The forthcoming report apparently admits that climate change has extinguished no species so far and expresses “very little confidence” that it will do so. There is new emphasis that climate change is not the only environmental problem that matters and on adapting to it rather than preventing it. Yet the report still assumes 70% more warming by the last decades of this century than the best science now suggests. This is because of an overreliance on models rather than on data in the first section of the IPCC report—on physical science—that was published in September 2013.
In this space on Dec. 19, 2012, I forecast that the IPCC was going to have to lower its estimates of future warming because of new sensitivity results. (Sensitivity is the amount of warming due to a doubling of atmospheric carbon dioxide.) “Cooling Down Fears of Climate Change” (Dec. 19), led to a storm of protest, in which I was called “anti-science,” a “denier” and worse.
The IPCC’s September 2013 report abandoned any attempt to estimate the most likely “sensitivity” of the climate to a doubling of atmospheric carbon dioxide. The explanation, buried in a technical summary not published until January, is that “estimates derived from observed climate change tend to best fit the observed surface and ocean warming for [sensitivity] values in the lower part of the likely range.” Translation: The data suggest we probably face less warming than the models indicate, but we would rather not say so.
The Global Warming Policy Foundation, a London think tank, published a careful survey of all the reliable studies of sensitivity on March 5. The authors are British climate scientist Nic Lewis (who has no academic affiliation but a growing reputation since he discovered a glaring statistical distortion that exaggerated climate sensitivity in the previous IPCC report) and the Dutch science writer Marcel Crok. They say the IPCC’s September report “buried good news about global warming,” and that “the best observational evidence indicates our climate is considerably less sensitive to greenhouse gases than climate scientists had previously thought.”
Messrs. Lewis and Crok argue that the average of the best observationally based studies shows the amount of immediate warming to be expected if carbon dioxide levels double after 70 years is “likely” to be between one and two degrees Centigrade, with a best estimate of 1.35C (or 2.4F). That’s much lower than the IPCC assumes in its forthcoming report.
In short, the warming we experienced over the past 35 years—about 0.4C (or 0.7F) if you average the measurements made by satellites and those made by ground stations—is likely to continue at about the same rate: a little over a degree a century.
Briefly during the 1990s there did seem to be warming that went as fast as the models wanted. But for the past 15-17 years there has been essentially no net warming (a “hiatus” now conceded by the IPCC), a fact that the models did not predict and now struggle to explain. The favorite post-hoc explanation is that because of natural variability in ocean currents more heat has been slipping into the ocean since 2000—although the evidence for this is far from conclusive.
None of this contradicts basic physics. Doubling carbon dioxide cannot on its own generate more than about 1.1C (2F) of warming, however long it takes. All the putative warming above that level would come from amplifying factors, chiefly related to water vapor and clouds. The net effect of these factors is the subject of contentious debate.
In climate science, the real debate has never been between “deniers” and the rest, but between “lukewarmers,” who think man-made climate change is real but fairly harmless, and those who think the future is alarming. Scientists like Judith Curry of the Georgia Institute of Technology and Richard Lindzen of MIT have moved steadily toward lukewarm views in recent years.
Even with its too-high, too-fast assumptions, the recently leaked draft of the IPCC impacts report makes clear that when it comes to the effect on human welfare, “for most economic sectors, the impact of climate change will be small relative to the impacts of other drivers,” such as economic growth and technology, for the rest of this century. If temperatures change by about 1C degrees between now and 2090, as Mr. Lewis calculates, then the effects will be even smaller.
Indeed, a small amount of warming spread over a long period will, most experts think, bring net improvements to human welfare. Studies such as by the IPCC author and economist Professor Richard Tol of Sussex University in Britain show that global warming has probably done so already. People can adapt to such change—which essentially means capture the benefits but minimize the harm. Satellites have recorded a roughly 14% increase in greenery on the planet over the past 30 years, in all types of ecosystems, partly as a result of man-made CO2 emissions, which enable plants to grow faster and use less water.
There remains a risk that the latest science is wrong and rapid warming will occur with disastrous consequences. And if renewable energy had proved by now to be cheap, clean and thrifty in its use of land, then we would be right to address that small risk of a large catastrophe by rushing to replace fossil fuels with first-generation wind, solar and bioenergy. But since these forms of energy have proved expensive, environmentally damaging and land-hungry, it appears that in our efforts to combat warming we may have been taking the economic equivalent of chemotherapy for a cold.
Almost every global environmental scare of the past half century proved exaggerated including the population “bomb,” pesticides, acid rain, the ozone hole, falling sperm counts, genetically engineered crops and killer bees. In every case, institutional scientists gained a lot of funding from the scare and then quietly converged on the view that the problem was much more moderate than the extreme voices had argued. Global warming is no different.
Mr. Ridley is the author of “The Rational Optimist” (HarperCollins, 2010) and a member of the British House of Lords.


ADANALIYIK !
Kış aylarındaki yağışsız her gün ilkbahardır Adana için. Yani, yağmur yağarsa kış, yağmazsa ilkbahar. Çağla bademleri Şubat ortasında tezgahlarda görürseniz, anlayın ki ilkbahara da yol görünmüştür ve yerini ufak ufak yaza bırakmaktadır. Bu kentin kışları ılıktır ve hoştur ama yazlar hiç çekilmez. Doğma büyüme Adanalı bile bu sıcaklara alışamaz ömür boyu, kaldı ki doğma Üsküdarlı, büyüme Adanalı olan bendeniz hiç mi hiç alışamadım.
Mart ortasını geçtiğimizden, gerçek ilkbaharı yaşamakta olduğumuz bu sabah evden erken çıkmış yazıhaneme doğru araba kullanıyordum ki yolun karşı tarafında “billboard” denilen bir reklam levhasındaki yazı dikkatimi çekti. Ossaat sevinçten naralar atıp direksiyon başında göbek atamaya başladım ve bu müjdeyi herkese görsel olarak verebilmek için de arabadan inip billboard’ın resmini çektim.
Ülkenin her tarafında olduğu gibi Adana’da da yerel seçim heyecanı, kargaşası, gürültüsü, şamatası sürüp gidiyor. Üzerine hoparlörler takılı otobüsler ve minibüsler müzikleri aşırılmış sloganlı şarkıları veya uydurulmuş marşları biteviye çalıyor, sokak sokak dolaşıyorlar. Yani, seçilecek adayın kişiliği, kariyeri, çalışma planı vs. hikaye… Önemli olan araçların her tarafına yapıştırılan büyütülmüş vesikalık fotoğraflar ve de çalınan müzik! Seçimimizi bu ölçütlere göre yapacağız! Hizmet mi? Hangi hizmet? Boşversenize. Artık partilerin bilek güreşine dönüşmüş olan bu yerel seçimde vatandaş bile merak etmiyor ki!
Neden sevinçli olduğuma gelince…. Ekli fotoğrafta da göreceğiniz gibi, Sayın Başbakanımız İstanbul’a üçüncü köprü yapacağı müjdesini biz Adana’lılara veriyor.
Şimdi eminim aranızda “iyi de İstanbul’daki üçüncü köprünün Adana ile ne alakası var, hem de yerel seçim sırasında” diye düşünenleriniz çıkacaktır. Çok alakası var ve bu nedenle de Başbakanımız bu müjdeyi sadece Adana’lılara veriyor. Neden mi? Anlatayım o zaman.
Biz Adanalılar çok zenginizdir kardeşim. Haa, “Adanalılar” dedim, “Adana’da yaşayanlar” demedim, dikkat edelim lütfen. Zira, Adanalı olmak için, burada doğmuş olmasanız bile en az kırk yıl burada yaşamış olmanız gerekir. Öyle ki, yeri geldiğinde
gayri ihtiyari “Adanalıyım” değil “Adanalıyık” diyebilmelisiniz, birkaç ay ayrı kaldığınızda canınız dayanılmaz derecede kebap-şalgam çekmeli, daha yaz ayağını salmadan bicibici hayali görmeye başlamalısınız. İşte bu nedenle, Adananın şehir nüfusu iki milyon kadarsa da gerçek Adanalılar, yani zenginler, dörtyüz bin kişi kadardır. Şimdi Adanada dörtyüzbin zengin olduğuna da inanmıyorsunuzdur Allah bilir ya. İyi o zaman, gidin gerilere ve bakın Türk filmlerine. Kelajını şepkesinin altına saklayan Öztürk Serengil’den (namı diğer Adanalı Celal’dan) başka fakir var mıydı Adana’da? Hulusi Kentmen’leri, Vahi Öz’leri, Erol Taş’ları, Bilal İnci’leri bir düşünün bakalım. Ya da gerçek hayatta Kayseriden gelip trilyoner olan fabrikatör Sabancılar’ı, Sabuncular’ı??? Filmlerde gördüklerimizin her ne kadar ne iş yapıp da nasıl zengin olduklarını bilen yoktu ama, onlar da Karun gibi zengindiler kardeşim. Kısacası, Adananın yerlisi doğuştan zengindir, o kadar! Sonradan yerleşenler ise kırk yıllarını doldurduklarının ertesi sabahı zengin olarak uyanırlar. Toprağından mıdır, suyundan mıdır bilinmez ama öyle olur işte.
Hala niçin sevindiğimi size annatmadım deel mi? Gusura galmayın gardaşlar, laftan lafa daldık getti işte. He, ne diyoduk? “Sevindik” diyoduk deel mi?
Şimdi, bir aileyi dört kişi varsayarak, Adana’daki bu dörtyüzbin zengini dörde bölersek, yüzbin zengin ailenin var olduğu sonucuna ulaşırız. Adanadaki bu kodaman ailelerin her birisinin İstanbul’da mutlaka bir yalısı veya yazlık evi vardır. Kendileri orada oturmasa bile, okula gidiyorum ayağına yatıp kızlarla fink atan oğulları oturur oralarda. (Bakınız; Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu filmleri). Şimdi bana “ya Yılmaz Güney?” diye sormayın, çünkü o kırk yılını doldurmadan gitti buralardan ve zengin olma şansını kaçırdı. Neyse, İstanbul’daki bu evlerin bir kısmı Anadolu yakasında bir kısmı ise Avrupa yakasındadır. Eh hem akrabalık hem de hemşerilik nedeni ile bu aileler devamlı iki kıta arasında mekik dokumak zorundadırlar. Bu gidiş-gelişlerin kolay olması için ne lazım? Tabii ki köprü lazım! Evet, var olmasına iki tane var da, o iki köprü sadece Adanalılara bile yetmez.
Bak yine sorgular sorgular bakıyorsunuz. Biliyorum ne diyeceğinizi; “Adanalılar madem bu kadar zengin, neden araba kullanmak zorundalar, alsalar ya birer helikopter?”. Bunu düşünmedik mi sanıyorsunuz? Daha birinci köprü yapılmadan girişimde bulunduk ama ilgili bakanlıktan izin alamadık. Yoksa bizim niyetimizi anlayan Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Çin ve Amerikan şirketleri helikopter fabrikaları kurmak için arazi bile almaya başlamışlardı Adana’da. Boru mu, her aile bir tane alsa yüzbin helikopter eder! Ama izin alabilmemize engel olan da yine bu yüzbin sayısı oldu!
“Evet” dedi yetkililer, “yüzbin helikopter, yüzbin helikopter pilotu, yüzbinlerce yardımcı işçiler, park yerleri, bakım servisleri vs. ekonomiye büyük katkıda bulunur ama ya İstanbul’un gökyüzü ne olacak? Kardeşim, bu helikopterlerin yarısı havada olsa, İstanbul yaz aylarında bile güneş göremez be! Üstüne üstlük hava kirliliği ve yirmidört saat pat pat sesleri de cabası.” İşte bu nedenle helikopter hevesimiz kursağımızda kaldı ve biz de Cadillac’lara, Mercedes’lere, Ferrari’lere filan mahkum kaldık!
Şimdi anladınız mı Adanalı olarak bu üçüncü köprü müjdesine neden bu kadar sevindiğimizi? Adana’da artık “beyaz altın” denilen pamuk ekilemiyormuş, meşhur karpuzu, narenciyesi pazar bulamıyormuş, fabrikalarının hepsi kapanmış, büyük şirketlerin merkezleri İstanbul’a taşınmış, yeni yatırımlar durmuş, işsizlik diz boyu olmuş…. bize ne kardeşim bütün bunlardan? Biz Adanalıyık ve İstanbul’da karşıdan karşıya geçmek için köprüye ihtiyacımız var, biz ona bakarık!
