YAVUZ SULTAN SELİM VE YEDİ KIZ KARDEŞ

yedi kiz kardes1

yedi kiz kardes2

Sevgili arkadaşlar bre…

“Dil nedür nesne mi var aşk oduna yakmadığun
Aşk zencirine gerden mi kodun takmadığun
Beni gördükçe yüzün döndürüben bakmadığun
Neyi ki, şive mi ki, cevr mi ki, naz mı ki ?”
(Yavuz Sultan Selim)

Meali: (Açıklaması)
Aşk ateşine yakmadığın bir şey mi kaldı ki gönlümü
yakmamış olasınAşk zincirini takmadığın bir gerdan mı bıraktın
Beni her görüşünde, yüzünü başka tarafa çevirip
bakmayışın,
Acaba nedir? İşve midir, eziyet midir, naz mıdır ?

Güneş battıktan sonra batı yönünde Orion’un sağ
cenahina bakarsanız 36 derece yükseklikte, küçük
parmak tırnağınızın altında kaybolacak küçüklükte,
“büyük ayı” yıldız kümesinin minnacık benzerini
göreceksiniz ki sakın şaşmayın.
Pleiades (yedi kız kardeş) tesmiye bu yıldız kümesini bir iyice
belleyin. Dürbünle bakıldıkta, siyah kadife üzerine
serpilmiş pırlanta taşlarına kıyas görünümü olan yedi
kız kardeş (“seven sisters”) 1 Nisan’da önce incecik
hilal durumundaki ay dedemizin karanlık yüzü
tarafından örtülecek, az sonra da, (saat 20:00’den
sonra) hilalın parlak kıyısından (alt kenarından)
pıtır pıtır bir dökülecektir ki seyrine doyum olmaz.
Geç kaldınız mı yandınız gitti; pırlantaların
dökülüşünü kaçırırsınız ki bizden günah gitmeyle
kalmaz, üstelik o gece ay dedemiz ise, semanın
kalanını ışıksız izleyesiniz fikriyle, size iyilik
yapıp 22:45’de kuzey-kuzeybatı yönünde ufkun altına
batacaktır. Sevabımıza, yedi kız kardeşin küçük gök
bakıcısıyla çekilmiş iki suretini göndermekteyiz ki,
bu iyiliğimiz de unutulmaya.

Kulağımızda müzik bestecisi Şehzade Korkut’un
Sûzidilâra peşrevi..
1512 yılının 24 Nisanıdır, Sultan I.Selim, babası II
Bayazıt’i tahttan indirip kendüsü tahta tırmandığında
gecenin yarısında gök yüzüne baksa idi güney doğu
ufkundan Mars (Merih) gezegeninin pırıldayarak yükseldiğini,
güney batıda yükseklerdeki üçte iki ay dedemizi, ve
onun da hemen solundaki Satürn (Zuhal) gezegenini görür, lakin
ufkun altında olduğundan, istese de yedi kız kardeşi
görebilemez idi.
Tahttan inmesiyle, II Bayezit, Edirne’ye doğru yola
düşmüş,

“Benim ekmeğimi yahvif idenler (korkutanlar)
Beni koyup Selim Şah’a gidenler
Hakikat râhına (yoluna) varanlar
Görün beyler bana nitti Selim Şah”

dedikten kısa bir süre sonra 26 Mayıs 1512 yılında
büyük olasılıkla oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından
aşına ağu katılarak (yemeğine zehir katılarak) öldürülmüştür.

Karındaşı, bestekar şehzade Korkud ise, “Bizum
vicdanımızda mülk ve devlete cidden rağbet yoktur;
muradımız huzur edup, devam-ı devletimizin duasından
ibarettir” dediyse de Yavuz bu söze asla inanmayıp,
Korkud’dur,sakalını beyaza boyayıp kafasına külah
takmayla, Piyale adlı sadık kölesi ile firar edup,
Antalya yakınında bir mağarada saklanmaktayken
köylülerin ihbarı ile yakalanmış olup, Kapıcıbaşı
Sinan ağa tarafından ise boynuna kemend atularak
boğulmuştur.

(SEHZADE KORKUT KIMDIR) : TIKLAYINIZ
Şehzade Korkud, 13 Mart 1513 günü
Bursa’da Orhan Gazi türbesine gömülmüş, kölesi Piyale
bey ise mezarına türbedar edilmiştir. Piyale bey, o
gece saat 20:00’den sonra başını güney yönüne
döndürse idi, -4 parlaklıkta ışıldayan Çulpan (Venüs)
gezegenimizi, Çulpan’ın az üstünde ise yedi kız
kardeşin kendisine doğru şavkıdığını hayret ile görecek
idi.

“Bu Selimi kuluna cevri revân eylediğün
Bunca sıdkun reh-i aşkında yalan eyledigün
Yüzünü gösterûben yine nihân eyledigün
Neyi ki, şîve mi ki, cevr mi ki, nâz mı ki ?”
(Yavuz Sultan Selim)

Meali:  (Açıklaması)
Bu Selim kölene eziyeti su gibi akıtışın
Aşkının yolundaki bunca doğruluğunu yalan edişin
Yüzünü gösterip sonra gizleyişin
Acaba nedir ? İşve midir, Eziyet midir, Nâz mıdır ?

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

ADİL KARCI’DAN KEMMUNLU NOHUT

KEMMUNLU NOHUT

 fotograf 1

“Biliyleee biliyleee, kimyonuylee tuziyleeee” diye Tarsus-Mersin’li nohutçular gibi şiirsel bir slogan bulamamış olmalılar ki, bizim Adanalı nohutçulardan bir tanesi (bir tanesi diyorum, çünkü mahalleye gelen iki ayrı nohutçu vardı)  “Tuuzluuu kemmunnluuu kaynanmiş nohiiiit”, diğeri ise “Kaynamış nohuuut, tuzlu kemmunlu nohuuuut”  diye bağırırarak satış yaparlardı. Evet, bizimkiler şiirsel yönden kabiliyetsiz olabilirlerdi ama, haklarını yememek lazım, çok kültürlüydüler çoook!   Zira  her ikisi de “kimyon” demez, “kemmun” derlerdi.  Eee….  İngilizcede “kimyon” nasıl denir?  “Cummin” ya da “cumin” değil mi?  İşte bizim nohutçular “kemmun” dediklerine göre, İngilizceyi bilenlerin parmakla gösterildikleri o devirde İngilizce kelime kullanıyorlardı, n’aber!  Tahsilli ve kültürlü olduklarını göstermek için daha ne yapsınlardı yani?

Mustafa otuzlu yaşlarda gösteren, temiz görünümlü, konuşması düzgün, güler yüzlü nohutçumuzdu bizim.  Sol koluna taktığı emaye kovasıyla o sokak senin bu sokak benim dolaşırdı mahallede ve de genellikle birkaç saat içerisinde nohudunu satar bitirirdi.  

– Kııız, Şahziyeee, masanın üstündeki tasa elli kuruşluk nohut al.   

– Biraz fazla aliim mi abla?  Acıcığını da biz yeriz, ha?

– Kız yeter, yeteer!  Zaten dolmaya bir avuç koyacam, kalanı bize yeter.  Geçende otuz kuruşluk aldıydım, dolmaya fazla bile geldiydi.

Kaynamış nohut satanlar sadece çor-çocuğa beş on kuruşluk satış yapmak için dolaşmazlardı sokaklarda sabah akşam.  Asıl müşterileri ev kadınlarıydı.  Adana’da etli dolmanın içerisine mutlaka nohut da konurdu. Annem İstanbullu olduğu için başlarda pek sıcak bakmamıştı bu olaya ama sonradan o da etli patlıcan dolmasına nohut koymaya başladı. Zeytinyağlı dolmalarda kuş üzümü, etlilerde ise nohut, nane ve koruk ekşisi….  Biraz yağlıca koyun kıyması ile yapılan bu etli patlıcan dolması pek de güzel olurdu hani, hele de Adana yöresine özgü bir lokmalık küçük taze patlıcanlarla yapılırsa!  Siz hiç böyle bir etli patlıcan dolmasını ıslatılarak yumuşatılmış sac ya da tandır ekmeğine sıcak sıcak sarıp yediniz mi?  Yemediyseniz, bu lezzeti size anlatabilmem çok zor.

 fotograf 2

O zamanlar nohutçuların asıl müşterileri ev kadınlarıydı.  Öyle ya, bir iki avuç haşlanmış nohut için saatlerce gaz ocağı mı yanarmış?  Ver yirmi-otuz kuruşu, al sıcak sıcak nohutu!   Buzdolabı hiç kimsenin evinde yoktu o devirde.  Yani kaynatıp buzlukta saklama imkanı yok.  Konserve? Sadece sardalya balığı  bulunurdu bakkallarda konserve olarak, şimdiki gibi her türlü zerzevatın konservesi neredeee o zamanlar?    Ama, “haşlanmış nohut bulamam” diye de hiç kimse endişe etmezdi,  zira günde iki defa kaynamış nohutçu geçerdi sokaktan.

İkinci nohutçumuz aslında hem ev kadınları için hem  de biz çocuklar için “yedek nohutçu” idi.  Mustafa’dan nohut alma şansını kaçıranlar veya Mustafa’yı bekleyecek zamanı olmayanlar “Nohutçu Abdülaziz emmi”den alışveriş ederlerdi.  Kısaca kendisine “Aziz emmi” diye hitap edilen Abdülaziz’in hiç değiştirmediği pejmürde kıyafeti biraz itici gelirdi mahalleliye.   Altında rengi atmış siyah bir şalvar, üstünde artık krem rengine dönüşmüş beyaz bir gömlek ve onun üzerine giydiği kırçıl bir yelek, kafada da Nuh Nebi’den kalma bir kasket…  Kış geldiğinde ise tek değişiklik yeleğin üzerine giydiği kahverengi bir ceket olurdu.  Uzun geldiği için kolları çemrenmiş, etekleri neredeyse dizlerine kadar inen bu üç beden büyük ceketi de kendisine birileri vermiş olmalıydı mutlaka.

–  Aziz emmi, bu sabah yanlışlıkla dedenin ceketini giymişsin gene!  diye takılanlara,

– De get işine be!  der kestirir atardı.

Bir de, hiç yüzü gülmezdi Aziz emminin.  Mecbur olmadıkça da konuşmazdı üstelik.  Mahalle büyüklerinin aralarındaki konuşmalarından duyduğumuza göre gençliğinde (ki kendisini tanıdığımızda elli yaşından fazla gösteriyordu) bir ağa çocuğuymuş Abdülaziz.   Elbistan’ın bir köyünün tümü bunun ailesinin malıymış.  Bıyıklarının terlemeye başladığı delikanlılık yaşlarında iyi at binermiş ve köyler arası yarışlarda da nam salmış aldığı birinciliklerle.  İşte bir gün civardaki bir köyün  yarış alanında gezinirken  kendilerine bitişik  köyün  afet güzeli Zeliha’sı  ile karşılaşmış. Hani derler ya “yıldırım aşkı”, işte aynen öyle vurulmuşlar birbirlerine o anda.  Gel gör ki iki köy arasındaki toprak anlaşmazlığından dolayı sürüp giden husumet girmiş bu sevdalıların aralarına…(aynen Türk filmlerindeki gibi).  Kan davasına dönüşmek üzere olan bir ortamda, birbirinin gölgesine kurşun sıkan bu aşiretler arasında kız alıp-vermek de ne demek?  Bu tutkusundan vazgeçiremeyeceğini anlayan  Abdülaziz’in babası, oğlunun cebine bolca para koyup askerlik sonrası köye dönmemesini sağlamış.  Önce İstanbul’da sürtmüş bizim Aziz bir müddet, sonra orada yapamamış, köye dönmesi de yasaklandığı için, İstanbul’da tanıdığı bir arkadaşının önerisi üzerine Adana’ya gelmiş. Rivayet ederler ki epeyce  baba parası batırmış İstanbul kumarhanelerinde ve baba ölüp  para musluğu da kesilince pahalı  İstanbul’u terk etmek artık kendisi için kaçınılmaz olmuş.  Adana’ya geldikten bir müddet sonra, evinde kiracı olarak oturduğu dul evsahibesi ile evlenmiş ve de hiçbir mesleği olmadığı için  nohutçuluğa başlamış.   Kılık kıyafetinin dökülen görüntüsünden midir, yoksa kendisi aksi bir adam görüntüsü verdiğinden midir bilinmez, mahallenin köpekleri de sevmezlerdi  onu.  Normalde hiç kimseye  seslenmeyen köpekler, Aziz emmiyi gördüler mi hep bir ağızdan hav-hav korosuna başlarlardı!

