DİLİN KEMİĞİ

 

2004 TARİHLİ BİR HACETTEPE70 YAZIŞMASI

 Jan 8, 2004
To
hacettepe70@yahoogroups.com

Sevgili Hacettepezedeler:
Geçmiş zaman olur ki o kadar olur.. Eski günlerden bir gün, ESK kardeşimiz fakire, dilin kemiğinin olmamasının kendisini ne kadar üzdüğünü belirterek, “ Dilin kemiğinin olmaması valla beni çok üzüyor Timur’cuğum” demiş idi ki, bendeniz de “dert etme be Eyüp” diyerekten elimden geldiğince kendisini teselli etmiş idim.

Tavazuu diline mânidir, kendi söyleyemez; ancak duyduk ki yüzümüzün akı, medâr-ı iftihârımız ESK kardeşimiz tıp tarihine altın harflerle geçecek bir atılımla, ilk kez olarak insan diline tavuk lâdes kemiği transplantasyonunu gerçekleştirmiş, “dilin kemiği yoktur” bahanesiyle durmadan dedikodu üreten bildiğiniz unsurları mosmor etmiş bulunmaktadır.
Saniyen; yanlışım varsa Pınar kardeşimiz düzeltsin, Pınar’ın sevgili köpeği Kebap’ımızın de kemiklere aşırı bir ilgisi olduğunu, evinde zengin bir kemik kolleksiyonu bulunduğunu tahmin etmekteyim.
Salisen; bendeniz en başarılı kilo vermeyi cerrahi “intern”u iken becermiş olduğumdan, önerim şudur ki, Kebap’ımıza fizik çalışması mebzûl, lâkin pek fazla akıl gücü istemeyen, ortopedi gibi bir asistanlık bulmamız fazla kilolarını atmasına yardımcı olacaktır.

Bu konuda Eyüp kardeşimiz yardımcı olabilir diye düşünmekte haksız mıyım?
Kestane cevap
Acele kebap
Tımur

YANDANGEÇ AMELİYATIM

Sevgili yâran :
Bildiğiniz üzere, 5 Ağustos 2015’de bu fakirin dört adet yürek damarına, benim “yandangeç” dediğim, güzel Türkçemiz’de ise “baypes” denilen ameliyatı yaptılar.
Ameliyatı yapan en baş usta,  Cleveland sancağının yürek kliniğinde eyleşen Dr. Eric Roselli nâm bir yiğit idi.
Bizim mahdûm Baran dahî Cleveland’daki Case Western üniversitesinde hekimlik tahsîl etmiş olduğundan, ve de az çok aynı yaşlarda olduklarından, ortak tanışları vâr imiş ve Dr. Roselli’yi de onlar tavsiye etmişler. Nitekim bunlar (Baran ve Eric) ilk tanıştıklarında derhal ensede tokat oldular, ve huzûrumuzda anlamadığımız bir lisân ile muhabbet ettiler.
Ameliyat ve sonrası kızım Zeynep ve eşim Nilüfer sağ olsunlar yanımızdan katiyyen ayrılmayıp fakiri öyle bir nazlandırdılar ve şımarttılar ki, insanın yeniden ameliyat olası geliyor. Onlarsız ne halt ederdim bilemiyorum. Nilüfer sağ olsun hâlâ bu fakire titizlikle bakmakta,  Zeynep ve Baran, ve dahi torunlar her gün telli fonla arayıp hatırımızı sormaktalar ki tadına doyum olmuyor. (Bak aşağıdaki resimler)
Bu arada, özellikle Türkiyemiz cenahından bu yana doğru hakkımızda birçok dua ve benzeri iyi dileklerin gönderilmiş olduğunu da çok iyi bilmekteyiz. Bu dilekleri bu yana üfleyen herkeslere teşekkürlerimi sunarım.
Yalnız Dr. Roselli’ye değil, tüm yardımcılarına, özellikle anastezi doktorlarına, tüm yürek teknisyen ve hemşirelerine, hatta yerleri temizleyen kardeşlere ve Cleveland Clinic’i insanlığa armağan eden iyi insanlara huzûrunuzda minnetlerimi sunarım. Elleri dert görmesin sağ olsun var olsunlar ya da nûr içinde yatsınlar. 
Lâkin, bilesiniz ki yürek dağlayan bu “yandangeç” ameliyesi de meğerse öyle dışarıdan göründüğü kadar keyifli bir iş değilmiş . Doğrusu pek eğlendiğimi söyliyemem.
Damdan yeni düşmüş biri olarak, tüm sevdiklerime önerilerim şunlardır :
Genetik yatkınlığa yapacak bir şey yok ; lakin bu belâ, sizin de bildiğiniz, hayat şeklini değiştirmeyle epeyce önlenebilir.
1. Cıgara ya da duman çıkaran tüm muzurâttan kurtulun.
2. Kilo kaybetmeyi çok ciddi bir iş edinin.
3. Hayvanî yağlar yemeyin, çok yemek yemeyin.
4. Her gün spor yapın.
5. Çevrenizi elinizden geldigince sevdiğiniz insanlarla zenginleştirin. 
6. Elinizden geldiğince gülün iyi vakitler geçirin.
 