(Zaten köprü geçmeye ayağımızı da alıştırmamız lazım artık, eh yaş kemale ermeye başladı ya, önümüzde bir de sırat köprüsü var daha!)
Adana, 17 Mart 2014

BALLO
1972 de mezun olduğumuzda,tıp’tan,
bizim o zamanki öğrenci derneği başkanımız Ömer Ertürk’le beraber yaptık mezuniyet balomuzu.Gökdelen’in tepesinde.
O zaman başka gökdelen yoktu, zaten onun da gökdelen olmadığını şimdilerde anladık.
Önce Alpay’a gitmiştik,balomuza gelsin diye.
İstediği paranın bize fazla geldiğini anlayınca adamcağız,
“Çocuklar siz Füsun’a falan başvurun daha hesaplı olur demişti.
Füsun Önal’ı ilk ozaman duymuştum ben.Bizi Füsun da beğenmemişti.
Bize sonunda Pakize Suda kalmıştı.
Onu da ilk o zaman duymuştum ve görmüştüm…
Siz o yıllarda görecektiniz Pakize’yi!
Akla zarar bir kadındı!
Hocalarımızın çoğunun katılımıyla eylenmiştik.
İçmiştik,coşmuştuk.
Benim ilk ve son balomdur o.
Pardon bir de 14 Mart’taki tıp balosuna gitmiştim,o tarihten yıllarca sonra,bugünden yıllarca önce…
Uyduruk bir resmi,fahiş bir paraya satmışlardı bana açık arttırma ile…
Prof. Dr. Ali Ayhan abinin de içinde bulunduğu bir kumpas(!) ile,önce içirdiler sonra kakalarılar,çocuklardan birinin çiziktirdiği tabloyu,meşhur ressam falancanındır diye…
Ben de salağa yatmıştım…yani sadece “içkinin hertürlü kötülüğün anası “
olmasından kaynaklanmıyordu bu saflığım,aynı zamanda
“gönüllüydüm gönülden” bu kazığı yemeye…
Bir de tabii ki çocukluğumda Kilis’te Cumhuriyet baloları yapılırdı,öğretmenler lokalinde. Ama onlar sayılmaz çünkü hem kalmadı(!) hem de çocuktum!
O zaman da müslümandık sıkma başımız olmasa da!
Atatürk daha bir revaçta idi o tarihlerde…
14 Mart ilk tıp okulunun kurulduğu tarihtir. 1827, 2. Mahmut dönemi.
Medreseden çağdaş eğitime geçiş diye bilinir,bu tarih;
Hekimbaşı Mustafa Behçet’i de rahmetle analım.
Analım çünkü çok çabalamıştı bu konuda…
Biz de aynı tarihi yani bugünü bayram olarak kabul etmişiz.
Her bayramda bir de adetten olmuş,mecmua basılır. Yani dergi.
Bu mecmuada da öğrencilerin espirili eleştirileri,hocaların yazıları ve karikatürleri
sergilenir;kimi övülür kimi yerilir,
dergiye zar zor türlü çeşitli torpillerle reklam aranır,ve bu dergi tıp balosunda açık arttırma ile satılır ki derginin ve balonun masrafları çıksın.
Yıllardan beri bu işin organizatörü bizim Ağabeyimiz,benden beş gün küçük
Prof. Dr. İlhan Erkan’dır.
Ağamızın sayesinde,olabilecek bazı basit istismarların önüne geçilmiş ve daha bir ciddiyet kazanmıştır dergimiz. Eleştirilerin,hakaretlerin dozu ayarlanmış,parasal küçük bebek ayakkabısı kutularını bile dolduramayacak,
çılgınlıkların önü alınmıştır böylece,İlhan ağamızın cebinin zararına da olsa!
Yani ciddi bir şekilde espiriler yumağı yaratılmıştır,sayesinde abimizin,yıllardır…
Bu yönetim buna bile tahammül edemedi. Ağamızı azlettiler.
Onun da umrundaydı sanki.
Bizim dergimizin adı MANTAR’dır.
Biliyorsunuz biz Ankara Tıp Fakültesinin bağrından mantar gibi çıktık,
rahmetli hocamız Prof. Dr. İhsan Doğramacı sayesinde.
Ben Mantar isminin ordan geldiğini sanıyorum.
Daha sonra da Mantar gibi diğer üniversitelerin yeşermesine vesile olduk.
Hiçbirinde de bir sorun olmadı.
En son Kastamonu ve Bozok un da bünyemizden çıkması planlandı,önceki yönetimce…
Bu işler aslında devlet zoru ile olur biliyorsunuz.
Hiçbir yönetim “ben bir üniversite daha kurayım”diye çıkmaz!
Çünkü bu,imkânların paylaşılması anlamına gelir. Daha doğrusu imkansızlıkların paylaşımı anlamına gelir.
Bir miktar parayı yeni üniversite adına sana verirler ama
devede kulaktır genelde. Ana üniversite biran önce doğurup kurtulmak ister yavrusundan.
Bu doğurganlığın birtek faydası vardır, o da kendi bünyende kadro bulamadığın ve kıymet verdiğin gençlerine ikbal kapısı olmasıdır.
Yani başka üniversitelerin tamponu olmak değildir…daha doğrusu şimdiye kadar böyle olmuştur.
Ama yine de zaten kısıtlı olan imkânların paylaşılması anlamına geldiği için,tercih edilesi bir durum değildir.
O nedenle de bu işler üniversitenin açılacağı ilin vekilinin bastırması ile olur…
Bu milletvekilleri,bakanlar falan…kapasite,gereklilik,yani istiab haddi,ihtiyaç mihtiyaç dinlemezler…
Kazanma puanları farklı olan çocukların bir arada olmalarının sakıncası gibi,uc noktalara da hiç ehemmiyet vermezler…onlar için önemli olan bir daha seçilmektir!
Bir bakarsınız ki sizin elli-altmış kişilik sınıfınız olmuş ikiyüz kişi…hatta beşyüz kişi!
Ben bunların bir komisyonunun “alayını”,gençken,
bir kere fırçalamıştım,bizim M salonunda;
“herhaltı siz yiyip sonra da hesap soruyorsunuz” diye
İlhan ağam bilir.
O zaman Haluk tıfıldı ama o da bilir.
Hatta bakandan kontr fırçayı yiyince ben , M salonunu ilk terkeden Haluk idi,bir de Prof. Dr. Güler Gürsu hocam.
Herşey kendi içinde kavgasız gürültüsüz giderken, üniversitemizde
birden bire bir fırtına koptu ,hani bektaşi allaha dönüp “kabahat sana bu tarlanın yerini gösterende” der ya,onun başına gelen gibi bir fırtına…
…bu sefer de fırtına bektaşinin tarlası yerine Hacettepe’de koptu.
Önceden ayarlanmış bir şekilde,kazanamadıkları halde
idari,akademik …çullanırlar,giderek artan sayıda üstümüze…
Sonra yağmur gibi atamalar korkulu rüyamız oldu;acaba kim nereye nerden gelecek? Sanki 5N1K programı!
Yıllardır bekleyenlerin ve bizim yetiştirdiklerimizin yerlerine çöreklendiler,sıkılmadan.
Bektaşinin fıkrası gibi;ne ekin kaldı ne tarla…
Yani aslında suç bunlarda değil,bunları buraya getirende…
Hani bektaşi başını kaldırıp ” suç sana tarlayı gösterende” dedi ya,Allah’ına…
Hani tarlayı gösterip biraz sulaması için yalvarmıştı da,
doludan yağmurdan ne ekin ne de tarla…
Yerle yeksan olmuştu ya…tıpkı onun gibi…
Diyeceksiniz ki değişim;bak Pakize’ye aynı mı?
O güzel kadından eser var mı şimdikinde?
Çerçevesi de resmi de bozulmadı mı?
Doğru fiziği bozuldu da fikri gelişti,yazar oldu, o iyiye de gitti.
Kötü şartlar insanı değiştiriyor,adeta başkalaşıyorsun,dönüşüyorsun…
Beni değiştiren de yaşlanıp çirkinleşmem değil de
ortamımın çirkinleşmesi,kendi makamımda yabancılaşmam,hiç alışık olmadığımız şekilde
içten pazarlıklı insanlarla,misyon sahipleriyle karşılaşmamız
ve yetkilerin onların ellerinde olması…
Allah’tan Gregor Samsa gibi olmadan,uyduruktan bir forum yazarlığında kaldı metamorfozum.
Kriter komisyonu harıl harıl ve bilimsel çalışırken…üstelik gerçek anlamda
aklımı durduracak kadar bilimsel…derken tamamen zıddı:
Referansın tarikat ve cemaat olduğu yerlerde işte böyle oluyormuş demekki!
Bakın ülkenin haline , sadece üniversitemize değil ve
anlayın hal i pür melalimizin nedenini !
Parlamentonun amacı iktidarı ve muhalefetiyle ülkeyi bütün kurumlarıyla kaostan kurtarmak değil midir?
Peki senin üniversiten bizzat devletin tarafından karıştırılırsa…
Bu şartlarda ne bayram olur ne de ballo…
İnsancıklar kuş gibi avlanıyorlar,ölüyorlar,sakat kalıyorlar…
Genç yaşlı,kadın erkek,çocuk farketmiyor!
Olsa olsa maskeli balo olur,bu şartlarda…
Verdi’nin maskeli balosu : Aşk ihtiras ve entrika.
Ve sonunda masumun katledilişi,
bir hiç uğruna alt üst edilen “oturmuş yerleşik bir düzen”,
kırılan kalpler,yenen haklar,kaybedilen ömürler…
Köşe başlarında hep tarikatlar,cemaatlar…
becerebilseler bari, amenna!
Ve bunlarla kolkola giden,hatta yeteneklerini sergileyen bizimkiler.
Yetmez ama evetçiler…
Sanki yıkılmalarını engelleyen mendirekler,karinalar gibi…
Yapılan alışık olmadığımız şeyleri içlerine sindirebilen bizimkiler
Ve haddini aşarak ve neye yardım ettiğinin farkında bile olmadan
beni eleştiren güzel arkadaşlar
Ve onlara aracı olan,yetişmesinde payım olanlar…
Ülkemizin bayrağının (kaldıysa) yarıya inmesi gerektiği şu günlerde…
Hepinize iyi bayramlar olsun efendim.
Önünüz açık ufkunuz geniş olsun efendim…
Allah sizleri yukardaki üç beş kişinin oyuncağı olmaktan korusun efendim.
DR. ZAFER ÖNER

BERKİN
DR. ZAFER ÖNER’DEN “LILYPAD”
Lilypad,hiç duydunuz mu?
Ya da “Amazonia Victoria Regia” nedir?
Lilypad 50 000 kişilik yüzer bir kentmiş,yapay bir ada imiş.
İklim mültecileri için taa 2008 den beri üzerinde çalışılan bir projeymiş…
Yani bizim mega projemiz gibi değil de benzeri…ikisi de hayalî.
Ben vallahi yeni okudum.
Amazonia Victoria Regia ise büyükçe bir nilüfer çiçeği imiş,hatta en büyüğü,
istisnaî bir esneme kabiliyeti varmış bu Nilüfer çiçeğinin…
Sen kalk tam 250 kez büyüt bu çiçeği
Ve bundan esinlenerek
Üç dağ ve üç dağın aralarında da marinaları olan
50 000 kişiyi barındırabilen,çevreci kocaman bir ekopolis yarat.
İklim mültecileri için…
Fesüphanallah!
İklim mültecileri,
hani bazı ülkelerde deniz suları yükselip,kara parçaları su altında kalacak ya…
İşte oradan kaçmak zorunda kalanların sığınacağı,barınacağı,ekosistemli bir yüzen ada…
Biz Hacettepe’lilerin de sığınacağımız bir ada’ya ihtiyacımız olmaz inşallah!
Daha önce üç kişiyi çömeltip,arkalarına geçip,silahlarını ateşlediler,müslüman olduklarını söyledikleri halde,”biz müslümanız” dedikleri halde!
