|
Category: KONUK YAZARLAR
DR. ZAFER ÖNER’DEN “CÜMBÜR CEMAAT”

DR. ZAFER ONER’DEN “CÜMBUR CEMAAT”
Önce mağara ya da ağaç koğukları vardı herhalde. Büyük patlamadan ne kadar sonra bilmiyorum.
Adem baba ilk “olduğunda” hangisinde;mağarada mı yoksa ağaç kovuğunda mı barınmıştı onu da bilmiyorum.
Apaçık ve orta yerde olması daha akla yakın,ama
dedim ya bilmiyorum.
Sonra galiba ağaç dallarının araları da kullanıldı,barınak amacıyla.
Sonra sırayla ya da sırasız,
dallardan,ağaç kütüklerinden yapılan
sığınak amaçlı yerlerin,
sonra toprak evlerin,
sonra taş evlerin yapıldığını sanıyorum,
sonra betonarmeler,sonra çelik konstrüksiyonlarla yapılan evler,malikaneler,apartmanlar,
gökdelenler…
Sonuçta bir barınak.
Kuş kullandığında yuva,
Ayı kullandığında in,
Insan kullandığında ev denilen barınak çeşitleri…
Ama bir eve kuş girdiğinde meselâ,
oraya kuş yuvası denmiyor
ya da ayı girdiğinde de “in” denemediği gibi!
Ya da ben kral olsam ve muhteşem bir eve girsem mesela,
orasının saray olmayacağı gibi ya da
bir saraya girdiğimde de kral olamıyacağım gibi.
Birşey anlatmak istedim ama beceremedim galiba.
“Yani padişah mı sarayı yoksa saray mı Padişah’ı yaratır” cümlesini açmak istedim!
Olmadı.
Boşverin böyle kalsın.
Devlet erkanı kullandığında konak,köşk,valilik,kaymakamlık
herneyse…Nihayetinde bir barınak.
Hanlar,hamamlar,köşkler,şatolar,konutlar,ve ensonunda da saraylar,
saraylar dediysem simit Saray’ları değil…
Türkiye Cumhuriyet’inin Cumhurbaşkanı’nın ikamet ettiği yer.
Konut değil,köşk değil,malikâne değil,Amerika’daki BEYAZ EV ise bizdekine de YEŞİL EV diyebilirdik ama o da değil.
Ne peki?
SARAY !
Hiç yakışmadı hem de hiç!
Madem saray,o zaman yıkılsın Türkiye cumhuriyeti,kurulsun yeni Osmanlı devleti
ve de
eski Osmanlı’nın döllerinden biri,genetik mirasını sahiplenerek padişah olsun ve çıksın tahtına. Nasılsa nesilleri tükenmedi hâlâ…
Hatta hilafet de gelsin isterseniz,Bağdâdi veya halefi bırakırsa eğer…
Yeni Türkiye dense de,
madem ki saray dendi bu muhteşem,
Hülya’nın konutundan daha sönük konuta,
o halde hemen
giysin sarığını,kaftanını,çarığını,yaptırsın tuğrasını,
otursun padişah tahtına,genetik hakkını kullanarak…
Değiştirin,değiştirin lütfen ikisinden birini
Ya saray kalsın içinde padişahıyla
Ya da orası konut olsun
İçinde bizim Cumhurbaşkanımızla…
Eğer burası Türkiye Cumhuriyeti ise
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın mekanının adı saray olmasın.
Saray Cumhurbaşkanı’na değil padişaha yakışır.
Üstelik,ne padişahlığa ne de kırallığa uyacak kimse yok ki şu anda ülkemizde. Ancak
seceresi uygun olanlar var ve de hemen bitiverirler ve çıkarlar önünüze
“ben bilmem kaç göbekten,
son Osmanlı Padişah’ının torunuyum”diye…
Baksanıza neredeyse İstanbul’un yarısına sahip çıkmıyorlar mı hâlâ
burası benim büyük dedemin mülküydü diye !
Bir taraftan azınlık vakıfları diğer taraftan Osmanlı kırıntıları…
Sanki yağma Hasan’ın böreği!
Unuttum ordunun kaldığı,kapsadığı bir mekan vardır her ülkede,
bizim dilde “kışla” denir adına…
Yayılmıştır ülkenin en ücra köşesine!
Eğitim ordusunun mekanına da okul,lise veya üniversite denir.
Mektep ve medrese devri kapanmıştır,tıpkı saray çağı gibi
ve çağdaş düzenlemeler yapılmıştır.
Öğrenim birliği,kız erkek birlikteliği gibi daha neler neler…
Milletin kapsadığı alana da,bölünür mü bölünmez mi bilemem,
vatan denir,VATAN !
Vatan da içinde ailelerin oturduğu bütün barınaklardan oluşan,
çok büyük bir birleşikevdir aslında…
işte vatanı,bu büyük birleşikevi askerler korurlar,
düşmanlarından.
Bu vatan içinde de iki eski,miras saraydan ve çok miktardaki simit saraylarından başkasına tahammülüm yoktur!
Topkapı ve Dolmabahçe mütevazı ve gerçek saraylardır.
Bir de adalet sarayı vardır.
Adalet aslında insanın vicdanındadır. Herhangibir mekana da ihtiyacı yoktur.
Adına ister saray deyin ister başka birşey
vicdan yoksa adalet de olamaz…
Boşuna dememişler adalet mülkün temelidir diye.
Madem ki mülkün temelidir o halde mülkün her zerresinde hissedilmelidir.
Heryerde ve her zaman hazır ve nâzır olmalıdır. Tıpkı güvenlik güçleri gibi…
Adalet ve güvenlik.
Babam bana tam teçhizatlı,birbirine yapışık iki askerden oluşan,naylondan yapılmış bir oyuncak almıştı.
Hafif meyilli bir düzleme koyduğunuzda,yukardan aşağıya doğru kendi kendine yürürdü,yolun sonunda da,
ya sağa ya da sola devrilirdi.
Tıkır tıkır ses çıkarırdı yokuş aşağı yürürken.
Tıkır tıkır.
Tıkır tıkır ülkemizin temel özellikleriyle oynuyorlar,
Hepimizin gözleri önünde;adaletimizin,ordumuzun ve herbir bireyimizin.
Osmanlıca dersleri…
Kız erkek ayrımı.
Haremlik selamlık.
Mecburi din dersleri ve onun da sadece bir fraksiyonu
Vahabî mi yoksa başkası mı yoksa hepsi birden mi ?
Sonra Fıkıh mıkıh herneyse
Sonra hicrî yıla geçiş,sonra Arap harfleri,bitmez ki
Çünkü o kadar çok şey yaptı ki Atatürk.
Bu ülkeyi çağdaş medeniyetler düzeyine çıkarmak için,öylesine okudu,çalıştı,çabaladı ki…
Ama başladılar yavaş yavaş yıkmaya işte…
Fen ve matematik tepe takla. Kimin umrunda ki varsa yoksa uhrevî dünya…
Velhasıl bindik bir öfke,şiddet ve kinden oluşan alamet-i cühelaya
gidiyoruz yokuş aşağıya tıkır tıkır felakete…
Sarayıyla,okulyla,kışlasıyla,camisiyle.
Yani cümbür cemaat…
Hangi çılgın bu yıkıma dur diyebilecek acaba?
Allah encamımızı hayreylesin
Dr. Zafer Öner
ADİL KARCI’DAN “DOKTORUN TELESKOPU”
DOKTORUN TELESKOPU

Yetmişine merdiven dayamış, ama o merdivene çıkmamak için var güçleri ile direnmekte olan, biz kolej arkadaşları tarafından “Müneccim-i Ekber”lik payesine layık görülmüş bir arkadaşımız var. Doktor olan bu arkadaşımızın aslında müneccimlikle falan hiçbir alakası yoktur. Astronomi konusunda zır cahil olanlarımızı aydınlatabilmek amacı ile zaman zaman Ülker yıldız kümesinde yer alan “Yedi Kandilli Süreyya”ya “Yedi Kız Kardeşler” de denildiği gibi, çıplak gözle görülebilecek gezegenlerin nasıl net görülebileceği vesaire gibi bilgiler verir, ne olduğunu pek çözemediğimiz siyah zemin üzerine rengarenk pırıltılar serpiştirilmiş gökyüzü fotoğrafları gönderir, “Galaksi”yi bir telefon modeline verilen isimden öte bilmeyen bizlere “Andromeda”nın, Orion’un ne olduklarını açıklamaya çalışır durur. Kısacası, kehanette filan bulunmaz ama yine de bazı “mülevves” arkadaşlarımız tarafından biteviye “Müneccim-i Ekber” tabiri ile iğnelenir.

Rivayet olunur ki bu arkadaşımızın gökyüzünü inceleme merakı “Asuman” nedeni ile başlamıştır. Asuman??? Arkadaşımızın onbeş yaşında olduğu yıl, İzmir’den gelip yüz adım kadar uzaklıktaki bir eve kiracı olarak yerleşen komşunun, kendisinden birkaç yaş büyük olan kızlarının adıdır Asuman. O devirde evler bahçeli olduğundan ve arada başka ev de bulunmadığından, arkadaşımın karşı pencerede arz-ı endam eyleyen bu sarışın dilberi fark etmesi uzun sürmez. Asuman ailenin tek çocuğudur. Bu genç kızın en büyük merakı ise, ana-babasının kendisini evde bırakıp sinemaya, gezmeye, komşu ziyaretine filan gittiği gecelerde, annesinin elbiseleri ile kendi kendine defile düzenleyerek vakit geçirmesidir. Her neden ise, odasının pencere perdelerini de hep açık unutarak(!) yapar bu defileleri. Kızın bu hatası(!) arkadaşımız tarafından da fark edilir edilmesine de “Hey, kapat şu perdelerini, göz zevkimi bozuyorsun! ” diye bağıracak hali yok ya! Üstelik, bu defileleri izlemesi zamanla alışkanlık haline de gelir o zamanki kolej talebesi müstakbel hekimimizin. Gelir gelmesine de, o zamanlar Tarsus’ta nadir rastlanan bir ten rengine sahip o cins-i lâtifi yüz adım öteden izlemek tatmin etmez olur onu. Zira, hayaller de kurulmaya başlanmıştır artık. Farz-ı mahal, ertesi gün Asuman ile yolda karşılaşmıştır.
“Bi dakka bakar mısınız hanımefendi?” der.
“Buyurun ne istediniz? Tanışıyor muyuz?”
“Ben şu karşıdaki evde oturan komşunuzum. Asiviral’iniz var mı?
“Asiviral mi? O da ne ki?
“Dudaklarınız için uçuk ilacı!”
“Ne alaka?”
“Az önce ‘Ne istediniz?’ diye sordunuz ya… Ne istediğimi söylersem uçuk ilacına ihtiyacınız olabilir diye yani…”
(ANKARA’DA PARASIZ KALINCA : KIZILAY’DA ASTRONOMI)
Yok, yok olmadı. Böyle bir cıvık espri belki de çok güzel sonlanacak olan bir aşk romanını başlamadan bitirir. O halde en iyisi muhavereye şöyle başlamalı
“Tesadüfen sizi elbise denerken gördüm. Diğer renkleri de güzel taşıyorsunuz ama turkuaz rengi size çok yakışıyor, güzelliğinize güzellik katıyor!”
“Ay gerçekten mi? Teşekkür ederim! Ama nasıl görebildiniz ki?”
Neymiş? Demek ki daha yakından görmek gerekiyormuş! E, nasıl becerecek bu işi? Her defile gecesi kızın penceresinin önüne demir atmak suretiyle değil herhalde. Neyse, aradığı çare önüne çıkıverir bir gün. Kalem almak için uğradığı Seher Kırtasiye’nin sahibi beysbol sopası boyutlarında beyaz bir teleskop getirtmiş, vitrine koydurmuştur. (Bakın, Tarsus’ta okuyup da “Seher Kırtasiye ve Selçuk Togo Abi’yi tanımıyorum” demeyin, sizi bu ülkeden sürerler haa..!) Her ne kadar asumanı izlemeye yetersiz olsa da, Asuman’ı izlemeye yeterli olabilecek olan bu teleskop arkadaşımızın sahip olmak istediği tek nesne haline dönüşüverir o anda. Öyle ki, kalem almak için girdiği dükkandan kalem yerine raptiye alır ve sınava ödünç kalemle girmek zorunda kalır! Ama olsun, teleskopun fiyatını öğrenmiştir ya! Fakat önemli bir mesele çıkmıştır karşısına şimdi; o teleskopu almak için bir yıllık harçlığı bile kafi gelmemektedir! Neyse, günlerden bir gün cesaret edip Selçuk Abi ile pazarlığa oturur ve ilk taksitini hemen ödemek suretiyle yirmi ay taksitle aldığı o teleskopu götürür odasının “defile penceresi”ne kurar. (Bu günlerde yüzlerce aya kadar uzatılan taksitli alışveriş sisteminin ülkemizde bu olaydan sonra başladığına inanılmaktadır).

Neyse, zor da olsa akşam olur nihayet. Ama gel gör ki o gece defile yoktur! Yine de müceddet aletinin ucunu perde aralığından çıkartıp Asuman’ın odasını hedefler. Teleskop umduğundan daha güçlüdür, öyle ki, kızın masasının üzerindeki pelüş kediciğin bıyıklarını bile saymak mümkündür artık. Sevincinden yüreği çiftetelli oynamaya başlar. Artık Asuman’ın defilesini yakından izleyebilecektir ve bir gün karşılaşırsa ona neyin yakışıp neyin yakışmadığı konusunda ahkam kesebilecektir. Belki bu sayede ünlü bir modacı bile olacaktır gelecekte. Niçin olmasındır yani?
Defile ancak üç gün sonra, yani gelen ilk Cumartesinin gecesi başlayabilmiştir. Tabii ki kızın perdeleri her zamanki gibi sonuna kadar açıktır, da, arkadaşımız (uzayıp kısalan aletinin fark edilmemesi için) kendi perdesini biraz kapatmıştır. (Lan ne zevzeksiniz be? Yahu şimdilerde ilkel sayılan o aletin iç içe giren boğumlarını ileri geri iterek, yani “teleskopun boyunu” uzatıp kısaltarak, net görünüm sağlamak gerekirdi o zamanlar. Ne fesat adamlarsınız be? “Alet” dediysek)
Kız önce sarı bir elbise ile görünür pencere önünde. Göğsündeki küçük lale figürü bile seçilebilmektedir artık. Ne de yakışmıştır haspaya! Bizimkinin “Lan Asuman da amma asumanmış (ASUMAN = GÖKYÜZÜ) yani haaa…” diye içi cızlarken kız, bir başkası ile değiştirebilmek için, üzerindeki elbisenin omuz askılarını aniden aşağı indirmez mi?
Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var?
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var?

(MÜNECCİM’DEN TELESKOP DERSİ)
Her ne kadar anadan üryan olarak tezahür etmemiş olsa da, kızın iç çamaşırlı hali arkadaşımızın içini gıcıklamaya yetmiştir. Artık renge, desene, elbise şekline filan boş vermiştir moda uzmanımız. Varsa yoksa elbise değiştirme sahneleridir seyredilmesi elzem olan!
Eee, bizimkisi Türk filmi ya… Oda kapısının dışında ayak sesleri duyan arkadaşım, daha ilk işinde “Cürmü meşhut” yakalanmamak için, aletinin ucunu hemen aşağıdaki Asuman’dan yukarıdaki asumana çevirip “Gök yüzündeee yalnız gezeeen yıldızlaaarrr….” diye bir şarkı ünneme başlar ve güya yıldızları temaşa eder.
Çat kapı pederi içeridedir.
“Ne o, sesin sedan çıkmadı bu akşam? Ne halt etmektesin?”
Arkadaşım nutku tutuk bir vaziyette, omuzlar yukarıda boyun içeri kaçık bir pozisyonda, masum masum, bir eliyle teleskopu diğer eliyle gök yüzünü işaret eder.
“Yıldızlar sesten ürker diye mi korkuyorsun? Konuşsana oğlum!” diye gürler babası,
“hem sen bunu nereden buldun, söyle bakalım?”
“Taksit… harçlık… astronomi dersi… Selçuk Abi…kem… küm….”
“Peki bu cihaz bulutların ötesini de gösteriyor mu?”
“Yoo…”
“Ulan o zaman bu bulutlu havada hangi yıldıza bakıyorsun sen?”
Havanın açık mı kapalı mı olduğunun farkında bile olmayan, aklı sadece teleskop aletine temerküz etmiş olan hazırcevap arkadaşım:
“Zaten ben de bulutların açılmasını bekliyordum.” der ama zılgıtı da yer:
“Allahıma saabiriiiynnn… Biz ‘izan’ dedik, bu oğlan ‘uzan’ anlamış meğer!
Boy uzamış da, akıl Allah bilir nerede?”
O anda kız defileyi bitirip odasının ışığını söndürmüştür ve, zamanlama tesadüfen denk düştüğünden, baba Asuman’ı fark edememiş, bizim esas oğlan da böylece yırtmıştır “dikizci” damgasını yemekten. Amma velakin, biraz sonra bulutlar gerçekten açılmaz mı? Ucu gök yüzüne dikili duran teleskoptan son bir defa bakan arkadaşım da ay dedeyi ilk defa o gece yakından görmez mi?
(MİCHİGAN’DA AYDEDE)
Gözümüzün hep yükseklerde olmasını dileyen bu arkadaşımız, bu olaydan sonra artık gerçekten ulvi hislerle, o meçhul ve gizemli aleme dalmış gitmiştir. Üstelik Asuman’ı seyrederken, o gece baba korkusu ile ön ucunu alelacele yukarıdaki asumana çevirmiş olduğu o “emektar alet”inin de bu güne kadar hiç yere bakmadığı sanılmaktadır.

