğu söylenirdi.
Bilgi eksikliğini kapattığı tiyatro numaraları vardı. Sesine istediği tonu vermesi ve gözlerini fıldır fıldır döndürmesi gibi… Ancak tiyatro numaraları kişiyi iyi öğretmen yapmıyordu…
Kendine güvenli bir ses
Gerçi tiyatro numaraları hiç işe yaramıyor değildi. Bir defasında, ders anlatırken yukarı – aşağı yürüyordu, İngilizce pacing dedikleri. Yürürken ayakkabıları çok ses çıkarıyordu. Biz öğrenciler ayaklarımızla tempo tutarak bunu protesto edince O, tiyatro deneyiminden gelen tok bir sesle “I’m not interested in your mocking my pace” demişti. (Adımlarıma öykünmeniz beni enterese etmiyor.) Burada “I’m not interested in” ne demekse… Tempo tutmamız bıçak gibi kesilmişti.
Dil konusunda duyarlığı
Bir defasında, ben Picket’a “Do you know about Mr. Qureshi?” demiş, Qureshi’nin nerde olduğunu bilip bilmediğini öğrenmek istemiştim.
Neyi kastettiğim belliyse de İngilizce açısından ‘sallantıda’ olan bu soruma Picket İngilizce hatasını yüzüme vururcasına “I know a lot about Mr. Qureshi, but I’m not going to tell you” (Mr. Qureshi hakkında çok şey biliyorum, ama sana söylemeyeceğim) demişti.
‘Aman ne komik’ diye geçirmiştim içimden. Olgun bir öğretmene yakışmayacak bir gülmeceydi.
Ne diyebilirdim? “Hmm, that’s witty!” (Bak, işte bu güzel espri!)mi deseydim? Ancak bu sözün bir bedeli olurdu. Kaldı ki öğretmenin alayına alayla karşılık verme alışkanlığımız yoktu…
Talas’tan gelen arkadaşlarımız İngilizce konuşurken yani sözcüğünü bolca kullanıyor, dil konusunda duyarlı olan Picket bundan rahatsız oluyordu. Birkaç kez uyarmasına karşın dilleri alışmış olan Talaslı arkadaşlar bu sözcüğü kullanmayı sürdürünce Picket ‘yani’ diyene hafta sonu cezası vereceğini söyledi. Ancak beklenebileceği gibi ‘yani’ler sürdü ve -sonradan Ortadoğu üniversitesinde talebe başkanı olacak olan- Erhan arkadaşımız ‘yani’ deyince hafta sonu cezası aldı. Böyle bir ceza bir bakıma tuhaftı ama Erhan bir şey olmamış gibi öğretmenine saygısını sürdürdü.
Picket arkadaşımızın efendiliğinden etkilenmişti, ancak ceza da verilmişti.
Kafa bulmanın ender bir türü
Picket, işlemekte olduğumuz Macbeth oyunuyla ilgili olarak bize bazı temalar vermiş ve bu temalar üzerine birer yazı yazmamızı istemişti.
Bu temaların Şekspir eleştirmeni Bradley’in bir kitabında yer aldığını keşfeden arkadaşlarımız yazıları bu kitaptan kâğıda çekmiş ve derste okumuşlardı. Yazıları kendi sözcükleriyle verme çabaları bile olmamıştı. Tabii ki yaptıkları kopyaydı.
Bense, kopya olmasın diye, bana düşen temayı içeren yazının yarısını almış, onu da kendi sözcüklerimle vermiş,
ancak bunun sonucu olarak, arkadaşlarım 10 alırken ben 5 almıştım…
Tuhaflık o kadarla da kalmayacaktı.Kendimize güvensizlik gösteren nasıl bir sözümüz olduysa, Picket şöyle demişti: “Hearing you delivering your homework, I have come to have faith in you. Why don’t you have faith in yourselves?” (Derste okuduğunuz ödevlerden sonra bende size karşı güven oluştu. Neden siz kendinize güvenmiyorsunuz?)
Oysa arkadaşların derste okuduğu ödevlerin kelimesi kelimesine Bradley’in kitabından alınmış olduğunu Picket’ın bilmemesine imkân yoktu… Bu durumda sorumlu bir öğretmenin öğrencileri en azından uyarması beklenirken adam arkadaşların yaptığından övgüyle söz ediyordu… Bu ‘kafa bulmanın’ daniskasıydı!
Doğrusu anlayana bu kadarı fazlaydı ve ben duyarlığımla isyan ediyordum. Müdüre gidip durumu anlatmak vardı, ama arkadaşların kulağına giderse maazallah linç ederlerdi… Garabeti sineye çektim.
Stone’un anlattıkları
Picket gittikten sonra, müdürümüz Stone’dan bu öğretmenimizin yeterince kompozisyon yazdırmadığını ve sınav yapmadığını (yaptıklarını da Stone’un zoruyla yaptığını) duyacaktım. Anlaşılan -misyoner türü öğ-
retmenlerin aksine- Picket kendini adamışlardan olmadığı gibi, normal
görevini de yapmıyordu.
Stone ayrıca, üniversite notları hiç de parlak olmayan Picket’ın üstünlük taslayan havalarını da anlayamadığını(I don’t undestand his
superior airs)
ve son olarak, Picket’ın çok sayıda öğrenciyi bırakmasına kendisinin mani olduğunu söylemişti.
Anlaşılan bu parlak görünüşlü hocamızda ‘fodulluk’ da vardı…
M r . Q u r e s h i (kıreyşi)
İngiltere’de eğitim almış (ve herhalde İngiliz vatandaşı olmuş) bir Pakistanlı olan Qureshi Lise 2’de cebir hocamız olmuştu.
London School of Economics’ten gelmeydi. Mağrurdu…
Bizlere kapısı ‘açık’ değildi
İngiliz eğitimi almış olan Qureshi’nin kapısı Amerikalı öğretmenle-rimizin kapısı gibi biz öğrencilere ardına kadar açık değildi. Bir defasında bana kapıyı açtığında ben içeri girecek olmuştum da adam karşıma dikilmişti.
Kendini adamışlardan değildi
Ödev vermiyordu. Bir arkadaşımız ödev konusunu hatırlattığında “Ödev mi gerekli? İstediğiniz problemleri kendiniz çözebilirsiniz” demişti. Halbuki ödev,sınıfça aynı problemleri çözmemiz bu problemleri birlikte ele alabilmemizi sağlardı.
Ancak ödev vermesi ödevleri okumasını da gerektirirdi ki Qureshi bu ‘fazladan işi’ yapacak biri değildi.
Beni bırakmanın yolunu bulmuştu
Ben Qureshi’nin girdiği cebir dersinden geçtiğimi hesaplamışken karneler verildiğinde kaldığımı öğrenecektim.
Bana garezi olan Qureshi, sınav notlarını toplayıp sınav sayısına böl-mek yerine her üç sınavın ortalamasını tam sayıya yuvarlayıp üçle
çarpmak suretiylekarne notumu zayıf düşürmüştü.
Bu şekilde karne notumun zayıf düşeceğinin sınamasını önceden yapmış olmalıydı.
Ben bu hesaplamayla ‘not kaybı’ olabileceğini görerek “Hepsini toplayıp sınav sayısına bölelim” dediğimde, hinoğlu hin “It’s not a matter of let’s Leon, that’s the way we’re going to do it” (‘Yapalım, edelim’ olayı değil bu Leon, bu şekilde yapacağız) demişti.
Bu tarzla daha sonra İngiltere’de karşılaşacaktım. İngiltere’de oturan ve İngiliz tarzını edinen, fakat onu dejenere eden bazı yabancıların tarzıydı bu.
Ben bu şekilde not kaybı olabileceğini görsem de cebirden kalabileceğimi görmemiştim. Görsem herhalde müdüre giderdim… Karneme cebir zayıf geldiğinde ise geç kalmıştım. Müdürümüz, karneler verildikten sonra yapabileceği bir şey olmadığını söylemişti.
(Yukarıdaki ‘Maynard’ yazısında bu konuya değinmiştim.)
Söyleyemediğim
Küstahlığı karşısında
Ters bir söz söylediğimi hatırlamıyorum da, her ne demişsem sözümü “What will happen then?” (O zaman ne olacak?) diyerek bitirmiştim ki adam sözüme ne anlam verdiyse “You’ll get slapped on the face, Leon, that’s all” (Yüzüne tokadı yiyeceksin Leon, hepsi bu)demişti.
Bu, okulumuzda başka bir öğretmenden duyamayacağım bir sözdü. Adamın aldığı İngiliz terbiyesi özünde bir takım şeylerle birleştiğinde ortaya bu küstahlık çıkıyordu.
Şaşkınlıktan, hak ettiği cevabı veremedim. Kendimi toparlasaydım “I would like to see you do it” (Bunu yaptığını görmeyi isterdim) diyebi-
lirdim…
Bunu demenin pahası kim bilir ne olurdu, ama değerdi.
‘Öğrencinin hakları’ üzerine
Qureshi sınıfta ne demişse, ben heyecanla “I disagree!” (Buna katılmıyorum!) demiş, o da “You are perfectly entitled to do so” (Bu hak sana tamamen tanınıyor) karşılığını vermişti. Bu sözü ‘Katılmasan ne olacak?’ anlamına da geliyordu.
Bu sözüne öğrencinin haklarının sınırlı olduğunu belirtenyanıt sonradan aklıma gelmişti: “I am imperfectly entitled to do so.” (Bu hak bana ‘eksik miktarda’ tanınmakta.)
M r . A r m a n t a g e (armıntıc)
Çok iyi eğitim görmüş biri
Son sınıfta felsefe öğretmenimiz olan Armantage da Picket gibi Amerika’nın ünlü Harvard üniversitesinden mezundu. Orada felsefe, mate-
matik ve diller okumuştu. Harvard’da günde on saat ders çalıştığnı söy-
lemişti.
Wilkins Armantage için, “He is a very well-educated man” (O çok iyi eğitim görmüş bir insan)demişti. Diğer öğretmenler de bilgisinden saygıyla söz ederdi…
Armantage’ın öğretmenliği / öğretmenliğe ilişkin…
Ancak iyi öğretmen olmak başka şey; benim açımdan dağ fare doğurmuştu. Felsefeye yatkın olmama karşın dersinden pek yararlandığımı söyleyemem. İyi bir felsefe öğretmenim olmasını ne kadar isterdim…
Armantage bir yana, öğretmenlikle ilgisi olmayan birinin karşıma (ya da öğrencilerimin karşısına) ‘hoca’ olarak çıkması beni hep üzmüş-
tür. Bilgili de olsa.
Şimdi nasıldır bilmiyorum, 1973’te fakültemizde öğrenci yazılı olan pedagojik formasyon sınavlarından geçerek öğretmen olmaya hak kazanmakta, ancak öğretme yeteneğine sahip değilse, öğretmen olduğunda öğrencilerini esnetmekte ya da daha kötüsü dünyalarını karartmaktaydı!
Müzik ya da resim bölümüne girmek isteyen öğrencinin bu alanlarda yeteneğini ölçen sözlü sınavdan geçirildiği malum. Neden öğretmen adayı uygulamada sınanmazdı?
Bu dert yalnız bizde de değil. Ben 1974’te İngiltere’deyken bu gelişmiş ülkede bizdekine benzer bir duruma tanık olmuştum: Üniversite öğrencisinin iyi öğreten birine değil, geniş bilgisi olan birine ihtiyacı olduğu düşüncesiyle olacak, biz öğrencilere öğretmenlik eğitimi almamış ve öğretmenlikleri pek orta öğretim üyeleri ders veriyor ve ben İngilizcem yeterli olmasına karşın anlatılanı anlamıyordum.
Armantage’a dair…
Hocamız bize Tarsus’ta bir zamanlar beş yüz bin kitaplık bir kütüphane olduğunu söylemiş, bizse ona “Buraya onun için mi geldiniz?” diye sorduğumuzda gülümsemiş, ancak cevap vermemişti.
Köktenci bir Hıristiyan olduğunu sonradan öğrendiğim hocamızın eski adı St. Paul İnstitute olan okulumuza gelmesi belki de Hıristiyanlığın ana direği Aziz Pavlos (Pol) ’un hatırınaydı.
Güzel ancak soğuk görünüşlü bir karısı vardı ve belki defelsefî açıdan ‘her yerin bir’ olduğu düşüncesiyle, diğer Amerikalı hocalarımız gibi
seyahat etmezlerdi.
BenDostoyevski’nin The Idiot (Budala)romanını okurken romandaki herbir olayla ilgili olarak sorabileceğimbir odak soru arıyordum.Armantage bana böyle bir soru önerebilir miydi?
O kısaca “Hayır” dedi.
Kendini adamış öğretmenlerin çoğunlukta olduğu okulumuzda bu alışık olmadığım bir yanıttı. Neyse ki adam hayal kırıklığım karşısında insafa gelerek “Mişkin masum mu? Bu soruyu odak olarak alabilirsin”
demişti.
Bir felsefe öğretmenine yakışan mükemmel bir öneriydi, ancak değerlendirdiğimi söyleyemem.
Aşağıda, bu hocamız hakkında ancak öğrencisi olanlarımızı ilgilendi-recek iki küçük bilgi yer almakta.
Liberal bir havası olan okulumuzda Armantage’ın yemekhane nöbetindeki kuralcı çıkışlarını, misyoner türde öğretmenlerimizin rahat tavırlarına alışık olan bizler yadırgar, bu hocamız için ‘ukala’ derdik.
Aşırı zihinsel faaliyetinden mi bilmiyorum, Armantage çok hasta olurdu. Hastalığının fiziki bir nedeni olmadığı söylenirdi. Hastalandığı zamanlarda bizden, belirlediği bir felsefi konu üzerine kompozisyon yazmamızı isterdi.
Hastalığının nedeni her ne idiyse fazla enerjisini atmak için sürekli basket oynardı -ve müthiş sıçrardı.
Felsefe okumamak !
Okulumuzda yalnız edebiyat bölümü öğrencileri felsefe okurdu.
Oysa felsefenin herkes için olduğunu,
tüm öğrencilerin felsefe okuması gerektiğini,
felsefe okumanın kavgaları azaltıp tartışmaları daha verimli kılacağını,
dolayısıyla öğrencinin felsefe okumadan mezun olmasının bir eksiklik, bir ayıp olduğunu düşünmüşümdür.
M r . G r e e n b e r g (griynbörg)
Genç bir öğretmenimizdi. Bizden ancak üç dört yaş büyüktü.
donanımı
İbranice ve Fransızca, edebiyat ve felsefe biliyordu. Freud (froyd) üzerinde uzmanlaşmıştı. Müzikten de anlıyor, piyano çalıyordu. Ayrıca, biyoloji ve kimya derslerine girmekteydi! Öğrencileri çok iyi bir öğretmen olduğunu söylerlerdi. Dolayısıyla hem edebiyat hem de fen alanında at oynatan nadir insanlardan biriydi. Velhasılı gıpta ettiğim bir donanımı vardı.
İdeali ‘Avrupa kültürü’nü edinmekti! “On sene alır” diyordu… Bu genişlikte bir ideal bende büyük hayret ve takdir uyandırmıştı.
Beni etkileyen davranış ve sözleri
Yazarın tercihine saygısı
Katıldığım ‘İngilizceyi ilerletme’ projesinin bir parçası olarak yaz-
maya başladığım İngilizce öyküyü adamın önüne koymuştum.
Öykünün bir yerinde hangi sözcüğü kullanmam gerektiğini sorduğumda o bir sözcük önerdi. Ben de isteksizce ‘tamam’ demiş olmalıyım ki sözcüğü cümledeki yerine yazdı. Fakat bu haliyle cümleyi beğenmemiştim. “Yok, bu kelime iyi gitmedi” dedim. Bunun üzerine Greenberg kelimenin üstünü çiziverdi. Sözümün üzerinden iki saniye geçmemişti.
Bu, onun (Amerikalıların) birçok alanda bireyin tercihine olan saygısını gösteriyordu.
Ana dilin önemine ilişkin sözü
Bir defasında ona bizim için İngilizcenin öneminden, az çok bildiğimiz Türkçenin ise önemsizliğinden söz ettiğimde Greenberg kulağıma küpe olacak şu sözü söylemişti: “There can be no excuse for not knowing your native tongue well.” (KKişinin ana dilini iyi bilmemesinin mazereti olamaz.) Bu sözü kulağıma küpe olacaktı.
h a t a l a r ı
Hata hanesinde, genç ve New York’lu olmasından ileri gelen ukalalıkları,
‘cart curtları’ vardı.
‘Cart curtları’
Neden romanı okumamışım…
Edebiyat hocamız Manglets oluşturduğu gurupların herbirine okumaları için birer roman vermişti. Benim okumam gereken de o sıralarda Fransız kültür bakanı olan André Malraux’nun -İngilizce adıyla- Man’s Estate (İnsanlığın Durumu) adlı romanıydı. Bulunduğum gurubun bu romanı okuması ve Greenberg’ün yönetiminde tartışması gerekiyordu. İnceden inceye tasarlanmış bir projeydi.
Bense çeviri roman (hele de çeviri Fransız romanı) okumakta hep zorlanmışımdır. Man’s Estate’i birkaç kez elime aldıysam da olmamış, sonuçta okuyamayacağıma karar vermiştim…
Yatakhanedeydik. Greenberg romanı okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyledim. Neden okumamışım? Bir cart curt!..
Düşünüyorum da adamın ‘cart curt’una ideal yanıt şu olabilirdi:
“I haven’t read it, because after repeated efforts I decided that I can’t read it. I have read the other novels that I was supposed to read, but not this one… We can’t do all that we are asked to do. If I must pay a price for this I am prepared to pay it.” (Kitabı okumadım, çünkü birkaç kez okumaya çalıştıktan sonra okuyamayacağıma karar verdim. Okumam gereken diğer romanları okumuştum, ama bunu okuyamadım… Bizden yapmamız istenen her şeyi yapamıyoruz. Bunun için ödemem gereken bir bedel varsa, ödemeye
hazırım.)
Güvenceme gelince, bu romandan alacağım not sıfır da olsa Mang-lets’ın dersinden geçebilecek durumdaydım.
Fakat bir yandan adamın güçlü kişiliği, bir yandan benim toyluğum, bir şey diyememiştim.
Ahmet Şahin’in odasına neden gidiyormuşuz…
Bir öğle yemeğinde bizim masaya konuk olmuştu. Ben laf arasında her akşam birçok arkadaşın Ahmet Şahin Bey’in odasına gittiğini söyleyince “Adam rahatsız olmuyor mu?” diye sordu.
“Olsa da düşünen kim?” dedim.
“Bir şey yapılmalı” dedi.
“Sanmam onları durdurabilesiniz” dedim. (I don’t think you can deter them.)
Farkında olmadan ‘provokatif’ bir söz söylemiştim ve sözüm Greenberg için bir challenge (güçlüğü yenmeye bir davet) olmuştu. Kararlı bir biçimde masadan kalktı. Ben de arkasından… Dışarı çıktığımızda okulumuzun dehası Erkut’u gördük. Greenberg “O da odasına geliyor mu?” diye sorduğunda “Evet” dedim. “Zaman zaman” demedim belki de.
Greenberg, Ahmet Şahin’in odasına çok seyrek gelen Erkut’a ‘Nasıl böyle yaparsınız?’ diye sert mi sert çıktı. Sertlik silahını gerekli gereksiz kullanıyordu. Sertliğin dozunu ayarlama kaygısı da yoktu onda.
Erkut fena bozuldu… O gece yatakhanede ‘Ahmet Şahin’in odasına kimse gitmeyecek’ diye gurup kararı alındı. Odanın demirbaşı olan ben de o gece ve onu izleyen gecelerde adamın odasına gitmedim. Sonradan gitmeye başladım…
Greenberg’in uykumuzu hiçe sayması
Gece biz uykuya geçerken Greenberg ses çıkaran ayakkabılarıyla yandaki duş kabinine yürürdü. Ayakkabılarının sesinden sonra duşun sesini dinlerdik.
Adamı şikâyet etmekse aklımıza gelmezdi. Greenberg’in güçlü bir kişiliği vardı ve onunla uğraşılmazdı; öyle düşünürdük… Oysa eğer iki üç arkadaş müdüre gidip durumu bildirseydik ne olurdu? Herhalde müdür “Öğretmenle konuşurum” der, sonra da adamı uyarırdı. Bu kadarcık örgütlenmeyle adamı yenebilirdik… Ah, bu güçlü kişiliklerin saldığı korku…
Uygar bir insan sayılabilecek olan Greenberg öğrenciye bu rahatsızlığı verme hakkını kendinde nasıl buluyordu? Birçok öğretmen gibi “Öğrenci değiller mi, katlansınlar. Biz zamanında katlanmadık mı?” diye mi düşünüyordu?
III. d i ğ e r A m e r i k a l ı ö ğ r e t m e n l e r i m i z
M r . K e m p
‘Conversation’ (karşılıklı konuşma) hocamızdı. w’yu, yumuşak ve sert th seslerini çıkartmayı, Hazırlık sınıfında ondan öğrenmiştik.
Herbir öğrencinin yanında durur, hafiften eğilerek öğrencinin çıkarması için bu seslerden birini telafuz eder ve öğrenci bu sesi az çok doğru çıkarıncaya kadar söyletir, öğrencinin telafuzunun ‘kabul edilir düzeyde’ olduğunu düşündüğünde baş parmağıyla işaret parmağını birleştirerek “Good, good” derdi. ‘Good’u söyleyişinden, öğrencinin doğru telafuza
ne kadar yaklaştığını anlardım.
