Author: Timur
ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “FA DİYEZ”


KİM YAPTI : Siz olsanız
An Earth Day Education
An Earth Day Education
Somehow life keeps getting better.
Just in time for Saturday’s Earth Day forecasts of environmental apocalypse, economist Mark Perry provides a helpful reminder of the accuracy of previous eco-prophecies. Specifically, he notes “18 spectacularly wrong predictions” made around the time of the first Earth Day in 1970.
Perhaps because earlier predictions of catastrophe were off target, it’s clear that in 2017 many of Earth’s inhabitants are still not persuaded that their planet is doomed. But Earth Day Network President Kathleen Rogers may have a solution for this. She writes for CNN today about her organization’s “campaign to bring climate and environmental literacy to the world.”
Ms. Brown explains: “Climate literacy is now recognized universally as the engine for driving individual behavioral change, building consumer support for a green economy, creating green technologies and jobs, and promoting policy reforms at all levels of government. Recognizing the importance of an educated global population, the authors of the Paris Climate Agreement put climate education at its heart, calling on national governments to cooperate in taking measures to enhance climate education, training and access to information.”
This column would like to do its part by sharing a valuable history lesson, thanks to Mr. Perry and also to my onetime colleague Ronald Bailey, who in a 2000 piece for Reason magazine looked back at the first Earth Day. Here’s what Mr. Bailey wrote on the 30th anniversary of that landmark eco-happening:
Imminent global famine caused by the explosion of the “population bomb” was the big issue on Earth Day 1970. Then–and now–the most prominent prophet of population doom was Stanford University biologist Paul Ehrlich. Dubbed “ecology’s angry lobbyist” by Life magazine, the gloomy Ehrlich was quoted everywhere. “Population will inevitably and completely outstrip whatever small increases in food supplies we make,” he confidently declared in an interview with then-radical journalist Peter Collier in the April 1970 Mademoiselle. “The death rate will increase until at least 100-200 million people per year will be starving to death during the next ten years.”
“Most of the people who are going to die in the greatest cataclysm in the history of man have already been born,” wrote Ehrlich in an essay titled “Eco-Catastrophe!,” which ran in the special Earth Day issue of the radical magazine Ramparts. “By…[1975] some experts feel that food shortages will have escalated the present level of world hunger and starvation into famines of unbelievable proportions. Other experts, more optimistic, think the ultimate food-population collision will not occur until the decade of the 1980s.” Ehrlich sketched out his most alarmist scenario for the Earth Day issue of The Progressive, assuring readers that between 1980 and 1989, some 4 billion people, including 65 million Americans, would perish in the “Great Die-Off.”
Readers old enough to remember the 1980s should be forgiven if they can’t quite seem to recall a famine wiping out most of the world’s population. As Mr. Bailey noted in assessing the accuracy of Mr. Ehrlich’s predictions:
Time has not been gentle with these prophecies. It’s absolutely true that far too many people remain poor and hungry in the world–800 million people are still malnourished and nearly 1.2 billion live on less than a dollar a day–but we have not seen mass starvation around the world in the past three decades. Where we have seen famines, such as in Somalia and Ethiopia, they are invariably the result of war and political instability. Indeed, far from turning brown, the Green Revolution has never been so verdant. Food production has handily outpaced population growth and food today is cheaper and more abundant than ever before. Since 1970, the amount of food per person globally has increased by 26 percent, and as the International Food Policy Research Institute reported in October 1999, “World market prices for wheat, maize, and rice, adjusted for inflation, are the lowest they have been in the last century.”
Since Mr. Bailey wrote those words in 2000, anyone still waiting for the Great Die-Off to begin has been continually disappointed. In fact, the fifteen years after 2000 could reasonably be called the “Great Live-On.” According to the World Health Organization, “Global average life expectancy increased by 5 years between 2000 and 2015, the fastest increase since the 1960s.” Increases in life expectancy were greatest in Africa, adds the WHO, thanks in large part to “expanded access to antiretrovirals for treatment of HIV.” In other words, the products of advanced industrialized societies were not destroying life, but saving it.
Back in 2000, Mr. Bailey did make a few predictions of his own regarding the celebration of Earth Day in 2030. He predicted better diets and longer lives for people world-wide, as well as another interesting forecast: “There will be a disproportionately influential group of doomsters predicting that the future–and the present–never looked so bleak.”
Wrong predictions
BİR KAPTAN DOĞDU

İSTEMİHAN’A BAKAN ÖĞÜTLER
YÜCEL’İN PARMAĞI

YÜCEL ÖLÜ DENİZ’DE (2)

MANDA YUVA YAPMIŞ

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “AÇ TAVUK”
Neredeyse fısıltı denilebilecek kadar kısık bir sesle ve yere bakarak;
– Lütfiye, diye kısa bir cevap verdi, kendisine adını soran patronun karısına ve uzanıp dallardaki taze fasulyeleri toplamaya devam etti.
