AMDOLSUN

Balkan kökenlilerin çoğu “H” harfini söyleyemez.  “Hamdi” diyemez, “Amdi” der. “Hüseyin” diyemez, “Üseyin” der.  Ya da “hoş geldin” diyemez, “oş geldin” der v.s. 
Üsküp’ lünün birisinin art arda beş kız çocuğu olmuş.  Adamcağız karısının her doğum yapışında şükreder “Amd’olsun ulu tanrım, bana sağlıklı bir kız çocuğu verdin” dermiş.  Altıncı da kız olunca isyan etmiş,  “Ey tanrım, ‘amdolsun’ diye diye evin içi  am doldu. Bir de erkek çocuk verseydin ne olurdu!”

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “FA DİYEZ”

ADIL1 copy
FA diyez
Sol eli ile hem kemanı hem de yayı kavramış vaziyette, sigaradan sararmış seyrek dişlerini sergileyen bir sırıtma ile masama doğru yaklaştı, boştaki sağ elini göğsünün üstüne koyup yarım bir reverans ile “İyi akşamlar abi, müsaaden varsa oturabilir miyiz?” dedi.
Üç gün orada kalmamı gerektiren bir iş gezisi için İstanbul’a gitmiş, Sultanahmet’teki bir butik otelde konaklıyordum.  Yurt içinde olsun, yurt dışında olsun tercihim hep küçük butik oteller olmuştur.  Hele ki aynı otele defalarca gitmiş iseniz, ve de eğer personel değişmemiş ise, o otel sizin ikinci eviniz olmuş demektir.   Huyunuzu suyunuzu bilen görevliler “leb” demeden “leblebi”yi anlarlar ve siz istemeseniz bile zevkinize uygun hizmeti sunarlar, yani kısacası sizi şımartırlar.  O otele ne zaman gitsem, teras kattaki kahvaltı salonunun sunduğu eşsiz Sultanahmet-Ayasofya manzarası nedeni ile kahvaltıyı  otelde yaparım ama akşam yemeklerini dışarda yemeyi tercih ederim.  İşte o akşam da karar vermiş, uzun zamandır gitmediğim Kumkapı meyhanelerinin birisinde (ki biliyorsunuz artık hepsi güzel birer lokantaya dönüştü) bir iki kadeh atıp canlı müzik dinlemek istemiştim.
Eskiden kış aylarında bile kalabalık olan bu birbirine bitişik meyhaneler o akşam resmen sinek avlıyorlardı.  Kapı önündeki çığırtkanlar tüm hünerlerini ortaya koyarak gelen geçen muhtemel müşterilerini içeriye çekmeye çalışıyorlardı.  Kimisi çok kaliteli yemeklerinden, kimisi daha bir saat önce tutulmuş taptaze(!) balıklarından, kimisi mezelerinin eşsizliğinden, kimisi canlı müziklerinin muhteşemiğinden kimisi de yerli müşterilere yapacakları indirimden dem vurarak meyhanelerini doldurmaya çabalıyorlardı. Söylenenlerin hepsinin palavra olduğunu bildiğimden ve ısrarı hiç sevmediğimden dolayı bu çığırtkanlarını hiç birisinin yüzüne bile bakmadan yürümeye devam ettim.  Belki onunki de bir taktikti ama duvara dayanmış sadece gülümseyerek bekleyen bir çığırtkanı görünce onun meyhanesine daldım ve bir masaya oturdum.  Gelen başgarson’un “hoşgeldiniz efendim” mukaddemesinden sonra siparişlerimi vermiş camdan dışarısını seyrediyordum ki işte bu kemancı belirdi masamın önünde.
–       Tabii, dedim buyurun.
Arkasına döndü, dipteki masalardan birisinde oturan üç kişiye başı ile bir işaret çaktı.  Kemancı tam karşıma, kanuncu, darbukacı ve klarnetçi olan diğer üçü ise yan tarafıma sıralanıp oturdular.   Aslında bu meyhane müzisyenleri en az  yarım saat kadar bir köşede kendi kendilerine bir fasıl yaparlar, ilerleyen saatlerde ise masa masa dolaşıp istek yapılan şarkıları icra ederler ve bu suretle bahşiş toplarlardı.  Bu defa benden başka hiç müşteri yok diye olsa gerek, doğrudan benim masama gelmişlerdi.  Her ne kadar bolca bahşiş vermem gerektiği gerçeği ile karşı karşıya olduğumun farkına varmış idiysem de, bu davranışlarının hoşuma gitmediğini söyleyemem, zira koca lokantada tek başımaydım ve zaman geçirmem zor olacaktı.
–       Hangi şarkıyı arzu edersiniz?  dedi kemancı, sıkça ütülenmekten parlamış siyah kravatını düzeltirken.
Ders filan almadan birkaç müzik aleti tıngırdatmayı deneyen ve de Kürdilihicazkar makamı hayranı  olan bir “meslektaşları” olarak kendimi göstermem gerekiyordu.
       Kürdilihicazkar peşrevle girin bakalım, dedim, hiç duraksamadan.
       Hay hay, diyen kemancı ekibine göz gezdirdi ve başladılar.
Çaldıkları peşrevi hiç duymamıştım, zira yaygın olarak bilinen peşrev Kemençeci Vasilaki’nindi ve buna hiç benzemiyordu.  Tesadüfen bir yerde gözüme ilişen bir yazıyı anımsadım; olsa olsa bu (hiç dinlemediğim) Tamburi Cemil beyin peşrevi olmalıydı.  Peşrev bitti, hangi şarkıyı istediğimi sordu kemancı.  Bilgiç bilgiç,
–       Ben Vasilaki’nin peşrevini çalarsınız sanmıştım, siz Tamburi Cemil beyin peşrevini çaldınız dedim.
–       Affet hocam!  Onu sevdiğinizi bilemedik ama emriniz olur, hemen onu da çalalım dedi.
“Hocam??”  Demek çaldıkları gerçekten Tamburi Cemil beyin peşreviydi ve körün taşı yerine isabet etmişti.  Kumkapıya eğlenmeye gelen kaç kişi bu farkı bilebilirdi ki?
Hemen “hoca”lığa terfi etmiştim ve bunun  hakkını vermeliydim.  Benim istediğim peşreve masanın kenarına darbuka vuruşları yaparak eşlik etmeye başladım.  Eee.. şimdi yine birisi soracaktı hangi şarkıyı geçelim diye.  Yahu istek yapacağım şarkı aklıma bir türlü gelmiyor.  Peşrev bitti bitecek bir türlü hatırlayamıyorum. Ani bir kararla isteyeceğim şarkıdan vaz geçtim, hızla düşünüyorum; bari başka bir kürüdilihicazkar şarkı aklıma gelse de onu istesem diye.  “İçinizden ne geliyorsa onu çalın” demek gibi bir cinliğe de başvurabilirim ama aynı makamda bir şarkıyı kendim istersem havam daha başka olacaktı tabi.
Son notanın tınısı bitmeden bir tanesini hatırladım ve “biiir keendiii giiibiiiii, zaaaaliimiiii seeevmiiişşş,yaaanıııyooormuuuş” diye onlara ne istediğimi sorma fırsatı vermeden bir Kürdilihicazkar beste teganni etmeye başladım.  Sonra yüksek perdeye hiçbir zaman çıkamayan sesimi kestim ve el hareketi ile şarkıyı onlara devrettim.  Peşrevi olsun, şarkıyı olsun tam hakkını vererek, nota atlamadan çalıyor ve söylüyorlardı.  Şarkı bitmeden gelen rakıdan birkaç yudum çekince beynim Mozart’ınkini solda sıfır bırakacak gibi çalışmaya başladı. Müzisyenler sormadan “Nereden sevdim o zalim kadını”, “Gidelim Güksuya bir alemi âb eyleyelim” gibi makamdaş şarkılara onlar başlamadan ben başlıyordum  gerisini onlar tamamlıyordu.  Birinci duble bittiğinde müzik konusundaki bir atımlık barutumu hoyratça kullanmakta olduğumun farkına vardım.  “Hoca” mertebesindeydim ya, bir gaf yapıp piyastos olmak istemiyordum.  Kısa bir ara verdiler.  Birer duble de onlar için ısmarladım, yok demediler. 
–       Hocam sen bestekarsın galiba? diye sordu kemancı.  Soruya soru ile karşılık verdim.
–       Adın ne senin?
–       Soner.
–       Soner, ben bestekar filan değilim biraz müzikle uğraştım, hepsi o kadar.
Yan taraftaki kanuncuya döndü:
–       Gör bak Özcan!  Büyük ustalar hiçbir zaman övünmez!  Bana dönerek devam etti, bu Özcan benim son turfanda kardeşim.  Benden sonrası erkek çocuk olmasın diye bana Soner adını vermişler ama gelen yine oğlan olmuş.  İşte bu ufaklık Özcan da odur.  Şimdi biraz feyz alsın, orada burada “ben herşeyi bilirim” diye övünmesin isterim.  Övünecek olsa nah şu darbukacı övünürdü.  Her türlü müzik aletini çalar.  Eniştemiz olur, yani halamızın kocası.  Repertuar konusunda Elazığlı Mustafa Keser’len başa baş çekişir valla.  Ama yaşı yetmişe dayandı, parmacıkları eklem romatizması oldu, darbukadan başka birşeye vuramaz şimdi.  Bizim ilen gezer geceleri, ihtiyacı var ne yapsın?
Yoksaaa, o ut çalacak sen de dinleyecen!
Sonradan adının Süleyman olduğunu öğreneceğim enişte önündeki rakı kadehini kaldırıp bana “şerefe” işareti yaptı.  Bardağımı aldım, uzattım, tokuşturduk.  Bu arada kendimi biraz daha gösterebilmem için dağarcığımda daha ne gibi bilgiler var diye düşünmekle meşguldüm ve bu nedenle pek konuşma taraftarı değildim.
–       Gerçi Nihavent’e geçip sesinizi açmak istersiniz ama, siz Muhayyer Kürdi’ye girin de aniden kulağımız tırmalanmasın, malum Muhayyer Kürdinin nota kurulumu Kürdili Hicazkar’a uyar.
Kemancı yerinden fırladı,
–       Üstat!  Ver elini öpeyim senin.
–       Estağfurullah, diyerek ellerimi kaçırdım.  Yan masaya bırakmış olduğu kemanını eline alırken diğerlerine bağırdı,
–       Lan şoparlar!  Ben hep demem mi ki size Kürdilihicazkar sonrası Muhayyer kürdiye geçilir diye?  Hep sazan gibi atlarsınız, yok Uşşak’mış, yok Hicaz’mış,  yok bilmem neymiş.  Bakın üstat ne diyor?
O ana kadar hiç lafa girmeyen klarnetçi bana döndü:
–       Üstadım biz müşteri ne isterse onu çalıyoruz.  Konser vermiyoruz ki ara taksimi yapalım ve makam makam çalalım.  Bize de  kolay değil bir makamdan bir makama hop diye geçmek, ama ne yaparsın?
Sağ yanımda oturan darbukacı enişte konuşma gereği hissetmiş olmalı ki o da lafa girdi;
–       Abe ne konuşursunuz?  Soner iyi kim askerde mızıkacı olup nota öğrenmiştir. Aklı sıra atar bize (h)ava! 
Diğer üçünün konuşmaları çok düzgündü ama yaşlı enişte kendi ırkına has bir Türkçe ile konuşuyordu.  Burnu tıkalı bir insanın sesine benzer bir ses tonu ile devam etti,
–       Bu Soner var ya?  (H)er bi şeyi bizden öğrenmiştir.  Biz Roman’ız, yani çalgıcı takımı da derler,  Çingene de derler.  Ördek nasıl ki yumurtadan çıkar çıkmaz yüzer, biz de doğar doğmaz çalıp söylemee başlarız.  Bizim şoparların ağlamaları bilem namelidir abi.  Na(h) bu Özcan mesela, derler ki anasının karnında şarkı söylemeye başlamıştır.  Valla yalan demem, ben (h)akkaten işitenlerin yalancısıyım.  Eline boş bir kola tenekesi ver sana düğün yapsın!  Abisi Sonerin öyle bir numarası yoktur.  Askerde mızıkacı olmasayıdı, müzisyenlerin yüz karası olurudu.  (H)epten biz öğrettik (h)er bi şeyi.  Şimdi kalkar bize şeflik taslar!  Sebep?  Biz nota bilmeyiz, sülalede bir tek o bilirmiş!