Yersiz bir siniri
Orta 1’deyken gramer hocamızdı. Ben bir konuyu anlayamadığımı söylemiş, o da anlatmıştı. Ben gene anlamadığımı söyleyince gözleri çakmak çakmak şöyle demişti: “If you don’t understand this you won’t pass, do you understand!” (Bunu anlamazsan geçemezsin, anlıyor musun!)
Hoppalaa! Bir oyun yazarı olsaydım bana şunu söyletirdim: “Bu sözünüz anlamama yardımcı olmuyor.”
O anda yapabildiğimse bu yersiz öfke karşısında adamın yüzüne hayretle bakmaktı.
Kemp’te o zaman adlandıramadığım, ‘missionary zeal’a (misyoner tutkusuna) benzer bir şey vardı. Yersiz siniri belki biraz da bundandı… Daha sonra din adamı olduğunu duyacaktım.
“Taş atma!”
Orta 1’de olmalıyım. Bir çocuğa taş atıyordum. Kemp geçiyordu. Bana “Don’t throw rocks” dedi. Ben bu sözü kelime anlamında alarak “I am not throwing rocks sir, I am throwing stones (Kaya atmıyorum efendim, taş atıyorum) dedim.
Kemp bir hışımla baktı, ancak benim masum bakışım karşısında durumu anladı.Ben ‘throw rocks’ın ‘taş atmak’ anlamına gelen bir deyim olduğunu bilmeyebilirdim…
Durumu anlayan Kemp yüzünü çevirip yoluna devam etti.
Kemp ile Mrs. Wood
Bir oyunda…
Öğretmenlerin oynadığı nadir oyunlardan birinde, Mrs. Wood’la Kemp sevgilileri oynuyordu. Kemp sürekli Mrs Wood’un ellerini tutuyor, okşuyor, belki de öpüyordu. Salon gülmelerle çınlıyordu. Mr. Wood’un kıpkırmızı olduğunu söylemişlerdi.
Sonradan Mrs. Wood’la Kemp’in sevgili olduğu söylentileri yayıldı.
Gerçi okulumuz küçük yerdi, ama olur olurdu.
Sevgili olmuşlar mıydı?
Sonradan, ‘sevgili olduklarını’ düşündürecek bir şey duydum.
Abilerin gaspına uğramadan basket oynayabilmek için sabahları çok erken kalkan bir arkadaşım yıllar sonra bana Kemp ile Mrs. Wood’u merdivenin altında öpüşürken görmüş olduğunu söyledi! Bu arkadaş gazeteci değildi; sansasyon peşinde biri değildi. Ağırbaşlı bir arkada-şımızdı. Sözüne inandım.
İnsanlar öğretmen de olsalar, yüksek mevki sahibi de olsalar, aşk ya da cinselliğin pençesindeyken kendilerini (itibarlarını) tehlikeye atabiliyorlar. “Aşk bir kapıdan girdiğinde tedbir diğer kapıdan çıkar” demiş bir yazar… Demek olmuştu.
(Ek’teki ‘açık şeyler‘ / ‘Mrs. Wood’ yazısına bakınız.)
M r . W e b s t e r (webstır)
Çok uzun boylu, ‘saf kan’ bir Amerikalıydı. Basket oynardı.
Notlamada kullandığı değişik işaretler vardı.
+ = 10 / O içinde + = 8 / O = 6 / O içinde – = 4 / – = 2 anlamına geliyordu. Ara notlar ise yoktu.
Sanırım bu yazılım, bireye geniş ‘yaratıcılık’ olanağı veren Amerikan anlayışının uçta bir örneğiydi.
Bu işaretleri bir kaynaktan mı almıştı, kendisi mi uydurmuştu bilmiyorum, ama biz kabullenmekte güçlük çekmemiştik. Yalnız adamın bizden bir isteği olmuştu: “Anne babalarınıza bu işaretlerin anlamını söyleyin de yanlış anlaşılma olmasın” demiş ve bize, 6 almış bir öğrencinin velisinin kendisine sınav kâğıdıyla gelip “Neden benim çocuğum sıfır aldı?” dediğini anlatmıştı. Gülmüştük.
Webster’ın hoşgörüsü
Sınıfımızda Uğur adında çok şımarık, şımarıklığı patolojiye varan bir çocuk vardı. Şamatasıyla adama ders yaptırmıyordu. Ben adamın bu çocuğun elinde oyuncak olduğunu gördükçe utancımdan yerin dibine geçiyordum. Adamda ise bir rahatsızlık belirtisi yoktu…
Amerikalıların hoşgörüsü
Sonradan görecektim ki Amerikalılar, en azından bazı Amerikalılar, bizim kaldıramayacağımız bazı şeylere rahatlıkla katlanmaktadırlar.
Bir ortaokulda barış gönüllüsü, nişanlı bir Amerikalı çift vardı. Okulun öğrencilerinden olan iri kıyım bir genç kendini barış gönüllüsü kızın üzerine attırıyor, kızın tepkisi ise bir iki saniye kaşlarını çatmaktan öteye gitmiyordu… Amerikalıların haysiyet ve namus anlayışı bizimkinden ne kadar farklıydı…
Açık kalpliliği
Bir gün Webster dersimize biraz farklı gözüken bir kıyafetle geldi. Farklılığın nedeni birazdan anlaşılacaktı. Adam anahtarını içeride unuttuğu icin odasına girememiş, kendisinden birkaç santim kısa olan Wilkins’ın giysilerini giymek zorunda kalmıştı. Amerikan rahatlığıyla anlatıyordu…
Sınavı / ürkekliğim
Webster bize ilk yardımı öğretmişti. Sınavla ilgili olarak şöyle demişti: “Ben içeride, yerde yatıyor olacam; siz birer birer gelip bana suni teneffüs yaptıracaksınız. Bunu nasıl yaptığınıza göre not alacaksınız.”
‘Amerikan türü’, güzel bir sınavdı.
Sıra bana geldi. Adam yüzükoyun yatıyor ve suni teneffüs için sırt üstü yatırılması gerekiyordu. Adamı usulca çevirmeyi denedim ama olmadı. Güç kullanarak ters çevirebilirdim, ama sarsarak. Bunu göze alamadım; adamı öylece bıraktım. Tabii aldığım not iyi değildi.
İleride, farklı alanlarda, bu çekingenliğimin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktım.
Amerikan kültüründe sosyal ilişkiler
Hygiene (sağlık bilgisi) kitabındaki ‘Getting Along with People’ (insanlarla geçinmek) konusu için Webster “kitaptaki en önemli konulardan biri” demişti…
O yıllarda olduğu gibi şimdi de Amerikalılar sosyal ilişkilere önem vermekte ve eğitimle geliştirilebileceğine inanmaktadırlar.
Hygiene kitabının zorluğu
Burada, Orta 1 öğrencileri için Hygiene kitabının zorluğuna değinmeden edemiyorum. Amerikalı çocuklar için yazılmış olan bu kitap biz Orta 1 öğrencileri için bayağı zordu; bilmediğimiz sözcüklerle doluydu.
Şahsen ben, Orta 1’de Hygiene dersinin zorluğunu yaşamış biri olarak, Hazırlık sınıfının bizde olduğu gibi bir sene değil, Robert’te ve Dame de Sion’da daha önce olduğu gibi iki sene olması gerektiğini, başta ‘fazladan bir yıl’ sayılabilecek ikinci yılın götürdüğünden fazlasını getireceğini düşünüyorum.
Tarsus Amerikan Koleji’nde (TAC) Hazırlık sınıfının sekiz yıllık eğitimden sonra- 14-15 yaşlarında okunduğu günümüzde, benim iki yıllık Hazırlık önerim daha da geçerli.
M r . H o r i u c h i /horiyuçi/
Hawai’den gelmeydi. Çekik gözleri, uzak doğulu bir ırktan olduğunu gösteriyordu.
Fen bilgisi ve yatakhane hocamız olmuştu.
Yatakhanede donla (baksırla) dolaşırdı / annemle görüşmesi
Yatakhanede baksırla dolaşırdı. Çok atletik bir vücudu vardı. Saniyede beş vuruş vurabilmesi gerekirken yalnız dört vuruş vurabildiğinden ordunun boks takımından ayrılmak zorunda kaldığını duymuştum.
Bir defasında annem durumumu sormak için ona gelmişti. Odasında görüşmüşlerdi. Sonradan annem bana adamın donla olduğunu söylemişti.
Ben ona “Annemin karşısına donla mı çıktınız?” diye sorunca “No boy, I wouldn’t do that, boy” (Yok çocuk, öyle şey yapmam çocuk) demişti. Ancak sözü annemin sözüyle çeliştiğine göre yalan söylüyordu. Yalanı da rahat söylüyordu.
Güce dayanması
Bazen bir öğrenciyle aralarındaki tartışma kızıştığında“You know how strong I am, boy?” (Biliyor musun ben ne kadar güçlüyüm, çocuk?) der çocuğun kafasını pazusuyla sarardı.
Gücünü ortaya koyduğu bir sözü de şuydu: “Sit down before I knock you down.” (Otur yerine ben seni devirmeden.)
Derste birine kızmışsa sınıfın güçlülerinden birine “Beat him after class” (Onu dersten sonra döv) derdi.
Bir defasında sınıfın güçlüsüne beni dövmesini söylediğinde ben müdüre gitmiş, durumu anlatmıştım. Horiuchi ise müdürden azar işitmiş olacak ki haksızlığa uğramış bir çocuk gibi “Neden beni müdüre şikâyet ettin?” demişti bana.
Daha önce sözünü ettiğim, bir üst makama şikâyeti kalleşçe bulmanınbir örneğiydi bu da.
Ne yanıt verdiğimi hatırlamıyorum, ama “Dayak yemeyi sevmiyorum
da ondan!” diyebilirdim.
Kinciydi
Çok kinciydi. Suyuna giden öğrenciye karşı ne kadar iyiyse, gitme-yene karşı da o kadar acımasızdı… Bir defasında arkadaşımız Erdoğan Durmaz’a “Barışalım” diyerek elini uzatmış, Erdoğan elini sıkmayınca da ona sonuna kadar -ve acımasız- düşman kesilmişti.
Sonraki yıllarda Uzak Doğuda yüz binlerin yittiği kıyımları izlerken Horiuchi’yi anımsayacaktım.
Öfkesi, alınganlığı
Study Hall’da Horiuchi’nin yüzünden saflık akan bir resmi vardı. Bu her gün gördüğümüz Horiuchi’den ne kadar farklıydı! Şimdiki Hori-uchi’nin ifadesinde öfke vardı, alınganlık vardı…
Adam bu hale nasıl gelmişti? Açık kalpliliğinin öğrenciler tarafından kötüye kullanılmasının şüphesiz bunda payı vardı.
Adama içi müstehcen sözlerle doldurulmuş şarkıların söyletildiğine tanık olmuştum! Arkadaşlar katıla katıla gülerken o nasıl da hevesle söy-lüyordu…
Ondan öğrendiklerimiz
Ondan öğrendiğimiz şeyler de vardı.
(Kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceğimiz insan var mıdır dünyada?)
Bize öğrettiği şeylerden biri, iyi alışkanlıkları küçük yaşta edinmenin önemiydi. O ağzı kapalı aksanıyla şöyle derdi:
“I only want you boys to get good habits, that’s all… You can’t say, ‘ I’ll change when I’m twenty-five.’ You can’t do that, you know.”
(Bütün istediğim, siz çocukların iyi alışkanlıklar edinmeniz. ‘Yirmi beş yaşına geleyim, değişirim,’ diyemezsiniz. Bunu yapmaya imkân yok, biliyorsunuz.)
Yirmi beş yaş ise sanırım kendi yaşıydı.
Bir de ondan erkeklikle ilgili bir düşüncemizin yanlış olduğunu öğrenmiştim.Bir arkadaş aldığı cezayla ilgili olarak ona “Yaptığımı erkekçe söyledim, ama gene de ceza aldım” deyince Horiuchi şöyle demişti: “Tamam da, ceza almayacaksan erkeklik bunun neresinde?”
M r . M c K a y (mıkey)
Söylediğine göre aldığı eğitimle ormancı (forester) ya da öğretmen
olabiliyormuş; öğretmen olmayı seçmiş.
Özde olumlu bir insan
McKay insanların özde iyi olduğuna inanırdı. Amerikalıların genelde sahip olduğu bu inanç onda belirgindi. “Bence kötü insan yoktur” dedi-
ğini anımsarım.
Olumlu bir sözü
Ben tenis oynuyordum. O gelip oyunu seyretmeye başladı.
Nezaketen “Would you like to play sir?” (Oynamak ister miydiniz efendim?) dediğimde ise unutamayacağım şu cevabı vermişti:
“ I like to watch you play.” (Senin oynamanı seyretmek isterim.)
Anlaşılan, geçen seneki zavallı halimden sonra şimdi oyundaki canlı halimi görmek onu memnun ediyordu.
Hatalı davranış ve sözleri
Orta 2’de olmalıyız. Erdoğan Durmaz’ın çok yüksek sesle konuşmasına kızan McKay’, arkası dönük olan arkadaşımızın kafasına sertçe vurmuştu… Mert bir arkadaşımız olan Erdoğan adama dönerek “Neden bana vurdun?” deyince de, Mckay vurma hareketini eliyle göstererek “I just went like this. If I had hit you, you would be on the floor” (Şöyle yaptım sadece. Vursaydım, şimdi yerde olurdun) demişti.
Bir kovboy filminden bir sahneydi sanki ve adamın ‘taşralı’ kişiliğini gösteriyordu.
Bir de bizden bir üstteki sınıfa (63’lülere) “Siz Türkler ancak zordan anlarsınız” demişti ki bu sözü uzun zaman başını ağrıtacaktı.
Ancak sonradan Türkiye’yi sevmiş ve savunmuş olacak ki Amerika’da bulunduğu yerde bir Türk dostu (Turk Bob) olarak tanınacaktı. M r s . M c K a y (misıs mıkey)
“Aşk mektubu bile yazbilirsiniz”
Biz Lise 1’deyken daktilo öğretmenimiz olan Mrs. McKay kursun başlangıcında gülümseyerek şöyle demişti: “Kursun sonunda daktiloyla aşk mektubu yazabilecek hale gelirsiniz.”
Amerikan kültüründe bir kadın öğretmenin erkek öğrencilerine rahatlıkla söyleyebileceği bu söz, yıllardır Türk ya da Amerikalı bir kadın öğretmen görmemiş olan bizi utandırmıştı.
Oysa çocuklara “Wrote a letter to my love, and on the way I dropped it” (Aşkıma bir mektup yazdım, onu da yolda düşürdüm) dizesinin geçtiği bir şarkının öğretildiği Amerikan kültüründe Mrs. McKay’in bu sözünü normal karşılamak gerekirdi.
Ancak sınıf arkadaşım Adil’le beni birlikte ‘çok mutlu’ gördüğünde “You boys should get married. You look so happy together!” (Çocuklar, siz evlenmelisiniz. Birlikte o kadar mutlu görünüyorsunuz ki!) sözünü söyleyen de oydu. Belki kadında bir ‘aşk takıntısı’ vardı.
Çok okurdu
Mr. McKay bildiğim kadarıyla pek okumazken, Mrs. McKay çok okurdu. Kütüphaneden aldığımız birçok kitabın arkasında Mrs. Mckay’in adını görürdük. Okuyan biri olmasının, kocasının gelişmesinde etkisi olmuştur herhalde.
Çocuğunu üzmemiz üzerine
McKay’lerin John (caın) adında bir çocukları vardı. Küçük çocukları oyuncak olarak görmemizden olacak, “John, you are a bad boy!” (John, sen kötü bir çocuksun!) der, çocuğu ağlatırdık.
Bir gün Mrs. McKay, müdürün konuştuğu yerden bize şöyle dedi: “Lütfen çocuğu ‘tease’ etmeyin (üzmeyin). Ben çocukluğumda ‘tease’ edilmiş olmanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum.”
(tease /tiyz/ :Dostça, şakadan üzmek; takılmak, kızdırmak)
Bir Amerikan yaklaşımı olan bu açık kalpli sözlerin üzerimizdeki etkisi olumlu olmuş, bundan sonra çocuğu eskisi gibi ‘tease’ etmemiştik.
(Kadın durumu müdüre bildirse, müdür de çocuğu ‘tease’ etmeme-
mizi bize ihtar etse bu olumlu sonuç alınamazdı.)
M r . C o w e l (kawıl)
Orta 2’de reading dersimize girerdi. Ayrıca yatakhane hocamızdı.
Hatırladığım başlıca özelliği bizi hoplatan bağırmasıydı. ‘Yell’ söz-
cüğünü ondan öğrenmiştim.
“Bağırtmayın, bağırmayayım” derdi.
Bir de kırmızı ensesini hatırlıyorum. ‘Red-necked cowboy’ (kırmızı enseli kovboy) deyişinde olduğu gibi. Belki de isminin ‘cow’la başlaması tesadüf değildi.
M r . B a r r y (beri)
Müzik öğretmenliği
İyi bir müzik öğretmeni ve mükemmel bir koro yöneticisiydi. Harika piyano çalardı. Üzüntüsü, tüm çabalarına karşın bize klasik batı müziğini sevdirememiş olmasıydı.
İngilizce öğretmenliği
İngilizce öğretmenliği de iyiydi. Orta 3’de bize gelmişti. Telafuz üzerinde çok durmuş, v, t, d, r seslerini doğru çıkarmayı bize o öğretmişti.
Diğer arkadaşların çoğundan farklı olarak ben bize öğrettiği doğru sesleri konuşmama aktarmış, bu sayede mükemmel bir telafuz edinmiştim.
Bir defasında yolda giderken bir genç yanıma gelerek kendini tanıttı. Yıllar önce İngilizce ders verdiğim bir çocuktu.
“Bana büyük bir kötülük yaptınız” dedi.
Hayretle yüzüne baktım.
O ise gülümseyerek şöyle dedi: “Sizden sonra hiç bir İngilizce öğretmeninin telafuzunu beğenmedim. Dolayısıyla hiçbir İngilizce öğretmenini beğenmedim.”
Telafuzumu böylesine beğenen yalnız o değildi ve ben bu telafuzu Barry’ye borçluydum.
Bir öğretmene yakışmayan sözü
Ancak Barry’nin bir öğretmene yakışmayan söz ve davranışları vardı:
Lise 1’deyken, İngilizce hocamız Bloomer benim de zayıf aldığım çok hatalı bir dil sınavı yapmıştı. Ben bu sınavın ne kadar hatalı olduğunu kanıtlamak üzere, Bloomer’ın izniyle sınavı Barry’ye vermiştim.
(Bir Amerikalı öğretmenden bunu yapma izni alınabiliyordu.)
Barry ise on kelimeden ancak yedisini bilmişti!
“Bunu Mr. Bloomer’a söyleyecem” dediğimde ise, Barry “Söylersen seni müzikten bırakırım” demişti!
Bu, öğretmenliğe yakışmayan ilk sözü değildi. İspanyol kanından mıydı, neydi? Bizim okulda böyle bir sözü söyleyebilecek bir başka öğretmen yoktu.
Söylediği sözü müdüre aktarmamdan korkmamış mıydı? Belki de biz öğrencilerin bir öğretmeni kolay kolay müdüre şikâyet etmeyeceğimizi biliyor ya da dil alışkanlığından böyle söylüyor ve minarenin kılıfını hazırda tutuyordu,
M r . B l o o m e r (bluımır)
Lise 1’de İngilizce ve Amerikan edebiyatı hocamızdı. Odasında sohbeti çok tatlıydı…
Bir hobisi: kızların peşinden koşmak
Edebiyat öğretmenimiz Yalçın Bey bize bir öğretmenle mülakat yapma ödevi verimişti… Bloomer’a bu ödev için kendisine sorular sormak istediğimizi söyledikten sonra “Hobileriniz nelerdir?” dediğimizde o gülerek “Chasing girls” (Kızların arkasından koşmak)demişti.
Ancak ödev Yalçın Bey’e gideceğinden bunu yazamayacağımızı söylemiştik. O “Yazın, yazın” demişse de yazmamıştık.
Elini kadının sırtına yaslaması
Bir defasında Bloomer yemekte elini 50 yaşlarında seksiliğini sürdüren idare amirimizin sırtına dayayıp ona gülümsemişti.
Bunun üzerine Wilkins, cinsel açlığın olduğu okulumuzda bu hareketi onaylamadığını göstermek üzere yüzünü ekşiterek uzun süre Bloomer’auzun uzun bakmıştı. Kızların, kadınların olmadığı okulumuzda Bloomer ne arıyordu?
Bloomer’ın dünyayı / hayatı öğrenme planı
Bloomer’ın bize söylediğine göre babası mesleği dışında hiçbir konuda okumaz ve konuşmazmış. Bloomer bunun tersini yapmaya, birçok alanda çalışarak ‘hayatı öğrenmeye’ karar vermiş. Bu şekilde, diyelim öğretmenlikten bahsedildiğinde söyleyecek sözü olacakmış.
Ancak birçok konuda konuşabilecek durumda olmak için kaç işe girip çıkması gerekiyordu? Bloomer’ın bu düşüncesi bana gerçekçi gelmemiş-
ti.
‘Sessiz yürüyüş’
Bir gün Bloomer’ın yatakhanede içkili halde bir yatağa uzanmış ola-rak bulunduğu söylendi.
