ARKADAŞIM NURHAN’IN PENİSİLÜN İNNESİ (2)

       NURHAN VE TİMUR VUSLATI 22 MAYIS 2017
 
Nurhan ve atuşman ve dahi kuğular;
(İkinci bölüm)
 
Sevgili yâran:

“Ellisinde yönüm yokuşa düştü                                                                                             Altmışında hazır bildiğim geçti
Yetmişinde gayri tebdilim şaştı
Artık yavaş yavaş indirdin beni”

Sabah ezanı ile kapı çalınmış, karşımızda bu Nurhan rezilinin sırıtaraktan dikildiğini gördüğümüzde ise tepemiz atmış , “yâv biz bu alçağı dün öldürmedik miydi ?..heyhât ki ölmemiş..yazıklar olsun ki tüh yüzümüze..” diye efkâr yürüttük ise de, Nurhan’dır, “hadi mîrim gidiyoruz. Her şeyi ayarladım, kabebede (Kulak-Burun-Boğaz bölümü) Dr.Can Özşahin âbi sana atuşman yapacak” demesiyle, bu “atuşman” lafını fakir içinde “tuşe” olan başka bir meş’um müdahale ile kâfiyeli bulduğumuzdan, hâliyle “höst !… ne dimek.. o nasıl söz lan..hayatta yaptırmam billâ…” diye kıvrandıksa da, bu rezil, “korkma..billâ hiç acımaz… ben her daim yaptırmaktayım ki oh ne güzel.. bir alışsan hoşuna bilem gider” demesiyle, “lâhavlemizi çekip” iknâ olmuş görünsek de boğaz ağrısı ile makattan yapılacak müdâhalenin (“rektal tuşe”) ilişkisini töbe anlamamış idik..Lâkin bu fakir, anlamadığımız lâflar işitmeye alışkın olduğumuzdan, ve dahî ilim katiyyen sorgulanabilemez, ve hatta “en hakiki mürşittir” kavliyle kadere boyun eğmiş idik.

 

“Sekseninde kemiklerim ezildi
Doksanında beratçığım yazıldı
Yüz yaşadım kabirciğim kazıldı
Şol kara toprağa gönderdin beni”

Bu Nurhan alçağı kabebeye asistan girmeyi kafasına koymuş olduğundan, en baş profesöründen odacısına kadar herkesi günde beş vakit ve de üç rekat yağlamakta olduğundan, kendisini kababede herkes tanımakta ve de adam hesabına almakta idi.

Nurhan’dır bizi bir odaya tıkıştırıp, “hadi hazırlan.. ben Can âbiyi alıp geleyim” deyincek, biz dahî korkudan ağlamaklı, “ölüm yok ya.. n’olcekse olsun.. deyip pantolonumuzu indirip rektal tuşemizi beklemeye koyulmamızla, kapu açılıp oda içre Can âbi, Nurhan rezili ve de kızlı erkekli koca bir stajyer gurubu duhûl olup hakîri diz dirsek vaziyetinde gördüklerinde cümlesinin gözleri falcı taşı misali açılmış idi.
(Atuşman = Bademcik enfeksiyonlarında pamuklu çubukla boğaza bağırta bağırta sürülen  eski ve korkunç bir tedavi yöntemi)
 
 
“Karac’oğlan eydür yakıp yandırdın
Aşkın dolusunu verdin kandırdın
En sonra da Azrail’i gönderdin
Birden doğmamışa döndürdün beni” (Karac’oğlan)
 
 
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.”
Hakir-i pûr taksir, Dr. Timur Sumer
 
 
 
PICT6522
Hamiş  :
 
Nurhan’la ilgili öyküyü yazmaktayken Fenton gölündeki evimizin önünden kuğular geçti. Yavruları yumurtadan çıktıktan sonra ilk kez bizim buralara geldiler. 10-15 adet resimlerini çektikten sonra bizi fark ettiler ve fena halde âsapları bozuldu. Bir tanesi kötü kötü bakarak kanatlarını kabartıp üzerimize yürüyünce fakir de zorunlu olarak pandıras palas içeri kaçtık.
Bu kuğular “mute” (ağraz) tesmiye olunup zerre kadar ses ve sedâları olmıyan, haklı olarak da insanları pek sevmeyen , güzelim yaratıktırlardır.   
Bir vakitler kendilerine “Sizin neden hiç sesiniz çıkmaz ?” diye sual etmiştik de, gözleriyle ve de sessizce cevap vermişlerdi, “BAZEN EN İYİ YANIT, SESSİZLİKTİR” .
 