–  Lan abi, dedi bizim Kıvırcık Hanifi, sabah on duluşluk aldıydım Aziz emmiden, yemedim bak.

Artık ıslanmış ve yumuşamış leblebi külahının içerisindeki soğumuş, buz gibi olmuş nohutlara bakan kan kardeşim Salih,

– Niye yemedin ki lan?  Bari bize verseydin de sıcakken yeseydik dümbük!

– Yok abi ben yemek için almadıydım zaten.  Şimdi Mustafa abiden de on duluşluk alacam, götüyüp Nebahat ablada dayttıyacam.

– Niye ki lan?  Deli misin nesin?

– Abi, bu Aziz emmi hep az veyiyoy.  Hem baydağı güccük, hem de tam dolduymuyoy.

Bunca zamandır alış-veriş yapan ne biz çocuklar ne de mahalleli bunu hiç düşünmemiştik.  Ama, olur mu? Olur!   Nohutçular bardak hesabı ile satarlardı nohutlarını.  Bizim nohutçuların ikisi de su bardağı kullanırdı ölçek olarak ama hangisinin bardağının büyük, hangisinin bardağının küçük olduğunu sorgulamak aklımıza gelmemişti.

“Kaynamış nohuuut, tuzlu kimyonlu nohuuuut”  nidası tam da zamanında geldi bizim sokağa.  Mustafa abiye doğru seğirten Hanifi’nin arkasından “paran var mı?” diye seslenecek oldum, Salih,

– Dün akşam dayım gil geldi, küçük diye  hep ona harçlık verdiler, artık büyüdüm diye bana vermediler, onun parası bol bugün, bırak karışma!  dedi ve beni durdurdu.

Nohutçu Mustafa’nın bir de hüneri vardı, ki belki de o nedenle biz çocuklar hep ondan nohut almak isterdik.  Gazete kağıdı kullanmaz, suya daha dayanıklı olan eski mecmua (dergi) sayfalarından yapardı leblebi külahlarını ve içerisine koyduğu sıcak nohutları hoplatarak tuzlar ve kimyonlardı.  Ama ne hoplatma!  Kağıttaki bütün nohutlar önce havaya uçuşur, sonra döner dolaşır külahın içerisinde buluşurlardı.  Bir tanesi bile yere düşmezdi!  (Aynı hareketi yapmaya çalışırken aldığımız nohutun yarısından çoğunu yere dökmüşlüğümüz çok olmuştur).  Hanifi’nin aldığı nohutların külahtan havaya çıkışını, tekrar külaha girişini yine hipnotize olmuş gibi seyretmeye başladık.  Mustafa sağ eliyle hoplatmayı yaparken sol eli ile de bir defasında tuz, ikincisinde kimyon serpiyordu nohutların üzerine.  Kimyonlama ve tuzlama işlemini bu  şekilde yaparak her bir nohut tanesinin tuzdan ve kimyondan eşit şekilde nasibini almış olmasını sağlıyordu.  Aziz emmide bu hüner yoktu.  Külaha yukarıdan aşağıya biraz tuz biraz “kemmun” serper veriverirdi adamın eline.

 fotograf 4

– Tartıp da ne yapacaksınız?  dedi bakkal Melahat abla.  Bakkal dükkanı babasınındı ama genelde Melahat bakardı dükkana ve biz çocuklar onunla daha iyi anlaşırdık.

– Handisi daha çok onu annayacık, dedi Kıvırcık. 

Tek altın dişini göstere göstere gülen Melahat ablamız;

– İyi bakalım,diyerek Mustafadan alınan nohut dolu külahı terazinin bir  kefesine koydu,   sarı sarı gramları da teker teker öbür kefeye dizmeye başladı.  

– Bu yüzseksen gram geldi, ver öbürünü.

Melahat abla nohutun neminden ıslanarak iyice eprimiş olan Aziz’in külahını büyük bir dikkatle terazinin kefesine koyduysa da nohutların külahı patlatıp kefenin içine dağılmasına engel olamadı.  Nohutların yenmeyecek hale gelmesine üzülen bakkal ablaya;

– Ossun, ossun, zayayı yok, zaten tayttıktan sonya onu atacaktık, dedi Hanifi. 

Beklediğimiz sonuç gecikmedi; tam yüz otuz gram!  Yani Mustafa’ın “on duluşluk” nohutundan elli gram eksik!  Sonucu duyunca biz iki abi aptallaştık.  Nasıl olmuştu da bu küçük oğlan kadar kafamız çalışmamıştı!

Kara haber çabuk duyulur derler.  Bu olayı büyük küçük bütün mahalleli öğrendi kısa zamanda.  Ama, biz çocuklar “Aziz emmi sen artık bittin, kimse senden nohut almaz” diye düşünürken, büyükler hiç de fazla etkilenmiş görünmüyorlardı.  Hatta babam duyduğunda “Aziz efendinin nohutları “koçbaş”.  Ne kadar iri olduğunu fark etmediniz mi  hiç?  Tabii ucuz olmaz.”  dedi.  Bu varlık içinde yaşayıp da sonradan düşmüş ağa çocuğuna arka çıkıyordu babam resmen!  Ya acıyor ya da saygı duyuyor olmalıydı.  Nice sonraları öğrendim ki, hiç kimse ile konuşmayan Aziz emmi babamla  sohbet de edermiş meğer.   Nadiren konuştuklarını duyduğumda ise birbirlerine “efendi” sıfatı ile hitap ettiklerin fark etmiştim. Küçükken  bilmiyordum ve bu ahbaplığa bir mana veremiyordum, fakat daha sonra öğrendiğime göre babamın sülalesinin de  şimdiki  Adana Barajı gölünün orta yerinde, şu anda suyun altında kalmış olan, Bayramhacılı adında bir köyleri varmış. Baraj yapılırken sülalece  o güzelim köylerini terk edip şehre göç etmeye mecbur kalmışlar.   Eh babam da bir ağa çocuğu ya, “sarhoş sarhoşu meyhanede bulurmuş” misali onlar da Aziz emmi ile birbirini Adana’da bulmuşlar   ve müşterek geçmişleri dolayısı ile de uyuşabilmişler.

Babam her ne kadar koçbaş-moçbaş diye izah ettiyse de, büyükler her ne kadar üzerinde durmadılarsa da biz çocuklar aldatılmış olmayı hazmedemiyorduk ve  Aziz emmiye karşı bir şeyler yapmalıydık.  Ama ne yapabilirdik ki?  Zaten biz hiçbirşey yapamadık ama mahallenin köpekleri yaptı!

 Aziz emmi sigarasını bir kere yakarken bir kere de atarken eline alırdı. Ağzının sol kenarına konuşlandırdığı sigarasından nefes çeker, ağzının sağ kenarından dumanını üfler, taa bitinceye kadar da sigaraya dokunmazdı.  Kumarhane alışkanlığı olmalıydı bu;  iki eli iskambil kağıtlarıyla meşgulken bir de sigarayla mı uğraşacaktı yani?

 “Kaynanmişş nohiittt” derken bizim Sarıbaş hırlayarak yattığı yerden fırladı ve Aziz emmiye doğru koşmaya başladı.  Sarıbaş  bizim en sevdiğimiz mahalle köpeğimizdi.  Okul kitaplarındaki “Karabaş” isminden esinlenerek “Sarıbaş” adını vermiştik ona, çünkü tüy rengi siyah  değil açık kahverengi-sarı arasındaydı ve alnında sapsarı bir leke vardı.  Her ne kadar özel  kulübeleri filan yoktuysa da, bu sahipsiz köpeklere bütün mahalle sahip çıkardı ve her birisi bir evin bahçesinde kendisine barınacak kuytu bir yer bulurdu.  Çocuklarla olan yakınlığından dolayı ise Sarıbaş’ın özel bir statüsü vardı, hem de sadece insanlar nezdinde değil, diğer köpekler arasında da!   Aziz emmi üzerine gelen köpeği uzaklaştırmak için nohut kovasını yere koydu, yerden bir taş aldı ve Sarıbaş’a doğru fırlattı.   Biz dört çocuk yolun kenarından bu olayı izliyorduk ve bu nohutçunun en gözde köpeğimize taş atmasına çok kızmıştık.  Neredeyse biz de yerden taş alıp Aziz emmiye atacağız, o kadar yani!   Tam o sırada Sarıbaş’ın, sipsivri dişlerini göstere göstere, hırçın bir tonda havlamasını duyan “taallukatı” (aile fertleri ve akrabaları) yolun dört bir yanından sökün etmeye başladılar.  Kime ve neye havladığını bilmeden, sadece başkanlarına destek amaçlı rastgele havlarak bulunduğumuz yere doğru koşan beş köpek bizim sokağa girince Sarıbaş’ın canlı hedefini gördüler  ve yallah hep birlikte adamın üzerine!  Aziz emmi ortada, altı köpek etrafında…  Adam bir o tarafa, bir öbür tarafa “hoşt-moşt” deyip bir o yana, bir bu yana dönerken az önce yere koymuş olduğu nohut kovasına çarpıp devirmez mi?   Nohutlarını yere dağılmış gören Aziz emmi o an resmen çıldırdı!  O sessiz adam bir bağırmaya başladı ve köpeklere bir saldırdı ki görme gitsin!   Adamın narasından hem biz hem de köpekler korktuk.  Bizim Sarıbaş ve kahraman tayfası korkudan dörtnala kaçtılar.  Aziz emmi hırsını alamamış, susmaz ki  ne susmaz!   O kızgınlıkla hala içerisinde biraz nohut kalmış olan kovaya da bir tekme savurdu ve artık hepsi yere saçılmış olan nohutların ortasına oturup bir sigara yaktı, yine sigarayı dudaklarına sıkıştırarak ve yine sol köşeden sallandırarak…    Hala göğsü kalaycı körüğü gibi şişip inerken mahalle büyükleri geldiler yanına.  Derken, çor-çocuk, kadın-erkek çepeçevre bir halka oluşturduk etrafında.  Önce “oh olsun” diyen biz çocuklar bile acımıştık adamcağızın haline.  Biraz sonra ruh hali sinirlilikten ağlamaklı duruma geçen Aziz emmi;

– Tam da bugün otuz bardak sipariş almiş idim.  Hayır pilavı yapacağlar imiş. Burdan ora gidip nohiti vereciidim.  Avret de haste, yeniden nohit de gaynetemez bugün!  Hele ki bi de söz vermişem! diye sızlanırken,  arkalardan bir ses;

– Al benim nohuttan götür. Hem senden para da istemem, başka  bir zaman sen de bana verirsin.