MİCHİGAN’DA ORİON YILDIZ KÜMESİ VE TELESKOP KEDİSİ
Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-u mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var ?
(Karacaoğlan)
Adil Karcı – 05 Aralık 2014
MICHIGAN’DAN NGC 4565 ; İĞNE GÖKADASI
(“NEEDLE GALAXY”) KIRK MİLYON IŞIK YILI UZAKLIKTAN GÖRÜNTÜLEYEN JEFF TRUSH
DR.NEDİM ÇAKAN’DAN “DELİRTEN PARAZİTLER”
Önce sübjektif bir düşüncemi yazayım. Bir endokrinolog olarak birçok “psikiyatrik” hastalığın ileride biyokimyasal bozukluklar olarak açıklanacağını ve tedavilerinin bazı imün veya endokrin sistem kontrol edici ilaçlarla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu yazı dizisinde hayvanlarda ya da insanlarda delilik olarak adlandırılabilecek davranışların nedenlerinin parazit ya da enfeksiyon olabileceğini göreceğiz. Bu örnekler bilim kurgu gibi gelse de doğada gerçekten gözlenmiş olaylar. İsteyenler için kaynaklar aşağıda, yazının sonlarında. Bu yazi bes kisa yazidan olusan parazitler dizisinin ilki.
1. ÖRNEK: KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT
D. Dendriticum parazitik bir yassı solucan. Aşağıdaki fotoya bakınız.
dicrocoelium-dendriticum (sekil)
Parazitlerin kendileri de başka parazitler tarafından enfekte edilebilir. (Örneğin bakteriler içlerine giren virüslerin genetik yapısına göre nitelik değiştirebilirler.)
Parazitler sıtma oluşturan plasmodium falciparum gibi tek hücreli protozoalardan veya yuvarlak, yassı, ya da şerit şeklinde sınıflandırılan helmintlerden (solucanlar) oluşmakta.
D. Dendriticum bu parazitlerin yassı olanlarından ve evrim sonucu inek gibi geviş getiren hayvanların karaciğerinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Parazitlerin neden olduğunu bilmediğimiz nedenden dolayı çoğalmaları için bazen birçok aşamadan ve konaktan geçmeleri gerekiyor. Aşağıda DD’nin D harfi şeklindeki yumurtasının mikroskoptaki görünüşü var.
DD-yumurtasi (sekil)

Solucanın ineğin karaciğerinden safra sistemi ile barsaklara geçen yumurtaları hayvanın dışkısıyla etrafa saçılıyor. (Doğada niye diye sormayacaksın) İnek, öküz dışkısıyla beslenen salyangozlar bu yumurtaları da alıyorlar. Salyangozlar ağır ağır yollarına devam ederken yumurtalar değişim geçiriyor. İki oosit evresini geçip, serkarya (cercaria) haline geliyorlar. Serkarya halindeki parazitler, salyangozun solunum sistemine geçip salyangozun hareketini kolaylaştıran sümük yumaklarının içine giriyorlar. Salyangoz hareket ederken sümüklerini ayaklarının altına yayıyor ve böylece serkaryalar tekrar toprağa dönüyor.
Salyangoz
Yine nedendir diye sormayın (bana göre karıncaları çeken bir kimyasal madde var olmalı) karıncalar bu sümükleri yiyor ve solucanın serkaryaları tarafından enfekte oluyorlar. Genelde gerek salyangoz gerekse karıncalar çimlerin diplerinde inekler tarafından ezilmeden ve yenmeden dolaşıyorlar.
Karınca
İşte burada olağan dışı birsey oluyor: Salyangozun sümüğünü yiyen karıncalara geçen serkaryaların çoğunluğu karıncaların karınlarının altında kist halinde duruyor. Birkaç serkarya ise metaserkarya haline geçip ezofaguz (yutma borusu) altındaki karıncaların nöronal ganglionlarına geçip karıncanın davranışını kontrol altına alıyor. Normalde ineklerden kaçan karıncalara bir şeyler oluyor. Normalde sağlıklı karıncalar güneş batıp hava soğumaya başlayınca yuvalarına dönmeye başlıyor. Metaserkaryanın kontrolündeki karıncalar ise gidip çimlerin en taze ve yeşillerinin üstünde çimleri ısırıp sabaha dek bekliyorlar. Eğer inekler gelip çimleri ve onları da yemezse sabah havanın ısınmasıyla normal yaşamlarına dönüyorlar. Taa ki akşama dek.
Solucanın metaserkarya halinde iken karıncayı birtakım biyokimyasal maddelerle etkileyip karıncanın davranışını özellikle de ineklerin çimleri en çok yedikleri akşam güneş battıktan ve sabah güneş doğmadan önce bu davranışlara sürüklemesi olağanüstü. Yeşil çimenlerle birlikte karıncaların da yenmesiyle solucan ineklerin sindirim sistemine ve oradan karaciğerine geçerek yaşam evresini tamamlıyor ve erişkin yaşamına devam ediyor. Döngü nasıl sağlanmış bakalım:
ne yaptigini bilmeyen karinca
kendi halinde bir salyangoz
D seklindeki DD yumurtasi
Karaciger’de hastalik yapan bir yassi solucanin yasam döngüsü
İkinci örnek:
2. ÖRNEK: WASP ve TAHTAKURUSU’NU “DELİRTEN” PARAZİTLER
Enfeksiyona bağlı “delilik”
Çoğumuz evrim ve genetik öğelerin nasıl çoğalacağımızı, üreyeceğimizi belirlediğini düşünüyoruz. Eşlerimizi nasıl ve neden seçiyoruz? Bu çok ayrıntılı bir konu, ancak bazı hayvanlar için üreme davranışları kendi seçimlerine ya da genetiğe veya evrime bağlı değil. Bu canlılar içlerindeki parazitlerin etkisi altındalar.
Bu konuya örnek canlılardan Wasp’lari anlatacağım. Wasp denince Hymenoptera Hypocrita olarak bilinen canlılar demek istiyorum, çünkü bazılarımızın WASP denince akıllarına White Anglo-Saxon Protestant kelimelerinin kısaltması gelebilmektedir. :) Birçok canlılar ve tabii biz insanlar için wasp denince önce akla iğnesi gelir:
Wasp İğnesi (Sekil 1)

ve kendisi: (Sekil 2)

Wasp arı ile karınca arasında ama ikisi de olmayan bir canlı. Wasp’ların önemli bir ozellikleri yumurtalarını başka böceklerin içlerine bırakmaları. Büyüyen yeni wasplar, içinde büyüdükleri böcekleri içerden yiyip sonunda onları patlatarak ortaya çıkıyorlar. Sanırım WASP kısaltması ile wasplara çağrıştırma yapılmak istenmiş olmalı. Her neyse…
Hemen hemen her böceğin ve özellikle tarımcılıkla uğraşanları ilgilendiren şekilde sebzelere meyvalara zararlı böcekleri kullanan, onlara has wasplar var. Bu şekilde zararlı böceklere zarar veren canlıların varlığı insanlar açısından doğaya zarar vermeden bu ekolojik dengeyi acaba kullanabilirmiyiz düşüncesine yol açmış. Sonucta yüzbinlerce çesit wasplar yaygın olarak zararlı böceklere karşı “pest kontrol” olarak kullanılıyor.
Entomologistler (böcekleri inceleyen zoologistler) Wasp ve tahta kurusu üzerinde incelemeler yaparken bazılarının parthenogenetik olarak (nonsexual olarak yumurtadan üreme) ürediklerini ve erkeklere ihtiyaç duymadıklarını gözlemişler. Bu değerli entomologistler; tabii ki “evrim” sonucu bunların geliştiğini düşündüklerinden ve “bakalım evrim ne eyler, ne eylerse güzel eyler” diyerekten zevk dışında henüz anlayamadığımız bir takım biyolojik üstünlük kazanmış olabileceklerini ileri sürmeye başlamışlar.
(Burada kısa bir giriş yapayım; Evrim mekanizmasını sanki “Intelligent Design” ya da benim uydurduğum gibi “Evrim Amca” gibi akıllı bir mekanizma gibi göstermek isteyenler var. Evrim Türkçede güzel bir isim ve sanırım daha çok bayanlara verilen bir isim. Bu kimseler arsında iyi veya kötü evrim sonucu oluşan canlıların ya da bu canlıların organlarının en mükemmel olduğunu ya da illa mükemmele doğru bir gelişme olacağını söyleyenler var. Bunların aşırıya kaçan bir kısmı “Eugenetics” gibi işlerle uğraşmış, bazıları evolutional pshyciatry ile uğraşıyor. Ben evrimin düşünen en iyiyi yapmaya çalışan bir “entity” bir varlık olduğuna inanmıyorum. Tersine, böyle düşünenlerin büyük bir sapma içinde olduğunu düşünüyorum.)
Ve tahta kurusu: (Sekil 3)
Tahtakurusu
Sonradan anlaşılmış ki bu bir evrim sonucu kazanılmış üstünlük değil, bir enfeksiyon hastalığı. Bu hastalığın etmeni de Wolbachia pipientis. Bu bakteri zorunlu bir hücre içi parazit ve birçok böcek türünün yumurtalık ve testislerine yerleşiyor.
5 milyon kadar olduğu düşünülen böcek türlerinin yüzde 16’sı Wolbachia bakterilerinin bir çeşidi ile enfekte olmuş halde. Bizim genomlardaki HERV’ler gibi vertikal bulaşma oluyor yani anneden çocuğa geçiyor. Üreme sonucu olan erkek miktarını bu bakteriler çeşitli yollardan düzenliyor.
Wolbachia hormonların üretimini ve fonksiyonlarını etkileyerek enfekte edilmiş erkek tahta kurusunu dişi tahtakurusu haline çeviriyor.
Diğer bazı böceklerde sitoplazmik uyuşmazlık yaratarak erkeklerle dişilerin birleşmesine engel oluyor.
Wasp ve Tahtakurusu’nu etkileyen etmene bakalım: (elektron mikroskobu ile çekilmiş)
Wolbachia (Sekil 4)

Bazı wasp türlerinde ise erkeklerin tamamını ortadan kaldırmış. Bu tür wasp’lar ancak parthenogenesis ile çoğalabiliyor. (Evrim de geriye gidiş? Tabii ki değil!)
Wolbachia gibi en az beş bakteri türü daha bulunmuş. Bu bakteriler erkek neslini ortadan yok ederek dişilerin üreme sistemlerinden enfeksiyon geçişini hızlandırıyorlar.
Bu örneklerden çıkarılacak çok dersler var sanırım.
Bir wasp arisi ve wasp arisinin ignesi bir tahtakurusu ve enfeksiyon ajani wolbachia .
Daha fazla okumak isteyenler için: Travis J. Undesirable sex partner: Bacteria manipulate reproduction of insects and other species. Science News 1996;150:228.
[Yazilarimi , notlarimi paylasmak isterseniz yazilarimin tum haklarinin bana ait oldugunu hatirlatmak isterim. genellikle yazilarimin altinda kaynaklar veriyorum. Umarim benim yazarken aldigim keyfi siz de okurken alirsiniz. Nedim Çakan]
3. ÖRNEK: FARELERİ KİM DELİRTİYOR?
Protozoan delilik:
Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.
Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca bir sıçanın onları yemesini beklerler.
Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür. Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction” ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor..
sicanin beynindeki toxoplasma kistleri
farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor.

Ve dongu tamamlanmis oluyor.
Toxo, fare, insan, parazit donguleri
4. ÖRNEK
BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?
Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).
Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))
Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.
Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.
Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.
Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?
Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra, bu konudaki çalışmalar artmıştı.
Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :
http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html
Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.
Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.
Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.
Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:
Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))
Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)
Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.
Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:
1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.
2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.
3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.
Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:
http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/
Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari
Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?
Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.
Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.
Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir tablo, kısa süre sonra ise “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.
Ayçiçekleri Van Gogh
Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

BPD, nedeni bilinmeyen bir akıl hastalığı. Tüm bu kendini depresif veya manik hissetmenin bilincimizde olduğunu düşünüyoruz. Ama belki de van Gogh ve birçok PMD’linin hastalık nedeni bir enfeksiyondur. Van Gogh örneginden yola çikan birçok yazar bazi akil hastaliklarinin veya ruhsal bozukluklarin cesitli enfeksiyonlardan olup olamayacagini arastirmaya baslamislar.
Diger canlilara bakan arastirmacilar; fareler, treeshrews adlı memeliler ve maymunlarda Borna hastalığı virüsünün insanlardaki BPD’ye benzer hareketler yapmalarına yol açıyor. Bu virüs ile enfekte olan hayvanlar belirli manyaklık dönemleri sonrası bariz depresyon gösteriyorlar. (Daha az seksle ilgili, daha anksiyete gösteren, yemeden kesilmiş ve insanlardaki gibi tuza düşkün oluyorlar.)
Borna hastalığı virüsü ile insanlar da enfekte olabiliyor. Bu virüslerle enfekte olmuş insanlarda daha çok depresyon BPD ve şizofreni olduğuna dair yayınlar var. vanGogh’un BPD’si acaba enfeksiyona bağlı bir hastalık mıydı?
Obsessive-Compulsive Disorder (OCD) hastalığı olanlar bazı düşüncelere ve davranışlara direnemiyorlar. Bu düşünceler örneğin sürekli el yıkama, fobiler, tekrarlayıcı hareketler tarzında kendini gösteriyor. Örneğin acaba kapıyı kilitledim mi , evde ocağı açık bıraktım mı gibi düşünceler. Uzmanlar bunların bir tür davranış bozukluğu ve mental bozukluk olduğunu söylüyor.

Biliyorum arkadaşım Sevgili Emine’nin (Prof Dr Emine Öztürk Kılıç) bu konuda çalışmaları, yayınları da var. (Streptokok enfeksiyonlarinin Obsesif Kompulsif davranis bozuklugu yaptigina dair calismalar).
Epey bir zamandır OCD gelişmesinden belli bir zaman önce çocukların streptokok hastalığı geçirdikleri gösterilmeye başlandı. Yani kızıl hastalığı romatizmal ateş, glomerulonefrit gibi böbrek hastalığı yanına bir de OCD eklendi.
Basite indirgenmiş açıklaması bu tür hastalıklarda bağışıklık sistemi bu zararlı bakterileri temizledikten sonra onlara benzeyen dokulara da saldırıyor ve böbrek, kalp, eklemler derken beyin de bu zedelenmeden payını alıyor. Böylece OCD denilen “delilik” bir gecede ortaya çıkıyor. Hastalığı tedavi eden antibiyotikler OCD belirtilerini de azaltıyor diye okudum.
Bu şekilde çeşitli enfeksiyonların veya parazitlerin nasıl mental bozukluklar, hastalıklar yarattığını paylaşmış oldum. İlginizi çektiysem sevinirim. PROF. DR. NEDİM ÇAKAN
AYRICA “KARINCANIN İNTİHARI” İÇİN TIKLAYINIZ https://timursumer.com/?p=1306
ADİL KARCI’DAN “KÜÇÜK ADAM”
Arkadaşım Adil’den Hyperthymesia
KÜÇÜK ADAM
Yazıhanemin bulunduğu iş hanının tek çaycısı Şehmuz açık duran kapımı tıklattı, kapının eşiğinde durup büronun içinde bir şey arıyormuşçasına gözlerini gezdirdi ve:
– Kusura bakma abi, Küçük Adam hala burada mı diye bakmıştım da… dedi.
İşletmeci olarak mezun olup askerlik görevimi tamamladıktan sonra bir müddet İncirlik Hava Üssünde Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışmış, ama idealimdeki iş olan ihracatçılığı yapmak amacı ile İncirlik’teki işimden ayrılıp Adana’nın o zamanlar tek büyük postanesi olan Merkez Postanenin (ki artık en büyük olmasa da hala Büyük Postane olarak bilinir) bitişiğindeki altı katlı bir iş hanında büro kiralayarak iş hayatına atılmıştım. Her katta tek odalı beş küçük bürosu olan bu iş hanının benim bulunduğum üçüncü katında iki muhasebeci, bir telefon tesisatçısı, bir müteahhit ve bir de ben vardım. İçeride olalım veya olmayalım, iş hanının açık olduğu saatlerde işyeri kapılarımız hep açık bırakılır, o an hangimiz yazıhanemizde isek, dışarıda olan komşumuzun sekreterliğini yapar, telefonlarına bakar, gelenine gidenine göz kulak olurduk. Bu nedenle sekreter ya da yardımcı çalıştırma ihtiyacımız pek yoktu. Muhasebecilerin yanında çalışan biri kız biri erkek iki genç de hepimizin dışarıdaki götür-getir türü işlerimize koşarlardı. Çevredeki lokanta ve kebapçılardan getirttiğimiz öğlen yemeklerini genellikle birimizin yazıhanesinde toplanıp birlikte yerdik ve sohbet faslından sonra işlerimizin başına dönerdik.
Yakın arkadaşlıktan öte, bir de birbirimizin kardeşi, abisi olmuştuk. Neden mi? Çünkü postanenin telefon santralında çalışan bütün kızlar hepimizin ortak kız kardeşlerimizdi de ondan! Yüzlerini görmediğimiz onlarca kız kardeşlerimiz, ablalarımız vardı! O yıllarda şehirlerarası telefon görüşmesi yapmak için önce “03” ü arayıp görüşmek istediğiniz telefon numarasını yazdırmanız ve bağlantı kurulana kadar da sabırla beklemeniz gerekirdi. Bağlantıda gecikme olunca, durum sorgulaması için, arayacağınız numara “06” idi. Görüşmeyi bir an önce yapabilmek için:

– Şennur bacım yaa, dört saattir bekliyorum, ne olur şunu bağlayın artık yaaa…
– Raziye ablacım, sabahtan beri bekliyorum, sıram gelmedi mi artık be? şeklinde, bağlantı sağlanana kadar on-onbeş defa santralı aramak gerekebilirdi. Yüzünü hiç görmediğimiz santral memurelerinin hepsini seslerinden tanır olmuştuk. Daha kız “alo” der demez:
– Merhaba Hülya bacım, bi daha baksana şu bizim sıraya, demin üçüncüydüm ama bir saattir hala sıram gelmedi.
Onlarca santral memuresinin çalıştığı salon postanenin en üst katındaydı. Santralın pencereleri tavana yakın olarak yüksekte yapılmamış olsa, bizim pencerelerimizden o bacılarımızı rahatlıkla görebilirdik, seslensek sesimizi duyurabilirdik. Mesafe olarak onlara o kadar yakındık aslında.