Fakirin görüntülediği bir “Mare Crisium” yorumu.
 
FPT Dr.Timur Sümer

ARKADAŞIM NURHAN’IN PENİSİLÜN İNNESİ (1)

Nurhan ve penisilün innesi ve Fenton gölünde kuğular;
(Birinci bölüm)
Sevgili yâran:

P1020933

Dr.Timur Sümer, KBB ulemâsindan Dr. Nurhan Artel ve Dr. Yücel Tanyeri ile halay gösterisinde.

“Dokuz aylık yoldan sefere geldim
Dünya denen yere indirdin beni
Koymadın bir zaman murad alayım
Geldiğime pişman ettirdin beni”

Hacettepe tıbbiyesinin son sınıfında dahiliye “intörnlüğü” yapmaktayız ki kadersiz başım, Nurhan Artel arkadaşımla aynı serviste nöbet tutmaktayız.
Kırkyedi yıl önce, günlerden kem bir gün, boğazımız şişmiş ateşler içinde yanmaktayız .
Adamdır diye bu Nurhan Artel’e boğazımızı göstermemizle şuralara çıkmış, “Mîrim senin tonsiller bademcik olmaktan çıkmışlar da maazallah mandalinacık olmuşlar.. ve hatta orta hatta buluşmuş muhabbet etmekteler.. tiz penü-silün innesi yapmak gerek” demesiyle, fakir, ayıp değil ya, inneden yaman korktuğumuzdan, “amanın insaf be Nurhan’ım, başkaca bir yolu yok mudur birader gözünü seveyim..” diyerekten yalvardıksa da, bu alçak, “ille de inne lâzım” deyip sırıtaraktan servisten herkesce pek meşhur onluk bir “Birgi” enjektörü ve de bir “penü-silün” şişesi getirüp, ilâcı sulandırmasıyla, kibarca “indir donunu ve dahî eğil” deyû emir buyurmuş, fakir ise haliyle sonbahar yaprağı misâli titremekteyiz.

“Bunca vakit kucaklarda eğlendim
Eğlendim de çaputlara belendim
Bir zaman da beşiklerde sallandım
Anamın sütüne kandırdın beni” (Karacaoğlan)

Servis hemşiresinin serbest güreş boyunduruğu ile soluğumuz kesildiğinden, bu alçak, garibi cebren domaltmış, koca iğneyi ise af buyurun, kalçamıza harttadanak saplamış idi. 

İnneye kurban olayım, lâkin ilacı vermeye başlamasıyla, kalçamıza sanki kızgın bir mangal korunu yapıştırsalar kaç para.. Ayıptır söylemesi, kıçımızdan beynimize ulaşan, gözlerimizi yerinden pırtlatıp akut eksoftalmus yapan bir acıyla anında dîdelerimizden (gözlerimizden) seller misâli yaşlar boşalıp, bu fakir Zağloğlu Rüstem pelvân misali yüce bir avâz ile öyle bir nâralanışımız var ki, bitişik nisâiye (kadın-doğum) servisinden feryâdımızı duyan iki hâmile kadıncağızın anında düşük yaptığı rivâyet olunur.

“Peşine de deli gönül peşine
Değirmenler döner çeşmim yaşına
Varır varmaz on dört yaşına
Kara sevdalara saldırdın beni”

Bu arada ilâcın yarısının verilmesini müteakkip, yüce rabbimin bir lütfu, “Birgi” marka enjektör, âdeti olduğu üzere, yarı yolda tıkanmış ve fakirin işkencesi de kısmen sonlanmış idi. 