Civardaki sera üreticileri arasında en büyüklerden birisi olarak adı geçen patronu Şefik bey üç adam boyu yükseklikteki plastik seralarda sırıklara ve tavana bağlı iplere sarılmış, küçük birer ağacı andıran bitkilerde taze fasulye yetiştirerek baba mesleğini devam ettiren babacan bir adamdı. Fasulyelerin toplanma zamanı geldiğinde çok sayıda işçiye ihtiyaç olur, civar köylerdeki kadın ya da erkek çavuşlar aracılığı ile çoğunluğu kadınlardan oluşan ameleler getirtilirdi. Burdur’un Karamanlı,Tefenni ve Kemer ilçelerinde açık tarlada ve kapalı seralarda tarım yapıldığı için, oradaki işletmelerin işçi ihtiyacı hiç bitmezdi ve bu nedenle de çalışmak isteyen herkese hergün iş vardı. Üstelik sonbaharda elma hasadı da başladı mı işçi ihtiyacı yörede tavan yapar, işçi ücretleri neredeyse ikiye katlanırdı.
Lütfiye bu işletmede fasulye toplamaya beşinci defadır geliyordu. Devamlı kocası ile gezen patronun karısını bir kere uzaktan görmüştü ve yakından görebileceğini, hatta sesini duyabileceğini hiç beklemiyordu. Boyalı olup olmadığı belli olmayan kısa sarı saçları, başındaki beyaz şapkası, beyaz deri ceketi, krem rengi deri çizmeleri, gül kurusu ruj sürülmüş dudakları ve etrafına kalem çekilmiş yemyeşil gözleri ile bir moda mecmuasından çıkıp gelmiş gibi görünen, ve de ileri yaşına göre çok güzel denilebilecek, o minyon tipli kadın şimdi bir kol mesafesi kadar yakınında kendisi ile konuşmaktaydı.
– Maşallah ne kadar güzel bir kızsın sen! dedi Sermin hanım sevecen bir ses tonu ile, kimin kızısın?
Kadının bakışlarından tedirgin olduğundan dolayı kızaran yanakları ile bir kat daha güzel görünen Lütfiye, günde yüz kere “dalga geçmek, çene çalmak yok!” diye bağıran Ümmühan çavuştan zılgıt yeme korkusu ile yine işine devam ederek, ama bu defa biraz daha yüksek sesle;
– Garaların Memet derler bubama…Yüsgek goyden.. dedi.
“Aslında Zındık Memet diye de çığırırlar bubamı” diye ilave etmek istedi ama diyemedi. Zaten deseydi ne olacaktı ki? Öyle dese bile, hiç o köye gitmeyen bu kadın yine de tanımazdı ki babasını.
Patron Şefik bey ve eşi Sermin hanım İstanbul’da üniversite yıllarında tanışmış, arkadaş olmuş ve sonunda evlenmişler. Ama kaderin cilvesi ya; hiç çocukları olmamış. Şefik bey kardeşinin ve ablasının çocukları ile ilgilenip onlarla zaman geçirebildiğinden dolayı kendi çocuğunun olmamasını fazla dert etmemiş ama bu durum Sermin hanımın zaman zaman duyduğu mutsuzluğun yegane sebebi olmuş.
Beyaz porselen tabak ortasına konmuş nazar boncuğu gibi parlayan mavi gözlü, sadece bir perçemi görünen altın sarısı saçlı, boyasız olduğu halde kiraz kırmızısı dudaklı, Amasya elması gibi al yanaklı güzel Lüfiyeden gözlerini ayırmadan bakan Sermin hanımın bir an içi cızz etti. Ne var kendisinin de böyle bir kızı olsaydı! Olsa mutlaka Lütfiye kadar güzel olurdu, bundan emindi. Ya da….keşke bu Lütfiye’ye onbeş-onaltı yıl önce rastlasaydı da ne yapıp edip onu evlatlık edinseydi!
Lütfiye ana babasının ilk kızlarıydı. Mehmet ve Hacer önce bir oğlan çocukları olsun istemişler ama uzunca bir müddet çocukları olmayınca bunu “Allah’ın gücüne gitti” diye yorumlamışlar ve pişmanlık duyup “bir çocuğumuz olsun da isterse çirkin bi kız olsun” diye dua eder olmuşlar. Sonunda duaları kabul olmuş. Bunu da Allah’ın bir lütfu olarak algılayıp doğan kızlarının adını Lütfiye koymuşlar. Saçsız, kaşsız, bembeyaz bir bebek olarak dünyaya gelen Lütfiye için kimisi çirkin demiş, kimisi peri kızı demiş, kimisi de büyüyünce kapkara olur merak etmeyin demiş. Ana babasının esmer olmasına rağmen, ipek gibi altın sarısı lüle lüle saçlı, kaşı gözü yapma bebeğe benzeyen Lütfiye büyümüş, serpilmiş ama hep sarışın kalmış. Lütfiye’den sonra her defasında erkek çocuk olmasını umut eden çiftin üç kızları daha olmuş. Doğuştan esmer olan bu kızların isimlerini ise (ölmüş olan aile büyüklerinden esinlenerek) Cemile, Sıdıka ve Emine koymuşlar. Kardeşleri ile bir araya geldiklerinde kara kargalar arasında rengarenk bir muhabbet kuşu gibi görünen Lütfiye son kardeşinin de esmer doğması üzerine annesine kendisinin neden tek sarışın çocuk olduğunu sormuş. “Seni evlatlık almış idik” diye dalga geçmiş annesi ve “şaka edeyom..şaka, oğlan dayıya gız halaya neyim çekerimiş, sen herhal halan darafına çekmişindir” dediyse duyduğu bu “evlatlık” lafı Lütfiye’nin belleğinde hep bir şüphe olarak kalmış.