Ekibi ile başa çıkamayacağını anlayan Soner “Hadi uzatmayın, geçin Muhayyer Kürdi’ye dedi ve başladılar yine çalıp söylemeye.  Sesimin tonuna uyan yerlerinde şarkılara katılıyordum.  Bu arada yakındaki bir masaya bir kızla bir oğlan gelip oturdular, birşeyler ısmarladılar ve ellerindeki telefonlardan kafalarını kaldırıp birbirlerine bakmadan, müziğe bile duyarsız bir şekilde içkilerini yudumlamaya başladılar.  İster arkadaş olsunlar, ister sevgili, ister nişanlı isterse evli…böyle mi olmalıydılar?  Hiç mi konuşacakları müşterek bir konu yoktu?  Hiç mi birbirlerine sevgi ve saygıları yoktu?  Hiç mi meyhane adabı bilmiyorlardı?  Niye gelmişlerdi ki buraya o zaman?  İster istemez bizden sonraki nesiller adına üzüldüm.  Hayattan zevk almaları ne kadar zor olacaktı?
Bu arada iki duble standardımı aşıp üçüncüyü yarılamakta olduğumun farkına vardım.  Garson bana sormadan kadehimi doldurmuştu ve ben de itiraz etmemiştim.  Fazla geç olmamasına rağmen “kalkma zamanı” diyerek yeni bir makama geçmelerine fırsat vermeden kemancının cebine oldukça hatırı sayılır bir bahşiş tıkıştırdım.  Teşekkür edip kalktılar, zira onların da mola vermeleri gerekiyordu artık.
“Şeytan dürttü” derler ya, işte ikinci akşam yine Şeytan dürtmüş olmalı ki taksiye atladığım gibi ver elini Kumkapı!  Bu defa başka bir meyhaneye girmek istiyordum zira benim “meslektaş(!)”larıma bir daha rastlarsam onları kıramayıp tekrar onların mekanına girmem gerekecekti .  İşin kötüsü,  muhtemel müzik muhabbetinde bilgiçlik taslayacak kadar sermayem kalmamıştı.   Sokağın orta kısmına yakın yerdeki bir meyhane dikkatimi çekti.  Erken olmasına rağmen, diğer mekanlarda henüz müşteri yoktu ama orada birkaç masa şimdiden doluydu ve tam ortada beş-altı masa birleştirilerek upuzun bir masa oluşturulmuştu.  Beni (güya) ikna etmiş olmasından kaynaklanan muzaffer bir eda ile önüme düşen çığırtkanın refakatinde içeriye girip dip köşede küçük bir masaya iliştim.  Az sonra kapıda bir hareketlenme oldu.  Otuzlu yaşlardan oluşan kızlı erkekli yirmi kişiden fazla olan bir gurup genç ortadaki uzun masanın etrafına dizildiler, “sen oraya, ben buraya” diye aralarında yer değişmeleri yaptılar ve sonunda hepsi oturdular.  Kimisi yine telefonuna sarıldı, kimisi yanındaki ile fiskosa başladı, kimisi yüksek sesle birşeyler anlatmaya başladı, kimisi de her söylenene kahkaha patlatma görevini üstlendi.  Ya hepsi aynı firmanın elemanıydılar ve ödül olarak meyhaneye davet edilmişlerdi, ya da bir arkadaş gurubu olarak bir kutlama yapacaklardı.
Bir gece önceyi kalamar, karides vs. ile geçirdiğimden bu akşam bir levrek ızgara eşliğinde rakıyı şereflendirme kararı vermiştim.  Ben istemeden bir de beyaz peynir ve kavun koymazlar mı masaya!
–        Müessesemizin ikramı! diye ekledi, rakıyı doldurmakta olan garson.
(Bu kavun ve peynirin bir şekilde hesaba işleneceğinden emin olmakla beraber)
–       Teşekkür ederim, dedim,  müzik yok sizde herhalde.
–       Olmaz olur mu beyefendi?  Dokuzdan sonra gelir bizim müzisyenler.
Birinci kadehin dibini görmüş ikinci ve son hakkımın garson tarafından doldurulmasını beklerken içeriye benim meslektaşlarım(!) girmez mi?  Meğer part-time bir orada bir burada çalışıyorlarmış.  Allahtan uzakta bir masaya oturdular, müzik aletlerini kılıflarından çıkarttılar, akort işlemlerini tamamladılar.  Ardından da, olması gerektiği şekilde, fasıl şarkıları çalıp söylemeye başladılar.  “Ucuz atlattık” dedim içimden, “ikinci dubleyi bitirir giderim”.   Dedim demesine ama bizim levrek bir türlü gelmedi.
Yakındaki bir garsona seslendim,
       Genç, bakar mısın?
       Buyrun efendim.
       Git şu mutfağa bir sor bakalım bizim levreği tutup getirmişler mi yoksa hala denizde mi arıyorlar ?
Saygısızlık olur diye gülemeyen genç garson bir koşu gidip geldi,
–       On dakika sürmez getiririm efendim!
Beyaz peynir, kavun, sıcak pide, humus, tarator, süzme yoğurt vs. ile zaten doymuşum, balığa yer kalmamış ama sipariş ettik bir kere, bekleyeceğiz.   Bizim meslektaşları dinleyip alkışlayan yok maalesef!  Onlar da seansı kısa kesip dışarda sigara içmeye çıktılar.  Yine üzüntü duydum. Ne olursa olsun onlar bir meslek icra ediyorlardı ve başarılıydılar.  Alkışlanmak haklarıydı.  Zaten sanatçıların gıdası alkıştır, beğenilmektir.  Yoksa üç otuz para için mi sarhoş kahrı çeker bu insanlar?
Sigaraları bitince tekrar içeriye girdiler, sazlarını aldılar, benim bir gece önce onlardan istemiş olduğum peşrevi çalmaya başladılar bu defa ve hem de iki hanesini birden!  Normalde o peşrevin sadece birinci hanesi (bölümü) çalınır sonra hemen şarkılara geçilirdi.  Bitince elimde olmadan onları alkışlamaya başladım.  Hem uzun masadan hem de etraftaki masalardan alkışta bana eşlik edenler oldu.  Kemancı ayağa kalktı, ilk alkışın geldiği tarafa baktı ve tabi gözgöze geldik!  Kaçamamıştım.  Daha doğrusu kendi kendimi ele vermiştim!
Beni fark eder etmez olanlar oldu!  Önündeki masalara, sandalyelere çarpa çarpa koşan kemancı Soner, sağır sultanın bile duyabileceği bir sesle bağırmaya başladı;
–       Vaaayyy!   Üstatların üstadı abimiz de buradaymış! 
Yaklaşınca önümde hazır ol vaziyetinde durdu;
–       Üstadım, kusura bakmayın sizi fark edemedik.
–       Zararı yok Soner, tamam, nefes al biraz.  Soner diğer masalar döndü;
–       Alkışlar bize değil, tümü bizim gibileri yetiştiren abim gibi üstatlarımıza!  Onların besteleri olmasa, onların güfteleri olmasa biz neye yararız?
İlk önce uzun masadaki birkaç genç, sonra gurubun hepsi, derken diğer masalardakiler ayağa kalkıp beni alkışlamaya başlamazlar mı?  Yer yarılsa da içine girsem diye düşündüm.  Resmen sahte kahraman olmuştum.  Ama o hengamede kime laf anlatabilirdim ki artık?  Bu Soner benimle dalga mı geçiyordu, gerçekten üstat mı sanıyordu ya da bir gece önceki yüklü bahşişin karşılığını mı veriyordu, çözemedim.  Bu arada ekibin gerisi de geldi ama bu defa ayakta kaldılar zira oturacak yer kalmamıştı etrafta.  Benim masamdaki tek boş sandalyeye Özcan oturdu.  Bu defa elinde kanun yerine ut vardı.
–       Hayırdır Özcan? Ne bu?  Kanunun nerede?
–       Üstat hiç sorma ya.  Babamnan amıcam bir düğün işi almışlar bu gece, kanunu babam aldı götürdü, ben de mecburen ut çalacam bu akşam.
Her tür müzik aletini çalan bir ailede demek ki sadece birer adet müzik aleti vardı.  İkincisini almak ne kadar külfetliydi onlar için!  Bir heves uğruna çocuklarımıza onlarca para vererek aldığımız ve sonra bir kenarda çürümeye terk ettiğimiz orglar, flütler, melodikalar, akordeonlar, gitarlar aklıma geldi.  Yine üzüldüm.
Hangi makamı istediğimi sorup gözüme bakmakta olan Soner’e,
–       Bugün Hicaz yapalım! dedim, kendim de gurupla beraber çalacakmışım ve de otorite benmişim gibi.  Yine peşrevle başlayın, sonra gönlünüzce devam edin, zira buradaki gençlerin de istekleri olsun bu akşam.
“Gençler” diye işaret ettiğim uzun masadan bir alkış tufanı daha koptu.
–       Yaşa, varol üstat!  Gayri ihtiyari ben de ayağa kalktım, elimi kalbimin üzerine koyup “eyvallah, teşekkür” vari bir hareket yaptım oturdum.  Ne yalan söyleyim, sahte bile olsa, şöhret olmak rakıdan daha fazla başımı döndürmüştü ve tuhaf bir haz duymuştum.
“Bu Hicaz peşrev kimindi?” deseler verecek cevabımın olmadığı peşrev çalınmaya başladı.  O an içimden bir kahkaha atmak geldi, zira o meşhur papağan fıkrasını anımsamıştım.
Henüz duymamış olanlar için kısaca yazayım;
Evinde tek başına yaşayan bir adam yalnızlıktan sıkılmış ve hiç olmazsa evde bir canlı olur diye evcil bir hayvan almaya karar vermiş.  Üstelik, bütçesine uygun bir papağan bulabilirse daha da iyi olurmuş, zira birkaç kelime de olsa konuşuruz diye düşünmüş.  Evcil hayvan satan bir dükkana girmiş ve bir papağan istediğini söylemiş.  Dükkandaki on kadar papağandan hangisini istediğini sormuş satıcı.  Eh, bütçe kısıtlı ya, önce fiyat öğrenmek için “bu kaça” diye bir tanesini göstermiş. 
–       Bu iki bin lira, demiş satıcı.  Cepteki beşyüz liranın yetmeyeceğini anlayınca hayretle sormuş adam;
–       Niye, ne özelliği var ki?
–       Konuşur.
–       Peki şuradaki kaça?
–       Beşbin. Hem konuşur hem şarkı söyler.
Gayri ihtiyarı pahalı manasına bir ıslık çalmış adam ve,
–       Ya şu kaça?  O on bin.
–       Ne hüneri var ki?
–       Konuşur, şarkı söyler ve dans eder!
–       Ya şuradaki?
–       O otuz bin lira.  Konuşur, şarkı söyler, dans eder ve de İngilizce tercüme yapar.
Adam papağan alabilmekten umudunu kesip dükkandan çıkmak üzereyken yaşlı, gösterişsiz, uyuklayan bir papağan görmüş ve yeni bir umutla sormuş.
–       Ya bu?
–       O mu? O yüzbin lira?
–       Yahu yüzbin liralık ne hüneri olabilir bunun be?
–       Valla ben de bilmiyorum, demiş satıcı, ama diğerleri onu görünce
“hocam” diye ayağa kalkıyorlar!
Aynen işte o yaşlı papağan bendim şimdi.  Hiçbirşey yapmadan önce “hoca” sonra “üstat” daha sonra “üstatların üstadı” yani iki günde ordinaryüs profesör gibi bir şey olmuştum!  Demek bu memlekette bir yerlere gelmek bu kadar kolaydı ha?  Biz boş yere yıllarca dirsek çürütmüşüz be!  At bir iki palavra, kap payeyi.  Daha sonra da gelsin para, pul, mal, mülk, yat, kat…
Müziğe mola verdikleri halde bizim ekip masamın etrafından çekilmemiş, benden izin bekler gibiydiler.  Bu arada kemancı Soner kardeşi Özcan’a sordu:
–       Oolum, en üst teli sen hangi notaya çekiyorsun? Ses tutmuyor be!
–       Fa’ya çekiyorum be abi
Ahaaa!  Tam mermim bitti diye savaşı bırakırken fişekliğimde bir mermi daha bulmuştum!  O gün öğlenden sora  internette gezinirken, tesadüfen,  udun en kalın telinin Türk musikisinde  Fa diyez’e akord edildiğini öğrenmiştim.  Tesadüfün bu kadarı olamazdı!
–       Özcan, dedim, abin doğru söylüyor, udun onbirinci kalın sırma teli Fa’ya değil, Fa diyez’e çekilir.
–       Sen diyorsun madem, boynumuz kıldan incedir üstadım! dedi Özcan mahcup bir halde önüne bakarak.
Israrlara dayanamayıp istek yaptığım “Ada Sahilleri” çalınırken alkışlarla kapıya kadar uğurlandım.
“Bir daha Kumkapı” mı dediniz?
Israr etmeyin be arkadaşlar, bu kadar şöhret yeter bana yaa!
 
