RTE’DEN RABAA SELAMI

RTE’DEN RABAA SELAMI

NOVA DELPHINI 2013 FROM TIMUR’CAMERA: CANON XT; 38-76 MM LENS USING ASTROTRACK; 2 MINUTES SINGLE SHOT
AUGUST 17, 2013; 10:30 PM FENTON, MICHIGAN

WHERE TO LOCATE NOVA DELPHI (ABOVE)

POSSIBLE NOVA DELPHINI FROM FENTON MICHIGAN (ABOVE)
Since showing itself on August 14, 2013, a bright nova in the constellation Delphinus — now officially named Nova Delphini 2013 — has brightened even more. As of this writing, the nova is at magnitude 4.4 to 4.5, meaning that for the first time in years, there is a nova visible to the naked eye — if you have a dark enough sky. Even better, use binoculars or a telescope to see this “new star” in the sky.
The nova was discovered by Japanese amateur astronomer Koichi Itagak. When first spotted, it was at about magnitude 6, but has since brightened. Here’s the light curve of the nova from the AAVSO (American Association of Variable Star Observers) and they’ve also provided a binocular sequence chart, too.
How and where to see the new nova? Below is a great graphic showing exactly where to look in the sky. Additionally, we’ve got some great shots from Universe Today readers around the world who have managed to capture stunning shots of Nova Delpini 2013. You can see more graphics and more about the discovery of the nova on our original ‘breaking news’ article by Bob King.

Sevdiğin adamdan hamile kalıyorsun…
Mutluluktan ölmek üzeresin…
Çocuğun oluyor…
Bir de öğreniyorsun ki, doğum sırasında yaşanan bir komplikasyon yüzünden bebeğinin beyni yüzde 80 hasarlı!
Spastik yani!
Oturamıyor, konuşamıyor, göremiyor!
İnsan bundan daha büyük bir acı yaşayabilir mi?
Bu acının altından kalkabilir mi?
Güzel bir gündü.
Maaile oradaydılar.
Anne, baba, çocuk, dede, büyükanne… Yumuşak, iyi huylu, güzel bir aile…
Gözüm kucaklarındaki tatlı oğlana takıldı.
Birçok engelli çocuktan farkı, mutluluğu.
Annesi ona şarkılar söylüyor, gülüyor.
Dedesi, “Çapkın Çağatay” diye sesleniyor, gülüyor.
Her şeye reaksiyon veriyor.
Karı koca spiritüel düşünceyle yakından ilgili.
Başlarına geleni, öğrenmeleri gereken bir ‘ders’ olarak değerlendiriyorlar.
İsyan etmiyorlar, kabulleniyorlar.
Ama aynı anda oğulları Çağatay’ı bir parça iyileştirebilmek için -klasik tıpta çaresiz kaldıklarından- alternatif ne kadar yöntem varsa deniyorlar ve son olarak 20 gün önce, onu dünyanın en büyük şifacılarından biri olarak bilinen Brezilyalı Joao Teixeria da Faria’ya götürüyorlar.
Ne mi yapıyor?Ameliyat.
Ama bildiğiniz ameliyatlardan değil, psişik ameliyat.
Uzun çifti, daha önce görmeyen oğullarının artık kısmen görmeye başladığını söylüyor.
Tıbben bir açıklaması yok.
Sadece Uzun Ailesi’nin yaşadığını söylediği bir gerçek var…
UZUN AİLESİ YAŞADIKLARINI AYŞE ARMAN’A ANLATTI – FOTO GALERİ
Siz kimsiniz?
– Adım Özlenen Deniz. Babam Deniz Gezmiş hayranıymış. Ona olan özleminden bana ‘Özlenen Deniz’ ismini koymuş…
Müthişmiş!
– Ben de seviyorum. İçinde, “Kurtar beni” mesajı olan bir isim. Benim de hep ‘kurtarılma’yla ve ‘kurtarma’yla ilgili bir yaşamım oldu. Şimdi de oğlumuzu kurtarmaya çalışıyoruz…
Sizin başınıza gelen nedir?
– Dünyalar tatlısı oğlumuzun beyninin yüzde 80’i hasarlı. Konuşamıyor, desteksiz oturamıyor, yürüyemiyor. Ama biz karı-koca onun iyileşeceğini düşünüyoruz. Hatta eminiz…
MOSMOR DOĞDU
En başından anlatın lütfen…
– Çok âşık olarak evlendik. İkimizin de ikinci evliliği. Benim bir, İsmail’in iki çocuğu var. 34 yaşında tekrar hamile kaldığımda havalara uçtuk. Hamileliğim de çok rahat geçti. Hindistan’a gittik, aşramlarda kaldık. İkimiz de spiritualizme ve kendimizi geliştirmeye meraklıyız.

Kontrollerinizi düzenli yaptırdınız mı?
– Tabii, tabii. Bir hekimle evliyim. Aksi mümkün mü? Hatta doğumdan üç gün önce doktoruma gittiğimde, “Her şey normal” dedi.
Doğum nasıl başladı?
– Evdeyken birdenbire suyum geldi. Hastaneye koştuk. Beni hemen sezaryene aldılar. İsmail de doğuma girdi. Beni uyuttukları için haberim yok tabii, zor bir doğum olmuş, bebek sıkışmış. Uyandığımda bebeği kucağıma verdiler…
Görünce ne hissettiniz?
– Çok mutlu oldum ama şok da geçirdim! Çünkü mosmordu. Hatta kapkara. “N’oldu ona?” diye sordum. “Başı ödemli” dediler, “Bazen böyle oluyor, bebekler rahimde sıkışıyor. Deri altında kanama var, geçer.” Birkaç gün sonra eve geldik. Kafası biraz büyüktü ama onun dışında her şey normal görünüyordu. 15. gün bebeğimizin birdenbire sanki kafası söndü ve kemikleri çıkıverdi ortaya…
N’aptınız?
– Korktuk tabii. Hemen ultrasona soktuk. Ama “Kanama yok, her şey normal” dendi, rahatladık. Baba çocuk doktoru ya, pimpirikli, bir ay sonra yine ultrason, yine her şey nomal. Fakat bir süre sonra İsmail, bebeğimizin kafasının büyümediğini söyledi. Kemik yapışması var zannettik, beyin cerrahına gittik. Tomografiye girdi. Beynin her iki tarafında da, kanamaya ait bulgular saptandı. İşte biz o gün, bebeğimizin beyninin yüzde 80’inin hasarlı olduğunu öğrendik.
ŞOKTAYDIM
Çok korkunç. Peki nasıl olmuş?
– Bilinmiyor. Makul bir açıklaması yok. Anne karnında sıkışmış. Tamamen Allah’tan…
İnsan böyle bir şeyi nasıl kabulleniyor?
– Önce kabullenemiyor ama yapacak bir şey yok. Her şey bizim kontrolümüzde de değil. Hayat paradokslarla dolu. Bir arkadaşımızın oğlunun da beyninde kanama oldu. Kalbi durdu. Böbrekleri çalışmadı. “Yüzde 99 engelli kalır” dediler. Ama hiç de öyle olmadı, şu anda iki yaşında hopluyor, zıplıyor. Olacak olan oluyor.
Yaşadığınız acıyı nasıl tarif edersiniz?
– Edemem. Hayat çekildi içimden. İnanılmaz çaresiz hissettim. Bir de güya ben, şirketlere danışmanlık, yol gösteren biriydim. ‘Ders’ sana gelince bambaşka hissediyormuşsun…
Başınıza gelenleri, ‘öğrenmeniz gereken bir ders’ gibi mi değerlendirdiniz?
– Başta böyle düşünemiyorsun. Şoktasın zaten. Sabahlara kadar internette bilgilenmeye çalışıyordum. Okuyorum, okuyorum. Beyin, değişik bir organ. İsterse, o hasar görmüş yerleri kompanse edebilirmiş. Ama etmeye de bilirmiş, spastisite kalabilirmiş. Tomografiden sonra MR çektirdik, profesör elindeki filme bakıp, “Gitmiş bunun beyni ya!” dedi, “Yanmış. Sağlam yeri kalmamış. Korteks kapalı. Gözleri kör. Göz merkezi yanmış. Ne yapacaksın bununla!” Kucağımda oğlum, yıkık bir halde çıktım odasından…
BÜTÜNCÜL TIP
Sonra…
– Sonrası depresyon. Evimizin yanında mezarlık vardı, kendime de oğluma da yer bakıyordum. İntihar yolları düşünüyordum. Felaket bir dönem. Üstelik kendini sorgulaman da cabası: “Niye geldi bu bizim başımıza? Nasıl kalkarız altından?” Yıllarca da bütüncül tıbba inanmışım, “Hadi şimdi öğrendiklerin işe yarasın” diyorum. Nasıl bir bocalama anlatamam. Ama Allah’tan eşim İsmail müthiş destekti. Birbirimize yaslandık…
Klasik tıbbın her yoluna başvurdunuz mu?