Nereden, ne zaman ve nasıl yanımıza geldiğini fark edemediğimiz nohutçu Mustafa abiydi bu.  Rakibine yardım eli uzatıyordu.  Çemberi yarıp Aziz emminin yerde yan yatmakta olan kovasını aldı, yirmibeş-otuz adım ötedeki mahalle çeşmesine kadar yürüdü, kovayı çalkaladı,  getirdi ve kendi kovasındaki  dumanı tüten nohutun yarısını ona boşalttı.  Sonra da hiçbirşey olmamışçasına, Aziz emmi olayı dolayısı ile boşalmış olan evlerin sıralandığı sokakta satış yapamayacağını bile bile, her zamanki edasıyla,

–  Kaynamışşş nohuuut, tuzluuu, kemmunlu nohuuut…  diyerek sokak boyunca yürüdü gitti.

Büyükler aralarında konuşurlarken “insanlık ölmemiş” lafını ara sıra onlardan duyardık, ama “ölmemiş” denilen o insanlığı bu defa “duymamış”, gerçekten “görmüştük”,  boğazımızı tıkayıp nefes almamızı engelleyen bir duygu eşliğinde…

Adil Karcı

Adana, 06 Ekim 2013

 

ANTALYA’DA CIVA ZEHİRLENMESİ VE CUMHURİYET BAYRAMI

Tycho_Brahe

TYCHO BREHE

ANTALYA’DA CIVA ZEHİRLENMESİ

29 Ekim 2007

Ya da “Tycho Brahe”

“Mecnunum Leyla’mı gördüm
Bir kerece baktı geçti
Ne sordum ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti”

Saman içinde kalbur bulunan evvel bir zamanda,
harikalar diyarına varan Alis adlı küçük kız , (bakınız “Alis Harikalar Diyarında” kitabı)   rast geldiği bir kediye , “burada ne gibi
kişilerle görüşürsünüz) ?” diye sorunca , kedidir, “valla şu yanda
Mart tavşanı bu yanda ise DELİ
ŞAPKACI vardır. İstediğinle eyleysebilirsin,
lâkin ikisi de tecennün etmiş (cinnet getirmiş)
delidir” deyince, Alis , “ben delirmişlerle hiç ilişkim olsun istemem”
deyince, kedidir, “ Öyle dersin de bunun mümkünü yoktur, çünkü
burada deli olmayan kimse yoktur;  bendeniz deliyim,  şapkacı delidir, 
hatta bilhassa zât-ı aliniz bile deli sayılırsınız”,
deyip Alis’imizi bozum etmiş, Alis ise,”biz ne için
deli sayılmaktaymışız bakalım?” diye
sorunca, kedidir, “deli değil isen burada ne işin var ?” diye Alis’in sorusuna
sual yetiştirip, Alis’imizi şaşkınlığa uğratmış idi.

***

“Soramadım bir çift sözü
AY mıydı GÜN müydü yüzü
Sandım ki ZÜHRE yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti”

19 uncu yüzyılda ülkemizdeki fes kalıpçılarının 
deli sanılması, ve de Avrupa’daki şapkacılara da
“deli şapkacı” (“mad hatter”) denmesinin nedenin şapka
kalıplamakta kullanılan cıva nitrat içeren buharın yol
açtığı cıva zehirlenmesi olduğu neden sonra
anlaşılmış, heyhât, bu cehâlet ise kimbilir kaç fes
kalıpçısının canını almıştır bilinmez.

***

“Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
YILDIZ gibi aktı geçti

Dört yıl önce, Antalya sancağımızın tıp
fakültesinden, Dr.Koyun adlı arastırmacı , üç adet
çocuğun, bu devirde olur mu demeyin, cıva
zehirlenmesinden helâk olduğunu “Eurepean Journal of Pediatrics
adlı dergıde yayınlamasındaki “lâhavle” kat sayısını da varın siz
hesaplayın.

***

“Bilmem hangi BURÇ YILDIZI
Bu dertler yareler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yâr sineme çaktı geçti”

Cıva zehirlenmesinin klinik belirtileri olan, kas
titremeleri, istemsiz el kol hareketleri, görme ve
konuşma bozukluklarıyla müterafik bir hâle dûçar olan ünlü
gök bilimci Tycho Brahe öğrenciliği sırasında bir
düello sırasında burnunu yitirmiş, yerine bakırdan bir
burun taktırmış idi.

***

“Yine yaprakların rüzgarların peşi sıra gittiği” şu
Ekim ayının göğünde hava kararır kararmaz
güney-güneybatı yönüne bakarsanız, dünyamızdan giderek
uzaklaşan Jüpiter gezegenimizi görür de şaşar
kalırsınız.
Gece 11:00’den sonra ise muhteşem Merih (Mars),
yirmi-iki âyar altın renginde doğu yönünden yükselmeye
başlar, gece boyunca önce taa tepelere kadar çıkıp biz
ölümlüleri yukarlardan şöyle bir kolaçan eder, sabaha karşı da
yorulmuş olarak batı yönünde ufkun altına bir saklanır
ki, insanda ısırılmadık parmak kalmaz.  Kendi
elcağızımızla görüntüledigimiz , heyhât, Merih (Mars) gezegeninden çok lâhmacuna benzeyen resimi ilişikte hizmetinize sunmuşuzdur ki bu iyiliğimiz de
unutulmaya.

***

Aynı Tycho Brahe, 11 Kasım 1572 yılında Cassiopeia
burcunda bir yıldızın büyük bir görkemle patladığını
gözlemiş, bu patlamayı ve çıkan toz dumanı tam bir yıl
izlemiştir ki bu olay gözlenen ilk süpernova (1572)
oluşumudur. Bu toz duman, yalanım varsa nimet çarpsın,
bakmasını bilene hâlâ görünmektedir ki, fakir bu süpernova (SN1572) 
görüntüsünü de sevabımıza göndermekteyiz.

SN1572

SN 1572

SNEcho_Fndr(ASTRONOMI ATLASINDA SN 1572)

Hz. İsa’ni doğumundan1601 yıl geçtiğinde bir gece Tycho
Brahe’nin fena halde idrar hâceti gelmiş olup,
katıldığı keyif cemaatini terk etmekten utandığından,
helaya gitmemiş,  idrarını
tutmakla, güya mesanesini çatlatup mevt-i abyaz ( ani ölüm)
olduğu yazılmaktaysa da, olunursa da seneler sonrası yapılan
otopside, Tycho’nu tüm organlarında çok yüksek düzeyde
cıva bulunduğu gösterilmiştir.

***

“İzzeti der ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düşü
Zülüflerin kemend etmiş
Yar boynuma taktı geçti”  (Şair İzzetî)                                                                                                                                        

EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU, gözleriniz ise hep yükseklerde
olsun.
Hakîr-i pûr taksir
Dr.Timur Sumer

Merih (Mars)

ABLAM ŞULE (2)

 

Resim1

Değerli Yaran

Malumunuz, hayatımızın ortalık yerinde ilginç bir abi, o da yetmezmiş gibi,  nev-i şahıslarına münhasır iki adet de abla vardır. Tahmin edileceği üzere, bunların sayesinde hayatımız epeyce şenlikli cereyan etmektedir. 

Resim2Annem ileri görüşlü bir kadın olduğundan istikbalimi düşünüp,  sırf benim canım sıkılmasın, hayatım boyunca onlar ile kafa bulup gülüp eğleneyim diye on bir yıl önceden hazırlık yaparak, bu şahısları teker teker doğurmaya başlamış. Allah razı olsun kanaatindeyim ancak, işin dozunu biraz kaçırmış gibime geliyor. Evet, her Türk vatandaşının bir ablası, bir de abisi olmasında yarar vardır ancak ikinci bir abla israf sayılır. Pek çok gariban ortalıkta ablasız dolaşırken bizim iki ablayı tepe tepe kullanmamız ziyadesiyle kıskanılmaktadır. Eğer, her an elimin altında yedek bir abla bulunsun fikrinden hareket etti ise, biraz daha fedakarlık yapıp ikinci abiyi de düşünmesi gerekirdi. Çay bardağı, hoşaf kasesi bile takım olur. Al bak, yegane abimiz kalkıp gitmiş, oralardan uzayın derinlikleri ile iştigal etmektedir ve bir eşi menendi daha yoktur.  Halbuki elimizin altında bir abimiz daha olsaydı, onu da yer altı dünyası ile iştigal ettirir, bu ekip sayesinde dünyanın altını üstüne getirirdik. Neyse ki, yüce rabbimize  şükürler olsun, yedek oyuncusu eksik bu takım ile de idare ederek, yeteri kadar eğlenip kafa bulabilmekteyiz.

Resim3MAHŞERİN ÜÇ ATLISI

Bu ekibi hayatımda ilk defa Vakıf Guraba Hastanesinde gördüm. Zaten o gün hayatım yeni başlamıştı ve kafam bozuktu. Bütün bunların üstüne bir de bu üçlüyü görüp tanıyınca iyice nevrim döndü. Asap bozucu tiplerdi.  Birlikte yaşayacağımızı öğrenince işi bulduk dedim. Kendime haydi kızım Birnur Sumer hayırlı işler temennisinde bulundum. Neyse ki, dört küsur kilogram gibi ağır bir sıklette idim ve mahşerin bu üç atlısı ile baş edebilecek vaziyetteydim. Üçünü de gözüm hiç tutmamıştı. Yaşları 12, 11 ve 6  dan fazla göstermiyordu. Demek ki annem benim gelmemi beklerken bunları doğurarak vakit geçirmişti. Haydi şu iki büyük neyse ne idi de, asıl tepemin tasını attıran en küçük olanıydı. Büyükler beni bayağı enteresan bulmuşlardı. Saçımı başımı elleyip bağlılıklarını belirterek, besbelli samimiyet tesis etmeye uğraşıyorlardı. İkisinin bu laubaliliğine öfkemi belli etmeyerek, tez vakitte canlarına okumaya and içtim. Hastane ortamında rezillik çıkarmanın alemi yoktu. Nasıl olsa bir iki güne kadar eve gidecektik ve günlerini gösterecektim. Şu, bir köşede şahadet parmağını beynine  ulaşacak kadar burnunun içine sokmuş vaziyette bana ters ters bakan küçüğe ise tahammül etmek imkansızdı. Buna dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek de hadi benden olsundu.Resim4 copy

 

FIRTINAYA YAKALANMIŞTIK

Birkaç güne kadar altı yaşına basacağı rivayet edilen bu çocuğun eşgali de tuhafıma gitmişti. Abdest ibriği misali boynunun üzerindeki suratının ortalık yerinde, göz namına iki kara yuvarlak vardı. Bu yuvarlaklar, o devrin parası ikibuçuk lira büyüklüğündeydi. Maalesef burnu yoktu. Burun olması gereken mıntıkada priz görüntüsünde iki küçük delik mevcuttu. Parmağı işte o deliklerden birinin içinde idi. Galiba oradan beynine ulaşıp, bir şeyler arıyordu. Etraftaki büyük insanlar bu vaziyetini kıskançlık olarak değerlendirip, yavrucağın ruhunda esen fırtınaların uğultusuna kulak veriyorlardı. Demek ki ruhu burnunun içinde idi ve oralarda esen poyraz rüzgarının esintisini işaret parmağı ile tıkamak zorundaydı. Vah evladım vah dı!  Londra Asfaltı genişliğindeki alnında bir  miktar yarım kahkülü vardı. Kafasının iki yanından, iki sıçanın kuyruğu örgülenip sallandırılmıştı. Bunlar, ormanda kaybolan oduncunun çocukları Hanzel ve Grathel’in dimdik duran örgülerinin tıpkısı idi. 