Adil Karcı
1 Mayıs 2017

KİM YAPTI : Siz olsanız

Siz olsanız iade eder misiniz?

30 Nisan 2017

SEVGİLİ okurlarım, yıllardan beri Fetullah’la yatıyoruz,Fetullah’la kalkıyoruz.
Gazeteleri açıyoruz, karşımızda o!..
Televizyona bakıyoruz, yine o!..
Gece gündüz demeden her zaman ve her yerde karşımızda Fetullah. İsminin geçmediği bir dakika bile yok.
Hani adamın biri karnını doyurmak için lokantaya gidip yemek listesine bakmış…
Patlıcan kebap, imambayıldı, patlıcan musakka, karnıyarık, patlıcan kızartma, patlıcan salatası, hünkar beğendi…
Patlıcansız bir tek yemek bile yok. Garsonu çağırmış:
“Oğlum bana bir bardak su ver ama patlıcansız olsun.”
Bizimki de o hesap!
Bir günümüz, hiç değilse birkaç saatimiz geçsin ama lütfen Fetullah’sız olsun. Sıkıldık artık.

*  *  *

Adamın elinde korkunç bir para ve medya gücü vardı. Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yerinde, çulsuz Afrika ülkeleri dahil beş kıtasında örgütlenmişti.
Bugün bile onu bazıları taparcasına seviyor, bazıları nefret ediyor.
Şimdi Türkiye’de nefret edenler arasında onu ve cemaatini palazlandıran, ne istediyse veren, her açıdan güçlenmesini sağlayıp devlete yerleştiren AKP iktidarı ilk sırada.
Günün birinde aralarında çıkar kavgası çıktı, dershaneler olayı patladı, parasal kazançlar paylaşılamadı, işte o zaman tu kaka oldular.
Sonrasını hepimiz biliyoruz, anlatmaya gerek yok.

*  *  *

Kahramanımız (!) 1999 yılından bu yana ABD’de yaşıyor, emrindeki paraları ve özellikle de medya gücünü oradan yönetiyordu. AKP’nin en büyük destekçisi idi.
Bütün amacı, yetiştirdiği kadroları yerleştirip devleti ele geçirmekti.
Özellikle önemsediği yerler şöyleydi:
İçişleri Bakanlığı, askeriye, polis ve yargı. Büyük ölçüde başardı da…
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Fetullah’la AKP iktidarı arasındaki ipler tam anlamıyla koptu, savaş kızıştı.
Oysa her iki kesim de dibine kadar Müslüman! Ya da öyle görünmeye çalışıyorlar.

*  *  *

Şimdi sayın dünya liderimiz, büyük devlet adamı Recep Tayyip Bey’in bir tek amacı var:
ABD yönetimini ikna edip Fetullah’ın Türkiye’ye iadesini sağlamak.
Önceki gün İstanbul’da düzenlen uluslararası bir toplantıda bu isteğini bir kez daha dile getirdi ve şöyle dedi:
“170 ülkede faaliyet gösteren FETÖ liderinin tutuklanması ve yargılanmak üzere Türkiye’ye iade edilmesi, ABD’den temel beklentimizdir.”
Bunu ısrarla istiyorlar. Hükümet bu amaçla yüzlerceFetullah dosyasını ve belgesini ABD’ye verdi.
Adalet Bakanı koltuğunda dosyalarla oraya gidip ABD yetkilileriyle görüştü.
Ancak gelin görün ki, ABD’den tık yok!
Nasıl olsun ki!..