Öldürüldüler. Suçları alevî olmalarıymış.
En ufak bir şekilde elleri titremedi,öldürenlerin…
Onlar da Müslüman .
Öğle namazının kaç rekât olduğunu bilememişlerdi,
İslamiyet sınavından çakmışlardı.
Bu demekti ki öldürenlerin dergahından değillerdi,ölenler…
Birkaç gün önce de yine Suriye’de,
bu seferde de on kişiyi, yine çömelttiler,sadece içlerinden biri bağırıyordu
avazının çıktığı kadar “ben müslümanım” diye,ama kimin umurunda…
Yine geçtiler arkalarına,yine sıktılar enselerine acımasızca.
Biri arkasına doğru yıkıldı,diğerleri öne doğru yığıldılar…
Silahşörler ikişer kurşun daha attılar devrilenlerin üzerine…Kinleri dinmemişti!
Bu caniler de en ufak bir şekilde rahatsızlık duymadılar,utanmadılar yaptıklarından
sanki normal bir işlevi yerine getirmiş gibi yürüyüp gittiler…
Tıpkı diğerleri gibi
Bizde henüz böyle şeyler yok…
Bizdekiler teker teker gidiyorlar,asla bilerek değil,kasıt yok yani.
Teknik hatadan dolayı!
Mesela gaz fişeğini havaya doğru atmak lâzım,diyorlar
bizimkiler nişan alıp yüzüne,gözüne neresine gelirse basıyorlar tetiğe…
Annesi çocuğunu ekmek almaya yollamış
Nerden bilecek ki serseri bir gaz fişeğine rastlayacak
küçücük çocuğun küçücük kafası…
Kafa işte,ne geziyorsun o saatte,gaz fişeklerinin uçuştuğu yerde…
Ekmek alacakmış,sırasıydı sanki ekmeğin!
Polisin başını belaya soktun işte…
Görev başındaki polisi zora soktun.
Onun katil pozisyonuna düşmesine sebep oldun.
Neyse ki görev başında ve herşey mübah!
Kimi gaz fişeği ile,kimi kurşunla…
Kimi Elvan , kimi Sarısülük…
Diyelim ki eylemci olarak gitti! Ekmek bahane!
Bu demek midir ki ölümü haketti?
Onbeş yaşındaydı bu çocuk,onbeş.
Bizim ülkemizin su ile kaplanacağı riski şimdilik yok.
Yani bizlerin iklim tehlikesi nedeniyle böyle bir ekopolise ihtiyacımız yok ama
bu gidişle siyasi görüşlerimiz ya da aykırı çıkışlarımız nedeniyle,
bizler yani Atatürk’ü şiar edinenler,
tıpkı İran’lılar gibi mülteci durumuna düşebiliriz…
LILYPAD gibi yüzer pekçok ada’yı yapamayız da ithal etmek zorunda kalacağız galiba…
Dünyayı sanayi kaynaklı karbon tehdit ederken ve
onlar çözüm için böyle zihni sinir projeler üzerinde çalışırlarken…
Her türlü yeniliği yeryüzüne onlar getirip doğayı da onlar bozarken
Ve çarelerini de yine onlar ararken
Onların yaptıkları pekçok şeye bizler akıl sır erdiremezken…
Şu bizim dertlerimize bakın.
Türkiye’yi de kökten dinci zihniyet
hem içerden hem dışardan avuçlarına alırsa
Durum vahim…
Bir arkadaşımız bizim bu yönetimle beraber
dinini öğrenmiş,namaza başlamış;o yırttı da
Mesela bir islamî soru da bana sorulursa
cevabım onların doğrularıyla çakışır mı acaba?
Hem daha dindar hem de
Hırsızların ve katillerin ülkesi olduk!
Eş zamanlı. Hem dindar,hem kindar.
Hem dindar,hem hırçın.
Hem dindar hem kaba ve insafsız.
Bir onların uğraştıkları şeylere bakın bir de bizimkilere…
Bir resminde heriki eli ceplerinde
Kaşları ortada birleşik
Bedenini birazcık kıvırıp gülerek poz vermiş.Sol gözüyle de göz kırpmış…
Kırmızı şapkasının altından
Muzipçe bakıyor.
Hep bu sevimli çehresiyle bakacak herkese
ve soracak
“Benim bu yaşta ölmemde
Senin bir suçun var mı” diye!
İyi bakın o kırmızı şapkanın altındaki gülen yüze.
Göz kırpan göze.
Sizinki de olabilirdi!
Kırıpılan gözü değil,ölen çocuğu kastediyorum.
Sizinki de olabilirdi.
Dr. Zafer Öner


BİR HAFİFLEDİM Kİ SORMAYIN
Birkaç gündür omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi. Kendimi bir hafif hissediyorum ki ancak o kadar olur. Nedenini biraz sonra anlatacağım.
Ben gençliğimde devletin özgürlüklerimi sık sık elinden aldığı bir insan olduğum için, bir tepki olarak olsa gerek, var olduğunu varsaydığım özgürlüklerimi kullanmaya pek meraklıyımdır. Örneğin sık sık, yurtiçine, yurtdışına seyahatlere çıkarım. Bir süre yerimde otursam bazı oturan yerlerimde kaşıntılar hissederim. “ İşte seyahat özgürlüğümü kullanma zamanım gelmiş” diye kendimi uçağa, trene, otobüse falan atarım.
“Düşünceyi ifade özgürlüğümü” kullanma merakım yüzünden yazılar yazar, konuşmalar yaparım. Sonunda “Adil yargılanma hakkıma” yol açsa da bu özgürlüğümden bir türlü vazgeçemiyorum.
Şimdi yeni bir şey öğrendim. Onun için yukarıda da söylediğim gibi pek bir hafifledim.
Meğer “günah işleme özgürlüğüm” de varmış. Öyle dindar bir kişi olmadığım için pek farkında değilim ama, sağolsun, AKP’li bir milletvekili TV’de açıkladı da ben de O’ndan öğrendim. “Allah” diyor, bu milletvekili, “… herkese günah işleme özgürlüğü vermiştir. Bunun için büyük kulak dinlemelerinden öğrenilen, polis baskınında yakalanan günahlar, dünyevi alemde suç sayılmamalı. Bu ancak “günah” olabilir. Onun da hesabını ancak Allah sorabilir.”
Şu özgürlüğün güzelliğine bakın!
Bir Ramazan günü Temel köye yeni gelen hocaya gitmiş. “Hocaefendi, geçen gün öğleye doğru eve gittim. Hanım leğende çamaşır yıkıyordu. Affedersin, bacaklarını açık görünce nefsim uyandı. Cimada bulundum. Acaba orucum bozulmuş mudur?” diye sormuş. (Köye yeni geldiği için cemaat ile arasını iyi tutmaya çalışan hoca) “İmsaktan kısa bir süre geçtiği için bir şey olmaz, orucun bozulmaz” demiş.
Birkaç gün sonra tekrar hocaya gitmiş Temel. “Hocam, geçen iftara birkaç saat kala eve gittim. Hanım eğilmiş yerleri siliyordu. Nefsim uyandı. Cimada bulundum. Acaba orucum bozulmuş mudur?” diye sormuş. Hoca da “iftara çok az kalmış bir şey olmaz. Orucun bozulmuş sayılmaz” demiş.
Bayram günü Temel İdris’le karşılaşmış. İdris “Ramazanın nasıl geçti?” diye sorunca Temel “Vallahi tam şeyime göre bir Hoca buldum; onun için çok rahat geçti” demiş.
Şimdi bu sayın AKP milletvekili de beni çok rahatlattı. Gerçi şimdi evde oturan bir emekliyim. Elimin erebileceği günah işleme yerlerinden uzağım. Para pul işlerinden zaten hiç anlamam. Bu nedenle ”günah işleme yerlerim” pas tutmuş olabilir.
Ama olsun böyle bir özgürlüğüm olduğunun bilincine vardım ya, gerisi kolay. Ben de birgün nasıl olsa günah işlemenin bir yolunu bulurum.
Dinimizin kıymetini bilelim!
Yaşasın AKP!
DR. UĞUR CİLASUN
MÜNİR BEY
Bizim Füsun’un,iki kişilik bir arabası var,markası “smart” mı , ne?
Çok şirin. İki kişilik.
Ama ben daha şirinini bizim Kilis’te,taa 1950’lerin sonuna doğru görmüştüm.
O araba tek kişilik ve el yapımıydı.Sahibinin adı Münir’di. Kendi imalatı idi,arabası…
Benim Kemaliye İlkokulundan çıkıp sağa dönüp,bir kenarında türbe bulunan,
Odun Pazarı denen dar yoldan geçip,sağa ya da sola döndüğünüzde,Cumhuriyet caddesine çıkardınız.
Bu cadde taa Ulucamii’nin yanındaki Hükumet binasının önündeki
Cumhuriyet meydandan başlar Karataş’ın ordaki aygır deposuna kadar giderdi.
O sıralarda Kilis’te at yarışları yapılırdı. Birinciliği alışkanlık haline getiren erkek atlarla kısraklar bu deponun önündeki bahçede çiftleştirilir ve daha iyi nesiller elde edilmeye çalışılırdı.Bu çiftleşmeyi kolaylaştıran kişiye de kıyakçı denirdi…
İşte bu el yapımı tek kişilik araç,Münir’in kumandasında,bu cadde boyunca bir aşağı,bir yukarı gider gelirdi.
O sıralarda at arabaları,atlar,eşekler,rus yapımı motorsikletler çoğunluktaydı ve tektük te eski model amerikan arabalarını görürdük,Cumhuriyet caddemizde.
Nal sesleri,at arabalarının çelik halka ile sarılmış tekerlerinin çıkardıkları seslerle karışırdı.
Bu el yapımı tek kişilik araca herkes yol verirdi.Severdik Münir’i,pekçok akllıdan daha iyi ve zararsız olduğunu bilirdik.
Esmer tenli,tıknaz bir “yeni ergendi”Münir,o zamanlar…
Bu arabanın motoru yoktu. Münir,ağzı ve dili ile motor sesi çıkartırdı.
Yokuşa geldiğinde motorun sesinden zorlandığını anlardınız;
adeta inletirdi motor sessini,yokuşaşağı giderken de
vitesi boşa alır sessizce giderdi!
Münir arabasına soldaki tek kapısından girerdi,gerçek bir direksiyonu,
pompalı kornası,sinyalleri falan herşeyi vardı.
Tek kusuru,motorunun olmaması ve sadece bir kişlik olması idi…
Geri geri giderek parketmesini seyre doyamazdım,tam park edeceği aralığa cuk oturturdu arabasını…
Trafik kurllarına ve her türlü kurala tamı tamına uyardı…
Birgün Münir arabasıyla bir kaza yaptı.
Ne olduğunu sorduklarında tekerinin patladığını söylemişti.
Unuttum; bir de tekerleri yoktu Münirin arabasının, Münir arabasını sırtında taşırdı.
Kazada da Münir’in bacağı kırılmıştı.
Zaman zaman Kilis’ten çıkıp Antep’e kadar gittiği olurdu,Münir’in…Tam ellisekiz kilometre…
Yolda tekeri patlar,benzini biter başına türlü çeşitli belalar gelirdi,Münir’in
Ayağında yara açıldığında;tekeri patlamış,
susayıp acıktığında da;benzini bitmiş olurdu,Münir’ciğin…
Ruhu acıyıp daha da sarsıntıya uğradığında,ya da kendini bilmez biri canını sıktığında,
sıksa suyunu çıkarabilecekken o kişinin,hiç birşey yapmaz,arabasını sırtlar,hafif ağlak bir suratla çeker evne gider,birkaç gün yok ederdi kendini…
Kendi dünyasında kimseye zarar vermeden arabasıyla yaşayıp giderdi.
Hep geçiş üstünlüğü vardı,Münir’in
sevilip sayılırdı…
Hani derler ya “karıncayı ezmez” diye…
İşte o laf,Münir için söylenmişti sanki…
Asla hırsızlık yapmadı.
Asla rüşvet istemedi.
Kimsenin malında mülkünde gözü yoktu.
Kimsenin gözünü çıkarmadı.