Postanenin zemin katında, hemen girişin sağında posta kutuları bölümü vardı. “Postanenin bitişiğinde işyeri olan insanların posta kutusuna neden ihtiyacı olabilir ki?” diye düşünebilirsiniz. Posta kutusu sahibi olan firmalara daha fazla itibar edildiğine inanarak, ve biraz da havamız olsun diye, her birimiz birer posta kutusu kiralamıştık. Küçük küçük posta kutularının üst üste sıralanması ile oluşan bir duvar düşünün. İşte ana kapıdan girince sağda posta kutusundan oluşan öyle bir duvar vardı. Dışa bakan tarafta kutuların kilitli kapakları vardı ama görevliler gelen zarfları kolaylıkla yerleştirebilsinler diye iç yönde hepsinin arka tarafları açıktı. Bu posta kutularından oluşan duvarın orta yerinde, göğüs hizasında, küçük bir pencere deliği bırakılmıştı. Zira, gelen zarflar veya koliler posta kutusuna sığmayacak kadar büyük ise, posta kutunuza bırakılan bir not ile bunu öğrenir, bu pencereden içeriye seslenir, görevliye ihbar kağıdını verip gönderinizi pencereden teslim alırdınız. Posta kutusu servisinde iki kişi çalışırdı. Pencereye eğildiğinizde bu çalışanlardan bir tanesinin sadece belden aşağısını görebilmenize rağmen diğerinin tüm bedenini görebilirdiniz! Minyatür bir adamcıktı o ikincisi. Zannettiğiniz gibi başı, eli, kolu, bacakları birbiri ile orantısız bir cüce filan değildi bu şahıs, basbayağı boyutları küçültülmüş normal, yakışıklı, bir adamdı. Boylu poslu değildi ama çok bakımlıydı ve karizmatikti. Her zaman takım elbise giyer, açık mavi veya beyaz renkli gömleği jilet gibi ütülü olurdu ve kravatsız da gezmezdi. Yandan ayırarak taradığı dalgalı siyah saçları zeytin yağı sürülmüş gibi pırıl pırıl parlardı. Çocuk zannetmesinler diye olsa gerek, göze hoş görünen bir de bıyık bırakmıştı. Yaşını pek göstermiyordu ama dikkatlice bakıldığında kırkı aşmış olduğunu anlamak zor değildi
Her zaman gülümseyerek bakan bu sevimli adamın adını “Küçük Adam” koymuştuk.
Kendi görevi olmasa da, posta kutularımızı uzunca bir süre açmayı ihmal etmemiz sonucu biriken mektuplarımızı kutulardan çıkartır, öğlen paydosunda bize getirir, yazıhanelerimize dağıtırdı. Yemek davetimizi her zaman kibarca geri çevirir, ara sıra bizimle bir çay içerdi. Çok iyi bir dinleyici idi. Gerekemedikçe sohbeti bölmez, boş laf etmezdi. Birkaç gün yanımıza uğramayacak olsa kendisini merak eder, birisini postaneye gönderir baktırırdık ne oldu diye. Kısacası alışmıştık ona. On yaşındaki bir çocuğunki kadar olan boyu ile alay etmek aklımızdan bile geçmezdi. Üstelik, kazara ağzımızdan kaçıracağımız bir sözcükten dolayı incinmesin diye de onun yanında konuşurken kelimelerimizi dikkatli seçerdik. “Siz”li “biz”li ve saygılı konuşmalarımızdan kendisi de çok hoşnut olmalıydı ki, hiçbirimize mektup gelmemiş olsa bile zaman zaman uğrar, hatırımızı sorar, en müsait olanımızın odasında çay ikramımızı kabul ederdi.
İşte Şehmuz’un kendisini sorduğu gün benim odama gelmiş, masamın önündeki misafir koltuğunda oturmuş, fotoğrafçılık ile ilgili konuşmamı can kulağı ile dinliyordu. Şehmuz’un kapıdan bakıp onu görmesi mümkün değildi, zira Küçük Adam kapıya arkası dönük oturuyordu ve yüksek arkalıklı döner koltuğun içerisinde kaybolmuştu. “Sus, kendisi burada, daha fazla konuşma” işmarı olarak kaş göz oynattıysam da Şehmuz durumu çakmadı ve:
– Küçük Adam’a bir şey soracaktım. Az önce çay getirdiğimde buradaydı, çabuk gitmiş demek. Neyse, birazdan yanına uğrar orada sorarım, diye sürdürdü konuşmasını.
Küçük Adam oturduğu döner koltuğu kapıdan tarafa çevirdi ve Şehmuz’a içtenlikle gülümseyerek:
– Buradayım Şehmuz Bey, sor ne soracaksan. Afallayan Şehmuz:
– Abi sen burada mıydın? Kusura bakma ya, yani öyle demek istemediydim.
– Neydi soracağın, onu söyle.
– Benim olmayan bir posta kutusu numarasını adres olarak yazsam, mektup bana ulaşır mı diyecektim.
– Tabii ulaşır. Kutuyu kim açarsa mektubunu alır, sana verir. Seni tanıyorsa tabii.
– Sağol abi. Yaa, bak kusura bakma ağzımdan kaçtıydı demin…, diye lafı geveliyerek kıpkırmızı olan yüzünü yere eğip gitti.
Küçük Adam yüzünden hiç silinmeyen sıcak gülümsemesi ile bana döndü:
– Çoktan alıştım bunlara Adil Bey, beni hiç rahatsız etmiyor artık. Zira gerçek bu. Boydan nasip alamamışım işte. Gerçeği söyleyene de kızılmaz ki! Bana “Selvi Boylu” deseydi, bak o zaman bozulurdum.
Küçük Adamın bizim iş hanına bundan sonraki gelişi bir veda ziyaretiydi. Kattaki bütün yazıhanelere uğramış vedalaşmış ve en son benim büroma gelmişti. Ankara’ya nakledilebilmek için yaptığı atama başvurusunun kabul edildiğini söyledi. Beraber yaşadığı dul annesini alıp gidecek ve başka bir şehirden Ankara’ya tayin edilmiş olan öğretmen kız kardeşi ile hep beraber orada yaşayacaklarmış bundan böyle. Üç kişiden oluşan ailesinin artık hep bir arada olacağı için mutluydu ama alıştığı ve çevre edindiği bu şehirden ayrılmak da ruhunda bir burukluk yaratmıştı belli ki. Her zamanki gülümsemesinde bir hüznün varlığı hissediliyordu ilk defa. Hani “dokunsan ağlayacak” derler ya, işte aynen öyle. Tekrar Adana’ya yolu düşerse mutlaka bizi ziyaret edeceğine söz vererek ayağa kalktı, tam kapıdan çıkıyordu ki beni görmeye gelen müzisyen arkadaşım Erdoğan ile karşılaştılar. Meğer tanışıyorlarmış. Birisi yukarıdan aşağıya, diğeri aşağıdan yukarıya doğru birbirine bakarak kapı eşiğinde sohbet ettiler bir müddet, sonra Küçük Adam asansöre doğru yürüdü, gitti.
– Ne arıyor bu Gıllik Şef senin burada? diye sordu Erdoğan.
– Kim kim? Gıllik Şef mi?
– Biz ona kısa boylu diye Gıllik Şef deriz, Adana Musiki Cemiyetinde koro şefidir. Sen nereden tanıyorsun bu adamı?
– Postaneden, dedim.
Arkadaşımla kapı önündeki konuşmamız yazıhane komşularımın da ilgisini çekmiş olmalı ki odalarından çıkıp etrafımızda halkalandılar. Hepsini içeriye buyur edip birer çay söyledim. Yeteri kadar oturacak yer olmadığından, birkaç tanesi tekerlekli koltuklarını da sürükleyip geldiler büroma. Bize göre konu “Küçük Adam”, Erdoğan’a göre ise konu “Gıllik Şef” idi.
– Böyle kısa mısa olduğuna bakmayın, dedi Erdoğan, değerli bir koro şefidir o ve de birkaç tane güzel bestesi var. İyi de ud çalar.
– Yahu ud dediğin alet kendisinden büyük, nasıl çalabiliyor ki?
– Udunu özel olarak İzmir’de yaptırdı, zenne (kadın) udundan daha da küçük. Ama hem udunda hem kendisinde bir ses var ki, sormayın!
– Bu bizim Küçük Adam’ın mı?
– Dedim ya, Gıllik Şef’in , yani sizin Küçük Adam’ın.
– Çok da kibar ve efendi birisiydi yaaa… dedi arkadaşlardan birisi. Diğeri lafı aldı:
– Evet valla, küçük büyük herkese saygılıydı. Hiç “sen” dediğini duyanınız var mı? Bir diğeri:
– Allah için çok değerli bir insandı. Gittiğine üzülmedim desem yalan olur.
– Ben de üzüldüm. Her gün yanıma gelse sıkılmazdım
– Yaa, bana uğurlu gelirdi bu adam be! Hangi gün onu görsem işim rast giderdi.
– Bir de çok alçak gönüllüydü ki sormayın. Bak bu güne kadar hiçbirimize koro şefi olduğunu söyleyip de övünmedi.
– Muhteşem bir insandı arkadaş, ben onu bunu bilmem…
Herkes bizim Küçük Adamı göklere çıkartıyor, övüyor da övüyordu. Nice sonra aklıma geldi, ortaya sordum:
– Yaa bakın hele, asıl adı neydi bizim Küçük Adam’ın?
Hemen cevap verecekler sandım, ama yanılmışım. Uzunca bir sessizlikten sonra Erdoğan:
– Nuri mi Nurettin mi öyle bir şey olacaktı. Bir kere sormuştum ama valla unuttum.
– Ya ben de duymuştum ismini, dedi muhasebeci Mustafa, ama Nuri filan değil de sanki Hüsnü ya da Hüsamettin gibi bir şeydi.
Yarım saattir Küçük Adam’ı göklere çıkartan bizler “adını bilmiyorum” diyemiyoruz, ha bire isim yakıştırmaya çalışıyorduk adamcağıza. İşin gerçeği şuydu ki, kaç yıldır tanışmamıza rağmen, bir gün bile adama “Adınız ne?” diye sorma zahmetine katlanmamıştık!
Muhasebeci Mustafa bütün yarış atlarının yabancı isimlerini, ana babalarını, jokeylerini, aprantilerini, seyislerini isim ve soyadları ile bilirdi. Muhasebeci Hayrettin, adını hiç duymadığımız yüzlerce politikacının sülalelerini sıralardı bize. Müteahhit Turgut yerli yabancı filmlerin baş rolden figüranına kadar olan bütün oyuncularının adlarını hatasız yazabilirdi. Bütün lig takımlarının kadrolarını, antrenörlerini, menajerlerini saymak telefoncu Haluk’un uzmanlık dalıydı. Ben ise yaşayan ve yaşamayan bütün meşhur fotoğrafçıları ad, soyad ve yaşadığı şehir adları ile söyleyebilirdim gerektiğinde. Yani hepimiz yüzlerce insanın adını öğrenmiş ve ezberimizde tutabilmiştik de bir tek kahramanımız olan Küçük Adam’ın gerçek adını öğrenmeye tenezzül etmemiştik! Zira, lafla kendisini devleştirmiş olsak da, sonuçta “küçük bir adam” olmaktan öteye geçirememiştik onu gözümüzde…
Adil Karcı – 30.10.2014
DR. NEDİM ÇAKAN’DAN “KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT”

08.10.2014 20:25
KARINCALARI DELİRTEN PARAZİT
Önce sübjektif bir düşüncemi yazayım. Bir endokrinolog olarak birçok “psikiyatrik” hastalığın ileride biyokimyasal bozukluklar olarak açıklanacağını ve tedavilerinin bazı imün veya endokrin sistem kontrol edici ilaçlarla mümkün olacağını düşünüyorum.
Bu yazı dizisinde hayvanlarda ya da insanlarda delilik olarak adlandırılabilecek davranışların nedenlerinin parazit ya da enfeksiyon olabileceğini göreceğiz. Bu örnekler bilim kurgu gibi gelse de doğada gerçekten gözlenmiş olaylar. İsteyenler için kaynaklar aşağıda, yazının sonlarında. Dizinin ilk yarısında karıncalar var.
—–o—–
Dicrocoelium dendriticum.
D. Dendriticum parazitik bir yassı solucan.

Parazitlerin kendileri de başka parazitler tarafından enfekte edilebilir. (Örneğin bakteriler içlerine giren virüslerin genetik yapısına göre nitelik değiştirebilirler.)
Parazitler sıtma oluşturan plasmodium falciparum gibi tek hücreli protozoalardan veya yuvarlak, yassı, ya da şerit şeklinde sınıflandırılan helmintlerden (solucanlar) oluşmakta.
D. Dendriticum bu parazitlerin yassı olanlarından ve evrim sonucu inek gibi geviş getiren hayvanların karaciğerinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Parazitlerin neden olduğunu bilmediğimiz nedenden dolayı çoğalmaları için bazen birçok aşamadan ve konaktan geçmeleri gerekiyor. Aşağıda DD’nin D harfi şeklindeki yumurtasının mikroskoptaki görünüşü var.
Solucanın ineğin karaciğerinden safra sistemi ile barsaklara geçen yumurtaları hayvanın dışkısıyla etrafa saçılıyor. (Doğada niye diye sormayacaksın) İnek, öküz dışkısıyla beslenen salyangozlar bu yumurtaları da alıyorlar. Salyangozlar ağır ağır yollarına devam ederken yumurtalar değişim geçiriyor. İki oosit evresini geçip, serkarya (cercaria) haline geliyorlar. Serkarya halindeki parazitler, salyangozun solunum sistemine geçip salyangozun hareketini kolaylaştıran sümük yumaklarının içine giriyorlar. Salyangoz hareket ederken sümüklerini ayaklarının altına yayıyor ve böylece serkaryalar tekrar toprağa dönüyor.
Salyangoz
Yine nedendir diye sormayın (bana göre karıncaları çeken bir kimyasal madde var olmalı) karıncalar bu sümükleri yiyor ve solucanın serkaryaları tarafından enfekte oluyorlar. Genelde gerek salyangoz gerekse karıncalar çimlerin diplerinde inekler tarafından ezilmeden ve yenmeden dolaşıyorlar.
Karınca
İşte burada olağan dışı birsey oluyor: Salyangozun sümüğünü yiyen karıncalara geçen serkaryaların çoğunluğu karıncaların karınlarının altında kist halinde duruyor. Birkaç serkarya ise metaserkarya haline geçip ezofaguz (yutma borusu) altındaki karıncaların nöronal ganglionlarına geçip karıncanın davranışını kontrol altına alıyor. Normalde ineklerden kaçan karıncalara bir şeyler oluyor. Normalde sağlıklı karıncalar güneş batıp hava soğumaya başlayınca yuvalarına dönmeye başlıyor. Metaserkaryanın kontrolündeki karıncalar ise gidip çimlerin en taze ve yeşillerinin üstünde çimleri ısırıp sabaha dek bekliyorlar. Eğer inekler gelip çimleri ve onları da yemezse sabah havanın ısınmasıyla normal yaşamlarına dönüyorlar. Taa ki akşama dek.
Solucanın metaserkarya halinde iken karıncayı birtakım biyokimyasal maddelerle etkileyip karıncanın davranışını özellikle de ineklerin çimleri en çok yedikleri akşam güneş battıktan ve sabah güneş doğmadan önce bu davranışlara sürüklemesi olağanüstü. Yeşil çimenlerle birlikte karıncaların da yenmesiyle solucan ineklerin sindirim sistemine ve oradan karaciğerine geçerek yaşam evresini tamamlıyor ve erişkin yaşamına devam ediyor.
İLGİLİ YAZI :”KARINCANIN İNTİHARI” FİKİR UÇUŞMALARI BÖLÜMÜNDE https://timursumer.com/?p=1306
ADİL KARCI’DAN ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI

ZİNCİRLEME SADAKA KAZASI
Şimdi anlatacaklarımın gerçek olduğuna inanmanız çok güç, biliyorum ve inanmanızı da beklemiyorum. Ama “olmaz” demeyin zira “olmaz” diye bir şey yoktur hayatta.
Bir insanın yaşamında birçok arkadaşı olabilir ama aralarında mutlaka bir tanesi vardır ki “Yanlış anlar mı acaba?” diye hiç düşünmeden onunla her konuyu konuşabilirsiniz, her türlü şakayı yapabilirsiniz ve de onunla konuşurken cümlelerinizi sansürleme ihtiyacı duymazsınız. İşte elli yılı aşkın süredir arkadaşım olan Erdoğan da benim için böyle bir arkadaştır. Tabii evlendikten sonra eşlerimiz de tanışıp birbirleri ile samimi arkadaş oldular ve Erdoğan’la benim çizgi dışına taşan konuşma tarzımıza da zamanla alıştılar.
Altı ay kadar önceydi. Geçirdiğim diz ameliyatı sonrası, bir gün ayağımı uzatmış, kahvemi yudumlayıp gazetelere bakarak zaman geçiriyordum ki telefon çaldı, açtım; kadim dostum Erdoğan’dı:
– Ne o ya? dedi, Yürüyüş takımlarını tamir ettirmişsin? Haberimiz olmadı…
– Haklısın, sen duyasın diye gazetelere ilan vermem gerekiyordu, veremedim. Affedersin!
– Dalga geçmeyi bırak, hakkaten nerden çıktı şimdi bu ameliyat ayağı?
– Hiçbir yerden çıkmadı, ben canım sıkıldıkça gider diz ameliyatı olurum ya, bu da onlardan bir tanesi işte.
– Tamam be tamam. Evdeysen hanımla bir çay içimi uğrarız akşama.
– Çay ikram edeceğimizi kim söyledi sana be? Misafir umduğunu değil bulduğunu içermiş! Ne ikram edeceğimize sen mi karar vereceksin?
– Valla o karar sana kaldıysa sirke içeceğiz demektir!
“Hastaya eli boş gidilmez” demiş eşi. Erdoğandır bu, bize gelirlerken bir markette durmuş, büyük bir şişe rakıyı hediye paketi yaptırmış. Önce normal bir hediye paketlendiğini sanarak arabada bekleyen eşi Erdoğanın elindeki pakette içki olduğunu anlayınca;
– Yahu Erdoğan sen deli misin? Hastaya alkollu içki götürülür mü hiç?
– Sen karışma hanım. Bu adam mide, kalp vs. ameliyatı olmadı, diz ameliyatı oldu. Eminim hastanede bile serum yerine rakı istemiştir.
– Valla bey, her ikiniz de tuhafsınız, kusura bakmayın yani!
Biraz hoşbeşten sonra, “Eee”, dedi Erdoğan, “Adettir oolum, misafirin getirdiği hediye açılır, birazı da getirene ikram edilir. Hediyeni açmayacak mısın?”
“Yoğurt mu dedin?” diye cevapladım. “Bu kaliteli içkiyi senin gibi kalitesiz bir mahluka ikram edeceğimi mi sanıyorsun? Avucunu yala sen!”
Biraz sonra ikram edilen kahveyi Erdoğan memnuniyetsiz bir tavırla içerken:
– Hadi Erdoğancığım, hadi, burada bayatladın artık, yallah, bir an önce git de şu aslan sütünün tadına bakayım artık, dedim.
– Lan “gözüne-dizine dursun” diyecem ama, sağlam dizin de yok ki! dedi.
– Al be başına çal rakını! diye bağırdım, yalancı bir hiddetle.
– Yok artık, getirdik bi defa, bi de geri götürüp hamallığını mı yapacam? Sende kalsın, başımın-gözümün sadakası olsun!
“Gün gelir bu lafı sana yedirmez miyim?” diye içimden geçirerek Erdoğan’ı yolcu ettim. Birkaç ay kadar sonra, yazıhanede işlere dalmışken, yine elli yıldır tanıdığım, ama artık Adana’dan Mersin’e taşınmış olan müşterek bir arkadaşımız aradı, “Duydun mu? dedi. Erdoğan mide ameliyatı olmuş.”
“Yoo, dedim, ne zaman?” “Valla bir hafta kadar önce olmuş, ben de dün duydum ama ziyaretine ancak hafta sonu gidebilirim. Bugün telefon açtım kendisine, iyiyim filan dedi ama sen git gör istersen, sesini pek beğenmedim”. Hemen sarıldım telefona, uzun uzun çaldıktan sonra Erdoğan’ın kendisi açtı telefonu ama hiç de sağlıklı olmayan titrek bir sesle:
– Alooo?
– Erdoğan? Sen misin? Tabii ki sesimden tanımıştı beni ve malum tarzda cevapladı:
– Yok ben Erdoğan’ın klonlanmış ikiziyim! Lan şurda ölüyoruz, aramak adamın aklına bir hafta sonra geliyor. Hadi beee…
– N’apalım oğlum, ameliyat ilanını yerel gazete yerine ulusal bir gazeteye verseydin duyardık. Üstelik o vefasız televizyoncular da senin gibi meşhur bir sanatçının ameliyatını haber yapmamışlar. Ayhan’dan duydum bu gün.
Çok da önemli olmayan elimdeki işi hemen bırakıp bu defa bizim evin numarasını tuşladım:
– Hanım, dedim, Erdoğan mide ameliyatı olmuş, müsaitsen hazırlan, yarım saat kadar sonra seni alayım, ziyaretine gidelim.”
– Hastaneden çıkmış mı?
– İki gün olmuş eve geleli.
– “Elimiz boş mu gideceğiz peki? Gelirken bir şey al bari.
– En kralından ithal bir içki paketlettiririm ona.
– Deli misin ya? Adam mide ameliyatı olmuş! Saçmalama allahını seversen!
– Ya ne alacaktım? Parfüm mü? Ruj mu, rimel mi? Manikür-pedikür seti mi? Ne?
– Bak, yolunun üzerindeki mağazaların birisinden güzel bir nevresim takımı al mesela.
Eve dönerken rastladığım ilk tuhafiye mağazasında “Oğlum”, dedim genç tezgahtara, “en kalitelilerinden birkaç tane nevresim takımı göstersene bana”. Çocuk elindeki malları açıp bana beğendirmeye çalışırken telefonum çaldı, eşim:
– Neredesin?
– Nevresimcide.
– Bak, kaliteli bir bornoz-havlu takımı da olur, ama nevresim alacaksan şöyle açık kahve-krem renklerini tercih et ve de desenler modern olsun. Öyle çiçekli miçekli bir şey alma.
– Başka emrin?
– Yok! dedi demesine ama telefonun tekrar cırlaması çok uzun sürmedi.
– Bak, ambalajını da çok güzel yapsınlar ha!
– Yahu bilseydim önce seni alırdım evden, ne alacaksak beraber alırdık! Tamam, ambalajı da güzel olacak merak etme.
Müşterisini memnun etmek isteyen genç tezgahtar, ambalaj konusunda her kaprisime boyun eğiyor, nasıl istersem o şekilde yapmaya çalışıyordu. Paket tam kapanmadan aklıma geldi:
– Bi dakka yaa, içine bir not koymam lazım. Parşömen gibi bir şey var mı?
– Yok ama… abi bi dakka, diyen çocuk fırladı dışarı, bitişikteki kırtasiyeciden krem renkli bir zarf ve üzerinde hiç yazı olmayan aynı renkten bir tebrik kartı getirdi.
– Bunlar olur mu abi?
– Olur, hem de daha iyi olur, sağol!
İri iri harflerle ve özen göstererek karta “Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!” yazıp zarfa yerleştirdim. Çocuk zarfı aldı, şeffaf bir bant ile onu nevresimin fabrikasyon poşetine yapıştırdı sonra da dış ambalajı kapattı. Zaten yeteri kadar süslü püslü olan ambalaj kağıdının üzerine bir de gül, papatya vs. şekilleri yapıştırılıp rengarenk rafya şeritleri ile de birkaç fiyonk yapılınca bir sanat eseri çıktı ortaya. Yani çölde susuz kalmış olan birisine “bunun içinde soğuk su var” deyip o paketi verseler, eminim ambalajının güzelliği bozulmasın diye paketi açıp da o suyu içmez! O kadar yani…
Neyse, görebilmesi mümkün olmadığından dolayı paketin içerisindeki nevresim için bana not veremeyen eşim, ambalaja bakıp “Güzel olmuş!” dedi ama “Biraz abartmamış mısın?” diye de bir şerh koymayı da ihmal etmedi. Boşver, hediye alma konusunda özürlü olan bendeniz, “dörtbuçuktan beş” ile de olsa, sınıfı geçmiştim ya, ona bak!
Yatağında oturuyor halde olan arkadaşımı tahmin ettiğimden daha iyi durumda buldum. Hediyesini yanına bıraktım ve “acaba şimdi açar mı?” diye bekledim ama sadece teşekkürle yetindi. Bana getirdiği hediye paketini daha önce ben açmamış olduğum için şimdi bunu ondan istemeye hakkım yoktu tabii ki. Fazla oturmadık kalktık.
Paketi açıp notumu okuduğundaki halini merak ederek bir hafta bekledim; ses seda yok! Ne yapıp edip o paketi açtırmalıydım ona. Dayanamadım telefon ettim. Bu defaki sesi çok daha sağlıklıyd Erdoğan’ın ve neş’esi yerindeydi. Biraz hoş-beşten sonra, hediyesini açıp açmadığını sordum. Biraz önce çın çın öten sesi aniden pes perdeye indi:
– Valla ciğerim sana bi şey söyliycem ama lütfen bozulma.
Yazdığım kart için beni haşlayacağını sanarak:
– Canın sağ olsun, söyle de rahatla hadi, dedim.
– Yaa geçen Pazar günü bizim oğlanın nişanlısının annesine ani bir ziyaret yapması gerekmiş yengenin. Bilirsin, bizimkiler hiçbir yere eli boş gitmez. Senin hediyeyi ucundan açıp bakmış ki nevresim takımı. Açtığı köşeyi tekrar yapıştırmış. “Pazar günü nereden hediye bulup da alacağım, hem ambalajı da muhteşem, bunu götürsem olur mu? diye sordu bana. Ben de tamam deyip başımdan savdım. Yoksa git Pazar günü çarşı-pazar dolaş, açık dükkan ara…Kısacası kabak benim başıma patlayacaktı. Kızmadın inşallah!
– Eyvaaahhh! diye bağırdım gayri ihtiyari.
– Ne oldu yaa? Hayır bozulduysan tamam da, “eyvah” niye?
– Aman nedenini sorma. Peki o kaynana ile aranız nasıl şu an?
– Gayet iyi, niye ki? Kötü mü olmalıydı?
Utanç, kızgınlık, pişmanlık karışımı bir ifade ile olayı hikaye ettim kendisine. Bu defa “Eyvaaahhhhh” deme sırası ona gelmişti. Nasıl demesin? Kadın o notu okuduğu an nişan yüzüğünü kaldırıp başlarına atar! Neticede birbirini seven kızın da oğlanın da mutluluğunun sonu olur bu!
– Nasıl etsek de bu işi temizlesek? diye hayıflandı Erdoğan.
– Valla en iyisi yenge gidip olayı anlatsın. Yoksa kadının o paketi açtığı an bomba patlar. İyisi mi, paket açılmadan gerçeği söylemek.
– Yahu nasıl “Başkasından gelen hediyeyi sana getirmiştim” diyebilir ki?
– Bak, sen şimdi git başka bir hediye al, benzer şekilde ambalaj yaptır, yenge de “hediyeler karışmış, Erdoğan’a arkadaşından gelen paketi yanlışlıkla size getirmişim” desin, onu verip diğerini geri alsın.
Daha lafım bitmeden telefon kapanıverdi. Az sonra bir daha aradım.
– Ne oldu, telefonu niye kapattın?
– Ne olacak, arabadayım, senin aklına uydum, başka bir hediye almaya gidiyorum. Kaybedecek zaman mı kaldı ki?
O günün akşamı Erdoğan’dan bir telefon:
– (Mezardan çıkan bir sesle) alooooo!
– Ne oldu, olayı çözdünüz mü?
– Ne çözmesi be? Daha beter battık! Niye koydun ki o notu o paketin içine?
– Niye olacak, sen bana getirdiğin rakı için “Başımın-gözümün sadakası olsun”
dememiş miydin?
– Kes be! Dediysek senin de karşılık olarak bir şey yapman şart mıydı?
– Yahu bırakalım şimdi didişmeyi. Ne oldu, sen onu anlat.
– Ne olacak, bizim dünürün iş arayan bir oğlu vardı. Üst katlarında
benim de uzaktan tanıdığım, Melih bey ve Nermin hanım oturuyorlar. Adam İskenderun’da bir fabrikada müdür. Bu oğlanın işe girmesine yardımcı olmuş.
– Eee de, ne alaka?
– Dur be anlatıyoruz işte. Bizim dünür de kalkmış, teşekkür amaçlı ziyaretinde bizim ona verdiğimiz senin paketi açmadan Nermin hanıma hediye olarak vermiş. Bir şey değil, bizim oğlan nişanlısından, o çocuk da işinden olacak!
– Erdoğan? Dalga geçmiyorsun değil mi?
– Yemin ederim olay aynen gerçek!
– Ulan daraldım be! Ne olacaksa olsun birisi açsın şu paketi artık! Valla bu paket biraz daha elden ele dolaşmaya devam ederse uluslar arası bir savaşa neden olacak!
Her an bir olayın patlak verdiği haberini duyma vesvesesi ile beklemekten başka yapacak bir şeyimiz kalmamıştı artık. Sessizlik bazen bombadan daha fazla ses çıkartır, biliyor musunuz? Beynimizde patalayan sessiz sedasız bombalarla bekledik, bekledik; hiçbir haber yok. Tam aksine, eli o pakete değmiş olan herkes eskisinden daha içli-dışlı, daha samimi olmuştu birbirleri ile!
Kurban bayramı arifesinde yapılan geniş kapsamlı ev temizliği sırasında, ayak altında dolaşıyor olmamak için, yazıhaneden eve dönüşümü biraz geciktirdiysem de geldiğimde yardımcı kadının ayakkabıları hala kapı önünde duruyordu. Zili çalmayıp kapıyı anahtarla açtım ki kimse yaptığı işe ara vermek zorunda kalmasın. Eşim kızmış bağırıyordu:
– Bu resmen terbiyesizlik. Hiç ummazdım!
Yaklaşık elli yıllık evliliğimizde eşimin hiçbir yardımcı kadına bağırdığını, hatta onunla yüksek sesle konuştuğunu duymamıştım. Çok şaşırdım. Yanlarına doğru yürüdüm.
– Hayırdır yaa, ne oldu, niye bağırıyorsun?
– Hani şu Yardıma Muhtaç Kadınlar Derneği’nin düzenlediği Yardımlaşma Gecesi için onların yüz adet davetiyelerini ben satmıştım ya?
– Eee, bir yolsuzluk mu var, ne var?
– Yok öyle bir şey. Aksine, davetiyelerin en çoğunu ben satmayı başardığım için dernek başkanı teşekküre uğradı, bana şahsi bir hediye bıraktı.
– İyi ya daha ne olsun, bunun için mi bağırıp çağırıyorsun?
– Onun için değil, bunun için! dedi ve bana kartpostal ebadında krem renkli bir karton uzattı.
– Ben iyilikten başka ne yaptım ki böyle bir hakarete maruz kalıyorum? Ben bunun hesabını sormaz mıyım?…. diye o tekrar alevlenirken elimdeki kartonu okudum:
“Aslında değmezsin ama, başımın gözümün sadakası olsun!”
Bir yandan kahkahalarla gülüyordum, bir yandan gözerimden yaşlar akıyordu! Benim ambalajlattığım hediye paketi hiç açılmadan bana dönmüştü! Sevinçten nefes alamaz olmuştum. Şaşkın şaşkın bakan eşim delirmiş olduğuma karar vermiş olmalıydı ki, korkusundan büyük kızıma telefon açtı, halimi anlatmaya başladı. Kahkahalarıma ara verip “Dur kimseyi arama.” bile diyemiyordum. Nice sonra nefessiz kaldım ve gülme krizim böylece sona erdi. Elindeki telefonu çoktan bırakmış olan eşim korka korka:
– Ne oldu sana ya? Nedir seni bu kadar güldüren?
– Bu dernek başkanının adı Nermin miydi?
– Evet.
– Sana gelen takım sütlü kahve rengi, ekose bir nevresim takımı mı?
– Evet de, nereden biliyorsun sen bütün bunları?
– Ben müneccimim, bilmiyor muydun!
Tabii daha sonra olayı tüm detayları ile anlattım kendisine. Ben sakin sakin anlatıyordum ama bu sefer de o gülmekten dinleyemiyordu. Neyse, onu kahkaha krizi ile baş başa bırakıp telefona sarıldım, Erdoğan’ı aradım ve bir nefeste bu son olayı ona aktardım. Önce upuzun bir “ohhhhhh…” çekti, sonra:
– Kardeş be, dedi, dile benden ne dilersen! Sana bu akşam koca bir Tekirdağ getiriyorum, hem de mezeleri ile beraber. Bu seferki sadaka-madaka da değil haa! Ananın ak sütü gibi helal!
Diyeceğim o ki dostlar, size bir hediye gelirse, aman aman paketini açmadan başkasına hediye etmeye kalkışmayın. Bizim kadar şanslı olamayabilirsiniz!
Adil Karcı – 06 Ekim 2014
ADİL KARCI’DAN “AYAKKABI TAŞI”
Hyperthymesia
AYAKKABI TAŞI