*  *  *

Böyle bir istekte bulunmak elbette ki haklarıdır.
Fakat ABD yönetiminin kafasında da (tahmin ediyorum ki) bazı önemli sorular ve kuşkular var.
Ya günün birinde ABD bunları dünya kamuoyuna açıklarsa, bizim Recep Bey ne diyecektir!
Örneğin şunları söyleyebilir:
– Bu cemaatle zamanında el ele kol kola idiniz. Fetullah’la Recep Bey’in geçmişte çekilmiş ve mutluluk sergileyen yüzlerce fotoğrafı, kasetleri var.
– Cemaat kadrolarını devlete kim yerleştirdi, buna kim göz yumdu?
– Onlar yerleşirken siz hükümet olarak ayakta mı uyuyordunuz?
– Fetullah gazeteler çıkardı, televizyon kanalları kurdu. Zamanında onlar bütün güçleriyle size destek verdi. Cemaat mensupları bütün seçimlerde AKP’ye oy verdi. O zaman iyiydiniz, şimdi niye kötü oldu?
– Cemaat sizin sayenizde bankalar, sendikalar, dershaneler, şirketler, tesisler kurdu. Dünyanın dört bir yanında örgütlenmesini siz sağladınız. O zaman hepiniz cemaate alkış tutuyor, toplantılarında Fetullah’a övgüler düzüyor ve “Hocam gel artık, seni özledik” diye çağrıda bulunuyordunuz.
– Birileri sizi bu konularda ciddi biçimde uyardığı zaman “Alnı secdeye değen insandan zarar gelmez” diye karşılık veriyordunuz.
– Bakanlarınız, milletvekilleriniz ve yandaş gazetecileriniz hemen her gün Pensilvanya ziyaretlerinde bulunup malûm şahısla fotoğraf çektirirdi.
– Darbeyi bahane edip on binlerce suçsuz ve masum insanının hayatını mahvettiniz, hukuku ve adaleti yok ettiniz. Bu durum son bulacak mı?
ABD yönetiminin elinde herhalde bu konularda söylenecek yüzlerce şey, bizimkilere sorulacak yüzlerce soru ve nice bilgiler ve belgeler vardır.

*  *  *

Şimdi gelelim işin en kritik olan püf noktasına… Şu soruyu soralım ve yanıt vermeye çalışalım:
ABD yönetimi Recep Bey istedi diye Fetullah’ı tutuklar, ya da Türkiye’ye iade eder mi?
Bence etmez.
O ülkenin hukuk sistemi ve yasaları bellidir. Birinin tutuklanması için o ülkede, ya da kendi ülkesinde suç işlemiş, suça karışmış olması gerekir.
Türkiye’ye iade edilmesi için çok önemli belgeler mevcut
olmalıdır.
Fetullah olarak adam öldürmüş, dolandırıcılık yapmış, kara para aklamış, küçük çocuklara tacizde bulunmuş olması vesaire gerekir.

*  *  *

Geriye kalıyor en önemli suç iddiası:
Darbeyi Fetullah örgütlemiş, darbe emrini o vermiştir.
Çok merak ediyorum, bizim hükümetin ABD hükümetine sunduğu dosyalarda bu konuda ciddi ve somut kanıtlar var mı?
Mutlaka olması, o takdirde söz konusu şahsın derhal Türkiye’ye iade edilmesi gerekir.
Ama iade edilmiyor.
O halde, acaba verilen dosyalar eksik ve yetersiz mi?
Ya da ABD yönetimi bizim hükümete yukarıda sıraladığım bazı kuşkularını falan sordu da, tutarlı yanıtlar alamadı mı?
Yanılmayı dilerim ama ABD, bu koşullarda Fetullah’ı iade etmez.

An Earth Day Education

An Earth Day Education

Somehow life keeps getting better.

A man walks past a mural on Friday in Philadelphia.

A man walks past a mural on Friday in Philadelphia. PHOTO: MATT ROURKE/ASSOCIATED PRESS

Just in time for Saturday’s Earth Day forecasts of environmental apocalypse, economist Mark Perry provides a helpful reminder of the accuracy of previous eco-prophecies. Specifically, he notes “18 spectacularly wrong predictions” made around the time of the first Earth Day in 1970.

Inconvenient Weather Fact for Earth Day: US is in the longest strong hurricane drought (11+ years) in history https://www.aei.org/publication/18-spectacularly-wrong-predictions-made-around-the-time-of-first-earth-day-in-1970-expect-more-this-year/ 

Photo published for 18 spectacularly wrong predictions made around the time of first Earth Day in 1970, expect more...

18 spectacularly wrong predictions made around the time of first Earth Day in 1970, expect more…

In the May 2000 issue of Reason Magazine, award-winning science correspondent Ronald Bailey wrote an excellent article titled “Earth Day, Then and Now” to

aei.org

Perhaps because earlier predictions of catastrophe were off target, it’s clear that in 2017 many of Earth’s inhabitants are still not persuaded that their planet is doomed. But Earth Day Network President Kathleen Rogers may have a solution for this. She writes for CNN today about her organization’s “campaign to bring climate and environmental literacy to the world.”

Ms. Brown explains: “Climate literacy is now recognized universally as the engine for driving individual behavioral change, building consumer support for a green economy, creating green technologies and jobs, and promoting policy reforms at all levels of government. Recognizing the importance of an educated global population, the authors of the Paris Climate Agreement put climate education at its heart, calling on national governments to cooperate in taking measures to enhance climate education, training and access to information.”

This column would like to do its part by sharing a valuable history lesson, thanks to Mr. Perry and also to my onetime colleague Ronald Bailey, who in a 2000 piece for Reason magazine looked back at the first Earth Day. Here’s what Mr. Bailey wrote on the 30th anniversary of that landmark eco-happening:

Imminent global famine caused by the explosion of the “population bomb” was the big issue on Earth Day 1970. Then–and now–the most prominent prophet of population doom was Stanford University biologist Paul Ehrlich. Dubbed “ecology’s angry lobbyist” by Life magazine, the gloomy Ehrlich was quoted everywhere. “Population will inevitably and completely outstrip whatever small increases in food supplies we make,” he confidently declared in an interview with then-radical journalist Peter Collier in the April 1970 Mademoiselle. “The death rate will increase until at least 100-200 million people per year will be starving to death during the next ten years.”

“Most of the people who are going to die in the greatest cataclysm in the history of man have already been born,” wrote Ehrlich in an essay titled “Eco-Catastrophe!,” which ran in the special Earth Day issue of the radical magazine Ramparts. “By…[1975] some experts feel that food shortages will have escalated the present level of world hunger and starvation into famines of unbelievable proportions. Other experts, more optimistic, think the ultimate food-population collision will not occur until the decade of the 1980s.” Ehrlich sketched out his most alarmist scenario for the Earth Day issue of The Progressive, assuring readers that between 1980 and 1989, some 4 billion people, including 65 million Americans, would perish in the “Great Die-Off.”

Readers old enough to remember the 1980s should be forgiven if they can’t quite seem to recall a famine wiping out most of the world’s population. As Mr. Bailey noted in assessing the accuracy of Mr. Ehrlich’s predictions:

Time has not been gentle with these prophecies. It’s absolutely true that far too many people remain poor and hungry in the world–800 million people are still malnourished and nearly 1.2 billion live on less than a dollar a day–but we have not seen mass starvation around the world in the past three decades. Where we have seen famines, such as in Somalia and Ethiopia, they are invariably the result of war and political instability. Indeed, far from turning brown, the Green Revolution has never been so verdant. Food production has handily outpaced population growth and food today is cheaper and more abundant than ever before. Since 1970, the amount of food per person globally has increased by 26 percent, and as the International Food Policy Research Institute reported in October 1999, “World market prices for wheat, maize, and rice, adjusted for inflation, are the lowest they have been in the last century.”

Since Mr. Bailey wrote those words in 2000, anyone still waiting for the Great Die-Off to begin has been continually disappointed. In fact, the fifteen years after 2000 could reasonably be called the “Great Live-On.” According to the World Health Organization, “Global average life expectancy increased by 5 years between 2000 and 2015, the fastest increase since the 1960s.” Increases in life expectancy were greatest in Africa, adds the WHO, thanks in large part to “expanded access to antiretrovirals for treatment of HIV.” In other words, the products of advanced industrialized societies were not destroying life, but saving it.

Back in 2000, Mr. Bailey did make a few predictions of his own regarding the celebration of Earth Day in 2030. He predicted better diets and longer lives for people world-wide, as well as another interesting forecast: “There will be a disproportionately influential group of doomsters predicting that the future–and the present–never looked so bleak.”

Wrong predictions

İSTEMİHAN’A BAKAN ÖĞÜTLER

 
Sevgili Tarsuszedeler :
İSTEMİHAN  kardaşıma’a akıllar verdiğimiz eski bir yazıyı mahzende buldum. Kendimizi beğenmiş gibi olmasın, pek hoşuma geldi.
Bu yazının tarihini bulamadım. Tahmin edeniniz var mı ? TS
Azizim İstemi :
Kültür’ümüzün bakanlığına seçileli başını kaşıyacak bir adam arıyorsundur bilirim. Kaygılanma, bahara Türkiyemiz’e gelebilirsek kaşırım zâtının ser-i kebîrini (koca kafanı). Lâkin bu meşguliyet ve ahvâl-i şerâit içinde dahî önemli görevlerin olduğunu sakın unutmayasın. 
 