Gerçekten böyle mi olmuştu? Bu çok konuşuldu…
Her ne idiyse Bloomer’ın odasına taşlar yuvarlanmaya başlandı. Bu okulumuzda görülmemiş bir şeydi. ‘Aşayişi temin’ için yatakhanemize dört öğretmen gönderildi.
Taşları yuvarlayan son sınıf öğrencileri, birçoğu tart olmak üzere değişik cezalara çarptırıldılar.
Bu olay üzerine okulun öğrencileri çok geniş bir katılımla Tarsus sokaklarında “Olgun öğretmenler istiyoruz” ve diğer yazılar yazılı pankartların taşındığı bir ‘sessiz yürüyüş’ yaptılar.
(Gerçi suçlanan tek kişiydi, ama bu cümlede çoğulun kullanılması normaldi.)
Tarsus gazeteleri haberi “Öğrenciler vakur yürüyüşlerini yaptılar” gibi başlıklarla verdiler. Sonradan öğrendiğime göre büyük gazeteler de haberi manşetten vermişlerdi.
Bu olaydan bir süre sonra müdürümüz Maynard biz lise öğrencileriyle konuştu. “Olgun öğretmenler istiyoruz” sözüne içerlemişti. “I think I am olgun; I think Mrs. Meyer is olgun” (Ben olgun olduğumu sanıyorum; Mrs. Meyer’in olgun olduğunu sanıyorum) diyordu.
Edebiyat hocamız Haydar Göfer’in bir ifşaatından öğrendiğimize göre bu olay Maynard’ın başını yemiş, koca Maynard okulumuzun müdür-lüğünden alınarak Board (boırd) Heyeti müfettişliğine getirilmişti.
“Ben bu adama karşı olamam” diyen arkadaşımız
Bloomer’ın tatlı sohbetinin etkisiyle “Ne olursa olsun, ben bu a-dama karşı olamam” diyen arkadaşımız bile bu olayın rüzgârıyla Bloo- mer’a karşı bir konuma gelecek, ‘sessiz yürüyüş’te en ön safta yer ala-caktı.
Ek’teki ‘sesiz yürüyüş’ yazısına bakınız.
M r . F o w l e s (fawlz)
Yatakhane ve çeviri hocamız olmuştu.
Yatakhane hocamızken:
Arkadaşlarım yastığımı saklamışlardı. Bunu Fowles’a söylediğimde, o “There are things that you must handle yourself” (Bazı şeyleri kendin halletmen gerekir) demişti. Hayatın bir gerçeğini öğrenmiş oluyor-
dum.
Çeviri hocamızken:
Amerikalı öğretmenlerimiz arasında iyi Türkçe bilen bir öğretmen olarak çeviri dersimize girmişti.
Atatürk’ün gençliğe hitabesini İngilizceye çevirdiğimizde biz “Gü-
zel oldu” deyince, O “Tabii Ata’nın nutku kadar değil” demişti
Grev konusunda düşüncelerimizi sormuştu
Okulumuzun muhasebecisiydi. Bir defasında işinin ağırlığından bunalmış halde ahlaya puflaya bize “Bazı işler insana ne kadar zor geliyor”demişti.
Daha sonra bir gün yemekhanede bizim masaya misafir olduğunda bize teker teker “İşçiler greve gittiğinde ne düşünürsünüz?” diye sormuştu. Ben “I’m irritated” (Canımı sıkar) deyince Fowles bu sözüme epey bir gülmüş, “Demek canını sıkar ha!” demişti…
Yazımı değerlendirmişti
Kendimi anlattığım bir yazıyı değerlendirmesi için ona gönderdiğimde Fowles “I have made some penned suggestions” (Bazı öneriler çiziştirdim) demiş,
sonra da, çeviri işine girmeyi düşünüyorsam yazımın umut verici olduğunu, ancak yazıyı yayınlamayı düşünüyorsam epey bir ‘tightening up’ (fazlalıkların atılması) gerektiğini söylemişti.
‘Penned suggestions’ deyişindeki inceliği unutamam.
M r . M a n g l e t s (menglıts)
Son sınıfta Dünya Edebiyatı dersimize girmiş olan Manglets tanımış olduğum en iyi öğretmenlerden biriydi.
Kardeş okulumuz olan Talas’tan gelen bu öğretmenimizin orada bir atı olduğunu duymuştuk. Atı olan bir öğretmendi!
İşlediği öykü ve romanlar
Manglets’ın Dünya Edebiyatı hocası olarak bir ders yılına sığdırdığı (ve hakkıyla işlediği) öykü vb. ve roman sayısı inanılmazdı ve yetenekli bir öğretmenin yetenekli öğrencilerle neler yapabileceğini gösteriyordu.
Science, Doubt and Escape adlı dünya edebiyatı antolojisinden şu parçaları işlemiştik:
Flaubert’in ‘A Simple Heart’ • Maupassant’ın ‘Boule de Suif’ adlı öyküleri
Henry James’in ‘The Real Thing’ adlı öyküsü • William James’in ‘Habit’ yazısı
Dreiser’ın ‘Free’ adlı öyküsü • belki de Sister Carrie romanından bir bölüm
Thomas Mann’ın ‘Tonio Kruger’ adlı öyküsü
Tolstoy’un ‘The Death of Ivan Iliyich’ • Maksim Gorki’nin ‘Twenty Six Men and a Girl’ adlı öyküleri
İbsen’in ‘An Enemy of the People’ adlı oyunu • belki de Strindberg’in ‘Baba’ adlıoyununun bir bölümü
Bir ders yılında bunların her birini hakkıyla işlemek az bir iş değildi, ama hocamız bunların dışında, inanç (faith) temasını işleyen birkaç roman da işlemişti!
Hatırladıklarım: Conrad’in Heart of Darkness, Gide’in The Immora-list, Camus’nün The Plague (ve belki de Outsider) ve Graham Green’in End of the Affair adlıromanları…
İnanılmaz, ama gerçek.
Okulumuzun daha sonraki müdürü Robeson (raıbsın) Manglets’ın öğrenciye bu kadar yüklenmesinin eleştirildiğini söylemişti.
Belki de bu eleştirenlerin kıskançlığındandı, çünkü biz öğrencilerin bu konuda bir rahatsızlığı olmamıştı.
Manglets içine kapanık insandı
Edebiyata meraklı birçok insan gibi Manglets içine kapanıktı. Bir sözünü hatırlıyorum:
“There is something in Western culture… I believe Shelley wrote the most absurd line in poetry when he said ‘And I bleed.’ ” (Batı kültüründe bir şey var ki… Sanırım Shelley ‘Ve kanıyorum’ dediğinde tüm şiirlerin en ‘absürd’ dizesini yazmıştır.)
Öğretmenler odasının karşısında kümelenmiş konuşuyorduk. Talaslı bir arkadaş, nerden biliyorsa Manglets’ın doğum günü olduğunu söyledi. Bunun üzerine bir ağızdan ‘Happy birthday to you’ (İyi ki doğdun…) şarkısını söyledik. Manglets’ın çok duygulandığını duymuştuk… Bunu duymak güzeldi..
M r . J o n e s (joınz)
Ahmet Şahin’den önce Jones yatakhane hocamız olmuştu.
Belki de saf ifadesinden ötürü adama “aptal Jones” derlerdi. Ancak, Ömer’in deyişiyle, ‘Aptal Jones iyi hocaydı.’
Güzel adamdı da. Amerikan sinemasının seks ilahı Rock Hudson’a benzerdi.
Anımsadığım ilk sözü “It’s strictly taboo to use the fire stairs.” (Yangın merdivenini kullanmak kesinlikle yasaktır) idi.
Belki biraz da ‘taboo’daki uzun seslerden dolayı bu deyiş hoşuma gitmiş, yatakhanede bolca söyler olmuştum.
Sorgulamadan inanması
Bir defasında yatakhanede kısa boylu, minyon yapılı biri önümden geçip yangın merdivenlerine yönelince orta sınıflardan bir çocuk sanmış, yakasına yapışarak “It’s strictly taboo to use the fire stairs” demiş, O Amerikan aksanıyla “Come on…” (Hadi, hadi…) deyince Amerikalı bir öğretmen olduğunu anlayıp bırakmıştım…
Bu hareketimi gören Jones beni odasına çağırarak “Let’s not familiarize ourselves too much with our teachers” (Öğretmenlerimizle fazla samimi olmayalım) demiş, ancak ben kendisine durumu anlattığımda o açık kalpli adam “Oh, OK” (Öyle mi, tamam o zaman) diyerek konuyu kapatmıştı.
Jones’un sorgulamadan inanışı Amerikan karakterinin bir tezahürüydü.
Jones ve eşi beni tebrik ediyor
Ben öğrenci ve öğretmenlerin toplandığı Assembly’de gazetecilik kolunu tanıtan kısa bir konuşma yapmıştım. Mrs. Jones bu konuşmayı çok beğenmiş, kardeşim Nisim’in bulunduğu sınıfta “It was of a different class from the others” (Diğerlerinden farklı bir klastaydı) diyerek bunun nedenini sormuştu.
Benim için büyük iltifattı! Kadının sözünü kardeşime ve arkadaşına birkaç defa, bıktırasıya söyletmiştim…
Kısa bir süre sonra akşam mütalaasında Jones yanıma gelmiş, konuş-mamdan dolayı kendisinin ve eşinin beni tebrik ettiğini söylemişti.
Bir yıl önceki konuşma yarışmasında uğradığım sabotajdan sonra Jones’ların bu tebriki benim için bir teselli mükâfatı olmuş, hayata tutunmamı sağlamıştı.
(‘Orta ve Lise yılları’ ekindeki ‘bir konuşma yarışması’ yazısına bakınız.)
Bundan sonra Jones’la yakınlaştık; sohbetlerimiz oldu. Dostluk kur-muş olmaktan gurur duyduğum bir insandı. ‘İyimser Amerikalı’nın güzel bir örneğiydi.
M r . Z e l l e r (zelır)
Fizik öğretmenimizdi.
Onu orta sınıflardan bir öğrenci sanıp yakasına yapıştığımı ‘Mr. Jones’ yazısında anlatmıştım. Sonradan bu kafa dengi öğretmenle ilişkilerimiz gayet iyi oldu…
Kafa dengi bir öğretmen ve olgun öğrenciler
Fizikten bitirme sınavına girecektik. Durumum kritikti. Ona “Fizikten durumumu hiç iyi görmüyorum” demiştim. “Ben de” demişti. Karşılıklı gülmüştük. Amerikalı öğretmenlerimle, özelllikle de Zeller’la, böyle bir konuda şakalaşmak mümkündü.
(Okulumuzda İngilizce derslerden birinin sınavından geçip geçmediğimizi, hatta çok kez ne not alacağımızı tahmin edebiliyorduk. Ben de 5 alacağımı tahmin ettiğim sınavdan 5 alıp geçmiştim.)
Zeller ilişkilerinde rahattı. Bir defasında derste ben ‘başka tarafa çekilebilecek’ bir söz söylemiş olmalıyım ki o gülümseyerek “Don’t use ambiguous language” (Başka tarafa çekilebilecek cümleler kurma) demişti. Gülmüştük…
Bu espriyi biz öğrencilerin ‘gevşemeyeceğine’ güvenerek yapmıştı; biz de espriyi kaldıracak olgunluktaydık.
Bir akşam Zeller ve Greenberg’le ayaküstü sohbet ediyordum. Sohbet esnasında, evli olan Jones’un hen-pecked (‘tavuğun gagaladığı’, yani kılıbık) olduğunu söylemişlerdi…
Daha sonra, hocalarımızdan hangisinin en iyi İngilizceye sahip olduğu konusu açılmıştı. Ben ‘Kanımca müdürümüz Mr. Stone’un’ dediğimde Greenberg ve Zeller “No, he speaks a funny kind of English” (Hayır, o komik bir tür İngilizce konuşuyor) demiş, en iyi İngilizceyi geniş tiyatro deneyimiyle Picket’ın konuştuğunu söylemişlerdi.
Zeller ve Greenberg, Jones ve Stone hakkında söylediklerinin tarafımdan ‘özel sohbet’ havasında söylenmiş sözler olarak alınacağını bilmenin rahatlığı içindeydiler.
M r . M c N a i r e (mıkneyir)
Öğretmenim olmamış olan McNaire’i de aşağıya aldım.
Bir öğrencisinden dinlemiştim. Analitik geometri dersinde bir öğrenci, düşüncesini kanıtlamak üzere “Let us assume that…” (Varsayalım ki…) dediğinde McNaire çocuğun varsaymak istediği şey için “You can’t assume it!” (Varsayamazsın!) diye bağırmış…
İşin öncesini bilmeden kesin bir yargıya varmak yanlışsa da, bence adamın “You can’t assume it!” (Varsayamazsın!) diye bağırması Amerikalı öğretmenlerimizde alışageldiğimiz ‘demokratik’ tavırdan uzak düşüyordu.
Yemekte bizim masaya konuk olduğu bir gün, ben öğretmenler kurulunun bir kararı için “Bu düzenlemenin bizim için iyi olacağını düşünmüyoruz” demiştim de, adam yüzünde ‘bilmiş’ bir gülümsemeyle “Do you think you can know better than your teachers what is good for you?” (Sizin için neyin iyi olacağını öğretmenlerinizden iyi bileceğinizi mi sanıyorsun?) karşılığını vermişti.
Malum, uygun karşılık (the comeback) akla o anda gelmiyor; sonrada keşke şöyle deseydim diye düşünmüşümdür:
“Do you think our teachers can know better than we can what is good for us?” (Bizim için neyin iyi olduğunu öğretmenlerimizin bizden iyi bildiğini mi sanıyorsunuz?)
Böyle deseydim adam kim bilir nasıl olurdu? Gerçi belli olmaz, bel- belki de Amerikan demokratlığı tutar, “Good answer!” (Güzel cevap!) deyip geçerdi.
(Tabii ideal olan, öğretmenlerimizin hayat bilgisi ile bizim kendimiz hakkında bilgilerimizin birleşmesiydi.)
Son olarak ‘McNaire lehine’ bir noktayı verecek olursam:
“Sinirli misiniz?” sorusuna Amerikan açık kalpliliğiyle şu yanıtı vermişti:
“A short temper is my weakest point as a teacher.” (Çabuk sinirlenmek, öğretmen olarak en zayıf tarafım.) M r s . W o o d (misıs wud)
Matematik dersleri
Mrs. Wood Hazırlık sınıfında matematik öğretmenimizdi. Fakat ne kadın bir kelime Türkçe ne de biz, özellikle başlarda, öğretileni anlayacak kadar İngilizce biliyorduk. Bir defasında kadının kullandığı if sözcüğünü anlamadığımızı hatırlarım.
Buna benim okula uyumsuzluğumdan ileri gelen tembelliğim de eklenince o yıl matematikten ikmale kalmıştım.
İngilizce bilmeyen bizlere İngilizce matematik dersi ne amaçla konmuştu, bilemiyorum… Gene bilemediğim, bu dersten yüksek not alanların nasıl yüksek not aldığı…
Mrs Wood’un dersinden önce arkadaşlar öğretmen masasının sivri ucuna tebeşir sürer, kadın da kâh önünü kâh arkasını o uca dayar, dayandığı yer tebeşir olurdu. Biz heyecandan çırpınırdık. Bu heyecanı görmek kadında bir şeyleri doyuruyor olmalı ki masanın sivri ucuna dayanmayı sürdürürdü.
(Sonradan masaya tebeşir sürmenin bize, bizden önceki sınıftan geçmiş olduğunu öğrenecektim.)
(Mrs. Wood’a karşı cinselliğimizin uyanışıyla ilgili olarak, ‘orta ve lise yılları’ EK’indeki ‘açık şeyler’ / ‘Mrs. Wood’ yazısına bakınız.)
O k u l u m u z d a k a l b u r ü s t ü i k i ö ğ r e n c i
E r k u t
Sınıf arkadaşlarım arasında Erkut Yüceoğlu (sonradan Yücaoğlu)adlı bir deha vardı.
Allah verince tam veriyor, Erkut müthiş bir fiziki güce de sahipti ve güçlü iki üç arkadaşını birden yıkardı.
Pek fazla ders çalışmamasına ve mütalaalarda ‘dalgasını geçmesine’ karşın notları 9, 10’dan aşağı düşmezdi.
Sınıfın basket takımının kaptanı olan Erkut okulun basket takımında da oynayacaktı.
Robert Kolej’de makine mühendisliği okuduktan sonra doktorasını Amerika’da yapmış, daha sonra Koç’un sağ kolu olmuş ve bir süre Tusiad’ın başkanlığını yapmıştı.
Ancak donanımı mükemmel insan üzerine fazla bir şey söylenemiyor. Erkut buydu…
E r d a l
Erdal Antakyalıydı; o hoşgörülü beldenin seçkin bir evladıydı.
Kalburüstülüğü aldığı yüksek notlardan değildi. O ‘on senelik’ti. Yani son sınıftayken okulumuzda on senedir öğrenciydi; bir başka deyişle üç kez sınıfta kalmıştı.
O okulumuzun ayaklı tarihiydi. Sadece kendi dönemiyle yetinmemiş, daha önceki dönemlerde öğretmen ve öğrencilerin başından geçen ilginç olayları da dağarcığına almıştı! Bizden beş on sene öncesinden bu yana cereyan etmiş ilginç olaylar ondan sorulurdu.
Bu kadar da değil. Söz ve davranışlarıyla okulun ruhunu şahsında toplayan biri varsa o da Erdal’dı…
Bir mezunlar toplantısındaydık. Okulumuzun ‘sesli amblemi’ olan Bombalaki’yi müdür Robeson (raıbsın) Amerikan aksanıyla, ‘Bumbılâkiy’ diye söylemeye başlayınca, Erdal onu bir el hareketiyle durdurup kendisi söylemişti:
Bombalaki bombalaki bom bom bom!
Tarsus Tarsus zım zım zım!
Kolej Kolej!!
Ben iki yıl, sınıfta ve yatakhanede onunla yan yana olma onuruna ermiştim.
Sabahları Erdal, ben ve birkaç arkadaş ders ziline on, on beş dakika kalana kadar yatardık. Derse yetişmek zorundaydık, ama kahvaltı etmesek de olurdu. Onun için uyku keyfini sürdürebildiğimiz kadar sürdürürdük.
Şişman bir arkadaşımız olan Erdal ince ruhluydu. Şişmanlığının ardında gizlenen ruh inceliğinden dolayı Haydar Göfer onu Yahya Kemal’e benzetirdi.
Erdal iyi Türkçe bilirdi. Bir defasında ben “‘Abiy’, şu okulda Türkçeyi senden iyi bilen yok” deyince o da bana “İngilizceyi de senden iyi bilen yok” demişti. İkisi de doğruydu.
Mezuniyetten çok sonra onunla Tarsuslular derneğinde karşılaşmıştım. Yanında on iki yaşında kızı vardı. Buluğ çağındaki kızının da kendisi gibi fazlaca ders yükü taşıyamadığını söylemişti. Erdal’ın ‘özelliği’ kızının genlerinde sürüyordu…
Biz son sınıfın sene sonu sınav notlarının asılmasını beklerken Sinan Bayraktaroğlu o değişik sesiyle bize duyurmuştu: “Duyduk duymadık demeyin, Erdal Cerrahoğlu Haziran mezunu!”
Birçoğumuz ikmale kalırken o geçmiş, son sınıfta normalliği yakalamıştı.
Ancak dünya Erdal’a da kalmayacaktı. Yıllar sonra, Erdal’la birlikte üç seçkin abimizin bulunduğu araç korkunç bir kaza yaptı. Kazada dört Tarsus mezunu can verdi.
Eşi onun ölümünden sonra yaptığı evlilikte yeni eşinin soyadının yanı sıra Erdal’ın soyadını taşımayı sürdürecekti! Bu onur kaç kişiye nasip olur?
Öldüğüne inanamadığımız insanlar vardır… Benim için bu insan-lardan biri de Erdal’dı.
E K
O R T A V E L İ S E Y I L L A R I N A E K
’64 ’lü Faruk Bozbey’in ‘Sessiz Yürüyüş’ adlı yazısını, bana gön-derdiği haliyle aşağıda veriyorum:
F a r u k B o z b e y ’ i n y a z ı s ı
S E S S İ Z Y Ü R Ü Y Ü Ş
TÜRKİYE’DE BİR İLK
TAC’de SESSİZ YÜRÜYÜŞ – 1963
TARSUS AMERİKAN KOLEJİ ( ORTA OKUL & LİSE ), yüzyılı aşan eğitim tarihi boyunca, çağdaş eğitimin, hoşgörünün ve demokrat düşüncenin önemli eğitim merkezlerinden biri olmuştur. Cumhuriyet devrinde yetiştirdiği değerli insanlar, Türkiye’de ve dünyada, örnek yöneticiler ve girişimciler olarak toplumda yerlerini almışlar ve faaliyet alanlarına damgalarını vurmuşlardır.
Ne mutlu ki, yıllar içinde karşılaşılan tüm engeller bile, TAC’nin bu özelliğini bozamamıştır. Mezunlar olarak dileğimiz, mensubu olmakla onur duyduğumuz, TAC’nin, uzun yıllar, bu özelliğini korumasıdSır.