Birkaç metre arkasında kendisi gibi fasulye toplamakta olan annesine dönüp bakan Lütfiye ister istemez “geşkem evlatlık olsa idim amma şu garşımdaki gözel ve zengin gadının evlatlığı olayıdım” diye düşünmekten kendini alamadı ve gayri ihtiyari uzunca bir iç geçirdi, avucu ile tuttuğu fasulyeyi şiddetle çırparak koparttı.
Babası da seracıydı ama adamcağızın topu topu iki dönümlük bir serası vardı, ki o da Şefik ağanın seralarının yanında tavuk kümesi bile sayılmazdı. Ama ne yapsındı adam, gücü o kadarına yetmişti. Dönüşümlü olarak kabak, salatalık, biber ve çilek gibi sebze meyve diker, bütün gün serasında çalışırdı. Hasat günü geldiğinde karısı ve Lütfiye’yi başka işe göndermez, hep beraber ürünleri hasat ederler, karton veya tahta kasalara dizerlerdi. Ertesi gün yine karısı ve kızı başka yerde gündelik çalışmaya gider, baba Mehmet ise bir gün önce paketlenen ürünleri dua gücü ile yürüyen emektar kamyonetinin arkasına atar, civar köylerde kurulan pazarlarda satmaya çalışırdı. Kendi ürünü olmadığı zamanlarda da boş durmaz, Antalya haline kadar gider muz alır, köylere götürüp pazarlar, birkaç kuruş para kazanırdı. Bazen şansı yaver gitmez, kendisi muzları aldıktan sonra başlayan haftalık yağmurlar dolayısı ile köylerde pazarlar kurulamaz ve kamyonentin arkasında beklemekten karararan muzları (artık tiksinecek noktaya gelinceye kadar) kendileri yerler, kalanını da konu komşuya dağıtırlardı.
Köyün hemen hemen bütün adetlerine, geleneklerine ve göreneklerine gençliğinden beri muhalif olan baba Mehmet’e “Zındık” lakabını takmıştı köylü, zira Cuma’ya gitmeyi önemsememesi bile bu lakabı hak etmesine yetiyordu. Onu kendileri gibi bir kalıba sokmak için yaptıkları konuşmaların nafile olduğunun farkına varan herkes ona “deli” gözü ile bakar olmuştu ama bir yandan da bu tuhaf adamdan da çekinmiyor değildiler. Ya eski köye yeni adet getirirse, gençler onun gibi davranırsa, kendi otoriteleri ne olurdu? Ayrıca, fazla üstüne varmak de biraz cesaret işiydi, deli bu, hepsini baltayla doğrar mı doğrardı yani! Bu nedenle köyün tek bakkalı olan kayınbabası Müfit ağa ile de arası bozuktu.
Müfit ağa, sadece kendisine “Hacı Müfit Ağa” desinler diye, “hacıya” gitmiş gelmişti.
Mehmet onun hacca inanarak gitmediğinden emindi zira adamın “faizci” olarak namı her yana yayılmıştı ve de üstelik hacı olduktan sonra ne bakkal dükkanını ne de faizciliği bırakmış değildi. Öyle ya, hacca gidenin bir daha terazi başına bile geçmemesi gerekirdi.
Karısını ve kızlarını onun evine yollar ama Mehmet’in kendisi hiç gitmezdi. Zaten sözü edildiğinde kayınbabası da “Bırakın ya o zındık herifi, canı cehenneme” der, görüşmemiş olmaktan memnun olduğunu söylerdi. Babası hacı olduktan sonra, Mehmetin karısı başındaki örütüyü tuhaf bir şekilde bağlar olmuştu. Mehmet birşeyler sezinlemiş ama hesap sormamıştı. Bir akşam karısı yer sofrasını kaldırıp Lütfiye’yi çay demlesin diye yanlarından uzaklaştırınca, kocasının kızacağını bile bile;
– Biliyon mu? dedi ve sustu.
– Neyi bileecemiş be gadın, söylesene, dedi ve sorgulayan gözlerle karısına baktı Mehmet.
– Babam…anamınan habar eder imiş.
– Ne ister imiş?
– Heç bişi istemez imiş. Gendisi hacı olduyudu ya…
– Eee, bana ney onun hacısından, bacısından?
– Şey derimiş… bizim Lütfiye var ya? Goca gız oldu, dışarılarda başını örtsün dorunum artık derimiş. Çok geciktiler zati, derimiş. Ele güne garşı bizi daha fazla irezil etmesinler derimiş.
– Lan garı, sen ne diyon? Annamadım mı sanıyon? O fayızcı Müfüt Ağa hacıdan geldiğinden belli sen gafanı çarşafa dolanmış su gabaana benzettin, seslenmedik. Hinci sıra gızlara mı geldi? Benim gızlarım istediği gibin geyinir, heç gimse garışamaz, o gader. Bi daha da bu lafı getirme, gider o sülaleni gıyım gıyım ederim!
– E al gızlarını başına çal emi Zındık Mehmet Ağa! Hepsini gendine benzedecen sonunda. Köölü bizi yeteri gader defe goydu yetmedi, hinci de…
– Ney hinci? Orusbu mu deyecekler, galtak mı deyecekler saçları görününce? Desinler lan, gendileri orusbu, beyinleri orusbu! Sor onlara, neneleri de gafalarını böyle mi gapatır ımış? Onlar müslüman deel miymiş, yoksam hepten orusbumuymuşlar? Nerden, ne zaman çıkmış bu ecat?
İki arada bir derede kalacağını biliyordu Hacer. Nitekim öyle de oldu; bir yanda babası bir yanda kocası! Deli kocasını daha fazla dellendirmemek için sustu. Çayın gelmesini beklemeden gitti yattı.