Kimsenin canını almadı.
Bu idarecilik veya politika denen meslek,şan şöhret ve ikbal kapısı olmaya devam ettiği sürece ve biz idare edilenler bu nitelikleri kazananlar önünde iki büklüm,el pençe divan durmaya devam ettiğimiz sürece…
Hakkı huzur,bal tutan parmağını yalar gibi saçmalıklar devam ettiği sürece…
Hiçbir işte dikiş tutturamayan ya da kendi işinde tatmin olamayanların hedefi olmaktan
çıkartılmadıkça,politika idarecilik,liderlik,şeyhlik,şıhlık;adı her neyse…
Hangi taraftan olursa olsun,kayırmacılık devam ettiği sürece…
Ve politika yani idarecilik yani yöneticilik dürüst ve şeffaf bir sisteme oturtulmadıkça…
“Mevlam neylerse,güzel eyler”zihniyetini,her türlü idareciye yaftalayıp,onları nerdeyse tanrı mertebesine çıkarttığımız sürece…
Bizlere huzur yok. Korku,endişe,üzüntü,kaygı…
İster üniversite olsun isterse herhangi bir kurum…
Bizlere,daha doğrusu benim gibi düşünen salaklara bu ülkede huzur yok…
Ya da hepimiz Münir gibi olacağız; arabamızı sırtımıza yükleyip,kurallara uyup başka şeylere de karışmayacağız…
Bazan tekerimiz patlayacak,bazan benzinimiz bitecek…
Bazan günlerce,yol kenarına çektiğimiz motorsuz arabamızın
motorunu tamir edebilmek için çabalayıp duracağız…
Herzaman arabamızın bütün yükü sırtımızda…
Motorumuz yok,tekerimiz patlak!
Tıpkı MÜNİR BEY gibi!
DR. ZAFER ÖNER

CEBİNİZDE AKREP Mİ VAR ?
Bu soruyu kime sorarsanız sorun, üç aşağı,beş yukarı alacağınız cevap;
– Yoook!, veya;
– Niye, herkes cebinde akrep mi gezdiriyor ki bana bu soruyu soruyorsun?,
Ya da;
– Ne, ne, neee? Akrep mi dedin?”, Manyak mısın sen yaa? veya;
– Niye lan, ne zaman ödeyeceğim hesabı başkasının üstüne yıkmışım ki? Ben beleşçi miyim? gibi bir şey olacaktır. Zira, birincisi; normal olarak kimse cebinde akrep taşımaz, ikincisi; ise “adamın cebinde akrep var, paraya kıyamaz ki” meyanındaki mecaz nedeni ile, hiç kimse “evet cebimde akrep var” diyerek “avantacı” damgasını yemeyi kabullenmez.
Bu soru size sorulduğunda bunlardan başka bir cevap verir miydiniz bilemiyorum, ama bana sorulsa,
– Valla şimdi cebimde akrep yok ama zamanında her cebimde bir tane vardı, diye cevaplardım.

Osmanlı İmparatorluğunun ödeyemediği dış borçlarının ödenmesini sağlamak üzere kurulmuş olan Düyunu Umumiye İdaresinin ikna edilmesi sonucunda ülkedeki üretilen tütünün ekim, alım, işleme ve satış hakkı Fransızların kurduğu ve kısa adı Reji (Regie) olan “Societe de la Regie Cointeresse des Tabacs de l’Empire Ottoman” şirketine verilmişti. (1925 yılında millileştirilen bu şirket o tarihten sonra faaliyetini bir Türk şirketi olarak “Tekel” adı altında yürütmüş ise de 2008 yılında British American Tobacco şirketine satılmaktan kurtulamamıştır.)

Biz daha doğmadan önce bu şirketin adı “Tekel” olarak değişmişti ama bizim gençlik yıllarımızda bile halk arasında tütün ve sigara fabrikasından bahsedilirken “Tekel” yerine hala “Reji” kelimesi kullanılırdı. İşte bu Tekel’in ürettiği sigaralardan bizi cezbeden üç tanesi vardı; Gelincik, Yenice ve Sipahi. Hayır, yanlış anlamayın, hiçbirimizin o yaşlarda bir tek nefes bile çekmişliğimiz yoktu, da, bizi ilgilendiren sigaralar değil onların kapaklı karton ambalajlarıydı. Aralarında en değerlisi Sipahi idi. Hem fiyatı yüksek olduğu için çok fazla tüketilemediğinden (ve bu nedenle de boş paketlerini bulmak diğerleri kadar kolay olmadığından) ve hem de kapağındaki resim ve renkler daha güzel olduğundan, çocuklar arası alış-verişte boş bir Sipahi paketi dört adet Gelincik veya iki adet Yenice kutusu değerindeydi. Metal sigara tabakası şeklinde üstten kapaklı olan bu sigara paketleri sert kartondan yapılırdı ve kolay kolay ezilmezdi. Hatta, kesesi müsait olmayan (ama hava atmaya meraklı) bazı tipler, Köylü, Asker, Bafra gibi kağıt ambalajlı, ucuz sigaraları buldukları boş bir Sipahi paketine yerleştirerek ceplerinde taşırlardı. Tanımadıkları insanlar zaten kendilerinden sigara isteyemeyecekleri için yabancılara karşı foyaları meydana çıkmazdı. Tanıdık birisine sigara ikram etmek durumuna kaldıklarında ise “Yaa sabah bir paket Köylü aldım, kabı darmadağın oldu, ben de buna doldurdum” diyerek zevahiri kurtarmaya çalışırlardı.

– Sen gaç dene duttun lan? dedi bizim meşhur Malak Macit.
– Üç tane! dedim böbürlenerek.
– Ben de tutacaadım da, tam çekerkene iki denesi gaçtı. İyi dutmuşun ha lan, üç denesi de cebingde mi hinci?
– Heye, gösteriim mi? diyerek ceplerime yerleştirdiğim üç Yenice paketini çıkartıyordum ki kan kardeşim Salih’in küçük kardeşi kıvırcık Hanifi üst üste koymuş olduğu elindeki dört Gelincik paketini bize uzatarak,
– Bende döyt tane vay! dedi.
Yine günün şampiyonu olamamıştım. Zamanı mıydı yani, nereden çıkıp gelmişti şimdi bu velet?
– Hani lan, hani? dedi Macit, meraklı meraklı…
– İştee, dedi Hanifi ve elindeki dört sigara paketini birer birer yere koydu.
Hepsini dikkatlice açan Macit;
– Hem bunnar gocuman gocuman lan? Nerde duttun lan bunnarı?
– Poytakal bahçesinin kenayında, çoook vay çoook!
– Hadi gidek biz de dutak, dedi Malak.
Az tutabilmiş olmanın can sıkkınlığı ile;
– Geç oldu artık, eve gidek. İstersen yarın gidip tutarık, dedim.
– E, damam o vakıt, bunnarı salak gitsing mi?
– Hepsini salalım, dedim, onlar yollarını bulur yuvalarına giderler.
Cebimizden çıkarttıklarımızla beraber yerdeki sigara paketlerinin de kapaklarını dikkatlice açtık ve ters çevirip birer birer yere çırptık. Aralarında paketten düşmemek için direnen birkaç tanesi olduysa da sonuçta sekiz akrep yere düşmüş ve üst üste kümelenmişti. Önce kımıl kımıl birbirinden çözüldüler, sonra yavaş yavaş değişik istikametlere doğru yürümeye başladılar.
– Geşkem yuvalarına yakın bıragaydık, dedi Macit, bunnar gece deliklerine gidene gader belkim de yolda gediler yir!
– Kedi akrebi yiyemez lan, bi sokarsa kediyi hemen öldürür allama! Bende de beş paket var, bunları da açak hadi.
Kankardeşim Salih’in geldiğini fark etmemiştik. Meğer o da akrep avındaymış ve tam beş tane tutmuş o gün! Yani tutmuş olduğum üç akreple benim günün şampiyonu olabilmem zaten hayalmiş!
O zamanlar balmumu en çok köşkerler (ayakkabı tamircileri) ve deri işleri yapanlar tarafından kullanılırdı. Dikiş için kullanacakları pamuk ipliğini, hem sertleşmesi hem de kayganlaşması için, balmumu ile sıvarlardı. Biz ise balmumunu akrep ve örümcek tutmak için kullanırdık. Nasıl mı? Anlatayım, önce bir kulaç kadar uzunlukta kalınca bir ip bulacaksınız. Sonra, ağınızda çiğneyerek (veya bir şekilde ısıtarak) yumuşattığınız kulle (bilye) kadar bir bal mumu topunu ipin bir ucunda, parmaklarınız arasında iple beraber yuvarlayıp uzunca bir yağmur damlası şekline getirip ipe yapıştıracaksınız. Hepsi bu kadar, akrep oltanız tamam!
Örümcek yuvaları ile akrep yuvaları birbirine benzer. Deliklere bakan acemi birisi hangisinin akrep hangisinin örümcek yuvası olduğunu bir bakışta söyleyemez. Aslında aralarında iki belirgin fark vardır. Örümcek delikleri toprağın içerisine dikine doğru inerken akrep delikleri yuvaya biraz eğimli gider. Bir de örümcek yuvalarının girişinde belli belirsiz bir beyazlık olur, ki bu da örümcek salgısının delik ağzına bulaşmasından kaynaklanır. Bunları bilmeyen acemi yarışmacılar çoğu zaman akrep yerine örümcek tutarlardı (ki örümcek tutmak çok daha kolaydır) ve yaptıkları bu yanlışlık yüzünden çocuklar arasında maskara olurlardı.
O yaşlarda yarışma amaçlı yaptığımız akrep tutma oyunu aslında bir yarışma olduğu kadar bir cesaret gösterisiydi de. Akrep tutmaya fazla meraklı değildim ama “korkak” damgası yememek için her yarışmaya ben de katılırdım. Akşam bir araya gelip tutulan akrepler sayıldığında bir adet bile akrep tutmuş olmak yeterli cesarete sahip olmak demekti. Genelde, bizden birkaç yaş büyük olan Özdemir en fazla akrebi tutar ve birinci olurdu. Bir defasında tam dokuz akrep tutmuştu. Zaten bu rekor hiçbir zaman da kırılamadı. Fazla akrep tutabilmek için, “acaba dışarıya çıkar mı” diye, akrep yuvasını su ile doldurmak gibi bir hileye baş vurduğumuz da oldu ama akrebin su altında uzun süre yaşayabilme özelliği bizim çabalarımızı boşa çıkardı. Yani, bu işin hilesi hurdası olmuyordu ve balmumlu ipten başka seçeneğimiz yoktu. Üstelik bir delikte sadece bir akrep yaşadığından, bir defada iki akrep tutma gibi bir şansa da sahip değildik.
O yıllarda Adana barajı yeni yapılıyordu ve henüz ovaya su verilmemişti. Bu nedenle, ovada buharlaşma az olduğundan, yaz aylarında hava şimdi olduğu kadar nemli olmazdı. Yaz aylarının “uçan kuşu düşüren” Adana sıcağı ile kupkuru havanın bir araya gelmesi memleketi çöle çevirirdi. Bu nedenle de, yerleşim yerleri henüz seyrek olan şehrin göbeğinde bile, çöl iklimini seven akrebe bolca rastlamak mümkün olurdu. Böcekle beslenen akrepler yuvalarından genellikle gece çıktıkları için gündüz pek tehlike arz etmezlerdi ama gece dikkatli olmakta fayda vardı, çünkü yiyecek bulamadıklarında evlere de girerlerdi. Yatak altları, taş altları, kuytu köşeler, ayakkabı ve terlik içleri yuvalarından sonra en sevdikleri yerlerdi saklanmak için.