Şeytan sürekli, şu örgülerin birini tutup kopartmamı telkin ediyordu ama uymadım. Daha ilk günden hanımefendi çizgimin dışına çıkıp hastane personeline rezil olmanın alemi yok fikrinde idim. Hele şuradan bir taburcu olayım, gününü gösteririm düşüncesi ile olmayan dişlerimi sıkıp, kendime ya sabır temennisinde bulundum.

Huzurumda alenen burnunu karıştırıyordu fakat onca büyük insan hiç ses çıkartmıyordu. Benim doğumum, bu işi rahatlıkla yapmasını meşrulaştırmıştı. Ortada bir fırtına meselesi vardı. Şu bahse konu ruhunun  söz konusu fırtınasına kapılıp, gözümün önünden uçup gitse iyi olacaktı.  

Parmağını suratındaki prizin içinden çıkartmadığı takdirde solucan istilasına uğrayacağı hususunda her daim kendisini uyaran büyük insanların adeta basiretleri bağlanmıştı. Resim8Hiç kimse müdahalede bulunmuyordu. Sanki 10 Eylül 1956 tarihli Resmi Gazete’de yeni bir kanun hükmünde kararname yayımlanmış, “kardeş doğumu gibi mücbir sebepler halinde burun karıştırmak” serbest bırakılmıştı. Bunun yanı sıra, riyakar iltifatlar da ruh fırtınası ile birlikte ortalıkta uçuşmakta idi. Koskoca insanlar utanmadan arlanmadan, dinleyip alınacağımı gözardı ederek bu yeni doğan tekne kazıntısını ne kadar gudubet bulduklarını belirtmekteydiler.  Ablaya ise bugün gerçekleşen felaketten sonra  daha çok sevileceğini ve hürmet göreceğini vaad etmekte idiler. Akıllı kızdı. Bu anlatılanlara hiç ikna olmadığını, diğer parmağını  devreye sokup, öbür priz deliğini de tıkamak sureti ile belli etmekte idi. Bu duruma iyice bozulan asabımı yatıştırmak adına şeytanın, ağzımdaki emziği kafasına fırlatmam hususundaki ısrarlarını kıramadım. 

KADROLU KARA SİNEKLER

Eşgalindeki tuhaf durumlar aşağıya doğru indikçe daha da garabet bir hal almakta idi.  Çubuk kraker şeklindeki bacaklarının ortalık yerinde yumurta misali duran dizleri kan revan içinde idi. Yer yer kurumuş yaraları, düşe kalka büyüdüğünü gözler önüne sermekte ve nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında fikir vermekte idi. Arada sırada bacaklarını hızlıca sallamaktaydı. Adeta bir tik haline gelmiş bu hareketinin neticesinde, sağ dizinden üç, sol dizinden dört adet olmak üzere toplam yedi sinek havalanıyordu. Ancak bu geçici bir uçuştu. Birkaç saniye geçmeden gerisingeri yerlerine konup, dizlerindeki muhteşem yaralar ile ilgilenmeye devam ediyorlardı. Tahminime göre bunlar kadrolu çalışan sineklerdi ve bu bölgedeki kadar verimli bir yara sahası bulamayacaklarının bilincinde idiler. Diz üstü bilgisayar misali hayatlarını orada sürdürüp, orada ölmekte kararlı oldukları besbelliydi. Baksanıza, hastaneye kadar gelip, benimle tanışmak şerefine bile nail olmuşlardı. Bu kara sineklere karşı içimde derin bir muhabbet hasıl oldu. Demek ki bu garabet çocuk ile bir bütün halinde birlikte yaşamak zorunda idiler. Garip bir sembiyoz vakası ile karşılaşmıştım ve hayretler içerisinde idim. Bir yaşıma daha girmiştim diyemeyeceğim, zira o gün dünyaya gelmiştim ve yaşım yoktu. Ancak, tuhafıma giden o sineklerle aynı duruma düşeceğimi ve uzun yıllar boyunca bu şahısla dipdibe   yaşayacağımı tahmin edememiştim.

Resim9

 

ABLASINDAN ÖĞÜTLÜ,  ABİSİNDEN DESTEKLİ

Hastaneden taburcu olduktan sonra, eve gidip hayatlarının ortalık yerine bağdaş kurup oturdum. Yarım kahküllünün ruhunda esen o meşhur kıskançlık fırtınasını kolay atlatabilmesini teminen, gelirken ona bir hediye getirme nezaketini göstermiştim. Büyüklerimizin geleneklerimiz ve göreneklerimiz doğrultusunda projelendirip, hayata geçirdiği “doğarken büyük kardeşe armağan getirme” işi  bir nevi iyi niyet gösterisi oluyordu. Bu durum, benden ona bir zarar gelmeyeceğinin teminatı idi ve hediyemle behiyemle  gelerek, güya onunla gereksiz bir muhabbet tesis edecektim. Tesisat çalışmalarım ters tepti. Kendi boyumda plastik bir bebeği kendisine armağan etmiştim. Kadir kıymet bilmez bu tuhaf insan parmaklarını burnundan çıkartıp, bebeği elimden kaparak bir köşeye çekildi ve afiyetle yedi. Evet, alicenaplık gösterip verdiğim hediyeyi çiğneyip yuttu. İnanılır gibi değildi. Mideye plastik bebek indirmek konulu bir gövde gösterisi yaparak, aklınca ileride başıma geleceklerin sinyallerini vermekte ve aba altından sopa göstermekte idi. 

Artık kılıç kınından çıkmış, meydan muharebesi başlamıştı. Heeyt be idi! Şeytan, Allah Allah nidaları ile üzerine saldırmamı tavsiye etmekteydi. 

Müşterek abimiz ve ablamız malum ruhsal travmayı daha önceden görüp geçirmişlerdi. Bu iki güngörmüş ve feleğin çemberinden geçmiş şahıs  kendisine destek vermekte, beni nasıl hacemat edeceği hususunda bilgi ve birikimlerini aktarmakta idiler. Haydi hayırlısı idi, daha dünyaya adımımı attığım ilk günlerde başım belaya girmişti işte. Ama evelallahtı, bana yanlış  ve yamuk yapma çalışmalarını sürdüren ipten kazıktan kurtulmuş bu üç ünlü Türk büyüğü bana vız gelirdi. Haklarından  gelmeye muktedir olduğumun bilincinde idim. Ülküm, yükselmek ve ileri gitmekti. Varlığım, Türk varlığına armağan olsundu.

TAHSİL HAYATINA ERKEN BAŞLATTIM

Eve gelir gelmez hayata geçirdiğim ilk icraat, bu allahtan korkmaz kuldan utanmaz  yarım kahküllü tuhaf yaratığın okula gitmesini sağlamak oldu. Sol gözümdeki kirpikleri kopartmaya yeltendiği gün işini bitirmiş ve bir yıl önceden apar topar okula gönderilmesini temin etmeyi başarmıştım. Uğradığı hezimetin neticesinde, kulakları düşmüş vaziyette okulun yolunu tuttu. Böylelikle, memlekete büyük bir hizmette bulunarak, “haydi kızlar okula” kampanyasının temellerini elli yıl önceden atmıştım. Bu olay benim için küçük, insanlık için büyük bir adımdı. Okul işi hiç hesapta olmadığından, önlüğü, yakası ve çantası olmadan tahsil hayatına başlamak zorunda kalmış, böylece içime bir litre kadar su serpilmişti. Bu muhteşem zaferin tek sakıncası, babamın kendisine duyduğu manasız zaafın ve lüzumsuz şefkatin ikiye katlanması olmuştu. Mahşerin diğer iki atlısı da okula gidiyorlardı. Böylece benim için büyük tehlike arz eden bu ekibi dağıtarak, böl-parçala-yönet sistemine geçmiş bulunmaktaydım. Oh be idi! Canım sağ olsundu. Böylesine büyük bir zaferin yanında iki üç tel kirpiğin lafı mı olurdu. KORKUNÇ KOLLEKSİYONCU

Meydan muharebesi bütün şiddeti ile sürerken dört ayak üzerinde gezinmek işlerimi zorlaştırmaktaydı. Tez vakitte iki ayağımın üzerine dikilip, bunların ne işler çevirdiklerini öğrenmem gerekiyordu. Bütün hususiyetlerine vakıf olmalı idim. Yürüme işini kolayladıktan sonra elime bir sürü bilgi , belge ve kaynak geçirip haklarında yaptığım istihbaratı derinleştirerek, büyük bir operasyon başlatmıştım. Başta kod adı Timur olan abim olmak üzere hepsinin muazzam bir Tommiks -Teksas arşivi vardı ve ders niyetine bunları çalışmakta idiler. (bakınız Abimin Doğum Günü nam risalem) Yarım kahküllü, o devrin güzide sanatçılarından Belgin Doruk, Ayhan Işık ve Göksel Arsoy’un artistik fotoğraflarını biriktirmekte idi. Hepsini yırtıp atmalıydım. Bütün bunları nasıl bir gaye uğruna ve kim bilir hangi kötü amaçlar için topluyorlardı. İşte tam bir örgüt ile karşı karşıya idim.  Konuşmayı öğrenip bu belgeleri derhal açıklamalı, muhtemel bir darbe olayını engellemeliydim. Yine yarım kahküllü ortancaya ait, bir kutu dolusu ipek böceği bulmuştum. Bu hayvanları dut yaprakları ile kamufle ederek besleyip büyütüp kelebek olmalarını sağlamakta ve onlara yataklık etmekteydi. Bu canlı bombaları korkup ellemeyerek, annem isimli kolluk kuvvetine teslim ettim. Hayatı boyunca yediği bütün çikolataların parlak kağıtlarını defterlerinin arasında biriktirmişti. Bu durumu da çok tehlikeli bularak, hepsini imha etme işine giriştim.

BURUN DEĞİL, KURUYEMİŞ KAVANOZU

O burun vardı ya o burun. Elektrik prizi görüntüsünde idi ancak erzak deposu olarak kullanılabilecek kapasiteye de haizdi. Ne hikmetse birçok işlere yarıyordu. Kardeşe alışma döneminde parmakları içine tepiştirmek suretiyle haset duygularını bastırmanın yanı sıra, saklama kabı olarak da kullanıma çok elverişli idi. Ablacığım kuruyemişlerin yiyebildiği kadarını yer, artanını burnunun içine tıkıştırıp, kötü günler için saklardı. Belki bir erzak torbası işlevi görmüyordu ama, besbelli bir iki fındık, üç beş kabak çekirdeğini  bayatlamadan birkaç gün muhafaza edebiliyordu. Burun deliklerini, sürekli yanında taşıyabileceği bir kiler olarak değerlendirebilen başka bir insan tanımamıştım. Pes doğrusuydu. Bak bu yeteneğini nazar-ı dikkate alabilir, takdir ve taklit edebilirdim. Ancak bu saklama yöntemi galiba biraz sakıncalı idi ve unutkanlığı affetmiyordu. Hangi burun deliğine hangi gıda maddesinin tıkıştırıldığı akılda tutulup, son kullanma tarihi geçmeden geri çıkartılarak yenilmek zorundaydı. Eh o da bir insanoğlu idi ve zaten yeteri kadar da tuhaf bir insandı. Daha sonra yemek üzere sol burun deliğine itina ile yerleştirdiği ve unuttuğu beyaz leblebi kilerdeki rutubetli ortam nedeni ile şişip nefes almasını engelleyince ne mutlu bana ki başı belaya girmişti ve  hastanelik olmuştu. Bu hadise, kişisel tarihinin baş köşesinde yerini almış ve  Tarsus’daki  tüm hastanelerin acil servis personeline ibret olmuştur.

