DR.NEDİM ÇAKAN’DAN “DELİRTEN PARAZİTLER”

Önce sübjektif bir düşüncemi yazayım. Bir endokrinolog olarak birçok “psikiyatrik” hastalığın ileride biyokimyasal bozukluklar olarak açıklanacağını  ve tedavilerinin bazı imün veya endokrin sistem kontrol edici ilaçlarla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu yazı dizisinde hayvanlarda ya da insanlarda delilik olarak adlandırılabilecek davranışların nedenlerinin  parazit ya da enfeksiyon olabileceğini göreceğiz. Bu örnekler bilim kurgu gibi gelse de doğada gerçekten gözlenmiş  olaylar. İsteyenler için kaynaklar aşağıda, yazının sonlarında. Bu yazi bes kisa yazidan olusan parazitler dizisinin ilki.

1. ÖRNEK: KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT

 

DITRO1 DITRO2

D. Dendriticum  parazitik bir yassı solucan. Aşağıdaki fotoya bakınız.

 

dicrocoelium-dendriticum (sekil)

DITRO LIVER 

Parazitlerin kendileri de başka parazitler tarafından  enfekte edilebilir. (Örneğin bakteriler içlerine giren virüslerin genetik yapısına göre nitelik değiştirebilirler.)

Parazitler sıtma oluşturan plasmodium falciparum gibi tek hücreli protozoalardan veya yuvarlak, yassı, ya da şerit şeklinde sınıflandırılan helmintlerden (solucanlar) oluşmakta.

D. Dendriticum bu parazitlerin yassı olanlarından ve evrim sonucu inek gibi geviş getiren hayvanların karaciğerinde yaşamlarını sürdürüyorlar.  Parazitlerin neden olduğunu bilmediğimiz nedenden dolayı çoğalmaları için bazen birçok aşamadan ve konaktan geçmeleri gerekiyor. Aşağıda DD’nin D harfi şeklindeki yumurtasının mikroskoptaki görünüşü var.

DD-yumurtasi (sekil)

 DITRO EGG

Solucanın ineğin karaciğerinden safra sistemi ile barsaklara geçen  yumurtaları  hayvanın dışkısıyla etrafa saçılıyor. (Doğada niye diye sormayacaksın) İnek, öküz dışkısıyla beslenen salyangozlar  bu yumurtaları da alıyorlar. Salyangozlar ağır ağır yollarına devam ederken yumurtalar değişim geçiriyor. İki oosit evresini geçip, serkarya (cercaria)  haline geliyorlar.  Serkarya halindeki parazitler, salyangozun solunum sistemine geçip  salyangozun hareketini kolaylaştıran sümük yumaklarının içine giriyorlar. Salyangoz hareket ederken sümüklerini ayaklarının altına yayıyor ve böylece serkaryalar tekrar toprağa dönüyor.

Salyangoz

snailYine nedendir diye sormayın (bana göre karıncaları çeken bir kimyasal madde var olmalı) karıncalar bu sümükleri yiyor ve solucanın serkaryaları tarafından enfekte oluyorlar. Genelde gerek salyangoz gerekse karıncalar çimlerin diplerinde inekler tarafından ezilmeden ve yenmeden dolaşıyorlar.

Karınca

DITROİşte burada olağan dışı birsey oluyor: Salyangozun sümüğünü yiyen karıncalara geçen serkaryaların çoğunluğu karıncaların karınlarının altında kist halinde duruyor.  Birkaç serkarya ise metaserkarya haline geçip ezofaguz (yutma borusu) altındaki karıncaların nöronal ganglionlarına geçip karıncanın davranışını kontrol altına alıyor. Normalde ineklerden kaçan karıncalara bir şeyler oluyor. Normalde sağlıklı karıncalar güneş batıp  hava soğumaya başlayınca   yuvalarına dönmeye başlıyor. Metaserkaryanın kontrolündeki karıncalar ise  gidip çimlerin en taze ve yeşillerinin üstünde çimleri ısırıp sabaha dek bekliyorlar. Eğer inekler gelip çimleri ve onları da yemezse sabah havanın ısınmasıyla normal yaşamlarına dönüyorlar.  Taa ki akşama dek.

Solucanın metaserkarya halinde iken karıncayı birtakım biyokimyasal maddelerle etkileyip karıncanın davranışını özellikle de ineklerin çimleri en çok yedikleri akşam güneş battıktan ve sabah güneş doğmadan önce  bu davranışlara sürüklemesi olağanüstü.  Yeşil çimenlerle birlikte karıncaların da yenmesiyle solucan ineklerin sindirim sistemine ve oradan karaciğerine geçerek yaşam evresini tamamlıyor ve erişkin yaşamına devam ediyor. Döngü nasıl sağlanmış bakalım:

ne yaptigini bilmeyen karinca

kendi halinde bir salyangoz

D seklindeki  DD yumurtasi

 Karaciger’de hastalik yapan bir yassi solucanin yasam döngüsü

 

YASAM DONGUSU 

İkinci örnek:

2. ÖRNEK: WASP ve TAHTAKURUSU’NU “DELİRTEN” PARAZİTLER

Enfeksiyona bağlı “delilik”

Çoğumuz evrim ve genetik öğelerin nasıl çoğalacağımızı, üreyeceğimizi belirlediğini düşünüyoruz. Eşlerimizi nasıl ve neden seçiyoruz?  Bu çok ayrıntılı bir konu, ancak bazı hayvanlar için üreme davranışları kendi seçimlerine ya da genetiğe veya evrime bağlı değil. Bu canlılar içlerindeki parazitlerin etkisi altındalar.

Bu konuya örnek canlılardan Wasp’lari anlatacağım. Wasp denince  Hymenoptera Hypocrita olarak bilinen canlılar demek istiyorum, çünkü bazılarımızın WASP denince akıllarına White Anglo-Saxon Protestant kelimelerinin kısaltması gelebilmektedir. :)  Birçok canlılar ve tabii biz insanlar için wasp denince önce akla iğnesi gelir:

 Wasp İğnesi (Sekil 1)

 IGNE

ve kendisi: (Sekil 2)

 

WASP 01

 

Wasp arı ile karınca arasında ama ikisi de olmayan bir canlı.  Wasp’ların önemli bir ozellikleri yumurtalarını başka böceklerin içlerine bırakmaları. Büyüyen yeni wasplar, içinde büyüdükleri böcekleri içerden yiyip sonunda onları patlatarak  ortaya çıkıyorlar. Sanırım WASP kısaltması ile wasplara çağrıştırma yapılmak istenmiş olmalı. Her neyse…

Hemen hemen her böceğin ve özellikle tarımcılıkla uğraşanları ilgilendiren şekilde sebzelere meyvalara zararlı böcekleri kullanan, onlara has wasplar var. Bu şekilde zararlı böceklere zarar veren canlıların varlığı insanlar açısından  doğaya zarar vermeden bu ekolojik dengeyi acaba kullanabilirmiyiz düşüncesine yol açmış. Sonucta yüzbinlerce çesit wasplar yaygın olarak zararlı böceklere karşı “pest kontrol” olarak kullanılıyor.