Bir keresinde, Özdemir yakaladığı iri bir akrebin intihar edişini seyretmek için hayvanın çevresine ispirto döküp halka şeklinde bir ateş yakmıştı ama zavallı akrep kendi kendisini sokarak zehirlememiş, resmen kavrulup ölmüştü. (Akreplerin intihar amacı ile iğnelerini kafalarına saplayıp kendilerini zehirlemelerinin sadece bir söylenti olduğunu ve kendi zehirlerine zaten bağışıklıkları olması nedeni ile böyle bir şeyin mümkün olmadığını nice sonra öğrenecektik). Akrebin yanarak ölmesine gerçekten çok üzülmüştük. Sivrisinek hariç, hiçbir hayvanı öldürmezdik. Elimize aldığımız bir çubukla börtü böcekle, kertenkele yavruları ile, kurbağalar ile biraz oynar, sonra salıverirdik onları. Buna akrepler de dahildi. Onları serbest bırakmamızın nedeni sadece hayvan severlik duygusu değildi tabii. Öldürerek kökünü kurutursak, yarışma için tutacak akrebi sonra nereden bulacaktık?
Bir elimizde ucu mumlu ip, diğerinde ince esnek bir çubukla orası senin burası benim diyerek bahçe kenarlarında, orada-burada akrep deliği arardık. Örümcek tutmayı bir maharet saymasak da, akrep bulamadığımız günlerde vakit geçirmek amacıyla örümcek de tuttuğumuz olurdu. Ama “ bak ben örümcek olduğunu bilerek tutuyorum ha” manasına,
– Ben böbü tutacam! beyanında bulunurduk tutmadan önce, ki sonradan gülünç duruma düşmeyelim diye.
Elimizdeki çubuğu akrep yuvasına hiç sokmazdık, zira çubuk hayvana zarar verebilirdi. İpin mumlu ucunu yuvadan içeriye döndüre döndüre indirirdik. Arada bir ipi gergin hale getirip ipin ucundaki balmumuna bir dokunma olup olmadığını hissetmeye çalışırdık. Küçük bir titreşim hissedince de ipi aşağı yukarı oynatarak akrebi kızdırırdık. Sonuçta kıskacını balmumuna geçiren akrep muma yapışan kıskacını kolay kolay kurtaramaz ve böylece yavaş yavaş delikten dışarıya çekilirdi. Önceden kapağı açılmış olan bir sigara paketinin içerisine yerleştirilen akrebin kafasına bir çubuğun ucu ile bastırılır ve böylece akrep balmumlu ipten kurtarılırdı. Akrep çubukla basılı haldeyken sigara kutusunun kapağını hemen kapatmak gerekirdi, yoksa kutudan çıkar ve sağa-sola saldırırdı. Dışarıya kaçan akrebi tekrar kutuya koymak da pek de kolay olmazdı hani.
Mahallemizdeki portakal bahçesinin sahibi, bahçenin ana yol tarafındaki yarısında dikili olan tüm ağaçları kestirmiş, bahçenin o bölümünü arsa haline getirmişti ve kafasına göre parselleyip parselleyip satıyordu. Satılan yerlere birer birer evler yapılmaya başlanmıştı ama daha bir sürü arsa boş duruyordu ve bu boş arsalar da bize oyun sahası olarak hizmet veriyordu. Yarısı arsa olarak satılmaya başladığından, bahçenin halen ağaçlı kalan kısmı da gözden çıkartılmış gibiydi ve oraya da girip serbestçe Tarzancılık, kovboyculuk gibi oyunlar oynuyorduk. Taa ki bahçenin bir kenarına köşker Mustafa emmi yerleşene kadar.
Köşker Mustafa’yı mahalleye geldiği güne kadar tanıyan, bilen hiç kimse yoktu. Bir gün sabah erkenden bir yaylı at arabası ile gelmiş, bahçenin kenarındaki bekçi kulübesine yerleşivermişti. O zamanlar polise yardımcı olan mahalle bekçileri vardı. Geceleri uzun uzun düdük çalarak varlıklarını belli ederler ve vukuat olduğunda da daha kısa ve tiz düdük sesleri ile birbirlerini yardıma çağırırlardı. Bekçi Süleyman amca mahalleye yeni gelen Köşker Mustafa’yı çoktan ifadeye çekmiş ve onun kimliği hakkında mahalleliye bilgi vermişti. Niğdeli olan bu köşker, portakal bahçesinin sahibi Yusuf amcanın asker arkadaşıymış. Niğde’deki karısı ve çocukları ile kavga edip evini terk etmiş ve Adana’ya gelmiş. Haliyle Adana’daki tek tanıdığı olan asker arkadaşından yardım istemiş ve onun bahçesindeki bekçi kulübesine mitili atmış. Tek gıcık aldığı ve korktuğu hayvan akrep olduğu için de tahta ranzasının ayaklarını su dolu tenekelerin içine daldırıp öyle yatıyormuş. Buraya kadar iyiydi de, bahçeye sığıntı olarak yerleşen köşker Mustafa kısa bir zaman sonra tüm bahçeyi satın almış gibi davranmaya başlamıştı ve kendisinin orada olduğu saatlerde hiçbirimizi bahçeye bırakmaz olmuştu. Kısacası, en iyi oyun alanlarımızdan birisini kaybetmiştik.
Kıvırcık saçlarına tek tük aklar düşmeye başlamış olan Mustafa henüz ellili yaşlara varmamış gibi gösteriyordu. Tıknaz bedenini bir sağa bir sola yatırarak sallana sallana yürür ve arada bir durup “Gunduraa taamiiir ettirennnngggg” diye bağırırdı. Mahalleye gelişinin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen mahalleli ile hiçbir iletişim kurmamıştı ve sadece kendi dünyasında yaşıyordu. Öğleye kadar gezdiği diğer mahallelerden topladığı eski ayakkabıları öğlenden sonraları kulübesinin önüne kurduğu seyyar tezgahında tamir eder, onları güzelce boyar ve ertesi gün sahiplerine dağıtırdı. Bu nedenle, biz Tarzancılık bahçemize ancak onun dışarıda olduğu sabah saatlerinde girebiliyorduk. Kendisini çalışırken seyretmek için ne zaman kulübesine yaklaşsak, her zaman asık olan suratın daha da asar, “Defolun buradan lan, hadi evinize, yallah!” diye bağırır ve sanki bize eliyle bir şey fırlatacakmış gibi bir hareket yapardı. Yani, ne o bizi sevebildi ne de biz onu.
– Yağın akğep tutacacaaz, bütün çocuklağ sabahtan gelsin! dedi, “r” harfleri özürlüsü Özdemir.
Yaşı bizden biraz büyük olduğu halde mahallede “abi” demeyip adı ile hitap ettiğimiz tek çocuk Özdemir idi. Belki arkadaş olacak akranı olmadığı için “abi” olmak istememiş ve böylece bizim yaş gurubumuza katılmıştı veya çocuksu yüzü ona “abi” dememize engeldi. Her ne ise ne….
– Akrep tutmaca yarışı mı var? dedim.
– He ya vağ. En çok tutana bir fığındak mükafatı da vağ! Heğ tutana da heğ akğep için beş kulle veğecem!
Ertesi sabah ellerimizde çifter çifter mumlu iplerle dağıldık boş arsalara. İşin ucunda gıcır gıcır bir fırındak (topaç) vardı, boru mu? Herkes canla başla akrep peşinde tabiatıyla…
– Aha lan, bi dene duttum! diye bağırdı Malak. Her zaman akşama kadar bir akrebi zor tutan Macit bu defa bizden önce siftahı yapmıştı ve bize göstere göstere akrebini Sipahi kutusuna yerleştiriyordu. Babası bakkal olan Sipahi kutusunu daha kolay bulurdu tabii ki! Neyse, bende yine beş Yenice kutusu vardı, ki bu da önemli bir şeydi. Diğerleri ise hep Gelincik kutusuna talim ediyorlardı.
– Onu ben önce gördüm, başka yere git! dedi Salih, yanındaki Rıfat’a, parmağı ile bir akrep deliğini göstererek.
– Niye lan, orası babanın malı mı? diye karşılık verdi Rıfat ama fazla da üstelemedi ve başka bir delik bulmak üzere yere baka baka yürüdü.
Akşama kadar toplam onsekiz tane akrep tutabilmiştik. Büyük ödül olan fırındağı Malak Macit aldı, acemi şansı işte! Bizler de tuttuğumuz akrep sayısına göre kullelerimizi aldık. Özdemir sözünde durmuştu durmasına ama akrepleri salıvermemize izin vermiyordu. “Onlağ bu gece bende duğacak!” dedi. Patron oydu artık, itiraz edecek halimiz yoktu ama en küçüğümüz kıvırcık Hanifi dayanamadı;
– Akrepleyi yakacan mı?
– Yok valla, ben hepsini gece kendim bığakacam.
– E, sigaya kutulayı?
– Sabah hepsini geği veğecem, söz.
Pek bir şey anlamamıştık ama yapacak fazla bir şey olmadığı için evlerimize dağıldık. Ertesi sabah kahvaltımı etmiş pencereden dışarı bakıyordum. Yolun kenarında Rıfat Salih’i karşısına almış heyecanlı heyecanlı ona bir şeyler anlatıyordu. Uzakta oldukları için hiçbirşey duyamıyordum ama anlattığının önemli bir konu olduğu belliydi. Dayanamayıp evden fırladım ve yanlarına gittim. Meğerse köşker Mustafa tası tarağı toplamış gidiyormuş! Yani, Tarzancılık bahçemize yeniden kavuşuyormuşuz!
Bu haberi duyan beş-altı kadar çocuk soluğu Mustafa’nın evinin önünde aldık. Oraya geldiğimizde adam bir yandan kiraladığı yaylıya eşyalarının yüklenişini seyrediyor bir yandan da kendi kendine küfürler savuruyordu. Yükleme bitip de araba hareket edince bize döndü:
– Alın bahçenizi başınıza çalın! Kına yakarsınız artık! diye bağırdı.
Sonradan öğrendik; iki gün öncesi öğleden sonra çıkan rüzgardan faydalanmak isteyen Özdemir kuş (yani uçurtma) uçurmak istemiş ama daha kuşu dikemeden (yükseğe kaldıramadan) Köşker Mustafa’nın kulübesinin damına düşürmüş. Mustafa’dır bu, çocuğa kuşunu geri vermek yerine parçalayıp atmış. Buna içerleyen Özdemir de intikam için onun en korktuğu hayvanı silah olarak kullanmayı planlamış ve bu nedenle o gün bize ödül vaat ederek akrep tutturmuş. Akrepleri bizden aldığı akşamın gecesi, adam yatmak için içeriye girdikten sonra, onsekiz akrebin hepsini birden kulübe kapısının önüne dökmüş. Haliyle gece birkaç tanesi içeriye girmiş olmalı ki, sabah uyandığında adamcağız kendisini barakadan dışarıya zor atmış. Korkudan tekrar içeriye giremediğinden dolayı da hemen gidip bir arabacı ile anlaşmış. Bu nedenle olsa gerek, bütün eşyaları arabacı teker teker açıp çırpıyor ve arabaya yerleştiriyordu. Taşınma işlemini uzaktan seyreden köşker Mustafa’yı bir daha mahallede hiç gören olmadı ve Özdemir’in bu akrep komplosu da biz çocuklar arasında bir sır olarak kaldı. Hiçbirimiz boşboğazlık edip bu olayı büyüklerimize anlatmadık, zira akrepleri biz tutmuştuk ve adamı sokup öldürselerdi hepimiz katil sayılacaktık!
Sizin cebinizde akrep mi var?
Efendim? Duyamadım?
Adil Karcı
KARAKIZ’IN EVİ
Her sabah her seher gelir geçersin
Kanımı kadehe koyar içersin
Ne beni alırsın ne de geçersin
Yetmez mi insafsız senden çektiğim
Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim uyutayım seni
Bizim “altı lambalı” Alman malı Minerva radyonun sesi yine pencereden sokağa taşmış, heykeli dikilmeye layık derecede Türk Halk Müziğine hizmet ve katkılarda bulunduğunu sonradan öğrenmiş olduğum Neriman Altındağ ablamız o güzel sesi ile söylüyor da söylüyordu. (O yıllarda soyadının hangisi olduğunu tam hatırlayamıyorum, zira önce Muzaffer Sarısözen ile, daha sonra da Nida Tüfekçi ile evlilik yapmıştı. Ama ikinci evliliği çok uzun sürdüğünden olsa gerek, daha çok Neriman Altındağ Tüfekçi olarak hatırlanmaktadır. Ablası Perihan Altındağ da ünlü ses sanatçısıydı).
NERİMAN ALTINDAĞ TÜFEKÇİ
– Hem kızlara da kiraya veririz, saati on kuruş!