– Tabii, tabii. Fakat klasik tıpta, bizim durumumuz için sonuca ulaştıran pek bir çalışma yok. Yapılacak tek şey fizik terapi. Biz de halen yapıyoruz. Ama fizik terapiyle sadece bedenin hareketlerini esnetebiliyorsun. Bense, kafayı bebeğimin beynine takmıştım. “Beyni gelişir mi?” diye kendi kendime soruyorum. Bütüncül tıbba da inanıyorum ya, bebeğimin bedeninden atamadığı travmaları çözmek için ilk olarak, ‘aile dizilimi’ne gittim. Profesör Mehmet Zararsızoğlu’yla sayısız çalışma yaptık. Mehmet Hoca’dan çok şey öğrendim. Onu severken “Kuzum” deme, erkek gücünü bulabilmesi için “Koçum de” dedi. Yaptım. “Psikolojini değiştir. Acıma” dedi, “Tamam” dedim. “Çocuğuna ve hayata güvenebilmek gerekir” dedi. Öğrendiklerimi kendi süzgecimden geçirdim ama bütün yeni fikirleri de dinledim. Şaman bir arkadaşımız var. Rusya’da şamanik tıp eğitimi aldı. Bir gün aradı, “Deniz, oğlunuz mu oldu?” “Evet” dedim. “Sana çılgınca gelebilir ama ruhu, benimle irtibat kurdu. İki ismi varmış. Annemlere söyle değiştirsinler ismimi, ağır geliyor” dedi. “Bu ne saçmalık!” filan demedim, o arkadaşıma da kulak verdim. Bebeğimizin ismi “İsmail Toprak”tı, Çağatay olarak değiştirdik. Sonra Hawaili Dr. Hew Len’ın ‘ho’oponopono’ yöntemini öğrendim. Bilinçaltındaki bir hatayı düzeltmek için yapılan bir temizlik. Varsa bir hata temizleyeyim diye. Halen yapıyorum…
Sadece bu iki yöntem mi?
– Olur mu? Reiki, refleksoloji, homeopati, ozon terapisi… Ruhsal arınmayla ilgili aklınıza gelebilecek her şeyi denedim, deniyorum. Yeter ki oğlum iyi olsun, kendini iyi hissetsin…
ENGELİ KALMAYACAK
İşe yaradı mı bunlar sizce?
– İsmail’e sorun, hekim olan o…
İSMAİL: Hem de nasıl! Hepsi yaradı, yarıyor da. Çağatay’ın normalde hayatta olmaması gerekiyordu. Bu beyinle nasıl yaşadığını bilmiyoruz. Bu kadar şiddetli kanama geçiren çocuklar ölüyor. Ya da hortumlara bağlı yaşıyorlar. Oğlumuzun hayatta olması mucize. Ve günden güne iyileşiyor. Ama “Olan biteni nasıl açıklarsın?” derseniz, açıklayamam. Tıbben bir açıklaması yok. Ne yaşandı, nasıl oldu bilinmiyor. Sadece rahim kasları sıktı da, bebeğin kanaması mı oldu? Neden klinik bulgular ortaya o anda çıkmadı da, günler sonra çıktı? 20 yıllık bir tıp doktoru olarak ben tamamen çaresiz kaldım. Yüzlerce bebeğe yardımcı olmuşum, kendi bebeğime olamadım. Sonra tıbba da farklı bakmaya başladım. Olan biten her şeyi, klasik tıpla çözemeyiz, çözemiyoruz da. Sanki her şey, bir plan, bir proje içinde gidiyor. Ve biz karıkoca, hep bir şeyler öğrenmek zorunda kalıyoruz. Allah’tan güç birliği yaptık. Oğlumuza reiki yapıyoruz. Refleksoloji yapıyoruz. Kafasının kemiklerini genişleten ve yumuşatan bir teknik var, onu yapıyoruz. Ozon yapıyoruz, gittik ozon makinesi aldık. Sonra homeopati yapıyoruz, Bulgaristan’da homoepati eğitimi aldım. İlk derste, ‘doğum travmalarında kullanılacak ilaç’ı anlattılar. Dondum kaldım. Belki de daha önce bilseydim, oğlumuzun kanamasını azaltabilecektim. Bilmiyoruz biz o ilaçları. Türkiye’de kullanılmıyor. Biz bunlardan çok fayda gördük. Oğlumuz gelişirken biz de geliştik…
– Biz karı- koca onun böyle engelli kalacağına inanmıyoruz…
Nasıl yani?
– Bize rastantısal olarak gelmediğini, bize öğretmesi gerekeni öğretip, sonra kendi yolunda ilerleyeceğine inanıyoruz. Kalbimiz bunu söylüyor. Önce tabii ego yapıyorsun, Tanrı’ya, “Neden ben? Neden biz?” diyorsun. Ama zaman içinde anlıyorsun ki, seçimleri aslında biz kendimiz yapıyoruz. Çağatay’ı aslında biz seçtik. Başımıza gelen her şey şu hayatta, bizim isteğimizle, seçimimizle oluyor. Bu gerçeği kabul ettiğin zaman da bir takım şeyler değişmeye başlıyor. Biz, tüm bunların yaşamamız gereken bir öğretim süreci olduğunu kabul ettik.
RUHLAR HEP MUTLU
İyi de sizin ve eşinizin öğrenmesi gereken şeylerin bedelini neden oğlunuz ödesin?
– Ruhlar bedel ödemez ki. Bize bedel gibi geliyor. Ruhlar hep mutlu. Çağatay da öyle.
İSMAİL: Bir deli görürsünüz, kendi kendine konuşur, şarkılar söyler, güler. Biz onu ‘zavallı’ buluruz. Ama bize göre zavallı. O, kendi içinde mutlu, bizim ne düşündüğümüz umurumda bile değil.
– Böyle bir deneyim, insanı geliştiriyor. Ve biz, tek değiliz. Türkiye’de birçok engelli ailesi pekkok doktordan daha bilgili ve bilge. Normalde isyan etmeleri gerekiyor değil mi, ama hayır bir şekilde etmiyorlar. Birbirleriyle iletişim kurabilecekleri platformlar kurmuşlar, onlar Türkiye’de hiç olmayan, beyni geliştiren, yan etkisi olmayan ilaçları biliyorlar. İnanılmaz sistemler biliyorlar. Beni en çok şaşırtan da şuydu; biz, kendimizi geliştire geliştire tüm bu yaşadıklarımızın tekamülümüzün içinde bir parça olduğunu öğrendik. Peki o aileler bunu nasıl öğrendi?
Sadece istediklerimiz değil korktuklarımız da başımıza geliyor
İsviçre macerası nasıl başladı?
– Çanakkale Seramik’te çalışan bir danışanım var. Bana mail attı. Günümüzün yaşayan en güçlü medyumu Joao Teixeria da Faria’yı anlatan bir makale. Brezilyalı, dünya çapında bir şifacıymış. Bir sürü nişanı, ödülü var. Shirley MacLane’i tedavi etmiş, Peru Cumhurbaşkanı’nı, daha bir sürü insanı. Pisişik ameliyatlar yapıyormuş…
Ne demek psişik ameliyat?
– Kendi bedenini kullanarak, cerrahi ve psişik şifa uyguluyor. Bunu da bedensiz varlıklarla birlikte yapıyor ve mucizevi sonuçlar elde ediyor. Abadiania diye bir kasabada, hastane tarzındaki mabedinde ücretsiz tedavi yapıyormuş. Yürüyemeyen insanlar yürüyormuş. Çok az ömrü kalan kanserlileri iyileştiriyormuş. İnsanların beynindeki urları alıyormuş, katarakt ameliyatı yapıyormuş. Ben de “Çağatay’ı bu adama götürelim” diye tutturdum. Biz Brezilya’ya gidecekken, bir de ne öğrenelim, adam İsviçre’ye Basel’e geliyormuş. Hemen biletlerimizi aldık. Sürekli meditasyon halimdeyim. Jaoa, Çağatay’ı kucağına alacak ve gözlerine çalışacak. Ve oğlumuz görmeye başlayacak. 24 saat ho’oponopono yapıyorum. İnanır mısın hayal ettiğim ne varsa gerçekleşti…
15 BİN KİŞİ VARDI
Nasıl bir yerdi gittiğiniz yer?