 

ELECTRA KOMPLEKSİ VARDI

Bütün bu hadiseleri içime sindirmem mümkün değildi. Şule ismi ile çağırılan bu tuhaf yaratığa tahammül etmek meşakkatli bir işti. Asap bozucu halleri evdeki herkese zarar ziyan vermekteydi. Bütün gününü bahçedeki yenidünya ağacının üstünde tünemekle geçirir, sıkılınca bütün ağaçları dolaşır, hayatını dalların tepesinde idame ettirirdi. Akşamları eve gelmeyi unuttuğundan, zavallı ağabeyciğim kardeşinden sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanmıştı. Küçücük yaşında üstlendiği bu ağır görevin altında sürekli ezilir dururdu.  Bütün gün halter imal etmiş, futbol oynamış, uçurtma uçurtmuş yorgun bedenini dinlendiremeden, ağaç üstünden kardeş toplama görevine koştururdu. Akşam karanlığında mahalledeki bütün ağaçların dallarını silkeleyerek kardeşini arar, ne akla hizmetse incitmeden ağaçtan düşürüp eve getirirdi. Babam tarafından her gece gerçekleştirilen  kerrat cetveli sınavındaki genel başarısızlığın vebalini de abim üstlenmişti. Basbayağı kardeşinden sorumlu Devlet Bakanı idi işte. 

Babamın, bu üç çocuğun kerrat cetveli bilgilerine şiddetle ihtiyacı vardı. Kanaatimce, bu yaşına kadar ezberleyemediği o meşhur cetveli bunlardan öğrenmeye çalışıyordu. Sofradan kalkar kalkmaz üçünü karşısına dizer, dokuz kere dokuz diye kükrerdi. Kızlar ellerini arkalarına saklayarak, parmaklarıyla hesabı tutturmaya çabalarken,  abim günahıyla sevabıyla doğruya yakın bir cevap bularak her şeyi göze alıp kahramanca 82 diye bağırır, akabinde tokadı yerdi. Doğrusu çok büyük haksızlıktı. Bir atımlık barutunu boşa harcayan abimin üç kişilik dayağı  tek başına yemesinden teessüre kapılarak, yuh be! baba ile oğul arasında bir rakamın lafımı olur diye hayıflanırdım. O esnada kızlar, gözünü budaktan sakınmayıp 82 de ısrar eden abiciğimin kendilerine vekaleten yediği dayağın verdiği rahatlama ile arkalarında gerçekleştirdikleri parmak hesabını neticelendirerek; 84, yok yok 71 diye haykırırlardı. Onlar abim gibi yiğit değillerdi. Atacak barutları çoktu ve sevgili babalarının değerli kerimeleri idiler. Bu sebeple cüret gösterip 99 diye kıkırdayarak bağırdıkları bile olurdu. Bence de en akla yakın netice bu idi. Bana fikir soran yoktu ama dokuz kere dokuzun doksandokuz etmesini makul ve mantıklı bulmaktaydım.  Babam onları duymazdan gelir, bütün hesabını abim ile görüp defterini dürerdi. Böylece dokuz kere dokuzun 81 ettiği neticesine varılamadan ve olay büyütülmeden kapanırdı. Babamın çok kıymetli ortanca kızı, değil dokuz kere dokuzu, iki kere üçü bile bilememenin verdiği rehavetle yatmaya giderdi. Gitmeden önce de, ömrü boyunca taşıdığı derin Electra kompleksinin ve kerrat cetveli hadisesini hasarsız atlatmanın etkisi ile babacığını öpücüklere boğardı. Bu kızların ikisi de nezaketten yoksundu. Abime onların yerine yediği dayaklardan ötürü minnet ve şükranlarını bildirmeyi bile çok görürlerdi. Neyse ki abim  bu kendini bilmezlere, yataklarının altında ne korkunç türde öcüler yaşadığını her akşam münasip bir dille bildirirdi. 

Bu hadiseler neticesinde hayatın sırrını çözmüştüm. Balta sapı olmanın birinci şartı, kerrat cetvelini sular seller gibi ezberlemekten geçiyordu. Kanaatimce, bu balta saplığı çok itibarlı ve mühim bir meslekti. Ayrıca diğer mesleklere göre daha çok istikbal vaad ediyordu.  Büyüyünce ben de balta sapı olmaya karar vermiştim.

 PİSAGOR BAĞINTISINDAN DA HABERİ YOKTU

Şuur sahibi herkesin malumu olduğu üzere, dik üçgenin iki kısa kenarının karelerinin çarpımı, uzun kenarın karesine eşitti. Bu durum o devirde de böyle idi, günümüzde de böyle olduğunu sanmaktayım. Ancak gelin görün ki,  Electra yarım kahkül bu gerçeği hiçbir zaman kabul etmezdi. Prensipleri gereği bu formüle hiç saygısı yoktu. İnadı inattı, değerli zamanını elalemin bağıntısı ile harcayamazdı. Pergelin kısa bacağını defterine batırıp, verilen sayıları kullanarak sözkonusu o meşhur üçgeni önce güzelce çizer, sonra uzun kenarı tahta cetveli ile ölçerek neticeyi bulurdu. Bu rezaleti gerçekleştirirken de Allahtan korkmaz, kuldan ise hiç utanmazdı. Zira bahse konu kul, öz be öz babası idi. Bir kötü dik üçgenin boktan Pisagor Bağıntısı yüzünden sevgili kızı ile arayı bozmazdı. Bu Electra hanıma müthiş zaafı vardı. Aralarındaki derin muhabbet sayesinde, Pisagor skandalını düzeyli bir tartışma ile tatlıya bağlayarak düşmanlarını çatlatır, gül gibi geçinir giderlerdi. Bu sevgili baba-kızın muhabettinden fevkalade rahatsız olur; yüce rabbime, ey yüce rabbim Pisagor Bağıntısına nankörlük eden bu saygısız kulunu, Newton’un Yerçekimi Kanunu ile ıslah et. Et ki, tepesinde gezindiği ağaçlardan Yerçekimi Kanunu yüzü suyu hürmetine tepe üstü düşüp telef olsun diye beddualar ederdim. 

KAYBOLAN KELEBEK BULUNDU

Doğduktan birkaç yıl sonra cemiyet hayatındaki mutena yerimi almıştım. Bazı okul müdürleri ile öğretmenlerin takdir ve teveccühlerine nail olup, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk bayramlarının müsamerelerinde yan roller kapmaya başlamıştım. Aslında sanat hayatıma, ablası tarafından ezilip horlanan Kül Kedisi rolü ile atılmak isterdim. Ancak, ünlü yönetmenler kelebek rolünün benim için biçilmiş kaftan olduğu kanaatinde idiler. Rolü kabul edip kanatlarımı sırtıma takarak meydanlara dökülmüştüm. Henüz okula başlamadığımdan, yarım kahküllü ablamın gittiği okulun kelebek kadrosunda yer almaktaydım ve törene onunla birlikte katılacaktım. Kelebek rolüne layık olmadığım, olsam olsam başarılı bir sümüklüböcek olabileceğim fikrinde idi ve hayatının en önemli  23 Nisanını yaşamaya hazırlanmaktaydı. Beklediği fırsat ayağına kadar gelmişti. Gün o gündü ve defterimin dürülme, hesabımın görülme zamanı idi, Kaderimin çizgisini Yedikule Zindanlarında boğdurtulan Genç Osman kaderi misali şekillendirme muradındaydı besbelli. Bu günü en iyi biçimde değerlendirerek, beni imha etmeyi kafasına koymuştu. Sabahları okul bahçesinde küçüklerini korumak, büyüklerini saymak adına riyakarca ettiği yeminlere de katiyen saygısı yoktu. 

Başıma örülecek çoraptan habersiz vaziyette gittiğim tören alanında kanatlarımın ağırlığının verdiği rehavet ile derin bir uykuya dalmıştım. Aynen şimdi olduğu gibi, o zaman da ayakta uyuma yeteneğim vardı. 

Akşam eve döndüğünde kaybettiği kardeşinin hesabını soranlara, aniden hafızasını kaybettiğini ve böyle bir kardeşi olup olmadığını hatırlamadığını beyan etmişti. Çelişkili ifadeleri neticesinde soruşturma derinleştirilince, azılı katil sükunetini bozmadan, “kelebektir uçar da kaçar da bilemem belki de uçmuştur kahrolası” deyip yakayı ele vermişti. Uçmayıp gaflet uykusuna daldığıma şahit olup beni eve getiren Bilecik ahalisine kırksekiz yıl sonra bu vesile ile teşekkürü bir borç bilir, ölmedilerse ellerinden hürmetle öperim.

KAYBOLMADIM BURADAYIM

 Resim11

23 Nisan bayramı hadisesinden sonra, benden kurtulamayacağı gerçeği ile yaşamaya alışmıştı. Meydan muharebesinde kimin hezimete uğradığı, kimin muzaffer olduğu meselesi muallakta kalmıştı. Mercidabık, Ridaniye ve Otlukbeli savaşları bile mütareke ile neticelendirilmişken bizim savaşın mütarekesiz bitmesi mevzubahis olamazdı. Ateşkes fikrini pek benimsemesek de işi karara bağlamış, mütareke şartlarını kabul etmiştik: Ben ona saygı ve büyük hayranlık duyacaktım. O da bunun karşılığında; ömür boyu zırlayarak yanına her gittiğimde beni koruyup kollayacak- zaman zaman uğradığım güvenli bir liman olacak-düşünmediklerimi düşündürtecek-hayatın çömleğini şekillendirmeyi öğretip yoluma ışık tutacaktı. Üstelik büyüdüğü zaman beni, Ayşe adında güzel bir kızın teyzesi yapmaya da söz vermişti. Oh olsundu be! Muharebeyi ben kazanmıştım. Onun şartları daha ağırdı. Ama allahı vardı, mütareke koşullarının hepsini eksiksiz yerine getirdi. 

Bugün ablamın doğum günü. Hepimize kutlu olsun. Güzel yüreği sevinçlerle dolsun.

Birnur        

 

ISON KUYRUKLU KOMET

Sevgili Arkadaşlar:

Ekim ayının başında doğu güneydoğu semalarında görülmeye başlayacak ISON kuyruklusu hakkında bilgi için aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız

ISON KUYRUKLU KOMET

Ayrıca ekimizde Messier-17 adli bulutsunun değişik filtrelele çekilmiş iki görüntüsünü bulacaksınız.

(AŞAĞIDAKİ FIKRA İNTERNETTEN ALINDI; YAZARI BİLİNMİYOR)

Üç arkadaş bir yaz günü gezmeye çıkmışlar.
Üç kişiden biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ermeni olan aynı zamanda papaz…

Hava da çok sıcak… Bir süre sonra hararet basıyor, susuyorlar. Etrafta şu falan yok ama bağların olgun zamanı.
“İki salkım üzüm yiyelim” diyerek bir bağa giriyorlar.
Bağın sahibi orada uyuyor ama bizimkiler onu fark edemiyorlar.

“Daha sonra sahibini bulur kaç paraysa veririz” diyerek üzüm yemeye başlıyorlar.