Entomologistler (böcekleri inceleyen zoologistler) Wasp ve tahta kurusu üzerinde incelemeler yaparken bazılarının parthenogenetik olarak (nonsexual olarak yumurtadan üreme) ürediklerini ve erkeklere ihtiyaç duymadıklarını  gözlemişler. Bu değerli entomologistler; tabii ki “evrim” sonucu bunların geliştiğini düşündüklerinden ve “bakalım evrim ne eyler, ne eylerse güzel eyler” diyerekten zevk dışında henüz anlayamadığımız bir takım biyolojik üstünlük kazanmış olabileceklerini ileri sürmeye başlamışlar.

(Burada kısa bir giriş yapayım; Evrim mekanizmasını sanki “Intelligent Design”  ya da benim uydurduğum gibi “Evrim Amca” gibi akıllı bir mekanizma gibi göstermek isteyenler var. Evrim Türkçede güzel bir isim ve sanırım daha çok bayanlara verilen bir isim.  Bu kimseler arsında iyi veya kötü evrim sonucu oluşan canlıların ya da bu canlıların organlarının en mükemmel olduğunu ya da illa mükemmele doğru bir  gelişme olacağını söyleyenler var. Bunların aşırıya kaçan bir kısmı “Eugenetics” gibi işlerle uğraşmış, bazıları evolutional pshyciatry ile uğraşıyor.   Ben evrimin düşünen en iyiyi yapmaya çalışan bir “entity” bir varlık olduğuna inanmıyorum. Tersine, böyle düşünenlerin büyük bir sapma içinde olduğunu düşünüyorum.)

Ve tahta kurusu: (Sekil 3)

timthumb.phpTahtakurusu

tahta-kurusu-zehriSonradan anlaşılmış ki bu bir evrim sonucu kazanılmış üstünlük değil,  bir enfeksiyon hastalığı. Bu hastalığın etmeni de Wolbachia pipientis. Bu bakteri zorunlu bir hücre içi parazit ve birçok böcek türünün yumurtalık ve testislerine yerleşiyor.

5 milyon kadar olduğu düşünülen böcek türlerinin yüzde 16’sı Wolbachia bakterilerinin bir çeşidi ile enfekte olmuş halde. Bizim genomlardaki HERV’ler gibi vertikal bulaşma oluyor yani anneden çocuğa geçiyor. Üreme sonucu olan erkek miktarını bu bakteriler çeşitli yollardan düzenliyor.

Wolbachia  hormonların üretimini ve fonksiyonlarını etkileyerek enfekte edilmiş erkek tahta kurusunu dişi tahtakurusu haline çeviriyor.

Diğer bazı böceklerde sitoplazmik uyuşmazlık yaratarak erkeklerle dişilerin birleşmesine engel oluyor.

Wasp ve Tahtakurusu’nu etkileyen etmene bakalım: (elektron mikroskobu ile çekilmiş)

Wolbachia (Sekil 4)

 1280px-Wolbachia

 

 Bazı wasp türlerinde ise erkeklerin tamamını ortadan kaldırmış. Bu tür wasp’lar ancak  parthenogenesis ile çoğalabiliyor. (Evrim de geriye gidiş? Tabii ki değil!)

Wolbachia gibi en az beş bakteri türü daha bulunmuş. Bu bakteriler erkek neslini ortadan yok ederek dişilerin üreme sistemlerinden enfeksiyon geçişini hızlandırıyorlar.

Bu örneklerden çıkarılacak çok dersler var sanırım.

Bir wasp arisi ve wasp arisinin ignesi bir tahtakurusu ve enfeksiyon ajani  wolbachia .

Daha fazla okumak isteyenler için: Travis J. Undesirable sex partner: Bacteria manipulate reproduction of insects and other species. Science News 1996;150:228.

 [Yazilarimi , notlarimi paylasmak isterseniz yazilarimin tum haklarinin bana ait oldugunu hatirlatmak isterim. genellikle yazilarimin altinda kaynaklar veriyorum. Umarim benim yazarken aldigim keyfi siz de okurken alirsiniz. Nedim Çakan]

 3. ÖRNEK: FARELERİ KİM DELİRTİYOR?

CAT RAT 2 

Protozoan delilik:

Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım  memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.

Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca  bir sıçanın onları yemesini beklerler.

Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

TOXO CYST

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür.  Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

 CAT&RAT

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir  kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı  gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction”  ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor.. 

sicanin beynindeki toxoplasma kistleri

image description 

farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor. 

EATS

Ve dongu tamamlanmis oluyor.

Toxo, fare, insan, parazit donguleri

4. ÖRNEK

BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?

Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

 toxoplasmosis

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).

Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

simitci_31226

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))

Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.

Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.

Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.

Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?

Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra,  bu konudaki çalışmalar artmıştı.

Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme  sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :

http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html

Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.

Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.

Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.

Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:

Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))

Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)

Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle  neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.

Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:

1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.

2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri  nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.

3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.

Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili  bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:

http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/

 

 

 

Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari

 

 

Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

TIPANIN SISESI

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?

Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.

Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD  (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir  tablo,  kısa süre sonra ise  “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.

Ayçiçekleri Van Gogh

van-gogh-sunflowers-8 Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

vangogh-starry_night_ballance1

BPD, nedeni bilinmeyen bir akıl hastalığı. Tüm bu kendini depresif veya manik hissetmenin bilincimizde olduğunu düşünüyoruz.  Ama belki de van Gogh ve birçok PMD’linin hastalık nedeni bir enfeksiyondur. Van Gogh örneginden yola çikan birçok yazar  bazi akil hastaliklarinin veya ruhsal bozukluklarin cesitli enfeksiyonlardan olup olamayacagini arastirmaya baslamislar.

Diger canlilara  bakan arastirmacilar; fareler, treeshrews adlı memeliler ve maymunlarda Borna hastalığı virüsünün insanlardaki BPD’ye benzer hareketler yapmalarına yol açıyor. Bu virüs ile enfekte olan hayvanlar belirli manyaklık dönemleri sonrası bariz depresyon gösteriyorlar. (Daha az seksle ilgili, daha anksiyete gösteren, yemeden kesilmiş ve insanlardaki gibi tuza düşkün oluyorlar.)

Borna hastalığı virüsü ile insanlar da enfekte olabiliyor. Bu virüslerle enfekte olmuş insanlarda daha çok depresyon BPD ve şizofreni olduğuna dair yayınlar var. vanGogh’un BPD’si acaba enfeksiyona bağlı bir hastalık mıydı?

Obsessive-Compulsive Disorder (OCD) hastalığı olanlar bazı düşüncelere ve davranışlara direnemiyorlar. Bu düşünceler örneğin  sürekli el yıkama, fobiler, tekrarlayıcı hareketler tarzında kendini gösteriyor. Örneğin acaba kapıyı kilitledim mi , evde ocağı açık bıraktım mı gibi düşünceler. Uzmanlar  bunların bir tür davranış bozukluğu ve mental bozukluk olduğunu söylüyor.