Avâzımızdan dudağı uçuklayan hemşirânım ise, “Nurhan bey, kristalize penisilin kalçadan yapılmaz..sizde hiç insaf yok mu ?” diye sual etmesine rağmen, bu Nurhan rezilinde hicâb (utanma) ne arar, sırıtaraktan “abi merak etme yarın bir atuşman yaparız, bir seyciğin kalmaz” deyişi var. 

Bu gece Bercis (Jüpiter) gezegenini görmek isteyen, karanlık çökünce güneye baksın. TRT sunucusunun gayet veciz olarak dediği gibi ; “hayret bi şi” olacaksınız. Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

“Yiğirmide boz bulanık sel idim
Otuzunda çevre yanım göl ettim
Kırk yaşımda hayrım şerrim tanıdım
Türlü sevdalara yeldirdin beni”      
(Karacaoğlan) 

(BU YAZININ DEVAMI GELECEK)

FPT Dr. Timur Sumer

(Tıp dışı yâran için bilgi : Kristalize penisilinin kas içine verilmesinin çok ağrılı, hatta doku zedeleyici etkisi olduğundan kas içine asla verilmez. Yalnızca damar yoluyla verilir.)

Fenton gölümüzden kuğu manzaraları

PICT6530

ŞULE’NİN DOĞUM GÜNÜ

Resim6_2 Yaran
Bu ikisinin şu halleri, asabımın tepe taşıma sıçramasına neden olmaktadır. Bahçelerde bağlarda çektirdikleri bu keyf-i sefa fotoğrafları ile benim olmadığım zaman ve mekânlarda nasıl da mutlu olduklarını belgelemek istemişlerdir ki, yazıklar olsundur.

SULE2
Şule’nin beş yaş büyük abisi, resimde görülen demode pusetin içindeki henüz kapanmamış bingildağa parmağı ile kuvvetlice bastırmayı asla aklından geçirmemiş, onu kıskanmaya tenezzül bile etmemişti. Tam tersine onu çok sevmekte ve Şule’siz geçen ilk beş yılının acısını çıkartmak istercesine onu hiç yanından ayırmamakta idi. Şu resimlere esefle bakaraktan yine mazının arşivini kurcalayıp, bildirin turnalarını basıma toplamak mecburiyetinde kaldım.

SULE1

ASRIN UÇURTMASI
Şule’nin abisi, 1960 yılının en yüksek teknolojisini kullanarak muazzam bir uçurtma yapmaya karar vermiş, bu iş için gereken pılışını pırtısını ve Şule’sini yanına alarak bahçelere bağlara tezgâhini kurmuştu. Metrelerce mavi yağlı kâgidi yerlere sermişti. Uçurtmasının iskeletini teşkil edecek kargıları boklu derenin kıyısından toplayıp, derin geometri bilgisinin ışığında ölçüp biçerek işe koyulmuştu. Heyt be idi ! Böyle bir şaheser Tarsus semalarında salınarak dosta düşmana nam olacaktı. Bu 60 model muhteşem uçurtmanın ebatlarının Şule’den büyük olması, Şule’nin abisine olan derin hayranlığını ve muhabbetini ikiye katlamıştı. Karşıdan bakılınca ekip çalışması gibi gözüken bu faaliyette Şule’nin asıl görevi, kahve dövücünün “hık” deyicisi olmaktan öteye gitmemekte idi ki, oh canıma deysindi. 

SULE4Abisinin dün planlayıp hayata geçirdiği halter tasarımı, yerde boylu boyunca yatmakta idi. Üzerinde “En Nefis Ayvalık Zeytinyağları” yazan iki adet tenekenin arasına uzunca bir demir boru sabitlenmiş, içlerine bolca çimento tepilerek açık havada kurumaya bırakılmıştı. Bu garabet tasarım da yarın, hayırlısı ile “Halter” adı altında kullanıma hazır hale gelecek ve Şule’nin sevgili abisi Timur’un fıtık olmasına vesile olacaktı. Şule, uçurtma ve aynı zamanda halter uzmanı abisinin akıllara ziyan icraatlarını seyretmek üzere, Allah kısmet ederse yarın halter haline dönüşecek zeytinyağı tenekesinin üstüne tünemişti. Abisinin yağlı kâğıdı uçurtmanın iskeletine rabt edişinin her safhasını, başını sallayıp “hık” diyerek onaylamakta, kafasının iki yanından Halep keçisinin kuyruğu misali sarkan örgüleri de bu vesile ile havada geniş daireler çizmekteydi. Allah muhabbetlerini arttırsındı. 