1963 yılı Nisan ayında, yatakhanesi “Stickler” adlı binanın üst katında bulunan son sınıf arkadaşlarımız, öğrenciler tarafından pek sevilmeyen, yatakhane hocası Mr. [Bloomer]’ın neden olduğu bir haksızlığa uğramışlardı. Yatma vakti geldiği ve elektriklerin söndürüldüğü bir esnada, karanlık ortamda yatakhanede yapılan bir gürültü ve tahta zeminde yuvarlanan taşlı protesto sebebiyle, 1963 son sınıf öğrencileri toplu halde cezalandırılmıştı. Sınıfın yatılı öğrencilerinin tamamı, o dönemde, ağır bir ceza olan “tard-ı muvakkat” yani, okuldan geçici uzaklaştırma cezası ile cezalandırılmıştı. Bu ceza, 3 ila 7 gün süreli olmasına rağmen, son sınıf arkadaşlarımızı bazı haklardan mahrum edebilecek ve hatta üniversitelere girmelerine bile engel olabilecek nitelikte, ağır bir ceza idi.
Lise 2. Sınıf öğrencileri olarak, bu durum bizce kabul edilebilecek bir yaptırım değildi. Mutlaka düzeltilmeli, karşı durulmalı, itiraz edilmeli ve gerekirse protesto edilmeliydi.
‘ 63 yılı son sınıf öğrencisi olan arkadaşlarımıza cezaları tebliğ edilmiş, kendileri okuldan uzaklaştırılmış ve onlar da bavullarını toplayıp, Türkiye’nin dört bir yanındaki evlerine gitmek zorunda kalmışlardı. TAC’nin son sınıfı kalmamıştı !
Bir şeyler yapmalıydık .. Ama ne yapabilirdik?
Öğrenci Birliği [Student Council] Başkanı da tart cezası almış ve okuldan uzaklaştırılmıştı. Lise 2. sınıf öğrencisi ve Student [Council] üyesi olan ben, FARUK BOZBEY, doğal olarak hemen başkanlık görevini üstlendim. Konuya duyarlı olan ve haksızlığa tahammül edemeyen tüm arkadaşlarımızla konuyu müzakere ettik. Neticesinde bir protesto eylemi yapmaya karar verdik. Bunun için, ben, SAİM TOZAN ve merhum ERDAL CERRAHOĞLU’ndan oluşan 3 kişilik bir komite oluşturduk.
Okulda, cüssemden ve efe davranışlarımdan dolayı bana “DAYI” , ağırbaşlı ve oturaklı kişiliğinden dolayı Saim Tozan’a “ Saim Hoca” denirdi. Yanılmıyorsam, rahmetli arkadaşımız Erdal Cerrahoğlu’na da, 140 kg çeken görkemli vücudundan dolayı, “ayı” lakapları takılmıştı.
Ben, önce okul müdürümüz, ışıklar içinde yatsın, Mr. MAYNARD ile görüştüm ve bu ağır cezaların uygulanmamasını aksi halde arkadaşlarımızın kaderi ile oynanacağını anlattım. Mr. MAYNARD son sınıf öğrencilerinin bu cezayı hak ettiklerini ve cezanın uygulanacağını ve bundan geri dönüş olmadığını ifade etti. Arkadaşlarımızla durumu tekrar değerlendirdik. Mutlaka karşı duracaktık. Bu sefer, Saim TOZAN ve Erdal CERRAHOĞLU ile birlikte, kararlı bir şekilde tekrar müdür ile görüştük. Yine reddedildik…Ne yapmalıydık ?
Okul içinde, TAC yerleşkesinde, bir yürüyüş düzenlemek ve okul idaresini böyle protesto etmek fikri ağır bastı. Tekrar müdürüne çıktık ve bu kararımızı kendisine bildirdik. Müdür bey, böyle bir protesto şekline kesinlikle izin vermeyeceğini söyledi. Aramızda sert fakat demokratik tartışmalar yaşandı.
Müdür Mr. MAYNARD da kararlıydı. Biz de ısrarlıydık. Bunun üzerine, biz de, tüm TAC öğrencileri olarak, Tarsus caddelerinde bir sessiz yürüyüş düzenlemeyi kararlaştırdık. O dönem Türkiye’de 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamı hakimdi. Yani, henüz 2012 yılında içinde bulunduğumuz, tazyikli su ve biber gazlı, “ileri demokrasi” seviyesine ulaşılamamıştı.
Yürüyüş için, Tarsus Kaymakamlığından izin alınmalıydı. Dilekçe verilmeli ve Emniyet Müdürlüğü, olay çıkarılmayacağına “ikna” edilmeliydi. Bunun için de, 18 yaşını tamamlamış ve “reşit” kişilerden oluşacak bir tertip komitesinin resmi başvurusu gerekiyordu. Saim TOZAN, Erdal CERRAHOĞLU ve benim yaşım 18’den büyük olduğu için, bu sorunu da kolayca aştık. Komite olarak Kaymakamlığa dilekçemizi verdik. Kabul edileceği pek ummuyorduk ama, kabul edildi ve Tarsus caddelerinde sessiz yürüyüş için önümüz açıldı. Sevindik ve hemen hazırlıklara başladık.
Ortaokul öğrencilerini de ikna ederek yürüyüşe katılmalarını sağladık. Neler yapacağımızı, pankartlara neler yazacağımızı ve güvenliği nasıl sağlayacağımızı aramızda görüştük. O dönemde, Tarsus Emniyet Müdürlüğünün biz gençlere hoşgörüsü ve yardımı dikkat çekici idi. Desteklerinden dolayı kendilerine teşekkür ettik.
Yürüyüşten bir gece önce okulda hummalı bir faaliyet başlamıştı. Özellikle, bizim sınıf olmak üzere, kütüphanede toplandık. Felsefe kitaplarını karıştırıyor, dünya tarihinde haksızlığa karşı kararlılıkla mücadele etmiş düşünürlerin ve devlet adamlarının akılda kalan ve tarihe mal olmuş sözlerini bulup çıkarıyor ve pankartlara yazıyorduk. Eli yatkın olan sanatkar ruhlu arkadaşlarımız en büyük desteği veriyorlar ve canla, başla çalışıyorlardı…
Pascal’ın, “Adalete dayanmayan kuvvet zalimdir”,
“Şiddet aczin ifadesidir.”
Montesquieu’nun, “ Bir kişiye yapılan haksızlık, herkese yapılan bir tehdittir.”
gibi sloganlarını pankartlara yazdık ve sopalara taktık. Bu sloganlardan bir tanesi de, bizim yönümüzden çok anlamlı idi.
Bu “Bizi istikbale hazırlayabilecek, olgun ve bilgili öğretmenler istiyoruz.” sloganı idi. Ve de doğruydu. Hatta bugün bile doğru olduğu söylenebilir..
Katılımın mümkün olduğunca kalabalık olması için, hazırlık sınıfı hariç, büyük –küçük, tüm sınıf öğrencilerini yürüyüşe katılmaya ikna ettik.
Yapacağımız eylem okul idaresi tarafından haber alınmıştı. Mr. MAYNARD, tertip komitesi olan bizi ofisine çağırdı ve bu eylemden kesinlikle vazgeçmemizi , demokratik fakat sert bir dille bize “ ihtar” etti. Ama biz kararlıydık ve bu eylem yapılacaktı ve 63 yılı son sınıf öğrencilerinin uğradığı bu haksızlığa karşı sesimizi yükseltecektik. Okul müdürü, olup bitenlere inanamıyordu…
10 Nisan günü geldi çattı. Okulun tümüne yakın sayıda öğrenci gurubu, takım elbiselerini giymiş, kravatlarını takmış olarak okul çıkış kapısı önünde toplanmaya başlamıştı. Müdür bey, diğer bazı öğretmenler ile beraber bizi okul kapısından çıkmamaya veya çıkarsak bunun “neticelerine katlanmamız” gerekeceği tehdidini tekrarlıyorlardı. Hala öğrencilerin kapıdan çıkacağına da inanamıyorlardı.
Vakit gelmişti. Tertip komitesi öncülüğünde hareket edecektik. Sıra olduk. Kapıdan çıkmaya hazırdık. Müdür bey hala kapıdan çıkmamamız için, bizi uyarıyordu. Kapı kapalı tutuluyordu. Emektar kapıcımız HÜSEYİN AĞA’ya kapıyı açmasını adeta emrettik. Rahmetli emektarın, o esnada orada bulunan, müdürün gözünün içine bakarak aldığı “aç” işareti üzerine, gönülsüz de olsa, açmak zorunda kaldığı ana kapıdan topluca ama düzenli olarak dışarı süzüldük. Artık ok yaydan çıkmıştı!
Tarsus caddelerinde düzenli ve vakur bir şekilde yürümeye başladık. Emniyet Müdürlüğü tarafından bize verilen güzergah üzerinde olmak üzere, en önde şanlı Türk bayrağı ve siyah bantlı bir çelenk ile yürümeye başladık. Ellerimizde pankartlarla, meşhur Tarsus parkından Hükümet Meydanındaki, Atatürk anıtına kadar yürüdük .Yürüyüş boyunca, yol kenarında biriken Tarsus halkı eylemimize büyük ilgi gösterdi ve destek verdi. “Bravo , helal olsun gençler” vs gibi sözlerle bizi motive etti..
Yürüyüş süresince emniyet mensupları ve sivil polisler guruba eşlik ettiler ve yürüyüşümüzü, baştan sona, filme çektiler. Basın mensupları da fotoğraf çekiyorlardı. Bazı Amerikalı TAC öğretmenleri de, “dedektif havasında”, filmler ve fotoğraflar çekerek sivil polislere eşlik ettiler .
Hükümet meydanına geldik. Siyah bantlı çelengimizi Atatürk anıtına koyduk, saygı duruşunda bulunduk. Yürüyüşümüz, başladığı gibi vakur bir havada devam etti ve olaysız bitti.
11 Nisan 1963 günü, Tarsus gazeteleri Tarsus Amerikan Koleji öğrencilerinin, arkadaşlarına haksız olarak verilen bu toplu cezaya başkaldırarak, çok vakur bir sessiz yürüyüş yaptıklarını ve hiçbir olumsuz olayın meydana gelmediğini yazıyordu.
Türkiye ‘de bir ilki gerçekleştirmiştik. Müdür bey ile aramız bozulmadı, ama “limoni” oldu. [Student Council] Başkanı olarak ilişkilerimiz hep dostane oldu ve hiç kopmadı.
Yürüyüşümüz ses getirmiş ve taaa Ankara’dan duyulmuştu. Aradan kısa bir müddet sonra, Ankara’daki ABD Büyükelçisinin TAC’ne geleceği duyumunu aldık. Beklemeye başladık. Geleceği kesin saati bilmiyorduk ama, bir öğleden sonra, Stickler’da ders yaparken, “teneffüste aşağıya inilmeyecek” talimatı olduğu söylendi. O zaman anladık ki, büyükelçi gelecek !
Ve geldi…Biz merdivenlerden aşağı inmeden, kapıdan müdürle beraber içeri giren büyükelçiye de protestolarımızı duyurduk…
TAC ‘63 mezunu olacak arkadaşlarımız nihayet okula döndü. Okulda normal hayat tekrar başladı. Ama inanıyorum ki, bu arada, hiç arzu etmediğimiz halde, rahmetli ve saygın müdürümüz, Mr. MAYNARD’ın görevden alınmasına da sebep olduk.
10 Nisan 1963 günü TAC olarak tertip ettiğimiz bu sessiz yürüyüş, o dönemin Türkiye’sindeki demokratik ve özgürlük ortamını yansıtması bakımından önemlidir.
Ayrıca, lise seviyesindeki bir eğitim kurumu (okul) öğrencilerinin, ilk protesto eylemi olması bakımından da son derece dikkat çekicidir. Birlik ve beraberlik içinde olunarak, haksızlığa karşı durmanın çarpıcı bir örneğidir.
Bugün içinde bulunduğumuz 2012 yılında bile, milyonları içinde barındıran gençlik kuruluşlarının, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, gerçek işçi ve memur sendikalarının, emeklilerin ve ezilenlerin seslerinin çıkmadığı Türkiye’de, TAC öğrencilerinin bu örnek protesto eyleminin demokrasi ve özgürlük açısından önemi ve değeri, her gün geçtikçe, daha iyi anlaşılmaktadır.
Herhalde, bu bilinçli eylem TAC’de verilen eğitimin özgür koşullarını, hoşgörü ortamını ve haksızlıklara karşı duyarlı öğrenci vasıfları açıkça ortaya koymaktadır. Umarım, özlenen bu özgürlük ve demokrasi tabloları, bu güzel ülkemizde tekrar yaşanacaktır.
Ne mutlu TAC ’ li olana..
TAC ’ 64
FARUK BOZBEY
Silifke, 10 –Nisan – 2012
***
Bir konuşma yarışması
Ben lise 2’de bir konuşma yarışmasına (speech contest) katılmış, ancak favori olmama karşın kazanamamıştım.
Oysa Mrs. Meyer ve Mrs. Maynard’ın jüri üyesi olarak bulundukları yarışmanın sondan bir önceki aşamasında konuşmam ‘yerden kalkmış’ ve bu öğretmenler hayret ve takdirle bakışmışlardı.
Yarışmayı kazanamayışımın en önemli nedeni salonun diğer ucunda bir arkadaşın el hareketleri yaparak dikkatimi dağıtmasıydı!
El hareketleri yapan arkadaşın benimle zoru neydi, bilmiyorum. Çok eskiden benden yediği bir tekme vardı. Öcünü almak istediğini söylemişti, ama bu çok yıl önceydi; çocuk denecek yaştaydık…
O dikkatimi dağıtmasaydı belki yarışmayı kazanabilirdim, ama arkadaş yapacağını yapmıştı. Demek insanın hakkını elinden almak bu kadar kolaydı…
Sanat yapıtının güzelliği sanatçının çektiği acılara değidiği gibi, benim de yarışmayı kazanmam okul yaşamımda çektiğim nice acıyı bir ölçüde telafi edecekti. Olmadı…
Ne yapabilirdim?
Bu olaydan sonra ‘Ne yapabilirdim?’ diye düşünmüşümdür… Bir avuntu da olsa, düşüncem şuydu:
Konuşmayı bırakabilir ve ön sırada oturan öğretmenlerden birine, Jones’a ya da Maynard’a) durumu anlatabilir, arkadaşın el kol hareketlerini görecek ve gerekirse müdahale edecek biçimde yanıma bir öğretmen verilmesini isteyebilirdim… Bir şey yapılamasa bile medeni cesaretin gereğini yerine getirmiş olurdum.
İbrahim Bey’ in emeklilik üzerine bir düşüncesi
İbrahim Bey’in emeklilikle ilgili bir düşüncesini kendisinden duymuştum: Kişinin emeklilikten sonra kendi branşıyla ilgisini tamamen kesip bir başka alana yönelmesi gerektiğini söylemişti… (Kendisinin balıkçılığa merak salması gibi.) Değişiklik güzel de bu kadarı fazla diye düşünmüştüm.
A Ç I K Ş E Y L E R
Cinsellikle tanışma (‘the rude awakening’)
Kimilerinin “Keşke yazmasaydın” diyeceği ‘Açık Şeyler’i yazmamla ilgili olarak, daha önce yer alan Atatürk fıkrasını yeniden verecek olur-sam:
Bir Atatürk fıkrası
Bir gün Falih Rıfkı Atatürk’e şöyle demiş:
“Efendim, hakkınızda yazılanlar yetersiz. Oysa Batı’da liderler üzerine çok güzel eserler yazılıyor. Yakup Kadri ile ben size dair bir eser yazsak…”
Atatürk sormuş: “Peki bu akşam konuştuklarımızı yazacak mısın?”
“Aman efendim” demiş Falih Rıfkı, “O kadar hususiyete girmeye ne gerek var?”
“O zaman” demiş Atatürk, “sizin yazdığınız da o beğenmediklerin gibi olur.”
İşte ben de cinsellikle tanışmamın öyküsünü vermeseydim, çizdiğim yatılı okul tablosu eksik kalacaktı.
Yeni öğrenciyi neyin beklediği
On bir yaşımda annemin beni götürdüğü yatılı okulun yatakhanesine ayak basmamdan çok geçmemişti ki koyu taşralı, arsız ve neredeyse kaba cinsellik sözcükleriyle soluk alıp veren bir öğrencinin sorularıyla karşılaşacaktım.
Cinsellikle tanışmamı verirken bu öğrencinin kullandığı ‘çok argo’ sözcükleri aktardığım için okurun affına sığınıyorum…
Koyu taşralı öğrencinin bana sorduğu ilk sorularından biri “Dedenin .m. var mı?” olmuştu.
Sürekli duymama ve ayıp bir sözcük olduğunu bilmeme karşın ‘..’ın ne olduğunu bilmiyor, soruyu soran arsız öğrenciye aval aval bakıyordum. Bu ise onu müthiş keyiflendiriyordu…
Daha sonra şu olmuştu:
Yeni gelmiş öğrencilerden birkaç kişiydik. Bu öğrencinin buyruğuyla bir halka oluşturduk ve arkadaş “Kimde biterse, başı bitten, g… s….. kurtulmasın” diyerek bir tekerleme başlattı ve her bir ‘durak’ta birimize dokunarak tekerlemeyi sürdürdü.
Tekerleme bir arkadaşımızın üzerinde bitecek ve bu arkadaş arsız öğrencinin önderliğinde bizler tarafından bir güzel ‘ellenecekti’.
İşin bir nevi oyun olarak burada biteceği düşünülebilirdi. Fakat hiç de pısırık biri olmayan arkadaşımızın arkası son sınıfa kadar (yedi sene) ara sıra da olsa ellenmekten kurtulamayacaktı!
Görüldüğü gibi, cinsellikle tanışmam ideal koşullarda olmamıştı.
Burada iki çarpıcı örneğini verdiğim ‘cinsellikle tanışma’nın benzerlerini uzun süre yaşayacaktım.
Müdürümüz Mr. Maynard’ın bu anlattıklarımdan haberi olsaydı ne yapardı acaba? “O kadar olacak” mı derdi, yoksa “Bu kadarını beklemiyordum” deyip tedbir almaya mı yönelirdi?
Babamın verdiği cinsel eğitim
Yatılı okulun ikinci yılında, ergenliğe geçişimden aylar sonra babamın anneme, işi üzerinden atarcasına “Sen konuş,” anneminse “Kız olsaydı ben konuşacaktım, şimdi senin konuşman lazım” demesinden, benimle cinsellik üzerine konuşulacağını anlamıştım.
Sonunda babam beni içeri çağırdı; konuştuk. Ancak geç kalınmıştı. Ben ergenliğe erken geçmiş, hatta kendi çapımda ilk cinsel deneyimi yaşamıştım.
Babam bana ‘cinsel bilgileri’ ben yatılı okula girmeden (en azından ergenliğe geçmeden) verseydi cinsellikle tanışmam ‘daha az sarsıntılı’olacaktı.
Görüşmemizde babamın bana ‘elle oynamanın’ çok kötü bir şey oldu-ğunu söylediğini hatırlıyorum. Kendi yapmamış mıydı? Çok mu zararını görmüştü?
Sonra da erkekle kadının nasıl birleştiğini anlatmış, bunun çok zevkli bir şey olduğunu ve buna aşk dendiğini(Vay vay vay!) söylemişti.
Bu arada kadının organının biraz altta olduğunu söylemiş,“Bunu bilmiyordun değil mi” diyerek gururlanmıştı.
Son olarak da bu konuları 18 yaşına geldiğimde benimle yeniden konuşacağını söylemişti… Ancak, 18’ime gelmemin üstünden aylar geçmesinden sonra bu sözünü hatırlattığımda, babam “Sen artık bu konularda profesör olmuşsundur” diyerek beni başından savmıştı.
İlk cinsel yaşantım
Bir komşu kızıydı. Dokuz yaşındaydı, ben de on iki. Bizim evde, bir odada yalnızdık. Ben yarı bilinçli, kızın ‘orasını burasını’ ellemeye başlamıştım… Kız gittikten sonra ne yaptığımı bilmeden ‘elimle oynamaya’ başladım. Sonunda, zevkin doruğunda pipimden bir şey, bir sıvı, fışkırıverdi.
Çok korkmuştum. Ne olduğunu görmek için tuvalete koştum. Çişe hiç de benzemeyen bir şeydi…
Bana olanın çok tehlikeli, belki de ölümcül bir şey olduğunu düşündüm; epey bir zaman bu korkuyu yaşayacaktım…
Çocuğa zamanında söylenmeli
Nispeten aydın olan anne babalar bile “Daha erken” diyerek çocuğa cinsel gerçekleri anlatmakta geç kalabiliyorlar. Hiç anlatmayanlar da pek çok ya.
Ergenliğe geçmek üzere olan çocukların anne babalarına önerim, erkek çocuğa ‘normal zamanından’ bir sene öncesinden itibaren “Pipinde değişik bir his olursa korkma, babanla konuş” demeleri ve bu sözü ergenliğe kadar belli aralıklarla tekrarlamaları,
kız çocuğa da, göğüslerin çıkması ve kanama ile ilgili ne / nasıl söylene-cekse geç kalmadan söylenmesi.
Bizde cinselliğin uyanışı
Allah’ın bildiğini kuldan niye saklamalı?.. Yatılı okuldaki ilk yılları-mızda arkadaşlarımızın bacaklarına ilgi büyüktü.
Gerçi bu ilgi bakmanın (ve ‘ah’, ‘uh’ demelerin) ötesine geçmezdi, ama bacaklarına baktığımızarkadaş tabiatıyla bakışlarımızdan ve nidalarımızdan rahatsız olurdu.