– Bir fuar alanı. 10 bin kayıtlı insan var, 5 bin de çocuk. Dünyanın her yerinden gelmişler. Ana baba günü. Herkes beyaz giymiş. Tekerlekli sandalyeliler, kanserliler, felçliler. Teixeria’nın bir sürü gönüllü yardımcısı var. Birkaç ay ömrü kaldı denilen hekimler, Joao Teixeria tarafından iyileştirilince işi gücü bırakıp, onun yanında kalmışlar. Onunla birlikte dünyayı dolaşıp, insanlara şifa dağıtıyorlar.
Orada tam olarak ne oluyor?
– Sıraya giriyorsun. Bebekleri, engellileri ve çok ağır kanserlileri önce alıyorlar. Şifa çorbaları içiyorsun. Toplu şifa yapılıyor.
O nasıl bir şey?
– O koca fuar alanına, yüzer yüzer alıyorlar insanları. Herkes ayakta, “Gözlerinizi kapatın, elinizi kalbinize koyun” diyorlar. Bir taraftan acayip inanıyorum, bir tarafım şüpheci. Görüyorum Joao transa giriyor, üç kişi bir kolundan tutuyor, üç kişi diğer kolundan, gözleri gidiyor. Herkese o esnada toplu şifa yapılıyor ama aradan iki üç kişiyi seçiyor. Benim gözüm de kapalı olması gerekiyor ama Çağatay o kadar çok ağlıyor ki, zıplatıp yatıştırmak zorundayım. O yüzden gözlerim açık, görüyorum. Joao elleriyle bazı insanlara dokunuyor ve o insanların bir kısmı engelli. Yemin ederim gördüm, engelli arabasını orada bırakıp yürüyerek gidiyorlar…
Hadi canım…
– Gözlerimle gördüm. Benim amacım Çağatay’ı kucağına verebilmek. Ama o kadar. Çaktırmadan her sıraya girmeye çalışıyorum. Birinci gün beceremedim, moralim acayip bozuldu. Ertesi gün yine deniyorum. Bu arada Joao, defalarca diyor ki “Ben hiçbir şey yapmıyorum, şifayı veren Allah. Ben sadece çok iyi bir kanalım. Ruhlar geliyor, ameliyatı yapıp gidiyor. Hastaları da ben seçmiyorum…” Defalarca söylüyor bunu. O Portekizce söylüyor. Anında bütün dillere tercüme ediliyor.
ARTIK GÖREBİLİYOR
Sonra ne oldu peki?
– Üçüncü gün karşı karşıya geldiğimizde Joao bu sefer resmen Çağatay’ı kucağına aldı. Transa geçti. Gözleri mözleri kaydı. Eliyle, bizimkinin gözlerine bir hareket yaptı. Birden Çağatay’ın gözleri kıpkırmızı oldu. Sanki lazer ameliyatından çıktı. Çığlıklar atarak ağlamaya başladı. Joao döndü yanındakine Portekizce “Söyleyin onlara gözlerini ameliyat ettim, iyileşecek” dedi.
E ne oldu sonuç?
– Çağatay normalde parmaklarımıza hiç bakmazdı, şimdi bakıp takip edebiliyor. Yemek yerken çatalı takip edebiliyor. Şu içerken şişeyi. Yatakta tepesine asılı maymununa dokunup kahkaha atıyor. Flaş patlayınca gözlerini kapatıyor. Bunların hiçbirini yapmıyordu. Ne mutlu ki oğlumuz artık kısmen görebiliyor…
Siz bir hekim olarak bunu nasıl izah ediyorsunuz?
İSMAİL: Ne olduğu, nasıl olduğu beni ilgilendirmiyor. Oğlumuzun görüyor olması ilgilendiriyor…
– Biliyorum çılgınca geliyor ama bu adam, beyin tümörlerini insanların burnundan çekip çıkarıyor, midedeki tümörleri iyileştiriyor…
Tüm bunlar yaşadığınız büyük acıyı rasyonalize etmek için inanmayı tercih ettiğiniz şeyler olabilir mi?
– Ortada bir gerçek var, çocuğumuzun gözleri şu anda görüyor…
İSMAİL: Bu olay, tıbbın açıklayabildiği bir şey değil. Ama bir sonuç var. Biz inançlı insanlarız ve Allah’a inanıyoruz değil mi? Ama Allah’ı göremiyoruz. Bazen göremediğimiz açıklayamadığımız şeylere de inanmamız gerekiyor. Biz Çağatay’ın uykuda olan beyin hücrelerinin bir gün uyanacağına inanıyoruz. Ve uykudakileri canlandırmaya çalışıyoruz. Ölen gitmiştir ona yapacak bir şey yok. Ama bir nöron varsa, bir tane beyin hücresi var büyüyebilir ve çoğalabilir.
SONUÇ ALDIK
Tüm bunları anlatınca size deli gözüyle bakmıyorlar mı?
– Umurumuzda bile değil. Biz bir takım sonuçlar aldık, başka insanların da alabileceğini düşünüyoruz.
İnsanlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
– Hiçbir şart altında inancı yitirmemek. Her şeyin olabilirliğine, olasılıkların sonsuz olduğuna inanmak. Ve sadece istediklerimizin değil, korktuğumuz şeylerin de başımıza geleceğini bilmek…
Nasıl yani?
– Hamileliğim sırasında spastik çocuklara refleksoloji yaptım. Bir korku geldi bana “Ya benim çocuğum da spastik olursa?” diye. Ve güçlü bir korkuydu. Güçlü olan hisler hayata geçebiliyor. İnanın başımıza gelenlerin sebebi bizleriz. Onların gerçekleşmesini biz sağlıyoruz…


A growing number of cancer practices are sequencing the DNA of tumors to uncover their genetic abnormalities. The aim: to pair a drug with the specific mutation fueling a patient’s disease. UC San Francisco’s Dr. Trever Bivona discusses.
Kellie Carey’s doctor finally stopped dodging questions about how long she had to live six weeks after he diagnosed her lung cancer.
“Maybe three months,” he told her in his office one sunny May morning in 2010, she recalls.
Yet she is still alive, a testament to the most extraordinary decade of progress ever in the long scientific struggle against lung cancer.
Tests found Ms. Carey’s lung cancer to be of a rare type that researchers had found just three years earlier by deciphering its genetic code. The 45-year-old businesswoman in 2010 went on a drug Pfizer Inc. PFE +0.27% was testing for that type. By pinpointing her cancer, the drug probably helped give her years more to live than chemotherapy would have, her doctors say.
Jesse Neider for The Wall Street JournalKellie Carey, who was given three months to live in 2010, discusses her lung-cancer treatment with her doctor, Roy Herbst, last month.
That is remarkable because lung cancer for decades defied efforts to find drugs that could extend an average patient’s life by even a few weeks.
But an explosion in knowledge about the genetic mutations that cause tumors is just now offering the first real promise of drugs that can control what is the most-common and most-deadly cancer.
Ms. Carey has one of at least 15 lung-cancer variations, almost all of which scientists didn’t know existed 10 years ago. Researchers have identified those variations, most of them in just the past four years, by decoding DNA in tumors—akin to how crime labs analyze DNA to genetically fingerprint suspects.
The newfound variants have led major cancer centers to revamp their approach to treating cancer and have spurred a rush among drug companies to find medicines that narrowly target each one.
The drugs don’t cure cancer and face significant hurdles. But doctors now talk of a “precision medicine” approach in which those pinpoint drugs can treat tumors far more effectively than catchall chemotherapy.
“What we’re seeing is the beginning of a revolution in therapeutics,” says Janet Woodcock, director of the Food and Drug Administration’s Center for Drug Evaluation and Research. “We can only hope that this gets us to where cancer is managed or curable.”
Among signs that revolution really is afoot: A June 2013 study found that lung-cancer patients who were treated with drugs targeted at their genetically identified varieties lived 1.4 years longer than patients on chemotherapy whose cancers weren’t genetically identified.