– Sana kaç defa “Gelme artık buraya, git oltanı başka yerde at Çavuş” demedim mi? Bak yine cunup gelmişsin, kısmetim kesilecek bugün!
– De get lo, her zebah hep ayni konişiysin, sora da kaç tene balik dutiysin! Sen demediy mi biye “Cume güni sen gelmediy diye şansim gaçti, eve eli boş dönmişem?” Ha bura bakasan, ben siye ugur getirirem, ugur! Bu zebah boş gelmemişem, memleket pendirinden de getirmişem ki şarabini aç garnina zıkkımlanmayasan!
Fırsat buldukça, hidroelektrik santralinden çıktıktan sonra tekrar nehir haline dönüşerek Adana’yı ikiye bölen Seyhan’ın doğu yakasındaki parkurda sabah yürüyüşüne çıkarım. Asfalt, beton gibi sert zeminlerin yürüyüşe elverişli olmadığına inanan insanlar genelde iri kum ve çok ince çakıl ile döşenmiş olan bu parkuru tercih ederler. Öyle ki, paralelindeki asfalt yol bomboş iken bu parkurda iğne atsan yere düşmez! Ayakkabıma taş girmesi ihtimali fazla olduğundan (ki çoğu zaman girer), o kum-çakıl karışımında yürümekten pek haz etmem ama yine de “Vardır elbet bir hikmeti” diyerek ben de çoğunluğun tercihine uyarım.

O sabah da yine erken uyanmış, büyük baraj yapılmadan önce nehrin akış hızını kontrol altında tutabilmek amacı ile inşa edilen (şimdi artık Eski Baraj olarak anılan) regülatör köprünün üzerinden, araç trafiğine kapalı olan karşı kıyıya geçmiş, yürüyüşüme başlamıştım. Topuğumdan sıçrayan minik taşlardan bir tanesi yine bir yolunu bulup sol ayakkabımın içine girmiş ve beni sinir etme görevine başlamıştı. Önce ayağımı bir iki sallayıp taşı ayakkabının burun tarafına itekleyim dedim olmadı. Daha sonra ayakkabının burnunu yere vurup taşı parmaklarımla ayakkabının burnu arasındaki boşluğa gönderebildim ama bir türlü tutamadım onu orada. İlle de tabanımda gezinecek, illa ki beni sinir edecek ya! Dayanamadım, yürümekte olduğum parkurun üzerinden geçen otoyol köprüsünün altındaki bir tümseğe oturup ipini çözmeden ayakkabımı çıkarttım ve pirinç tanesine benzeyen o mendebur taşı yere silkeledim. Kördüğüm haline gelmiş bağcığı çözüp tekrar bağlayarak ayakkabımı giymekle meşgulken yüksek sesle konuşan o iki kişiyi fark ettim. İkisinin de sırtları bana, yüzleri nehre dönük olarak açılır-kapanır taburelerinde oturuyorlardı. Sağdakinin şivesinden Çukurovalı, sesinin tonundan ise orta yaşlı olduğu izlenimini edinmiştim. Aynı ölçütlere göre, soldaki besbelli güney doğu kökenli birisiydi ve yaşı da bir hayli ileri olmalıydı. Yaşlı olan, havanın sıcak olmasına rağmen, siyah şalvarla beraber giymiş olduğu uzun kollu dikine gri çizgili beyaz gömleğinin üzerine bir de siyah yelek geçirmişti. Tepesindeki keli kapatmak için mi, yoksa inancı gereği için mi olduğunu bilmiyorum ama başında da el örgüsü beyaz bir namaz takkesi vardı.