1. Evvelâ ve de behemahâl Anıtkabir’i ziyaret etmen gerekiyor. Lâcilerini giy. Sevmezsin bilirim ama ne yazık ki kravat takman da iktizâ edecek. 
Güzelce bir çelenk yaptır. Çelengin bir ucundan baş ve şahâdet parmaklarınla tutuyormuş gibi yapıp, oralardan bulduğun bir Mehmetçik’e çelengi Atamız’ın kabrine kadar taşıtacaksın. Sonra da huşû içinde, dîdelerini süzüp ve de ağzını büzerekten, hattâ mümkün ise dîdelerin birkaç damla da yaş akıtaraktan,  ayakta bir dakika kadar dikilip, artık içinden Fâtiha mı okursun, “Ha bu diyar” türküsünü mü söylersin bu da senin bileceğin iş.
 
2. Ardından Anıtkabir defterine yazı karalaman gerekiyor. Bence bu yazıyı akşamdan ezberine al.
Yoksa Tansu Çiller misâli rüsvây olursun. 
Yazının içinde mutlaka “izindeyiiiz”, “bıraktığın yerdeen”, “devrimlerinin sadık bekçisiii” misâli lakırdılar olsun. Bizi ele güne rezil etme. 
 
3. Artık bundan sonra son derece “zeki”, “çevik” ve “dürüst” görünmen gerekiyor.  “Zeki” ve “dürüst” kolay; lâkin çevikliği nereden bulacan ?  Bir an önce spora hatta yogaya başlaman gerekiyor. Bak demiştim, cıgara içmemiş olmanın faydasını bir kez daha göreceksin.
 
4. Oruç işi de çok mühim; mübârek Ramazan ayında ne halt edecen ?  Zinhâr ahâlinin, hele hele gazetecilerin önünde, Ramazan ayını idrâk ettiğimiz günlerde çay neyim içme, sakız çiğneme ve dahi hiçbir şey tazakkum etme. Taharatlanırken de dikkat et, bir yerine su  kaçmasın .
Bundan sonra sana rakı da yok.
 
5. Şimdiden sonra sıklıkla “sen benim kim olduğumu biliyor musun ?” durumları oluşacaktır. Sakın haa..bırak bu lafları bizler söyliyelim.
Temsil: “Bana bak..ben söz meclisten dışarı, İT’in (İstemihan Talay) yakın arkadaşıyım..onu nah şu kadarcıktan tanırım.. elimde büyüdü..” diyerekten ahâliyi korkutup hava atmayı bize bırak.
 
6. Bundan sonra sana kurban da vâcip oldu.
Adet oldur ki, kurbanlığını seçerken, evine getirirken, hatta kestirirken gazetecileri mutlak çağırmalısın. Kurbanın kanını alnına sürmeyi de sakın ihmâl etmeyesin.
 
7. Cuma’yı nerede kılacağına da bir an önce karar ver, ve basın ve TV’ye bildir. İnsanları şaşırtma. Öyle zırt pırt cami değiştirilmez. Ankara dışına çıkarsan bak o başka; gittiğin şehrin en büyük camisinde edâ edeceksin Cuma’yı.
 
8. Türban konusunda fakirin daha önce yazdıklarımızı da unut. Mümkünse,.. söylemeye dilim varmıyor..Nihal  kardaşımıza güzel bir türban…yine de sen bilirsin.
 
Bizde daha ne akıllar var bir bilsen ? Sen iste, sevâbımıza hepsini yazarız. Lâkin şimdilik bunlarla idare et. 
Bana olan Ankara döneri borcunu da bak şimdi hatırladım, Mayıs’da ordayım haberin olsun.
Kadîm dostun,
Fakîr-i pûr taksîr
Prof. Dr. Timur Sümer
 
 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “AÇ TAVUK”

1

Neredeyse fısıltı denilebilecek kadar kısık bir sesle ve yere bakarak;

–       Lütfiye, diye kısa bir cevap verdi, kendisine adını soran patronun karısına  ve  uzanıp dallardaki taze fasulyeleri toplamaya devam etti.

Civardaki sera üreticileri arasında en büyüklerden birisi olarak adı geçen patronu Şefik bey üç adam boyu yükseklikteki plastik seralarda sırıklara ve tavana bağlı iplere sarılmış, küçük birer ağacı andıran bitkilerde  taze fasulye yetiştirerek baba mesleğini devam ettiren babacan bir adamdı.  Fasulyelerin toplanma zamanı geldiğinde çok sayıda işçiye ihtiyaç olur,  civar köylerdeki kadın ya da erkek çavuşlar aracılığı ile  çoğunluğu kadınlardan oluşan  ameleler getirtilirdi.   Burdur’un Karamanlı,Tefenni ve Kemer ilçelerinde açık tarlada ve kapalı seralarda tarım yapıldığı için, oradaki işletmelerin işçi ihtiyacı hiç bitmezdi ve bu nedenle de çalışmak isteyen herkese hergün iş vardı.  Üstelik sonbaharda elma hasadı da başladı mı işçi ihtiyacı yörede tavan yapar, işçi ücretleri neredeyse ikiye katlanırdı.

Lütfiye bu işletmede fasulye toplamaya beşinci defadır geliyordu.  Devamlı kocası ile gezen patronun karısını bir kere uzaktan görmüştü ve yakından görebileceğini, hatta sesini duyabileceğini hiç beklemiyordu.  Boyalı olup olmadığı belli olmayan kısa sarı saçları, başındaki beyaz şapkası, beyaz deri ceketi, krem rengi deri çizmeleri, gül kurusu ruj sürülmüş dudakları ve etrafına kalem çekilmiş yemyeşil gözleri ile bir moda mecmuasından çıkıp gelmiş gibi görünen, ve de ileri yaşına göre çok güzel denilebilecek, o minyon tipli kadın şimdi bir kol mesafesi kadar yakınında kendisi ile konuşmaktaydı.

 –       Maşallah ne kadar güzel bir kızsın sen!  dedi Sermin hanım sevecen bir ses tonu ile, kimin kızısın?

 Kadının bakışlarından tedirgin olduğundan dolayı kızaran yanakları ile bir kat daha güzel görünen Lütfiye, günde yüz kere “dalga geçmek, çene çalmak yok!” diye bağıran Ümmühan çavuştan zılgıt yeme korkusu ile yine işine devam ederek, ama bu defa biraz daha yüksek sesle;

 –       Garaların Memet derler bubama…Yüsgek goyden.. dedi.

“Aslında Zındık Memet diye de çığırırlar bubamı” diye ilave etmek istedi ama diyemedi.  Zaten deseydi ne olacaktı ki?  Öyle dese bile, hiç o köye gitmeyen bu kadın yine de tanımazdı ki babasını.

Patron Şefik bey ve eşi Sermin hanım İstanbul’da üniversite yıllarında tanışmış, arkadaş olmuş ve sonunda evlenmişler.  Ama kaderin cilvesi ya; hiç çocukları olmamış. Şefik bey kardeşinin ve ablasının çocukları ile ilgilenip onlarla zaman geçirebildiğinden dolayı kendi çocuğunun olmamasını fazla dert etmemiş ama bu durum Sermin hanımın zaman zaman duyduğu mutsuzluğun yegane sebebi olmuş.

Beyaz  porselen tabak ortasına konmuş nazar boncuğu gibi parlayan mavi gözlü, sadece bir perçemi görünen altın sarısı saçlı, boyasız olduğu halde kiraz kırmızısı dudaklı, Amasya elması gibi al yanaklı güzel Lüfiyeden   gözlerini ayırmadan bakan Sermin hanımın bir an içi cızz etti. Ne var kendisinin de böyle bir kızı olsaydı!  Olsa mutlaka Lütfiye kadar güzel olurdu, bundan emindi.  Ya da….keşke bu Lütfiye’ye onbeş-onaltı yıl önce rastlasaydı da ne yapıp edip onu evlatlık edinseydi!

Lütfiye ana babasının ilk kızlarıydı.  Mehmet ve Hacer önce bir oğlan çocukları olsun istemişler ama uzunca bir müddet çocukları olmayınca bunu “Allah’ın gücüne gitti” diye yorumlamışlar ve  pişmanlık duyup “bir çocuğumuz olsun da isterse  çirkin bi kız olsun” diye dua eder olmuşlar.  Sonunda duaları kabul olmuş.  Bunu  da Allah’ın bir lütfu olarak algılayıp doğan kızlarının adını Lütfiye koymuşlar.   Saçsız, kaşsız, bembeyaz bir bebek olarak dünyaya gelen Lütfiye için kimisi çirkin demiş, kimisi peri kızı demiş, kimisi de büyüyünce kapkara olur merak etmeyin demiş.  Ana babasının esmer olmasına rağmen, ipek gibi altın sarısı lüle lüle saçlı, kaşı gözü yapma bebeğe benzeyen Lütfiye büyümüş, serpilmiş ama hep sarışın kalmış.   Lütfiye’den sonra her defasında erkek çocuk olmasını umut eden çiftin üç kızları daha olmuş.  Doğuştan esmer olan bu kızların isimlerini ise (ölmüş olan aile büyüklerinden esinlenerek) Cemile, Sıdıka ve Emine koymuşlar.   Kardeşleri ile bir araya geldiklerinde kara kargalar arasında rengarenk bir muhabbet kuşu gibi görünen Lütfiye son kardeşinin de esmer doğması üzerine annesine kendisinin neden tek sarışın çocuk olduğunu sormuş.  “Seni evlatlık almış idik” diye dalga geçmiş annesi ve “şaka edeyom..şaka, oğlan dayıya gız halaya neyim çekerimiş, sen herhal halan darafına çekmişindir” dediyse duyduğu bu “evlatlık” lafı Lütfiye’nin belleğinde hep bir şüphe olarak kalmış.