Elma çekirdeğinden bile ufak gözlerimi nefretle kısarak, hışımla yanlarına doğru seğirttiğimi gören Şule, abisinin kulağına eğilip;
– Bela geliyorum demez abiciğim. Birnur belası, en Allahın cezası hali ile buraya doğru geliyor haberin olsun” dedi.
Üç-dört yıl önce dünyaya gelişimden beri müttefik devletler halet-i ruhiyesi içerisine girerek, bana karşı süne zararlısı mücadelesi vermekteydiler. Müşterek abimiz;
– Boş ver muhatap olma. Cahille muhabbet, ısırgan otu ile taharetlenmeye benzer. “Kışt” de gitsin diye fısıldadı.
Dört yıldır yanlarında yörelerinde gezinmeme rağmen hala nelere muktedir olduğumun farkında değillerdi. Boyumun kısa olmasından istifade edip, hakkımda ileri geri konuşmaları asabımı bozmaktaydı. Yerde bütün ihtişamı ile yatmakta olan altı köşeli şeyi gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama ne işe yaradığını bilmediğimden sordum;
– Bu ne? Ben de bundan istiyorum.
Abim olmayan bıyığının altından kurnazca gülerek lafı değiştirmeye tevessül etti;
– Ooo, aman da kimler gelmiş nerelerde kaldın, ekâbir bezme geç gelirmiş, biz de gözümüz yollarda seni bekliyorduk. Ama şimdi git arka bahçeye bir bak. Yenidünya ağacı gazoz açmış, bir şişe kopartıp iç de asabın düzelsin, deyip sinirimi iyice zıplattı.
Tekrar sordum;
-Bu ne? Bundan ben de istiyorum, üstelik bunu istiyorum diye ciyakladım.
İkisi birden;
-Uçurtma dediler.
Bu kadar eziyete hiçbir bünye dayanmazdı. Bunların yüzünden iyice huysuzlaşıp arsızlaşarak yıpranmakta olduğum için büyüyemeyip kavruk kalacağımdan endişelenmekte, evden kaçmayı bile düşünmekte idim. İnsanların bana sürekli “yapma-etme” demesinden bıkmış usanmıştım. Olanca sesimle;
– Ne demek uçurtma! Siz bana karışamazsınız uçurtacağım işte. Kimse uçurtmama engel olabilemez. Siz uçurtmayacaksınız, ben uçurtacağım diye bağırarak tepinmeye başladım.
Bu ikisinin müttefik devletler vaziyetine fevkalade içerlemekteydim. O yıllarda nedense ortalıkta “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” güfteli bir marş söylenmekte idi ve ben bu marşa hiç itibar etmemekteydim. Böyle kardeşler bal gibi de vurulurdu, hatta zindanda bile boğdurulurdu. Neden vurulmasındı ? Benim açımdan bir sakıncası yoktu.

SULE5

BEN DE UÇURMATA İSTİYORUM
Kahve dövücünün “hık” deyicisi Şule, yılanı bile deliğinden çıkartacak tatlı bir dille abisine sordu;
– Abiciğim himmet edip bana da yarın bu uçurtmanın bir alt modelini yapar mısın? Kuyruğu sekiz metre olmasın da, varsın üç metre olsun. Yeter ki senin ellerin dert görmesin, Allah seni başımızdan eksik etmesin, Allah ne muradın varsa versin.
Ağzından bal akan kardeşinin yakarışları karşısında yağları eriyen uçurtma ustası, nezakete nezaketle cevap verdi;
– Ne demek hemşire, elbette yaparım. Senin gibi iyi bir çocuk için on beş metre kuyruklusunu bile yaparım. Elime mi yapışır? Dünyadaki bütün uçurtmalar köpeğin olsun. Burnuna tıktığın leblebilerden ölmeyip sağ kalırsan ben seni büyüyünce de sinemalarda, tiyatrolarda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının konserlerinde gezdireceğim. Sen yeter ki burnuna kuruyemiş doldurmaktan vaz geç.