In effect, lung cancer is no longer a few common diagnoses. Instead, it is a growing list of rare cancers, each a target for its own drug regimen.
“It’s likely that more than half of tumors have some alteration we can target with a drug,” says John V. Heymach, a lung-cancer specialist at MD Anderson Cancer Center, Houston. “They may not all have the same success, but we know that in many cases, a targeted agent will work very well.”
The same goes for other malignancies: Scientists have decoded tumor DNA from breast, colon, kidney, skin and other cancers in recent years to discover scores of variations they didn’t know existed before.
Research hospitals like MD Anderson, Vanderbilt University and Massachusetts General Hospital are among a growing number of cancer practices that routinely decode the tumor DNA of most patients with advanced cancer.
The lists of newfound variations have invigorated the drug industry, with companies like Pfizer, Roche Holding AG ROG.VX +0.38% andMerck MRK -0.08% & Co. racing to develop drugs that target each one.
Last year, nearly 1,000 cancer drugs were in clinical development, up 52% from 2006, says the Pharmaceutical Research and Manufacturers of America, a trade group. The “vast majority” of that growth is from drugs targeted at genetic mutations, says Bill Chin, the group’s head of science and regulatory affairs.
Three drugs are on the market for newly discovered lung-cancer mutations. Dozens more are in clinical trials. Some approved for other cancers appear effective for specific lung cancers. And drug companies are targeting other mutations of all cancer types.
At least half the 27 medicines on Novartis AG’s NOVN.VX +0.74%current list of oncology drugs in clinical development target cancer mutations. Precision medicine is “fundamentally changing the way we think about cancer drug development,” says Hervé Hoppenot, president of the company’s Novartis Oncology unit.
Just last year, the FDA established a “breakthrough therapy designation” to hasten approval of experimental drugs that show striking benefits in early trials, including those targeted at cancer mutations.
Ms. Carey’s diagnosis in 2010 came just as that thinking was starting to change. Her roller-coaster ride of cancer remission and recurrence over the next three years shows the promise and shortcomings of precision medicine.
Ms. Carey, who worked for a business selling private jets, suffered an apparent seizure at her gym. Doctors discovered a nodule in her lung of cancer that had spread to her brain. Surgery and radiation treated the brain tumor.
But when the New York City resident’s doctor said she probably had three months left, “I definitely felt like there were no options,” she says.
It wasn’t an unusual prognosis for lung cancer in 2010. Three decades of research starting in the 1970s into hundreds of potential lung-cancer drugs had produced dismal results, says MD Anderson’s Dr. Heymach: Over that time, a lung-cancer patient’s median survival improved by just one month, to eight months.
Ms. Carey found hope in news accounts of a drug Pfizer was testing against a cancer type researchers had identified in 2007. The type was caused by a mutation in the so-called ALK gene—it normally plays a role in brain development—and Ms. Carey wanted to know if that was her cancer.
In 2010, precision medicine was still so nascent that Ms. Carey had to show unusual persistence. Few doctors even considered testing tumors for mutations.
She says she had to demand the test. “Are you helping to save my life,” she recalls asking her doctor at the time, “or just waiting for me to die?”
That ALK-gene mutation was only the second mutation researchers had identified using advanced DNA-sequencing technology on lung-cancer tumors. The first was in 2004, a mutation in the so-called EGFR gene that responded well to an existing drug, Tarceva, now sold by Roche. (Another mutation, KRAS was discovered previously, with earlier technology.)
The discovery of the role of the EGFR mutation in 2004 sparked the search for more cancer-causing mutations.
Before that, a pathologist would identify a patient’s lung-cancer tumors through a microscope to see if they were of the “small-cell” or “non-small-cell” variety. The difference helped determine which regimen of chemotherapy to prescribe.
After finding the ALK-gene mutation, researchers in 2007 found another mutation. By 2010, for a few lucky patients whose tumors proved to be of the newly discovered varieties, there were a few drugs on the market or in trials.
Ms. Carey was among the fortunate: Her mutation proved to be of the ALK gene, which represents about 5% of lung-cancer cases.
The discovery of the ALK-gene mutation had prompted Pfizer to test a drug already in its portfolio, brand-named Xalkori and generically called crizotinib, to see if it worked on the mutation. Pfizer’s study of the first patients showed dramatic results, which Ms. Carey read about.
Again, Ms. Carey needed persistence, this time to get the drug. She visited different sites participating in Pfizer’s trials before finding a slot at the University of Chicago.
Within six weeks, two of three cancerous nodules in her lungs had disappeared, and the third had shrunk significantly.
The FDA approved the Pfizer drug in 2011 based on 250 patients, four years after the ALK-mutation link was discovered. That is lightning speed in an industry accustomed to spending a decade with thousands of test subjects to get drug approval.
Ms. Carey in 2011 began buying the Pfizer drug by prescription. It was expensive—today Pfizer charges $10,800 a month for it—but her insurance covered it.
Prices like that raise questions about the affordability of precision medicine. But those prices, and the speed at which genetically targeted drugs can come to market, had begun changing the economics of drug development.
The “precision medicine approach requires people to change the way they look at opportunities,” says Mace Rothenberg, a senior vice president who heads cancer clinical development for Pfizer. Instead of trying to apply a drug to the largest number of patients possible, it is possible to “demonstrate very significant value of the drug to the patient, the physician, the payers and the company.”
Discovery of new mutations accelerated. A 2011 report linked a mutation of a gene called RET to lung cancer, prompting researchers at Memorial Sloan-Kettering Cancer in New York to approach ExelixisInc. EXEL -0.61% The South San Francisco biotechnology company was developing a drug called cabozantinib to treat a rare form of thyroid cancer linked to the RET mutation.
That mutation is found in only about 1% of lung-cancer patients, but Sloan-Kettering launched a drug trial. The first few patients tested had striking benefits. “These were patients who had nothing six months earlier,” says Mark Kris, a lung-cancer specialist at Sloan-Kettering.
Discovery of still-more lung cancer mutations continued in rapid fire. The count is 15 today, accounting for about 60% of all lung cancers, according to some estimates, and researchers expect to find more.
Precision medicine is no cure. A tumor with a pinpointed mutation doesn’t always respond to a drug targeted at it. The drug often shrinks tumors within weeks. But the tumors can develop resistance and come roaring back.
Ms. Carey’s cancer found a way around the treatment, in early 2012. An analysis of her tumor found the ALK-gene mutation still active. She took to calling her mutation the “Darth Vader of cells.”
Doctors think most patients will need a series of precision drugs, sometimes with chemotherapy. “The tumor will keep evading our best therapies,” says Trever Bivona, a lung-cancer researcher at University of California San Francisco. “Ultimately we’re going to have to get to combination approaches.” exdiscovery of new
Ms. Carey in the spring of 2012 went off crizotinib for another regimen of brain radiation, then went back on the drug.
By that year, interest was surging among drug companies in targeted drugs. At least three “next-generation crizotinibs” against the ALK-gene mutation were now in trials. Ms. Carey entered a trial for one of them, being developed by Ariad Pharmaceuticals Inc. ARIA +0.27%
Not all patients can find a trial. Precision drugs are approved for only two lung-cancer mutations, the ALK and the EGFR-gene mutations. A patient with a different mutation must look for a drug in development and try to join its trial.
Dr. Bivona of University of California San Francisco says he treated a patient this year who died a month before the launch of a clinical trial for a drug that matched the patient’s mutation. “We were in a black hole,” he says. “Getting drugs to the patients who need them will take an entire remodeling of the drug-development system.”
While there are drugs approved for other cancers that appear effective for some newfound lung cancers, insurers generally feel data don’t yet justify coverage of such “off-label” drugs. And for several of the 15 known lung-cancer variants, an especially promising drug has yet to emerge.
Tests for mutations are less likely to be available in smaller doctors’ offices. Even many large centers are just putting in place systems to act on the information. “A lot of places can tell you they do this now, but few really have the people in place who know what to do,” says Roy Herbst, chief of medical oncology at Yale Cancer Center, New Haven, Conn., who is Ms. Carey’s current oncologist.
But rapid diagnostic advances are making it easier for any doctor to test for the newfound cancers. Tests now can hunt for more than 200 mutations—of lung and other cancers—in one biopsy.