Ana ve babası arasındaki münakaşanın nedenini bilemeyen Lütfiye annesi için getirdiği çayı babasının dizinin dibine oturup kendisi içti ve o da sessizce kardeşleri ile beraber yattıkları odanın yolunu tuttu. Yer yatağında çoktan uyumuş olan kardeşlerinin üzerinden atlayıp yer yer cilası dökülmüş olan elbise dolabının önüne gitti ve gıcırdayan kapaklarını yavaşça açtı. İş kıyafetini çıkartıp katladı, yerleştirdi. Soldaki kapağın içindeki aynada uzun uzun kendisini süzdü. Acaba televizyonda gördüğü modern kadınlar gibi giyinse Mühendis Soner kendisini beğenir miydi?
Soner stajını yeni bitirmiş bir ziraat mühendisiydi. Babasının bir arkadaşının aracılığı ile patronu Şefik beyin işletmesinde önce staj yapmış sonra çalışmaya başlamıştı. Zekası ve çalışkanlığı ile kısa zamanda göze giren Soner, saygılı ve terbiyeli davranışlarıyla patronunun karısından da evlat muamelesi görmeye başlamış ve sonuçta işin tek sorumlusu haline gelmişti. Ne var ki önünde daha askerlik görevi vardı bitirilecek. Olsundu, kısa dönem askerlik bitince işi yine hazır olacaktı, garanti almıştı bu konuda.
Üniversitede kız arkadaşları olmuştu Sonerin ama hiç birisi ile bir gönül bağı olmamıştı, hepsi ile sadece arkadaştı, o kadar. Güzel bir karısı olsun istiyordu Soner, öyle ki; bakan bir daha dönüp baksın! Biraz da görgülü ve kültürlü olsundu ki hayatı tam anlamı ile paylaşabilsinlerdi. Henüz rastlamamıştı öyle bir kıza. Ama güzellik açısından ilk defa bir kız dikkatini çekmişti; Lütfiye! Acaba biraz okumuş muydu? Bir sözlüsü filan var mıydı? Son zamanlarda onu bayağı düşünür olmuş, Ümmühan bacının gurubu içinde çalışmaya geldiğinde, onu yakından görebilmek için, gerekli gereksiz seraların içerisinde gezer olmuştu.
Seralarda ve açık tarla tarımında çalışan kadınlar-kızlar güneşten veya soğuktan korunmak için başlarını bağlarlar, üstlerine uzun kollu bluz, kazak veya ceket, alta ise dallı güllü şalvar giyerler. Ayaklarında ise mutlaka kışın yün çorap ve kauçuk çizme, yazın ise ince siyah çorap ve kısa konçlu siyah Ermenek lastiği olur. Yani yüzlerinden başka bir yerlerini görmek mümkün değildir. Hatta kışın çalışırken bulaşık eldiveni taktıklarından, ellerini bile göremezsiniz.
Fasulye topladığı seranın kapıdan uzak dip köşesinde çalışırken Mühendis Soner ile karşı karşıya geliverdi Lütfiye.
– Merhaba, adın ne senin?
Bir başka erkek sorsa “Netçen adımı?” diye çemkirmeye hazır olan Lütfiye bu defa gözlerini yerden kaldırmadan;
– Lütfiye, dedi, kalbi küt küt atarak.
Son zamanlarda Lütfiye de çaktırmadan Soner’i izler olmuştu. Köydeki erkeklere hiç benzemiyordu. Her zaman traşlıydı ve tertemiz giyiniyordu. Bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesi ile ara sıra seyrettiği Türk filimlerindeki artistlere benzetiyordu onu.
Boy aynasında iyice kendisini inceledi Lütfiye. Mühendis Soner bey belki kendisini beğenirdi ama cahal bir köylü kızını n’etsindi ki? Sessizce dolap kapaklarını kapattıktan sonra, ışığı söndürdü, yatakta kendisine ayrılan yere süzüldü. Uyku tutmadı bir türlü. Fatma Girik’e benzetirlerdi kendisini. Bir filim aklına geldi. Zengin bir şehir oğlanının arabası bozuluyor dağlarda. Eşkıya gibi giyinmiş Fatma Girik onu kurtarıyor, hemen o gece orada evleniyorlar. Arabası tamir olan oğlan sabah şehire gidiyor bir daha da köye gelmiyor. Kız da silahı alıp şehire oğlanı bulmaya gidiyor. O ara zengin babacan bir adam konuyu öğreniyor ve kızın oğlandan intikam alabilmesi için bir plan yapıyor. Kıza özel öğretmenler tutuyor. Çeşit çeşit modern giysiler alıyor. Kızı prenses gibi yaptıktan sonra kendisini cahil ve kaba diye bırakıp gitmiş olan şehirli kocasının karşısına çıkartıyor. Onu başkası sanan oğlan deli gibi aşık oluyor. Yine evleniyorlar ama düğün bitip ikisi yalnız kalınca oğlan ne görsün? Karşısında köylü kıyafeti ile eski karısı! Ne kadar heyecanlanmış, ne kadar gülmüş ve ne kadar sevmişti o filimi! Lütfiye ve kız kardeşleri, babaları yasak etmediğinden, hangi filim oynasa filim bitene kadar televizyon izlerlerdi. Oradan birçok şey öğrenmişti Lütfiye ama bir türlü konuşmasını düzeltememişti.