Artık bu kadarı fazla idi. Bunların karşılıklı muhabbetlerine daha fazla dayanmamın mümkünatı yoktu. Üstelik “Uçurmata” kelimesini yanlış telaffuz edip, sırf benim için olumsuz hale getirerek “UçurtMA” diyerek gözümden düşüyorlardı. Ağzımı gök kubbeye doğru açarak;
-Ben de uçurmata istiyorum, ben de uçurmata uçurtacağım, esas siz uçurtamayacaksınız diye bıkmadan usanmadan yıllar boyunca uluyarak ağladım durdum da, burnumun içinden bu uğurda binlerce yeşil baloncuk çıktı. Şule ve abisi; altigen, sekizgen, dörtgen uçurtmalarını Tarsus semalarında uçurdular ki canları sağ olsun.
Ablacığım doğum günün kutlu olsun.
Birnur

SULE6

                                                                                                                                                                       

 

BEN Kİ KOMŞUNUN KÖPEĞİ

KELP

DEĞERLİ YARAN
BAKIYORUM DA KENDİ ARANIZDA HOŞBEŞ EDEREK, DERTLEŞİP SÖYLEŞİP INTERNET ORTAMINDA KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİZİ AĞIRLAYARAK HOŞCA VAKİT GEÇİRİYORSUNUZ. İMRENİP GIPTA ETMİYORUM DESEM YALAN OLUR. BENİM KİM OLDUĞUMU SORACAK OLURSANIZ, BİZİM FENTON’DA MUKİM DR.TİMUR BEYİN KOMŞUSUNUN İRİ CÜSSELİ KÖPEĞİYİM. ADIM “CEİMAR BLACKHEAD”. TÜRKÇE MEALİ, “ÇOMAR KARABAŞ”. (TANIMAKTA ZORLANDI İSENİZ, KENDİSİNİN WEB SAYFASINI KURCALAYIP, FİKİR UÇUŞMALARI VE “PİR SULTANDAN YAŞ ÇEŞİTLEMELERİ, JÜPİTER VE KELP” AYETİ , AYPAD SURESİNE GÖZ ATINIZ) BU VAKTE KADAR HALEN BAKIP OKUMADI İSENİZ ZATEN ALLAH MÜSTEHAKINIZI VERSİN KANAATİNDEYİM.

BAHSE KONU WEB SAYFASINI OKUMAKTAN İMTİNA EDENLERİN GENÇLİĞİNİN HAYRINI GÖRÜP GÖRMEYECEĞİ HUSUSUNDA DA CİDDİ ŞÜPHELERİM VAR. İNSANOĞLUNUN ELİNE KALEM KAĞIT VERMEYECEKSİN. VERDİN MİYDİ, OTURUR İTİN KÖPEĞİN BİLE DEDİKODUSUNU YAPAR. OLAYI BİR DE BENDEN DİNLEMENİZ GEREKİYOR. ŞİMDİ EĞRİ OTURALIM, DOĞRU KONUŞALIM. “HOŞT” DEMEDEN SABIRLA DİNLERSENİZ İŞİN ASLINI BİR DE BEN ANLATMALIYIM:

GÜZEL BİR 5 EYLÜL GECESİ İDİ. AKŞAM YALIMI YEDİKTEN SONRA ŞÖYLE BAHÇEYE ÇIKIP ETRAFI SEYREDEYİM MURADINDA İDİM. “YENİ TAŞINDIĞIMIZ MUHİTTE KİMLER İKAMET EDİYOR ACABA” TECESSÜSÜ İLE DOLANMAYA BAŞLADIM. BİRDEN KULAKLARIM DİKİLDİ. YAN BAHÇEDEKİ HAMAKTAN ÇATIRTI SESLERİ GELİYORDU. İŞGÜZARLIK EDİP HIRSIZ SANARAK HIRLAMANIN ALEMİ YOKTU. “İTSANİYET NAMINA” GİDİP BİR KONTROL EDEYİM MESULİYETİ İLE ORAYA DOĞRU SEYİRTTİM. HAY SEYİRTMEZ OLAYDIM. İNSANOĞLU ÇİĞ SÜT EMMİŞ BİRADER. İTOĞLUNUN MAKSADINI ANLAYIP DİNLEMEDEN ÖNYARGILI DAVRANIR. DR.TİMUR DA HER İNSANOĞLU REFLEKSİ İLE BENİ GÖRÜNCE GELENEKLERE UYUP HALİYLE FEVRİLEŞTİ. OYSAKİ BİRÇOK DİL BİLEN KÜLTÜRLÜ BİR İT OLDUĞUMDAN, KENDİSİNİ ÜRKÜTMEMEK UĞRUNA TÜRKÇE HAVLAMIŞ İDİM. BIRAK ALLASEN BİRADER ADAMIN GEÇİNMEYE GÖNLÜ YOK. ZAYIF VE NARİN OLDUĞUNU İSPAT ETMEK UĞRUNA GİYMİŞ KAPKARA PİJAMALARINI, YATMIŞ HAMAĞIN İÇİNE, HAMAK AĞIRLIĞINDAN YERLERE YAPIŞMIŞ, TAKMIŞ KULAĞINA AYPADINI, AÇMIŞ BEETHOVEN’İN “LARGO” BÖLÜMÜNÜ, DİKMİŞ GÖZÜNÜ HAVAYA JUPİTERİ TAMAŞA EDİYOR. BESBELLİ YARIN GİDİP ASTRONOMİ KULÜBÜNDEN ARKADAŞI CLAYTON KESSLER İLE JUPİTER -CULPAN -MERKÜR -SATÜRN İSTİŞARESİ YAPACAK. TABİİ BU GECE HAMAK PATLAYIP YERLERE SERİLMEZ İSE. BİÇARE HAMAK HAMAKLIĞINDAN BEZMİŞ ÇATIRDAYIP DURUYOR.

DEDİM YA, “İTSANİYET” NAMINA BİR UYARAYIM ADAMI MURADINDAYIM.