– Getir şunu getir! Allahın kırosu! Öğrenemedin hala iğneye yem takmayı be! Getir şuna yem bir yem daha takiim, iyi bak da sen de öğren artık.
– Çemkirme be gurban, görisan ellerim ditriyr, barnahlarim dutmiyr.
– Lan şu getirdiğin o güzel peynir de olmasa var ya… Anam avradım olsun, buraya adım attırmam! Sen yine yat kalk o peynire dua et!
– Ne pendire dua edecegim lo? Pendir nedir ki? O da Allahın yarattigi nimet degildir? Ben Allahtan başga bi şiye dua etmem!
Esmer, uzunca boylu Çukurovalı ile bu doğulu vatandaşın konuşması her ne kadar münakaşayı andırsa da, gizeminde sakladığı ılık saflık ve tabiilik dolayısı ile ilgimi çekmişti. Ayakkabımı bağlar bağlamaz onlara doğru birkaç adım atıp;
– Kolay gele, şansınız bol ola gardaşlar! dedim.
Kendilerinden birisi gibi davranmak, onlar gibi konuşmak zorundaydım ki beni dışlamasınlar.
– Kolaysa başına gelsin abi! dedi genç olan. Sen de bizim mekanda olta atmaya gelmedin herhal?
– Yok gardaş be, sabah sabah yürüyoruk işte. Sağlık için gerekliymiş.
– Allah bilir ya, senin araban da vardır, ayağın yere değmez yani. Yani sabahın köründe kalktın, yürümek için buraya geldin ha?
Yaşlı adamdan tarafa dönerek,
– Bu insanları anlamıyorum yaa! Az ye, otobüse, dolmuşa, arabaya binme, gideceen yere yayan git, sabah da sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma be gardaşım!
– Bak sen de erken kalkıp gelmişsin. Sen de balıkçıdan balık al, sabah sabah buraya gelme, sen de sıcak yatağından kalkmak zorunda kalma!
– Sen ne diyon abi ya? Bu benim ekmek param.
– Ne yani sen balıkçı mısın? Bu tatlı su balıklarını mı tutup satıyorsun?
– He ya.
– Alıcı var mı peki?
– Çoook. Deniz balığının yarı fiyatına verdin mi beş dakkada biter!
O ana kadar elindeki dolaşık misinayı açmaya çalışan yaşlı adam ilk defa dönüp bana baktı ve;
– Bu var ya bu? Bu Mehmeali var ya? Mahlelerde yoluni beklerler bunun! Çok da balıg dutar haa. Pere de gazanir amma heppisini şaraba yatirir!
İçine çökük avurtlarını azıcık şişirip bir “Pöfff” yaptıktan sonra çukura kaçmış
küçücük gözlerini kırpıştıra kırpıştıra misinasını çözmeye döndü tekrar.
– De be Kero Çavuş, o zıkkımı da içmesek bu dünyanın kahrını nasıl çekeriz be? Sonra yine bana döndü:
– Bu Kero Çavuş hacı-hocadır, içmez! Ama sigaraya gelince… kökünü kurutur! Hele sar bi dene bana Kerim emmi. (İşi düştüğü için olsa gerek, adama ilk defa ismi ile hitap ediyordu).
– Babeyin uşagi vardir? Al gendin sar! Kero’nun uzattığı tabakayı almayan balıkçı:
– Ah senin gibi sarabilsem…. Abi valla bir sigara sarar, sanarsın Tekel fabrikasından çıkmış! Bi de nereden buluyorsa, sarışın kadın saçı gibi bir tütün bulur ki resmen kaymak, Allaama dinime kaymak! Ah bi de kağadını yapıştırırken diliynen yalamasa! Midem bulanıyor ama yine de dayanamayıp içiyorum. Bunun getirdiği o peynirnen bu tütünün hatırına, dul anamnan everecem onu!
– Le hele bi sus, köppek soyi, ürüme! Cahal cahal gonuşme, utanmaz!
Kero Çavuş her ne kadar Mehmaali’yi terslemiş gibi idiyse de, evlenmek ile ilgili bu son cümle onu hoşnut etmiş olmalıydı, zira şark çıbanı izi taşıyan yanaklarında belli belirsiz bir gülümseme gamzelenmişti .
– Siz her sabah gelir misiniz buraya? diye sordum.
– Ben gelirim de, dedi Mehmet Ali, Kero Çavuş bazen zıypıtır, gelmez. Zaten o vakit geçirmek için olta atar, balıkçılık kim o kim? Biraz sonra güneş çıkar, bu köprünün altı gölge olur ya, onun için de paylaşamayız burasını.
Kero Çavuş’a doğru dönüp, kelimelerin üzerine basa basa ve de iyice duyura duyura:
– Keşke de hiç gelemese! dedi. Helvasını yesek de kurtulsak!
– Garra yere giresiy! Bah, şu daşi gafayya furirem ha! Ne lo? Bu suy babayin malidir? Benim de malimdir! Hem sen on dene olta salmişan, benim bi tene var! Göziye mi geldi?
– Eh dul anamı sana verirsem, burası gerçekten babamın malı olur işte!
– Hadi kısmetiniz açık olsun, gene görüşürüz. dedim ve yoluma devam ettim.
İlgimi çekmişti bu ikili.
Oradaki çamlık alanda yürüyüşe çıkan, ve sözüm ona spor yapmaya çalışan, insanların bir tek gayesi vardır aslında; kilo vermek! Rejim yaparak, boğazından keserek kilo vermek işlerine gelmez çoğunun. Uykusundan fedakarlık etmeye razı olup sadece sabah yürüyüşü ile halletmeye çalışırlar kilo meselesini; ki ben de onlardan bir tanesiyimdir. Üstelik, kilo verememeniz için, hatta daha da alabilmeniz için, bu spor alanının her köşesi tuzaklarla döşelidir. Simitçiler, kahvaltıcılar, börekçiler, gözlemeciler, ciğerciler… seç beğen ye!
İki gün sonra, yine aynı saatte, epeyce bir miktar su böreği alıp bizim Hacivat ve Karagöz’ün olduğu köprü altına doğru yollandım. Amacım onlarla birlikte kahvaltı etmek, biraz da laflamaktı. Bu defa Kero Çavuş yerinde yoktu. Mehmet Ali “el ipi” denilen kamışsız oltalarını suya atmış, misinalarını yere çakmış olduğu tepesi zilli demir çubuklara bağlamış, yer yer boyası dökülmüş olan paslı bisikletinin selesini tamir etmeye koyulmuştu.
– Kolay gele Mehmet Ali.
– Ne kolayı abi be, yalama olmuş, diş tutmuyor bu nalet! dedi bakmadan. Sonra uğraşmaktan vaz geçip, bir elinde pense, diğerinde bir cıvata, dönüp bana baktı ve aniden aydınlanan yüzü ile,
– Oooo, abi sen misin? Ne o? Ayaana gene daş mı kaçtı? Gel otur, çayım da var bugün, daha yeni demledim! diye davet etti beni.
– Ne o senin babalık yok mu bu sabah?
– Gelmedi. Zaten o her gün gelmez, ancak canı sıkıldı mıydı takılır buraya.
Üçgen şeklinde dizili üç iri taşın üzerinde duran, isten simsiyah olmuş çaydanlıktaki suyu çalı çırpı yakarak kaynatan Mehmet Ali, daha küçük bir çaydanlıkta önceden hazırladığı demden azar azar bardaklarımıza koyarken anlatmaya başladı. Kero Çavuş’un asıl adı Kerim’miş. Çavuşluk ile filanla bir alakası olmadığı gibi, bu lakabı da ona zaten Mehmet Ali takmış. Soyadını bilmiyormuş, zira sormak hiç aklına gelmemiş. Yetmişini aşmış olan bu adam iki senedir gelmeye başlamış köprü altına. Önce ciddi ciddi takışmışlar. “Adam gelip benim oltaların üstüne oltasını atıyordu abi” dedi. “Balık nedir, balıkçılık nedir bildiği yok ki! Gerçi Urfa’da nereden öğrenecek balıkçılığı? Balıklı Göle gidip İbrahim Peygamberin balıklarına mı olta atsın? “Nehrin az aşağısına git , orada olta at emmi” derim, gitmez! Eh, bu köprünün altı gölgelik ya…”
Zaman içerisinde alışmışlar birbirlerine. Mehmet Ali ona balık tutmayı öğretmiş, o da yanında getirdiği nevalesini Mehmet Ali ile paylaşır olmuş. Adana’ya gelmeden önce Kero Çavuş Urfa’nın köylüklerinden birinde yaşarmış. Herkes gibi o da köyün ağası ne iş verirse onu yapar, yaşamına yetecek kadar verilenle yuvarlanıp gidermiş. Evlenmiş, iki de oğlu olmuş. Gel zaman git zaman oğlanlar büyümüş ve büyüğü karşı aşiretten bir ağa kızına tutulmuş. “Yaşatmayız” demiş kızın ağabeyleri. Bakmış ki oğlunun kızdan vazgeçeceği yok, bakmış ki işin sonunda kurşun var, Kero Çavuş almış tüm ailesini gelmiş Çukurova’ya. Mevsiminde pamuk toplamışlar ailece, kışın inşaatlarda çalışmışlar, baba yıllarca hamallık yapmış sebze halinde. Kenar mahallelerden birisinde kerpiçten küçük bir ev yaptırıp kiradan kurtulmuşlar. Daha sonra bir kebapçıda çalışıp iş öğrenen büyük oğlan İstanbul’a gitmiş, orada kebapçı ustası olmuş. Küçüğü Antalya’ya gidip garsonluğa başlamış. Tam rahat ediyoruz derken, Kero’nun karısı yakalandığı kötü hastalıktan kurtulamamış ve birkaç yıl önce ölmüş. Artık çalışmaya dermanı olmayan Kero’ya ara sıra para gönderiyormuş oğulları. Büyük oğlan evlenmiş ama daha İstanbullu gelinini görmek nasip olmamış Çavuş’a. Komşunun telefonundan arayan oğlu “Torunun olsun, onu da alır geliriz birgün” demiş. Belki de hamal babasından utanıp bu nedenle karısını Adana’ya getirememiş.
“Halbuki babasını yanına alsaydı ne olurdu sanki, di mi abi? İnsan atasından utanır mı ki? Aslını inkar eden haramzededir!” dedi Mehmet Ali.
Artan böreği itina ile sarıp sepetine koyarken;
– Valla makbule geçti abi, bu kalan da bana akşam yemeği olur. Hele bir de şarap açtım mı yanına….!
Sabah yürüyüşlerinde köprü altında mola vermek hoşuma gider olmuştu. Bazen onlara bir selam verip geçiyordum, bazen bir çay içimi oturuyordum , bazen de hep beraber kahvaltı yapıyorduk. Kero Çavuş her zaman orada olmuyordu. “Ehtiyarlik işte” diyordu, “her vakıt her vakıt zor oliy bura gelmek. Vallah bacagimda derman kalmiy ki tekeri çevirem”. Onun da bir bisikleti vardı ama bisikleti Mehmet Ali’ninkinden çok daha yeni ve güzeldi.
Geçenlerde bir sabah, bir gün öncesinden alıp hazırladığım tulum peynirini ve Mehmet Ali’nin “Kara Tavuk” dediği bir kutu siyah zeytini iki taze pide ile beraber bir poşete koydum, kahkahalar arasında yapılacak bir kahvaltının hayali ile köprü altına doğru yola koyuldum. Geldiğimde Kero Çavuş orada yoktu. Hayal kırıklığına uğradım biraz, zira bu sabahki kahvaltıda Hacivat-Karagöz seyredemeyecektim. Halbuki Kero burada olsa, artık bana alışmış olmasının da verdiği rahatlıkla, Mehmaali’nin takılmalarına karşılık verecek, ve her zaman olduğu gibi “Yav Mehmaali, beni anaynan başgöz edicahsan amma daha anayzi bi defe bile bura getirmediyzki ki görah!” diyecekti. Mehmet Ali durur mu? “Be Çavuş, sana elli kere söyledik, yüz görümlüğü olmadan olmaz! Abi, paraya kıyıp bir beşibiryerde alsa, bu iş tamam, ama bu nekes herif bir türlü elini cebine atmıyor yaa. Olmaz öyle, bedavaya avrat mı olurmuş?” “Yav begim, bu ne diyir? Ya anasi beni begenmezsa, ya ben onu begenmezsam? Bu devirde yüz görümlügü kalmiştir? Çavuş bu teklife gerçekten inanıyor muydu, yoksa o da Mehmaali ile dalga mı geçiyordu, belli değildi. Kimbilir, belki de kocasını uzun yıllar önce kaybetmiş, eline başka erkek eli değmemiş güzel bir kadının ikinci kocası olmayı hayal ediyor da olabilirdi.
Güneş ışığının köprünün devasa beton ayağını altın sarısına boyamaya başlaması benim mola süremin dolduğunun işaretiydi. Artık daha fazla oturmaz, bu maça papazı ile karo oğlunu pazarlıkları ile baş başa bırakır yürüyüşüme devam ederdim. Ama belli ki bu sabah bu sohbetten mahrum kalacaktım. Kero Çavuş yoktu. Üstelik dikkatimi çekti, Mehmeali’nin oltaları da suda değildi. Tuhaf bir durum vardı ortada. Kero yoktu ama bisikleti oradaydı. Mehmet Ali vardı ama bisikleti yoktu. Mehmet Ali ise taburesine değil, köprü inşaatı zamanından kalma bir kayaya oturmuş, yüzünde donuk bir ifade ile nehre bakıyordu ve hiç kımıldamıyordu. Yaklaştım, elimdeki poşeti yere bıraktım ve:
– Mehmet Ali??? dedim, sorgularcasına.
Cevap da vermedi, dönüp bakmadı da. Sağ tarafına doğru kaykılıp kolunu aşağıya uzattı, önceden açmış olduğu bir şarap şişesini yerden alıp kafasına dikti, birkaç yudumdan sonra şişeyi aldığı yere bırakıp elinin tersi ile ağzını sildi ve hala bakmakta olduğu ufuktaki bir noktadan gözlerini ayırmadan “Ben böyle hayatın…..” diye başlayan sunturlu bir küfür savurdu.
– Mehmet Ali, söylesene be ne oldu?
– Çavuş abi Çavuş! Kero Çavuş!
– Ne oldu Kero Çavuş’a?
Kesik kesik ama bağıra bağıra konuşuyordu.
– Daha ne olsun abi, öldü! O da öldü! “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak”
derdi. İstediği oldu! “Ölsün de helvasını yiyelim” demiştim ya şakadan? Benim de istediğim oldu işte, annadın mı?
Yanına yaklaşınca kıpkırmızı olmuş gözlerinden art arda inmekte olan yaşları gördüm. Kalktı, boynuma sarıldı. Bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlamaya başlayan koca adamın sesi gide gide böğürtüye dönüşüyordu. Taa uzaklardan geçenler bile sesimizi duyuyor, durup bize bakıyorlardı. Mehmet Ali isyanları oynuyordu artık. Hıçkırıkları arasında ağzına gelen bütün küfürleri sıralıyordu kara talihine. Teskin edebilmek ne mümkün?
– Yeter Mehmet Ali, kendini harap edip durma. Dünya hali bu, diyecek oldum:
– Dünyasının da, halinin de…
Sönük ocaktaki kapkara çaydanlığı alıp, yeni aldığım spor pabuçlarımın ıslanması pahasına, suyun kenarına gittim, çaydanlığın kapağını açıp suya daldırdım. Fokurtular bitip çaydanlık tamamen dolunca Mehmet Ali’nin yanına döndüm, çaydanlıktan akan ip gibi su ile yüzünü yıkattım iyice. Kendine gelmişti biraz.
Dünden beri kullanılmadığı belli olan üstü bez tabureyi açıp yakınına oturdum. Biraz nefeslenebilmesi için, ve de bu olayı kendisini hazır hissettiğinde anlatmasına fırsat vermek amacı ile, konuşmadan bekledim. Bir sigara , yaktı, bir iki nefes çekti, sonra elindeki sigaraya uzun uzun baktı ve ani bir hareketle fırlattı attı nehre. Aklına Kero Çavuş’un sarışın dilber saçı ile sarıp verdiği sigaralar gelmiş olmalıydı. Her zaman içtiği kendi sigarasından zevk alamamıştı, besbelli. Kıyıdaki birkaç evcil ördeğin vakvakları ve karşı yakadaki caddeden geçen araçların lastik vızlamaları duyuluyordu sadece. Yeterince kendine gelmiş olmalıydı ki, nice sonra bana döndü:
– Abi benim bisiklet tümden iş göremez hale geldi. Tamir ettirmeye bile değmez yani. Dün sabah taktım sepeti koluma, buraya kadar yayan geldim. Biraz dinlendikten sonra tam oltaları suya serecektim ki tanımadığım bir adam Kero Çavuş’un bisikleti ile geldi, köprünün altında durdu. Hayırdır, dedim içimden, çünkü bir haftadır Kero’nun kendisi hiç uğramamıştı. Adam bisikletten inmeden “Kerim efendinin övey ogli Mehmaali sen misin?” diye sordu. Aynen bizim Çavuş gibi konuşuyordu. Şaşırdım. “Üvey oğluyum desem bir türlü, demesem bir türlü! Bozuntuya vermedim, “Evet, benim!” dedim. Adam bisikleti köprünün ayağına dayadı, arka sepetlikteki paketi alıp bana uzattı. “Bulari sana Kerim efendi göndermiştir, övey oglumu bulasız, bulari ona veresiz demiştir. Pisiklet de senindir. De hayde eyvallah.”
Mehmet Ali farkında olmadan Kero Çavuştan kaptığı Urfa ağzı ile, aynen adamın konuştuğu şiveyle aktarıyordu bu konuşmaları bana. Yeni bir ağlama nöbetine kapılacakmış gibi oldu, durdu, derin bir nefes aldı sonra zorlukla devam etti:
– Adama “Dur arkadaş”, dedim, “Kerim baba bunları niye bana gönderdi, neden kendisi gelmedi?” Adam durdu ve hüzünlü bir sesle “Üç gün evvel namezden eve yürürken zerhoş bir şöfir Kerim efendiye çarpmiştir. Galdirmişler hemen hastahanaya, amma iç ganama olmiş,yatti bir iki gün, gurtaramadiler. Daha sağ idi ben onu hastahanada gördügümde. Pisikletiyi, cagara tabakasiyi, bi de bu kutiyi siye vermemi istemiştir. Evini ufak uşşagına versinler istemiş idi. Böyügün ehtiyaci yoktur dedi. E hadi eyvallah, başiyiz sagolsun! Çekti gitti adam.
İşte o saat bu saat tam bir gün oldu ben hala bu kayanın üstündeyim.
İçtiğim şu şaraptan başka ağzıma ne bir damla su ne de bir lokma girmedi!
– Peki, kimmiş bunları getiren adam?
– “Yan komşusuymuş. Hiç akrabası yokmuş burada.
“Bisikletini, sigara tabakasını bir de bunu göndermiş bana!” diyerek süslü, küçük bir kutu uzattı. Kutuyu itina ile açtım; içinde kocaman bir altın lira, yani beşibirlik! Başımı kaldırıp Mehmet Ali’ye baktığımda yine ağlamak üzere olduğunu gördüm.
– Bunu gerçekten annene mi vereceksin şimdi Mehmet Ali? dedim, gayri ihtiyari.
Hıçkırıkları arasından zor duyabildiğim bir sesle;
– Ne annesi be abi? Ben anamı hiç tanımadım ki! dedi. Ben doğarken kan kaybından öldüğünü söylerlerdi. Daha çocuktum, babamı da, benden iki yaş büyük ablamı da 98 Adana depreminde kaybettim. Beni halamnan kocası yanlarına aldılar. Onlarda para bende akıl yok ya, orta okulu zor bitirdim. Art arda onlar da vakitsiz öldü gitti zaten. Askerde geçirdiğim bir kazadan sonra belim de tutmaz oldu. Yoksa ben niye balıkçılık yapaydım ki? İş aradım aylarca. “Sakatsın” dediler işe almadılar. Engelliyim, kontenjandan işe alın dedim, “sapasağlam adamsın git başka yerde iş bul” dediler! Bir gün asker arkadaşımın lokantada ikram ettiği şarabı önümde görüp adımı ayyaşa çıkarttılar. Evlenecek oldum, “Sarhoşa kız verilmez” dediler, vermediler. Halbuki içkiyle aram hiç iyi değildi. Ondan sonradır ki kahrına içmeye başladım bu zıkkımı. Tanıdığım insanlar hep uzak durdu benden. Öyle ya “parasız adam, yaramaz adam!”. Yani anlayacağın, ben kimsesizim abi kimsesiz! Yakınım olan, beni candan seven, bana tahammül eden bir Kero Çavuş vardı şu dünyada, o da gitti be abi, o da gitti!
Suyun içine doğru yürüdü, kıyıdaki balçık ayak bileklerini aşınca durdu, çamurun içine diz üstü çöktü, ellerini gök yüzüne çevirdi, kollarını iki yana açtı ve bas bas bağırmaya başladı:
– Neler neler diledim senden, hiçbirisini yapmadın. Anamı aldın, babamı aldın, ablamı aldın, peki beni niye bıraktın ki? En son bana gönderdiğin Çavuş’u da geri alabileceğini gösterebilmek için mi? Neden? Senin gücünden benim şüphem mi vardı? Neyi ispat etmek istiyorsun bana ya? Kerim emminin helvasını yemeyi şakadan isteyince mi dileğimi yapmak aklına geldi, ha? Al, benim canımı da al yaa! Sen yukarıda teksin, yalnızsın diye kimsesizliğinin hıncını benden mi çıkartıyorsun yaaaa?
Boğazımda oluşan yumruk nefes borumu tıkamıştı! Yutkunamıyordum. Yangına körükle gidiyor gibi olmamak için göz yaşlarımı sakladım, içime akıttım. Kafam öne eğik bir halde usul usul uzaklaştım oradan ve isyankar matemi ile baş başa bıraktım Kero Çavuş’un Mehmealisini….

Adil Karcı – 22 Eylül 2014
Arkadaşım Adil Karcı’dan “BAKKAL DEFTERİ”
Hyperthymesia
BAKKAL DEFTERİ

Soyadı kanunu öncesinden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, bizim mahallede oturan herkesin bir lakabı vardı. Adanalı değilsen, bu lakap öncelikle geldiğin şehirle ilişkili bir şey olabilirdi; mesela tüm ailenden bahsediliyorsa, “Malatyalılar” gibi, ya da ailenin bir ferdinden bahsediliyorsa “Malatyalı Bekir” gibi, “İstanbullu İbrahim” gibi. Eğer Adanalıysan, mesleki veya fiziki bir özelliğin öne çıkartılırdı. Bakkal Şaban, Duvarcı Rıza, Kel Mehmet, Şaşkoloz Perihan, Çolak Sabit gibi… Bu lakaplar saygınlığa göre de değişirdi tabii ki. Mahallenin en zengini olarak bilinen ve o devirde konak sayılabilecek iki katlı kocaman evde oturan Fuat abinin ailesine, babasının adından dolayı “Zihni Beyler” derlerdi. “Zihni Beyin oğlu…”, “Zihni Bey’in karısı…” olarak anıldıklarından dolayı, oğlunun adının Fuat, karısınınkinin ise Ziynet olduğunu çoğu mahalleli bilmezdi bile. Biz orta halliydik, Akil Usta, Kudret Abla ve Adil olarak bilindik hep.
Ama, Çiftekafa Nuri gil bu konuda bir istisna olmuştu. Birkaç yıl önce mahalleye kiracı olarak gelen Hayriye teyzenin bir oğlu iki de kızı vardı. Elbistandan’dan geldikleri için önce “Elbistanlılar” denilen bu babasız ailenin daha sonraları şehirsel lakaplarından vaz geçilmiş, ferdi lakapları öne çıkartılmıştı. Kocasını kaybetmesine sebep olan kazadan dizi zedelenerek kurtulan Hayriye teyzeye “Topal Hayro”, ortası ezik uzunca bir kavuna benzeyen kafa şekli nedeni ile de oğluna “Çiftekafa Nuri” denilmeye başlanmıştı. Ancak, kızlarından bahsederken “Elbistanlının kızları…” diye lafa başlanırdı. Ekmek parası kazanmak zorunda olan dul kadın ya para karşılığı leğende çamaşır yıkar, ya da zengin mahallelere ev temizliğine giderdi. Oğlu Nuri bizim yaşlardaydı ama iki kere sınıfta kaldığından dolayı biz ilkokul dördüncü sınıftayken o hala ikinci sınıfta okuyordu. İşe gittiği günlerde, Topal Hayro yaşı küçük olan kızlarını “göz-kulak” olunması ricası ile komşulara bırakır “bak teyzesi bunlar evi de avluyu da süpürebilir, çamaşır bile katlayabilirler” diyerek onlara iş yaptırılabileceğini ima ederdi. İş yaptırmak bir yana, komşular bu yetim kızları memnun etmek için ellerinden geleni yapar, oturur onlarla evcilik bile oynarlardı! Bu nedenle de kızlar annelerinin ev temizliğine gittiği günleri iple çeker ama çamaşır günlerinden nefret ederlerdi, zira çamaşırda anneye yardım mecburiyeti vardı.

El yazısı ile, kuyruğu yukarıya doğru uzayan bir “e” harfi, ardından yelkene benzeyen sivri bir şekil ve dalgalana dalgalana inişe geçen bir çizgi… Elimdeki “veresiye defteri”ne baka baka Bakkal Melehat’a ekmek almaya gidiyorum… Şimdi yine bir “e” yazacak, el yazısı ile küçük “L”harfine benzer bir şekil çizerek devam edecek, sonra yine üç dört dalgalı çizgi ile aşağıya inerek “ekmek” kelimesini tamamlamış olacak. Bu dalgalı çizgi bana Melahat ablanın dalgalı saçlarını hatırlatırdı hep. Defterde en çok da ekmek yazılıydı, zira her gün birkaç tane almak zorundaydık. Bakkal Melahat’ın eli bu şekilde “ekmek” yazmaya o kadar alışmıştı ki, hepsi tıpatıp aynı olduğundan, kalemle yazılmış değil de mühür ile basılmış sanırdınız.