Evimizin ara sokağa bakan penceresinin altında, sokağın kenarında, yerde, elimle düzelttiğim tozların üzerine bir çubukla çizmekte olduğum kare kare şekillerden başımı kaldırım Cinik Salih’e sordum:
– Kızlar niye kiralasınlar ki?
– Ohooo… İçinde evcilik oynamak için canları gider. Bak gör günde bir liradan fazla kazanmazsak…
– Yaa dur hele, daha yapmadan kiraya vermeyi mi düşünüyon? dedim ve düşüncem dağılmasın diye yere çizmekte olduğum projeye döndüm.
Ben bu sazı çala çala yoruldum
Kıymetimi bilmezlere kul oldum
Evvel altun idim şimdi pul oldum
Yetmez mi insafsız senden çektiğim
Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim büyüteyim seni
Türkü de, benim projem de bitmişti.
– Salih, gel bak işte böyle yapacağız, dedim.
– Eee, ne kadar büyük olacak bu?
– Boyumuz kadar!
O devirde Adana’da ev yapımında genelde çamur kullanılırdı. Çamur deyince ilk akla gelen “kerpiç” olabilir ama bu “çamur evler”i yapmak hem daha ucuz ve kolaydı ve hem de çok daha çabuk yapılırdı. Şöyle ki; kartondan yapılmış bir küp (ya da dikdörtgen prizma) düşününün. Üste gelen yüzeyi kesip atın. Taban kenarlarına dokunmadan küpün yan yüzeylerini biribirinden ayırıp bir düzlem üzerine açın. Tamam mı? Ne kaldı geriye? Artı işaretine benzer bir şekil değil mi? Ortadaki alt yüzeyi de yok edin. İşte geriye kalanlar evin yerde yatan duvarları. Önce her bir duvarın soyulmuş ve kurutulmuş kavak ağacından çerçevesi yapılır, daha sonra bu çerçeve dikine dikine kargı kamışları ile döşenirdi. Duvar ayağa kaldırıldığında dağılıp düşmesinler diye, kamışlar ya çivilerle çıtalara çakılır, yada iplerle örülerek duvar çerçevesine bağlanırdı. İç ve dıştan çamurla sıvandığında, bu kamışlar beton içerisine konan demir görevini yaparlardı. Eğer duvarlarda pencere ya da kapı olacaksa, pencere ve kapı yerleri daha duvarlar yerdeyken de oyulmak suretiyle hazırlanabilirdi. Dört duvarın da kargı kamışı ile kaplanması bitince, yerde yatmakta olan her bir duvarın tepesine bir halat bağlanır, birkaç işçi tarafından birer birer ayağa kaldırılır, sonra dört duvar köşelerinden birbirine bağlanırdı. Böylece evin iskeleti tamamlanmış olurdu. İçeriden ve dışarıdan kalınca sıvanacak çamur ise en az on gün kadar önce hazırlanmış olmalıydı. Kuruyunca çatlamaması için, içerisine bolca saman ilave edilmiş çamur günlerce işçiler tarafından çıplak ayakla çiğnenir daha sonra da dinlenmeye bırakılırdı. Kovalarla taşınan çamur duvara aşağıdan yukarıya doğru sıvanmaya başlardı ki altı boş olup da patır patır dökülmesin diye. Elini kovaya daldıran sıvacı küçük bir karpuz kadar çamur topağını avucuna alır “şaaap” diye duvara fırlatır, yapıştırırdı. Duvara yeteri kadar çamur şapşaplanınca elinin ayası ile hem bu topakları düzeltir hem de aralarındaki boşlukları doldururdu. İçeriden ve dışarıdan yapılan bu işlem bir tek sıvacı tarafından iki-üç gün gibi kısa bir sürede bile bitirilebilirdi. Evin tabanını toprak olarak bırakan da olurdu, beton döken de. Evin damı ise genelde çinkodan yapılırdı, ki bunun için çatı yapmak, doğru eğimi vermek, altına tavan yapmak gibi işlemler ustalık gerektirirdi. Ev yapanlar genellikle bu noktada babama ihtiyaç duyarlar ve çatıyı onun yapmasını isterlerdi, zira babamın o güne kadar yaptığı damlar en yoğun yağmurda bile su sızdırmazlıkları ile ün salmıştı. Bu kargı kamışlı çamur evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olurdu ve gayet sağlıklı bir yaşam ortamı sağlarlardı. Dışları genellikle kireçle badana yapılırdı ve, sanılanın aksine, topraktan yapılmalarına rağmen yağmurdan hiçbir zarar görmezlerdi.
Eğmeli yavrum eğmeli
Fistan yere değmeli
Bir yiğidin sevdiği
Dünyalara değmeli
Bu defa Ahmet Gazi Ayhan bu türküye başlamıştı ki Salih;
– Madem planladın, hadi başlayak, dedi.
Yüz adım kadar ötedeki bir arsaya bu çamur evlerden bir tanesi yeni yapılmaya başlanmıştı ve bizim de küçük bir ev yapma fikrimiz ondan kaynaklanmıştı. İlkokul üçten dörde geçtiğimiz senenin yaz tatilinin ortalarındaydık ve, işin aslına bakarsanız, oynamaktan bıktığımız oyunların dışında kendimize yeni bir meşgale arıyorduk.
Birkaç gün öncesi ben, Cinik Salih, Lıklık Mahir ve Malak Macit yakındaki bir dut ağacının altına oturmuş ev yapan işçilerin yerde yatan duvar iskeletine kargı kamışı döşemelerini izliyorduk.
– Lan biz de bi tane küçük ev yapsak böyle n’olur? dedi Cinik.
– He valla lan, dedi Malak, hem de bu dutun altında yapak!
– Tamam da olum, nası yapılır biliyonuz mu? diye lafa karıştı Lıklık.
– Adil bilir, onun babası usta, diye cevapladı Cinik, o planlar.
Tamam, usta olmasına babam ustaydı, hem de iyi bir ustaydı ama onun her bildiğini benim de biliyor olmam mı gerekiyordu? Bu ev yapımı konusunda onlardan daha fazla bir bilgim yoktu ama bozuntuya vermedim ve,
– Plan kolay, siz yardım ederseniz evi yaparız, deyiverdim.
Oradaki inşaat alanında kargı kamışı olsun, dinlenmiş çamur olsun bolca vardı ve bir miktar almamıza da hiçbirşey engel değildi. Zira çatısını babam yapacak ya, sıkıysa istediğimizi vermesinlerdi.
Aldık, aldık! İnşaat sahibinden olsun, babamdan olsun, gereken izinleri aldık ama bir şartla… hergün birer saat bedavaya çamur çiğneyecektik! Olsun, bu bile bizim için bir eğlenceydi. Derhal kabullendik, kısa pantolonları çıkartıp iç donlarıyla hemen işe başladık. Vaccık-vuccuk tepeliyorduk samanlı çamuru. Tahmin ettiğimiz gibi bu iş bize ilk birkaç dakika çok eğlenceli geldi. Ama, bir saat kadar sonra bacaklarımızın engellenemez titremesinden dolayı ayakta duramaz hale geleceğimizi nerden bilebilirdik ki! Ama ne olursa olsun, yapacaktık küçük evimizi.
Ertesi sabah babamın takım dolabından testere, çekiç, keser, metre, çivi vs. gibi alet ve adavatı aldık ve kendi inşaat şantiyemizi kurduk dut ağacının altına. Evimizin boyunu planladığımızdan biraz daha kısa yapmak zorunda olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalmıştık, çünkü bize verdikleri iskeletlik kavak artıklarının en uzunu birbuçuk metre civarındaydı. Çaresiz, kullanılacak dikmelerin uzunluğunu eldeki malzemeye uydurmak zorunda kaldık. N’apalım, biz de evimizde biraz eğilerek gezerdik olur biterdi. Yaptığımız her işlem ev inşaatında çalışan işçilerin taklidi oluyor, onları bir gün geriden takip ediyorduk, ki bir gün sıvacı ustası işe gelmedi. Biz de bir gün ara verdik haliyle. Ama sonra öğrendik ki adamın babası ölmüş ve en az bir hafta inşaata gelemeyecekmiş. Biz bekleyemezdik. Daha önce seyrettiğimiz bu tür çamur ev yapımlarından aklımızda kalan bilgiler ile işimize devam etmeliydik. Öyle de oldu. Sonuçta, eğri büğrü de olsa duvarları dikmiş, içten ve dıştan sıvamıştık. Şimdi elimizde bir metreye bir buçuk metre boyutlarında tabanı, bir buçuk metre kadar da yüksekliği olan, ama henüz üstü kapanmamış bir evimiz vardı. Duvarları yaparken gereken boşlukları oyup hazırlamıştık ama oralara kapı veya pencere yerleştirmekten vazgeçmiştik, sadece delik olarak kalacaklardı. Öyle ya, içinde eşya olmayan evin kapı penceresi olsa veya olmasa ne fark edecekti ki? (Aslında yorulmuştuk ve, açıkçası, artık kapı-pencere ile uğraşmaya gözümüz kesmiyordu).
Bu noktaya gelene kadar evin üstünü nasıl kapatacağımızı hiç düşünmemiştik. Sonuçta mimar-mühendis bendim ya, benim kararımı soracaklardı. Ben de “bilmiyorum” dememek için babama danışmam en doğrusuydu. “Kontrplak ve rabrayıt ile dümdüz kapatın” dedi babam. Rabrayıt (ruberoid) dediği o zamanlar dam kaplaması olarak kullanılan, katran ile kaplanmış kalın kağıttan başka başka bir şey değildi ve gerçekten de yağmur geçirmeyen en ucuz malzemeydi. “Rabrayıtı da kontrplağı da ben size veririm ama siz kesip siz çakacaksınız” dedi. Bu mesele de böylece halledilmiş oldu.
Daha hiç kimse bana dam konusunu sormadan, ertesi sabah bizim ekibi toplayıp evimizin avlusunda babamın atölye haline getirdiği sundurmaya götürdüm, malzemeyi aldık ve kurumaya başladığı için duvarları koyu kahveden sütlü kahve rengine dönmekte olan evciğimize doğru yollandık. Kenarlarını düp düzgün kesememiş olsak da, hem kontrplağı hem de onun üzerine kaplama olarak sereceğimiz ruberoid’i kesmiş ve damı çakmıştık. İşte, evimiz karşımızdaydı, ama hiç aklımıza gelmeyen bir problemle karşılaşmıştık. Evin köşe direklerinin yere gelen uçları uzun tutulup yere gömülmediği için ev yerinden oynuyordu! Yani güçlü kuvvetli birkaç kişi alıp evimizi götürebileceği gibi, sert bir rüzgar da kaldırıp bir tarafa atabilirdi. Onun da çaresini bulduk; “katil çivi” diye tabir edilen bir karış uzunluğundaki çivilerle duvarlardan birisinin içinden evi dut ağacına çakacaktık! Duvarlar kurur kurumaz bu çakma işlemini yapmaya karar vermiş olmanın rahatlığı ile eserimizi seyretmeye koyulduk.
– Lan valla güzel oldu haa! dedi Malak.
– Evde bir hasır parçası var, onu da yere serdik mi tamamdır bu iş, dedi Lıklık, hemen gidip getiriim mi?
– Durun be!, diye bağırdım, duvarlar tam kurumadan içeriye girmek yok!
– Tamam,dedi Cinik, kuruyunca ben de çiçek resmi getirip asacam şu duvara, kızların hoşuna gider.
– Gızların ne işi var lan evimizde? diye sordu Lıklık.
Ticari zekası bizden bir hayli ileride olan Cinik,
– Evcilik oynasınlar diye onlara kiraya verip para kazanacık olum!, Kızlar çiçek resmini severler.
Biz aramızda konuşurken Karakız yanımıza gelmiş, kuyruğunu sallaya sallaya o da bizimle beraber yaptığımız eve bakıyordu. Karakız mahallede bizimle birlikte büyüyen onlarca köpekten birisiydi. Rengi simsiyah olduğu için, erkek olsa mutlaka adını Karabaş koyardık ama dişi olduğu için Karakız olmuştu. Köpeği ilk fark eden Malak oldu;

– Karakııız, Karakııız! Gel kız gel! Lan bu gebe ha biliyonuz mu?