(Neyse ki ben bu rahatsızlığa uğramayacaktım… Bir defasında sınıf arkadaşım Münir “Leon, senin de kazık gibi bacakların var ha!” deyince bu bakışlarla karşılaşmayacağımı düşünerek sevinmiş, gerçekten de bu bakışlara maruz kalmamıştım.)
Kızların olmadığı bir ortamda bu ‘erkek erkeğe’ ilgi liseye kadar sürecekti.
Eşcinsel bir yatakhane hocası
Orta 3’te eşcinsel bir yatakhane hocamız vardı. Yerini bulmuş biri! Adam aktif ilişkiler peşinde olmasa da eşcinseldi.
İşlediğimiz suçlara verdiği ceza, ya popoya elle tek vuruş, ya da cetvelle iki vuruştu… Biz namusumuzu korumak için, daha fazla acıtsa da cetvelle iki vuruşu tercih ederdik.
Bir defasında adam bana ‘iki cetvel’ vurmuş, “Nasıl acıdı mı, kızardı mı, bir bakayım” demişti
O günlerin diliyle ifade edecek olursam, “Hadi s…..” diyemedim ama arzusunu da yerine getirmedim tabii.
Bacaklarını hayranlıkla süzdüğümüz bir arkadaş vardı. Bir defasında yatakhane hocamız ışığı bu arkadaşın bacaklarına tutmuştu. Biz gülüşür-ken, medeni cesareti olan bu arkadaşımız adamın yanına gitmiş, neden ışığı bacaklarına tuttuğunu sormuştu.
“Senin bacaklarına önem verdiğini biliyorum,” demişti adam. “Yatağına çabuk geçesin diye ışığı bacaklarına tuttum…”
Minareyi çalan kılıfını hazırlardı.
İlginçtir, adamın bu ‘ilgisi’ bizde infial uyandırmaz, gülme konusu olurdu. Durumu idareye bildirmek ise aklımıza gelmezdi. Öğretmenin -şöyle ya da böyle- ‘öğretmen’ olduğu yıllardı.
Müdürümüzün bu durumdan haberi var mıydı? Belki de yoktu. Mağduriyetlerin yukarıya pek yansımadığı yıllardı… Ya da haberi var idiyse, şikâyet olmayınca duruma müdahale ederek başına dert almak istememişti.
Mrs. Wood
Yatakhane hocamız Mrs. Wood genç ve çekici bir kadındı.Tam da 11-12 yaşlarındaki Hazırlık ve Orta 1 öğrencilerine yatakhane hocası yapılacak biri!..
Özellikle de yatakhaneleri bitişiğimizde olan ve bize sık sık baskın yapan Orta 1 öğrencilerinin birçoğunun ergenliğe geçmiş olduğu ve bizi ‘bilgilendirdiği’düşünülecek olursa.
Bizler yatakhanede pijamalarımızı giyip kadının etrafında bir halka oluşturur, daha cesaretli olanlarımız bacaklarını görmek için ‘altına yatardı’.
Orta 1’de bir arkadaşın yattığı yerde ‘eliyle oynadığını’ anımsıyorum!
Bana gelince, alta yatmayı denemiş, ama her tarafım titremeye başlayınca bu sevdadan vazgeçmiştim.
Ama kadına değmek istiyordum. Elimi, nispeten zararsız bir yer olduğunu düşündüğüm böğrüne yasladım. Kadından tepki gelmeyince rahatladım, fakat içimden “Vay o…..” demekten de geri kalmadım… Hoşgörüsünden dolayı kadına minnettar olmam gerekirken tepkim bu olmuştu. Erkek olmayı, belli bir dönemin ve coğrafyanın erkeği olmayı öğreniyordum.
Biz Hazırlık öğrencileri yeni uyanan cinselliğimizle Mrs. Wood’u süzerken Orta 1’den Ercan şöyle demişti: “Siz onun ..ındaki kılları görseniz korkarsınız. Abiniz alışıktır.”
Mümtaz Abinin yaptığı
Bizden iki sene büyük olduğu için ‘Mümtaz Abi’ derdik. Kendine müthiş güvenen biriydi.
Mrs. Wood odasının kapısının önüne varıncaya kadar Mümtaz Abi arkasından gider, kadın kapısının önünde durduğunda elinin tersini kadının poposuna hafifçe yaslar, birkaç saniye orda tutardı. Sık sık tekrarlanan bu harekete kadından herhangi bir tepki gelmezdi. Hoşlanıyor olmalıydı…
Bizlere gelince, sonraki yıllarda ellerimiz kim bilir kaç kadın popo-suna değmiştir, ama o günlerde Mümtaz Abi gibi elimizin tersini Mrs. Wood’un poposuna yaslayabilmek için neler vermezdik? Kaç yılımızı?.. ***
Bize olan…
İşte bu körpe çağda arkadaşlarımla birlikte günaha batmıştım… Ben ve arkadaşlarım, kadını cinsel bir nesne olarak görmenin sonucu, uzun yıllar kız ve kadınları insan olarak göremeyecek, onlarla sağlıklı ilişkiler kuramayacaktık. . .
ÖĞRETMENİN KALICILIĞI
Öğrencilik yılları bölümünde okulumdaki ‘istikrar’dan söz etmiştim… Ancak okullarımızın birçoğundaki istikrar nasıl bir istikrardı? İngiltere kraliçesi Viktorya’nın tahta çıktığı yılda doğmuş olan bir çocuk 71 yaşında öldüğünde kraliçenin saltanatının henüz sürmekte olduğu istikrara benzer bir ‘istikrar’!
Birçok zayıf ya da ‘aykırı’ öğretmenin kalıcı olmalarının geçerli idari nedenleri olabilse de, gönül isterdi ki zayıf ya da aykırı öğretmenler bir süre sonra yerlerini liyakatli ve düzgün öğretmene bıraksın… Ne var ki ülkemiz genelinde de idare açısından bariz bir hatası olmayan öğretmen, yetersiz de olsa, ‘kalıcı’ olabilmektedir.
İki öğretmen
Sinirleri sapasağlam bir biyoloji öğretmeni
İstanbul’da öğretmenlik yaptığım bir lisede biyoloji öğretmeni bir İngiliz kadın vardı. Bir gün dersini dinlemiştim. Hayatımda dinlediğim en kötü dersti. Öğretmen kupkuru ders anlatıyor, öğrenciler de bir kafedelermiş gibi aralarında konuşuyor, iki öğrenci ise amiralbattı oynuyordu.
Böyle bir öğretmenin dersinde amiralbattı oynanmasını yadırgamazdım da oynayanlar sınıfın birer ucundaydı ve seslerini birbirlerine duyurmak için bağırmaları gerekiyordu. Bari yan yana otursalardı…
Ders anlatmayı sürdüren öğretmense bu öğrencilere arada bir ‘onaylamayan bir bakışla’ bakıyordu.
Öğretmen ilgisizliği hak etse de bu kadarı fazlaydı… ‘Ayıp olduğunu’, hiç değilse yan yana oturmalarını söylediysem de oralı olmadılar. Neyse ki öğretmenlik sıfatımdan arınıp “hatırım için” dediğimde oyunu bıraktılar…
‘Sinirleri odun kadar sağlam’ bu biyoloji öğretmeni sanırım birkaç yıldır okulda varlığını sürdürmekteydi!
Kayda değer bir nokta da, ben‘ruh’tan söz ettiğimde kadının ‘bilmiş bilmiş’ gülümseyerek ruhla neyi kastettiğimi sormasıydı!
Bir Batılıdan böyle bir soru gelmesi normal olsa da, kadının bu soruyu bilmiş bir gülümsemeyle sormasını ben ruhsuzluğuna vermiştim.
Ders vaktini sözlüyle dolduran öğretmen
Bende ders dinleme merakı vardı… Öğretmenlik yaptığım kız lise-sinde öğrencilerin şikâyet ettiği Milli Savunma dersi öğretmenine, çok güzel ders yaptığını duyduyduğumu, mümkünse dersini izlemek istediğimi söyledim. Adam şaşırdı. “Ben ders yapmıyorum ki, sözlü yapıyorum” dedi. Neyse, zor güç dersine girdim…
Adam ders boyunca sözlü yaptı. Sorularına cevap veremeyen öğren-cilere “Olmaz hemşerim böyle, çalışmazsan geçemezsin” diyordu.
Öğrenciler Milli Savunma dersine çalışmaktan başka derse çalışamaz olmuşlardı.
Milli Savunma’nın üç ders değerinde olduğu düşünüldüğünde ‘Çalışmazsan geçemezsin’ sözünün öğrenciler üzerindeki etkisi tahmin edilebilir…
Bu öğretmen de okulda varlığını sürdürüyordu.
‘ o r t a v e l i s e y ı l l a r ı ’ n ı n s o n u
İ L K O K U L
(1952-1957)
İlkokulu 1952-1957 yılları arasında Adana’da okudum.
Şimdi (2011’de) önünden geçiyorum da, güvenliğiyle, girişleriyle nasıl da değişmiş…
Okulumuzun duvarları boz renkteydi.
Küçük ağaçların olduğu bir bahçesi vardı. Tarım-İş dersini orda yapar, güneş vurduğunda orda güneşlenirdik.
Okul girişindeki Atatürk büstü ve bayrak bize soylu bir amaç için orada olduğumuzu fısıldardı.
Duvarlarda Türk büyüklerinin resimleri asılıydı. Mehmet Akif, Gazi Osman Paşa, Namık Kemal…
Koridorlar mazot kokardı. Nerde mazot kokusu alsam, şimdi de mis gibi kokar burnuma…
İlkokulda ilk günüm
Okulda ilk günüm. Vakit geçmek bilmiyor…
Birkaç kadın öğretmen ötede sohbet ediyorlar. Her nasılsa kendimi yanlarında buluyorum.
Beni güzel bulduklarından olacak, “Annen güzel mi?” diyorlar.
“Evet” diyorum.
“Baban güzel mi?”
“Erkek için güzellik mühim değil ki” diyorum.
“Ya nedir mühim olan?” diyorlar gülerek.
“Erkek cesur olmalı!”
R sesini çıkartamadığım için anlamıyorlar ama anladıklarında pek hoşlarına gidiyor. Katıla katıla gülüyorlar. Bir çocuğun bunu söylemesine mi, erkeğin pek de cesur olmadıklarını düşündüklerinden mi, bilmiyorum.
Teyzemin beni karşılayışı
Öğretmenlere sürekli saati soruyorum. Sonunda gidebileceğimi söylüyorlar. Çıkıyorum. Bir de ne göreyim? Yolun karşı tarafında babamın teyzesi Tant beni bekliyor! Kim bilir ne zamandan beri? Tarifsiz bir
sevinç yaşıyorum…
Öğretmenim
“Onu annemden daha çok seviyorum!”
Öğretmenim… Benim için neredeyse annem kadar aziz…
Bir defasında babamın teyzesi Tant’a, biraz da suçlanarak öğretme- nimi annemden daha çok sevdiğimi söylemiştim.
“Aa” demişti Tant, “O senin annen.”
“Ama ben öğretmenimi daha çok seviyorum.”
“Aydee!” demişti Tant. (Bırak, saçmalama.)
“Neden?”
“Tu madre te paryo!” (Seni annen doğurdu.)
“Ama beni doğurduğunda ‘ben’ olduğumu bilmiyordu ki!”
Ben de az değilmişim.
Öğretmenimin aç olmasına ağlıyorum
Bir öğle tatilinde öğretmenime bahçede rastladım. Bana acıklı bir sesle “Ben bu sabah bir şey yemedim, açım” dedi. Bu benim için korkunç bir şeydi. Dünya başıma yıkıldı. Sınıfıma koştum. Orda ağladım, ağladım… Nasıl bir ağlama, derinliğini hâlâ hissederim.
Sonra hademelerden izin isteyerek okuldan çıktım. Hademelerin gülümsemeleri ardımda eve koştum… Sefertasına yemek koyup verdiler; öğretmenime götürdüm. Gülümseyişini hatırlıyorum.
Bir gün öğretmenim, annem ve ben oturuyorduk. Öğretmenim olayı anneme anlatırken “Neredeyse ağlayacaktı” dedi. “Ağladım” dedim.
“Ağlamak üzüntünün nefesidir!”
‘Ağlamak’ deyince, ilkokulda kendim bulduğum bir söz vardı: “Ağlamak üzüntünün nefesidir!”
Bu sözü bir istiare (metafor) olarak söylemiştim ama sonraki yıllarda fiziki anlamda da böyle olduğunu, ağlamadaki nefes alış verişin üzüntüyü bir ölçüde giderdiğini fark edecektim.
Öğretmenimin hırçınlığı / yüreğindeki kara noktalar
Hayatımda yeri olan ve sevdiğim kişilerin hatalarını da verme ilkesi uyarınca sevgili öğretmenimin hatalarını aşağıda veriyorum.
Yeğenine kızması
Sınıfımızda öğretmenimin yeğeni de vardı. Kendisinden istenen performansı göstermediği için öğretmenim ona sürekli “Yeğenim olduğun için seni kayıracağımı mı sanıyorsun?” der, çocuğun dünyasını karartırdı. Oysa çocuğun zeki olmayışının dışında bir kusuru yoktu. Öğretmeninin teyzesi olması ise şanssızlığıydı…
cetvelle vuruşları fff
Bir kıza sille tokat…
Zafer adlı kızın uğradığı korkunç haksızlık geliyor aklıma.
Öğretmenim yeğeninden bir şehri Türkiye haritasında göstermesini istemiş, çocuk gösteremeyince de Zafer hafiften gülmüştü. Öğretmenimse buna fena içerlemiş ve Zafer’e yerini göstermesi, daha doğrusu gösterememesi için şehir üstüne şehir sormuştu.
Zafer şehirlerin yerini haritada neredeyse insanüstü bir çabuklukla göstermişti… Ancak bir şehrin yeriyle ilgili kısa bir tereddüt gösterince öğretmenim Zafer’e sille tokat girişmiş, bu ‘sille tokat’ bitmeyen saniyeler boyunca sürmüştü.
Sanmam Zafer bu olayı unutabilmiş olsun.
Yahya Kemal’in ‘Akıncı’ şiirindeki dizeler geliyor aklıma:
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!
Falaka!
Bize falakanın geçmişte kalmış korkunç bir şey olduğunu öğretmiş olan öğretmenimin daha sonra falakaya bakışı değişmiş olmalı ki üç arkadaşı falakaya yatırdığını anımsarım! Bunlar anımsadıklarım…
Öğretmenimin çocukların ayaklarını tutturduğu evliya gibi bir Muhammet Abimiz vardı. Bu zulme nasıl alet olur diye düşünürdüm.
Öğretmenim cetvelle abanarak yirmi kez vururdu… Çocukların çoraplarını çıkarmamak için çırpınışları.. Ah öğretmenim!..
Anne babalardan şikâyet gelmez miydi? Gelse ve ciddiye alınsa herhalde öğretmenim bunu yapamazdı. O yıllar velinin öğretmene karşı sesini yükseltemediği yıllardı…
İlkokuldan sonra annem ve ben öğretmenimle uzun yıllar görüştük. Bir defasında öğretmenime falaka olayını sordum. “Hatırlamıyorum” dedi.
Unutmuş olabileceğini sanmıyorum…
Hatırladığı halde “Hatırlamıyorum”dediyse kınanması gereken bu değil bence. Hepimiz ayıbımızı örtmeye çalışabiliriz. Kınanması, dehşet duyulması gereken falakanın kendisi… Nasıl olmuş da bu çağda o aydın insan bunu yapabilmişti?
Ah o kara noktalar… Çağı da aydın kişiliği de dinlemeyen, dinlemeyebilen…
Öğretmenimin falakaları hatırlamadığını söylemesi aklıma Clinton’ın yalanını getirmiştir. Monica’yla olan ilişkisiyle ilgili olarak yalan yere yemin etmesi (lying under oath) üzerinde çok durulmuştu. Oysa Moni- ca’yla sivil etiğe göre kutsal sayılabilecek Oval Office’te beraber olan kişi ‘Yapmadım’ yalanınını da tabii ki söleyecekti! Clinton’ın büyük suçu yalan yere yemin etmesi değil, Monica’yla -olmayacak bir mekânda- beraber olmasıydı.
Yeminle ilgili aklıma şu söz gelmekte: “Soru sorma, yalan söylemeyim.”
‘Kara noktalarına’ karşın onu seviyordum / Seçkin bir öğretmendi
‘Aklım erdiğinde’, bu olaylar bana öğretmenimin yüreğinde güzelliklerin yanı sıra kara noktaların da olduğunu düşündürecekti… Zafer’e ‘sille tokatları’ ve arkadaşlarımı falakaya yatırmaları için ‘Öğretmenim bunu nasıl yapardı?’ diyorum şimdi… Ama çocukluğun bir özelliği olsa gerek, Tanrı’nın gazabını sorgusuz kabullendiğimiz gibi öğretmenimizin falakaya varan hırçınlıklarını kabullenebiliyorduk. Ve ben öğretmenimi çok seviyordum.
Son olarak söylemeliyim ki birinsanlık göreviolarakfalaka ayıbı üzerinde durduğumöğretmenim rastgele bir öğretmen değildi. Şehrimizde test uygulamasını başlatan öğretmenlerdendi.
Hırçınlığının bir nedeni
Öğretmenimde zaman zaman baş gösteren hırçınlığın bir nedeni, şüphesiz, evlenmemiş olmasıydı. Bir erkek arkadaş edinmenin zor olduğu o yıllarda…
Ben ilkokula başladığımda öğretmenim 30, okulu bitirdiğimde 35 yaşındaydı. Yalnız ve erkeksiz…
K ı z l a r g u r u b u n d a … . .
Bir ‘dezoriyantasyon’ (yanlış yönlenme)
Öğretmenim beni kızlar gurubuna koymuştu. Gurubumda beş kız ve ben vardık.
Kızlar gurubuna konmuş olmam annemin bana şortumu göstermeyen ve etek gibi duran uzun önlük giydirmesinden miydi? Oğlanlar arasında hırpalanırım diye mi?
Babamla özdeşleşemeyişimin ve teyzeme olan yakınlığımın yanı sıra beş yıl boyunca kızlar gurubunda tutulmamın da kız ve kadınlarla özdeş-leşmeme yol açanetkenlerden biri olduğunu düşünürüm.
Nedeni her ne idiyse, beş sene boyunca kızlar gurubunda tutulmamın bir mazereti olamazdı bence.
Gurubumdaki kızlar
Ahsen
Gurubumda bir Ahsen vardı ki bana gülmesi beni kahrederdi. Ben evlerinin önünden geçerken de gülerdi. Gülünmenin verdiği acıyı ilk kez onun gülmelerinde tattım.
Hayırlı
Arkamızdaki villada otururdu. Ben yavaşlığımdan dolayı verilen ödevi yazmayı yetiştiremediğim için annem neredeyse her akşam pencereye çıkıp ‘Hayırlı’ diye seslenir, beş on saniye geçtikten sonra da “Hayırlı, uğurlu, bereketli” diyerek çağırısını sürdürürdü. Hayırlı bir an önce pencereye çıkmaya mecburmuş gibi.
Gerçi Hayırlı çok geçmeden pencereye çıkardı; nazlandığını ya da yüzünü ekşittiğini hatırlamam. Herhalde o yıllarda komşu hakkı şimdi olduğundan fazlaydı. Hayırlı olmasaydı ne yapardık, bilemiyorun.
55 yıl sonra…
Bir 55 yıl sonra Ahsen ve Hayırlı -Ahsen’in kardeşi vasıtasıyla- benden hazırlamış olduğum şiir antolojisini istediler…
İlkokul arkadaşlarım belleğimde ‘geçmişe gömülüyken’, kitabımı istemeleriyle onları ve okulumu hatırladım.
T. S. Eliot (eliyıt)’ın şu ünlü dizeleri geldi aklıma:
We shall not cease from exploration And the end of all our exploring
Will be to come back where we started And know the place for the first time
Keşiflerimizi durmaksızın sürdüreceğiz Ve tüm keşfetmelerimizin sonucu
Başladığımız yere dönmek
Ve geldiğimiz yeri ilk kez bilmek olacak
Leyla
Ah Leyla, ah çocukluk sevgilim…
Bir sınıf arkadaşım onun sadece benim değil sınıftaki bütün erkek çocukların sevgilisi olduğunu söylemişti de gerçi…
Kızlar arasında öpüşmeler olur; gurubumdaki kızlar da Leyla’yı öptüklerinde ben ‘Gurubumda değil mi, neden ben de öpmeyim’ der, onu öpmeye eğilirdim. O güzelim Leyla açık kalpli değil miydi?.. Ancak bu toprağın ve o dönemin kızı olarak kendini öptürmezdi. Densizliğime kızlar gülerlerdi.
Anımsıyorum bir gün güneşin altında birlikte yürürken Leyla beni doğum gününe çağıracağını söylemiş ve gurubumuzdaki kızları şaşırtarak beni çağırmıştı.
1952-1957 yıllarında şehrimizde -seçkin bir okulda bile- bir kız ço-cuğu bir oğlanı doğum gününe çağırır mıydı?.. Gurubumdaki kızlar Olacak şey mi? diye bakışmışlar, ancak sonunda ‘Kendi bileceği şey’ deyip geçmişlerdi.
Doğum gününe gittim. Kızlar ip atlıyor, ben kenarda duruyordum. Leyla’nın babası “Nasıl kızların arasında olmak?” diye bana takılmıştı.