Aslında dükkan Bakkal Asaf olarak anılan babasınındı. Fakat ilkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başlayan Melahat işe öylesine sarılmış (ya da buna zorlanmış) olmalıydı ki, günün her saatinde onu dükkanda görmeniz mümkündü. Bu nedenle de bir müddet sonra “Bakkal Asaf” tabiri kullanılmamaya başlamış ve yerine “Bakkal Melahat” gelmişti. İfadesiz bakışlarına, az konuşmasına rağmen Melahat Ablayı çok severdim. Biraz tombulca olan bu ablamız sessiz sakin bir kızdı ama hiç gülmezdi.
“İki ekmek” dedim. Yan taraftaki camlı dolabı açtı, üzeri iyice kızarmış olanlarından iki tane ekmek çıkarttı, elimdeki veresiye defterini aldı, önce kendi önündeki kocaman deftere, daha sonra benim küçük deftere, imzasını atarcasına, “20 ekmek” yazdı. Buradaki “yirmi” iki ekmek olduğunu ve tutarının yirmi kuruş olduğunu ifade ediyordu. Adet, tane filan yazmaya gerek yoktu, zira ekmek on kuruştu, yirmi yazılınca iki tane olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı. Melahat abla sattığı diğer malların da kaç tane veya kaç kilo olduğunu yazmazdı. Mesela, “10 çivit” demek “iki adet çivit” demekti ve ikisi on kuruş demek oluyordu. Stenoya benzeyen yazıyı kendi mi icat etmişti yoksa uzun uzun yazmaya üşeniyor da ondan mı baştan savıyordu, bunu önceleri çözememiştim. Fakat daha sonra anladım ki bu kargacık burgacık yazı tarzı babası Asaf Amca’nın yazısının taklidiydi. Zira ara sıra dükkanda rastladığım Asaf Amca bizim deftere her şeyi aynı kızı gibi yazıyordu. Bu şekilde yazmayı kızından öğrenmiş olamayacağına göre, demek ki Melahat onun tarzında yazıyordu ki babası okuyabilsin!
Altın sarısı somun ekmeklerin üzerindeki kahverengi-siyah kıtırları bitirebilmek için eve dönmekte acele etmiyordum. Eve girdiğimde sofra kurulmuş anne ve babam beni bekliyorlardı. Verdiğim ekmeklerden birisini (tazeliğini kaybetmemesi için) ekmek bezine saran annem “Yine bu ekmeklere fare dadanmış” dedi gülerekten. Önceleri iştahım kaçar diye yemekten önce ekmek yememe kızıyorlardı ama baş edemeyince karışmaz olmuşlardı artık. Fakat, yemekli misafir geleceği gün beni uyarıyor, yolda gelirken ekmekleri tırtıklamamamı tembih ediyorlardı.
Annemin tabiri ile “veresiye defteri”, genel tabirle “bakkal defteri”, herkese verilmezdi. Sanılanın aksine, defterle alışveriş yapanların parasal imkanı yok demek değil, “kredisi var” demekti! Birincisi, bozuk para bulma derdinden kurtuluyordunuz, hem bakkal hem de siz. İkincisi, o an para olmasa bile birçok ihtiyacınızı alabiliyordunuz. Üçüncüsü, alışverişe gönderilen çocukların yolda para kaybetme gibi bir riski olmuyordu. Kısacası, bizim o günkü “bakkal defteri” sistemimiz bugünkü kredi kartı sisteminin ata babasıydı! Üstelik ekstresini cebinizde taşıyabildiğiniz , borcunuzun ne kadar olduğunu her an görebildiğiniz etkin ve güzel bir sistem!
Mahallemizde iki bakkal vardı; Bakkal Melahat ve Bakkal Şaban. Şaban amca borca mal satmazdı, bu nedenle de defter filan kullanmazdı. Bu iki bakkal sanki aralarında anlaşmışlar gibi, bazı malların satışını diğerine bırakarak onun da kazanç sağlayabilmesine olanak sağlarlardı. Mesela Melahat Abla buz satmazdı. Gazyağı satmazdı. Sebze meyve türünde hiçbir şeyi dükkanına sokmazdı. Bunlar Bakkal Şabanın envanterinde olan mallardı ve mecburen peşin para ile ondan alırdık. Buna karşılık zetinyağı, sabun, çamaşır sodası, çivit (beyaz çamaşırlar kaynatılırken mavimsi beyazlık kazansın diye suya konulan zar şeklinde mavi tablet), dikiş iğnesi, makara ipliği vs. gibi malları da Bakkal Şaban’da bulamazdınız. Rakip dayanışması gibi bir şey yani…
Bakkal alışverişleri genelde biz çocukların işiydi. Bakkala giderken “Anne, bir tane sakız alayım mı?” , ya da “beş kuruşluk akide şekeri yazdırayım mı?” şeklindeki sorularla bahşişimizi garantiye alırdık. Zira izin alınmadan alınan bir kuruşluk bir şey bile hemen fark edilirdi. Ailenin büyüğü getirilen mallarla küçük deftere yazılanları karşılaştırırdı. Ay sonu geldiğinde ise bu küçük defterle bakkaldaki büyük deftere yazılanlar bir bir kontrol edilir, toplamalar yapılır, mutabakat sağlanır ve hesap kapatılırdı. Bakkal kendisindeki büyük deftere hemen yeni bir sayfa açar, müşterisine de bir avuca sığacak büyüklükte yeni bir defter verirdi. Alınan her şey anında her iki deftere de yazılırdı ve bu süreç hep böyle devam eder giderdi.
Bir müddet sonra hepimizin dikkatini çeken bir şey olmaya başladı. Bakkala doğru hangimiz yürümeye başlasak Çiftekafa Nuri peşimize takılıyor, alışverişimiz bitene kadar bizi biraz uzaktan izliyor sonra hiç konuşmadan aksi istikamete doğru yürüyüp gidiyordu. Yani, aldığımız şeker, sakız, bisküvi vesaireden kendisine de biraz verelim diye bir beklentisi olmadığını bilmemizi istiyor gibi davranıyordu. Ama niye gelip bizi seyrediyordu ki acaba?
“Bakkal deferi!” diye bağırdı Cinik Salih “Bakkal defteri yok onların!” Oturduğumuz ağacın altında bu konuyu konuşuyorduk o gün sabahtan beri. Çiftekafa’ya bizi neden takip ettiğini soramıyorduk, zira alınganlık yapabilirdi. Babası olmadığı için içimizde tuhaf bir acıma duygusu hissederdik onu görünce ve normalden daha fazla yakınlık gösterirdik kendisine. Ama Nuri genelde durgun, hüzünlü ve içine kapanık bir şekilde bize mesafeli dururdu.
– Lan ona da bir defter alak mı? dedi Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit.
Burada bu sözü söyleyebilecek en son kişiydi Macit. Hepimiz duyduğumuza inanmamışçasına suratına baktık. Zira, babası bakkaldı ve defter kullanmıyordu. Yani kendilerinin de defteri yoktu!
– Alsak neye yarayacak, dedim? Hem nereden bulacağız, Melahat abla o defterleri satmıyor ki.
– Okulun yanındaki kitapçıda var, ben sordum beş kuruşmuş, diye sürdürdü konuşmasını Macit.
– Tamam, aldık diyelim, neye yarayacak, Melahat Abla ona borca bir şey mi verecek ki defteri var diye? dedim.
– Gidip Melahat Ablayla konuşalım, dedi Salih.
– Melahat Abla ne yapabilir ki olum, Asaf Amca asıl sahibi dükkanın. Geçende gördüm kızına kızıyordu, hesabını kapatmayan birisine satış yapmaya devam etmiş diye.
Akşam olayı olduğu gibi babama anlattım. Kahvesindeki son yudumu içen babam “Ben hemen geliyorum” diyerek evden çıktı ve hakikaten birkaç dakika sonra geriye geldi. Elinde tuttuğu yeni bir bakkal defterini anneme uzattı ve;
– Hanım bunu al, Hayriye hanıma götür. Asaf efendi kendisine hesap açtı, gerektikçe kullanabilir, ödemede sıkıntısı olursa da dert etmesin, böyle söyle kendisine, dedi.
Defteri alıp Hayriye teyzelere giden annemin peşine takılmak istedimse de babam bırakmadı ve bu konuda kimseye bir şey söylememem için beni uyardı. Defter verilirken yanlarında kimse olsun istememişti demek ki.
Ertesi sabah daha kahvaltı hazırlığına bile başlamamıştık ki pencerenin önünden geçen bir çocuğun:
– Arkadaşlar, ben ekmek almaya gidiyorum. Gelen var mı, beraber gidelim! diye bağırdığını duydum.
Yüksek sesle konuştuğunu ilk defa duyduğum için Çiftekafa Nuri’nin sesini tanıyamamıştım. Pencereden baktım, elindeki bakkal defterini havada sallaya sallaya yürüyor, ilk defterli alışverişine birileri şahit olsun istercesine bize sesleniyordu. Pencereden baktığımı fark edince defteri göstere göstere “bakkala gidiyorum, hadi sen de gelsene” işareti yaptı eliyle. Kendisini tanıdığımdan beri ilk defa gözlerinde hüzün olmadan .gülümsediğini görüyordum!

Adil Karcı – 3 Haziran 2014
ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “REYHAN”
Adil’den bir Hyperthymesia

REYHAN
Hani avucunu kepçe gibi yapar da baş aşağı çevirip çocuk başı okşarsın ya, işte aynen öyle sağ avucumu yumup oturduğum masanın kenarında duran, antik Yunan desenleriyle süslenmiş, alt yarısı mavi sırla kaplı toprak saksıdaki reyhanın yaprakları üzerinde gezdirerek biraz koku topladım ve daha sonra avucumu burnuma kapatıp uzun uzun soludum. Çocukluğumdan beri severdim reyhan kokusunu.
– Vay, dediğim saksıdaki reyhana, bugün muhteşemsiniz Reyhan Hanım!
– …….
– Ne o, iltifatımı beğenmediniz mi? Yoksa size Reyhan değil de Fesleğen, ya da Sinekkanadı diye mi hitap etmeliydim?
Bu bitkiye verilen birleşik isimleri kafamda ayrıştırmaya çalıştım. Reyhan, yani “rey” ve “han”. Ne alaka? Ya Fesleğen’e ne demeli? “Fes” ve “leğen”? “Fes şeklinde bir leğen” demek istememişti herhalde bu ismi koyanlar. Kulağa hoş gelmese de, en alakalı isim Sinekkanadı olabilirdi, zira bitkinin yaprakları sinek kanadını andırıyordu biraz. Merak bu ya, üstelik teknoloji de avucumuzda, emrimize amade ya artık, cep telefonundan internete girdim, araştırdım. Evet, bu üç isim de aynı bitkiye aitti ama Reyhan Arapça kökenliydi, “güzel rızık” manasınaydı. Fesleğen ise Yunanca kökenli olup “kraliyet” anlamına geliyordu. Çeşni katmak üzere kuru veya taze olarak yemeklere konulan bu bitki meğer nice hastalıklara da iyi geliyormuş! Öğrenmiş oldum. Kapattım elimdeki telefonu ve döndüm Reyhan Hanım’a:
– Bak gördün mü? Sana “Reyhan” dedik, “Hanım” dedik, tenezzül buyurup cevap vermedin! Tabii, burnun büyüdü de ondan! Şimdi cicili-bicili özel saksıya dikilmişsin ve her gün sulanıp okşanıyorsun. Unuttun o zeytin yağı tenekelerine dikilip de haftalarca suyu zor bulduğun günleri değil mi? Yaprakların toz topraktan görünmezdi be! Ne idiğü belirsiz bir bitki olarak ya bir bahçe kenarında, ya bir kerpiç evin kuytusunda kurur giderdin ve adın da “sinekkanadı” olmaktan öteye geçemezdi. Hani var ya, o eski Türk filimlerinde… hani fakir bir temizlikçi kız bir gün keşfedilip meşhur bir şarkıcı olur da sonra öz babasını tanımazdan gelir ya? İşte sen de aynen öyle olmuşsun.!
Reyhan Hanım dayanamadı, patladı:
– Deli misin, mecnun musun, nesin? Kes sesini de git artık başımdan be! Koklama ayağına yatıp saçımı-başımı darmadağın ettiğin yetmezmiş gibi…!
Evet, ben gerçekten deli olmalıydım aslında, Reyhan Hanım haklıydı. Öyle ya, oturmuş telepati yolu ile bir çiçekle konuşmaya çalışıyordum! Ama dur hele, niye deli olaydım yahu? Bak, sonunda konuşmuştu işte benimle!
Konuşmacı olarak davet edildiğim bir tarım sempozyumuna katılmak üzere Adana’dan Antalya’ya gitmem gerekiyordu. Bu iki şehir arasındaki kıyı kasabalarında işim icabı görüşmem gereken kişiler olduğundan, araba ile yola çıkmış, her zaman olduğu gibi Alanya’da bir akşamlık mola vermiştim. Kaldığım otel şehir merkezinden Alanya kalesine çıkan yol üzerinde, marinaya hakim bir yamaçtaydı. Otelin önündeki dar yolun deniz tarafında ise, sahilden bir apartman boyu kadar yüksekte, falez üzerine kurulmuş birkaç lokanta vardı.
Alanya’yı daha önce gezmiş olduğumdan ve orada yapılacak bir işim de olmadığı için, güneşin henüz batmakta olduğu akşamın ilk saatlerinde bu lokantalardan birisinin yazlık bölümüne girdim, oturdum. Gün batımını seyretmek, hatta sarıdan bakıra dönen renklerle gökyüzünde oluşan o muhteşem tablonun fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi, zira kalenin doğu yamacındaydım ve güneş çoktan bu tarafı terk etmiş, tepenin diğer yanında Akdeniz’in ılık sularında akşam banyosunu alıyordu. Lokantanın ilk müşterisiydim. O kadar erken gitmiş olmalıyım ki, daha garsonlar bile yoktu ortalıkta. Eh ne yapalım, biz de oturmuş yanımızdaki Reyan Hanımla yarenlik ediyorduk işte!
– Hoş geldiniz efendim!
Bu ses Reyhan Hanım’ın az önce beynimde çınlayan cıvıltılı sesi değildi. Kafamı çevirip baktım, siyah pantolonlu, yaz günü olmasına rağmen, uzun kollu beyaz bir gömlek giyinmiş ve de mor papyon takmış tıknaz bir garson, elinde sararmış bir sipariş bloknotu ve yarısı kırık bir kalemle başıma dikilmiş duruyor, gözleri ile gülümseyerek benden cevap bekliyordu.
– Hoş bulduk, dedim. Ana yemek için vakit erken, benim adetimdir, meyve ve rakı ile başlarım. Mevsim meyvelerinden bir tabak, bir de ufak getirir misin?.
Tertemiz olduğu besbelli olan beyaz masa örtüsünün üzerine baş aşağı olarak sıralanmış ayaklı bardaklardan birisini alıp düzgün şekilde oturttu, yakınındaki buz dolabından çıkarttığı dışı terlemiş cam sürahiden buz gibi bir su doldurdu ve “Hay hay efendim, meyvenizi ve rakınızı hemen getiriyorum , buz da istersiniz değil mi?” diyerek gözden kayboldu. Yine kalmıştık Reyhan Hanımla baş başa! Ama artık ne ben konuşuyordum ne de o cevap veriyordu, zira zorla başlattığım muhabbetimiz garson tarafından katledilmişti bir kere!
Kıyıya bağlı teknelere ve onların önleri boyunca gezinti yapan insanlara bakarak vakit geçirmeye çalışıyordum. Gezinti teknelerinin kıyıya bağlı olduğu her demir halkanın yanında küçük bir masa vardı. Masaların arkasındaki çığırtkanlar önlerinden gelip geçenlere tekne turunun rotasını anlatıyor, broşür veriyor ve ertesi gün için müşteri toplamaya çalışıyorlardı. Uzakta oldukları için ne konuştuklarını duyamıyordum ama, daha fazla yolcu alabilmek amacı ile, kalkışını en az yarım saat geciktireceklerinden şüphem olmayan tekneleri için “bizim teknede rötar olmaz, yarın sabah tam 10:00’da hareket” diyerek müstakbel yolcularına güvence vermekle meşguldüler, eminim.
Rakıdan aldığım ilk yudumun damarlarımda dolaşmaya başladığını hissettiğimde, karşımdaki deniz manzarasının güzelliği, yüzümü serin serin okşamaya başlayan esinti ve Reyhan Hanım’ın ıtırlı kokusu birlik olmuşlar, üzerimdeki yol yorgunluğunu alıp götürmüşlerdi. Ben “daha birkaç saat kimse gelmez buraya” diye düşünürken, koca lokantada başka bir yer yokmuş gibi, tam sağımdaki masaya tombul sayılabilecek, lacivert takımlı gençten birisi geldi oturdu. Vakit öldürmem gerek ya, Reyhan Hanım da benimle artık konuşmuyor ya, göz ucu ile incelemeye koyuldum yeni müşteriyi.
Ellili yaşlara henüz ulaşmamış gibiydi. Uzunca kesilmiş düz, uzun kahverengi saçlarını savura savura sağa-sola dönüyor, mavi mi yeşil mi olduğu belli olmayan gözleri ile kendisi ile ilgilenecek bir garson arıyordu. Mesleği ile ilgili tahmin yürütmeye çalıştım ve, beraberinde getirdiği deri evrak çantası nedeni ile, avukat olduğuna karar verdim. Medeni cesaretim biraz saha fazla olsaydı, bu adamı masama davet edip onunla tanışır, sohbet edebilirdim. Nice sonra gelen garsona bira ve çerez ısmarladı. “İyi ki de tanışıp masama davet filan etmemişim, rakı içen bir adamın bu güzel manzaraya karşı oturup bira içen bir çaylak ile ne işi olabilir ki? Müşterek hiçbir yanımız yoktur mutlaka!” diye düşünerek paylaşmaktan vaz geçtiğim kendi yalnızlığıma çekildim.
Ondan tarafa bakmamaya gayret ediyordum ama bu adamdaki görünmez tuhaflık dönüp dönüp dikkatimi yine ona yöneltiyordu. Garsonun getirdiği soğuk biradan uzun bir yudum aldıktan sonra gömleğinin yakasını gevşetti, bayrak kırmızısı kravatını koparırcasına çıkarttı ve katlamadan ceketinin sol cebine tıkıştırdı. Kravatın kalın ucu yarım karış kadar cepten dışarıda kalmıştı ve tıpkı dilini çıkartmış bir zenci gibi bana sırıtıyordu. Ne yazık ki hoşuma giden bu görüntüyü uzunca seyretme şansım olmadı, zira ikinci yudumdan sonra adam ceketini çıkartıp yanındaki sandalyeye astı. Üçüncü yudumundan sonra da uzun kollu beyaz gömleğinin kollarını sıvadı. Alkol alkoldür kardeşim, birada az miktarda olan alkol bile adamın baharını başına böyle vurdurur işte!
Kıyıda dolaşan turistlere pamuk şekeri, balon, buzlu badem satarak geçimini temin etmeye çalışan insancıkları ve bu satıcıların peşinden ayrılmayan yerli malı çocukları seyretmeye dalmıştım ki sağdaki masadan “yok yaaa, yeter yaaa!” diye bir ses geldi. Önce başka birisi telefonla konuşuyor sandım. Dönüp baktım, bizim tombul elindeki kalemi masaya vuruyor ve yüksek sesle kendi kendine söyleniyordu! “Yeter lan yeter, bu son artık, oynamıyorum lan!”
“Eh, normal, beni de bir akıllı bulmaz ki zaten!” diye içimden geçirirken, kendisine baktığımı fark etmiş olacak ki, bana döndü ve:
– Haksız mıyım Allaanı seversen abi ya? Bu naleti kaç yıldır oynarım, yahu altıdan vaz geçtik bir defa beş biliyim bari be, yok, yok, yok! Bir kere dört bildim, sekiz on kerede de üç…. hepsi o kadar. Buna yatırdığım parayı biriktirsem, Allaama kör bakiim, şimdiye sıfır araba almıştım! Oynamıycam artık. Bitti! Bi daha şu kuponları elime alırsam elim kırılsın! Yetti be!
Dikkat ettim, önünde bir tomar şans oyunları kuponu duruyordu. Ne zaman çıkartmış masaya koymuş?, Ne zaman çekiliş sonuçlarına bakmış? Hiç fark edemedim. Alkolün artırdığı medeni cesaretimle:
– İstersen gel beraber oturalım, hem yalnızlıklarımızı da paylaşırız, dedim.
Sanki bu daveti bekliyormuş gibi tereddüt etmeden ayağa fırladı, önündeki yarısı boşalmış bira bardağını ve çerez kasesini kaptı, geldi yanıma oturdu.
– Abi ciddi söylüyorum, çok param gitti bunlara yaaa. Bu akşam tööbe ettim, sen de şahitsin, işte Allah da şahit, oynamıycam artık!
Şans oyunları beni fazla açmadığından, konuyu değiştirebilmek amacıyla çeşitli sorular sordum kendisine. Yanılmışım, avukat değil serbest muhasebeci-mali müşavirmiş. Her akşam iş dönüşü buradaki lokantaların birisinde mola verip bir iki kadeh atarmış.
– Abi hayat başka türlü çekilmiyor be, dedi ve işinden, eşinden dert yanmaya başladı.
– Mükelleflere laf anlatamıyorsun. Ay sonunda vergiler, sigortalar yatacak, “sen yatır Muharrem Bey, biz sana sonra öderiz”. Ulan daha aylık ücretimi tahsil edemiyorum sizden, bir de verginizi ben mi yatıracağım be? Hayır, bir iki kişi olsa neyse ama hemen hemen hepsi böyle… Evdekine gelince, o da ayrı bir alem.
Gençlik yıllarında, turist gezdiren bu teknelerde yazları çalışıp okul harçlığı biriktirirmiş. Teknelerde çalışan Salih adında bir de Diyarbakırlı arkadaşı varmış. Bu Salih allem etmiş, kallem etmiş İsveçli bir turist kız tavlamış. Birkaç kelimeden fazla yabancı lisan bilmediğinden, ülkesine dönen kızla ondan bundan yardım alarak yazışmayı sürdürmüş. Ertesi yaz kız yine Alanya’ya gelmiş ve Salih’le nikahlanmışlar. Kız yine ülkesine tek dönmüş ama birkaç ay içerisinde vize işlemlerini hallettirip kocası Salih’i yanına aldırmış.
– Şimdi iki çocukları var ve mutlular, dedi Muharrem, hem paraya pula kavuştu hem de o kavruk, gudubet Salih yakışıklı bir adama dönüştü İsveçte, üstüne üstlük bülbül gibi de İsveççe konuşuyor, iyi mi?
Ahhh, ah, kimseyi takmayıp o oğlanın lafını dinlemeliydim…ahhh!
Salih’in gidişinin ardından Muharrem de bir Alman turist kız bulmuş, sevgili olmuşlar. “Altın saçlı, mavi gözlü ilahe” olarak tanımladığı bu kız çok istemiş, çok beklemiş ama bizimki ona bir türlü evlenme teklif edememiş. Ana, baba, amca, dayı, komşular ne derler sonra? “Gavur kızından kat’iyen gelin” olmaz demişler ve tutmuşlar onu annesinin köyünden bir kızcağızla baş-göz etmişler. Evlendiği kız iyi huylu birisiymiş ama sadece karı-koca imişler, o kadar. İnanç farkı, bilgi farkı, zevk farkı, görüş farkı gibi nedenlerle gerçekten yakın olamamışlar birbirlerine bir türlü.
– Ne vardı şimdi şu manzarayı sevdiğim kadınla beraber seyredebilseydim? Ne vardı şu zıkkımı paylaşıp da şimdi onunla beraber içiyor olsaydık?
– Getir sen de karını buraya be Muharrem, alışsın kızcağız.
– Gelmez abi gelmez, insan içine çıkmaya çekinir, üstelik zinhar ağzına içki de değdirmez, günah ya! Seyahate çıkalım? Çıkmaz! Denize girelim? Girmez!
Ben evde bir bira bile içemiyorum. Eve içki soksam mutlaka boşanır benden. Aslında boşanıp boşanmaması umurumda da değil ya, bakma, elini öper bir kız bir oğlan çocuğumuz var, ana-baba ayrı büyümesinler diye…
Ne demiş şair Ali efendi?
“Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır Bir dokun bir ah işit kase-i-fağfurdan”.
Laflarken, o ikinci birasını bitirmiş ben de ikinci kadehin dibini görmüştüm. Sohbet her ikimizi de doyurmuş olmalıydı ki, ne o ne de ben sıcak yemek ısmarlamadık.
İyice karanlık basmış, sahildeki rengarenk lambaların tümü yanmıştı artık. Benim gözüm Muharremde, onunki ise bir aşağı bir yukarı ağır ağır dans eden teknelerdeydi. Bilmem kaç yüzüncü, belki de kaç bininci defa, “altın saçlı mavi gözlü ilahe”si Muharrem’i alıp uzaklara götürmüştü yine, besbelli. Daldığı hülyadan uyanmaya hiç niyeti olmadığını anlayınca dayanamadım:
– Kalkalım mı? dedim. Benim yarın daha epey yolum var da…
Uykudan uyandırılan bir çocuğun mahmurluğu ile baktı yüzüme bir an, ama sonra aniden canlanıverdi ve telaşla:
– Abi bi dakka, şu masadaki kalemi alayım, kalkmadan bana 1’den 49’a kadar altı tane rakam yazdırsana…