Birkaç metre arkasında kendisi gibi fasulye toplamakta olan annesine dönüp bakan Lütfiye ister istemez “geşkem evlatlık olsa idim  amma şu garşımdaki gözel ve zengin gadının evlatlığı olayıdım” diye düşünmekten kendini alamadı ve gayri ihtiyari uzunca bir iç geçirdi, avucu ile tuttuğu fasulyeyi şiddetle çırparak koparttı.

Babası da seracıydı ama adamcağızın topu topu iki dönümlük bir serası vardı, ki o da  Şefik ağanın seralarının yanında tavuk kümesi bile sayılmazdı. Ama ne yapsındı adam, gücü o kadarına yetmişti.  Dönüşümlü olarak kabak, salatalık, biber ve çilek gibi sebze meyve diker, bütün gün serasında çalışırdı.  Hasat günü geldiğinde karısı ve Lütfiye’yi başka işe göndermez,  hep beraber ürünleri hasat ederler, karton veya tahta kasalara dizerlerdi.  Ertesi gün yine karısı ve kızı başka yerde gündelik çalışmaya gider, baba Mehmet ise bir gün önce paketlenen ürünleri dua gücü ile yürüyen emektar kamyonetinin arkasına atar, civar köylerde kurulan pazarlarda satmaya çalışırdı.  Kendi ürünü olmadığı zamanlarda da boş durmaz, Antalya haline kadar gider muz alır, köylere götürüp pazarlar, birkaç kuruş para kazanırdı. Bazen şansı yaver gitmez, kendisi muzları aldıktan sonra başlayan haftalık yağmurlar dolayısı ile köylerde pazarlar kurulamaz ve kamyonentin arkasında beklemekten karararan muzları (artık tiksinecek noktaya gelinceye kadar)  kendileri yerler, kalanını da konu komşuya dağıtırlardı.

Köyün hemen hemen bütün adetlerine, geleneklerine ve göreneklerine gençliğinden beri muhalif olan baba Mehmet’e “Zındık” lakabını takmıştı köylü, zira Cuma’ya gitmeyi önemsememesi bile bu lakabı hak etmesine yetiyordu.  Onu kendileri gibi bir kalıba sokmak için yaptıkları konuşmaların nafile olduğunun farkına varan herkes ona “deli” gözü ile bakar olmuştu ama bir yandan da bu tuhaf adamdan da çekinmiyor değildiler.  Ya eski köye yeni adet getirirse, gençler onun gibi davranırsa, kendi otoriteleri ne olurdu?  Ayrıca, fazla üstüne varmak de biraz cesaret işiydi, deli bu, hepsini baltayla doğrar mı doğrardı yani!  Bu nedenle köyün tek bakkalı olan kayınbabası Müfit ağa ile de arası bozuktu.

Müfit ağa, sadece kendisine “Hacı Müfit Ağa” desinler diye, “hacıya” gitmiş gelmişti.

Mehmet onun hacca inanarak gitmediğinden emindi zira adamın “faizci” olarak namı her yana yayılmıştı ve de üstelik hacı olduktan sonra ne bakkal dükkanını ne de faizciliği bırakmış değildi.  Öyle ya, hacca gidenin bir daha terazi başına bile  geçmemesi gerekirdi.

Karısını ve kızlarını onun evine yollar ama Mehmet’in kendisi hiç gitmezdi.  Zaten sözü edildiğinde kayınbabası da “Bırakın ya o zındık herifi, canı cehenneme” der, görüşmemiş olmaktan memnun olduğunu söylerdi. Babası hacı olduktan sonra, Mehmetin karısı başındaki örütüyü tuhaf bir şekilde bağlar olmuştu. Mehmet birşeyler sezinlemiş ama hesap sormamıştı.   Bir akşam karısı yer sofrasını kaldırıp Lütfiye’yi çay demlesin diye yanlarından uzaklaştırınca, kocasının kızacağını bile bile;

–       Biliyon mu?  dedi ve sustu.

–       Neyi bileecemiş be gadın, söylesene, dedi ve sorgulayan gözlerle karısına baktı Mehmet.

–       Babam…anamınan habar eder imiş.

–       Ne ister imiş?

–       Heç bişi istemez imiş.  Gendisi hacı olduyudu ya…

–       Eee, bana ney onun hacısından, bacısından?

–       Şey derimiş…  bizim Lütfiye var ya?  Goca gız oldu, dışarılarda başını örtsün dorunum artık derimiş.  Çok geciktiler zati, derimiş.  Ele güne garşı bizi daha fazla irezil etmesinler derimiş.

–       Lan garı, sen ne diyon? Annamadım mı sanıyon?  O fayızcı Müfüt Ağa hacıdan geldiğinden belli sen gafanı çarşafa dolanmış su gabaana benzettin, seslenmedik.  Hinci sıra gızlara mı geldi?  Benim gızlarım istediği gibin geyinir, heç gimse garışamaz, o gader.  Bi daha da bu lafı getirme, gider o sülaleni gıyım gıyım ederim!

–       E al gızlarını başına çal emi Zındık Mehmet Ağa!  Hepsini gendine benzedecen sonunda. Köölü bizi yeteri gader defe goydu yetmedi, hinci de…

–       Ney hinci?  Orusbu mu deyecekler, galtak mı deyecekler saçları görününce?  Desinler lan, gendileri orusbu, beyinleri orusbu!  Sor onlara, neneleri de gafalarını böyle mi gapatır ımış? Onlar müslüman deel miymiş, yoksam hepten orusbumuymuşlar?  Nerden, ne zaman çıkmış bu ecat?

İki arada bir derede kalacağını biliyordu Hacer.  Nitekim öyle de oldu; bir yanda babası bir yanda kocası!  Deli kocasını daha fazla dellendirmemek için sustu.  Çayın gelmesini beklemeden gitti yattı.

Ana ve babası arasındaki  münakaşanın nedenini bilemeyen Lütfiye annesi için getirdiği çayı babasının dizinin dibine oturup kendisi içti ve o da sessizce kardeşleri ile beraber yattıkları odanın yolunu tuttu.  Yer yatağında çoktan uyumuş olan kardeşlerinin üzerinden atlayıp yer yer cilası dökülmüş olan elbise dolabının önüne gitti ve gıcırdayan kapaklarını yavaşça açtı.  İş kıyafetini çıkartıp katladı, yerleştirdi.  Soldaki kapağın içindeki aynada uzun uzun kendisini süzdü.  Acaba televizyonda gördüğü modern kadınlar gibi giyinse Mühendis Soner kendisini beğenir miydi?

Soner stajını yeni bitirmiş bir ziraat mühendisiydi.  Babasının bir arkadaşının aracılığı ile patronu Şefik beyin işletmesinde önce staj yapmış sonra çalışmaya başlamıştı.  Zekası ve çalışkanlığı ile kısa zamanda göze giren Soner, saygılı ve terbiyeli davranışlarıyla patronunun karısından da evlat muamelesi görmeye başlamış ve sonuçta işin tek sorumlusu haline gelmişti.  Ne var ki önünde daha askerlik görevi vardı bitirilecek. Olsundu, kısa dönem askerlik bitince işi yine hazır olacaktı, garanti almıştı bu konuda.

Üniversitede kız arkadaşları olmuştu Sonerin ama hiç birisi ile bir gönül bağı olmamıştı, hepsi ile sadece arkadaştı, o kadar.  Güzel bir karısı olsun istiyordu Soner, öyle ki; bakan bir daha dönüp baksın!  Biraz da görgülü ve kültürlü olsundu ki hayatı tam anlamı ile paylaşabilsinlerdi.  Henüz rastlamamıştı öyle bir kıza.   Ama güzellik açısından ilk defa bir kız dikkatini çekmişti; Lütfiye!  Acaba biraz okumuş muydu?  Bir sözlüsü filan var mıydı?  Son zamanlarda onu bayağı düşünür olmuş, Ümmühan bacının gurubu içinde çalışmaya geldiğinde, onu yakından görebilmek için, gerekli gereksiz seraların içerisinde gezer olmuştu.

Seralarda ve açık tarla tarımında çalışan kadınlar-kızlar güneşten veya soğuktan korunmak için başlarını bağlarlar, üstlerine uzun kollu bluz, kazak veya ceket, alta ise dallı güllü şalvar giyerler.  Ayaklarında ise mutlaka kışın yün çorap ve kauçuk çizme, yazın ise  ince siyah çorap ve kısa konçlu siyah  Ermenek lastiği olur.  Yani yüzlerinden başka bir yerlerini görmek mümkün değildir.  Hatta kışın çalışırken bulaşık eldiveni taktıklarından, ellerini bile göremezsiniz.

Fasulye topladığı seranın kapıdan uzak dip köşesinde çalışırken Mühendis Soner ile karşı karşıya geliverdi Lütfiye.

–       Merhaba, adın ne senin?

Bir başka erkek sorsa “Netçen adımı?” diye çemkirmeye hazır olan Lütfiye bu defa gözlerini yerden kaldırmadan;

–       Lütfiye, dedi, kalbi küt küt atarak.

Son zamanlarda Lütfiye de çaktırmadan Soner’i izler olmuştu.  Köydeki erkeklere hiç benzemiyordu.  Her zaman traşlıydı ve tertemiz giyiniyordu.  Bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesi ile ara sıra seyrettiği Türk filimlerindeki artistlere benzetiyordu onu.