Bir kucaklandiniz ki o kadar olur. Kalın sağlıcakla.
Timur Sümer

(Aşağıdaki görüntüler :
Hastane odamız ve refâkatçımız Nilüfer, eve çıktıktan hemen sonra ben, hastane odamızdan görünen manzaralar ve fakiri esirgeyen ve bağışlayan kızım Zeynep, eşim Nilüfer ve oğlum Baran.)

IMG_2458 IMG_2464
IMG_2447IMG_2455IMG_2450

HACHETTEPE POSTASI

      HACHETTEPE   POSTASI
                               KISA HABERLER
 
              (…hiçbir haber yoktan var olmaz, vardan yok olmaz.    Lavoisier Salih)
 
 
 
                    BİLİM  DÜNYASI  KARIŞTI  (bilim adamları şokta)
 
                  -Önceki gün coroner by-pass operasyonu geçiren  Timur’ un,  anestezinin etkisi geçer geçmez
“haydi şimdi bütün eller havaya…artık girdik hepimiz de havaya”  diye şarkı söylemeye başlaması kar-
şısında ameliyatı yapan ekip büyük bir şaşkınlık yaşamış.   Bilindiği üzere bu tip ameliyatlardan sonra  kişide
bir takım kişilik değişiklerinin olma ihtimali her zaman mevcuttur.    Ancak bu değişiklikler daha çok depres-
yon, unutkanlık, sinirlilik gibi durumlarla kendini göstermektedir.    Timur abi’ de görülense tam tersi olmuş.
Hatta kendisini yatakta oturtup nasılsınız diye soran doktoruna ellerini kaldırıp şıkkıdı şıkkıdı yapmış ve
 
 “aman arpa buğday taneler….yavrum yıkılsın meyhaneler…terzi elin kırılsın…aman dar geliyor düğmeler
   aman döne döne döne yar geliyor….yavrum güle güle güle yar geliyor….”
 
diye bir de türkü söyleyerek, ağzı kulaklarında  yanıt vermiş.
 
                     Yapılan konsültasyon sonucunda konunun uzmanı kişi; durumun kişilik yapısına ve psikososyal
etkenlere bağlı olduğunu belirtmiş, ameliyat öncesi abartılı şekilde baskılanmış stress duygularının ortadan
kalkması sonucunda, kişinin böyle şen şakrak olabileceğini söylemiştir.
                     Muhabirimiz yaptığı son ziyarette Timur abi’ yi yatağında oturmuş, elinde bir android tablet pür
neşe zaman geçirdiğini görmüş.   Hazret bu aralar mankenlerin, güzel kadınların dünyasına merak sarmış.
Larissa Riquelme’ nin resimlerini gösterip içini çekmiş,  “kadın giyinmeyi unutmuş yahu” demiş.  Bir resminin  
altında da “onu giyinik gören var mı” diye yazıyormuş.  “Giyinik olmak ona yakışmıyor zaten” diye mırıldanmış 
                     Muhabirimiz daha o resme bakarken, Timur’ un gözünün,  Victoria Beckham’ ın elbisesinden 
meme ucu belli olan resimlerde olduğunu görmüş.    Bir başka sayfada da “eğilince olanlar oldu” diye bir başlık 
ilgisini çekmiş Timur abi’ nin.   Hemen ikisi de kafalarını tablete iyice yaklaştırarak resmi incelemeye başlamışlar.    
Hadisenin “yok artık dedirten pozu,”  ya da “kısa şortu başına işler açtı,” gibi başlıklarla yayınlanan resimleri
uzun uzun incelenmiş.   “Frikikler Türkiye’ ye, vergiler Belçika’ ya” manşetiyle gösterilen resme de bakarak
“Plaj Güzelleri”  galerisine geçmişler ki odaya Nilüfer apla girince tableti kapatmışlar.
 
     (H. Postası olarak   Timur’ a yeni kalbiyle, düzgün ritimler, yeni sağlıklı güzel yaşamlar diliyoruz.   SY)
 
 
                   KOY KOY  KOY KOY
 
                 -Aldığımız son habere göre Ahmet güzel teknesiyle (allah nazardan korusun)   Göcek koylarında
mavi tur yapmaya  hazırlanıyormuş.   Geçen akşam Sığacık marinadaki teknesinin  güvertesinde ellerinde soğuk 
rakı bardakları, özel misafiriyle otururken görülmüş.  Bir yandan da Tanju Okan’ ın “koy koy” unu dinliyorlarmış.   
   