Adil Karcı – 11 Eylül 2014
DENİZ KOKUSU
DENİZ KOKUSU
Yirmi yıl kadar önce, çocukluğu oraya yakın bir köyde geçmiş olan bir arkadaşımızın önayak olması sonucu, on arkadaş bir olup Adana’nın Saimbeyli İlçesine bağlı Ağsu (Aksu) olarak ün yapmış buz gibi bir su kaynağının hemen yanındaki araziye tek tip evler yaparak küçük bir yayla oluşturmuştuk ve yaylamızın adını da “Aksu Yaylası” koymuştuk. (Şimdi orası resmen kadastroya kayıtlı Aksu Mahallesi oldu). Bundan on yıl kadar önce ise orada, sadece erkeklerin katılacağı, bir “hafta sonu bekarlar partisi” yapmayı planlamıştık. İlkbaharda açan çiçeklerin resmini çekmeye zamanım olsun diye de ben arkadaşlardan bir gün önce yaylaya gitmiştim ve her zaman uzaktan seyredip merak ettiğim karşı dağın tepesine tırmanmaya karar vermiştim.
Sabah erkenden sırtımda çanta, boynumda fotoğraf makinesi, ayağımda spor ayakkabı ile düştüm yola. Yol az eğimli iken önce yürüyüş kolay gelmişti ama biraz sonra patika dikleşince tepeye çıkmanın o kadar da kolay olmadığını anlayacaktım. Neyse ki yol boyu görüp resmini çektiğim yaban çiçeklerinin güzelliği bütün zorluklara değiyordu. Ara sıra mola vermeme rağmen, tepeye yaklaştığımda nefes nefese kalmıştım. Takip ettiğim patikalar biraz sonra koca bir kayalığın önünde sona eriyordu ve önümdeki son kayayı aştığımda ise patikanın devamının olmadığını görüyordum. Haliyle yeni bir yol bulmak gerekiyordu, ki bu da zaman kaybı demekti. Saatler sonra aşağıya baktığımda, bulunduğum o noktaya kadar nasıl tırmanabildiğime ben de şaştım ve basit bir dikkatsizliğin nelere mal olabileceğini düşünerek ürperdim. Benden başka bir canlının orada olmadığını sandığım zirveye sekiz-on adım kadar kalmıştı ki bir meleme duydum. Keçi sesiydi bu. Son kayayı da aştım ki ne göreyim? Etrafta onbeş kadar siyah keçi otluyor, boşluğa ayaklarını sallandırmış halde, uçurumun kenarında da bir çocuk oturmuş elindeki bıçakla bir dal parçasını yontuyordu! Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemeden ve de neredeyse çocuğu azarlarcasına;
– Sen kimsin ya? diye bağırdım. Sanki zirve babamın malıydı. Aslında bir çocuğun oraya çıkmayı başararak benim tırmanma başarıma gölge düşürmüş olması canımı sıkmış olmalıydı bilinç altımda.
– Mustaa, dedi, gözlerini yontmakta olduğu dal parçasından ayırmadan. Orada olmam sanki çok olağan bir şeymiş gibi davranıyordu ve beni hiç önemsememiş görünüyordu. Halbuki, kendisine doğru tırmanırken, beni devamlı izlemiş olduğundan emindim.
– Ne yapıyorsun burada? dedim, bu defa sesimin tonunu biraz kısarak.
– Geçi otladıyom, bi de gendime düdük yapıyom. Sen ne ediyon?
– Fotoğraf çekiyorum, çiçek fotoğrafları.
– Çiçek? Netcen çiçek fotrafını?
On yaşları civarında gösteriyordu, ama yine de yaşını sordum.
– Bu baharınan onbir yaşına girdim, dedi. İlk defa başını kaldırıp bana bakmıştı.
– Okula gidiyor musun Mustafa?
– He ya, ama bogün Cümertesi ya, okul yok bogün. Cümertesi inen Bazar günneri geçileri ben yaydırıyom!
Başlangıçtaki çekingenliği yok olmuş, gözlerime bakarak konuşmaya başlamıştı. Onun bulunduğu yere çok uzakta olmayan bir çam ağacının altına oturdum. Az sonra o da yanıma geldi, bağdaş kurup oturdu. Yere koymuş olduğum fotoğraf makinesini gözleri ile inceledi ve sonra çekine çekine elini makineye değdirerek,
– Bunuynan mı iresim çekeyon? dedi. Belli ki makineyi merak etmişti. Makineyi yerden alıp kendisine uzattım, aniden kolunu büküp az önce makineye değen elini yumruk yaparak koltuğunun altına sakladı. Sanki makineye dokunmakla bir suç işlemişmiş gibi…
– Al, al, çekinme bak, dedim. İki elini birden uzattı bu defa ve tereddütle makineyi eline aldı.
– Ağırımış da ha…. dedi. Nasıl çekeyon peki?
– Bak, buradan bakacaksın, bu düğmeye basıp resim çekeceksin. Hadi benim resmimi çek! Bir anda gözleri parladı.
– Olur mu ki?
– Olur olur ama önce ayağa kalk, birkaç adım geri git, oradan çek.
Aynen öyle yaptı, söylediğim hiçbir şeyi ikiletmeden resmi çekti. Daha sonra ben de kendisinin birkaç poz resmini çektim.
– İresimler ne zaman çıkıcı peki?
– Valla bir iki hafta sonra geldiğimde gösteririm. Kızılağaçta mı eviniz?
Eliyle vadiyi işaret ederek:
– Yok, biz Zoplar’da oturuyok. Hoorda, ahan o koyde.
– Baban ne iş yapar?
– Darlada iş dutar, güzünen kesilip gışın ormanda beklemiş ağaçların dallarını keser, orman müdürlüünün gamyonlarına yükledir, para kazanır. Bi de çalışmadıında bizin baaçedeki ağaçların dibini gazar, zebze neyim eker baaçamıza…
Çenesi iyice açılmıştı Mustafanın. Belli ki yalnızlıktan patlamıştı burada saatlerdir. Bana da iyice ısınmış olmalı ki, el, kol, baş hareketleri ile konuşuyor da konuşuyordu ve ben sormadan gardaşını, bacısını, anasını ve dahi ineklerini, köpeklerini uzun uzun anlatıyordu. Nefeslenmek için sustuğu bir anda;
– Düdük ne oldu Mustafa? Şimdiye kadar hiç yapmadın mı yoksa?
– Çoook yaptım. Ama hiçbiri ötmeyo, ben de hepini başdan yapaayom!
Yarım kalmış düdük işini bitirmek için gitti eski yerine oturdu, yere bırakmış olduğu beyaz kemik saplı çakısını eline aldı ve yine aynı dal parçasını yontmaya başladı. Ayağında Ermenek Lastiği olarak ün yapmış siyah lastik pabuçlar vardı. Ucuz olmasına rağmen o dağlarda en kullanışlı ve en gözde ayakkabı budur. Kalınca bir yün çorapla giyildiğinde hem kışın ayakları sıcak tutar hem de karda-buzda katiyen kaymaz. Mustafa dizleri yamalı kalın bir pantolon giymiş, pantolonunu paçalarını ise el örgüsü beyaz yün çoraplarının içerisine sokmuştu. Üzerinde ise uzun kollu mavi bir gömlek ve rengarenk yünden örülmüş kısa kollu bir kazak vardı. Kimine göre zevksizlik, kimine göre renk cümbüşü diye adlandırılabilecek bir giyim tarzı yani. Ben onun giysilerini inceleyip “hangi açıdan onun birkaç fotoğrafını daha çeksem acaba?” diye düşünürken Mustafa’dan bir bağırtı koptu:
– Uyyy anaamm!
Dalı ikiye kesebilmek için elindeki bıçağı zorlamış ve kayan bıcak sol işaret parmağını derince kesmişti. Telaşla ayağa fırladığımı görünce:
– Gorkma, gorkma bi şii deel, hinci ben eyi ederim gendimi, dedi ve ayağa kalkması ile beraber biraz ilerideki bir ağaca doğru koşmaya başlaması bir oldu. Ben ne olduğunu anlayana kadar da elinde fındık büyüklüğünde birkaç ağaç sakızı topu ile geldi. Sol elinin baş parmağını kesilen işaret parmağının üzerine bastırıp akan kanı durdurmuştu ama o elini hiç kullanamaz olmuştu. Etrafına bakındı, arandı, yüzeyleri düzgün iki tane avuç büyüklüğünde taş aldı yerden ve onlarla birlikte (orada ağaç sakızı denilen) reçineleri de avucuma koyarak;
– Bunnarı bu daşların arasında un ufak edebilin mi? diye sordu.
– Toz gibi mi yani?
– He, toz kimi.
Yanımda yara bandı getirmemiş olmanın pişmanlığı ile onun her dediğini hemen yapmaya koyuldum ve reçine parçalarını un haline gelene kadar dövdüm. Bu işlemi sırt çantamdan çıkarttığım bir naylon poşet üzerinde yaptığımdan dolayı, ezdiğim reçineler hiç zayi olmamış, neredeyse yarım avuç kadar ince granül birikmişti. Mustafa sağ eli ile çimdik çimdik aldığı reçineyi yaranın üzerine serpiyor, kanla karışıp eriyen reçine zerrelerinin üzerine sonra bir kat daha ekeliyordu. Kanla ıslanan toz reçine sertleşmiş, bir kabuk halinde yaranın etrafını sarmış ve akan kanı durdurmuştu.
– Zebaa gadarı heç bişi galmaz, eyileşir! dedi ve yine eline çakısını alıp düdük yapma işine devam etmeyi denedi.
Belli ki benim üzülmememi ve kendimi iyi hissetmemi istiyordu.
– Mustafa be, bırak şu düdük işini artık bugün, ha? Elini yorma artık, dedim.
Suçluyu bulmanın rahatlığı ile bıçağı yere fırlattı attı.
– Hep gabahat bu bıçağda! Ne vakıt zorlasam dönüvereyo!
–
Bu küçük kazanın sebep olduğu nahoş havayı dağıtmak amacı ile,
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun Mustafa? dedim
– Vapor sahabı bir gaptan olacın!
– Niye doktor, mühendis, öğretmen değil de vapur sahibi kaptan olmak istiyorsun?
– Deniz gogusu için!
– Anlamadım, deniz kokusu için mi?
– He ya! Hüsamettin örtmen anlattıyıdı, dünyanın en gözel gogusu deniz gogusuyumuş. Gendisi güççükkene Muulada Bozburun deyin bir yerde yaşarımış. Her yannı suyla gaplıymış, her zebah uyandığında hep deniz gogusunu duyarımış. Deniz gogusunu bir gogladın mı bir daha levidor (Revidor) golonyasına bile dönüp bakmazımışın! “Deniz gogusu olmasa ölürüng ben” deridi ve her datil vaktı gider orada galırıdı.
– Sen hiç deniz görmedin yani?
– Yok emme, iresmini çok gördüm, hem vaporların bileme…
– Peki deniz kokar da bu dağlar kokmaz mı yani?
– Gokmaz oluru mu ki? Bak geven otu nasıl gokuyo? Hele şoordaki gekik? Elle bak nasıl gokar? Dağlar depeler de gözel gokar ama deniz gokusu gadar gözel diyel.
Bir an sustu, önüne baktı ve sonra damdan düşer gibi:
– Sen heç deniz gokusu nedir bilin mi? diye soruverdi.
Hiç koklamadığı deniz kokusu buralara kadar gelmiş, dağ çiçeklerinin ilkbaharda havaya yaydıkları burcu burcu kokuları bile bastırmış ve Mustafa’nın dünyasını doldurmuştu! Ne desen boştu artık…
Ne olur ne olmaz diye çantamda bulundurduğum büyük bir bisküvi paketini kendisine uzattım ve “sağlıcakla kal Mustaa” diyerek geldiğim yoldan aşağıya dikkatle inmeye başladım. Kendisine söz vermiştim, ilk gelişimde onu bulacak ve çektiğim resimlerden birer tane verecektim. Birkaç hafta sonra tekrar yaylaya geldiğimde onun oturduğu köye gittim ama tarif üzerine bulduğum evlerinde hiç kimse yoktu. Büyükçe bir zarfa koymuş olduğum resimleri “Mustafa’ya verilmek üzere” notu ile kaybolmasın diye köyün bakkalına bıraktım. Bu olaydan sonra keçi çobanı Mustafa’yı hiç görmedim. Birkaç yıl sonra aynı köy bakkalına uğrayıp kendisini sorduğumda okumak için köyden ayrıldığını, bir daha da hiç dönmediğini söyledi bana.
Siyah-beyaz Türk filmlerinde yılların geçtiğini anlatmak için kendi kendine dökülen takvim yaprakları gibi aylar, yıllar geçmiş, saçlarımıza aklar düşmüş ve bu seneye vasıl olmuştuk. Ya yaşlandıkça yazlar bana daha sıcak gelmeye başlamış olmalıydı ya da iklim gerçekten değişmişti ve de bu nedenle Akdeniz kıyılarında yazın yaşamak imkansız hale gelmiş olmalıydı. Denize girmek filan artık serinlemeye yetmiyordu ve hatta rüzgarın durduğu saatlerde plaj durmak neredeyse işkence haline dönüşmüştü. Ama Ege sahilleri böyle değildi, havadaki nem daha azdı ve hiç olmazsa hava geceleri biraz daha serin oluyordu. Bir akşam dayanamadım,
– Hanım, dedim, ne dersin bir Ege turu yapalım mı?
– Sen bilirsin. Ne zaman yola çıkmayı düşünüyorsun?
– Yarın sabah erkenden!
– Tamam be! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın! Ben geceden valizleri hazırlarım, sen istersen erkenden yat, yarın araba kullanacaksın. Peki, ilk hedefimiz neresi olacak?
– Çökertme! Biliyorsun, türküsünü her dinlediğimde hiç görmediğim o yöreye tarifsiz bir özlem duymuşumdur. Şimdiye kadar gidip görmek nasip olmadı. Kısmetse yarın oradayız!
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bazen harita yardımı ile, bazen de sora sora, gün batımında Çökertme köyüne ulaştık. Yenilenmesi, boyanması henüz bitmiş olan Çökertme Butik Otel’e yoldan telefon açıp oda ayırtmıştık ama aslında hiç de gerek yokmuş, zira geldiğimizde odaların yarısından fazlası boştu. Otel kıyıdan yüz metre kadar gerideydi. Önünden geçen köy yolundan sonra bir otopark, ondan sonra da kıyıda, yine aynı otelin işlettiği, özgün bir lokanta vardı. Yüzlerce kilometre mesafeyi bir günde katetmiştik. Böylesine başarılı bir yolculuğun mükafatı ne olabilirdi? Bir düşünün….Hele ki deniz kıyısında? Tabii ya, balık ve rakı!
Çökertme küçük bir koydan ibaretti. Burası Bodrum’un doğusunda olup şehirden saatlerce uzaktaydı. Bodrum ve İzmirden gelen teknelerin demirlemiş olduğu iskeleler kıyıdaki lokantaların içine kadar giriyordu. Yani otele veya köye gitmek için lokantaların içerisinden geçmek mecburiyetindeydiniz. Yerliden fazla yabancı turist vardı o akşam, ama biz yine de en güzel masayı ele geçirebilmiştik. Bize arkası dönük olarak kasadaki kişi ile konuşmakta olan garsona sabırsızlıkla “Genç, bakar mısın?” diye seslendim. Bize dönüp bakmadan “derhal efendim” demesine rağmen kara yağız genç adam oradaki konuşmasına devam etti ve bir türlü masamıza gelmedi. Ben de, sinirlerime hakim olabilmek için, defalarca saydığım tepemizde sallanıp duran renkli ampülleri birkaç kez daha saymak zorunda kaldım.
Artık garsonun gelmesinden ümidi kesip eşimle sohbete daldığım bir anda yanımda beliren birisi “emredin efendim!” dedi. Ohh be, bizim garsondu bu… nihayet!
Ben “Balık olarak neyiniz var? Lagos bulunur mu? Levrek taze mi?” gibi sorular sıralarken yüzüme bakmakta olan genç, kendisini öksüz ve yetim sanan bir çocuğun yıllar sonra gerçek ailesine kavuşması anında yüzünde beliren ağlamaklı-gülmekli yüz ifadesinin tıpkısı ile gözlerini dikmiş bana bakıyor ve “beni tanısana yaa!” dercesine sorularımı duymazdan geliyordu. Ben de susup ona bakmaya başladığımda kendisini tanıyamadığımı anladı ve;
– Beni çıkartamadın mı? Ben Mustafa!
– Hangi Mustafa?
– Zoplardan…
– İyi de oğlum Zoplar köyünün yarısının adı Ali, yarısının da Mustafa! Sen hangi Mustafasın?
Sol elini uzattı, işaret parmağındaki derin yara izini gösterdi.
Vayyyy be! Bu bizim keçi çobanı Mustafaydı!
– Mustaaaa! Sen haa? Oğlum ne biliiim, konuşman o kadar değişmiş ki! Hem en son gördüğümde küçük bir çocuktun, şimdi kocaman adam olmuşsun!
– Evet konuşmam değişti, yontulduk bunca zaman içinde.
– Burada mı çalışıyorsun? Otur anlat hele.
– Şimdi oturamam. Otelde kalıyorsanız iş saatinden sonra otururuz biraz.
– Tamam o zaman, önce rakı ve buz getir, meze- balık kararını da sana bırakıyorum!
Mustafa bütün hünerini göstererek krallara layık bir sofra donattı bize. Her birkaç dakikada bir masaya gelip bir isteğimiz olup olmadığını soruyordu. Garson kıtlığı olan lokantada Mustafa’nın bize olan ilgisinin fazla göze batmaması için bizi bırakmasını, diğer masaları da ihmal etmemesini istedim ondan. Özellikle de yabancı turistler ülkemizden iyi izlenimlerle ayrılsınlar arzu ediyordum. İki gözünü sıkıca yumup açmak suretiyle anlayışımdan dolayı teşekkür etti bana. İşinin bitmesi gece saat ikiyi bulmuştu ama ben de bu arada lokantada çökertme türküsünü çalmadığı için önce protesto edip sonra ahbap olduğum işyeri sahibi ile muhabbete dalmış ve bu konuda ondan ilginç şeyler öğrenmiştim.
Bir defa buradaki Çökertme köyünün o meşhur türküde adı geçen “Çökertme” ile hiçbir ilgisi yokmuş! Ve bu nedenle de Çökertme türküsünün orada çalınmaması normalmiş. Asıl Çökertme Bodrum’da olup şimdiki Yalıkavak marinasının olduğu yermiş. Bitez yalısındaki “yalı” kelmesi de “sahil” demekmiş, yani bir bina filan yokmuş oralarda! Üçüncüsü, “Aspat” bir köy ismi filan değil, bir tepenin adıymış. Dördüncüsü, Halil Efe aslında Yunan adalarına mal götürüp getiren bir kaçakçıymış ve hatta başka kaçakçıların yolunu kesip haraç alan bir eşkıya imiş! Ayrıca, sevdiği Gülsüm’ün asıl adı Hafize (Havsa) olup bir aile kızı değil, eşkıyalar tarafından dağa kaldırılan alımlı bir çengiymiş! Hatta dağa kaldırılmadan önce, Halil’in en yakın arkadaşı İbraam Çavuşun ikinci karısı olmuşmuş bir müddet. Bodrum Kaymakamı da bu çengiye ilgi duyduğundan, işi gücü bırakıp Halilin peşine düşmüşmüş. Sonuçta bir gece yanlış kıyıya yanaşan Halilin teknesini denizden ve karadan kurşun yağmuruna tutan askerler onu yaralı yakalamışlar, kaymakamlık bahçesinde teşhir ettikten sonra gece gizlice öldürmüşlermiş.
Adamın anlattıklarına inanmak istemedim, zira onun anlattıkları benim hayal ettiğim Çökertme öyküsüne hiç benzemiyordu ve bayıla bayıla dinlediğim, melodisi ile zeybek oynadığım türküsü de gözümden düşüvermişti! Ama belki de gerçek buydu. Her zaman ezilenin yanında olan halk, bir eşkıyayı bile ünlü bir kahramana dönüştürebilirdi, öldükten sonra onun abartılmış öyküsünü kuşaktan kuşağa aktararak namını sürmesini sağlayabilirdi. Duyduğu bu tatsız hikaye eşimin de canını sıkmış olmalı ki, sonunu beklemeden bizden izin istedi ve otele döndü.
Dağarcığındakileri döken patron masadan tam kalkmıştı ki, işlerini ancak bitirebilmiş olan Mustafa geldi, karşıma oturdu. “Anlat Mustafa” dedim “ bunca yıl neler yaptın?
Oldukça düzgün bir Türkçe ile özetledi hikayesini.
Köydeki okuldan sonra Adana’daki Otel ve Turizmcilik Meslek Okuluna girmiş, üç yıl sonra turistik tesislerde çalışabilecek bir eleman olarak mezun olmuş. Hemen sonra Alanya’ya gidip bir otelde iş bulmuş kendisine. Hem çalışma saatlerinin çok uzun, hem de yaptığı işin çok yıpratıcı olması nedeni ile fazla dayanamış, işten ayrılıp Antalya’ya geçmiş. Kısa bir süre sonra bir lokantada iş bulmuş. Bir müddet de orada çalışmış ama işyeri el değiştirince, kadrosu ile beraber gelen yeni baş garson eski çalışanların hepsine yol vermiş. Bu arada biraz İngilizce, biraz Almanca ve biraz da Rusça öğrenmiş. Daha sonra Antalya’nın meşhur Lara semtindeki bir otelde çalışırken, ailesi ile birlikte tatile gelen çok güzel bir Hollanda’lı kızla tanışmış. Çok sevmişler birbirlerini. Kızın babası “bu oğlan Hollandaya yerleşebilmek için seninle evlenmek istiyor, bu iş olmaz!” demiş. Kaç yıldır gidip göremediği ama her hafta telefonla konuştuğu kendi babası da “Evlenecek kız olarak bula bula bu gavur kızını mı buldun?” diye çıkışmış kendisine. Ayrılmak zorunda kalmış sevgili Lineke’sinden. Kaderine küsüp taa buralara gelmiş ve inzivaya çekilmiş. Gidip ziyaret etmek bir yana, artık köydeki ailesini telefonla bile aramıyormuş.
– Yani senin anlayacağın; hem aşkım hem istikbalim yok oldu! dedi.
– Peki ya deniz kokusu? dedim.
Acı acı güldü,
– Adanadayken bir gün trenle Mersin’e gittim sadece o deniz kokusu için. Hem denizi de zaten ilk defa o zaman görecektim. Ama kısmet… Öyle bir yağmur indi ki o gün, Mersin sel sele gitti! Denizi göremeden zor kaçtım Adana’ya geri. Daha sonraki yıllarda da otellerdeki deterjan ve klor kokusundan, lokantalardaki yanmış yağ ve arap sabunu kokusundan, işyeri çalışanlarının geceleri balık istifi yattığı odalardaki ter kokusundan sıra gelmedi ki Hüsamettin hocanın anlattığı o deniz kokusuna!
İçim burkuldu, konuşamadım daha fazla. İkimizden başka kimse kalmamıştı lokantada. Biz de konuşmayı kesince sakin sakin kıyıya vuran dalgaların sesinden başka bir şey duyulmaz olmuştu artık. Mustafa ise başını önüne eğmiş, sol elinin işaret parmağındaki yara izini okşamaya başlamıştı. Önce tahta masada birkaç yuvarlak koyu leke belirdi. Sonra yağmur damlası düşüyorcasına arttı beneklerin sayısı. Omuzları sarsılmaya başladı Mustafa’nın. Ağlıyordu! Hem de artık hüngür hüngür!
– Mustafa, kendine gel, hiçbir şey üzülmeye değmez!
diyecek oldum, renkli ampullerin menevişlendirdiği gözlerinden hala inmekte olan yaşlarla gözlerime baktı ve parmağını kestiğinde bile ağlamayan o Mustafa, çocukluktaki şivesi ile,
– Sen heç dağ gokusu nedir bilin mi? diye hıçkırdı…
Adil Karcı – 04 Eylül 2014
ADİL KARCI’DAN “MENDİL”
Adil Karci’dan bir Hyperthymesia