Şimdi ilkokulda kızlarla oğlanları birlikte oynarken görüyorum da imreniyorum…
Bir gün annemle çarşıda Leyla’yla babasına rastladık. Annemin Leyla’nın babasıyla konuşacağını hissedince anneme fısıldadım: “Leyla’yı çok sevdiğimi söyleme olur mu?”
Annem “Olur” demişti.
Leyla’nın evinin yerini hatırlamıyor, ancak semtini biliyordum. İlkokulu bitirdikten sonra yıllar yılı adımlarım beni Leyla’nın semtine götürdü. Ama Leyla yoktu…
Leyla’nın sesini son bir defa duymuş muydum bilmiyorum. İlkokuldan iki üç yıl sonra olmalı, sinemada oturduğum koltuğun arkasında kızlar konuşuyorlardı. Konuşmalarında Loni (Leon) adı geçmişti. O gün bugün arkamdaki kızlardan birinin Leyla olduğunu düşünmüşümdür. Belki de adımı dönüp bakmam için söylemişti. Bense bakmaya cesaret edemedim; güleceklerinden korktum. O yıllarda gülme kızların müthiş silahıydı…
Bu Leyla’nın sesini (Leyla idiyse) son duyuşum oldu…
Yıllar geçtikçe özlemim küllenmedi diyemem, ama hâlâ zaman zaman hayalimde Leyla’nın yolunu gözlerim.
(Vefa adına, gurubumdaki diğer iki kız Habibe Abla ve Nükhet’ti.)
Gurubumun doğum günüme gelişi
Doğum günüme kaba saba sokak arkadaşlarım geleceğinden, kızlardan oluşan gurubumu çağırmayı düşünmüyordum. Fakat annem guru-bumu mutlaka çağırmam gerektiği söyledi. Ben de çağırdım, ama tedirgindim…
Kızlar geldiler. Onlar sokak arkadaşlarıma irkilerek, sokak arkadaşlarım da onlara arsız bakışlarla baktılar… Anladım ki sokak arkadaşla-rımla gurubumdaki kızlar kaynaşamazlar! Sokak arkadaşlarımın arsız bakışı sokağın inceliklere -ve kızlara- kapalı sesidir.
Ancak elli, altmış yıl içinde çok şey değişti; oğlanlarla kızlar birlikte oynuyorlar şimdi. Oğlanlar daha uygar, kızlar daha özgür…
Arkadaşım Ramazan
Okula giderken rastlaştığımızda bana bir şeyler söylerdi. Ancak uyuz görünüşlüydü; konuşmasını hayra yormazdım. Neden sonra, yaklaşımının dostça olduğunu anladım. Zamanla en yakın arkadaşım oldu.
Bir defasında öğretmenim en çok hangi arkadaşımı sevdiğimi sorduğunda, “Ramazan’ı” dedim.
Öğretmenim şaşırdı. “Neden?” dedi. Bir neden düşünemiyordum. Sonradan, uyuzlara eğilimim olduğunu anlayacaktım.
Ramazan’ı kızdırırdım
Ramazan’ı kızdırırdım. En çok da o komik burnuna takılır, burnunu ellerdim. Elimi itince ‘İstikamet’ diyerek burnunu arkadaşlara gösterirdim. Buna da kızınca aynı harfle başlayan ‘İktisat’ ve daha sonra ‘İthalat, ihracat’ derdim. Arkadaşlarla gülüşürdük… Bunları yazarken bile kontrolsüz gülmelerle sarsılmaktayım…
En çok Ramazan’ı sevdiğimi söyleyerek öğretmenimi şaşırttığım gün, kızdırmalarımdan kendini kaybeden arkadaşım sandalyeyi kaldırıp üzerime yürümüş, öğretmenim onu azarlayınca da öfkeyle “Şimdi biz mi haksız çıktık” demişti. Öğretmenimse bu feveran anında Ramazan’ın üs-tüne gitmeyi uygun görmemişti.
Çocuğun inancı: Büyüğün yaptığı / dediği doğrudur
Bir imtihanda (o yılların deyişiyle ‘imtihan’ diyorum) öğretmenim bir problemin çözülüşünün bir safhasında belli bir sayının çıktığını söyle-mişti. Bense öğretmenimin gittiği yoldan farklı (ancak doğru) bir yoldan gitmiş, o sayıya ulaşamayınca da yanlış yolda olduğumu düşünerek soruyu bırakmıştım.
O zamana kadar hep 5 almış olan ben bu sınavdan 3 almış, dünyam kararmıştı.
Öğretmenimin sözünün ‘mutlak doğruluğuna’ inanırken kendi yolumun mantığını hiçe saymıştım.
Okulda geçmeyen bir olayı da burada veriyorum.
Bir defasında, annem işlediği bir suçtan ötürü küçük kardeşimin üzerine yürüyünce kardeşim kaçmış, ben de kaçtığı için ona bağırmıştım.
Bunun üzerine ‘Kaçması normaldir’ demek anneme düşmüştü.
Bana göre büyük her zaman haklıydı ve çocuğun cezayı kucaklaması gerekirdi.
‘ İ l k o k u l ’ b ö l ü m ü n ü n s o n u
“TEKSAS” MI DEDİNİZ?
Akşam yemeği sonrası elimde keyif çayım, ayağımı uzatmış televizyonda seyredecek bir şeyler arıyorum. Hangi kanalı açsam ismi “kara” ile başlayan bir dizi (ya da onlardan bir tanesinin fragmanı) çıkıyor karşıma. “Çıt!” Karagül. “Pıt!” Kara Sevda, “Tık!” Kara Ekmek. “Çat!” Kara Bela! Kara’lardan kurtulmaktan tam ümidimi kesmişken “kara”sız bir şeye rastlıyorum ekranda ama onun da adı “Acı Aşk”! “Eh, ülkenin içinde bulunduğu bu durumda diziler pembe, aşklar da tatlı olacak değil ya” diyorum içimden ve yüz bilmem kaçıncı defa seyrettiğim Kemal Sunal filmlerinden her hangi birisine rastlamak ümidi ile geziniyorum kanallarda; bir nebze olsun gülümseyebilmek adına.
Hadi “kara” isimli olmalarına katlandık diyelim de, her nedense bu dizilerdeki bütün olaylar tek bir aile içerisinde ve genellikle aynı mekanda geçiyor. Kimsenin bir gün çalıştığını görmesek de, tüm ailenin ortak olduğu (ama ne iş yaptığı bilinmeyen) bir şirketleri oluyor mutlaka. Havuzlu villalar, özel şöförlü lüks otomobiller ve de mini etekli, önünde küçücük beyaz önlük takılı, başında beyaz keple gezinen hizmetçi kızlar… İyi has da, bu kadar lüks ve refah içerisindeki insancıklar nedense hiç alçak sesle konuşamıyorlar ve de hiç gülmüyorlar! Devamlı bağırtı-çağırtı, sürekli gözyaşı… Ama bu tür dizilerin iyi bir tarafı da yok değil hani. O da, birkaç hafta seyretmeseniz bile, pek bir şey kaçırmıyor olmanız. Zira iki kişinin aynı kelimeler ve cümlelerden oluşan kısa bir konuşması bile en az birkaç ay sürüyor.
Bu arada anlayamadığım bir şey daha var; herkes silahlı! Herkes her fırsatta birbirinin kafasına bir tabanca dayıyor. Küçücük bir münakaşa mı oldu? Hop! Eller bele gidiyor ve daha önce var olduğu hiç belli olmayan kocaman tabancalar çıkıyor ortaya. Sanırsınız ki herkes Zati Sungur! Tabi, tabi, kadınlar da dahil buna.
Rastgele tıklayıp o an seyretmekte olduğum bir dizide millet yine silahlara sarılınca, “biraz geç oldu ama bunları seyretmektense kahveye gidip arkadaşlarla biraz geyik muhabbeti yapsam daha iyi olurdu” diye düşünüyorum ve biraz sonra kendimi kahveden içeriye girerken buluyorum. Selam faslından sonra bana da masada yer açıyorlar, bir çay ısmarlıyorlar, oturuyorum. Dördüncü tur “Eee, daha daha nasılsın?” faslı da bittikten sonra, Cambaz Hüsnü benim gelmemle kesilmiş olan konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor:
“Hee, ne diyodum? Bizim avrat, diyodum. Müsrifin teki birader. Lan bir haftada dört carcur (şarjör) mermi harcanır mı lan? Yok karşıkı Huriye cadısı bizim balkona en az yüz kurşun sıkmışmış da, yok karşılık vermezse olmazmış da, falan filan. Allah canımı alsın gösterişten başka bi şey deel! Bizim balkona baktım, sen de on, ben deyim onbeş kurşun deliği var hepsi hepsi. Sen kalk elli altı tane saydır karşı balkona! Bu fişekleri yoldan beleş mi topluyok lan?”
Tam o sırada kahveye işportacı Fırıldak Nejat girmez mi? Tezgahına sıraladığı boy boy mermi kutularını göstere göstere, sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başladı;
“Selam abiler, dayılar ve de amcalar! Çekirdek isteyen varsa verelim. Taze geldi”.
“Yedi atmışbeşin kutusu kaça lan Neco?” dedi kambur Selim, “Benim avrat ısmarladıydı da.”
“Senin için özel birşeyler yaparız emmim be, kaç kutu lazım?”
Nejat’ı görünce yüzü ekşimtırak olan Kel Eşref dayanamadı “Almayın ha bu adi heriften, hepten sahte lan bunun sattıkları. Fişeklerin barutundan çalmışlar; çekirdek namluda tıkanıp kalıyor. Çin malı mıdır nedir?”
“Ayıp ettin be Eşref dayı. Gel bak, hepsi resmen ithal malı. Sen benim mermilere kusur bulana kadar, Nuh Nebi’den kalma çakaralmazında hata ara.”
Çayım bitmişti ve bu mermi muhabettiden de sıkılmıştım artık. Kalktım eve yollandım.
Kapıyı açan karım manalı manalı baktı. Dayanamadım, “Ne var hatun ne bakıyorsun yüzüme öyle?” diye sordum. “Yine elin boş geldin de…” dedi ve arkasını dönüp mutfağa doğru yürüdü. “Dur hele yahu, ne getirecektim ki eve?” diye seslendim arkasından. Durdu, döndü, iki elini beline dayadı ve;
“Kaç kere söyleyecem? Evde ilaç için bir tane bile mermi kalmadı, hani beş-on kutu getirecektin?”
“Yahu unutmadım, hatta bu akşam Nejat’tan alacaktım, arkadaşlar ‘sahtedir’ dediler, vazgeçtim. Yarın gider adı sanı belli bir dükkandan alırım.”
Yemek masasının üzerine abanıp ders çalışma pozisyonuna girmiş oğlum atıldı;
“Baba yaa… Bugün örtmen benim tabancamı gördü, ‘babana söyle sana doğru dürüst bir şey alsın’ dedi. Artık altı-otuzbeşi kadınlar bile küçük diye kullanmıyorlarmış. Hatta yedi-altmışbeş bile birkaç yıl sonra tarih olacak diyorlar.
“Biraz daha bekle oğlum, sendeki sıfırı (6.35 cal.) kız kardeşine veririz, sana da en kıralından bir dokuz milimetrelik CZ alırız”.
“Yaa baba yaaa, almışken bir simit ya da gılok alsan ya, Çek malını ne yapayım?
“Simit de nereden çıktı lan, ne alaka şimdi?”
“Sen de nerelerde kalmışsın baba ya? Smith Wesson yani… Ya da Glock, ya da daha güzel bi şey, ne biliiim işte… Hem kendine de son model bi tane alsan iyi olur artık ha.”
Hatun lafa karıştı;
“Baba oğul alın bakalım yeni yeni şeyleri, ama hep de kendinize alın! Şurada sizin için saçını süpürge etmiş kadına bir günden bir güne ‘artık fabrikası bile kapanmış, ikinci elden alınma 7.65 Llama’yı çöpe at, bak sana ne hediye aldık’ deyip güzel bir tabanca mı getirdiniz?”
“Haklısın da hanım, az daha idare et, valla aklımda, alacam sana güzel bir şey, söz.”
“İdare et, idare et…de ne zamana kadar? Dün gece halamın kızının kınasında iki şarjör boşalttım, kimsenin umuru bile olmadı. Ben sıktım ben dinledim. Elin kadınları 14’lüyü öttürdü müydü tüm karşı mahalle dinliyor valla! Hem bana bak, o kızın düğünü de yarın ha. En az dört kutu mermi bana sıkmalık, dört kutu da geline takılık olarak lazım, bunu da unuttum demeyesin sakın, seni eve almam valla!”
“Yahu hanım, hani yarım ya da çeyrek altın takacaktın. Bu mermi ayağı de neyin nesi?”
“Ohooo.. senin dünyadan haberin yok be. Takı olarak altın demode oldu çoktan. Şimdi gelinin bir yakını torba tutuyor, sen de mermileri atıyorsun içine. Altını kim ne yapsın ki artık? Hem altın gibi onun da sınıfları var. Mesela bir kutu dokuz milimetrelik mermi bir tüm altın gibi sayılıyor. Yedi-altmışbeş, yarım altın, altı-otuzbeş çeyrek altın gibi rağbet görüyor.”
Bu duyduklarım beni çıldırtmaya yetmişti. “Tamam lan tamam, ne istiyorsanız alacam, ceketimi bile satıp evdeki tüm tabancaları yenileceyeceğim, hatta hafta sonları zevki için bir de taramalı alacam, oldu mu?!” diye bağırdım.
“Baba, üşüyeceksin, kalk yatağına git istersen” diyen kızımın sesi ile kendime geldim. Meğer
televizyonun karşısında sızmış kalmışım!”
“Baba, bu arada, demin ‘alacam, alacam’ diye sayıklıyordun. Rüya mı görüyordun? Neydi o alacağın?”
“Boşver kızım, rüya işte…boşveeerr…” dedim.
Dedim demesin de rüyayı anımsayıca aniden ürperdim, zira “Abdala malum olurmuş” derler.
Gelecekte, filmlerde gördüğümüz vahşi batı Teksas’ındaki gibi bir yaşam mı bekliyor bizi yoksa?
Neyse, neyse… müsterih olun; ben “aptal” olabilirim ama “abdal” olabileceğimi hiç sanmıyorum. Yok canım malum falan olmamıştır, yok, hayır, hayır, olmamıştır, olmamıştır!
Bu nedenle rahat olun!
Olabilirseniz, tabi.
Adil Karcı
27 Aralık 2015
Dünyanın ilk zenci pilotu kabul edilen Ahmet Ali Çelikten hakkında biraz bilgi sunmaya çalışacağım. (1883-1969) Diğer isimleri Arap Ahmet Ali veya İzmirli Ahmet Ali. Çelikten’in büyükannesinin 19. yüzyılda Afrika Bornu emirliğinden (bugünkü Nijerya) Osmanlı imparatorluğuna köle olarak getirildiği tahmin edilmekte. Çad gölünün güneyindeki Bornu, köle tüccarlarının en çok uğradığı yerlerden biriydi. Yeterince köle toplandıktan sonra köle kervanları Sahra çölünü aşar, Libya üzerinden Trablus, Mısrata, Surt ve Bingazi limanlarına ulaşırdı. Esirler gemilere doldurulur ve dönemin en büyük köle alım satım merkezlerinden biri olan istanbul’a getirilirdi.
İstanbul’daki köle pazarı Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısına yakın bir yerde Tavuk Pazarı ismi ile kurulmuştu. Burda sadece Cuma günleri satış yapılmazdı. Sınırdan giren köleler için %10 oranında resmî vergi ve çeşitli harçlar alınıyordu. Kölelerin hangi işlerde kullanılacağı bile belliydi. Küçük yaştaki beyaz çocuklar genelde yeniçeri ocağına yollanırdı. Zenci erkek ve kadınlar ise tarım işçiliği, ev işleri, halayık (kadın köle) olarak ayrılıyorlardı. Eş alma amacı ile Avrupalı kadınlar tercih edilirdi. Açık tenli beyaz kadınlar esmer kadınların iki misli fiyata satılabiliyordu. Bazen çeşitli konakların hanımları, esir kız çocuklarını satın alırlar, daha sonra bunları erişkinliklerinde yüksek fiyatlara satarlardı. Güzel beyaz kadınlar dönemin zenginleri, devlet erkanından kişiler, beyler ve paşalar tarafından alınırdı. İçlerinde güzelliği ve zekası ile dikkat çekenler bazen özel olarak ayrılır ve Harem’e gönderilirdi. Eğer padişahın ilgisini çekip aile içine girmeyi başarabilirlerse, ortak haremden çıkarılır, padişahın annesi, çocukları, hizmetçiler ve hadım edilmiş ağaların kaldığı Harem-i Hümayun’a alınırlardı.
Ahmet Ali’nin büyükannesini kimin satın aldığı bilinmiyor. Ailesi onun “İstanbul mektupçusu” olduğunu belirtmiş. Böyle bir ünvan olmadığına göre, onu alan kişi ihtisap ağasının katibi olabilir. İhtisap ağası, kentin belediye hizmetlerini yürütmekle sorumlu olan kişiydi. Katip sürekli olarak yazışma ve mektup işlerine baktığından onu kısaca “mektupçu” şeklinde anmış olabilirler.
Osmanlı, zaman içinde kölelik uygulamasına sınırlar getirdi. 1847 yılında kölelik resmen kaldırıldı ve köle pazarı Sultan Abdülmecid tarafından yıktırıldı. Bu konuda Osmanlı diğer milletlerle aşağı yukarı aynı politikayı gütmüştür. Avrupa’da İngiltere’den sonra Osmanlı köleliği kaldırmış, bunu Fransa gibi devletler takip etmiştir. Ahmet Ali’nin, ismi bilinmeyen büyükannesi muhtemelen bu pazarda satılan son kölelerden biriydi.
İmparatorluktaki zenciler azat edildikten sonra ağırlıklı olarak İzmir civarına yerleştiler. Padişah, azat edilen kölelere evlenmeleri ve birlikte yaşamaları için bu civarda çiftlikler tahsis etmişti. Buraya yerleşenler arasında
Ahmet Ali Çelikten’in anne babası Zenciye Emine Hanım ve Ali bey de bulunmaktaydı. Ahmet Ali, bu ailenin en büyük çocuğu olarak doğdu. Doğuştan zeki ve yetenekli bir çocuktu. 1904’te Haddehane mektebine girdi. (Demir çelik işleme endüstrisi) 4 yıl sonra mülazım-ı evvel (üsteğmen) rütbesi aldı. Asıl amacı denizci olmaktı, ama tam o yıllarda Wright kardeşler ilk başarılı uçuş denemelerini yapmışlar ve havacılık yeni bir alan olarak gençleri cezbetmeye başlamıştı. 1909’da ABD, 1911 Trablusgarb savaşında İtalyanlar uçakları kullanmaya başladılar. 1910’da ise Harbiye Nazırlığı (eski genelkurmay başkanlığı), Fen Kıtaları ve Müstahkem Mevkiler Umumi Müfettişliğine bir yazı göndererek havacılık dairesi kurulmasını emretti. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın gayretleri ile ilk tayyareler satın alındı ve bir kaç genç eğitim görmeleri için ingiltere ve Fransa’ya gönderildi. Bunların arasında çarkçılık yapan deniz askerleri de vardı ve makinelere yatkın oldukları için donanmacı kadrosundan yavaş yavaş havacılık kadrosuna geçiyorlardı. Ahmet Ali de tayyare eğitimi almıştı. 1916 yılında bir hava müfettişi baş komutanlığa bir yazı göndererek şunları belirtti: “Bahrî tayyareci çarkçı mülazım-ı evvel Ahmet Ali Efendi, tayyarecilik konusundaki sınavlarını başarıyla tamamlamış olup, künyesinin tayyareci olarak düzeltilmesini arz ederim.” Fakat Ahmet Ali’nin resmî görev alabilmesi için bir deniz tayyaresi ile uçuş yapması gerekiyordu. 1917 yılında yüzbaşı oldu. Aynı yıl Berlin’e gönderildi ve eğitim uçuşlarını tamamladı. 1918’de yurda döndü, İzmir Bahrî Tayyare Bölüğü’ne atandı.
Bu sırada I Dünya savaşı bitiyordu ama Anadolu’nun işgali başlayacaktı. Yunan savaş gemileri Akdeniz ve Karadeniz’de karakollar kurmuşlar, geçen gemileri denetliyorlar ve bazılarına el koyuyorlardı. Bu yüzden, Anadolu’daki direnişçiler Haliç’teki uçakları Anadolu’ya kaçırma planları yapmaya başladılar. Anadolu’daki direnişe destek vermek için Konya’daki tayyare istasyonunda çalışmalar sürüyordu. Ahmet Ali gönüllü olarak Konya’daki bu istasyona katıldı. Bu durum Saray’ın hoşuna gitmemişti. Direniş hareketini desteklediği için maaşı kesildi ve hakkında takibat başlatıldı. Fakat artık Ahmet Ali bey kurtuluş savaşının içindeydi. Düşmandan kaçırılan 3 uçak Amasra Deniz Tayyare İstasyonuna gönderilmişti. Acilen pilotlara ihtiyaç vardı. 1922’de Ahmet Ali bey diğer pilotlarla birlikte Amasra’ya gönderildi. Görevleri İstanbul Boğazı çıkışından itibaren Batı Karadeniz’deki düşman gemilerini takip etmek, raporlamak ve deniz harekatına destek vermekti. Daha önce İzmir’de görevli iken Alman pilot arkadaşları ile birlikte Yunan uçaklarıyla çatışmaya girmişler bir Yunan uçağını körfeze düşürmüşlerdi. Ahmet Ali bey savaşta pek çok yararlı işler yaptı. Savaş sonrasında ise bütün havacılık faaliyetlerini tek yerde toplama kararı alınınca İzmir Güzelyalı’da bir tayyare bölüğü kuruldu. Bu bölüğe 1924’te Ahmet Ali bey atandı ve görevini İzmir’de sürdürmeye devam etti. 1928’de Hava Müsteşarlığına atandı. Kendisine bahri tayyare madalyası verildi. Erkek kardeşi ise Çanakkale Savaşında şehit düşmüştür. Ahmet Ali’nin ailesi pilotluğu bir aile mesleği olarak sürdürdüler. Oğulları, kız kardeşinin eşi ve yeğeni de pilot oldu. Bazıları uçuş öğretmenliği yaptılar.