               “doldur bak efkarlandım yine bu gece
                 koy koy koy dostlar gitmeden gizlice
                 koy koy koy koy koy
                 koy koy koy koy koy
                 aldırma sen doldur be meyhaneci”
 
              Öte yandan özel misafirin, çakırkeyifliğin verdiği haz ile “koy, koy, koy, koy” diye şarkıya yandaşlık yap-
tığını duyan muhabirimizin “ha bu ne işdir” sorusuna Ahmet göz kırparak “coraspinsiz çıkmam abicim”  yanıtı 
vermiş  (Ne demek istediyse artık kendi bilir.)   Yakında dolaşacağı Fethiye ve Göcek koyları da inim inim inler
zaar,  koy koy, koy koy diye. 
 
 çok ülkeler gördüm…çok diyorlar gezdim…öğrendim alemin sırrı nedir…dünyanın merkezi bu teknedir…
 koy koy koy koy koy….koy koy koy koy koy…..
 
                (Ahmet mahallenin en genç elemanlarındandır.     Kendisine güveniyoruz ve dert etmiyoruz.)
 
   
                 HEM ÇİN MALI AL,  HEM ÇİNLİ DÖVMEYE KALK
 
               -Garabetin dik alası.   Bodrum’ da Çinli dövülmüş diye bir haber aldık.   Olayın aslını astarını
araştırdık.    Meğer ağır ağabeyimiz Armağan Bodrumda dolaşırken,  (gözleri hafif çekik ya bundan şüp-
helenmişler)  yanına bir kaç kişi yanaşmış.    Dangıl dungul taifesinden işte hepsi,  yabani.    Sen nerelisin
diye sorunca Armağan’ da Bodrum’ un içindenim demiş.   Bunlarda Çin’ denim anlamışlar.    Teke tek de
gelmezler, erkekseniz tek gelin ulan, nerdee hep beraber çullanmışlar.   Ama yanlış adama çatmışlar.
Koca Albayım, karateden kara kuşak sahibi, tek-vando-cu  aynı zaman da.   Bunlara “hooyyt, dağılın lan”
diye bağırarak bir girişmiş  ve  marizlemiş, hepsinin ağız-burun-çene ne varsa dağıtmış.    Kaçışmışlar 
hepsi tabii.    Sonra da etraflarında karizmayı çizdirmemek için Çin’ li dövdük diye haber çıkarmışlar.     
Haberin gerçeğini böylece açıklamış olduk.
 
                (Armağan ellerin dert görmesin.    Alkışlıyoruz.)
               
 
                GÜNÜN ŞİİRİ
                             
             anlatma bana acılarını
             acım acır
             kanım kaynar          
             düşlerim yarılır           
             düşlerine karışır
             dalından kopardığım evliya nar
             dağından kopardığım nar ağacı
 
             Özdemir İnce
 
 
 
Salih R. Yurtbaşı
08.08.2015 Ankara

 

YOLUNACAK KAZ

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş..
Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı
bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek
tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyari selamlamış: “Selamünaleyküm ey pir’i fani…”
“Aleykümselam ey serdar’ı cihan…
Padişah sormuş:
“Altılarda ne yaptın?”
“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…”
Padişah gene sormuş:
“Geceleri kalkmadın mı?”
“Kalktık… Lâkin, ellere yaradı…”
Padişah gülmüş:
“Bir kaz göndersem yolar mısın?”
“Hem de ciyaklatmadan…”
Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
Padişah baş vezire dönmüş:
“Ne konuştuğumuzu anladın mı?”
“Hayır padişahım…”
Padişah sinirlenmiş:
“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”
Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
“Ne konuştunuz siz padişahla…”
Adam, baş veziri şöyle bir suzmuş:
“Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”
Baş vezir, yüz altın vermiş.
“Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın
padişah olduğunu.”
“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası
giyemezdi.”
Vezir kafasını kaşımış.
“Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne
demek?…”
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil,
altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.”
Vezir bir soru daha sormuş…
“Geceleri kalkmadın mı ne demek?”
Adam bir yüz altın daha almış.
“Çocukların yok mu diye sordu… Var, ama hepsi kız. Evlendiler,
başkasına yaradılar, dedim…”
Vezir gene kafasını sallamış.
“Bir de kaz göndersem yolar mısın ?”, dedi, o ne demek…?
Adam gülmüş.
“Onu da sen bul…”

DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “YALINAYAK”

Aşağıdaki dizeler şiir yazmaya başladığım 5-6 yıl öncelerine ait.  Eski notlarımı karıştırırken karşıma çıktılar.
    Şiirsel özelliği yok.  Öylesine yazılmış dizeler ama yine de güzel sayılır.   Bir kış günü gazetenin birinde, Van
    taraflarında karların üzerinde oynayan çocukların fotoğrafını görünce yazmıştım.   Grup sayfasına değişik bir
    çeşni, tadımlık katsın diye yolluyorum.   SY)
                                            YALINAYAK
 
 
        minik ellerinde kırık dökük bir oyuncak
        cin gibi, bakışlarından belli
        üç dört yaşlarında sevimli
        mavi gözlü bir yumurcak
 