MENDİL
Sekiz yaşındaydım sanırım, bir Ramazan ayı daha sona ermiş, o zamanki yaygın adı ile Şeker Bayramı’nı kutluyorduk, ki annemin teşviki ile, samimi olduğumuz komşuların kapısını çalıp el öpüyor, ikram edilen şekerleri ve paraları utana sıkıla kabul ediyordum. Birkaç kapı tokmakladıktan sonra bayramlaşma görevini kısa kestim ve en son Çalgıcı Ali’nin karısı Hediye teyzenin verdiği kenarı mavi işlemeli mendile baka baka eve döndüm. Hediye teyze acaba bu mendili bana niye vermişti? “Al bunu annene götür” filan da dememiş, ikram ettiği rengârenk akide şekerlerinden ısrarla bir avuç verdikten sonra bu mendili de uzatmıştı bana. “Al burnunu sil” mi demek istemişti? Ama burnum akmıyordu ki! Belki de akide şekerlerini yedikten sonra elimi-ağzımı bu mendil ile temizlememi istemişti, olur ya. Elimdeki mendile aval aval bakmakta olduğumu gören annem;
– Oooo, mendil de vermiş Hediye Hanım, ha? dedi.
“Al” diyerek mendili anneme uzatacak oldum,
– Yoo, dedi o mendil senin.
– Niye mendil verdi ki o kadın bana?
– Adettir oğlum, genellikle Şeker Bayramında çocuklara mendil de verilir.
– Gelen çocuklara sen niçin mendil vermiyorsun o zaman? dedim, gülümsedi,
– İstanbul’dayken ben de mendil verirdim, oralarda adettir, ama Adana’da şeker ve para veriliyor çocuklara sadece, ilk zamanlar ben de burada mendil dağıtıyordum ama sonra vaz geçtim. Hediye teyzenler yeni taşındılar İstanbul’dan biliyorsun, hala orada alıştığı adeti devam ettiriyor ama eminim yakında o da vazgeçer.

Her sabah öğretmenimiz bizi sıraya dizer, iki elimizi birleştirip parmaklarımızı mendilimizin üzerine koymamızı ister ve tırnak muayenesi yapardı. Bu aynı zamanda temiz mendilimizin olup olmadığının da denetimiydi. Ya mendiller bembeyaz ve ütülü olacak, ya da çat çat diye cetvel vurulan avuçlar kızaracak! Başka seçenek yok! İyi de, mendili çocuk yıkayıp ütüleyemeyeceğine göre, yani anne bu görevi yapmamışsa, dayağı yiyen neden hep çocuk oluyordu ki acaba? O zamanlar böyle bir soruyu öğretmen denilen ilaheye soramazdık tabii ki. Evlerinde ütü olmayan arkadaşlar ise mendillerini akşamdan ağır bir eşyanın altında presler, sabaha ütülüymüş gibi itina ile ceplerine yerleştirirlerdi.
Önlüklerimizin önünde iki cep olurdu. Bunlardan birisi mendile ayrılır, diğeri çeşitli amaçlara hizmet ederdi. Ama Necdet arkadaşımızın her iki cebinde de her zaman pırıl pırıl, bembeyaz ve itina ile ütülenmiş mendilleri bulunurdu. Lakabı Çifte Mendilli Necdet idi. Sabah denetimlerinde öğretmenden her zaman “Aferin” alırdı, ki biz çok alışmıştık buna ve bu nedenle de Necdet ile bu konuda rekabete kalkışanımız hiç olmadı. Ne var ki, Necdet de bu iki mendili babasının hayrına taşımıyordu. Her zaman, yani kışın ve yazın, burnu akardı Necdet’in! Burun, burun değil çeşmeydi mübarek!
Aslına annesi çok temiz ve titiz bir kadın olan Lık Lık Mahir mendilini o sabahki denetimden önce kullanıp kirletmek durumunda kalmış ve öğretmene temiz bir mendil gösteremediği için de ilk dayağını yemişti. Kızarmış avuçlarını ovuştururken dayanmadı ve Necdet’e “aferin” demekle meşgul olan öğretmenimize,
– Necdet’in mendillerine bir de son derste bak bakalım, o zaman da aferin verecek misin? demek cüretini gösterdi.
“Eyvahlar olsun” diye düşündük biz çocuklar aynı anda, “Öğretmene isyan bu! Inınınınnnn… Şimdi ilahemiz çok kızacak ve bir dayak faslı daha başlayacak!”
Ama hiç de öyle olmadı. “Olur, emredersiniz Mahir Bey” dedi Muzaffer öğretmen, hem de gülümseyerek!

Bu olaydan sonra bizim Necdet, olası bir son ders denetiminde de temiz mendilleri ile “aferin” alabilmek için, tedbirli davranarak burnunu mendille silmeyi bıraktı ve önlüğünün kollarını mendil niyetine kullandı günlerce. Birkaç gün bu böyle devam ettikten sonra, baktı ki son derste mendil denetimi olmuyor, her şey eskiye döndü ve çeşme burnu mendilleri ıslatmaya başladı yine.
Ama bir hafta kadar sonra bir gün son derste öğretmenimiz mendillerimizi çıkartıp sıranın üzerine koymamızı istedi. Ceplerimizden çıkartıp alelacele katladığımız mendilleri dizdik sıralara. Herkesin mendili sıranın üzerinde ama Necdet’inkiler yok!
– Senin mendillerin nerede Necdet?
– Şeyyy öğretmenim, var ama…
– E hadi o zaman, çabuk çıkart bakalım.
Çaresiz elini cebine daldıran Necdet sırılsıklam ıslak ve buruşuk iki mendil çıkartıp sıranın üzerine koydu. “Aha” dedi arkamdaki sırada oturan Lık Lık Mahir, “şimdi dayağı yedin Çifte Mendilli Necdet efendi! Ama hiç de beklediğimiz gibi olmadı.
– Bakın çocuklar, dedi öğretmenimiz, mendil süs olsun diye taşınmaz, işte bakın arkadaşınız Necdet akşama kadar burnunu mendilleri ile temizlemiş. Onu örnek alın. Aferin sana Necdet!
Necdet’in aldığı bu son ders aferini üzerine, bir hafta önce yediği dayağın acısını bir kez daha içinde hisseden Mahir, hırsla önündeki mendili aldı ve sesli sesli sümkürdü! Yine isyan, yine protesto ve yine yenilgi…
Mendil taşımanın sadece bir Türk adeti olduğunu sanan bizler, mendile “mandilion” diyen Yunanlıların taa Milattan önce 1. yüzyılda burun ve ter silmek için mendil kullandıklarını, Roma ve Bizans’ta tören başlama ve bitiş işaretlerinin mendil ile verildiğini nereden bilebilirdik ki?
Elimde beyaz mendil
Gözlerimde yaşlarım
Derdimi anlatıyor
Beyazlayan saçlarım
Kimisi elindeki beyaz mendil ile yaşlanmışlığını dile getirirken kimisi de “Üsküdara gider iken…” bir mendil bulur ve başka bir kap bulamadığı için olsa gerek, bulduğu bu mendile lokum doldurur.
İlkokul yıllarında başımıza bela olan mendilin hayatımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğunu yıllar geçtikçe anlayacaktık. Şarkıların, türkülerin neredeyse yarısında mutlaka bir mendil bulunuyordu.
Al mendilim sakla benden yadigar
Bir ucuna işle beni çiz beni
Ve bir kalp oy paramparça oklanmış
Üstüne de kondur beni kaz beni
Eski İstanbul’da, genellikle Kağıthaneye gidip seyr-i alem eyleyen dilberler, kendilerine ilgi duyan ve arkaları sıra yürüyen kaytan bıyıklı delikanlıların arasında hoşlarına giden bir tanesi olursa önüne mendil düşürmek sureti ile onu beğendiklerini belli ederlermiş. Mendili yerden alıp koklayan delikanlının da o anki ruh halini bir düşünün artık….
“Mendilinizi düşürdünüz küçük hanım, buyurun…” diyerek kıza yaklaşacak, bir sohbet başlatacak, ilk defa yakından görme şansına kavuştuğu ve (ne renk olursa olsun) dünyada bir eşi daha olmadığına yeminler edeceği bir çift gözün içerisinde kaybolacak, yitecek…
Gel hakkını helal eyle pembelim
Gökyüzüne açık her iki elim
Benden sana emanettir mendilim
Çevresine vefa diye diz beni
Oğlan askere giderken ona verilen en değerli hediye nedir? Tabii ki yavuklusunun veya nişanlısının kendisine verdiği mendil! “Gel teskere geeel…” diye iç geçirdiğinde, verilen sigara molasında çektiği ilk nefesten sonra veya gece koğuştaki ranzasına uzandığı ilk anda eli iç cebindeki o kutsal mendile gidecek, sevdiğinin “el işi göz nuru” olarak işlediği şekillerle veya harflere bakacak, gelecek günlerin hayalini kuracak….
Al mendilim katmer katmer iz benden
Elindeyse soğu benden bez benden
Mümkün mü ki ayrıl benden tez benden
Mendilime destan diye yaz beni
Mendilsiz çekilen halay tuzsuz yemek gibidir. Yenir yenmesine de tadı olmaz. Hem halay başının ekibindekilere yeni bir figüre geçileceğini, bir figürün tekrar edileceğini veya halayın sonlandırılacağını elindeki mendil ile işmar ettiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum, yeni öğrendim.
Gerektiği yerde mendil bir şapkadır. Alın elinize büyükçe bir mendil, dört ucuna düğüm atıp ortasını torbalandırın ve geçirin kafanıza. Bakın bakalım kafanızı güneşten koruyor mu korumuyor mu? Hele hava çok sıcaksa, başınızdaki mendili bir de ıslatırsanız, görün bakalım klima neymiş? Eskiden inşaat amelelerinin boynunda bir tane, başında bir tane olmak üzere en az iki mendilleri olurdu. Birisi başlarını güneşten korur, diğeri ile de terlerini silerlerdi.
Bulunduğunuz ortamda nahoş bir koku mu var, ya da havada toz mu var? Nefes almak için filtreniz yine mendil! Ağzınızı-burnunuzu mendil ile kapatmak yeterli.
Mendilden paraşüt olur mu demeyin, zira olur, hem de çok güzel olur. Yine dört ucuna birer düğüm atın. Bu düğüm topuzlarına birer ip bağlayın. İpleri iki karış kadar aşağıda birleştirin ve bu dört ipin ucuna bir ağırlık bağlayın. Tamam. Şimdi atın mendili havaya, süzülsün paraşütünüz. Yani oyuncak olmasını da bilir bizim hünerli mendilimiz.
Kız ya da oğlan nişanlı, bayramda seyranda karşı tarafa hediye almak gerekir değil mi? İlk akla gelen mendil-çorap ikilisi… Zaman içerisinde bu hediye mendiller o kadar çoğalır ki, sadece mendillerden oluşan bir bohça yapmak gerekir bir evde, ya da varsa, özel bir çekmece icap eder. Zaten hala “çeyiz kesen” ailelerde düğün öncesi ilk alınan şey mendildir. Çeyizdi, hediyeydi derken biriken bu mendiller gün olur çekmecelere bile sığmayabilir yani.
Mendilin asıl kullanım amaçlarının başında gözyaşı silinmesi gelir. Doğum olur; mendil, ölüm olur; mendil, düğün olur; mendil, acıklı filme gidilir; mendil, mendil, mendil…

Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende kalsın
Sil gözünün yaşını
Evden çıkarken babalar mutlaka cebine temiz bir mendil koyar, anneler ise çantalarına bir tanede fazla alırlardı. Mendilsiz bir insan düşünülemezdi bile o yıllarda.
Bir de ne oyunlar oynatır bu mendil ki sormayın. Mendil Kapmaca, Aba Alması, Arpa Çarpa ve daha niceleri… Hünerli isen, mendile koyup bohçaladığın nesneleri kaybetme numarası yaparsın ve adın sihirbaza çıkar…
Gemiye veya trene binmiş sevdiklerinden ayrılıyorsun değil mi?
Kibar bir kişi isen, elini sallayarak değil mendilini sallayarak veda edersin.
Madem küstün dargındın
Neden geldin ağladın
Rıhtımda boynu bükük
Bana mendil salladın
Kullanımı çok daha kolay ve yıkanıp ütülenmesine gerek duyulmayan kağıt mendiller indirdiler bizim güzelim bez mendillerimizi tahtından, geçtiler onun yerine kuruldular. Öyle bir kurulma ki, bundan sonra bizim bez mendillerimiz zor görürler kaybettikleri o tahtı bir daha. Geri gelmeyecek olan o mendilli gençlik günlerimiz için mi, yoksa mutfaktan gelen soğan kokusu nedeni ile mi bilemiyorum ama sanki gözlerim yaşardı gibi şu an be. Ah elimde bembeyaz bir bez mendil olsaydı da gözyaşlarımı silebilseydim. Hiç kullanmayacak olsam bile, yarından tezi yok cebime bir mendil koyacağım. Cep telefonundan daha da ağır olacak değil ya…
Adil Karcı – 30 Temmuz 2014


You must be logged in to post a comment.