RECO

Biliyorum arkadaşım Sevgili Emine’nin (Prof Dr Emine Öztürk Kılıç) bu konuda çalışmaları, yayınları da var. (Streptokok enfeksiyonlarinin Obsesif Kompulsif davranis bozuklugu yaptigina dair calismalar).

Epey bir zamandır OCD gelişmesinden belli bir zaman önce çocukların streptokok hastalığı geçirdikleri gösterilmeye başlandı. Yani kızıl hastalığı romatizmal ateş, glomerulonefrit gibi böbrek hastalığı yanına bir de OCD eklendi.

Basite indirgenmiş açıklaması bu tür hastalıklarda bağışıklık sistemi bu zararlı bakterileri temizledikten sonra onlara benzeyen dokulara da saldırıyor ve böbrek, kalp,  eklemler derken beyin de bu zedelenmeden payını alıyor.  Böylece OCD denilen “delilik” bir gecede ortaya çıkıyor. Hastalığı tedavi eden antibiyotikler OCD belirtilerini de azaltıyor diye okudum.

Bu şekilde çeşitli enfeksiyonların veya parazitlerin nasıl mental bozukluklar, hastalıklar yarattığını paylaşmış oldum. İlginizi çektiysem sevinirim.              PROF. DR. NEDİM ÇAKAN

AYRICA “KARINCANIN İNTİHARI” İÇİN TIKLAYINIZ                                             https://timursumer.com/?p=1306  

KIZILDERİLİ EĞERİ (RIDING INDIAN)

Kızılderili eğeri
Güzelce bir sarışın kadın, Teksas’ın çölünde giderken aracı bozulmuş. Şans eseri geçen bir kızılderili yakındaki kasabaya götürmek için yardım teklif edip kadını atın terkisine oturtmuş ve başlamış atı koşturmaya . At yolculuğu olaysız ve güzelce gidiyormuş. Lâkin kızılderili her 5-10 dakikada bir avazı çıktığınca “YİPPEEE !” diye bağırmakta, gür sesi uzaklardaki tepelerden yankılanmakta imiş.
Yiğit kızılderili, güzel kadını kasabanın araba tamircisinin dükkanına kadar getirip attan indirmiş ve de son bir “YİPPEEE..!” narası atmış.
“Kızıl deriliyi bu kadar heyecanlandıracak ne yaptın ?” diye sormuş tamirci.
“Hiçbir şey yapmadım” demiş kadın, “arkasına oturdum, kollarımı baline doladım ve düşmemek için eğerin ön boynuzunu sıkı sıkı tuttum”
“Sayın bayan” demiş tamirci, “Bilmez misin ki..? Kızılderililer ata eğersiz binerler “. TS

“Riding Indian”

An attractive woman from New York was driving through a
remote part of Texas when her car broke down. An Indian
on horseback came along and offered her a ride to a
nearby town. She climbed up behind him on the horse 
and they rode off. The ride was uneventful except that
every few minutes the Indian would let out a “WHOOOPPEE !..” so
loud that it would echo from the surrounding hills.

When they arrived in town, he let her off at the local
service station, yelled one final, “YAHOOO !..” and rode
off.

“What did you do to get that Indian so excited?” asked
the service station attendant.
“Nothing,” shrugged the woman, ” I merely sat behind
him on the horse, put my arms around his waist, and
held onto his saddle horn so I wouldn’t fall off.”

“Lady,” the attendant said, “Indians ride horse bareback”

TS

OYNAMAYRUM

imampriest rabbi-holding-menorah-16607342

 

Kilisenin rahibi,havranın hahamı ve de bizim imam
Temel arkadaşlığı öyle de bir ilerletmişler ki,
başlamışlar her gün birinin avlusunda kumar
oynamaya.
Kumar oynamak yasaktır ya eski devirde,
gammazlayan mı olmuş ne, zaptiyeler basmış
kumarcıları. 

dice

Rahibi sorgulamışlar, ” Utanmıyor musunsakalından rahip efendi; haydi itiraf et kumar oynuyordunuz değil mi?”

Rahip düşünmüş ki arkadaşları ele vermek pek
günahtır,”Hz.İsa nasılsa yalanımı bağışlar” diye
düşünüp, “haşa oynamıyorduk” diye cevap vermiş.

Mustantikler hahama dönüp, “Utan sakalından
haham efendi; haydi itiraf et kumar oynuyordunuz
değil mi?”
Hahamdır, “nasılsa Hz.Musa beni bağışlar,
arkadaşları ele veremem” diye düşünüp o
da,”haşa oynamıyorduk” diye yanıtlamış.

Zaptiyeler Temel imama dönüp aynı soruyu sormuşlar ki,
Temel’dir, soruyu soruyla yanıtlamış,
“Rahip oynamaayi,haham oynaamayı.. ha pen bu pok yiyeni
kimunla oynayrum da..?”

 

TEMEL VE HIRSIZ

hirsiz

Temel gece yarısı bir tıkırtı sesine uyanmasıyla bakar ki eve hırsız girmiş eşyaları karıştırmakta.  Işığı yakınca bir de görür ki bu hırsız kişi meğerse edâsı hoşendâmı zarif , sedâsı güzel, gözleri ahû, seyrânı lâtif, cilvesi yaman bir genç hûri değil mi..?
Korku ve kızgınlıkla, “Kıpraşma gıız..aha şimcik polis çağırayrum da!..” diye naralanaraktan telli-fona hamle etmiş ise de, hırsız dilber dile gelip başlamış yalvarmaya; “Uy Temelum kıyma pana..sakın çağurma şu polisi, ..dile penden ne dilersen..her isteğini yaparum da..” diyerekten bir hamlede giysilerini fora edip üryan olmasıyla, Temelimiz’in ossaat aklı başından hoplayıvermiş.
Telli-fonu bırakıp, başlamış bir gayret ile hırsız dilberi öpmelere, mıncıklamalara, el peşrevleri ile okşamalara, ve daha neler de nelere.
Lakin Temelimiz’in yaşı sekseni aşmış, her bir yanını ter basmış, lakin ne ettiyse muradına erememiş, nefesi fena daralmış bir halde telli-fona yürümüş ; 
“Olmayii be güzelim..olmayi..kusura kalma..mecbur çağuracağum polisi..”   TS

burglar-woman-mask-nice-eys-39188188

CAFFEINE ; TOO MUCH ?

How Much Caffeine Is Too Much?

It Is Possible to Die From Too Much Caffeine—If You Drank Around 140 Cups of Coffee in One Day

You probably aren’t at much risk of major side effects if you consume up to four 8-ounce cups of filtered coffee early in the day.
You probably aren’t at much risk of major side effects if you consume up to four 8-ounce cups of filtered coffee early in the day. VEER
“Caffeine intoxication” became official in the medical community when the “Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders,” known as DSM-5, added the diagnosis last year.