        çevresinde kardeşleri sekiz on tane
        koşup duruyor karlara batıp çıkarak
        umurunda bile değil
        yer yer görünen donmuş toprak
        kıkır kıkır gülüyor mutlu
        yalınayak
  
        bense içlenmişim ağlamaklıyım ve öfkeliyim
        koca adam
        beynim şerha şerha merak ediyorum 
        bu gidişin sonu ne olacak
 
        hey siz anası babası çok mu gerekli bu kadar çocuk
        marifet mi durmaksızın çoğalmak
        karısı mısın kuması mısın
        bilmiyorum ama  -BE KADIN-
        şu kocana artık kızsana
        yeter deyip bacaklarını kıssana
        bitiştirmediğin için onları
        yetmiyor mu karnını bebelerle doldurduğun
        etrafında yığınla velet
        doğurduğun
        kimi büyük kimi bızdık
        babasına sorsan efelenir
        -olmalıyız kalabalık-
        -törelerimiz böyle acımasız-
        laf anlamaz bir türlü
        akılsız
 
         -çoğalmak için var gücümüzle çalışacağız-
         diyorsanız eğer
         doğurun her yıl birer ikişer
         suskunum
         karışmıyorum
         ama fazlası yok
         sizden tek şey istiyorum
 
         bırakmayın onu dışarıya
         ne olur basmasın karlara
         küçük haylaz
         çıplak pembe ayaklarıyla
         hava artık çok ayaz
 
 
         -Salih Rıza Yurtbaşı-
    

TERRY HANCOCK’S “GAMMA CYGNI REGION MOSAIC”

TERRY

Gamma Cygni Region 6 Panel Mosaic

All data from this project has been acquired from my amateur backyard observatory in Fremont, Michigan during the last 2 seasons using a QHY11 Monochrome CCD/Takahashi E-180 with narrowband filters.

167 single images make up this 6 panel Mosaic of The Gamma Cygni Region in Hubble Pallete which is now covering 7.17 x 6.91 degrees of sky, original file size is 6998×6480 pixels. Total Integration Time 27.8 hours

Image details
Location: DownUnder Observatory, Fremont MI
Dates of Shoot: March 2014 through to July 2015 over 11 nights
H-Alpha 590 min, 59 x 10 min bin 1×1
OIII 540 min,54 x 10 min 1×1
SII 540 min, 54 x 10 min 1×1

Equipment
QHY11S monochrome CCD cooled to -20C
Takahashi E-180 F2.8 Astrograph
Paramount GT-1100S German Equatorial Mount
Image Acquisition Maxim DL
Stacking and Calibrating: CCDStack
Registration of images in CCDStack & Registar
Post Processing Photoshop CS5

The Gamma Cygni/Sadr Region, named after the central star Sadr/Gamma Cygni the central star of Cygnus’s Cross surrounded by diffuse emission and dark nebulae and part of the much larger Cygnus Molecular Cloud.

CLIMATE FOR MEATHEADS

Martin O’Malley: ISIS Exists Because of Climate Change

by  | 4:49 pm, July 21st, 2015VIDEO482

FANATIC MEAT HEAD’S INADVERTANT CONTRIBUTION TO HUMOR
TS

Martin O'MalleyDemocratic presidential candidate Martin O’Malley said on Bloomberg’s With All Due Respect that ISIS came about because of the effects of climate change.

“One of the things that preceded the failure of the nation-state of Syria and the rise of ISIS, was the effects of climate change and the mega-drought that effected that region,” he said, noting how it  “wiped out farmers, drove people to cities, [and] created a humanitarian crisis.”

“It created the symptoms, or rather the conditions of extreme poverty that has led now to the rise of ISIL and this extreme violence,” O’Malley concluded.

Watch, via Bloomberg Politics:

ADİL KARCI’DAN “YEDİNCİ ZEYTİN”

 

YEDİNCİ ZEYTİN

Garsonun getirdiği tabaktaki siyah zeytinleri üçüncü sayışıydı Ali’nin; …yirmi üç, yirmi dört ve de yirmibeş!  Onları önce gözleri ile saymış, sonra çatal ile beşer beşer guruplamış, şimdi ise  birer birer tabağın diğer yarısına yuvarlayarak tekrar saymıştı.   Evet, tastamam yirmibeş zeytin vardı tabakta.  Bu bir tesadüf olamazdı.  Kendisi zeytin sayımı ile meşgulken garsonun getirmiş olduğu çayın farkına bile varmadı, yıllar öncesine daldı gitti.

On-onbir yaşlarındayken, annesi, babası ve kardeş ile Ankara’nın kenar mahallelerinin birisinde oturuyorlardı.   Evin tek odasını ana-babası kullanırken, bir köşesi mutfağa dönüştürülmüş minyatür salonda ise kendisi ve kendisinden dört yaş küçük kardeşi Cumali oyun oynar, ders çalışır ve akşam orta yere serilen yer yatağında yatarlardı.  Mutfak olarak ayrılan köşe, tezgah üzerine yerleştirilmiş bir lavabo ve duvara çakılmış dört raflı bir tahta kaplıktan ibaretti.  Tezgahın bulaşık yıkanmayan sağ tarafında birkaç tane cam kavanoz dizili olurdu.  En baştakinin içerisinde pırıl pırıl parlayan siyah zeytinler vardı her zaman ve kavanozdaki zeytin miktarı yarıya düşmeden kavanoz mutlaka tekrar tepeleme doldurulurdu.  Çok severdi siyah zeytini, hele ki yanında mis gibi maya kokan  sıcak bir somun ekmek ve de bol şekerli bir çay olursa!  Yattığı yerden görülebilen kavanozları ve gece lambasının ışığında parıldayan zeytinleri uzun uzun seyreden Ali bir an önce sabah olmasını dileyerek uykuya dalardı birçok gece.