Bu sırada bağın sahibi uyanıyor. Bakıyor ki üç kişi üzümünü yiyor. Fena bozuluyor ama üç kişiyle başa çıkamayacağını düşünerek, kıyafetinden Ermeni papaz olduğu anlaşılana dönüyor:

“Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helalı hoş olsun.

Bu da Kürt’tur ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” diye soruyor.
Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gidiyor.

Adam, papazı bir güzel dövüyor, kıpırdayacak hal bırakmayarak yere uzatıyor.
Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönüyor.
“Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun.
Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’tür.

Kardeşimdir” diyerek bir güzel onu da dövüp yere uzatıyor.
Türk ucuz kurtulduğuna seviniyorken adam bu sefer ona dönüyor:

“Tamam, anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi ulan?” diyerek Türk’e de vurmaya başlıyor.

Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönüyor ve şöyle fısıldıyor:
“Biz papazı dövdürmeyecektik.”

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Timur

M17HaonlyM17SiiHaOiiiM17HaS2O3

KOLSUZ ADAM

Sevgili arkadaşlar :
Türkiyemiz’de yakın gelecekte seçim yapılacak olup, sevgili halkımızın demokrasi bilinci bir kez daha sınanacaktır. Bildiğimiz kadarıyla halkımız, kendi işine yarayacak adaya töbe oy vermez. Görünen odur ki, ahâlimiz kime oy vereceğine çoktaan karar vermiş olup, şimdiden havalara zıplamakta imiş.
Bu cümleden olmak üzere bir gülmece ve dahi Michigan semâlarında tepeden bizlere bakan M81 ve M33 gök adalarının sûretlerini göndermekteyiz ki kimse üzerine alınmaya.
“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”
(Kul Nesimi)
Kaza sonucu kolunun birini kaybeden garip bir âdem, ziyâde depresyona duçâr olmuş, hayatına son verip azâbından kurtulmak murâdıyla yüksek bir binanın tepesine çıkıp, tam atlamak üzere eğilmesiyle, aşağıda her iki kolu dahî kopuk bir başka âdemin hoplayıp zıpladığını görmekle yaman hicâb etmiş. “Ben tek bir kol için ölmeyi düşünürken, iki kolu dahî olmayan şu âdemin sevinçten hoplayıp zıplamasında nice ibretler yok mudur ?” deyû efkâr yürütüp, umut ile aşağıya inmesiyle, hoplayıp zıplayan kolsuz âdeme, neden bu kadar sevinçli olup havalara zıpladığını sual etmiş. Zıplayan âdem ise, bir lâhza soluklanmanın ardından cevaba ayâz etmiş idi:                                                            “Ne sevinci birader..kıçımız bir kaşınmakta ki o kadar olur”
Hakîr-i pür taksîr
Timur

M33

M33

M 81 final_photo_DSP

M81

NUSREDDIN HOCA : KIVIIR !

Cumhuriyet bayramının gecesinde, Nusreddin hocadır uykusunun derununda “KIVIIIR !.., KIVIIIR !..” diyerekten bağırıp yatağında tekmelenip dönenirken, karısıdır, “aman Nusreddin’ciğim tez uyan, kötü rüyalar görmektesin” diyerekten hocayı dürtüklemesiyle, hocadır, uyanıp yatağının ortasına oturmuş ki ,”hayırdır inşallah çok kötü bir rüya gördüm karıcığım” diyerekten damağını kaldırıp, “manyağın biri bizi minarenin tepesine çıkarıp, parmağını, af buyur, kıçımıza sokmuş, şerefeden ötürü tepemiz üstü aşağıya sallandırmış idi ki, parmağını bir düzletse kayıp aşağıya düşeceğimizden, parmağını “KIVIIR..KIVIIR” diye ünnemekte idim” diyesi var.

En büyük bayram kutlu olsun.

Dr.Timur Sümer

UZAYLILAR

İki adet uzaylı Anadolumuz’un ıssız bir kasabasına
inmişler ki benzin doldurma pompasına yaklaşıp ,genç
olanı eyitmiş ” Ey dünyalı, barış üzre geldik, bizi
başkanınıza götürüverin sevaptır” demesiyle, haliyle
benzin pompasından hiç bir seda gelmemiş ise de genç
uzaylı celallenerek, ” bizi başkanınıza götürün dedik
lan töbe töbee..” diye avazlanınca, yoldaşıdır,
“amanın yoldaşım, bağırıp da dünyalıyı kızdırmayalım,
bu dünyalı pek tekin olmasa gerek, hemi de üzerinde ay
yıldızlı resim var” dediyse de genç uzaylı, cahildir,
“lan ben seni şeytmez miyim..?” diye ünniyerekten,
tapancasını çıkarıp, pompamızın böğründen ağrı ateş
etmesiyle, pompadır, “booom” diyerekten bir patlasın
ki ortalığı alevler sarması bir yana uzaylı yoldaşları
da bir güzelce yakındaki dut ağacı üzre savuragelmiş.
Korkularından donlarına büyük abdestlerini kaçıran
uzaylılardan genci, “yahu ne bildin bu herifin bu
denli ateşli olduğunu” diye sual ettiyse de, yaşlı
uzaylıdır, ” valla yoldaşım, eğer bir adam penisini
belinden ötürü güzelce dolandırıp ucunu da kulağına
sokabilmekteyse, o adamdan korkulur” diyesi var.
Hoş kalın ve gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Timur

TUT UCUNDAN

TUT UCUNDAN
Posted on September 30, 2013
Doğu illerindeki bir ağanın en büyük zevki, kar üzerine çişiyle imzasını atmakmış.Bu nedenle kar yağmaya başladığı andan itibaren köyde hayvanlar dahil hiçkimse sokağa çıkamazmış.
Kar biraz kalınlaşınca, ağa sırtına kürkünü giyer ve köy meydanına gelirmiş. Yanında da en yakın yardımcısı Haso.
Ağa sırtını köye doğru döner sonra sorarmış:
-”Ula Hasso, ahali bakiiy mi?”
Hasso cevap verirmiş:
-”Evet ağam, hepisi de bir olmuş, pencerelerden bakiir.”
Ağa çişiyle karın üzerine imzasını atarmış “Abdullah Cizrelioğlu”. Sonrada bir nokta koyarmış ve sorarmış:
-”Hala bakiirler mi?”
-”He ağam, hem bakiirler hem de çılgın gibim alkışliirler.”
Her sene aynı tören sürermiş.
Aradan 7 yıl geçmiş.
Ağa yine, kar tuttuktan sonra, çıkmış köy meydanına.
Sormuş Hasso’ya:
-”Ahali bakiir mi?”
-”He ağam, bakiirler, köpekler, kediler bile camdadır.”
Ağa “Abdullah” diye adını, arkasından “Cizrelioğlu”
diye soyadını yazmaya başlamış ki; kalakalmış, çünkü yaş gereği prostat.
Halka rezil olmak var. Alçak sesle Hasso’ya sormuş:
-”Bakiirler mi?”
-”He ağam, bakiirler de, sen ne diye durdin öyle?”
Ağa çaresiz:
-”Ula gel yanıma, arkanı dön ahaliye, tamamla şunu.”
diye emretmiş.
Hasso bir an durmuş, sonra çişini yapmaya hazırlanmış ve ağanın kulağına eğilip :
-”Ağam” demiş, “Kırk yıldır kafama vurdin, ‘salak’ dedin, sırtıma vurdin ‘aptal’ dedin.
Ha bu kulun okumayi yazmayi sökemedi ki..ucuni tut da yazının devamını sen yaz.”

BİRLİKTE ÇALIŞTIKLARINIZI EĞİTMEZSENİZ …….
UCUNDAN TUTACAĞINIZ GÜN YAKINDIR.

KUYRUKSUZ YILDIZ HOLMES

 

Holmes David Loveland

( Yukarda arkadaşım DAVID’in kuyruksuz HOLMES görüntüsü)

KUYRUKSUZ YILDIZ HOLMES
31 Ekim 2007
Fikir uçuşmaları ve kuyruksuz yıldız.

“Gurûb etti güneş dünya karardı
Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı”
(Deli Hikmet bey) (Hacı Arif bey; Kürdili
hicazkar beste)  EMEL SAYIN  ( MÜZIK IÇIN TIKLAYIN)

 

Temel’dir, vaazdan sonra hocaya, ” Hoca efendi, hak
emri vâcib olduğunda öte dünyada dört adet Hûri’nin
zevkimize âmade olacağı doğru mu ola da.. ?” diye
sormasıyla, hocadır, “elbette doğrudur, beş vakit
namazını kıl, öldüğünde Hüdâ sana dört adet Hûri
bağışlayacaktır” demesiyle, Temel’dir, “Uy be
hocafendi, ya bizim karı.., ya ona n’olcek zıbarınca “
diye sual edince, hoca, “Doğrudur, namazını kılıp
duasını ederse, Hüdâ’mz Fadime’ye de dört adet
‘Nûri’ bağışlayacaktır” diye eyitince,
Temel’dir hemen eve koşmasıyla Fadime’nin seccâde üzerinde olup,
namazını edâ ettiğini görünce, tepesi ataraktan, ” UY
KARIII !…BU NE NAMAZI GIIZ ?…ORUSPU MU OLCEN
BAŞIMIZA GIIZ !!?..”diye hiddetle  ünnemişti.

Elçiye katiyyen zevâl olabilemez; bu fakir dahî Bâki’nin
lâfını aktarmaktayız :

Gûya yarasanın gözleri
olmadığından, güneşin dünyaya ışık verdiğini inkâr
etse de, güneşimizin gücü bu inkâr ile zerre kadar
eksilmez imiş.

“Güneşin zerre kadar kadrine noksan gelmez
Eylese nur-i cihan-tâbını huffâş inkâr”
(huffâş =yarasa)
(Bâki)

Dr. Mustafa Kahramanyol kardeşimizin dehşet hafızasıyla
hatırlattığı bir okul anımızı şuracıkta hizmetinize
sunalım istedik.
Tarih yapraklarının “fi”‘yi gösterdiği bir zamanda,
Hacettepe’sinde rahmetli hocamız Prof. Dr. Muharrem Köksal’ın
patoloji dersini izlemekteyiz; haliyle, anfi zindan
misâli karanlık, hoca kaygan (“slide”) resimleri
gösterip ders anlatmakta ise de, karanlığın zindanında
kimi mahlûkat ülfet (ahbaplık), kimileri ünsiyet (dostluk) etmekte,
kimileri ise uyku derûnunda rûyalar görmekte iken,
âniden ışıkların yanıvermesiyle, uyuyanlar hırppadanak
uyanmış, cümle dideler (tüm gözler) kamaştığında ise
hocamız Ziya Paşa’nın ünlü beyitini okumuştu.

“Erbab-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan”
(Huffâş)= Yarasa
Açıklaması : Olgun insanı olumsuz kimseler çekemez, çünkü
yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur)
Ziya paşamız burada kendi adını ve de “ziyâ”
sözcüğünün “ışık” anlamını birlikte kullanıp yaman bir
cinas yapmıştır, ki anlayana ne mutlu.