– Biliyoruk lan, hamile köpeği annamıyacak kadar salak mıyık olum?
– Kız, geceleri gel de evimizi bekle. Bak biri yanaştı mı saldır ha!
– Lan bu güne kadar Karakız kime saldırdı ki hırsıza saldırsın?
– Hırsız n’apacak lan bu evi?
– Lan öbür mahalleden birileri gelir evi yıkar diye söylüyom (hırsız diyemezdi) hırhız için deel.
Eserimizi bir müddet daha seyrettikten sonra dağılıp evlerimize gittik. Aramızda konuşup buluşma saati konusunda anlaşmamıştık ama hepimizin ertesi sabah erken erken orada toplanacağımızdan hiçbirimizin şüphesi yoktu.
En geç ben gelmiştim. Bizim inşaat ekibi evciğimizin önüne çömelmiş, sessiz sedasız kapısından içeriye bakıyorlardı. Onların bu sessizliği pek hayra alamet sayılmazdı ya, hadi hayırlısı…
– Ne var lan, dedim, yılan mı var içerde?
Kafasını aşağıdan yukarıya doğru kaldırıp burnu ile “bak” işareti yaptı Lıklık. Hakikaten ne vardı içeride ve bunlar niçin hiç konuşmuyorlardı? Gayri ihtiyari hepsinin önüne geçtim ve kapıdan içeriye baktım, bir de ne göreyim?
Bizim Karakız yere yan uzanmış, altı tane simsiyah yavrusu ise meme emmeye çalışıyorlar! Meğerse o gece bizim minik evde doğum yapmış! Ben kapı eşiğine kadar gelince Karakız kuyruğunu pat pat diye toprağa vurmaya başladı ve bir suç işlemişçesine önce bana sonra yere baktı.
– Kız, bunlar ne böyle? dedim, yavrularını göstererek.

Daha gözleri bile açılmamış yavrularını bırakıp ayağa kalktı, sendeleye sendeleye kapıya kadar gelip kendisine uzattığım avucumu yaladı. Diğer elimle başını okşadım. İzin almış olmanın rahatlığı ile geriye döndü, gitti yine yavrularının önüne yattı.
Cinik Salih’e döndüm:
– Aferin lan Cinik! Eve hemen bir kız kiracı bulmuşsun, helal sana valla!
– Ya bırak dalga geçmeyi. Bu hayvan aç-susuzdur şimdi, dedi, hadi herkes evden yiyecek bir şeyler getirsin.
Koşa koşa evlere dağıldık. Kimimiz tencereden yürüttüğü etli kemiği, kimimiz süte doğranmış ekmeği, kimimiz annemizin misafir için hazırladığı böreği getirdik ve bir tas su ile birlikte içeriye koyduk.
Bu ikramlar uzun müddet, hem de hemen hemen hergün aynen devam etti. Birkaç hafta sonra yavrular dışarıya çıkıp gezecek kadar büyümüşlerdi. Onları elimize alıp sevmemize Karakız hiç seslenmiyor ve biz yavrularını kendisine iade edene kadar da kulübede sabırla bekliyordu.
Evet, evciğimize hem kiracı bulmuştuk hem de bekçi. Artık hiçbir “hırhız” evimizi çalamaz, hiç kimse eserimize zarar veremezdi. Hatta hatta hiç kimse evin içerisine bile giremezdi. Maalesef buna biz de dahildik, çünkü Karakız evin kiracısı değil sahibi olmuştu!
– Lan bari yarın bir kömür getirin de kapının üzerine KARAKIZ’IN EVİ yazalım dedi Lıklık, nasıl olsa bu ev hiçbir zaman bizim olmayacak!
– Bir tane daha yapak o zaman, dedi Malak.
– Yoğurt mu dedin? dedi Cinik, mahallede daha kaç tane köpek var biliyon mu sen? Bize sıra gelmez oolum, boşveeerrr….

Adil KARCI
23 Şubat 2014 – Adana
AMELİYAT MACERAM
(AŞAĞIDAKİ YAZI TÜMÜYLE HAYAL MAHSULÜ BİR GÜLMECE ÖYKÜDÜR.)
TİMUR SUMER

AMELİYAT MACERAM
Sevgili Arkadaşlarım,
Dün sabah saat 08:20’de girdiğim “Laparoskopik Bilmemne” ameliyatından (safra kesesi için tıbbı bir terim var ama bir türlü ezberleyemedim ve de size tıbbi terim kullanma ukalalığı yapamadım işte) iki saat sonra çıktım ve bu sabah 09:00’da beni eve postaladılar. Haliyle ağrı-sızı var tabii ama yiğitliğe bir şey sürmemek için bütün gece hemşirelerin teklif ettikleri ağrı giderici iğneleri reddettim. (Her defasında bir yerime bir iğne saplayacaklar sanıyordum, daha sonra öğrendim ki elimin üzerine taktıkları “damar yolu”ndan vereceklermiş ilacı meğerse! Nee biliiim?)
Olay şöyle başladı; Taa beş yıl önce, başka bir sebeple ultrason yapılırken safra kesemde taş tespit ettiler. O sıralar doktorum kolejde bizden bir alt sınıfta okuyan Mehmet Özkemancı idi (şimdiki soyadı Şahinoğlu). (Yaa yok be, evlenip kızın soyadını filan almadı yahu, soyadını otuz yıl önce “gördüğü lüzüm üzerine” kendisi değiştirmiş).
Neyse, Mehmet safra kesemdeki taşın varlığını tespit edince “Abi, sen bu taşı hemen aldır, bak bende de vardı, aldırdım kurtuldum” dedi. “Olur, olur” dedim “işlerden vakit bulduğum bir ara aldırırım”. Demek ki beş sene sonrasına nasipmiş. Aslında zavallı taşın hiçbir zararı yoktu ama münafıklar rahat vermediler ve aldırdık işte.
Ortanca kızım ticari bir guruba bağlı olan Adana’daki özel bir lisenin müdiresi. Gurubun Adana’da ayrıca birkaç hastanesi ve kliniği de var. Kızımın kadrosundaki bir öğretmenin kocası da yine guruba bağlı bir hastanede anestezi uzmanı Bu doktorun tavsiyesi ile tanıdığı bir genel cerraha gönderildim. Üç gün önceydi, Prof. Doktor (genel cerrah) Veli Sezer ile ameliyatla ilgili konuşuyoruz. Adam bana safra kesesi ile bilgiler vermeye çalışıyor, ben sık sık sözünü kesip tereciye tere satmaya çalışıyorum. Hatta hatta o kadar ileriye gittim ki, laparoskopik kolesistektomi (ohhh be hatırladım bu tıbbi terimi) nasıl yapılır adama ben anlatmaya başladım. (Tabii ki youtube’da üç beş ameliyattan fragmanlar izleyip gitmiştim yanına, benden kaçar mı?” Bu defa Veli Bey benim sözümü kesti;
Sizin mesleğiniz ne Allah aşkına?
O kadar da haddimi aşacak değilim, di mi ya?
O da benim bu konuda araştırma yapmış olduğumu fark edip lafı uzatmadı ve bir sorum olup olmadığını sordu.
içinden mutlaka “sen ameliyattan sonra su bile içebilirsen allahına şükret” diyordu ve o da benimle kafa buluyordu, eminim. Ama ben bunu bir tarafa yazdım. Mutlaka bu lafına karşılık bir şeyler yapmalıydım.
Ameliyat odasında hazırlık yapılırken anestezi uzmanı ile yine rakı muhabbetine başlamıştık ki, gerisini hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bir büyüğü susuz içmiş gibiydim. Halen ameliyathanede olduğumu fark ettim, oradakilere bir espri yapayım dedim ama konuşabilmek ne mümkün? Neyse beni yatırıp getirdikleri tekerlekli yatağımla geriye odama götürdüler. Hastayken etrafımda pek fazla insan olmasını sevmediğimden odamda sadece küçük damadım Necmi ve de en küçük kayın biraderim Birol refakatçilerim olarak beni bekliyorlardı. “Geçmiş olsun baba, abi” faslından sonra “lan şu idamlık kıyafetinden kurtarın beni” dedim ve yardımlarıyla bir atlet bir pijama giydim üzerime. Ameliyat sırası ve sonrasında verdikleri hem narkoz hem de ağrı kesiciler nedeni ile fazla bir ağrı duymuyordum ve kendimi bayağı dinç hissediyordum. (“Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu“ özdeyişine uygun olarak gece ağrıdan nefesim kesilecekti ama bunu yaşamadan bilemezdim ki).
Torpilliyim diye de olabilir, bana manzaralı bir oda ayırmışlar. Yani keyfim gıcır! Göğsündeki yazıdan adının Fulya olduğunu öğrendiğim güler yüzlü bir hemşire geldi, tansiyonuma baktı ve “geçmiş olsun” dedi, “doktorunuz başka bir ameliyata girdi, çıkınca yanınıza gelecek”.
Kafamda bir şimşek çaktı. (Yahu laf gelişi bu, kafada şimşek mimşek çakmaz tabii ki). Doktor gelmeden hemen bir şeyler yapmam lazımdı ve ben o doktoru tufaya getirmeliydim. Artık iyice ayılmış ve konuşabiliyordum.
Birol’un gitmesiyle gelmesi bir oldu. Hemen hastanenin yanındaki bakkalda hepsini bulmuş. Yoğurdun bir kısmını rakı bardağına koydurup üzerine su ilave ettirdim ve rakı görünümü verene kadar sulandırttım, içinde oluşan köpüğü aldırttım. Görüntü ilk bakışta aynen rakı! Anahtarlığa takılı küçük bir bıçakla Necmi peyniri ve salatalığı doğradı, kağıt bir tabağı bunlarla süsledi ve böylece yanımdaki masacık bir çilingir sofrası görünümü aldı. “Daha ne ilave etsek” diye tartışırken kapı tıkladı ve bizim Fulya hemşire (nöbet devir edeceğinden) yanında başka bir beyaz önlüklüye daldı içeriye ve ayak ucumdaki kayıt tabelasına yöneldi. Tam tabelayı alıp yanındaki yeni hemşireye bilgi vermeye başlamıştı ki bizim çilingir sofrasını dehşetle fark etti:
Daha fazla dayanamadım,
Fulya hemşire, teleşlanma. Bu gördüğün sadece bir mizansen. Ortada rakı makı yok, o gördüğün sulandırılmış yoğurt. Doktora bir şaka yapmak için bu düzeni tezgahladık.
Fulya hemşire inanmaz inanmaz rakı bardağını aldı, kokladı ve “hele öyle deyin” dedi ve kahkaha atarak gülmeye başladı. “Valla ne yalan söyleyim, siz gerçekten fırlamaymışsınız!” diye iltifatta (ya da hakarette) bulundu. “Seni de yazdim duvara, sen de bu lafı ödeyeceksin” dedim içimden.
Birol’un ceket cebinde hastaneye soktuğu rakıyı açarken Necmi çoktan bardaktaki yoğurtlu suyu döküp bardağı yıkamış, fındık paketini açmış ve masaya bir de plastik çatal ayarlamıştı. Bu defa bardağa gerçek rakıyı doldurduk, suyunu ayarladık , beklemeye başladık. Ulan bekle bekle ne gelen var ne de giden. Yani biz bütün bu tezgahı boşuna mı yapmıştık?
Kapı aniden açıldı, bizim cerrah Prof. Veli önde, Fulya hemşire arkada daldılar odaya. Daha doktor kapıdan girerken,
Aniden suratı allak bullak olan doktor;
Rol sırası kendisine gelen Fulya hemşire, 30-35 yaşındaki aktrislerin Türk filminde lise talebesi rolü oynadıklarında sergiledikleri şımarık hareketlerle;
Ne diyeceğini şaşıran doktor, hırsından morarmış bir halde Fulya Hemşireye döndü;
Fulya hemşire, intikamını almış olmanın zevkine yeterince erişmiş olmalı ki, gülerek;
Fulya hemşire kendinden emin olarak rakı bardağını eline aldı, dudaklarına yaklaştırdı ve, ve, ve, daha bir yudum almadan anason kokusunu almış olmalı ki;
Dayanamayıp doktora kaş göz işareti yaptım. Vaziyeti çakan Profesörün dudakları yukarıya doğru kıvrıldı ama güldüğünü belli etmemek için arkasını dönüp kapıya yöneldi ve;
Hemşire Fulya ağlamaklı bir sesle;
Doktor geriye döndü, hemşire hariç hepimiz bir kahkaha patlattık ki sormayın!