Kaynak: havacilar.com. Bu konuda yabancı yazılara da ulaşmak isterseniz “first black pilot in aviation history” yazıp arayın. Bazılarına göre ise, ilk Afrika kökenli pilot Eugene James Bullard olup, ismi Ahmet Ali Çelikten ile birlikte anılmaktadır. Hangisi olursa olsun, neticede Ahmet Ali beyin bu alandaki öncülerden biri olduğu kesindir.
Wikipedia İngilizce bölümü ise ilk zenci pilot olarak Ahmet Ali Çelikten’in ismin vermiş. Özet bilgi şu şekilde: “First black military pilot: Ahmet Ali Çelikten a.k.a. Arap Ahmet Ali was the first black military pilot in the history, served in Ottoman Aviation Squadrons from 1914 or 1915. His grandmother came from Bornu (now in Nigeria) to the Ottoman Empire as a slave.”
Kendisini rahmet ve saygı ile anıyorum.
I am a general surgeon with more than three decades in private clinical practice. And I am fed up. Since the late 1970s, I have witnessed remarkable technological revolutions in medicine, from CT scans to robot-assisted surgery. But I have also watched as medicine slowly evolved into the domain of technicians, bookkeepers, and clerks.
Government interventions over the past four decades have yielded a cascade of perverse incentives, bureaucratic diktats, and economic pressures that together are forcing doctors to sacrifice their independent professional medical judgment, and their integrity. The consequence is clear: Many doctors from my generation are exiting the field. Others are seeing their private practices threatened with bankruptcy, or are giving up their autonomy for the life of a shift-working hospital employee. Governments and hospital administrators hold all the power, while doctors—and worse still, patients—hold none.
The Coding Revolution
At first, the decay was subtle. In the 1980s, Medicare imposed price controls upon physicians who treated anyone over 65. Any provider wishing to get compensated was required to use International Statistical Classification of Diseases (ICD) and Current Procedural Terminology (CPT) codes to describe the service when submitting a bill. The designers of these systems believed that standardized classifications would lead to more accurate adjudication of Medicare claims.
What it actually did was force doctors to wedge their patients and their services into predetermined, ill-fitting categories. This approach resembled the command-and-control models used in the Soviet bloc and the People’s Republic of China, models that were already failing spectacularly by the end of the 1980s.
“I am a general surgeon with more than three decades in private clinical practice. And I am fed up.”
Before long, these codes were attached to a fee schedule based upon the amount of time a medical professional had to devote to each patient, a concept perilously close to another Marxist relic: the labor theory of value. Named the Resource-Based Relative Value System (RBRVS), each procedure code was assigned a specific value, by a panel of experts, based supposedly upon the amount of time and labor it required. It didn’t matter if an operation was being performed by a renowned surgical expert—perhaps the inventor of the procedure—or by a doctor just out of residency doing the operation for the first time. They both got paid the same.
Hospitals’ reimbursements for their Medicare-patient treatments were based on another coding system: the Diagnosis Related Group (DRG). Each diagnostic code is assigned a specific monetary value, and the hospital is paid based on one or a combination of diagnostic codes used to describe the reason for a patient’s hospitalization. If, say, the diagnosis is pneumonia, then the hospital is given a flat amount for that diagnosis, regardless of the amount of equipment, staffing, and days used to treat a particular patient.
As a result, the hospital is incentivized to attach as many adjunct diagnostic codes as possible to try to increase the Medicare payday. It is common for hospital coders to contact the attending physicians and try to coax them into adding a few more diagnoses into the hospital record.
Medicare has used these two price-setting systems (RBRVS for doctors, DRG for hospitals) to maintain its price control system for more than 20 years. Doctors and their advocacy associations cooperated, trading their professional latitude for the lure of maintaining monopoly control of the ICD and CPT codes that determine their payday. The goal of setting their own prices has proved elusive, though—every year the industry’s biggest trade group, the American Medical Association, squabbles with various medical specialty associations and the Centers for Medicare and Medicaid Services (CMS) over fees.
As goes Medicare, so goes the private insurance industry. Insurers, starting in the late 1980s, began the practice of using the Medicare fee schedule to serve as the basis for negotiation of compensation with the doctors and hospitals on their preferred provider lists. An insurance company might offer a hospital 130 percent of Medicare’s reimbursement for a specific procedure code, for instance.
The coding system was supposed to improve the accuracy of adjudicating claims submitted by doctors and hospitals to Medicare, and later to non-Medicare insurance companies. Instead, it gave doctors and hospitals an incentive to find ways of describing procedures and services with the cluster of codes that would yield the biggest payment. Sometimes this required the assistance of consulting firms. A cottage industry of fee-maximizing advisors and seminars bloomed.
I recall more than one occasion when I discovered at such a seminar that I was “undercoding” for procedures I routinely perform; a small tweak meant a bigger check for me. That fact encouraged me to keep one eye on the codes at all times, leaving less attention for my patients. Today, most doctors in private practice employ coding specialists, a relatively new occupation, to oversee their billing departments.
Another goal of the coding system was to provide Medicare, regulatory agencies, research organizations, and insurance companies with a standardized method of collecting epidemiological data—the information medical professionals use to track ailments across different regions and populations. However, the developers of the coding system did not anticipate the unintended consequence of linking the laudable goal of epidemiologic data mining with a system of financial reward.
This coding system leads inevitably to distortions in epidemiological data. Because doctors are required to come up with a diagnostic code on each bill submitted in order to get paid, they pick the code that comes closest to describing the patient’s problem while yielding maximum remuneration. The same process plays out when it comes to submitting procedure codes on bills. As a result, the accuracy of the data collected since the advent of compensation coding is suspect.
Command and Control
Coding was one of the earliest manifestations of the cancer consuming the medical profession, but the disease is much more broad-based and systemic. The root of the problem is that patients are not payers. Through myriad tax and regulatory policies adopted on the federal and state level, the system rarely sees a direct interaction between a consumer and a provider of a health care good or service. Instead, a third party—either a private insurance company or a government payer, such as Medicare or Medicaid—covers almost all the costs. According to the National Center for Policy Analysis, on average, the consumer pays only 12 percent of the total health care bill directly out of pocket. There is no incentive, through a market system with transparent prices, for either the provider or the consumer to be cost-effective.
As the third party payment system led health care costs to escalate, the people footing the bill have attempted to rein in costs with yet more command-and-control solutions. In the 1990s, private insurance carriers did this through a form of health plan called a health maintenance organization, or HMO. Strict oversight, rationing, and practice protocols were imposed on both physicians and patients. Both groups protested loudly. Eventually, most of these top-down regulations were set aside, and many HMOs were watered down into little more than expensive prepaid health plans.
Then, as the 1990s gave way to the 21st century, demographic reality caught up with Medicare and Medicaid, the two principal drivers of federal health care spending.
Twenty years after the fall of the Iron Curtain, protocols and regimentation were imposed on America’s physicians through a centralized bureaucracy. Using so-called “evidence-based medicine,” algorithms and protocols were based on statistically generalized, rather than individualized, outcomes in large population groups.
While all physicians appreciate the development of general approaches to the work-up and treatment of various illnesses and disorders, we also realize that everyone is an individual—that every protocol or algorithm is based on the average, typical case. We want to be able to use our knowledge, years of experience, and sometimes even our intuition to deal with each patient as a unique person while bearing in mind what the data and research reveal.
Being pressured into following a pre-determined set of protocols inhibits clinical judgment, especially when it comes to atypical problems. Some medical educators are concerned that excessive reliance on these protocols could make students less likely to recognize and deal with complicated clinical presentations that don’t follow standard patterns. It is easy to standardize treatment protocols. But it is difficult to standardize patients.
What began as guidelines eventually grew into requirements. In order for hospitals to maintain their Medicare certification, the Centers for Medicare and Medicaid Services began to require their medical staff to follow these protocols or face financial retribution.
Once again, the medical profession cooperated. The American College of Surgeons helped develop Surgical Care Improvement Project (SCIP) protocols, directing surgeons as to what antibiotics they may use and the day-to-day post-operative decisions they must make. If a surgeon deviates from the guidelines, he is usually required to document in the medical record an acceptable justification for that decision.
These requirements have consequences. On more than one occasion I have seen patients develop dramatic postoperative bruising and bleeding because of protocol-mandated therapies aimed at preventing the development of blood clots in the legs after surgery. Had these therapies been left up to the clinical judgment of the surgeon, many of these patients might not have had the complication.
Operating room and endoscopy suites now must follow protocols developed by the global World Health Organization—an even more remote agency. There are protocols for cardiac catheterization, stenting, and respirator management, just to name a few.
Patients should worry about doctors trying to make symptoms fit into a standardized clinical model and ignoring the vital nuances of their complaints. Even more, they should be alarmed that the protocols being used don’t provide any measurable health benefits. Most were designed and implemented before any objective evidence existed as to their effectiveness.
A large Veterans Administration study released in March 2011 showed that SCIP protocols led to no improvement in surgical-site infection rate. If past is prologue, we should not expect the SCIP protocols to be repealed, just “improved”—or expanded, adding to the already existing glut.
These rules are being bred into the system. Young doctors and medical students are being trained to follow protocol. To them, command and control is normal. But to older physicians who have lived through the decline of medical culture, this only contributes to our angst.
One of my colleagues, a noted pulmonologist with over 30 years’ experience, fears that teaching young physicians to follow guidelines and practice protocols discourages creative medical thinking and may lead to a decrease in diagnostic and therapeutic excellence. He laments that “ ‘evidence-based’ means you are not interested in listening to anyone.” Another colleague, a North Phoenix orthopedist of many years, decries the “cookie-cutter” approach mandated by protocols.
A noted gastroenterologist who has practiced more than 35 years has a more cynical take on things. He believes that the increased regimentation and regularization of medicine is a prelude to the replacement of physicians by nurse practitioners and physician-assistants, and that these people will be even more likely to follow the directives proclaimed by regulatory bureaus. It is true that, in many cases, routine medical problems can be handled more cheaply and efficiently by paraprofessionals. But these practitioners are also limited by depth of knowledge, understanding, and experience. Patients should be able to decide for themselves if they want to be seen by a doctor. It is increasingly rare that patients are given a choice about such things.
The partners in my practice all believe that protocols and guidelines will accomplish nothing more than giving us more work to do and more rules to comply with. But they implore me to keep my mouth shut—rather than risk angering hospital administrators, insurance company executives, and the other powerful entities that control our fates.
Electronic Records and Financial Burdens
When Congress passed the stimulus, a.k.a. the American Reinvestment and Recovery Act of 2009, it included a requirement that all physicians and hospitals convert to electronic medical records (EMR) by 2014 or face Medicare reimbursement penalties. There has never been a peer-reviewed study clearly demonstrating that requiring all doctors and hospitals to switch to electronic records will decrease error and increase efficiency, but that didn’t stop Washington policymakers from repeating that claim over and over again in advance of the stimulus.
Some institutions, such as Kaiser Permanente Health Systems, the Mayo Clinic, and the Veterans Administration Hospitals, have seen big benefits after going digital voluntarily. But if the same benefits could reasonably be expected to play out universally, government coercion would not be needed.
Instead, Congress made that business decision on behalf of thousands of doctors and hospitals, who must now spend huge sums on the purchase of EMR systems and take staff off other important jobs to task them with entering thousands of old-style paper medical records into the new database. For a period of weeks or months after the new system is in place, doctors must see fewer patients as they adapt to the demands of the technology.
The persistence of price controls has coincided with a steady ratcheting down of fees for doctors. As a result, private insurance payments, which are typically pegged to Medicare payment schedules, have been ratcheting down as well. Meanwhile, Medicare’s regulatory burdens on physician practices continue to increase, adding on compliance costs. Medicare continues to demand that specific coded services be redefined and subdivided into ever-increasing levels of complexity. Harsh penalties are imposed on providers who accidentally use the wrong level code to bill for a service. Sometimes—as in the case of John Natale of Arlington, Illinois, who began a 10-month sentence in November because he miscoded bills on five patients upon whom he repaired complicated abdominal aortic aneurysms—the penalty can even include prison.
For many physicians in private practice, the EMR requirement is the final straw. Doctors are increasingly selling their practices to hospitals, thus becoming hospital employees. This allows them to offload the high costs of regulatory compliance and converting to EMR.
As doctors become shift workers, they work less intensely and watch the clock much more than they did when they were in private practice. Additionally, the doctor-patient relationship is adversely affected as doctors come to increasingly view their customers as the hospitals’ patients rather than their own.
In 2011, The New England Journal of Medicine reported that fully 50 percent of the nation’s doctors had become employees—either of hospitals, corporations, insurance companies, or the government. Just six years earlier, in 2005, more than two-thirds of doctors were in private practice. As economic pressures on the sustainability of private clinical practice continue to mount, we can expect this trend to continue.
Accountable Care Organizations
For the next 19 years, an average of 10,000 Americans will turn 65 every day, increasing the fiscal strain on Medicare. Bureaucrats are trying to deal with this partly by reinstating an old concept under a new name: Accountable Care Organization, or ACO, which harkens back to the infamous HMO system of the early 1990s.
In a nutshell, hospitals, clinics, and health care providers have been given incentives to organize into teams that will get assigned groups of 5,000 or more Medicare patients. They will be expected to follow practice guidelines and protocols approved by Medicare. If they achieve certain benchmarks established by Medicare with respect to cost, length of hospital stay, re-admissions, and other measures, they will get to share a portion of Medicare’s savings. If the reverse happens, there will be economic penalties.
Naturally, private insurance companies are following suit with non-Medicare versions of the ACO, intended primarily for new markets created by ObamaCare. In this model, an ACO is given a lump sum, or bundled payment, by the insurance company. That chunk of money is intended to cover the cost of all the care for a large group of insurance beneficiaries. The private ACOs are expected to follow the same Medicare-approved practice protocols, but all of the financial risks are assumed by the ACOs. If the ACOs keep costs down, the team of providers and hospitals reap the financial reward: surplus from the lump sum payment. If they lose money, the providers and hospitals eat the loss.
In both the Medicare and non-Medicare varieties of the ACO, cost control and compliance with centrally planned practice guidelines are the primary goal.
ACOs are meant to replace a fee-for-service payment model that critics argue encourages providers to perform more services and procedures on patients than they otherwise would do. This assumes that all providers are unethical, motivated only by the desire for money. But the salaried and prepaid models of provider-reimbursement are also subject to unethical behavior in our current system. There is no reward for increased productivity with the salary model. With the prepaid model there is actually an incentive to maximize profit by withholding services.
Each of these models has its pros and cons. In a true market-based system, where competition rewards positive results, the consumer would be free to choose among the various competing compensation arrangements.
With increasing numbers of health care providers becoming salaried employees of hospitals, that’s not likely. Instead, we’ll see greater bureaucratization. Hospitals might be able to get ACOs to work better than their ancestor HMOs, because hospital administrators will have more control over their medical staff. If doctors don’t follow the protocols and guidelines, and desired outcomes are not reached, hospitals can replace the “problem” doctors.
Doctors Going Galt?
Once free to be creative and innovative in their own practices, doctors are becoming more like assembly-line workers, constrained by rules and regulations aimed to systemize their craft. It’s no surprise that retirement is starting to look more attractive. The advent of the Affordable Care Act of 2010, which put the medical profession’s already bad trajectory on steroids, has for many doctors become the straw that broke the camel’s back.
A June 2012 survey of 36,000 doctors in active clinical practice by the Doctors and Patients Medical Association found 90 percent of doctors believe the medical system is “on the wrong track” and 83 percent are thinking about quitting. Another 85 percent said “the medical profession is in a tailspin.” 65 percent say that “government involvement is most to blame for current problems.” In addition, 2 out of 3 physicians surveyed in private clinical practice stated they were “just squeaking by or in the red financially.”
A separate survey of 2,218 physicians, conducted online by the national health care recruiter Jackson Healthcare, found that 34 percent of physicians plan to leave the field over the next decade. What’s more, 16 percent said they would retire or move to part-time in 2012. “Of those physicians who said they plan to retire or leave medicine this year,” the study noted, “56% cited economic factors and 51% cited health reform as among the major factors. Of those physicians who said they are strongly considering leaving medicine in 2012, 55% or 97 physicians, were under age 55.”
Interestingly, these surveys were completed two years after a pre-ObamaCare survey reported in The New England Journal of Medicine found 46.3 percent of primary care physicians stated passage of the new health law would “either force them out of medicine or make them want to leave medicine.”
It has certainly affected my plans. Starting in 2012, I cut back on my general surgery practice. As co-founder of my private group surgical practice in 1986, I reached an arrangement with my partners freeing me from taking night calls, weekend calls, or emergency daytime calls. I now work 40 hours per week, down from 60 or 70. While I had originally planned to practice at least another 12 to 14 years, I am now heading for an exit—and a career change—in the next four years. I didn’t sign up for the kind of medical profession that awaits me a few years from now.
Many of my generational peers in medicine have made similar arrangements, taken early retirement, or quit practice and gone to work for hospitals or as consultants to insurance companies. Some of my colleagues who practice primary care are starting cash-only “concierge” medical practices, in which they accept no Medicare, Medicaid, or any private insurance.
As old-school independent-thinking doctors leave, they are replaced by protocol-followers. Medicine in just one generation is transforming from a craft to just another rote occupation.
Medicine in the Future
In the not-too-distant future, a small but healthy market will arise for cash-only, personalized, private care. For those who can afford it, there will always be competitive, market-driven clinics, hospitals, surgicenters, and other arrangements—including “medical tourism,” whereby health care packages are offered at competitive rates in overseas medical centers. Similar healthy markets already exist in areas such as Lasik eye surgery and cosmetic procedures. The medical profession will survive and even thrive in these small private niches.
In other words, we’re about to experience the two-tiered system that already exists in most parts of the world that provide “universal coverage.” Those who have the financial means will still be able to get prompt, courteous, personalized, state-of-the-art health care from providers who consider themselves professionals. But the majority can expect long lines, mediocre and impersonal care from shift-working providers, subtle but definite rationing, and slowly deteriorating outcomes.
We already see this in Canada, where cash-only clinics are beginning to spring up, and the United Kingdom, where a small but healthy private system exists side-by-side with the National Health Service, providing high-end, fee-for-service, private health care, with little or no waiting.
Ayn Rand’s philosophical novel Atlas Shrugged describes a dystopian near-future America. One of its characters is Dr. Thomas Hendricks, a prominent and innovative neurosurgeon who one day just disappears. He could no longer be a part of a medical system that denied him autonomy and dignity. Dr. Hendricks’ warning deserves repeating:
“Let them discover the kind of doctors that their system will now produce. Let them discover, in their operating rooms and hospital wards, that it is not safe to place their lives in the hands of a man whose life they have throttled. It is not safe, if he is the sort of man who resents it—and still less safe, if he is the sort who doesn’t.”
*
“Zayıfın, güçlüye karşı silahıdır mizah… X-ray cihazından geçerken ötmez. Üzerinizdedir ama, nerenizde olduğunu kimse bilmez. Bütün ölçüm aletlerini atlatır. Şarkı olur, şiir olur, duvar yazısı olur, fıkra olur, illa ki hedefini bulur. Fısıltı olur, anahtar deliğinden geçer. Su olur, kapı altından geçer. Taş olur, hapishane duvarından geçer. Gidip, vuracağı başı bulur. Yasaklarlar, yasaklanmaz. Tutuklarlar, tutuklanmaz. İnadına, baskı altında gelişir. Ezildikçe büyür. Unutmamak lazım ki… Bizler, Nasreddin’in torunlarıyız. Türk mizahı diye, bir mizah vardır. Dünyada tektir. Halk varoldukça, onun olan mizahı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.” Levent Kirca
Temmuz ayından beri karaciğer kanseri sebebiyle kemoterapi gören usta tiyatrocu Levent Kırca hayatını kaybetti.
Levent Kırca bir hafta önce hastalığının ağırlaşması üzerine hastaneye kaldırılmıştı. Usta oyuncu tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma Hastanesi’nde saat 02.40 sularında hayatını kaybetti.
İKİ GÜN ÖNCE VEDA MEKTUBU YAZDI
Bu yıl 5. defa Bodrum Türk Filmleri Haftası kapsamında Yaşam Boyu Onur Ödülü alan Kırca, İstanbul’da devam eden tedavisi nedeniyle törene katılamamıştı.
Törene onun yerine katılan oğlu Oğulcan Kırca, babasının tören için yazdığı mektuptan bir bölümü okumuştu. O mektupta Kırca, “Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!” diye seslenmişti.
İşte Levent Kırca’nın veda mektubunun tamamı:
“1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.
Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.
Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti.