Evidence that precision medicine works will likely broaden its use quickly. A June 2013 report on 1,007 patients with advanced lung cancer whose tumors were sequenced by a group of researchers called the Lung Cancer Mutation Consortium found that 62% had alterations suspected of being driver mutations.
The researchers reported that the 265 patients on the study treated with a targeted drug had a median survival of 3.5 years from diagnosis, compared with 2.1 years for the 361 patients for whom a mutation wasn’t identified.
“It opens up so many more doors for patients if you can find their target,” says Alice Shaw, an oncologist at Mass General in Boston.
At Ms. Carey’s checkup late this July, her doctor said her new drug regimen is keeping her lung tumor from progressing.
She is also considering a new class of drugs called PD-1 inhibitors that enlist the immune system. Such agents from Merck, Roche andBristol-Myers Squibb Co. BMY +0.51% are creating a buzz among oncologists for use in parallel with the genomic strategy.
“Now when I look back, I’m astonished at the timing of everything,” she says.
“My quality of life is extraordinary,” she says. “The science in this and the positive response I’ve had—I wouldn’t be alive without that.”
Daha önce anlatmışmıydım , hatırlamıyorum?
Birgün asansöre bindim , tam , asansörün kapısı kapanmışken dışardan açıldı ve asansöre iri yarı bir adam bindi. İlk kez gördüğüm biri ; alt komşumuzun oğluymuş.
Duymuştum şizofren olduğunu.
Birden çebinden bir sustalı bıçak çıkardı , şak diye açtı ve sordu :
Kimi öldüreyim ?
Ulan asansörde bir o bir de ben varım ! Üstelik sıksa SUYUMU çıkartır !
Sustalıya ne gerek ?
Ben nasıl davranacağımı düşünürken , devam etti :
-Annemi mi öldüreyim ? Deyince ,
– Yardıma ihtiyacın var galiba , istersen sana yardım edebilirim , dedim .
– Eder misin ,dedi ?
“Ederim” onayını alınca bıçağı kapatıp cebine koydu , ben de asansörü durdurup , zemin düğmesine bastım.
Bindik arabama geldik bizim acil servise ,
sekreterliğe yaklaşınca , hafif titrek eli ile elimi tuttu !
O şekilde girdik sekreterliğe…
o zaman herkes birbirini tanır ve severdi hastanemizde ,
her bölüme çekinmeden girebilirdik , saygıda kusur etmezdik.
Her bölüme herkes aynı şekilde girerdi.
Hilesi hurdası pek olmazdı !
Ama bazan üşengeç arkadaşlarımız da olurdu…
Neyse ,
sekretere psikiatri servisini bağlamasını söyledim ,
nörolojiden rotasyonda olan bir asistan arkadaşa bağladılar ,
bir hastamın acilen yardımlarına ihtiyacı olduğunu söylerken ,
” nasıl acil” diye lafımı kesti!
Ben telefonda kemküm ederken hastam kıpırdanmaya başlayınca elini daha sıkıca tutup göğsüme dayadım.
Aslında osırada bağırmak istiyordum ,
“ulan psikiyatrinin acili ne olur ; ya kendine zarar verecektir ya başkasına , hemen fırlayıp gelesen aşağıya” , diye
Bu sırada hasta anladı ve başladı bağırmaya
– Tamam doktor bey ben kimi öldüreceğimi buldum ver o ….mi bana , söyle adresini , gidip icabına bakayım …
– Deymez oğlum , adam sayarlar , başın belaya girer , dedim
Sonra birden bire sakinleşti …
-Tamam , dedi , “hadi gidelim. Annem evde yalnız. Hem benim kendi doktorum var. Yarın ona giderim…”
Döndük evimize , o kendi evine , ben kendi evime…
Teşebbüs aşamasında kalmış , hükûmeti devirme planı !
Yok böyle birşey.
Varsa bile , vazgeçilmiş bir şey söz konusu …dikkat buyurun , varsa bile diyorum !
Çünkü teşebbüs denince şu anlaşılmaz mı?
Mesela ben birini vurmaya karar verdim.
Bütün teçhizatları tamamladım , adamı tam kekliyecekken MİT. POLİS. ASKER beni keklediler.
Ama olan ,yani Ergenekon, varsa bile , bu değil ki ; herşeyi ayarlamışım ama vazgeçtikten sonra suç aletleri ile yakalanmışım. Yani farzedelim ki ! Yani mesela !
Teşebbüs , eksik teşebbüs , planlanmış ; vazgeçilmiş teşebbüs …iddia edilenin gerçekleşmediği kesin değil mi , Allah aşkına !
Ben seni bir zamanlar öldürmek istiyordum.
Desem asacaklar mı ?
Siz insana kafayı yedirirsiniz be kafayı !
Vallahi Allah , Haberal’ın yardımcısı olmuş , olmuş da kurtarmış kendisini bu vicdansızların zulmünden.
Hâlâ sevgi dolu …adamın ilk gittiği yer hastanesi be hastanesi…
Bu size hiç mi birşey söylemiyor ?!
Paçalarını sıvamış , hafif eğilmiş , kravatı şakûl gibi sarkmış aşağıya doğru, denizin kıyısında , ayakları kıyı dalgalarının içinde ,yüzünde tebessüm…
Yorumcu diyor ki paçalarının ıslanmasına aldırmadı !
Onun bütün ruhunu , bedenini , sosyal hayatını sırılsıklam ettiler de aldırmadı , ne dedi ;
içerde arkadaşlar var , ülkemiz zor bir dönemeçten geçiyor…
Yani daha “sırılsıklam birçok kişi var içerde” , anlamına …
Evet sırılsıklamlar , ama sudan değil ;
suyu çıkmış adaletten dolayı sırılsıklamlar …
Suyun ıslaklığı geçer …kurur biter !
Hem de sadece adalet mi ?
Cemaatlaşarak , tarikatlaşarak , etnisite batağına girerek
Ülkenin suyunu çıkardılar ülkenin ; heryer sırılsıklam !
Maalesef !
Vah Türkiyem vah !
DR. ZAFER ÖNER


Mahalledeki diğer çocukların henüz ulaşamadıkları dallarda kalan dardağanları toplayabilmek için benim üzerinde durduğum daldan biraz daha yüksekteki ince bir dala tırmanmış olan Salih söylediğimi hiç duymamış gibiydi. Dilinin ucu, yerine yenileri çıkmak üzere düşmüş olan öndeki iki üst dişinin açtığı boşluktan dışarı fırlamış bir şekilde, ıhlaya-tıslaya bir salkım dardağan meyvesini dalıyla birlikte kopartmaya çalışırken yineledim:
Beni duymuş olduğunu, fakat konuşup cevap verecek durumda olmadığını belirten bir bıkkınlıkla:
Yaz olsun kış olsun, başında eskiden Osmanlı cariyelerinin giydikleri başlıklara benzer bir örtü ve çoğu zaman bordo-sarı kadifeden yapılmış, eteği yere kadar inen kat kat giysisi ile dolaşan Diyarbakırlı Hatun anamız (Salih kan kardeşim ya, o da benim anam sayılırdı artık) hep biraz kamburumsu durur, yürürken devamlı önüne bakar ve hiç başını yukarıya kaldırmazdı. Demek boynunda bir sorun varmış kadıncağızın ve ben bunu ilk defa o gün öğreniyordum. Bu kadın hiç Türkçe bilmezdi ama çocukları Türkçeyi oldukça güzel konuşurdu. Şimdi bizi o kocaman ağacın tepesinde görse kesin kızardı, çünkü o civarda bir tek tane olan o dardağan ağacı, yine aynı bahçenin diğer kenarlarında dikili olan birkaç melengiç ağacından sonra, civardaki en uzun ağaçtı ve dört-beş metre yüksekteki dallarından düşecek olursak bir tarafımızı kırmamız işten bile değildi.
Hatun ana ağaca yaklaşırken bağırdı:
Salih yine kendisini meşgul etmiş olduğumdan dolayı duyduğu sıkıntı ile bir zahmet kısa bir cevap verdi:
Görüşümü engelleyen birkaç dalı usulca aralayıp baktım, Hatun ana elinde kıpkırmızı, kocaman bir yarım domates ile ağacın altında duran Salih’in kardeşi Hanifi’ye doğru yürüyordu ve diğer elinde de koca bir parça taze pide ekmek! Sabah kahvaltısında annem bana peynirin yanında domates isteyip istemediğimi sorduğunda, domatese burun kıvırmış, her zamanki gibi, Edirne peynirini kızarmış somun ekmek ve bol şekerli çay eşliğinde götürmüştüm. Gel gör ki Hanifi’ye sunulan bu domatesi o anda canım bir çekti bir çekti ki…. (Eminim tuzlanmıştı da). Neredeyse aşağıya atlayıp kadının elinden domates-ekmeği kapıp kaçacağım!