– Okul bitirdin mi hiç? diye sordu yine Soner.
– İlgogul üçten dergettim.
– Baban mı okutmadı seni?
– Bubama galsa oguturumuş ama anam garşı gelmiş idi. Gız gısmısı oguyup da nedecek diye tuttururumuş. Serada iş de var ya gayrı, babam da boşver oguma isderisen dimiş idi.
“Ah ulan kader” dedi Soner içinden, “yazık olmuş bu kıza be! Şehirli olsa çoktan ya filim yıldızı ya da manken olurdu şimdiye kadar!”
– Kaç yaşındasın Lütfiye?
– On yedi.
Sonerin alkol ile arası pek iyi değildi ama o gece birkaç duble atmaya sonsuz bir istek duydu. Patronuna ait olan arabaların birisine atladı, geç olmadan kasabaya indi bir markete gidip bir ufak rakı, beyaz peynir vs. aldı, lojmanına döndü. Odasında balkon olmadığı için balkon niyetine kullandığı dama çıktı, hala ufukta kaybolmamış kızıllığı seyre daldı. Koyu pembeye bulanmış bulutlar ne kadar da Lütfiyenin yanaklarına benziyordu! Birinci duble henüz bitmişti ki:
– Olsun be, dedi olsun! Herşeyin bir çaresi var. Kız daha onyedisinde. Nişanlan, askere git. Altı ay sonra gel, en geç bir yıl sonra da evlen. Bir iki yıl içinde ne biliyorsan ona da öğret. Neden olmasın? Diploması yoksa yok! Kızın bir yavuklusu yoksa, babası da razı gelirse, bitti bu iş!
Antalya’daki yazlıklarının balkonunda çaylarını yudumlarken;
– Bey, bak ne diyorum, dedi Sermin hanım.
– Söyle bir tanem.
– Şu bizim Soner, diyorum, ne var Lütfiye ile evlense ya.
– Lütfiye de kim?
– Hani o gün serada konuştuğum o güzel köylü kızı var ya? İşte o.
– Haa, o kız mı? Evet, Allah için çok güzel kız. Ama hanım Soner gibi bir mühendisle o amele kız? Olmaz be hanım, olmaz.
– Aaa… neden olmazmış hayatım? Öyle de bir yakışırlar kiii! Hem benim elime versinler, altı ayda sosyeteyi kıskançlıktan çatlatacak bir dilber haline getiririm o kızı valla.
– Sana inanıyorum canım, yaparsın yapmasına da… Soner ne der, kız ne der, kızın babası ne der?
– Sen parayı bastırırsan hepsi evet der, dedi Sermin hanım, yarı şaka yarı ciddi bir eda ile.
– Öyle deme be hanım, gönül işi bu para ile olmaz. Hem neden parayı ben bastırıyormuşum? Kabak neden benim başıma patlıyor? Söyle bakalım, dedi Şefik bey gülerekten.
– Bu yaştan sonra iki çocuğun olmuş olacak da ondan Şefik Ağa!
Patron vekili olan Soner, normalde, çavuşların guruplar halinde minibüslerle getirdikleri işçileri çalışma sırasında öğlene doğru sayardı. Bu defa Ümmühan çavuşun minibüsü işletmenin giriş kapısında görünür görünmez yerinden fırladı, her zamanki gibi minibüsten önce kendisi inen çavuşa “kaç kişi getirdin?” diye sordu. Niyeti işçi saymak filan değil, bir an önce Lütfiyeyi görmekti, ama minübüs boşaldı, Lütfiye yoktu. Şüphe çekmeden nasıl sorsaydı onu acaba?
– Bakıyorum en iyi işçini getirmemişsin bugün Ümmühan çavuş?
– Kim ki o?
– Hani bir kız vardı ya… sarı bir kız?
– Haa, sen Lütfiyeyi deyon. Niye bunnar iyi değel mi mehendis oolum?
– Yok, tabii iyiler de…o hasta filan mı diye merak ettim.
– İyi iyi… Babasının serasında çilek işi var bögün.
– Neyse, işçilerimiz hasta filan olmasın da…
“Allah, allah”, dedi Ümmihan çavuş içinden, “gaç işçi hasta oldu sormadıyıdı da, yeni mi aglına geldi sormak, ne oldu ki hincik?”
Fasulye hasatına yine üç gün ara verildi ki küçük fasulyeler irileşip standart boya ulaşsın. Hasat günü yine amele minibüsleri bir bir gelmeye başladı seralara. Soner bu defa utandı, oturduğu yerden kalkmadan gelenlere bakmaya başladı. Ohh bee..bu defa Lütfiye gelmişti! Yine bir fırsat yaratıp birkaç soru daha sorabilecekti demek. Olmalıydı bu iş olmalıydı. Tedbirli davrandı Soner, Ümmühanın amele gurubuna hiç yaklaşmadı. Birkaç saat sonra nasıl olsa bir punduna getirip serada bulurdu Lütfiyesini. Dikkat çememeliydi zira her serada en az on kız çalışırdı. Ümmühan onları susturmasa çalışırken kızların çeneleri durmaz, şakalaşırlar, dedikodu yaparlar ve hatta, dolan sandıkları dışarıya taşıyan erkekler yokken, şarkı bile söylerlerdi. Ulu orta Lütfiye ile konuşup ne kendisini ne de kızı dile düşürmek istemiyordu.