Kahvaltı kokusu diye bir şey var mıdır?  Evet, vardır!  Hele o soğuk kış günlerinde yakılan kömür sobasının üzerinde demlenen çay da oldu mu, o peynirin, o zeytinin, o ekmeğin kokusunu duymamak mümkün mü ki?

O yıl okullar açılmadan bir hafta kadar önce, inşaatta çalışan babası ikinci kattan aşağıya düşmüş, iki kaburgası ile sol bacağını kırmış, yerinden kalkamaz hale gelmişti.  Önceleri  babasını her gün evde görmekten mutlu bile olan Ali, durumun vahametini zeytin kavanozunun sonuna kadar boşaldığı halde tekrar doldurulmadığını  fark ettiğinde anlayacaktı.  Hiç gelirleri kalmamıştı.  Elinden biraz terzilik gelen annesi daha önce  komşulara yaptığı bedava dikiş işlerinden, utana-sıkıla da olsa, para almaya başlamıştı.  Daha önceleri babası tarafından yapılan bakkal alışverişi de Ali’ye kalmıştı artık.  Her sabah annesi eline beş lira verip bakkala gönderiyor, bir liralık zeytin, iki liralık peynir ve iki ekmek aldırıyordu.  Artan para da Ali’nin okul harçlığı oluyordu.  On dakikalık bu bakkal alışverişinde dönene kadar annesi yere koyduğu hamur açma tahtasının üzerine  eski  bir beyaz pikeden keserek yaptığı örtüyü seriyor, dört küçük servis tabağı ile ince belli bardaklara doldurduğu ikisi açık, ikisi koyu dört çayı sofraya dizmiş oluyordu.  Kahve tabağına konulan altı adet kesme şeker ise sadece çocuklar içindi artık.  Bağdaş kurarak etrafına oturdukları o yoksul kahvaltı sofrasından, yiyeceklere olmasa da, sevgiye doyarak kalkıyorlardı her sabah.

Bakkal Hüsnü amcanın leblebi külahına koyarak tarttığı zeytinler her defasında ya yirmidört ya da yirmi beş adet çıkardı. Vücudundaki kırık kemiklerden dolayı zar zor sofraya oturan babası zeytinleri altışar altışar paylaştırır, yirmibeş tane olduğu günler ise, fazla olan bir zeytini, çok sevdiğini bildiği için, Ali’nin tabağına koyardı.  Bir zamanlar bol bol yiyebildikleri zeytini artık sayı ile yemek durumundaydılar, çaresiz.  Paylaştırılan peynirin miktarı Ali’yi pek ilgilendirmezdi ama paylaştırma sonunda artmasını umduğu  o bir adet fazla zeytini her defasında heyecanla beklerdi.

“Beğenmediğiniz bir şey mi var?” diye soran garsonun sesi ile kendine geldi Ali.

“Yoo, yo, hayır herşey mükemmel,” diye cevapladı Ali, masaya gelen tabaklardan daha  bir lokma bile almadan, “neden sordunuz?”

“Bilmem, çayınız, yumurtanız… hepsi soğudu… henüz hiçbirşey yemediniz de…”

Kendisi  Ankara Gazi Üniversitesinden inşaat mühendisi olarak mezun olduktan sonra, artık iyice yaşlanan anne ve babası Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanan kardeşi Cumali’nin peşine takılmış, Antalya’nın nispeten ucuz semtlerinden birisi olan Kepez’de iki odalı küçük bir daire kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi.  Ali ise Ankara’daki bir mühendislik şirketinde iş bulmuş, kısa zamanda terfi ederek umduğundan biraz daha fazla para kazanmaya başlamıştı. Kaburgaları iyileştikten sonra inşaat bekçiliği yapan babası, terzilik yaparak kendisine destek olan karısının yardımı ile iki oğlunu da okutmuş, yıllar öncesi hayal ettiği gibi, birisinin mühendis, diğerinin doktor olmasını sağlamıştı.  Aslında büyük oğlu doktor olsun istemişti, tersi olmuştu,  ama olsundu, doktor olup babasına bakmadıysa da mühendis olmuş bakıyordu babasına Ali, hem de sadece babasına değil hepsine.  Her vesile ile “Allah herkese Ali gibi hayırlı evlat versin, o olmasa şimdiye nefesimiz tükenir, Cumali’yi okutmaya devam edemezdik” diyordu kahve arkadaşlarına.