Boy aynasında iyice kendisini inceledi Lütfiye.  Mühendis Soner bey belki kendisini beğenirdi ama cahal bir köylü kızını n’etsindi ki?  Sessizce dolap kapaklarını kapattıktan sonra, ışığı söndürdü, yatakta kendisine ayrılan yere süzüldü.  Uyku tutmadı bir türlü.  Fatma Girik’e benzetirlerdi kendisini.  Bir filim aklına geldi.  Zengin bir şehir oğlanının arabası bozuluyor dağlarda. Eşkıya gibi giyinmiş Fatma Girik onu kurtarıyor, hemen o gece orada evleniyorlar.  Arabası tamir olan oğlan sabah şehire gidiyor bir daha da köye gelmiyor.  Kız da silahı alıp şehire oğlanı bulmaya gidiyor.  O ara zengin babacan bir adam konuyu öğreniyor ve kızın oğlandan intikam alabilmesi için  bir plan yapıyor.  Kıza özel öğretmenler tutuyor.  Çeşit çeşit modern giysiler alıyor.  Kızı prenses gibi yaptıktan sonra kendisini cahil ve kaba diye bırakıp gitmiş olan şehirli kocasının karşısına çıkartıyor.  Onu başkası sanan oğlan deli gibi aşık oluyor.  Yine evleniyorlar ama düğün bitip ikisi yalnız kalınca oğlan ne görsün?  Karşısında köylü kıyafeti ile eski karısı!  Ne kadar heyecanlanmış, ne kadar gülmüş ve ne kadar sevmişti o filimi!  Lütfiye ve kız kardeşleri, babaları yasak etmediğinden, hangi filim oynasa filim bitene kadar televizyon izlerlerdi.  Oradan birçok şey öğrenmişti Lütfiye ama bir türlü konuşmasını düzeltememişti.

 –       Okul bitirdin mi hiç?  diye sordu yine Soner.

–       İlgogul üçten dergettim.

–       Baban mı okutmadı seni?

–       Bubama galsa oguturumuş ama anam garşı gelmiş idi.  Gız gısmısı oguyup da nedecek diye tuttururumuş.  Serada iş de var ya gayrı, babam da boşver oguma isderisen dimiş idi.

 “Ah ulan kader” dedi Soner içinden, “yazık olmuş bu kıza be!   Şehirli olsa çoktan ya filim yıldızı ya da manken olurdu şimdiye kadar!”

 –        Kaç yaşındasın Lütfiye?

–        On yedi.

 Sonerin alkol ile arası pek iyi değildi ama o gece birkaç duble atmaya sonsuz bir istek duydu.  Patronuna ait olan arabaların birisine atladı, geç olmadan kasabaya indi bir markete gidip bir ufak rakı, beyaz peynir vs. aldı, lojmanına döndü.  Odasında balkon olmadığı için balkon niyetine kullandığı dama çıktı, hala ufukta kaybolmamış kızıllığı seyre daldı.  Koyu pembeye bulanmış bulutlar ne kadar da Lütfiyenin yanaklarına benziyordu!  Birinci duble henüz bitmişti ki:

–       Olsun be, dedi olsun!  Herşeyin bir çaresi var.  Kız daha onyedisinde.  Nişanlan, askere git.  Altı ay sonra gel, en geç bir yıl sonra da evlen.  Bir iki yıl içinde ne biliyorsan ona da öğret.  Neden olmasın?  Diploması yoksa yok!  Kızın bir yavuklusu yoksa, babası da razı gelirse, bitti bu iş!

 Antalya’daki yazlıklarının balkonunda çaylarını yudumlarken;

–       Bey, bak ne diyorum, dedi Sermin hanım.

–       Söyle bir tanem.

–       Şu bizim Soner, diyorum, ne var Lütfiye ile evlense ya.

–       Lütfiye de kim?

–       Hani o gün serada konuştuğum o güzel köylü kızı var ya? İşte o.

–       Haa, o kız mı?  Evet, Allah için çok güzel kız.  Ama hanım Soner gibi bir mühendisle o amele kız?  Olmaz be hanım, olmaz.

–       Aaa… neden olmazmış hayatım?  Öyle de bir yakışırlar kiii!  Hem benim elime versinler, altı ayda sosyeteyi kıskançlıktan çatlatacak bir dilber haline getiririm o kızı valla.

–       Sana inanıyorum canım, yaparsın yapmasına da… Soner ne der, kız ne der, kızın babası ne der?

–       Sen parayı bastırırsan hepsi evet der, dedi Sermin hanım, yarı şaka yarı ciddi bir eda ile.

–       Öyle deme be hanım, gönül işi bu para ile olmaz. Hem neden parayı ben bastırıyormuşum?  Kabak neden benim başıma patlıyor? Söyle bakalım, dedi  Şefik bey gülerekten.

–       Bu yaştan sonra iki çocuğun olmuş olacak da ondan Şefik Ağa!

 Patron vekili olan Soner, normalde,  çavuşların guruplar halinde minibüslerle getirdikleri işçileri çalışma sırasında öğlene doğru sayardı.  Bu defa Ümmühan çavuşun minibüsü işletmenin giriş kapısında görünür görünmez yerinden fırladı, her zamanki gibi minibüsten önce kendisi inen çavuşa “kaç kişi getirdin?” diye sordu.  Niyeti işçi saymak filan değil, bir an önce Lütfiyeyi görmekti, ama minübüs boşaldı, Lütfiye yoktu.  Şüphe çekmeden nasıl sorsaydı onu acaba?

–       Bakıyorum en iyi işçini getirmemişsin bugün Ümmühan çavuş?

–       Kim ki o?

–       Hani bir kız vardı ya… sarı bir kız?

–       Haa, sen Lütfiyeyi deyon.  Niye bunnar iyi değel mi mehendis oolum?

–       Yok, tabii iyiler de…o hasta filan mı diye merak ettim.

–       İyi iyi… Babasının serasında çilek işi var bögün.

–       Neyse, işçilerimiz hasta filan olmasın da…

 “Allah, allah”, dedi Ümmihan çavuş içinden, “gaç işçi hasta oldu sormadıyıdı da, yeni mi aglına geldi sormak, ne oldu ki hincik?”

Fasulye hasatına yine üç gün ara verildi ki küçük fasulyeler irileşip standart boya ulaşsın.  Hasat günü yine amele minibüsleri bir bir gelmeye başladı seralara.  Soner bu defa utandı, oturduğu yerden kalkmadan gelenlere bakmaya başladı.  Ohh bee..bu defa Lütfiye gelmişti!  Yine bir fırsat yaratıp birkaç soru daha sorabilecekti demek.  Olmalıydı bu iş olmalıydı.  Tedbirli davrandı Soner, Ümmühanın amele gurubuna hiç yaklaşmadı.  Birkaç saat sonra nasıl olsa bir punduna getirip serada bulurdu Lütfiyesini.  Dikkat çememeliydi zira her serada en az on kız çalışırdı.  Ümmühan onları susturmasa çalışırken kızların çeneleri durmaz, şakalaşırlar, dedikodu yaparlar ve hatta, dolan sandıkları dışarıya taşıyan erkekler yokken,  şarkı bile söylerlerdi. Ulu orta Lütfiye ile konuşup ne kendisini  ne de kızı dile düşürmek istemiyordu.

Beklenmedik bir şey oldu; Şefik Bey’in siyah Mercedes arabası belirdi dış kapıda.  Hayırdır inşallah, dedi Soner kendi kendine, bu kadar erken ve habersiz hiç gelmezlerdi.  Ne oldu acaba?  Yerinden fırladı, onları karşıladı.

 –       Kolay gelsin, dedi Şefik bey, hem ona hem de çok eskiden beri tanıdığı bir erkek çavuşa.  Egeli çavuş, patrona olan yakınlığını ispat ederek hem Soner’e hem de diğer çavuşlara hava atmak için yılışık bir şekilde;

–       Goleyse başına gelsin Şefik Ağa!  Nassın bakem? dedi.

–       Sağol, yuvarlanıp gidiyoruz, diye kısa kesti Şefik bey ve Soner’e dönerek;

–       Soner,evladım, arabada Sermin ablanın yaptığı ayran var.  Bir kız çağır bardaklara doldursun da içelim.  Şu ilk serada sarı bir kız vardı, onu çağır, dedi otoriter bir tavırla.

İçinden “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, canıma minnet! diye düşünen Soner;

–       Tabi Şefik Bey, derhal! dedi, komutanına tekmil veren bir asker gibi.

 O ana kadar sesi çıkmayan Sermin hanım “Siz işinize bakın, zaten ben o tarafa yürüyeceğim, Lütfiye’yi beraber getiririm dedi. Demek Sermin hanım onun adını da biliyordu.  İyiye işaretti bu ama Soner bu tesadüfün zaten bir tezgah olduğunu nereden bilecekti.

 –       Bak Zındık Mehmet ağa, bubamın ne didiini bi yannı bırak, gonu gomşunun dedigodusu başladı bilem.  Sen daha gızının gafasını gapattırma tamam mı?

–       Yaa avrat!  Gızın zati her yannı hep kapalı deel mi?  Evde açılır garip, daha ne istersiniz be?

–       Gazın ayaa ööle diyel işte!  Püskül püskül saçları sarkmaz mı?  Onu da gapatsa n’olur sankim?  Eyi kim Estanbolda bi asgerlik yapmışın.  Moderin deyi deyi gavura benzedeceen bizi.

Zaten o gün işi ters giden Zındık Memet bu konuda daha fazla bir münakaşa olsun istemiyordu;

–       İyi, taman,  get gendine sor.  Gendi ister ise gapansın.  Ne halınız varsa görün Allaan cahalları! diye bağırdı.