Salih benim yaşımdaydı, kardeşi Hanifi ise bizden 3 yaş kadar küçüktü. Koyu esmer tenli, abisinin düz ve dimdik saçlarının aksine, kıvır kıvır parlak siyah saçlı, ortasında siyah zeytin taneleri parlayan beyaz porselen gözlü bu çocuk oyuncak zenci bebeklere benzerdi ve ben onu çok ama çok severdim. O kadar ki, en sevdiğim oyuncaklarımı bazen kan kardeşime bile ellettirmezken onun alıp oynamasına ses çıkartmazdım.
Topladığımız dardağanlardan birer avuç vermek vaadi ile ağacın altında bekleyen Hanifi’yi güya erkete olarak görevlendirmiştik. Salak, yanına gelene kadar anasını bile fark edemedi ve de bizi uyaramadı. Kadın yaklaşınca sesimizi kesmesek yakalanacağız! Yakalanıp azar işitmek önemli değil, cephane olarak kullandığımız dardağanı bir daha kolay kolay ağaca çıkıp toplayamayacağız! Neyse, kadın da Salih’in nerede olduğunu sormadan domates-ekmeği küçük oğluna verdi, döndü ve yavaş adımlarla pek de uzak olmayan evine doğru yürüdü. Bu vartayı da böylece atlatmış olduk.
Dardağan bizim için çok önemliydi zira iki ayrı silahımıza da uygun olan tek cephanemizdi. Leblebi tanesinden biraz daha küçük olan bu meyveler tam bir küre şeklindeydi. Meyveler yeşilken onları patlangaçlarımızda kullanırdık. “Patlangaç” ne mi? Bilmeyenler için tarif edeyim; bu “silah” tahtadan yapılır ve iki parçadan oluşurdu. Birinci parça içi boydan boya matkapla delinmiş, etlice bir ağaç boru. Bu namlu görevi yapardı. İkinci parça ise ucu bu namlunun içerisine giren ve saplı bir tornavidaya benzeyen ağaçtan piston. Kullanımı ise çok basitti; önce yeşil bir dardağanı alıp namlunun arkasına, deliğin üzerine lalettayin oturtacaksın. Pistonun sapının düz olan arkası ile küt küt vurarak namlu çapından daha büyük olan dardağanı deliğin içerisine sıkı sıkı geçireceksin. Daha olgunlaşmamış olan etene (çekirdek ile kabuk arasındaki meyve eti) burada conta görevi yapar ve hava sızmasını önler. Sonra, piston ile bu ilk dardağanı yavaşça taaa namlunun ucuna kadar itekleyeceksin. Piston namludan bir santim kadar kısa olduğu için bu ilk dardağan namludan dışarıya düşmez. Sonra ilk işlem tekrar edilir, ikinci bir dardağan daha namluya sıkı sıkı sürülür ama bir iki santim kadar içeriye iteklenince orada durulur. Piston buna dayanmış bekliyor olacak. Ateş edeceğinde aniden pistonu (aynen bir bisiklet pompasında olduğu gibi) ileriye itekleyeceksin. İki dardağan arasında oluşan basınçla namlunun ucundaki dardağan “paat” sesi ile hedefe gider. Bu defa ikinci dardağan namlunun ucuna gelmiştir ve üçüncü bir dardağanın namlun arkasından doldurulması işlemi sonucunda uçmak için sırasını bekler. Yeşil dardağanın bulunmadığı kış aylarında dardağan yerine ağzımızda çiğneyip hamur haline getirdiğimiz kağıttan toplarla yapardık bu işi. Patlangaç yine “pat” diye bir ses çıkartırdı ama kağıdın menzili birkaç metreyi geçmediğinden savaş amaçlı kullanılamazdı. Sadece “paat” sesi ile tatmin olur, dardağanlı günlerimizi yad ederdik. Bu nedenle, kağıt hamuru kullandığımız patlangaca “patıldak” derdik ve bu suretle “dardağan savaşçısı” patlangacın onuruna halel getirmemiş olurduk.
Okulların açılmasına yakın, bizim dardağanlar olgunlaşırdı. Meyvenin dışı kahverengi, hatta siyah renkli sert bir kabukla kaplanır, kabukla çekirdek arasındaki eşene ise turuncu renge dönerdi. Yeşilken kekremsi bir tadı olan bu meyve olgunlaşınca bayağı tatlanırdı. Ağzımıza atar, dişlerimiz ve dilimiz yardımıyla kabuğunu ve meyve etini çekirdekten ayırıp yer, çekirdeği ise kurşun olarak kullanmak için yeni silahımızın namlusuna sürerdik. Bu ikinci silah çok ama çok basitti. On beş, yirmi santim uzunluğunda, boru şeklinde kesilmiş bir kargı kamışı… O kadar. İç çapı çekirdeğe göre ne çok bol olacak, ne de fazla dar…. Ağzımızdaki çekirdeği bu borunun dudaklarımıza dayalı ucunun içine dilimizle itekler, ondan sonra da ciğerimize doldurduğumuz havayı, mümkün olduğunca fazla bir basınç yaratacak şekilde, şiddetle bu boruya üflerdik. Birkaç metreden isabet ettiğinde bayağı can yakardı, hatta patlangaçtan bile etkili olurdu. Oyuncağın, televizyonun, bilgisayarın vs.’nin olmadığı o devirde bu dardağanlı oyunlar bizim için vazgeçilemezlerin başında gelirdi.
Bir akşam üzeri Salih ile bir ağaç gölgesine oturmuş, kış hazırlığı olarak, çelik çomak yapmak için dal parçaları yontuyorduk ki, kenarında oturduğumuz portakal bahçesinin bir ucundan bize doğru Hanifi’nin koşarak geldiğini gördük. Koşmayı sevmediğini bildiğimiz “küçük kardeşimizin” bu telaşı pek hayra alamet değil gibiydi. Kendisini takip eden toz zerreleri ile birlikte karşımıza dikildiğinde;
Zorlukla nefes almasını sürdürürken el, kol ve baş hareketiyle yakınımızdaki dardağan ağacımızı işaret etti.
Bahçenin diğer ucunda konuşmakta olan üç kişiyi göstererek:
Salih de ben de aynı anda ellerimizdeki çakıları toprağa saplamış ve donmuş kalmıştık. Nice sonra;
Çakıları kapatıp cebimize koymaya bile zaman harcamak istemediğimizden;
Yanılmamıştık. İki oğlan kulle oynuyor, diğer ikisi de onları seyrediyordu.
Bir anda bizdeki endişe oradaki dört oğlanı da sardı. Ben “bu konuyu acaba babama söylesem bahçe sahibi ile konuşup vazgeçirebilir mi?” diye düşünürken kullecilerden Cındırık Fehmi; (“Cındırık” Adana ve Maraş yöresinde sinirli ve yağsız ete verilen isim olup, gövde görüntüsü itibariyle, Fehmi’ye lakap olarak yakıştırılmıştı. Mahallede ben dahil beş çocuğun lakabı yoktu. “Yiğit lakabı ile anılır” derler, demek biz beş çocuk yiğitliğe(!) layık görülmemişiz ki bize lakap takmamışlardı).
Özdemir, babasının memuriyeti nedeni ile Bursa’dan Adana’ya taşınmış, bizden iki yaş kadar daha büyük, yaşına göre uzun boylu, dalga dalga kestane saçlı, yakışıklı ama “R” harflerini “yumuşak G” olarak telaffuz eden ve de mahalleler arası savaşlarımızda bizim orduyu yöneten liderimizdi.
“Kara haber tez ulaşır” derler. Gönderdiğimiz ulakla birlikte Özdemir’in birkaç yüz metre uzaktaki evinden yanımıza gelmesi ancak “göz açıp kapayıncaya kadar” bir zaman almıştı. Belli ki Özdemir yol boyunca düşünmüş ama henüz bir çıkar yol bulamamıştı. Liderin zor anlarından birisiydi bu. Öyle ya, bir çare bulmalıydı ki liderlik liyakati devam etsin. Gözlerimiz Özdemir’de, sessiz sedasız onun konuşmasını bekliyoruz, onun da gözleri yerde, sağ ayağı ile toprağı düzeltiyor… Sanki oraya bir savaş planı çizecekmiş gibi!