Gerçekten de Ali hem ana-babasına, hem de halen talebe olan kardeşine çok destek oluyordu.   Çalışkanlığı, başarısı ve kibarlığı dolayısı ile kendisini çok seven başmühendis Cemil Bey, ana-babasını ziyaret etmesi için bu bayram ona bir hafta izin vermiş, bununla da kalmamış, şirket arabalarından birisini alarak gitmesini, uzunca bir süredir görmediği yakınlarını gezdirip iyi zaman geçirmesini söylemişti.  Bayramdan iki gün önce sevinçle yola çıkan Ali,  o sabah yapmayı unuttuğu kahvaltısı için Antalya’ya ikiyüz kilometre kala bir dağ lokantasında durmuş, lokanta sahibinin öve öve bitiremediği özel köy kahvaltısını ısmarlamış ama tabaktaki yirmibeş zeytini görünce açlığını unutup eskilere dalıp gitmişti.

“Yirmi beş adet zeytin ha? Yine yirmibeş!” dedi kendi kendine konuşarak,  “Bunda mutlaka bir hayır var!”

Ne de sevinecekti annesi kendisini görünce?  Hala sol bacağı aksayan babası onu bağrına basacak ve eskiden olduğu gibi “Alim! Oğlum!” diyecekti.  Ya kardeşi Cumali?  Kucaklayıp havaya kaldırmaya çalışacaktı abisini, küçükken denediği güç gösterisinde yaptığı gibi, ama bu defa sonsuz bir sevgiyle…  Bir de sürprizi vardı Ali’nin onlara; çalıştığı şirkette genel müdür sekreteri olan  sevgilisi Serpil’in resmi vardı iç cebinde.  Hani “Oğlum, helal süt emmiş bir kız bulup da evlensen ya artık!” deyip dururdu ya anası?  İşte bulmuştu o kızı.   Aslında bu bayram ziyaretinin asıl sebebi de buydu.  Fotoğrafını göstererek onlardan onay aldıktan sonra bir gün Serpil’i de alıp gelecekti yanlarına.  Beğenmemeleri mümkün değildi gerçi de, ya “olmaz” derlerse ne yapacaktı!  Bir tarafta peri kızı gibi sevgilisi, hatta sözlüsü, diğer tarafta canı gibi sevdiği ailesi…  “Yok, yok..” diye geçirdi içinden, “Serpil’i beğenmemek ne kelime, bayılacaklar, bayılacaklar!” Ve bir an kara bulut gibi içini kaplayan sıkıntıdan kurtardı kendisini böylece.  Bekleye  bekleye iyice soğumuş olan tereyağlı yumurta ile başladığı kahvaltısını alelacele bitirdi ama zeytinlere dokunmaya eli varmadı bir türlü, kıyamamıştı yirmibeş sayısının sihrini bozmaya.    Kimsenin kendisini izlemediğinden emin olduğu bir an lokantanın reklamı için masaya konulmuş olan broşürden bir sayfa yırttı, leblebi külahı şeklinde kıvırdı ve zeytinleri bu külaha boşaltıp ağız tarafını büzdü, ceketinin sağ cebine koydu.  Zeytin tabağı boştu, fakat masada bir tek zeytin çekirdeği bile yoktu!  Garson bu tuhaf duruma mutlaka şaşacaktı ama “Aman boşver, zeytinleri yeyip çekirdeklerini ağaçların altına attım sanır olsa olsa.” dedi kendi kendine.

Kontak anahtarını çevirirken içinin o çocuksu heyecanla dolduğunu hissetti.   Kalbi neredeyse gıdığının altına kadar çıkmış ve sanki orada atıyordu.  İçi içine sığmıyordu.  Yarın sabah kahvaltıda bu yirmibeş adet zeytini bakalım babası nasıl pay edecekti bu defa?  Yedinci zeytin yine kendisinin mi olacaktı acaba?

Adil Karcı – 16.07.2015

(Ramazan Bayramı arefesi)

HOW TO WIN A NOBEL PRIZE

How to Win a Nobel Prize

 

Alicia Colon

By Alicia Colon

 

 

How to Win a Nobel Prize

In 2007, Al Gore won the prize based on his global warming book and film, ‘An Inconvenient Truth’ which he shared with the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) Why?-the committee explained “for their efforts to build up and disseminate greater knowledge about man-made climate change, and to lay the foundations for the measures that are needed to counteract such change”.

Sure he did, phony graphs and polar bear pictures will do that. Meanwhile, Gore introduced the sale of carbon credits so that rich people could keep on destroying the environment by paying for permission to do so. Kaching! Al Gore is now a billionaire. It has been alleged that Irena Sendler, credited with saving 2,500 Polish Jews from the Holocaust, was a candidate for the 2007 Nobel Peace Prize who lost out to Al Gore. Sendler, who died the following year would have been a Peace Prize winner in the highest Nobel tradition but she didn’t have the marketing team of Gore.