So do cappuccino lovers need to worry about limiting their consumption?

One expert, Matthew Johnson, associate professor in the department of psychiatry at Johns Hopkins University, explains how caffeine works in the body and when to cut back.

Caffeine works by blocking adenosine, a neuromodulator in the brain that puts the brakes on excitatory neurotransmitters like dopamine and norepinephrine. “Caffeine allows these stimulating chemicals to flow, which can have a rousing effect, even at very low doses,” says Dr. Johnson, a psychopharmacologist who studies the influence of drugs on behavior and mood.

Some people will get edgy from a weak cup of tea. For others, a double espresso is required to get them into the shower in the morning.

Most coffee drinkers are familiar with at least some symptoms of overindulging—nervousness, excitement, insomnia, rambling thoughts. But a large majority of people who consume caffeine don’t experience severe consequences, Dr. Johnson says.

There are some case reports of students experiencing major anxiety after drinking a dozen cups of coffee, Dr. Johnson says. But overdosing would be difficult, “unless folks took multiple caffeine pills or drank many cans of energy drinks” such as Red Bull.

It is possible for a person to die from too much caffeine, “but that would mean about 14,000 milligrams, or around 140 8-ounce cups of coffee in one day,” Dr. Johnson says. Consuming that much would be difficult because of coffee’s self-limiting nature. “One cup makes you feel good and alert, but five cups may make you feel like your stomach is cramping,” he says. “You feel wired and you wouldn’t typically be able to go overboard.”

While clinicians may observe benefits and risks of caffeine intake, the effects are still being debated in academic circles, Dr. Johnson says. “The evidence that unfiltered coffee increases LDL cholesterol levels is convincing,” he says, referring to the “bad” type of cholesterol. “But it’s the mortality studies that count the most,” he says.

One study suggests mortality benefits at up to six cups of coffee a day, Dr. Johnson says. Another suggested mortality risks in people under 55 who drink more than four cups a day. As a result, “I would be hesitant to say that we’ve reached any final answer,” he says.

Current research into depression has looked closely at glutamate, one of the neurotransmitters affected by caffeine, Dr. Johnson says. “In a recent study, those who drank two to four cups of caffeinated coffee had fewer depressive symptoms, and the opposite was true for those who lowered their intake,” he says. That doesn’t mean depressed patients would benefit from a steady diet of triple lattes. “If a patient is depressed and predisposed to panic attacks, for example, caffeine might make the condition worse,” he says.

The most convincing evidence indicates you’re probably not at risk for major side effects if you consume up to about four 8-ounce cups of filtered coffee, or around 400mg, early in the day, Dr. Johnson says. “If you’re drinking under four cups a day and not having any side effects, then you’re probably OK,” he says.

COFFEE AND CHOLESTEROL

Some research has linked drinking unfiltered coffee to an increase in LDL (“bad”) cholesterol levels. For the record, unfiltered coffee is a brew in which coffee grounds come into prolonged contact with hot water, as is the case with a French press (also called a cafetière or plunger pot), as well as with Turkish or Greek coffee, espresso (and cappuccino which is made with espresso), and Scandinavian boiled coffee. The compounds in coffee associated with increased cholesterol levels are diterpines, specifically one called cafestol, which is present whether or not the coffee is decaffeinated.

American-style filtered coffee, in which hot water passes quickly through ground coffee in a paper filter, is the brewing method that gives you the least amount of cafestol, since most of this substance is left in the filter. Instant coffee also provides relatively little cafestol, but true coffee lovers aren’t likely to be satisfied with that option. Dr. Low Dog’s view is that even if you’re concerned about your cholesterol levels, you don’t have to completely forego coffee, but she does suggest saving the French press for special occasions and making an effort to cut back on consumption in general.

The last big study reported was published in the Annals of Internal Medicine on June 17, 2008. Researchers at Harvard looked at coffee consumption among about 130,000 participants in two large studies, all of whom were healthy when they signed up. The investigators followed this group for 18 to 24 years to see who died and to look at the effects of the participants’ diet and lifestyle habits, including coffee consumption. They found no relationship between the amount of coffee the study subjects consumed and an increased risk of death from any cause, including cancer or cardiovascular disease. This proved true even among those who drank up to six cups of coffee per day and led the researchers to conclude that drinking coffee has no serious detrimental effects on health.

In fact, coffee consumption may have health benefits – some research has suggested that it may protect against type 2 diabetes, Parkinson’s disease, liver cancer, and cirrhosis. And the same Harvard team that carried out the study described above found in more recent research that people who drink coffee regularly have a lower risk of death from cardiovascular disease than those who rarely drink coffee, a result which they cautioned must be confirmed in further studies.

On the downside are coffee’s well-documented side effects: anxiety, insomnia, tremor and irregular heartbeat. In sensitive individuals it can also irritate the digestive system, bladder and prostate. If you experience any of that, you’re better off avoiding coffee (as well as decaf, which still contains substances that may contribute to the symptoms).

Andrew Weil, M.D.

FINAL TEST: CHASTITY

“The Final Test:  Chastity”

Twelve priests were about to be ordained.  The final
test was for them to line up in a straight row, totally
bare, in a garden while a sexy and beautiful, big
breasted, nude model danced before them.

Each priest had a small bell attached to his penis
and they were told that anyone whose bell rang when
she danced in front of them would not be ordained
because he had not reached a state of spiritual purity.

The beautiful model danced before the first candidate,
with no reaction.

She proceeded down the line with the same response
from all the priests until she got to the final priest.

As she danced, his bell began to ring so loudly that it
flew off and fell clattering to the ground.

Embarrassed, the last priest took a few steps forward,
and bent over to pick it up.

Then, all the other bells started to ring……..

GOEBBELS’ PRINCIPLES OF PROPAGANDA

goebbels

GOEBBELS’ PRINCIPLES OF PROPAGANDA

Based upon Goebbels’ Principles of Propaganda by Leonard W. Doob, published in Public Opinion and Propaganda; A Book of Readings edited for The Society for the Psychological Study of Social Issues.

1. Propagandist must have access to intelligence concerning events and public opinion.

 2. Propaganda must be planned and executed by only one authority.

a. It must issue all the propaganda directives.

b. It must explain propaganda directives to important officials and maintain their morale.

c. It must oversee other agencies’ activities which have propaganda consequences

3. The propaganda consequences of an action must be considered in planning that action. 

4. Propaganda must affect the enemy’s policy and action.

a. By suppressing propagandistically desirable material which can provide the enemy with useful intelligence

b. By openly disseminating propaganda whose content or tone causes the enemy to draw the desired conclusions

c. By goading the enemy into revealing vital information about himself

d. By making no reference to a desired enemy activity when any reference would discredit that activity

5. Declassified, operational information must be available to implement a propaganda campaign 

6. To be perceived, propaganda must evoke the interest of an audience and must be transmitted through an attention-getting communications medium. 