Sabahı zor ettik. Ben biraz bisküvi, kurabiye ve babamın avcı matarasına doldurduğum su ile sabahın erkeninde dardağanın ağacının dibine gittim. Erken gittiğimi sanıyordum ama neredeyse tüm çete oradaydı ve birkaç tanesi ağaca çıkmıştı bile. Aramızda ağaca çıkmayı bilmeyen Hanifi, bakkal Şabanın tosuncuk oğulları Malak Macit ile adaşım Tonton Adil ayrıca Kekeç Sülo ve Cındırık Fehmi de gelmişlerdi. Onları ağaca bir halat ile çekmeye karar verdik. Karar verdik vermesine de kimsenin evinde kalın ip veya halat yok!
Kekeç Sülo kendisi birşey anlatırken kekelemezdi. Ancak, heyecanlandı mı ya da kendisine sorulan bir soruya cevap vermek zorunda kaldı mı ilk kelimeden sonra takılır kalırdı. Bu eksikliğinden dolayı duyduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, her zaman aramızda bulunmasına rağmen hiçbirimizle pek konuşmaz ve oyunlara da nadiren katılırdı. Bir şey sorulduğunda da hep tek kelimelik cevaplar veriridi.
Yere yakın olan ilk kalın dalın üzerindeki en pehlivanlarımızdan ikisi, beline ip bağlanmış “ağaç acemileri”ni yukarıya çekmeye çalışıyor… Tamam da yukarıya çekilmeye çalışılan lapacılarda bir gayret yok ki! Gayret yok çünkü korkuyorlar ve de çıkmaya gönüllü değiller. Ama vazgeçip eve kaçsalar bu defa da mahallenin kopillerine rezil olacaklar. “İki arada bir derede” durumu yani….
Epeyce bir uğraşıdan sonra orası burası dallar tarafından hacamatlanmış onbir çocuk ağacın içine yerleşmiştik. Bekle bekle gelen giden yok! “Acaba bizi kandırdı mı?” diye Hanifiye ters ters bakmaya başlamıştık ki bahçenin içinden birisi yaşlı birisi genç iki kişi çıktı geldi, ellerindeki iki tarafı tutacaklı dev bir testereyi ve iki adet baltayı dardağan ağacının altına attılar. Bizde heyecan dorukta ve boğazımıza kadar tırmandığını sandığımız kalbimizin atışlarını sayıyoruz!
Adamlardan birisi cebinden bir tütün tabakası çıkarttı, bir sigara sardı, tabakayı diğerine uzattı
Sigara da ne bitmek bilmezmiş! Yukarıya yükselen dumandan olsa gerek, en alt daldaki Kıvırcık Hanifi öksürmez mi? Genç olan kafasını kaldırıp yukarı baktı, ve;
Hiçbirimizde çıt yok, gözlerimiz adamlara odaklanmış, bet-beniz atık durumdayız. Yaşlı olan bizimle hiç ilgilenmedi. Çömeldiği yerden uzandı testereyi aldı, on metre kadar ilerideki kurumuş dut ağacına doğru yürüdü. O ağaca yıllar önce yıldırım düştüğü söylenirdi ve boydan boya yarısı olmayan siyahlaşmış gövdesinde yarasaların yaşadığı rivayet edilirdi. Orada hiç yarasa görmediğimiz halde, biz nedense korkar ve bu ağaca hiç yaklaşmazdık.
Adamların dardağanı değil de dut ağacını kesmeye başlamaları hepimiz için sürpriz olmuştu ama “nasılsa dardağana da sıra gelecek” saplantısı ile içimizde herhangi bir umut yeşertmeye cesaret edemiyorduk. Kuru dutun gövde çapının dörtte biri kadarını kesince, yaşlı olan işçi kestikleri gediğe baltanın arkası ile bir tahta kama çakmaya girişti, ki testere sıkışmadan çalışmaya devam edebilsin. Genç olan yine bize döndü:
Bizde yine ses yok. Hala işkilliyiz. Ya biz aşağı indikten sonra kalleşlik eder de dardağanı keserlerse? O mesafeden belli olan sigara sarısı dişlerini göstere göstere sırıtarak:
Ağaç kesim işi bir saat kadar sürdü. İşçiler yere yıkılan kuru dut ağacını olduğu gibi bırakıp takımlarını toplamaya başlamışlardı ki, Özdemir seslendi:
Aman siz de oradan hiç inmeyin ha! Üstünde hiç dardağan kalmamış ağaçta ne bok buluyorsanız artık…
Amaç hasıl olmuştu ama nafile namazı kılmış gibiydik; boş yere uğraşmıştık, dardağan ağacı zaten kesilmeyecekmiş meğerse! Dardağan ve dut yan yana oldukları için, işaret edilen ağacı yanlış anlamış bizim kardeş Hanifi!
Kimimiz alt daldan atlayarak, kimimiz ipten kayarak aşağıya inip dardağanın gövdesi etrafında toplandık. Zaferimizi kutlamak istiyoruz ama bize ait bir zafer yok ortada!
Kekeç Sülo ağacın gövdesine doğru yürüdü, zayıf kollarıyla ağaca sarıldı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Önce bir sessizlik, ardından koro halinde salya-sümük hepimizden gözyaşları…. İnsan sadece acıdan değil, sevinçten de ağlayabilirmiş demek, o an öğrendik bunu. Bugünkü çevre bilincine sahip olan insanlar bizi o gün görmüş olabilseler ya “Green Peace” üyesi ya “Tabiat Aşıkları” veya “Çevre Dostları” diye etiketleyebilir, bize methiyeler yazabilir ve bizi mutlaka gazetelere, televizyonlara bile çıkartırlardı.
Halbuki, dardağan ağacının kesilmemesi “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” şarkılarıyla büyüyen bizleri çevrecilik açısından hiç ırgalamıyordu. Bizim sevincimiz ağacın kesilmemesine değil, “mühimmat fabrikamızın” kurtulmuş olmasınaydı! Yani seneye yine beleş dardağan toplayabilecektik. Aramızda çevrecilik madalyasını hak eden bir tek çocuk varsa o da yanımızdayken varlığı ile yokluğu pek belli olmayan Kekeç Sülo’ydu! Çünkü hiçbirimiz gidip o ağaca onun gibi sarılmadık. O ise sarılmak bir yana, sevip öpmeye, okşamaya bile başlamıştı ağacın gövdesini, biz ağaca arkamızı dönüp şimdiden müstakbel “patlangaç savaşları”mızın hayalini ufukta ararken…
Kumkuyu/Mersin, 11.08.2013


YAZ ÜÇGENİ
Sevgili arkadaşlar be..
“Bülbül gibi şakır m’ola dilleri
Sema döner kadeh tutar elleri
Firdevs bahçesinde gonca gülleri
Derdiğim aklıma geldi bu gece”
Madem ki toplumumuzda gülmece sıkıntısı baş gösterdi,
fakir de bir kıssa uyduralım dedik; taksiratımız
affola.
Tufan söylentileri “medya”da ayyuka çıkmış idi ki,
Nuh peygamberdir, kapudanı (kaptan) olduğu gemisinin
önüne dikilip cümle hayvanatı ikişer içeri almaktayken
önüne dikilen 3 adet deveye asaplanaraktan, “Ne
lakırdı anlamaz hayvanlarsınız bre..bakın Zeki Müren
misali tane tane söylemekteyiz, her hayvandan ancak
iki adet alacağız töbe töbee” demesiyle develerin
birincisi, ” Kurbanın olam ya Nuh peygamberimiz,
zatım hendek atlatılması laf anlatmaktan daha güç
olan deve değil miyiz ?” dedikte, Hz. Nuh’dur, diğer
deveye dönüp, “Ya sen nice binecen ?” diye soruncak,
ikinci devedir, “Ayağının türabı (topraği) olam ya
peygamberimiz, ‘boynun eğri’ dediklerinde
“nerem doğru ki’ diyen deve ben değil miyim ?” dediyse de
lakırdı üçüncü deveye gelincek, “Sen benim kim
olduğumu bilmekte misin ya Hz. Nuh ? Ben ise kutup
ayısının çölde sevdiği kısmetsiz deve değil miyim?”
demesiyle Nuh Peygamber’dir, “Tühün lan yüzünüze,binin
bakalım öyle ise.. insanlığın tufandan sonra sizlere
daha çoook gereksinmesi olacak” diyesi var
Gece oldukta serinizi (başınızı) serpuşunuz
(başlığınız) yere düşene kadar havaya kaldırırsanız
göğün tepesinde Vega, Deneb ve Altair tesmiye 3
yıldızın birer karış uzunlukta kenarları olan bir
üçgen oluşturduğunu görürsünüz ki, bilenler buna “yaz
üçgeni” adını verirler. Üçgenin en parlak yıldızı
Vega’dan ikinci parlak yıldız Deneb’e iki parmak (6
derece) yaklaşıp gök bakıcınızı odakladığınızda hayal
meyal de olsa “Yüzük nebulasını” (Ring) görürsünüz de,
resim çekicinizin objektifini beşer dakika açık tutup
3 defa resimlerseniz ne göreceğinizi sevabımıza
yazımıza ekleyiverdik.