In 2009, Barack Hussein Obama won the Peace Prize after he was elected president basically because he was the first black American president. He had done nothing to earn this award but hey, he’s black and that was enough. Although the committee stated the reasoning as this: “for his extraordinary efforts to strengthen international diplomacy and cooperation between peoples.” What extraordinary efforts, other than running a devious campaign of lies and sealed records of his life? As for world peace I wonder if the innocent victims of his massive drone attack policy that substituted for genuine military strategy would agree with that statement.

The Nobel Peace Prize 1992 was awarded to Rigoberta Menchú Tum” an indigenous Guatemalan woman,” in recognition of her work for social justice and ethno-cultural reconciliation based on respect for the rights of indigenous peoples”. Sounds like she deserved this award only it took many years for details of her story to be found not quite truthful. Former militant Marxist turned right wing conservative David Horowitz has called her a militant Marxist and demanded the Nobel be taken from her. That’s not going to happen even if Horowitz’s investigation of Menchu Tum turns out to be correct.

The Norwegians are a lovely people, even though all I’ve learned about them is from that Netflix original comedy-Lilyhammer. But it seems to me that this predominantly Caucasoid nation is probably embarrassed by its white privilege and has surrendered to liberal fascism by enacting stringent gun control laws. This insane policy allowed for the murder of 77 unarmed victims, mostly youths at a camp in the island of Utoya. Mass murderer Anders Breivik also blew up Oslo’s government buildings earlier and could have been stopped before reaching Utoya had the police responded to the attack with tighter security and heeded an eyewitness report about Breivik. He had seen a man carrying a gun and dressed in uniform. He had even given them Breivik’s license plate number and the murderer was stuck in traffic on his way to Utoya. But no roadblocks were set up, no roads were closed. It was not even considered. All available manpower was deployed to the government quarter. The buildings themselves did not have armed security guards.

Europeans have a hard time recognizing that they may have sociopathic maniacs living amongst them. All gun violence is laid at the feet of Americans as if the WWII and the Holocaust never happened but if the gun carrying Americans didn’t step in to help, the war would have ended quite differently. Time for these elitists to grow up and admit bad things happen when evil is present.

Speaking of evil, recent court decisions have convinced many G0D-fearing Americans that the whole country (like Mexico) needs to be exorcised. This is nonsense. So the Supreme Court decides that same-sex marriage is constitutional. Actually it’s been around for centuries. Emperor Nero married two men and played their bride and we know what happened to the Roman Empire after that period of debauchery and corruption. New leadership put an end to that and so will our country survive with good moral leadership.

There is hope on the horizon as more and more skeptics debunk Gore’s hoax. At a conference on July 3 of Nobel Laureates, Norway’s 1973 Nobel physics laureate, Ivar Giaever, give a truth-telling “Emperor’s New Clothes” speech about the global warming hoax. The majority of the Nobel laureates who are real scientists refused to sign the alarmist global-warming letter. In his speech which will never be reported in the mainstream media, he said: To my surprise both “alarmist” and “deniers” (I guess that I’m quoted as a “denier”) measure the average temperature for the whole earth for a whole year to a fraction of a degree, and that the result is significant. Of course it’s not! How can you possibly measure the average temperature for the whole earth and for the whole year and come up with a fraction of a degree?”

I sincerely hope that our allies in Europe take the trouble to hand out their future awards to the truly deserving rather than to those whom the social media determines show real bravery.

But if either Caitlin Jenner or Supreme Court Justice Kennedy wins the next Nobel, I give up.

 

MAUNDER MINIMUM

Buzul çağı yaklaşıyor

Sonuncusu 300 yıl önce yaşanan “mini buzul çağı” önümüzdeki 15 yıl içinde yeniden dünyayı etkisi altına alacak

Bilim insanları tarafından yapılan araştırmalara göre, güneş gezegeninin faaliyetleri 2030-2040 yılları arasında ortalama yüzde 60′lık bir düşüş yaşayacak. Bu durum da dünyada mini buzul çağının yaşanmasına neden olacak. Independent gazetesinin haberine göre, daha önce 1645-1715 yılları arasında güneş patlamalarının en az görüldüğü dönemde, “Maunder Minimum” adı verilen mini buzul çağı dönemi yaşanmıştı.

Galler’de düzenlenen Ulusal Astronomi toplantısında Profesör Valentina Zharkova ve ekibi tarafından sunulan bulgulara göre, bilim insanları 1843 yılında güneşteki patlamaların her 10 ila 12 yılda farklı bir döngüye girdiğini ortaya koymuştu.

Yeni geliştirilen bir model sayesinde gök bilimciler, güneşte meydana gelecek döngüleri ve etkilerini öncesine göre çok daha doğru tahmin edebiliyor. Bu yeni manyetik dalgalanma modeline göre de, önümüzdeki iki güneş döngüsünde daha az güneş lekesi olacak.

Eldeki veriler, 2022’de meydan gelecek “Döngü 25” ve 2030’dan 2040’a kadar sürecek “Döngü 26” sırasında güneş aktivitesinde önemli ölçüde düşüş olacağını ve mini buzul çağına giriş yapacağımızı gösteriyor.