AKSANLI BİR TÜRKÇE İLE HAVLAMAMLA ASABI GERİLDİ. ANLADIM Kİ KULAĞINDAKİ AYPAD YÜZÜNDEN LAFI ŞEYİNDEN ANLIYOR. GÖBEĞİNİ ÜÇE KATLAYIP YERİNDEN DOĞRULMASIYLA TÜRKÇE “HOŞT” DİYE SURATIMA KARŞI BAĞIRMAZ MI. NEYE UĞRADIĞIMI ŞAŞIRDIM. BİR YANDAN DA, “YUH BE BUNCA YILDIR BU MEMLEKETTE OTURUYOR ŞU HOŞTUN İNGİLİZCESİNİ BİLE ÖĞRENEMEMİŞ” DİYE İÇİMDEN KINIYORUM. DUR ABİ KIZMA YAHU BİRŞEY DEMEDİK, BİR HAVLAMAMIZI NERELERE ÇEKTİN DEMEYE KALMADI İYİCE SİNİRLENDİ. NE O, İKİ SATIRLIK KEYFİNE MÜDAHALE ETMİŞİZ. ABİ SUS KOMŞULAR UYANACAK DİYE İKAZ EDECEK OLDUM AMA DİNLEMİYOR. “HAV” DI, “HOŞT” DU DERKEN, MÜNAKAŞA UZAMAYA BAŞLADI. BAKTIM OLAY BÜYÜYECEK, ALTTAN ALAYIM BARİ İTLİK BENDE KALSIN DEYİP KAFAMI UZATTIM. ÜZERİNE VARMAYIP YALAKALIK YAPAYIM DA MUHABBETE VESİLE OLSUN, DOSTUNU DÜŞMANINI BİLSİN DEYİP KAFAMI SEVMESİNE MÜSAADE ETTİM. KÖPEĞİN OLAYIM ABİ BEN ETTİM SEN ETME DİYE YATIŞTIRDIM.
” O GÖK BAKICISI KAÇ DOLAR BİLİYOR MUSUN ULAN İT OĞLU İT, HOŞT Kİ ZİYADESİ İLE HOOŞT” NİDALARI NETİCESİNDE EVE KAÇIP ELİNDEN KURTULDUM. O GECE ESEFLE ANLADIM Kİ, İNSANOĞLUNUN İTOĞLU DOSTLUĞU DA YALANMIŞ BİRADER. HİÇ KİMSE İT-SANİYETTEN ANLAMIYOR. OLAY BUDUR, BÖYLEYKEN BÖYLEDİR.
DOSTLUĞUNDAN MUHABBET ÇIKARIP İŞİ TATLIYA BAĞLAMAYI BAŞARDIM ANCAK TARTIŞMA UZUN SÜRÜNCE HALİYLE SİNİRLERİM GERİLMİŞTİ. ANLATTIĞINA GÖRE DR.TİMUR’UN BENİM YERSİZ HAVLAMAMDAN BÖBREKLERİ AĞZINA GELMİŞTİ AMA BİZİM BÖBREKLERİN HALİNİ SORAN YOKTU. ASAP BOZUKLUĞUNDAN FENA HALDE ÇİŞİM GELMİŞTİ. KAFAMI GÖK KUBBEYE DOĞRU DİKİP, JUPİTERE KARŞI ŞÖÖYLE BİR ULUDUKTAN SONRA, DR. TİMUR İLE HENÜZ TESİS ETTİĞİM AHBAPLIĞA GÜVENEREKTEN, HAMAĞIN DİBİNDE DURAN GÖK BAKICISI İSTİKAMETİNDE HEDEFİMİ BELİRLEYİP ÇİŞİMİ BIRAKIVERDİM.
HAV İKEN HAV HAV DIR. ARZ EDERİM EFENDİM.