Aynı görüntüyü Hubble
teleskopunun bakış açısından da ekledik ki, nice
hikmetler vardır anlayana bu sırda.
“Pir Sultanım faş eylemez bu sırrı
Etrafımız almış ihlasla peri
Huri midir melek midir her biri
Sanırım cennete girdim bu gece”
(PSA)
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir,
Timur



Bağdat caddesi capulcularının , gezi parkındaki danslı gösterisini gördünüz mü ?
Mutlaka görün ! Halk TV zaman zaman gösteriyor.
Bu gençler Mısır, Suriye , Tunus ‘ daki çapulculara benzemiyorlar.
Hatta gelişmiş ülkelerdeki benzerlerinden bile daha sevimli , daha akıllı , daha eğitilmişler … Belki de bana öyle geliyor.
Peki , bu gençlere karşı çıkan , elleri palalı , sopalı insanlara ne diyorsunuz?
Bazı dinsel söylemlerden başka ahenkleri yok.
Saygı yok. Sevgi yok.
Hınç ve kin dolu insanlar. Fırsat bulsalar hepimizi linç edecekler.
Tıpkı Tunus , Suriye , irak , Mısırdaki gibi.
Yani bizim içimizde iki büyük kesim var.
Batıya benzeyenler , doğuya benzeyenler .
“Batı benzerleri” nekadar çağdaş ise
“Doğu benzerleri” de o kadar geri!
Biliyorsunuz , bu çocukların tesbit edilenleri teker teker tutuklanıyor.
Zaten içerde bir çok tutuklu , hükümlü ; rektörler , askerler , paşalar…
Heryer dolu.
Yeni mahpushane binalarına ihtiyaç var.
Sami Selçuk diyor ki : “Genel af durumu çözer , başka çare yok”
Benim de bir teklifim var ! Birazcık şaka ile karışık , ama olsun:
Adalet bakanlığını tamamıyla lağvetmek de sorunu çözer !
Bütün davaları dışardan getirilecek , yani yurt dışından getirilecek bağımsız , tarafsız mahkemelere bırakarak adil bir şekilde çözümlenmesi sağlanabilir ! Davalar sürerken de şimdiki adalet bakanlığı mensupları stajyer olarak izlerler ve eksik olan eğitimlerini de tamamlamış olurlar!
Daha sonra da , dışardan getirilenlerin nezaretinde , olgunlaştıkça , bağımsız ve tarafsız hale geldikçe ,bilgeleştikçe ve vicdan sahibi haline geldikçe …
tekrar görevlerine dönmeleri sağlanabilir.
Bundan sonra da tarikat , cemaat ve devletle bütün ilişkilerinin engellenmesi sağlanmalıdır ; aksi halde kısa sürede eski hallerini kazanır ; siyasallaşır , dinselleşir ve tekrardan dışardaki hakimlere ihtiyaç duyar hale geliriz!
Diyeceksiniz ki ; bu kararlar önce temyize sonra da zaten Avrupa insan hakları mahkemelerine gidecek…Bekleyelim !
Tamam da , bir de zaman denen birşey var.
Yani insanlar ölümsüz değil.
Hakimlerin tarafsız , bağımsız olduğu kadar , adaletin gecikmemesi gerektiğinin de bilincinde olan bilge kişiler olmaları ve vicdan sahibi olmaları gerekir.
Gereksiz tutuklamalarla insanların şu kısa ömürlerinin heba edilmemesi nasıl sağlanabilir acaba ?
“Bir ülkedeki en önemli şey adalettir “
Lafı ne kadar önemliymiş meğer …
Meğer ne kadar çok beyni tutuklanmış insanımız varmış !
İster hakim olsun , ister hekim , ister rektör olsun ister bakan…
Tutuklu beyin vicdan sahibi olamaz !

Aşık olunca insan , boynunun altındaki tiroid bezi kabarırmış , şakakları terlermiş ve gözüne bakınca da , insanın aşık olduğu anlaşılırmış… Daha doğrusu o anlarmış.
Meğer adam “aşk doktoru’ymuş” ! Kendisi iletişim okumuş ama , galiba ilgi alanı
“Aşk”mış.
İkinci karısıyla (!) TV da idi . Son derece ciddi olarak konuşuyordu…
Ne desem ? Bilemedim !
Herhalde sadece cinsel aşktan konuşuyorlardı.
Haberal’ı tanısalardı , bazı insanların yaşam tarzından onların mesleklerine , ülkelerine olan aşklarının da anlaşılabileceğini bilip söylerlerdi.
Köksal Toptan , Haberal’ın tutukluluğu sırasında , arkadaşlıklarından kaynaklanan ilgisini göstermekten çekinmiş.
Haberal’ın tahliyesinden sonraki ilk karşılaşmalarında da sanki hiçbirşey olmamış gibi gülerek gidip öpmüş.
Bu an da bir fotoğraf ile tesbit edilmiş.
Amerika’da yaşayan Hacettepe mezunu , çocuk Onkoloji profesörü sayın Timur Sümer , Rıfat Serdaroğlu’nun yazısını okuyunca
” bir farenin bir kediye güldüğünü görürsen , bil ki bir kaçış deliği vardır”
Yorumunu yapmış…ve yazıyı bana göndermiş.
Yazının başlığı ; “Köksal Toptan”
10 /08/2013
İlk Kurşun ( gazete? )
Mutlaka okunması gereken , müthiş bir yazı!
Allah kimseyi bu duruma düşürmesin !
Hani derler ya ” içimin yağı eridi” diye…
İşte tam o vaziyetteyim.
Ama ,
Bazan insanlar çok istedikleri şeyleri bazı nedenlerle gerçekleştiremezler.
Mesela ben Haberal’ın merhum babası vefat ettiğinde , cenazesine gidemedim. Gidemediğim gibi bir çiçek yollamayı bile akıl edemedim.
Hatırlarsanız sayın Mehmet Haberal’ a , Silivri’den izin çıkmamıştı ,
babasının cenazesi için ; o zaman ki yasalar el vermiyordu.
Ne yapalım vicdan meselesi.
Aynı şekilde çok saygı duyduğum Emin Çölaşan ‘ ın annesi için de aynı haltı yedim. Yine çiçeği bile akıl edemedim.
Yine arkadaşım Fatih Hilmioğlu’nun , mahdumunun cenazesine de katılamadım ama en azından çiçek yollayabilmiştim.
Bu hataların oluşmasında iş yoğunluğumun çok etkisi olmuştur.
Aslında ,günümüzde. bu üçü de ; Haberal , Hilmioğlu ve Çölaşan öyle korkusuzca yaklaşılabilecek insanlar değillerdir !
Bütün Silivri eşrafında da olduğu gibi…
Korku insana mahsustur derler !
Deyip belki de hoş karşılamak lazım ! Beni değil ; Köksal Toptan’ı…
Ve tabiî diğerlerini …
Adam diyor ki
aşık olunca ; insanın tiroidi kabarır !
O sırada işaret parmağı ile çenesinin altını gösteriyor !
Bir kere kabaran , tiroid mi her neyse (!) orda değil ki !
İşi bilmek lazım. Ne çabalıyoruz anlamıyorum ; yok meslek aşkı , yok ülke aşkı …
Daha kolay birşey okuyup AŞK DOKTORU olmak varken …
Dr. Zafer Öner
You must be logged in to post a comment.