Beklenmedik bir şey oldu; Şefik Bey’in siyah Mercedes arabası belirdi dış kapıda. Hayırdır inşallah, dedi Soner kendi kendine, bu kadar erken ve habersiz hiç gelmezlerdi. Ne oldu acaba? Yerinden fırladı, onları karşıladı.
– Kolay gelsin, dedi Şefik bey, hem ona hem de çok eskiden beri tanıdığı bir erkek çavuşa. Egeli çavuş, patrona olan yakınlığını ispat ederek hem Soner’e hem de diğer çavuşlara hava atmak için yılışık bir şekilde;
– Goleyse başına gelsin Şefik Ağa! Nassın bakem? dedi.
– Sağol, yuvarlanıp gidiyoruz, diye kısa kesti Şefik bey ve Soner’e dönerek;
– Soner,evladım, arabada Sermin ablanın yaptığı ayran var. Bir kız çağır bardaklara doldursun da içelim. Şu ilk serada sarı bir kız vardı, onu çağır, dedi otoriter bir tavırla.
İçinden “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, canıma minnet! diye düşünen Soner;
– Tabi Şefik Bey, derhal! dedi, komutanına tekmil veren bir asker gibi.
O ana kadar sesi çıkmayan Sermin hanım “Siz işinize bakın, zaten ben o tarafa yürüyeceğim, Lütfiye’yi beraber getiririm dedi. Demek Sermin hanım onun adını da biliyordu. İyiye işaretti bu ama Soner bu tesadüfün zaten bir tezgah olduğunu nereden bilecekti.
– Bak Zındık Mehmet ağa, bubamın ne didiini bi yannı bırak, gonu gomşunun dedigodusu başladı bilem. Sen daha gızının gafasını gapattırma tamam mı?
– Yaa avrat! Gızın zati her yannı hep kapalı deel mi? Evde açılır garip, daha ne istersiniz be?
– Gazın ayaa ööle diyel işte! Püskül püskül saçları sarkmaz mı? Onu da gapatsa n’olur sankim? Eyi kim Estanbolda bi asgerlik yapmışın. Moderin deyi deyi gavura benzedeceen bizi.
Zaten o gün işi ters giden Zındık Memet bu konuda daha fazla bir münakaşa olsun istemiyordu;
– İyi, taman, get gendine sor. Gendi ister ise gapansın. Ne halınız varsa görün Allaan cahalları! diye bağırdı.
Soner bu arada işletmenin önündeki dut ağacının altına bir sehpa ve iki tahta sandalye attırmış, kendisi için de boş bir zirai ilaç tenekesini ters çevirerek tabure haline getirmişti. Arabadan ayran şişelerini Lütfiye’ye veren Sermin hanım az önceki neşeli halinin aksine çok bozuk bir yüz ifadesiyle geldi oturdu.
– Ne oldu canım? Dutun altına oturduk, dut yemiş bülbüle döndün.
Bilseydik başka yere otururduk.
– Şaka etme Allahını seversen Şefik Bey, havamda değilim.
Ayran bardaklarını tepsiye dizip dolduran Lütfiye, kendisini kız istemeye gelen dünürcülere kahve ikram eden müstakbel bir gelinmiş gibi hayal etti bir an. Allahın hikmeti olmalıydı bu. İster misin onu gerçekten evlatlık alsınlar? İster misin Soner ile evlendirsinler? Titreyen elleri ile ayranı ikram etti oturanlara ama nedense hepsinin neşeleri yitmiş ve suratları allak bullak olmuştu. Bir şey olmuştu ama neydi?
Soner Lütfiyenin her zaman görünen saç perçemlerinin bebek takkesi gibi bir şey ile kapatılmış olduğu fark etmiş ve elektriğe çarpılmış gibi olmuştu, zira daha önce böyle bir şey yoktu. “Her şeyi düzeltebilirim ama bunu yapamam diye geçirdi içinden”. İnanç meselesiydi bu ve uyuşamayacakları belliydi.
“Ben demiştim olmaz diye, bak oğlan neredee, kız neredee?” diye düşünüyordu Şefik bey.
“Eyvah ki ne eyvah, az daha büyük bir hata yapacaktım!”, diye düşündü Sermin hanım. “Birisi zeytin yağı diğeri ise su imiş meğer, bir türlü karışmazlar ki!” Yenilmiş bir takımın kaptanı gibi hissetti kendisini.
“Şu anamın lafını dinneyip nerden daktım gafama bu çaputu, diye düşündü Lütfiye,
gaşıntıdan duramıyom. Ama daktırdılar bi dafa, bubama da desem çıkattırmazlar ki artık! Evlensem, gızım olsa heç mi heç gafasını gapattırmam. Kellemi gesseler gapattırmam!
Bardaklardaki ayranın daha yarısını içmeden Şefik Bey ve Sermin Hanım kalktılar,
tek söz etmeden arabalarına doğru yürüdüler… Güle güle bile diyemedi Soner, ani bir tokat yemiş gibi sersemlemiş, donmuş kalmıştı. Zaten konuşamazdı ki güle güle desin, yumruk gibi bir şey sanki boğazını tıkamıştı, yutkunamıyordu bile.
“Hayalı bileme gözeldi”, diye düşünüyordu Lütfiye bardakları toplarken, “ağalara
evlatlık olmak…Mehendisinen evlenmek…”
Yine bir filimde duyduğu sözü gayri ihtiyari sesli sesli tekrarladı;
“Ac davuk gendini buğda ambarında görürümüş!”