7. Credibility alone must determine whether propaganda output should be true or false. 

8. The purpose, content and effectiveness of enemy propaganda; the strength and effects of an expose; and the nature of current propaganda campaigns determine whether enemy propaganda should be ignored or refuted. 

9. Credibility, intelligence, and the possible effects of communicating determine whether propaganda materials should be censored. 

10. Material from enemy propaganda may be utilized in operations when it helps diminish that enemy’s prestige or lends support to the propagandist’s own objective. 

11. Black rather than white propaganda may be employed when the latter is less credible or produces undesirable effects. 

12. Propaganda may be facilitated by leaders with prestige. 

13. Propaganda must be carefully timed.

a. The communication must reach the audience ahead of competing propaganda.

b. A propaganda campaign must begin at the optimum moment

c. A propaganda theme must be repeated, but not beyond some point of diminishing effectiveness

14. Propaganda must label events and people with distinctive phrases or slogans.

a. They must evoke desired responses which the audience previously possesses

b. They must be capable of being easily learned

c. They must be utilized again and again, but only in appropriate situations

d. They must be boomerang-proof

15. Propaganda to the home front must prevent the raising of false hopes which can be blasted by future events. 16. Propaganda to the home front must create an optimum anxiety level.

a. Propaganda must reinforce anxiety concerning the consequences of defeat

b. Propaganda must diminish anxiety (other than concerning the consequences of defeat) which is too high and which cannot be reduced by people themselves

17. Propaganda to the home front must diminish the impact of frustration.

a. Inevitable frustrations must be anticipated

b. Inevitable frustrations must be placed in perspective

18. Propaganda must facilitate the displacement of aggression by specifying the targets for hatred. 

19. Propaganda cannot immediately affect strong counter-tendencies; instead it must offer some form of action or diversion, or both.

GOEBBELS YÖNTEMİ

ADİL KARCI’DAN “KÜÇÜK ADAM”

Arkadaşım Adil’den Hyperthymesia

KÜÇÜK ADAM

Yazıhanemin bulunduğu iş hanının tek çaycısı Şehmuz açık duran kapımı tıklattı, kapının eşiğinde durup büronun içinde bir şey arıyormuşçasına gözlerini gezdirdi ve:

 –       Kusura bakma abi, Küçük Adam hala burada mı diye bakmıştım da… dedi.

 İşletmeci olarak mezun olup askerlik görevimi tamamladıktan sonra bir müddet İncirlik Hava Üssünde Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışmış, ama idealimdeki iş olan ihracatçılığı yapmak amacı ile İncirlik’teki işimden ayrılıp Adana’nın o zamanlar tek büyük postanesi olan Merkez Postanenin (ki artık en büyük olmasa da hala Büyük Postane olarak bilinir) bitişiğindeki altı katlı bir iş hanında  büro kiralayarak iş hayatına atılmıştım.  Her katta tek odalı beş küçük bürosu olan bu iş hanının benim bulunduğum üçüncü katında iki muhasebeci, bir telefon tesisatçısı, bir müteahhit ve bir de ben vardım.  İçeride olalım veya olmayalım, iş hanının açık olduğu saatlerde işyeri kapılarımız hep açık bırakılır, o an hangimiz yazıhanemizde isek, dışarıda olan komşumuzun sekreterliğini yapar, telefonlarına bakar,  gelenine gidenine göz kulak olurduk.  Bu nedenle sekreter ya da yardımcı çalıştırma ihtiyacımız pek yoktu.  Muhasebecilerin yanında çalışan biri kız biri erkek iki genç  de hepimizin dışarıdaki götür-getir türü işlerimize koşarlardı.  Çevredeki lokanta ve kebapçılardan getirttiğimiz öğlen yemeklerini genellikle birimizin yazıhanesinde toplanıp birlikte yerdik ve sohbet faslından sonra işlerimizin başına dönerdik. 

 Yakın arkadaşlıktan öte, bir de birbirimizin kardeşi, abisi olmuştuk.  Neden mi?  Çünkü postanenin telefon santralında çalışan bütün kızlar hepimizin ortak kız kardeşlerimizdi de ondan!  Yüzlerini görmediğimiz onlarca kız kardeşlerimiz, ablalarımız vardı!  O yıllarda şehirlerarası telefon görüşmesi yapmak için önce “03” ü arayıp görüşmek istediğiniz telefon numarasını yazdırmanız ve bağlantı kurulana kadar da sabırla beklemeniz gerekirdi.  Bağlantıda gecikme olunca, durum sorgulaması için, arayacağınız numara “06” idi.  Görüşmeyi bir an önce yapabilmek için:

–       Şennur bacım yaa, dört saattir bekliyorum, ne olur şunu bağlayın artık yaaa…

–       Raziye ablacım, sabahtan beri bekliyorum, sıram gelmedi mi artık be? şeklinde, bağlantı sağlanana kadar on-onbeş defa santralı aramak gerekebilirdi.  Yüzünü hiç görmediğimiz santral memurelerinin hepsini seslerinden tanır olmuştuk.  Daha kız “alo” der demez:

–       Merhaba Hülya bacım, bi daha baksana şu bizim sıraya, demin üçüncüydüm ama bir saattir hala sıram gelmedi.

Onlarca santral memuresinin çalıştığı salon postanenin en üst katındaydı.  Santralın pencereleri tavana yakın olarak yüksekte yapılmamış olsa, bizim pencerelerimizden o bacılarımızı rahatlıkla görebilirdik, seslensek sesimizi duyurabilirdik. Mesafe olarak onlara o kadar yakındık aslında. 

Postanenin zemin katında, hemen girişin sağında posta kutuları bölümü vardı.  “Postanenin bitişiğinde işyeri olan insanların posta kutusuna neden ihtiyacı olabilir ki?” diye düşünebilirsiniz.  Posta kutusu sahibi olan firmalara daha fazla itibar edildiğine inanarak, ve biraz da havamız olsun diye, her birimiz birer posta kutusu kiralamıştık.  Küçük küçük posta kutularının üst üste sıralanması ile oluşan bir duvar düşünün.  İşte ana kapıdan girince sağda posta kutusundan oluşan öyle bir duvar vardı. Dışa bakan tarafta kutuların kilitli kapakları vardı ama görevliler gelen zarfları kolaylıkla yerleştirebilsinler diye iç yönde hepsinin arka tarafları açıktı.  Bu posta kutularından oluşan duvarın orta yerinde, göğüs hizasında, küçük bir pencere deliği bırakılmıştı.  Zira, gelen zarflar veya koliler posta kutusuna sığmayacak kadar büyük ise, posta kutunuza bırakılan bir not ile bunu öğrenir, bu pencereden içeriye seslenir, görevliye ihbar kağıdını verip gönderinizi pencereden teslim alırdınız.  Posta kutusu servisinde iki kişi çalışırdı.  Pencereye eğildiğinizde bu çalışanlardan bir tanesinin sadece belden aşağısını görebilmenize rağmen diğerinin tüm bedenini görebilirdiniz!  Minyatür bir adamcıktı o ikincisi.  Zannettiğiniz gibi başı, eli, kolu, bacakları birbiri ile orantısız bir cüce filan değildi bu şahıs, basbayağı boyutları küçültülmüş normal, yakışıklı, bir adamdı.  Boylu poslu değildi ama çok  bakımlıydı ve karizmatikti.  Her zaman takım elbise giyer, açık mavi veya beyaz renkli gömleği jilet gibi ütülü olurdu ve kravatsız da gezmezdi.  Yandan ayırarak taradığı dalgalı siyah saçları zeytin yağı sürülmüş gibi pırıl pırıl parlardı.  Çocuk zannetmesinler diye olsa gerek, göze hoş görünen bir de bıyık bırakmıştı.  Yaşını pek göstermiyordu ama dikkatlice bakıldığında kırkı aşmış olduğunu anlamak zor değildi

Her zaman gülümseyerek bakan bu sevimli adamın adını  “Küçük Adam” koymuştuk.  