SU AYNI SU, BİRAZ BERRAK, BİRAZ KİREÇLİ
İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?
Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.
Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.
Eski zamanlar; “Ah o eski zamanlardır”
Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından “Ahh, o eski zamanlar” cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.
İSTER MİSİN ŞİMDİ BÖYLE DEDİM DİYE, BU ÖDÜL BENİ MAHKEMEYE VERSİN
Yaşadığımız şuan..
Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük.
Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.
İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?
Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.
Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.
Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!”
**************************************************************************************************************************************************************
14 Ekim 2015
Ölümün üstüne cesaretle yürüyenleri görmüştüm ama, ölümün üstüne kahkahayla yürüyeni, ilk defa Levent ağabeyde gördüm.
Biliyordu öleceğini.
Hatta gününü bile biliyordu.
İnanmakta güçlük çekeceksiniz…
Son nefesine kadar matraktı.
Vedalaşırken bile espri yaptı.
Güle oynaya, neşeyle gitti.
*
Şahane serseriydi.
Son delikanlılardan.
*
Hiç müdanası yoktu.
Kimseye eyvallahı olmadı.
Gözünü budaktan sakınmadı.
Zirveyi de gördü, dibi de…
Villayı da gördü, kirayı da…
Nabza göre şerbet vermedi.
Her daim aynı kaldı.
Kardeşliği de gördü, kalleşliği de…
E, olacak o kadar dedi.
Kin gütmedi.
Güldü, geçti.
Ekmeğiyle oynandı.
Ambargo uygulandı.
Yasaklandı.
Devlet sanatçısı unvanı geri alındı.
Yüzünde kıl oynamadı.
Sahnede selam verirken hariç…
Asla eğilmedi.
Yalakaya, yalaka dedi.
Döneğe, dönek dedi.
Diktatöre, diktatör dedi.
Sahiciydi.
*
Neyine güveniyordu derseniz?
“Mizaha” diyordu.
*
“Zayıfın, güçlüye karşı silahıdır mizah… X-ray cihazından geçerken ötmez. Üzerinizdedir ama, nerenizde olduğunu kimse bilmez. Bütün ölçüm aletlerini atlatır. Şarkı olur, şiir olur, duvar yazısı olur, fıkra olur, illa ki hedefini bulur. Fısıltı olur, anahtar deliğinden geçer. Su olur, kapı altından geçer. Taş olur, hapishane duvarından geçer. Gidip, vuracağı başı bulur. Yasaklarlar, yasaklanmaz. Tutuklarlar, tutuklanmaz. İnadına, baskı altında gelişir. Ezildikçe büyür. Unutmamak lazım ki… Bizler, Nasreddin’in torunlarıyız. Türk mizahı diye, bir mizah vardır. Dünyada tektir. Halk varoldukça, onun olan mizahı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.”
*
Ve, ilave ediyordu:
“Sadece hayvanlar gülmez.”
Halk varoldukça…Yaşayacak Levent Kırca. İlelebet, kahkahayla.
Deniz.
Dalgalı değil.
Çalkantılıydı.
Dün İzmir Körfezi‘nde…
Amacım.
Gün batımını.
Görüntülemekti.
Bu çalkantılı denizde…
Vakit vardı daha.
Gün batımına.
Oturdum bir bank’a.
Biraz soluklanmaya…
Önünde çantasıyla.
Genç bir adam oturuyordu yanımda.
Dalmış görünüyordu.
Dalgalara bakmış gidiyordu…
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra bakıştık.
Adam lâcivert gözlüydü.
Genç ve beyaz tenliydi…
Öğrenmek istedi.
Güzel bir İngilizce ile.
İzmir‘de mi yaşadığımı.
Türk olup olmadığımı…
Körfezin karşısını gösterdi.
“Orası da İzmir mi” dedi.
“Karşıyaka” olduğunu söyledim.
“Orası da İzmir’in bir parçası” dedim…
Şaştı.
Gerçekten şaşırdı.
İzmir‘in o kadar büyük olduğuna.
İnanamadı…
İstanbul‘u sordu.
Merak ediyordu.
“O zaman İstanbul…”
“İzmir’den büyüktür herhalde” dedi…
Sonra.
Arkamızdaki dağları gösterdi.
“Oralar Yunanistan’a mı ait“.
Dedi…
Yunanistan‘ın buradan görülemeyeceğini.
Buradaki denizin bir körfez olduğunu.
Körfezden çıkıldığında ve koca bir burun dolaşıldığında.
Yunanistan‘ın görülebileceğini anlattım kısaca…
Oldukça zayıf.
Ve zarif birisiydi.
Temiz giyimliydi.
Belli ki kültürlüydü…
Sorduğumda.
Söyledi bana.
Suriye‘li olduğunu.
Şam’da ekonomi okuduğunu…
Sonra bana Suriye‘yi anlattı.
Halep‘in.
Ve diğer şehirlerin.
Hemen hemen tümüyle harab olduğunu söyledi…
Yalnızdı.
Şam‘dan yola çıkmıştı.
Kamplarda konuk olmuştu.
Sununda İzmir‘e ulaşmıştı…
Arada bir.
Dalgın dalgın.
Dalgalara bakıyordu.
Almanya’ya gitmek istiyordu…
Almanya‘dan telefon geldiğinde.
Deniz durulduğunda.
Önce Yunanistan‘a.
Sonra gidecekti Makedonya ve Sırbistan‘a…
Hayalleri yüksekti.
Umutları dolu doluydu.
Sırbistan‘dan Macaristan ve Avusturya‘ya.
Oradan da geçecekti Almanya‘ya…
Çeşme‘yi, Bodrum‘u.
Kuşadası‘nı biraz biliyordu ama.
Doğru dürüst telaffuz bile edemiyordu.
Buraların isimlerini daha…
Önündeki.
Siyah çantasını gösterdi.
Can yeleği.
Bu çantanın içindeydi…
Önündeki dalgalara bakıyordu.
Dalgaların dinmesini bekliyordu.
Yunanistan çok yakın sanıyordu.
Aradaki denizin nasıl dalgalı olduğunu bilmiyordu…
Körfezde dalgalar oynaşıyordu.
Genç adamın umutları vardı.
Güler yüzüyle benden ayrıldı.
O halâ umutla denize bakıyordu…
Hava yavaş yavaş kararıyordu.
Körfezde güneş batıyordu.
Genç adam güneşin battığı yöne doğru.
Yunanistan‘a doğru yürüyordu…
Arkasından baka kaldım.
Şansın bol, yolun açık olsun.
İsmini bile soramadığım.
Umutları hayallerinin ötesinde olan dostum…
Olay dört yıl önce, Florida’daki bir inşaat projesiyle ilgili emlâk kralı Donald Trump’a açılan davada yaşanıyor. Proje yatmış, 8 milyon dolar yatıran müşteriler dava açmış. Trump’ın yeminli ifade verdiği oturumun orta yerinde davacı tarafın avukatı Elizabeth Beck, bazı tıbbi nedenlerle ara verilmesini istiyor. Trump’ın avukatı itiraz ediyor. Bunun üzerine Beck, çantasından göğüs pompası çıkarıp, “Durum acil. Üç aylık bebeğim için süt sağmam lazım” diyor. Trump öfkeden kızararak patlıyor: “İğrençsin!”
Mazide geçen bu olay New York Times’ın haberiyle yeni ortaya çıkıyor. Cumhuriyetçi Parti’den Başkan aday adayı olan Trump zaten projektör altında. Meksikalı kaçak göçmenlere “tecavüzcü” dediği için tepki çekmiş (alkışlayanların yanı sıra), üstüne bir de bu emzirme olayı patlak veriyor.
Trump’ın avukatı “Emzirme için değil, kadının hareketi için ‘iğrenç’ dedi. Çünkü ortalık yerde süt sağacaktı. Pompayı göğsüne doğru götürdü. Soracak sorusu kalmadığı için fena halde köşeye sıkışmıştı” diye savunma getirdi.
Öyle ya da böyle Trump’a hücum başladı. “İşyerleri sadece erkeklerin dünyası değildir”, “Sen de süt emseydin adam olurdun”, “Kadınlar iş ortamında da emzirme/süt sağma hakkına sahiptir” diye tepki yağdı sosyal medyadan. Ve tam bu ortamda Arjantinli milletvekili Victoria Donda Perez’in fotoğrafı ortaya çıktı, birkaç gün içinde de internette viral oldu. Meclis oturumu sırasında 8 aylık kızı Trilce’yi emzirirken çekilen fotoğraf. Kadınlara kamusal alanda emzirme özgürlüğünü öteden beri savunan Perez’in bu hareketini son derece “edepsiz” bulanlar oldu. Kimileri de “Siyasetçilerin ne kadar imtiyazlı olduğunu gösteren bir tablo” dedi. Ancak çoğunluk, çalışan annelerin emzirme hakkı adına bir model olarak Perez’i alkışladı. Meclis çatısı altında da kadına ilişen olmadı.
Benzer bir olay yıllar önce Avustralya’da da yaşanmış ve çok aşağılayıcı bir şekilde sonuçlanmıştı. İşçi Partisi’nin havalı vekillerinden Kirstie Marshall, henüz 12 günlük olan bebeği Charlotte’u Meclis koltuğunda emzirmeye kalkınca, genel kuruldan çıkarılmıştı. Çünkü yönetmeliğe göre milletvekilleri ve görevli personel dışında yabancıların genel kurul salonuna girişi yasaktı ve 12 günlük bebek de yabancıdan sayılıyordu. Marshall fazla alınmadı ama kadın hakları örgütlerinden öfke yağdı. Yönetmeliğin kadına emzirme hakkı içerecek şekilde değiştirilmesini istediler. Sonunda emzirme odası yapıldı, mesele kapandı.
İngiltere’de de kadın milletvekilleri oturumda emzirme için bastırmış, ret kararının ardından 4 adet emzirme odası yapılmak suretiyle kadınlar susturulmuştu.
GÖRÜNÜR OLMAK
Siyasette olunca kadınların söz geçirmesi daha kolay da, sıradan çalışan anneler o hakkı nasıl elde edecek? Tabii ki susmayarak. Her yıl 1-7 Ağustos arasında, Türkiye dahil 120 ülkede Dünya Emzirme Haftası kutlanıyor. Amaç, çocuk sağlığı için anne sütünü desteklemek ve yaygınlaştırmak. Ancak aynı zamanda emzirmeyi gündelik hayatın doğal parçası haline getirmek, annelere toplum içinde güven kazandırmak da gerek. Bu amaçla son 10 yıldır 31 Temmuz-1 Ağustos tarihlerinde dünyanın dört bir yanında toplu emzirme eylemleri düzenleniyor. Yeni Zelanda çıkışlı bu hareket 31 ülkeye yayıldı. Kadınlar parklarda, meydanlarda toplanıp bebeklerini emziriyor, toplumu ehlileştirmeye çalışıyorlar.
Mesela New York ehlileşeli 20 yıl oldu. 1994’te çıkarılan yasayla kadınlar istedikleri yer ve zamanda emzirme özgürlüğüne sahipler. Kimsenin “Kadın git evinde emzir” demeye hakkı yok.
Yok, çünkü Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre her çocuğun iyi beslenme hakkı var. Dünyada çocuk ölümlerinin yüzde 45’i yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor. Bu da 3.1 milyon can demek. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; “0-23 ay arası bebekler yeterli anne sütü aldığı takdirde yılda 5 yaş altı 800 bin çocuğun ölümü engellenebilir.”
Ve Dünya Sağlık Örgütü “6 aya kadar sadece anne sütü, 2 yaşına kadar tamamlayıcı besinle anne sütü ve 2 yaşından sonra da mümkünse emzirmeye devam” diyor. Çünkü anne sütü bebeğin ihtiyaç duyduğu tüm enerji ve proteinleri içeriyor, hastalıklardan koruyor. İyi de, neden kapalı kapılar ardında
Emzirenler birleşin 2’nci posta
Biyoloji dersi vermek istemem ama kadınların meme sahibi olması, insan yavrusunu beslemek içindir. Bütün primatlar gibi. Anne sütü, bebeği beslemenin en doğal yoludur. Emzirme dışı aktivite ise mahremiyete girer, kimseyi ilgilendirmez.
Tabii biyolojik açıdan normal olan her şey, aynı zamanda kültürel olarak normal olmayabilir. İşte emzirmek tam da bu kritere giriyor. Normal “anomaliye” dönüşürken, memenin cinsel objeye dönüştürülmesi “normalleşiyor”. Bu da, sapına kadar paradoks.
Geçen hafta, Dünya Emzirme Haftası bağlamında kadınların kamusal alanda emzirme özgürlüğü bahsine girdik ya… “Emzirmeyi gündelik hayatın doğal parçası haline getirmek için toplu emzirme eylemleri yapılıyor” dedik ya…
Ayşe Arman da “Emzirmeyi erotikleştirmek bir erkek salaklığı” diye harika bir Ayşe yazısı döşendi. Alya ile arasındaki macerayı satırlara döktü: “Bir seneden fazla süt verdim, bana kalsa üç sene verirdim! Kızımla aramızda müthiş bir bağ kuruluyordu, başka bir gezegende mutlu mesut yaşıyorduk. Her yerde son derece becerikli bir şekilde emzirebiliyordum. Memelerimi kimseye göstermeden de yapabiliyordum. Öyle ‘Oran buran görünecek, orada burada emzirme!’ diyen öküz bir adamla da birlikte olmadığım için sorun olmadı. Erkeklerin çoğunun kafası basmıyor, emziren memeyle, cinsel organ olan memeyi ayıramıyorlar.”
Ayşe’nin dediği gibi erkekler ayıramıyor da, kadınlar niye ayıramıyor, onu anlamadım. Dememin nedeni şu: Hayvanseverliğine bayıldığım Ömür Gedik, emzirmeyle ilgili beklenmedik ‘ömür’ bir yazı yazdı. “Cinsel obje olarak görmekten bir türlü vazgeçemediğim memelerin kutsal olduğu söylenen görevine alışamamıştım. Çoğu erkeğin de benim gibi düşündüğünü biliyorum” diyerek. “Kadınlar tabii ki çocuklarını emzirsinler ama bunu herkesin gözüne soka soka yapmasınlar. Kadınların emzirme özgürlüklerini sokak ortasında kullanmaları cinsellik ve libido düşmanı bir hareket, gereksiz şovenizm” de dedi. Emzirmek kutsal bir görev değildir, meme de cinsel obje değildir. Beslenmekle, doğal bir dürtüyü dindirmekle kutsallığın ne alakası olabilir. Bence erkeklerin de konuyla hiç ilgisi yok. Ne düşündüklerini hiç merak etmiyorum. Tamamen etkisiz eleman durumundalar. Anne sütüyle beslenmiş olmaları dışında!
CİNSELLEŞTİRME
Aynı erkek memesi gibi kadın memesi de cinsel nesne değildir. Kadın memesini cinselleştiren, koca bir pazarlama endüstridir. Medyada, internette, sinemada, reklamlarda, billboard’larda, şirketlerin kâr hırsını doyuran bir metadır kadın memesi. Bu cinselleştirme neticesinde bebeğini emzirmek için binbir zahmetle sığınacak delik ararsın. Sanki süt veren anne provokatif bir saldırıda bulunmaktadır. O kadar ki, Teksas’taki bir Victoria’s Secret mağazasında bebeğini emzirmek için izin isteyen genç anne kapı dışarı edilmiş. Deneme kabinini kadına layık görmeyip, tuvalete yollamışlar. O da yaşadıklarını Facebook’a yazmış. Tepkiler yükselince mecburen 150 dolarlık hediye çeki yollamış firma. Sus payı olarak. Düşünün, kadına sutyen satan mağaza bile emzirme eylemine tahammül edemiyor. Çünkü esas işi endüstriyel; dantelli seksapel pazarlama!
Sonra porno bağımlıları da var. Amerikan Psikoloji Derneği’ne göre porno bağımlıları, herkesi cinsel obje olarak görür; tabii ki emziren anne de dahil olmak üzere. Ve yeni teknolojiler sayesinde porno, çok kolay erişilebilir bir mecradır. Afrika’daki kabile kadınlarını düşünün, ortalık yerde emziren. Ayıplanmadan, iğrenme, öfke duyguları uyandırmadan. Kadını cinselleştirme kültürü olmadığı için, biyolojik düzen pürüzsüz işliyor. “İlkel” dediğin adam, daha uygar yaşıyor.
“BRELFIE” MODASI
Emziren kadın teşhirci değildir. Tam tersi, onu teşhirci gören bilinçaltında teşhirci dürtüler besliyor olabilir. Karşı cinsi baştan çıkarmak değil, sadece bebeğinin açlığını dindirmektir niyeti. Ortada, utanılacak ayıp bir durum yoktur. Hazır yemek harikulade bir kolaylıktır. Lütfedip, “Tamam emzir de, şöyle göğsünü örtüver” diyenlere sorarım; Bebeği battaniye altına hapsederek beslemek haksızlık değil mi? Siz o vaziyette yemek yiyebilir misiniz?
Emziren kadını teşhirci görenlere son bomba: Ortalık yerde emzirmek ne kelime, bir de “brelfie” salgını var. İngilizce “breastfeeding” (emzirme) ile “selfie”yi bileştirmek suretiyle ortaya çıkmış. Genç anneler “brelfie” saçıyorlar sosyal medyada…
Değerli abim,
Ankara’da (Engürü) şimdiki Opera Meydanı adıyla anılan meydandaki Karyağdı Hatun türbesinde yatmakta olan kişi, onbeşinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan “Karyağdı Hatun” adıyla anılan kişidir. Türbede bir de kitabe vardır:
Ah! vaveylâ ki cellâd felek Hâke saldı bu güli nazikteri
Cennetinden kabrine revzenler aç Rahmin ile bula daim ruşeni
Erdi hâtiften de anın tarihi Cilvegâhı ola cennet gülşeni
Hikâye şöyle; Ankara’nın en güzel kızlarından biri al duvak takınıp gelin olmuş. Vardığı genç yağız yakışıklı bir Ankara efesi, kadir-kıymet bilir bir kişiymiş. Birbirlerini pek sevmişler, pek anlaşmışlar. gel zaman git zaman aradan vakitler geçmiş, gelin kızın al duvağı solmadan kaynata, kaynana başlamışlar tazenin yüzüne bakmaya… Bir torun istiyorlar, gelin gibi elâ gözlü, oğul gibi çatık kaşlı, nurtopu gibi, koçyiğit bir torun!.
Günün birinde evin yaşlıları gelin kızın betine benzine bakmışlar da işi anlayıvermişler; Allah izni, pirler himmeti ile gelin hanım hamileymiş meğer! Eh! Aş ermek kadın töresinde haktır, helaldir, ayıplayanın başına tez gelir. Bizim gelin de aş eriyor diye kimse ayıplamaz. Ayıplamaz ama yavrucak öyle bir şeye aş erer ki bulup buluşturmak müşkülün müşkülü. Çünkü taze gelin, ağustos ayında kar ister. Herkes yayla güneşinde buram buram terlerken o, ortalığa yağan lapa lapa kar rüyaları görür.. Gecenin ortasında içini bir ateş basar dudakları suya hasret kalan bozkır toprağı gibi şahrem şahrem yarılır. Kızcağız kâh ağlar sızıldanır, kâh utanır, susar. Ama onunla birlikte kocası da yanar yakılır, döner dönenir. Elinden gelen olsa esirgemeyecek, dağları devirecek. Kar bu; yola bele dayanmaz ki… Gidip uzaklardan getire. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar da yok; ne buz dolapları, ne de insanı bir iklimden diğerine götürecek uçaklar.
Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yiye; gece düşünde kardan adamlarla güreşe boğuşa bebeğini büyüte dursun, artık bir an gelmiş dayanamaz olmuş. Herkesin mışıl mışıl uykuya vardığı bir sıra bahçeye çıkıp hem ağlamış hem istemiş: “Allahım” demiş; Her şey senin elinde! Sen, ol dersen gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar! Ver Allahım! lâpa lâpa kar ver, avuç avuç kar yiyeyim, içimin şu bitmez yangını sönsün. Allahım! Allahım! Kar ver Allahım! Bu an hacet kapılarının açık olduğu mutlu bir an mıydı? Yoksa gelinin yanık sesi hacet kapılarını ardına mı dayadı, kim bilir?!. Bazı işler Allah ile kul arasında sırdır, ne olmuşsa olmuş işte, lâpa lâpa kar yağmaya başlamış. Tam gelinin rüyasında gördüğü gibi! Yerler bembeyaz olmuş. Sevinçten iki gözü iki çeşme sel sel ağlayan hatun, avuçlarını açar, ığıl ığıl inen karları “Kar geliyor, nur geliyor” diye şahrem şahrem dudaklarına götürürmüş. Kar yağmış, gelin yemiş; ta… gün ağarıncaya kadar.
Ertesi sabah Ankara’yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramışlar ama, Allah’a sözünü geçiren gelinin hikâyesi de çabucak ortalığa yayılıvermiş. Hikâyesi diyoruz çünkü gelinimiz hastadır. Yediği kar ona dokunmuş, yatağa düşmüştür.
Kaynanası, kenarı pullu duvağı torununun beşiğine örtmeyi arzuluyordu ama gelinin tabutuna örtmek nasipmiş. Türbedar nine “Türbenin üstüne her gece, cümlenin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar, nur mu yağar bilmem artık, yere düşmeden kaybolur gider diye ekler”.
Kaynak Menzil net
You must be logged in to post a comment.