Elindeki tepsiye düşen birkaç damla dikkatini çekti. Hayret, yağmur da yağmuyordu halbuki!
Adil Karcı
02.04.2017
KİM YAPTI : KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ
Rıfat Serdaroğlu
KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ
Tek başına AKP İktidarı 14’üncü yılını tamamlayıp, 15 yaşına girdi!
Bu sürede FETÖ, en çok Adalet Bakanlığında örgütlendi. Aynı zamanda
HSYK Başkanlığı ve HSYK Başkan Vekilliği görevlerini yapan Adalet
Bakanlarından ve Müsteşarlarından yargılanan, tutuklanan bir kişi bile
yok!
Var mı? Vallahi de billahi de yok!
Kim bunlar?
Bakanlar; Cemil Çiçek (5 yıl), Mehmet Ali Şahin (2 yıl), Sadullah
Ergin (4 yıl), Bekir Bozdağ (3 yıl)
Müsteşarlar; Kenan İpek-Fahri Kasırga- Ahmet Kahraman
Bu 7 (YEDİ) kişi, 2002 yılından bu yana Adalet Bakanlığının tüm
birimlerindeki özellikle HSYK (Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu) ve
Yüksek Yargıdaki yapılanmalardan, atamalardan, usulsüzlüklerden hem
teker-teker hem de müteselsilen sorumludurlar.
Bugünden 1 yıl kadar önce, cep televizyonlu gazeteci Hande Fırat
Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ’a ayrı-ayrı soruyor;
“Sayın Bakan, kamuoyunda yaygın olarak bir kanaat var! Cemaatin
özellikle Yüksek Yargıyı ele geçirdiği, kararların Cemaatin isteğine
göre verildiği söyleniyor! Siz ne diyorsunuz?”
Ergin ve Bozdağ, yaklaşık olarak aynı şekilde yanıt veriyorlar;
“Yok efendim, hiç öyle şey olur mu? Külliyen yalan. Biz, işe almada ve
atamalarda liyakat esasına göre hareket ederiz!”
1 hafta önce, HSYK eski Başkanvekili Ahmet Hamsici’nin ifadesi
yayınlandı. Yüksek Yargıç olan Hamsici şunları söylüyordu;
“Ben, Fethullah Gülen Cemaati mensupları sayesinde altın bir nesil
yetişeceğini düşünmüştüm. Ama 53 yaşına girdikten sonra, altın nesil
değil, katil nesil yetiştirdiklerini gördüm. Pişmanım, beni de
kandırmışlar!”
2011 yılı Danıştay ve Yargıtay seçimlerini anlatan Hamsici;
“Seçim Sonucu Cemaatin daha önce belirlediği 108 adaydan 107’si
Yargıtay üyesi seçildi. Danıştay’da ise adayların tamamı seçildi.
Bakan Sadullah Ergin ve Müsteşar Ahmet Karaman’ın talimatıyla Genel
Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde Cemaat elemanları ile beraber adayları
belirledik!”
Vicdan ve akıl sahibi herkes şu soruya cevap vermelidir;
FETÖ’nün, Adalet Bakanlığı-HSYK ve Yüksek Yargısındaki
örgütlenmesinden, Bakanlık Müsteşarlarının- Adalet Bakanlarının-
dönemin Başbakan’ının haberleri ve izinleri olmaması mümkün müdür?
O zaman, sorumlu bu kişiler yargılanmadan, tutuklanan- işinden atılan
100 binden fazla kişi için verilen kararları hangi hukuk ahlakı, hangi
sağlıklı beyin, hangi dürüst vicdan kabul edebilir ki?
Adalet Bakanlığı bünyesinde yapılan FETÖ-AKP organize suç anlaşmasını
Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Emniyet Teşkilatında ve MİT’te
yapılmadığını kim iddia edebilir?
Uzun yıllar Türk Devleti adına yurtiçi ve yurtdışında görev yapmış bir
istihbaratçı dostum ziyaretime geldi. İlerde, belgeleriyle kitap
haline getireceği çalışmasından bahsetti. Onun 15 Temmuz Darbe
Girişimi ile ilgili düşüncelerini sordum. Özetle şunları anlattı;
“İstihbarat dünyasında bu olayın adı “Kontrollü Darbe Girişimidir.”
Büyük çaptaki uyuşturucu operasyonlarında, terör örgütlerinin
çökertilmesinde benzeri olaylar yaratılır ve sonuç alınır.
Kitabımda belgeleriyle yazacağım gibi 15 Temmuz, bizzat devleti
yönetenlerin kontrollü olarak götürdükleri, kamuoyuna “Darbe
Yapıyorlar” görüntüsü verilen, gerçekte ise hem kışkırtılıp darbeye
kalkıştırılanların hem de yönetime karşı olanların tamamının
temizlenmesini sağlayan bir operasyondur.”
Abartmıyor musun, 241 kişi ölmedi mi, diye sordum?
O da bana şunları sordu;
– AKP, Cumhuriyet’in değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen parti değil mi?
-FETÖ ile, menzilimiz, yolumuz (İslam Devleti) aynıdır, demediler mi?
-Darbe girişiminin hemen ertesinde on binlerce insan ya tutuklandı ya
da işten atıldı. Bu kişilerin sadece isimlerini ve ifadelerini yazmak
için aylar gerekir.
Bu durum listelerin yönetimin elinde önceden hazır olduğunun kanıtı değil mi?