Kendi görevi olmasa da, posta kutularımızı uzunca bir süre açmayı ihmal etmemiz sonucu biriken mektuplarımızı kutulardan çıkartır,  öğlen paydosunda bize getirir, yazıhanelerimize dağıtırdı.  Yemek davetimizi her zaman kibarca geri çevirir, ara sıra bizimle bir çay içerdi.  Çok iyi bir dinleyici idi.  Gerekemedikçe sohbeti bölmez, boş laf etmezdi.  Birkaç gün yanımıza uğramayacak olsa kendisini merak eder, birisini postaneye gönderir baktırırdık ne oldu diye.  Kısacası alışmıştık ona.   On yaşındaki bir çocuğunki kadar olan boyu ile alay etmek aklımızdan bile geçmezdi.  Üstelik,  kazara ağzımızdan kaçıracağımız bir sözcükten dolayı incinmesin diye de onun yanında konuşurken kelimelerimizi dikkatli seçerdik.  “Siz”li “biz”li ve saygılı konuşmalarımızdan kendisi de çok hoşnut olmalıydı ki, hiçbirimize mektup gelmemiş olsa bile  zaman zaman uğrar, hatırımızı sorar, en müsait olanımızın odasında çay ikramımızı kabul ederdi.

İşte Şehmuz’un kendisini sorduğu  gün benim odama gelmiş, masamın önündeki misafir koltuğunda oturmuş, fotoğrafçılık ile ilgili konuşmamı can kulağı ile dinliyordu.  Şehmuz’un kapıdan bakıp onu görmesi mümkün değildi, zira Küçük Adam kapıya arkası dönük oturuyordu ve yüksek arkalıklı döner koltuğun içerisinde kaybolmuştu.  “Sus, kendisi burada, daha fazla konuşma” işmarı olarak kaş göz oynattıysam da Şehmuz durumu çakmadı ve:

–       Küçük Adam’a bir şey soracaktım.  Az önce çay getirdiğimde buradaydı, çabuk gitmiş demek.  Neyse, birazdan yanına uğrar orada sorarım, diye sürdürdü konuşmasını.

Küçük Adam oturduğu döner koltuğu kapıdan tarafa çevirdi ve Şehmuz’a içtenlikle gülümseyerek:

–       Buradayım Şehmuz Bey, sor ne soracaksan.  Afallayan Şehmuz:

–       Abi sen burada mıydın? Kusura bakma ya, yani öyle demek istemediydim.

–       Neydi soracağın, onu söyle.

–       Benim olmayan bir posta kutusu numarasını adres olarak yazsam, mektup bana ulaşır mı diyecektim.

–       Tabii ulaşır.  Kutuyu kim açarsa mektubunu alır, sana verir. Seni tanıyorsa tabii.

–       Sağol abi. Yaa, bak kusura bakma ağzımdan kaçtıydı demin…, diye lafı geveliyerek kıpkırmızı olan yüzünü yere eğip gitti.

Küçük Adam yüzünden hiç silinmeyen sıcak gülümsemesi ile bana döndü:

–       Çoktan alıştım bunlara Adil Bey, beni hiç rahatsız etmiyor artık.  Zira gerçek bu. Boydan nasip alamamışım işte.   Gerçeği söyleyene de kızılmaz ki!  Bana “Selvi Boylu” deseydi, bak o zaman bozulurdum.

Küçük Adamın bizim iş hanına bundan sonraki gelişi bir veda ziyaretiydi.  Kattaki bütün yazıhanelere uğramış vedalaşmış ve en son benim büroma gelmişti.  Ankara’ya nakledilebilmek için yaptığı atama başvurusunun kabul edildiğini söyledi.   Beraber yaşadığı dul annesini alıp gidecek ve başka bir şehirden Ankara’ya tayin edilmiş olan  öğretmen kız kardeşi ile hep beraber orada yaşayacaklarmış bundan böyle.  Üç kişiden oluşan ailesinin artık hep bir arada olacağı için mutluydu ama alıştığı ve çevre edindiği bu şehirden ayrılmak da ruhunda bir burukluk yaratmıştı belli ki.  Her zamanki gülümsemesinde  bir hüznün varlığı hissediliyordu ilk defa.   Hani “dokunsan ağlayacak” derler ya, işte aynen öyle.  Tekrar Adana’ya yolu düşerse mutlaka bizi ziyaret edeceğine söz vererek ayağa kalktı, tam kapıdan çıkıyordu ki beni görmeye gelen müzisyen arkadaşım Erdoğan ile karşılaştılar.  Meğer tanışıyorlarmış.  Birisi yukarıdan aşağıya, diğeri aşağıdan yukarıya doğru birbirine bakarak kapı eşiğinde sohbet ettiler bir müddet, sonra Küçük Adam asansöre doğru yürüdü, gitti.

–       Ne arıyor bu Gıllik Şef senin burada? diye sordu Erdoğan.

–       Kim kim?   Gıllik Şef mi?

–       Biz ona kısa boylu diye Gıllik Şef deriz, Adana Musiki Cemiyetinde koro şefidir.  Sen nereden tanıyorsun bu adamı?

–       Postaneden, dedim.

Arkadaşımla kapı önündeki konuşmamız yazıhane komşularımın da ilgisini çekmiş olmalı ki odalarından çıkıp etrafımızda halkalandılar.   Hepsini içeriye buyur edip birer çay söyledim. Yeteri kadar oturacak yer olmadığından, birkaç tanesi tekerlekli koltuklarını da sürükleyip geldiler büroma. Bize göre konu “Küçük Adam”, Erdoğan’a göre ise konu “Gıllik Şef” idi.

–       Böyle kısa mısa olduğuna  bakmayın, dedi Erdoğan, değerli bir koro şefidir o ve de birkaç tane güzel bestesi var.  İyi de ud çalar.

–       Yahu ud dediğin alet kendisinden büyük, nasıl çalabiliyor ki?