Bu kadar sesli gülerek diğer hastaları rahatsız ediyorduk ve asıl şimdi hep beraber suç işliyorduk!
Sonunda doktor kapıdan çıkarken;
Korkuyu atlatıp yüzü normal rengine dönen Fulya hemşire de ;
21 Şubat 2014 – Adana

BİR ZAMANLAR…
Bir zamanlar (kapıyı iki kere çalar mıydı pek hatırlamıyorum ama) postacı kapıyı bir şekilde çalardı ve mektup getirirdi bize. Kimi zaman zarfın bir kenarını yırtar, kimi zaman ince bir bıcak ile zarfı açar ve alel acele mektubu çıkartır, merakla okumaya başlardık. Bize mektup gönderen insanın ellerinin değdiği o kağıdı özenle katlar, zarfına koyar ve tekrar okunmak üzere çekmeceye kaldırırdık. Şimdi? Akıllı telefonlar, iPad’ler, laptoplar postacı oldu, zarf oldu, email’ler, Whatsup’lar, mesajlar vesaireler de mektup!
Her sabah yaptığım gibi bu sabah da, adı geçen cihazlardan birkaç tanesi bir elimde kahvem diğer elimde, (250 gram kadar olsa da) Adana Baraj gölünün manzarası görünen evimin camlı balkonuna çıktım, gelen elektronik postalara bakacağım. O da ne? Güzelim göl de arkasındaki tepeler de görünmez olmuş! Biz Adana’da sis denilen tabiat olayına pek alışık değilizdir; her taraf bembeyaz bir bulut içinde ve tüm manzara kayıp! Eskiden olsa, fotoğraf çekmek için tekrar balkondan içeriye gireceksin, fotoğraf makinesini (yerini hatırlayabilirsen) bulacaksın, pili boş mu dolu mu kontrol edeceksin sonra gelip resim çekeceksin… Üşenirdim ve zahmet olur diye vaz geçerdim herhalde. Ama şu telefonlar hakikaten akıllı be arkadaş. Neye ihtiyacın varsa o oluveriyorlar. Hemen göl tarafındaki sis görüntüsünü telefonla resimledim. (Sis kalktıktan sonra aynı noktadan çektiğim resimle beraber ikisini de ekte göreceksiniz). Sonra balkondaki çepeçevre camlardan bir tanesini açıp serin nemli havayı zevkle teneffüs etmeye başladım. Aşağıda, yol kenarında, sisten dolayı silueti bile zor görünen bir çocuk dikkatimi çekti. Sabahın o saatinde, hamal misali sırtında koca bir çanta ile okul servisini bekliyor… Anne-babasından kimse yok yanında. Büyük bir ihtimalle, onlar çoktan işe gitmişlerdir ve bu garibim de erken erken evden çıkmak zorunda kalmıştır. Ayakta uyuyormuşçasına yerinden kıpırdamadan çeyrek saatten fazla bekledi bekledi ve gelen okul servisine bir robot gibi bindi gitti.
Bir zamanlar, bizim ilkokul yıllarımızda, sabahçı-öğlenci diye iki ayrı gurup ders görürdü okullarda. Sabahçı isek, öğlen annemizin pişirdiği yemeğimizi evde yer, hemen ardından oyun oynamak için dışarıya fırlardık. Mevsimine göre, erkek çocuklar olarak birdirbir, uzuneşek, fırındak (topaç), çelik çomak, bilye, kovboyculuk gibi oyunlar oynar, akşam da yorgun argın ders çalışmaya otururduk. Kızlar ise dışarıda ip atlama, seksek türünde oyunlarla vakit geçirirler, çoğu zaman da bez bebeklerini alır birbirlerine güya misafirliğe gider, evcilik oynarlardı. Yani, bu oyunlarla farkında olmadan kızlı-erkekli gelecekteki hayatımıza hazırlanırdık. Öğlenci gurubunda isek, bu oyunlara sabah kahvaltısından sonra başlardık, yine öğlen yemeğimizi evde yedikten sonra okula giderdik. Şimdilerde bakıyorum da, çocuklar sabahın köründe işe gider gibi evden çıkıyorlar, akşam eve dönüş saatleri ise belli değil. Neden mi? İş sadece okula gitmekle bitmiyor da ondan. Bu devirde talebe isen, okuldan çıktıktan sonra bir de dershaneye gideceksin. Bitti mi? Nerdeee? Dersaneden geleceksin, ana ya da baba, “hadi otur da öğretmeninin verdiği ödevleri bitir” diyecek. Herkes televizyon başındayken, istemeye istemeye odana çekilecek, belki de hayatta hiç lazım olmayacak yüzlerce bilgiyi ezberlemeye çalışacaksın. “Tamam ödevlerim bitti” diyerek televizyondaki bir dizinin ya da bir yarışmanın birkaç sahnesine bakayım desen, “Hadi doooğru yatağa! Yarın deneme sınavın var, uykusuz kalma” diyecekler. Oyun olarak bütün şansın, eğer varsa, tablet veya bilgisayarda yapay oyunlar oynamak olacak! O da, hafta sonu değilse eğer, kaçak-göçek olarak tabii ki. Okulda, dershanede, evde, hep dört duvar arasındasın. Yine şansın varsa sabah kahvaltısını evde yaparsın. Yoksa; simit ayrana talim! Öğlen zaten yemekhaneye mahkumsun, çıkan yemekleri ise elindeyse beğenme! Eğer imkanları varsa ve yıllık izinleri birbirine denk düşerse, yaz aylarında ana-baban tarafından birkaç hafta tatile götürülürsün. Ama yine hür değilsin, zira sınavlara hazırlanmak için günün belirli saatlerinde bir odaya kapatılma ihtimalin yine var! Yaz tatilinde bile, olabildiğince fazla sayıda, beş cevap seçenekli soru çözmek zorundasın. Bu da “çocukluk” mu be!
Bir zamanlar evlerimiz kalorifer veya klima ile ısıtılıp soğutulmazdı. Adana karlı-buzlu kışlar yaşamadığından, kömür sobası pek kullanılmaz, kış günleri genellikle odun sobası yanardı evlerde. Sizin odun sobanız var mıydı bilmiyorum ama bizim vardı. Sabah uyanırsın, orta yerde “lap-lap-lap” sesleri çıkartarak yanan bir saç soba, üzerinde cızır cızır sesler çıkartan bakır bir çaydanlık ve de içeriye yayılmış mis gibi bir kahvaltı kokusu… “Kahvaltının da kokusu mu olur?” demeyin. Beyaz peynir, zeytin, yumurta, tereyağı, bal ve çay… öyle bir kokar ki…. (Ya da hepsinin o zamanlar iştah açıcı tabii bir kokuları vardı da sonradan yok oldu). Soba yandıkça ısınır, ısındıkça da kıpkızıl olurdu. İşte bu noktada sobayı dönük tarafının yanmaya başladığını hissedersin ve bu nedenle soba yandıkça sen de imamın feneri gibi fır fır dönmek zorunda kalırsın. Ya da sobanın hava deliğini kapatacaksın ki yanması yavaşlasın ve biraz soğusun. Evet, kalorifer de yoktu, ısıtıcı klima da… ama donup ölmedik de yani.
Bir zamanlar kuru fasulye her konuda nimetimizdi. “Kendini kuru fasulye gibi nimetten sanıyor” derlerdi ya, doğruymuş, kuru fasulye hakikaten nimetmiş. (Şimdiki fiyatları da bunu ispatlıyor zaten. “Bu fasulye iki buçuk liraaaa” diye bir türkü vardı o zamanlar, şimdi on lirayı aştı). Pişirildiğinde, pilav eşliğinde sofraya gelir, zevkle kaşıklanırdı. Gaz yaparmış, yapmazmış, kimin umuru? Hatta bir de kuru soğan kestin mi yanına… “yeme de yanında yat”! Ama kuru fasulye demek sadece yemek değildi bizim için. Hepimizin çantasında kaputbezi veya patiskadan yapılma beyaz bir kese olurdu ve içerisinde sayı ile 50 adet kuru fasulye tanesi bulunurdu, ama bir yüzü yassı olsun ve yuvarlanmasın diye, yatay şekilde ikiye kırılmış olarak. Sayı saymayı kuru fasulye taneleri ile öğrenirdik, yan yana dizerek harfleri yazmayı da… Yani hem abaküs görevi yapar hem de tebeşir olurdu yerine göre. Kerratları ezbere bilmeyen ise matematikten kat’iyen geçemezdi. Ne oldu? Tabletimiz, elektronik tahtamız, hesap makinemiz, bilgisayarımız yok diye okumayı mı sökemedik, hesap yapmayı mı öğrenemedik?
Bir zamanlar boynumuzda bir ip olurdu. Kolye misali, içinden ip geçirilmiş bir silgi sallanırdı ortasında. Bol bol yanlış yapar, bol bol da silerdik. Kalem arkasındaki silgi mi dediniz? O çok sonraki yıllarda piyasaya çıktı ve o ufacık silgi de çabucak biterdi. Boynumuzdaki koca silgi ile, yaza sile, yaza sile doğruları sindire sindire öğrendik biz.
Bir zamanlar kalem açacaklarımız da vardı. En çok da onu kaybederdik, zira boynuna assan olmaz, cebinde taşısan düşer, çantana koysan sınıfta çıkartması zor. Üçerli üçerli, omuz omuza oturduğumuz tahta sıranın üzerine koyardık “kalemtraş”ları ve hangimizinkinin bıçağı daha keskin ise onu kullanırdık sonuçta. Kalem kutuları çok daha sonraları çıktı piyasaya ve kalem-açacak-silgi taşıma alışkanlığımız da böylece kolaylaşmış oldu.
Bir zamanlar okul servisleri de yoktu. Uzak veya yakın, okula yaya gidilirdi. Aynı mahallede oturan çocuklar aynı okula giderlerdi. Şimdilerde “öğretmenleri iyi” diye isim yapan okullara rağbet fazla olduğundan, ana-babalar çocuklarını, gitmesi servisle bile saatlerce süren, uzak okullara yazdırmak için ne numaralar çekiyorlar bir bilseniz! Rağbet gören okulun olduğu mahallede oturuyor görünmek için, o mahallede oturan bir tanıdığın elektrik ya da su aboneliğini üzerlerine alıyorlar, üzerinde isimleri yazılı faturayı ikametgah belgesi gibi okul müdürüne sunup çocuklarını o okula kaydettiriyorlar. Bütün bu hengame küçücük bir çocuğun hergün birkaç saatini yolda kaybetmesine değer mi acaba? Bilemiyorum.
Tabii ki bugünkü teknolojik nimetlerden vazgeçemeyiz. Bugünkü konforu bırakıp çocukluk günlerimizdeki hayata hangimiz dönmek ister? Herşey yaşandığı devire göre güzel, ama nedense o “yokluk dönemi” olarak tanımlanabilecek günlerde büyük küçük hepimiz içten gülebiliyorduk. Belki de hayattan fazla beklentimiz olmadığından, gelecek korkumuz da yoktu. Zengin ile fakir arasındaki yaşam makası da bugünkü kadar açık değildi. Kısacası zengin de mutluydu (kısmen de olsa) fakir de…
Konfordan vazgeçip o zamanki yaşama geri dönmeyi istemesek de, “bu hisler sadece nostaljik“ diye önemsemesek de, sisler arasındaki çocukluk günlerimizi bölük-pörçük hatırladığımızda burun direklerimiz nasıl da sızlıyor değil mi? Bu sızıyı duymamızın nedeni acaba geriye gelmeyecek olan o çocukluk ve gençlik yıllarımızı kaybettiğimiz için midir, yoksa gerçekten o zamanki yaşam tarzının daha iyi olduğu için mi? Ne dersiniz?
19 Şubat 2014 – Adana

You must be logged in to post a comment.