 Soner bu arada işletmenin önündeki dut ağacının altına bir sehpa ve iki tahta sandalye attırmış, kendisi için de boş bir zirai ilaç tenekesini ters çevirerek tabure haline getirmişti.  Arabadan ayran şişelerini Lütfiye’ye veren Sermin hanım az önceki neşeli halinin aksine çok bozuk bir yüz ifadesiyle geldi oturdu.

 –       Ne oldu canım?  Dutun altına oturduk,  dut yemiş bülbüle döndün.

Bilseydik başka yere otururduk.

–       Şaka etme Allahını seversen Şefik Bey, havamda değilim.

 Ayran bardaklarını tepsiye dizip dolduran Lütfiye, kendisini kız istemeye gelen dünürcülere kahve ikram eden müstakbel bir gelinmiş gibi hayal etti bir an.  Allahın  hikmeti olmalıydı bu.  İster misin onu gerçekten evlatlık alsınlar?   İster misin Soner ile evlendirsinler?  Titreyen elleri ile ayranı ikram etti oturanlara ama nedense hepsinin  neşeleri yitmiş ve suratları allak bullak olmuştu.  Bir şey olmuştu ama neydi?

Soner Lütfiyenin her zaman görünen saç perçemlerinin bebek takkesi gibi bir şey ile kapatılmış olduğu fark etmiş  ve  elektriğe çarpılmış gibi olmuştu, zira daha önce böyle bir şey yoktu.  “Her şeyi düzeltebilirim ama bunu yapamam diye geçirdi içinden”.  İnanç meselesiydi bu ve uyuşamayacakları belliydi.

“Ben demiştim olmaz diye, bak oğlan neredee, kız neredee?” diye düşünüyordu Şefik bey.

“Eyvah ki ne eyvah, az daha büyük bir hata yapacaktım!”, diye düşündü Sermin hanım. “Birisi zeytin yağı diğeri ise su imiş meğer, bir türlü karışmazlar ki!”  Yenilmiş bir takımın kaptanı gibi hissetti kendisini.

“Şu anamın lafını dinneyip nerden daktım gafama bu çaputu, diye düşündü Lütfiye,

gaşıntıdan duramıyom.  Ama daktırdılar bi dafa, bubama da desem çıkattırmazlar ki artık! Evlensem, gızım olsa heç mi heç gafasını gapattırmam.  Kellemi gesseler gapattırmam!

 Bardaklardaki ayranın daha yarısını içmeden Şefik Bey ve Sermin Hanım kalktılar,

tek söz etmeden arabalarına doğru yürüdüler…  Güle güle bile diyemedi Soner, ani bir tokat yemiş gibi sersemlemiş, donmuş kalmıştı.  Zaten konuşamazdı ki güle güle desin, yumruk gibi bir şey sanki boğazını tıkamıştı, yutkunamıyordu bile.

“Hayalı bileme gözeldi”, diye düşünüyordu Lütfiye bardakları toplarken, “ağalara

evlatlık olmak…Mehendisinen evlenmek…” 

Yine bir filimde duyduğu sözü gayri ihtiyari sesli sesli tekrarladı;

 “Ac davuk gendini buğda ambarında görürümüş!”

Elindeki tepsiye düşen birkaç damla dikkatini çekti.  Hayret, yağmur da yağmuyordu halbuki!

Adil Karcı

02.04.2017

 

KİM YAPTI : KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ

Rıfat Serdaroğlu

KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ

Tek başına AKP İktidarı 14’üncü yılını tamamlayıp, 15 yaşına girdi!

Bu sürede FETÖ, en çok Adalet Bakanlığında örgütlendi. Aynı zamanda

HSYK Başkanlığı ve HSYK Başkan Vekilliği görevlerini yapan Adalet

Bakanlarından ve Müsteşarlarından yargılanan, tutuklanan bir kişi bile

yok!

Var mı? Vallahi de billahi de yok!

Kim bunlar?

Bakanlar; Cemil Çiçek (5 yıl), Mehmet Ali Şahin (2 yıl), Sadullah

Ergin (4 yıl), Bekir Bozdağ (3 yıl)

Müsteşarlar; Kenan İpek-Fahri Kasırga- Ahmet Kahraman

Bu 7 (YEDİ) kişi, 2002 yılından bu yana Adalet Bakanlığının tüm

birimlerindeki özellikle HSYK (Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu) ve

Yüksek Yargıdaki yapılanmalardan, atamalardan, usulsüzlüklerden hem

teker-teker hem de müteselsilen sorumludurlar.

Bugünden 1 yıl kadar önce, cep televizyonlu gazeteci Hande Fırat

Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ’a ayrı-ayrı soruyor;

“Sayın Bakan, kamuoyunda yaygın olarak bir kanaat var! Cemaatin

özellikle Yüksek Yargıyı ele geçirdiği, kararların Cemaatin isteğine

göre verildiği söyleniyor! Siz ne diyorsunuz?”

Ergin ve Bozdağ, yaklaşık olarak aynı şekilde yanıt veriyorlar;

“Yok efendim, hiç öyle şey olur mu? Külliyen yalan. Biz, işe almada ve

atamalarda liyakat esasına göre hareket ederiz!”

1 hafta önce, HSYK eski Başkanvekili Ahmet Hamsici’nin ifadesi

yayınlandı. Yüksek Yargıç olan Hamsici şunları söylüyordu;

“Ben, Fethullah Gülen Cemaati mensupları sayesinde altın bir nesil

yetişeceğini düşünmüştüm. Ama 53 yaşına girdikten sonra, altın nesil

değil, katil nesil yetiştirdiklerini gördüm. Pişmanım, beni de

kandırmışlar!”

2011 yılı Danıştay ve Yargıtay seçimlerini anlatan Hamsici;

“Seçim Sonucu Cemaatin daha önce belirlediği 108 adaydan 107’si

Yargıtay üyesi seçildi. Danıştay’da ise adayların tamamı seçildi.

Bakan Sadullah Ergin ve Müsteşar Ahmet Karaman’ın talimatıyla Genel

Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde Cemaat elemanları ile beraber adayları

belirledik!”

Vicdan ve akıl sahibi herkes şu soruya cevap vermelidir;

FETÖ’nün, Adalet Bakanlığı-HSYK ve Yüksek Yargısındaki

örgütlenmesinden, Bakanlık Müsteşarlarının- Adalet Bakanlarının-

dönemin Başbakan’ının haberleri ve izinleri olmaması mümkün müdür?

O zaman, sorumlu bu kişiler yargılanmadan, tutuklanan- işinden atılan

100 binden fazla kişi için verilen kararları hangi hukuk ahlakı, hangi

sağlıklı beyin, hangi dürüst vicdan kabul edebilir ki?

Adalet Bakanlığı bünyesinde yapılan FETÖ-AKP organize suç anlaşmasını

Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Emniyet Teşkilatında ve MİT’te

yapılmadığını kim iddia edebilir?

Uzun yıllar Türk Devleti adına yurtiçi ve yurtdışında görev yapmış bir

istihbaratçı dostum ziyaretime geldi. İlerde, belgeleriyle kitap

haline getireceği çalışmasından bahsetti. Onun 15 Temmuz Darbe

Girişimi ile ilgili düşüncelerini sordum. Özetle şunları anlattı;

“İstihbarat dünyasında bu olayın adı “Kontrollü Darbe Girişimidir.”

Büyük çaptaki uyuşturucu operasyonlarında, terör örgütlerinin

çökertilmesinde benzeri olaylar yaratılır ve sonuç alınır.

Kitabımda belgeleriyle yazacağım gibi 15 Temmuz, bizzat devleti

yönetenlerin kontrollü olarak götürdükleri, kamuoyuna “Darbe

Yapıyorlar” görüntüsü verilen, gerçekte ise hem kışkırtılıp darbeye

kalkıştırılanların hem de yönetime karşı olanların tamamının

temizlenmesini sağlayan bir operasyondur.”

Abartmıyor musun, 241 kişi ölmedi mi, diye sordum?

O da bana şunları sordu;

– AKP, Cumhuriyet’in değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen parti değil mi?

-FETÖ ile, menzilimiz, yolumuz (İslam Devleti) aynıdır, demediler mi?

-Darbe girişiminin hemen ertesinde on binlerce insan ya tutuklandı ya

da işten atıldı. Bu kişilerin sadece isimlerini ve ifadelerini yazmak

için aylar gerekir.

Bu durum listelerin yönetimin elinde önceden hazır olduğunun kanıtı değil mi?

-FETÖ’nün ayak takımının temizlendi, tepe noktalara ve örgütün siyasi

ayaklarına dokunuldu mu?

Tekrardan, kardeşim insanlar öldü, değer mi diye sordum!

Güldü ve şunları söyledi;

“Hedefiniz rejim değişikliği, özellikle dine dayalı bir diktatörlük kurmaksa,

200-300 insan ölmüş, kimin umurunda? Humeyni hareketinin, yönetimi ele

geçirirken, rakiplerini yok ederken neler yaptığını, nasıl çakma

darbeler yarattığını iyice araştırın, gerçeği göreceksiniz!

Son olarak şunu söyleyeyim, MİT bu konuda çok etkin rol oynadı!”

Dostumu yurtdışına yolcu ettim ve çok iyi bildiğim bir kuralı bir daha

hatırladım;

Siyasette iki kişinin bildiği sır değildir ve hiçbir şey gizli kalmaz…

Halkın Filozofu Bergamus’a 15 Temmuz’u sordum! Sen ne diyorsun, diye?

“Darbe haberi enişteden, darbeciler listesi yengeden, kahramanlar

yeğenlerden! Böyle darbe mi olur a üstad?

Sağlık ve başarı dileklerimle 21 Kasım 2016

Rifat Serdaroğlu

BeğenDaha