Güneşimiz “gurûb” edip (batıp) dünya karardıktan sonra gül
cemâlinizi kuzey doğuya çevirip, 35 derece yükseklikte
“Perse” takımadasının en parlak yıldızı Mirfak’ın
hemen altına bakarsanız, bir haftadır gökyüzümüzde
görünmekte olan “P/17 Holmes” adlı kuyruksuz
yıldızı çıplak gözle bile görürsünüz de hayretinizden
lâhavleniz şaşırır. Bu koca göktaşı (çapı 10 km)
sevgili dünyamızdan 1.6 AU (AU=”astronomical ünit=
150 milyon km) (Dünyamızın güneşimizden uzaklığı = 1 AU) , güneşimizden ise 2.5 AU uzaklığında olduğundan, heyhât ki ne heyhât buhar çıkarıp,
“kuyruk” oluşturamamaktadır. Bu nedenle kendisine “KUYRUKSUZ YILDIZ” demekteyiz.

Sırf hayır duanız almak muradıyla, nereye
bakacağınızın şemasını, arkadaşımız David’in
teleskoplu görüntüsünü, ve de yakınlaştırıcı
mercekle sehpa üzerinde (se+pa =3 ayaklı)
bu fakirin görüntülediği suretini yazımıza eklemiş
bulunmaktayız.

Vallâ ben de Fuzûli’nin yalancısıyım: Eğer düşman sana
karşı durmadıysa bunun sabebi vardır ; çünkü sen yerinde duran
bir güneşsin, düşman ise kör bir yarasadır.
“Ger sana düşman mukabil durmadıysa vechi var
Ol durur huffaş, sensin âfitâb-i bi-zevâl”                                                                                                                         (Ger = eğer, (vech=sebep) (âfitâb-i bi-zevâl=yerinde duran güneş)
(Fuzûli)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pûr taksir
Dr. Timur Sümer

Holmes tripod

(Fakirin kuyruksuz HOLMES görüntüsü)

skymap_north_holmes-1

HOLMES’in gökteki konumu

ADİL KARCI’DAN “BİCİ BİCİ HOLDING”

fotoğraf 3(1)

BİCİ BİCİ HOLDİNG

Vay be!  Demek bunca yıl hepinizden saklamış bir de “kurduğu bici bici işine artık Adil beni ortak etmez” numarasına yatarak hepinizi hala  uyutmaya devam ediyor ha?  Bu kadar yıl gizleyebilmek….!  Tebrik ederim seni Timur, pes valla!

 

Birnur Kardeşim, Timur Abiciğine bir sor bakalım;

 

  • Yıldızları “temaşa” ederek vakit geçirmek için aldığı o Hubble’ın üçüncü kuşak akrabası baboş teleskopu hangi geliri ile alabilmiş?
  • Doktorların maaşları giysilerinin iki yakasını bir araya getirmeye yetmezken, (zavallılar bunun için koca koca çengelli iğne kullanıyorlar artık)  Timur kardeşim nasıl oluyor da “ekmek elden, su gölden” misali zevk-u-safa içerisinde yaşamını sürdürdü bunca yıldır? Doktorluk geliri ile mi?
  • Bir gözü devamlı gökyüzünde, diğeri web sitesindeki mavralarda iken, çalışmaya, dolayısı ile para kazanmaya nasıl vakit bulabildi ki?  Yoksa çalışmaya ihtiyacı mı yok acaba?

 

Eee?  O zaman nereden geliyor bu değirmenin suyu?  

Şimdiye kadar size hiç “SÜ-KAR HOLDİNG”den bahsetti mi?  Eminim etmemiştir.  Anlatayım o zaman;

 

Tarsus Kolejinin tatil olmasına birkaç gün kalmıştı.  Ben bir yıl kaybettiğim için lise ikideyim, Timur son sınıfta.  Son birkaç yılı aynı sınıfta okumamış olsak da, ister ders saatleri dışındaki beraberliklerimizden, isterse okul voleybol takımında beraber oynuyor olmamız nedeni ile, yakın arkadaşlığımız kesintisiz devam etmişti.  Mayıs ayı Tarsus’ta bayağı sıcak olur ve biciciler, karsambaççılar, dondurmacılar yavaş yavaş arzı endam ederler ve de okul kapılarının civarını mesken tutarlar.  İşte 1964 yılı Mayısının son günlerinin birisinde ben, Timur ve müşterek arkadaşımız (Göksel Arsoy çakması) İrfan Atalay okul kapısının karşısındaki taş duvardan yankılanan “kaymaklı biciiiiii” teranesinin büyüsüne (fareli köyün kavalcısı misali) kapılıp gayri ihtiyari bici müşterisi oluverdik.  Huşu içerisinde bicilerin hazırlanmasını beklerken ben sessizliği bozup:

 

  • Bicinin nasıl yapıldığını ben biliyorum, bu işin ciddi ciddi ticaretini yapmak lazım! deyiverdim.
  • Nasıl yani?  dedi İrfan.
  • Sekiz-on tane bicici tablası yaptıracan, bunlara birer adam tutacan, bicileri evde hazırlatıp tepsi tepsi onlara dağıtacan, onlar da şehrin muhtelif yerlerinde satacak, sen de yolunu bulacan, dedim.
  • Hadi be!  dedi İrfan.  Hakkı b.kunu kurtarmaz.  Adamların yevmiyesi bile çıkmaz be!
  • Öyle deme, dedi Timur, bu adamlar ne kadar kar ediyor sen biliyor musun?  Bicinin masrafı ne ki?  İçinde süt yok, yağ yok.  Bana Adil anlatmıştı önceden, malzemesi sadece nişasta, su, buz, boyalı su, birkaç damla gül suyu ve azıcık da pudra şekeri…  Gerisi hepten kazanç!  Bak Adil, birgün böyle bir şey yaparsan ben ortak olurum!
  • Tamam Timur kardaş, sana haber vermeden bu işe başlamam!

 

Bu konuşmanın üzerinden altı yıl geçmişti, birgün yolum Ankara’ya düştü, o arkadaş şurada bu arkadaş burada derken Timur’u da buldum.  Yakında Amerika yolcusu olduğunu söylüyordu.  Ben de çiçeği burnunda bir işletmeci olarak hemen teklifimi yaptım:

  • Hatırlıyor musun?  Bici işine girersem sana haber veririm demiştim.  Ben başlıyorum ve sözümdeyim, istersen ortak olabilirsin.  
  • Ne bicisi ya?  derken hatırlayıverdi, 
  • Haaaaa şimdi hatırladııım!  Ciddi misin sen?  
  • Gayet tabii ciddiyim.
  • Lan zaten yok zaten yok, elimdeki birkaç kuruş yeterse, kabul be!  Ama ben Adana’ya filan gidemem ki şirket kurmak için…
  • Kolayı var, gel notere gidelim, bana yetki ver ben her şeyi hallederim.
  • Şirketin ismi ne olacak peki?
  • Bici Bici Limited Şirketi!
  • Lan ne öyle cicili bicili isim?  Herkes bizi şorolo zanneder valla.  Ciddi bir şey bulalım.  Hem bizden de bir şeyler katalım şirketin ismine.
  • “SÜ-KAR Limited Şirketi” nasıl?  (Sümer ve Karcı’dan esinlenerek…)
  • Olur da, niye Anonim Şirket değil?   

Ben artık diplomalı işletmeciyim ya, bilgiç bilgiç;

  • Anonim Şirket için en az beş ortak lazım.  Limited iki kişiyle kurulabilir de ondan, diyerek bu konudaki derin bilgimi konuşturdum.  (Şimdi Timur bana daha da güvenmiştir artık di mi ya?  Bak ticaret ile ilgili neler neler biliyorum! ) Gerekirse sonradan Anonim Şirket hatta Holding’e çevirebiliriz, dedim.

(Not:   Amerika’da eskiden beri hep olduğu gibi, Türkiye’de de artık tek kişi bile A.Ş. kurabiliyor).

 

O gün Ankara’nın Onyedinci Noterinden önce Timur’un genel vekaletini, daha sonra da “yağmurlu günler için” biriktirdiği paracıklarını ortaklık payı olarak aldım ve Adana’ya döndüm.  O tarihten sonra Timur’la yazıştık, mektuplaşarak kararlar aldık, para alışverişleri yaptık ama   birkaç yıl öncesine kadar da hiç birbirimizi cismen göremedik!  Bu arada “SÜ-KAR LTD. ŞTİ” kuruldu, sonra Anonim Şirket oldu, büyüdü büyüdü ve sonunda “SÜ-KAR HOLDİNG”e dönüştü!

 

İlk şirket kurulduktan sonra öncelikli işim bicibiciye patent almak olmalıydı.  Akademide okuduğum ticaret kitapları böyle diyordu.  Bir de “alameti farika”, yani marka tescili almam gerekecekti.  Sordum soruşturdum, bu işin Ankara’daki Patent Enstitüsünden biteceğini öğrendim.  Hem  ziyaret hem ticaret  diyerekten atladım otobüse, ver elini Ankara!  Elimde siyah bir çanta, gözümde kapkara bir güneş gözlüğü ve üzerimde siyah  bir takım elbise ile Patent Enstitüsünden içeriye daldım, girişteki duvarda asılı yazıları okumaya çalışıyorum (kapkara gözlüğü çıkartmadan loş bir yere girer de yazılara bakarsan tabii okuyamazsın, ama havam olsun diye de illa ki gözlüğü çıkartmıyorum).  Arkamdan gelen:

  • Birisine mi bakmıştınız?  sorusu üzerine irkildim ve döndüm.  Karşımda orta yaşlı, orta boylu (ve aynı zamanda da belli ki orta halli) bir adamcağız, saygıda kusur etmemek için önünde kavuşturduğu elleriyle ve gülümseyen gözleriyle bana bakıyor.
  • Patentle  ilgili oda hangisi? dedim.  Mafyavari kılık kıyafetimden etkilenmiş olmalı ki, çekine çekine,
  • Buyurun beni takip edin, dedi ve hol boyunca yürümeye başladı. Biraz sonra labirente dönüşen holdeki git git bitmez, git git bitmez yolculuktan sonra sağdaki bir odanın kapısını açtı ve,
  • Buyurun Mehmet bey ilgileniyor, dedi.
  • Sağol !  dedim ve bu defa ben çekine çekine içeriye girdim.

Hoş bir adamdı Mehmet Bey.  Çay söyledi önce, sonra ne  istediğimi sordu.  Karsambaçı Anadolu yaylalarında duymuş ama Bicibiciyi hiç duymamış.  (Zaten bu nedenle Karsambaç’a patent alamadık ama Ankara’da hiç tanınmadığı için biciye patent verdiler).  Neyse, Mehmet Bey nasıl bir dosya ile başvuru yapmam gerektiği hususunda bana yol gösterdi ve neticede altı aylık bir uğraştan sonra da bicinin patentini şirketimiz adına alabildim.

 

Şirket de tamam, patent de tamam ama bunu nasıl paraya çevireceğim?  Zaten bizim tüm sermaye Ankara yollarında tükendi çoktan…  “Sekiz on yerine üç beş bici tablası ile mi başlasam” diye bir gün evde tefekküre dalmışken bir de baktım ki sokaktan art arda biciciler geçiyorlar.  Tamam  dedim, patent bende ya, bicicilik yapmak yerine bicicilerden patent hakkı toplarım.  (İngilizcede buna “royalty” diyorlarmış, onu da öğrendim).

 

Hiç gecikmeye gerek yoktu, bundan sonra sokaktan geçen ilk biciciyi durduracaktım.