-FETÖ’nün ayak takımının temizlendi, tepe noktalara ve örgütün siyasi
ayaklarına dokunuldu mu?
Tekrardan, kardeşim insanlar öldü, değer mi diye sordum!
Güldü ve şunları söyledi;
“Hedefiniz rejim değişikliği, özellikle dine dayalı bir diktatörlük kurmaksa,
200-300 insan ölmüş, kimin umurunda? Humeyni hareketinin, yönetimi ele
geçirirken, rakiplerini yok ederken neler yaptığını, nasıl çakma
darbeler yarattığını iyice araştırın, gerçeği göreceksiniz!
Son olarak şunu söyleyeyim, MİT bu konuda çok etkin rol oynadı!”
Dostumu yurtdışına yolcu ettim ve çok iyi bildiğim bir kuralı bir daha
hatırladım;
Siyasette iki kişinin bildiği sır değildir ve hiçbir şey gizli kalmaz…
Halkın Filozofu Bergamus’a 15 Temmuz’u sordum! Sen ne diyorsun, diye?
“Darbe haberi enişteden, darbeciler listesi yengeden, kahramanlar
yeğenlerden! Böyle darbe mi olur a üstad?
Sağlık ve başarı dileklerimle 21 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu
BeğenDaha










Yep. The world is going to come to an end and humans will be extinct in 20 years . . . UNLESS government strictly controls every human being’s existence, activities, and wealth. It is the same old con game to fleece American consumers and taxpayers to benefit the political class and their cronies.
Share
Guy McPherson says the human species will be extinct in 10 years.
Share
Exactly. At 70 years old I recall most of the “dire” predictions. They all have one aspect in common, give the government more money and more control. Object, and one is attacked personally. We are living in farcical times.
Share
An Incovenient Truth inconveniently was wrong about every single prediction made in the movie. The Nobel committee debased itself, again, for political correctness.
Share
There is something very hardwired in human beings almost everywhere that draws them to scenarios of sin and salvation through redemptive activities. Predicting disasters, whether in Revelation or Inconvenient Truths mobilizes and excites your followers.
Share
Earth Day is always a good time to remember the person who did more than anyone else to make a mockery of all those “starvation is coming!!” claims.
Norman Borlaug deserves to be remembered as the greatest human being of the 20th Century.
Through the Green Revolution, which Borlaug spearheaded, improved crop yields in the developing world revolutionized farming and fed a billion more than people than the Doomists thought possible.
Now, if only the the Doomists would get out of the way of GMOs, we could have a second Green Revolution.
Share
Amen
Share
Of course predictions of the imminent end of the world date from at least 2000 years ago. Recall that the bible says some people of the generation of christ will not see death. Folks thought the fall of Jerusalem, the Sack of Rome in 410, the coming of the year 1000 etc were all signs that the end is near. It does look like environmentalists decided that predicting the end of the world was good business as shown by history, so they took it up. Plus environmentalism has at least some elements of a religion (perhaps the worship of Gia the goddess of the Earth).
Share
Most of the 18 predictions were conditioned upon us not making needed changes, e.g. if the increase continues at current levels, if we Don’t stop doing this, or if we don”t start doing that. But, of course, we have made the suggested changes, clean water act, clean air act, agricultural improvements, etc. Perry’s argument is deceptive and illogical. Go back in time, take away the many changes we made, then see how wrong or right they were. His conclusion: We didn’t need to make the changes we made over the past 40 years since nothing bad happened, so we Don’t need to make changes now is dangerous.
Share
David
No, actually most of the 18 are alarmist nonsense using words and phrases like “inevitable’, “will be” “it’s already too late” “is certainly going to”and similar unfounded doom and gloom shrillness without suggesting any way to avoid disaster.
None of the 18 offers a remedy other than the vague caution to “stop doing what you’re doing”. Some, such as #10 are just laughable – even when compared to the whoppers produced by Ehrlich.
Only #18 has some semblance of predictive value, although Watt had his timescale wrong. The earth can be expected to enter another glaciation period within the next few thousand years, as it has done regularly for the last two million years, for reasons unrelated to any actions or inactions of humans.
I believe Dr. Perry’s point is that changes have occurred, in the US especially, for reasons unrelated to the dire warnings of the scaremongers.
Share
Most of the 18 predictions were conditioned upon us not making needed changes
Even if that were the case (it wasn’t), then the predictions themselves are meaningless. Further, if that were the case, then this is proof positive that so-called “environmentalists” (really these people are anti-progress misanthropes) have zero understanding of even basic economics. Price theory, even just basic analysis of supply and demand, make it clear that consumption patterns are not static.
we have made the suggested changes, clean water act, clean air act, agricultural improvements
The clean water and air acts, literally, did nothing to give us clean air (the downward trend in pollution levels were not affected by these acts). These things were all ready being cleaned because of economic incentive. These acts didprovide politicians, government bureaucrats, and political cronies with lots of opportunity for graft.
Additionally, the agricultural improvements, again, proves the efficacy of basic free-market dynamics. The agricultural improvements made were not the “suggestions” of the so-called “environmentalists” (the suggestions were basically, produce less and consume less food). They were made by those working in the agricultural industries, responding to the basic incentives of supply and demand, making agricultural production even more efficient.
Your argument is purely ahistoric and fact free. Or you’re just a misanthropic shill, lying about the so-called “environmental” movement, assigning the successes of others to the success of the obvious failures that make up the so-called “environmentalists”.