–       Udunu özel olarak İzmir’de yaptırdı, zenne (kadın) udundan daha da küçük.  Ama hem udunda hem kendisinde bir ses var ki, sormayın!

–       Bu bizim Küçük Adam’ın mı?

–       Dedim ya, Gıllik Şef’in , yani sizin Küçük Adam’ın.

–       Çok da kibar ve efendi birisiydi yaaa… dedi arkadaşlardan birisi.  Diğeri lafı aldı:

–       Evet valla, küçük büyük herkese saygılıydı.  Hiç “sen” dediğini duyanınız var mı? Bir diğeri:

–       Allah için çok değerli bir insandı.  Gittiğine üzülmedim desem yalan olur.

–       Ben de üzüldüm.  Her gün yanıma gelse sıkılmazdım

–       Yaa,  bana uğurlu gelirdi bu adam be!  Hangi gün onu görsem işim rast giderdi.

–       Bir de çok alçak gönüllüydü ki sormayın.  Bak bu güne kadar hiçbirimize koro şefi olduğunu söyleyip de övünmedi.

–       Muhteşem bir insandı arkadaş, ben onu bunu bilmem…

Herkes bizim Küçük Adamı göklere çıkartıyor, övüyor da övüyordu.  Nice sonra aklıma geldi, ortaya sordum:

–       Yaa bakın hele, asıl adı neydi bizim Küçük Adam’ın?

Hemen cevap verecekler sandım, ama yanılmışım.  Uzunca bir sessizlikten sonra Erdoğan:

–       Nuri mi Nurettin mi öyle bir şey olacaktı.  Bir kere sormuştum ama valla unuttum.

–       Ya ben de duymuştum ismini, dedi muhasebeci Mustafa, ama Nuri filan değil de sanki Hüsnü ya da Hüsamettin gibi bir şeydi.

Yarım saattir Küçük Adam’ı göklere çıkartan bizler “adını bilmiyorum” diyemiyoruz,  ha bire isim yakıştırmaya çalışıyorduk adamcağıza.  İşin gerçeği şuydu ki, kaç yıldır tanışmamıza rağmen, bir gün bile adama “Adınız ne?” diye sorma zahmetine katlanmamıştık!

Muhasebeci Mustafa bütün yarış atlarının yabancı isimlerini, ana babalarını, jokeylerini, aprantilerini, seyislerini isim ve soyadları ile bilirdi. Muhasebeci Hayrettin, adını hiç duymadığımız yüzlerce politikacının sülalelerini sıralardı bize.  Müteahhit Turgut yerli yabancı filmlerin baş rolden figüranına kadar olan bütün oyuncularının adlarını hatasız yazabilirdi.  Bütün lig takımlarının kadrolarını, antrenörlerini, menajerlerini saymak telefoncu Haluk’un uzmanlık dalıydı. Ben ise yaşayan ve yaşamayan bütün meşhur fotoğrafçıları ad, soyad ve yaşadığı şehir adları ile söyleyebilirdim gerektiğinde.  Yani hepimiz yüzlerce insanın adını öğrenmiş ve ezberimizde tutabilmiştik de bir tek  kahramanımız olan Küçük Adam’ın gerçek adını öğrenmeye tenezzül etmemiştik!  Zira, lafla kendisini devleştirmiş olsak da, sonuçta “küçük bir adam” olmaktan öteye geçirememiştik onu gözümüzde…

Adil Karcı – 30.10.2014

 

HASSO’NUN DERDİ

 

â î û

HASSO’NUN DERDİ

Doğu köylerinden birinde ırgat Hasso bulûğa ermiş, haliyle de da kamışına su yürümüş. Mel’un aleti olur olmaz şişmekte ve de fena ağrımakta..

Hastalandığını sanmış Hasso ve doğru köyün ağasina koşmuş. Kapıyı açan ağaya aletini göstererek ağlamaklı bir sesle,

– Ağam aha bu şişti inmiir.

Durumu anlayan ağa dolaptan biraz buz alıp ve Hasso’nun
aletine basmasıyla az sonra alette ne ağrı ne de şişlik kalmış.
Rahatlayan Hasso mutlu bir şekilde evine dönmüş. Lakin ertesi gün
aynı dert. Yine şişlik ve ağrılar. Tekrar ağaya koşmuş. Yine
buz yine rahatlamış.
Üçüncü gün yine ağrı ve şişten şikayetle ağaya koşmuş.
Kapıyı çalmış. Bu kez ağanın karısı açmış kapıyı.
-Abla ağam evde yok mudur?
– Yoktur.. Ula ne yapacağsın ağayı?
Hasso bu kez ağanın karısına aleti işaret ederek ,
sızlanmış;
– Abla aha bu şişti. İnmiir.
Abla Hasso’yu içeri alip Hasso’nun aletini bir güzel indirmiş ve evine göndermiş.
Hasso bu tedavi yönteminden pek memnun kalmış dogrusu.
Ertesi gün yine dayanmış ağanın kapısına. Kapıyı bu
kez ağa açmış.
– Yine ne var ula
demiş ağa.
– Ağam, abla yoğdur ?
-Ablayı ne yapacaksın ula pok yiyen ?
Hasso aletini işaret ederek;
– Vallah ağam, ablam senden daha eyidir. O hem şişini
indiriir, hemi de iltihabını aliir.

EROIN

Her şey çok masum bir istekle başlamıştı; ‘Ağrıları dindirmek’. Ve eroin ortaya çıktıeroin-hops-bayer

Alman ilaç şirketi Bayer’in kimyagerlerinden Dr. Felix Hoffman 21 Ağustos 1897 tarihinde morfini sentezleyerek ‘eroini’ bulmuştur. Çok iyi bir ağrı kesici özelliği olan ilaç; kanser ve tüberküloz hastaları üzerinde, savaşta yaralanan askerlerde ve hatta soğuk algınlığı etkilerini azaltmak için hiçbir yan etkisi olmadığı belirtilerek uzunca bir süre piyasada kalmıştır.

Eroin, afyondaki morfinin sentezlenmesi ile üretiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise dünyanın en büyük afyon üreticilerindendi

eroin-fabrikalari-osmanli

Ayrıca bu afyondan üretilen morfin, ‘yüksek kalite’ olarak nitelendiriliyordu. Osmanlı İmparatorluğu, bu dönemde Avrupa ülkeleri ile afyon ticareti yapmaktaydı. Osmanlı’dan alınan afyonu, Belçika, İngiltere ve Hollanda gibi ülkeler Uzak Doğu’ya pazarlıyordu.

Eroinin pek de masum olmadığı anlaşılınca önce Amerika’da, sonra da Avrupa’da ticareti yasaklandı

afyon-uyusturucu-hs

Mucize ilaç olarak tanıtılan eroin çok kısa bir sürede bu iki kıtada yayıldı. 1910 yılına gelindiğinde ilacın yan etkileri olduğu anlaşıldı. 1912 yılında ise Bayer firması eroin üretimini tamamen durdurdu. O yıllarda Avrupa ve Amerika’daki eczanelerde eroin 25 gr.’lık paketler halinde satılmaktaydı. Ve afyon ticaretinin uluslararası olarak yasaklanması için harekete geçilmeye başlandı.