Ulan bekle bekle bu defa da bicici gelmez! Aş eren kadınlar bile bu kadar arzuyla bicicinin yolunu gözlememişlerdir emin olun.   Akşam serinliğinin düşmeye başladığı saatlerde, artık ümidimi de kesmişken, sokağın bir ucundan “buuzluu biiciiiiiiiii”  müjdesini duydum!  Kaptım patent belgesinin kopyasını  çıktım evin önüne.  Bu defa da birileri adamı durdurdu bici ısmarlıyorlar, iyi mi?  Nereden baksan bir onbeş-yirmi dakika bicici oradan bir yere kıpırdanamaz artık!  Onlara uzaktan bakarken kendi kendime “hadi çabuk zıkkımlanın şu biciyi de adam bu tarafa gelsin be” diye homurdanıyordum ki bici kasesini kafasına kaldırıp dibinde kalan şekerli suyu höpürdeten tüysüz oğlan “abi bir tane daha yap” demez mi?

 İllet oldum, illet!  Geçen yarım saat sanki aylar gibi geldi bana o an.  Nihayet boşalan kaseleri ve kaşıkları yıkayıp yerlerine koyan bicici yavaş yavaş bana doğru gelmeye başladı.  Neyse, dualarım kabul görmüş olmalı ki yolda başka durduran olmadan adam önüme kadar geldi.

  • Baksana sen buraya!  dedim biciciye, hakim bir ses tonuyla…
  • Bici mi garsambaç mı?  diye sordu, buzun üzerindeki bezi açarken..
  • Hiçbiri değil.  Patent hakkı diye bir şey biliyor musun sen?
  • Hakkı adıynan danıdığım biri yoğudur.  Lagabı mıdır paten?
  • Paten değil patent, patent!
  • Valla tanımıyom bu isimde birini, başgasına sor bey.
  • Yahu arkadaş, senin  bici satmaya yetkin, ruhsatın var mı?
  • Niye belediyeden ruhsat mı ilazımdır?  Almamışım.  Sen, zabıta memuru…???
  • Yok be adam, bici bici satmak için benden izin alman ve bana bu işi yaptığın müddetçe de hak kullanma bedeli ödemen lazım.
  • Abi sen haramisin?  Ne diyon ya?  Paten, maten?  Get allaanı seversen işine!
  • Okuman yazman var mı senin?
  • Esgerde örgettiler, vardır biraz.

İyi, dedim içimden, ve elimdeki patent belgesini gözüne sokarcasına uzattım.

 

  • Oku bakalım ne yazıyor?  Kağıdı eline aldı, hiç de ummadığım bir hızla okudu.
  • Essahtan hinci ben sana para mı vericin?  N’adar vericin ki? 
  • O ana kadar bunu hiç düşünmemiştim.   İşin pazarlığa döküleceği belliydi.
  • Bici sattığın her ay için yüz lira!  dedim.
  • Gurban, o gadar parayı ben gazanmıyom ki!  Beş gayme versem?
  • Sen bilirsin, o zaman yarın seni bici  satarken görürsem karşında Avukatım Enver Akçınar’ı bulursun, önce karakol, sonra mahkeme, sonra da kodes!  Annadın mı?  (Enver benim çocukluk arkadaşımdı ve o da benim  mezun olduğum yıl avukat olmuştu.  Kendisi ile henüz bu konuda hiç görüşmemiştim ama olsun, daha inandırıcı olmuş olmak için ismini kullandım o anda).
  • Abi, on kağıt versem olmaz?
  • Bak, fakir olduğun belli, sana acıdım.  Kimseye de söyleme ama ayda elli lira ödeyeceksin, ben de sana fatura verecem, sen de serbest serbest bicini satacaksın.  Bana ödeme yapmayan biciciler kodese gidince senin satışların daha çok olur.
  • Abi ya, sen fatura virme bana, gel otuzda annaşak!
  • Fatura vermeye mecburum.  Sana bu hakkı verdiğime dair bir  yazı da verecem, sen de onu tablanın yanına yapıştırırsın, reklamın da olur böylece.  Bizde kanunsuz bir şey olmaz!
  • Ganunsuz olmaz deyon da, eşgıyadan beter de soyuyon!

 Bu ilk işimdi ve o akşam oturup Timur’a bu konuda bir mektup yazdım.  Henüz cebimize  para girmemişti ama kokusu gelmeye başlamıştı.  Ertesi sabah çalınan kapı zili uyandırdı beni.  Sabahın köründe kimdi ki bu?  Açtım, karşımda bizim bicici, arkasında dört kişi daha!  “Aha, bu herifler şimdi beni dövecek, bari iç odadaki boş av tüfeğine ulaşacak kadar zaman bulabilsem” diye düşünürken en iri kıyım olanı öne çıkıp:

  • Bey, İdiris bize gonuştuğunuzu annattı.  Aha bu Yusuf da gavede iradyoda duymuş bu paten gonusunu.  Hadi paten alak alak da, bize biraz indirim yap.  Çor çocuğumuz var.  Altı ay  bu biciden ekmek yiyok.  Öbür altı ay da gaynamış darıyınan, haşlanmış nohudunan evi zor geçindiriyok.  Yap bi gozellik bu gardaşlarına be ağam!

İçimdeki korkunun yerini ani bir sevinç aldı.  Babacan bir tavırla:

 

  • Bi daha beni evimde rahatsız etmeyin!  Alın şu kartımı,  öğlenden sonra yazıhaneme gelin.  Ha bak, kırka imza atacaksınız, tamam mı!  diyerek hepsini savdım.

 “Allah razı olsun…..”  benzeri dualar mırıldanarak tablalarının başına gittiler.  Şimdilerde bicicilerin sayıları binleri bulmuş durumda, biz de onları yıllardır kesiyoruz ha kesiyoruz!  

Yaaaa, Birnur kardeşim, işte böyleyken böyle!  Şirketin yarı ortağı ağabeyciğine şimdi bunları anlatsan, sana kesin “Valla iftira, yok böyle bir şey!” diyecektir.  Eh, her yıl bici biciden kazandığı milyon dolarları seninle paylaşacak değil ya!  Haa, ispat isterse ekteki fotoğrafları gösterirsin, artık her adımda bir bicici var bu memlekette, hepsi de “paten” parası ödüyor bize.

Sevgiler,

Adil abin, 29 Eylül 2013, Adana

fotoğraf 5(1)

 

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

DR. ZAFER ÖNER’DEN “YAZI OKUYANDA TAMAMLANIR”

Her yazı okuyanda tamamlanır derler. 
Ister makale olsun ister roman isterse ders kitabı. 
Yani her yayınlanan yazı eksiktir gaslında , anlamına. 
Okurun beyenmediği satırlar silinir kendiliğinden.  
Beğendikleri ise çoğalır . Yeni fikirler oluşturur.
Yeni yapıtlar çıkartır ortaya. 

Mevlana demiş ya , sen istediğin kadar konuş
Anlattığın karşındakinin dağarcığı kadardır diye. 

Bazan sen az anlatırsın , karşındaki onu çoğaltır
Satır aralarını okur , kendi dağarcığını katar…
Sen bir söylersin , o “on” anlar , bin anlar…

Bazan günlerce konuşursun , yazarsın , dertlenirsin hatta ağlarsın…
Bazı yanlışlara dikkati çekmek istersin , çırpınır durursun
Bir de bakarsın ki ya da biri öyle bir lâf eder ki ; bir arpa boyu bile yol alamamışsın !
Artık bu algı eksikliği midir , körü körüne taraf tutmak mıdır , ihtiras mıdır , inat mıdır
bir türlü çözemezsin. 
Dönüp bakarsın cümlelerine , 
sorarsın etrafındakilere:
“Şu yazılanlarda anlaşılmayan bir taraf var mı ” diye
Malum önce hatayı kendinde aramalısın !

Halbuki çok basitir söylediğim :
1-Iyi insan vasıflarını taşımak çok önemlidir ,
2-Torpilin olduğu yerde kriterin anlamı yoktur, 
3-ileri yaşlardaki torpiller kişilik zaafiyetinden  kaynaklanır ,
4-Jürilerin ayarlanması yanlıştır , 
5-Ülkemizde ve hacettepe’de kayırmacılık çok artmıştır , 
6-Üniversitemizde ikilik , üçlük , dörtlük bölünmeler vardır , bunun sebebi yeni yönetimdir,
7-Kurulların , dekanlığın , ve hatta idaredeki birkaç kişinin esamesi okunmuyor, 
8-Üniversitemizin idaresi , rektörümüzün etrafındaki birkaç kişidedir ,
9-Bunların içinde HACETTEPELİ yoktur , 
10-Tarikatların , cemaatların uhreviyatla uğraşmaları gerekir ,

Merakım şudur ; ülkemizde indeksi en üst düzeyde olan yayınların
Getirisi nedir? Bilim duvarındaki tuğlaların kaçında payımız vardır. 

Epidemiyolojik araştırmalar , toplum sağlığını ilgilendiren ve sağlık açısından getirisi
değerlendirilmeyecek kadar üst düzeyde olan araştırmalardır. 
Ama burada devletin katkısı çok önemlidir. 
Rahmetli hocam , merhum Prof. Dr. İzzettin Barış bu işi başarmıştır. 
Ama örneğin Dilovası’nda neler olduğu en azından benim meçhulümdür. 
Oradaki araştırmacının başına neler gelmiştir ? Neden gelmiştir? Bilmiyorum. 

Laboratuar şartlarında yapılan araştırmalar söz konusu olunca
Şartlar değişir. 
ara maddeleri dışardan ithal edilerek üretilen bir mal nasıl pahalıya patlıyorsa ,
nasıl kâr marjı düşük oluyorsa hatta zarar bile söz konusu ise…
Sonucu , hiçbir şeye yaramayan daha doğrusu sadece
akademik ünvanların gelmesine yararlı olan araştırmaların da 
ekonomik zararlara ve hayvan katliamlarına yol açtıkları bir gerçektir. 
H indeksi veya “yayın sayısı/h indeksi” , veya daha kalitelisi
ne olursa olsun , o yayının katkısı ne olmuştur? Neyi değiştirmiştir?
Şimdi bazıları diyecek ki 
Her araştırma o konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. 
Daha sonraki araştırmaya önayak olur. 
Öğrencilere araştırma yapılmasını öğretir , heveslendirir…
Doğrudur. 

Ülkemiz araştırmaya ne kadar para ayırmaktadır ?
Özel sektör ne ayırmaktadır ?

Boşverin. Şu kriterleri öyle zorlaştırın ki kimse öğretim üyesi olamasın. 
Zaten bir değerimiz de kalmadı bu ülkede. 

Geri kalmış fakir ülkelerde gerçek bilimsel araştırma olmaz ,olamaz. 

Eğitimi 4-4-4 ile düzenlenen , dini eğitime gereğinden fazla önem veren  , 
her açıdan dışa bağımlı olan ülkelerde gerçek bilimsel araştırma yapılamaz. 
Yapılsa bile bir fayda sağlamaz , bir kâr sağlamaz. Bir üretime dönemez. 
Yapılmışsa bana örnek gösterin. 
Tek tük olabilir örneğin Haberal’ın  soğuk iskemi süresini değiştiren ve bu sonuca bağlı olarak cerrahi tavır değişikliğine gidilen araştırması vardır. 
Belki daha da vardır ama bunlar sporadiktir. 
Araştırma ünvan yükseltmek için yapıldığında , ancak ünvan yükseltir başka işe yaramaz. 
Aaraştırma kişinin yaşam tarzı olduğunda önemlidir. 
Hayatını o konuya vakfettiğinde önemlidir. 

Eğitilmiş insanların itilip kakıldığı ülkelerde bırakın araştırmayı doğru dürüst meslek bile icra edilemez. 
Anlayana sivrisinek saz
Anlamayana davul zurna az. 

DR. ZAFER ÖNER