MOTION

Speed often provides clues to an object’s nature. For example, our planet travels at 18.5 miles (29.8 kilometers) per second. Interestingly, every solar system body must move at this same speed when it’s our distance from the Sun. Therefore, anything that collides with us, like Quadrantid meteoroids on January 4, zooms at this velocity, too.

But are they traveling alongside us like adjacent horses on a carousel, or meeting us head-on like in a game of chicken? Because comets and their debris can orbit in any direction, some do barely catch up to us from behind while others, like December’s Geminids, hit us nearly sideways, which makes them impact at around 22 miles (35 km) per second. August’s Perseid meteors slam into us head-on with a ferocious combined speed — theirs plus ours — of exactly twice our orbital velocity, 37 miles (59 km) per second. Suddenly, it makes sense that meteors are generally much faster after midnight. Those are the ones hitting us head-on as our part of Earth then faces forward in the direction we’re traveling.

Once in a Blue Moon, something hits us with a seemingly impossible speed. Then we know it must have been freshly whipped like a slingshot by an encounter with Jupiter, or else it’s an intruder from beyond the solar system. Cosmic rays are like that. They’re too fast to be from around here. But even within our galaxy, there’s some sort of speed limit. It’s probably 600 miles (1,000 km) per second — three-thousandths the speed of light. If anything were to go faster, it would escape the Milky Way.

That’s the cosmic speed limit within a couple of million light-years of here, except for a few recently discovered stars slung outward by a massive black hole. But we can access an even faster realm by observing other galaxies. The universe’s expansion means that for every million light-years of distance, galaxies rush away from us 14 miles a second faster. This is called the Hubble Flow, even though Edwin Hubble was a haughty control-freak who reportedly never flowed with anything. Just remember 14. Any galaxy 100 million light-years away whooshes at 14×100=1,400 miles per second. Simple. If you prefer kilometers, use 23.

Do the math, and galaxies 13.3 billion light-years away must apparently zoom away at about the speed of light — 186,282 miles (299,792 km) per second. Do they?

Absolutely. But how can anything go faster than light? It is here that we invoke our Einsteinian escape clause. We say the galaxies barely move. Rather, space itself is inflating. The galaxies just sit inertly like Scrabble players waiting for a vowel.

But how can space expand? Isn’t space simply nothingness? How can nothingness do anything?

Turns out, space is not nothing. There’s no such thing as nothing. (Meditate on that one, grasshopper.) Space has properties. Virtual particles pop in and out of it. An inconceivably powerful “vacuum energy” pervades its every nook and cranny. Space is no medium for sound, but it is a medium for quantum phenomena like tangled particle information, which makes the trip from Disney World to space’s farthest ZIP codes in exactly zero time. More germane to this article, space is also expanding wildly.

Back in our local sandbox, where we cannot blame squirmy space for the perceived motions of things, any increase in speed also boosts an object’s mass. Einstein insisted that a hurled baseball is a bit heavier than one sitting at home in a drawer. This is why we only compare objects when they’re all at rest in a lab. A quick brown fox is heavier than a lazy dog.

But a photon of light is a special case. You often hear that light weighs nothing. What physicists mean, however, is that photons have no “rest mass.” Like a habitual knee-shaker, a photon is never at rest. It can’t stop moving. Each photon’s high speed endows it with an “equivalent mass” that is nowhere near zero. That’s why bits of light can damage atoms and human genes. If they were truly massless, they wouldn’t harm a fly.

Moreover, all moving objects have “kinetic energy.” Make anything stop, and it suddenly releases this energy, as the dinosaurs noticed when a giant meteor slammed into their favorite Mexican beach. But when we discuss the kinetic energy of moving atoms, we call it heat.

The fact that everything is moving, spinning, or jiggling means stupendous energies are everywhere. And because the universe’s total energy never decreases in the slightest, it means the cosmos must exist forever. It surely also means it never had a true birth. (The Big Bang is merely the earliest event we know about or can date.) This strongly suggests that the universe is eternal.

Yes, on all levels, there’s much we can infer from the endless varied motions that pervade Earth and the heavens.

TERRY HANCOCK’S PILLARS OF CREATION

11700990_892626734117604_3207956756057491569_o
The Pillars Of Creation & Eagle Nebula
A star forming region within the Eagle Nebula (M16) some 7,000 light years from earth. The Pillars Of Creation (named after The Hubble Telescope’s famous capture in 1995) just to the right of centre in this image.

This collaboration by Retired Airforce Col. John Mansur of Florida who acquired the H-Alpha, SII and OIII data remotely from Siding Spring NSW Australia using a 27.5″ F6.6 Astrograph/FLI-PLO9000 with processing in Hubble Palette by Terry Hancock using CCDStack and CS5
Total Integration Time 75 minutes

Annotated Full size view can be seen here http://nova.astrometry.net/annotated_full/1154674 — in Fremont, Michigan.