Osmanlı, uluslararası afyon ticaretine yasaklar getiren 1912 Lahey Afyon Sözleşmesi ve 1914 tarihli ek protokole imza atmadı

eroin-fabrikalari-osmanli
Osmanlı’nın 62 bölgesinde afyon üretimi yapılmaktaydı. Sonuç olarak dünyadaki kısıtlanma ile sinsi gözler Osmanlı üzerine dikildi.

Eroin ve afyon 1925’te tüm dünyada yasaklandı; İstanbul’da 3 tane ‘eroin fabrikası’ kuruldu

uyusturucu-maddeler-turkish-delight
‘Afyon alkoloidleri’ adı altında açılan bu üç fabrika eroin üretmeye başladı.

1926 yılında açılan ilk fabrika Taksim’deydi, sermaye ise Japon’lara aitti. Ya da ‘Yakuza’ diyelim

eroin-bayer-first
Japon girişimciler, 1926 yılında o dönem harap haldeki Taksim ‘Mecidiye Kışlası’nı afyon sentezleyerek uyuşturucu üreten bir fabrikaya çevirdiler. Fabrikanın bağlı olduğu şirketin adı iseOriental Products Company’di. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kurucularından Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, ‘Keyf Veren Zehirler’ kitabında Japon fabrikasındaki işçilerin zamanla birer eroinmana dönüşmesinden şöyle bahsetmiş: ”İlk eroinmanlar bana Japon fabrikasından geliyordu. Türk amele… Fabrikaya sapasağlam giren bu Türk amele yaparken koklamaya mecbur oldukları eroin tozu yüzünden yemeden içmeden kesiliyor, günden güne zayıflıyor, ayakta duramayacak hale geliyor, Valeryana düşkün kediler gibi mutlak o kokuyu arıyor, uyuşuk ve tembel bir adam oluyor, nihayet altı yedi ay sonra patron sen hastasın diye on para tazminat vermeksizin suyu alınmış limon kabuğu gibi kapı dışarı atıyordu…” (Mazhar Osman (Uzman), Keyf Veren Zehirler, Kader Matbaası: İstanbul, 1934.)

1929 yılı Mayıs ayında Eyüp’ün Bahariye semtinde, Haliç’e yakın bir bölgede ikinci fabrika kuruldu

galata-zjxhc
Eroin fabrikasının adı ise: ”Eczayı Tıbbiye ve Kimyeviye (ETKİM)”di.

Aynı yıl İstanbul’daki son fabrika Kuzguncuk’ta kuruldu

kuzguncuk-osmanli

Türk Ecza-yı Tıbbiye ve Kimyeviye Şirketi adını taşıyan fabrika, Eyüp’teki fabrikanın açılışından tam 7 ay sonra; Aralık 1929 yılında kuruldu. Bu fabrikayla ilgili en çok dikkat çeken noktalardan biri ise fabrikanın Yönetim Kurulu Başkanı’nın, o dönemde Meclis Başkanı olan ve daha sonra Başbakanlık da yapacak olan Hasan Saka olmasıdır.

Godfather değil gerçek: Yasal eroinin kokusu 1930’ların Amerika’sında bir mafyaya ulaşıyor, üstelik o kişi ”Lucky Luciano”

afyon-ny-eroin

”Baba” serisi filmlerden çıkmış karakterlere benzeyen bu abimiz, onların kanlı canlı ”gerçeği”. Tabii kanlı olayını biraz abartan Lucky Luciano, eroinin geleceğin parlayan yıldızı olduğunu keşfeden ilk mafya babalarından. İstanbul bir yasal uyuşturucu merkezine dönüşmüşken, paranın kokusunu alan Luciano, sağ kolu büyük mafya babalarından Meyer Lansky’yi İstanbul’a yollamış. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Luciano dünyanın en büyük eroin tedarikçisi mafyalarından biri olmuş.

Luciano’nun amacı Havana’da toplanan ‘afyon-eroin’ hattı için İstanbul’dan tedarik sağlamak

havana-1930s

1930’da bu fabrikalar 1,5 milyon bağımlının ihtiyacını karşılayabilecek kapasitede; aylık yaklaşık 3-5 ton eroin üretmiştir.

Şubat 1930’da New York’da polis baskınıyla yakalanan ‘Alesia’ adlı gemide 500 bin dolarlık Türk morfini bulunuyor

sea-ship-ny

Türkiye, morfin ve eroin sattığı için, 1929’dan başlayarak büyük bir ambargo ile karşılaşıyor. ABDNew York Belediye Başkanı La Gardia Türk malları için bir yasa tasarısı veriyor.

Uluslararası kaçakçılık örgütleri tarafından Mısır eroine boğuluyor

misir-1940s

10-12 milyon nüfuslu Mısır’da 30-40 bin kişinin Türkiye’den kaçırılan uyuşturucu yüzünden öldüğü belirtiliyor. Kahire Emniyet Müdürü İngiliz Russel Paşa’nın sayesinde; eroin kaçakçılığını ‘organizesuç’ olarak hukuki anlamda ilk tanıyan ülkelerden biri de Mısır olmuştur.

Uluslararası baskılar, imaj zedelenmesi ve diğer ülkelere kaçakçılığın artmasından sonra İstanbul’daki üç fabrika kapatılıyor

taksim-eroin-fabrikasiz

”Overdose Türkiye” adlı, İstanbul’daki eroin fabrikalarını konu alan kitabın yazarı Cengiz Erdinç fabrikaların kapatılışını şu şekilde özetliyor: ”1933’te eski bir asker olan General Sherril Türkiye’ye elçi olarak atanıyor. Mustafa Kemal’in biyografisini yazıyor ve sağladığı bu yakınlık sayesinde kabinede en güvendiği adamların bu işin içinde olduğunu anlatıyor. Bir gecede bir yasa çıkarılıyor ve Mustafa Kemal kabineyi toplayarak ertesi gün şu açıklamayı yaptırıyor; ”Eroin fabrikaları kapanmıştır. uluslararası anlaşmaları imzalayacağız.” Mustafa Kemal’in iradesine rağmen meclis direniyor. Karar Halk Fırkası’ndan geçiyor ama mecliste bir yıl boyunca yasa hazırlanamıyor. ”Afyon lobisi” 1933 yılında Mustafa Kemal’e bile direnecek güce sahip. Ancak Mustafa Kemal’in ısrarları ile fabrikalar kapatılıyor. ”

Yazı aşağıdaki kaynaklardan derlenerek hazırlanmıştır.

Kaynaklar: Overdose Türkiye – Yazar: Cengiz Erdinç / Keyf Veren Zehirler – Yazar: Mazhar Osman Uzman / Hayalleme.com – Taksim Eroin Fabrikası Hürriyet.com.tr – Devlet 1932’ye Kadar Eroin Üretip Sattı