ÇOMAR KARABAŞ
(ADINA BIRNUR SUMER)

ABİMİN İLK HASTASI

Abim Timur Sumer, okuldan yorgun argın geldi ve üç inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabını itina ile masanın üzerine fırlattı. Evin en mutena köşesi olan yeşil kanepede 1.47 uzanmış yatmakta ve aynı zamanda ölmek üzere idim. Bana şöyle bir nazar etti ve;
-Ne o? Okuldan kaçmış gibi bir halin var ki aferin, büyüyünce çöpçü olmaya karar verdiğin aşikar oldu dedi.
Kendisi birkaç aydır Tıbbiye mektebinin birinci sınıfında idi, ondokuz buçuk-yirmi yaşlarındaydı, asabı gayet bozuktu ve babamın oğlu, annemin ise gözünün nuru- gönlünün süruru idi. Arada sırada hırgür etmelerine rağmen, ablası Oya’nın, şeytanın arka bacağı kızkardeşi Şule’nin ve benim başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı vaziyetindeydi. Bunca meziyeti ve yaşını başını almış bir adam olması nedeni ile kendisine hürmette kusur etmemem gerektiği kanaatindeydim. Hürmetli bir hışımla yerimden doğrulup;
-Benim çöpçü filan olmaya vaktim kalmadı, zira bir-iki saate kadar öleceğim hakkını helal etmelisin diye suratına doğru çemkirdim.
On yaşında, ilkokul dördüncü sınıfta idim ve işte buyurun bakalım ölüm döşeğindeydim. Kadere bak idi yahu! Çarpım tablosunu binbir zahmetle yedilere kadar boşu boşuna ezberle, her akşam babandan “kerrat cetvelini” öğrenmenin nimetleri hususunda nutuk dinle, tam da sekizleri dokuzları öğrenecek iken geber git. Tuh be, beynimin bütün hücrelerini seferber edip hayatta lazım olacak diye öğrendiğim bütün bilgileri kullanamadan toprak olup gidecektim.
-Kader kime şikayet edeyim seni diye söylenerek ölüm döşeğime iyice yerleştim.
Vay be, Terliksi Hayvanın sindirim sistemine ait bilgilerimi bile hiçbir zaman kullanamayacak ve mezarıma bir sır olarak götürecektim ki, yazıklar olsundu. Annem bile hasta olduğuma inanmamış, bir iki saat önce beni hastaneye götürmüştü. Doktor amca da ikna edilmesi hayli zor bir adamdı. Beni iyice muayene edip;
-Bu çocuğun bir boku yok, külliyen yalan söyleyip numara yapmaktadır, bugün evde azarlayın yarın derhal okula gitsin. Yirmibeş yıl sonra kontrole getirin, o zamana kadar tıp ilerlemiş olur, “hiperaktif” teşhisi koyarım dedi.
Bunları duyan abim, hakkını helal edeceğine ölüm döşeğimin başında beni azarladı;
-Sen ölmene bak kafanı bunlara takma dedi. Nasıl olsa cehenneme gideceksin, orada engin ilk mektep bilgilerinden ısı enerjisi konusunu filan kullanırsın.
Halsizlikten kolumu kıpırdatacak halde değildim. Birkaç gazoz kapağı, bir takım izci elbisesi, üç-dört tane içinin samanları dışarı fırlamış plastik bebek ve tüyleri yolunmuş bir oyuncak köpekten başka mal varlığım yoktu ki, vasiyetimi yazıp eyvallah diyerek şu fani dünyadan çekip gitseydim. On yıllık mazim gözümün önünden film şeridi gibi geçmekteydi. O sırada Şule de okuldan gelip, sevgili abisinin yanındaki yerini alarak tepeme dikildi.
-Çekilin film şeridimin önünden diye haykırdım.
Şule, en Allahtan korkmaz kuldan utanmaz haliyle;
-Şeridin kopsun. Senin film şeridinin en baş rollerinde biz varız zaten. Öleceksen çabuk öl, yarın imtihanım var dedi ve sevinçle abisinin boynuna sarıldı. Hah işte, on yıllık çileleri nihayet dolacaktı ve selamete kavuşacaklardı. Tam da;
-Görmedim ömrümün asude geçen bir demini deyip son nefesimi verecektim ki, abimin hayretle gözlerime doğru eğildiğini farkettim. Zaten kahve fincanı tabağı ebadında olan gözleri, hayretten dört misli büyüyerek düdüklü tencere kapağı boyutlarına ulaşmıştı.
– Yahu anne bu çocuk gayet sarılık olmuş. Bunun kanındaki biluribin oranının yükseldiği yetmezmiş gibi, bir de utanmadan alyuvarları aşırı oranda yıkılmış diyerekten, altı aydır Tıbbiye mektebinde öğrendiği bütün bilgileri takır takır ortaya saçtı. Hah işte, sevgili abim sayemde meslek hayatının ilk teşhisini koymuştu.
Ancak emin olmalıydı. Yanında duran kardeşi Şule’yi hemşiresi farz edip derhal talimat verdi:
-Çabuk hastayı banyoya götürünüz ve içinde ne varsa boşaltmasını temin ediniz. Herhangi bir hijyen yoğurt kavanozuna koyup getiriniz, idrar tahlili yapacağım.
Şule;
-Yahu abi, senin doktor olmana daha çok var, boşver şu teşhisi tedaviyi. Başında ekmek kırarız Hipokrat yeminin de bozulur. Bırakalım ölsün gitsin başımızın cezası dedi.
Abim, ettiği Hipokrat yeminini bozarsa alimallah çarpılacağından endişelenmekteydi. Banyodan gelen tahlil sonuçlarına bakaraktan, hasta yakını olarak farz ettiği annesine dönüp gayet doktormuş gibi konuştu;
-Çocuğunuz fevkalade sarılık olmuş hanımefendi. Bir ay kadar okula gitmemesinde fayda görüyorum. Hergün haşlanmış patates ve kayısı hoşafı yedirmenizi tavsiye ederim.
Annem, oğlunun büyüyünce çok iyi bir çocuk doktoru olacağını işte tam da o anda hissetmiş, onu iyiki de Tıbbiye mektebine kaydettirmiş olduğu için kendi kendini tebrik etmişti. Sabah beni muayene edip de durumuma bir mana veremeyen gerçek doktorun boyu devrilsindi. Hatta boynu da altında kalsın, ona diploma verenlerin elleri kırılsındı.
Abimin meslek hayatının bu ilk teşhisinin “haşlanmış patates” kısmına asabım fevkalade bozulmuştu. Ama olsundu. “Bir ay kadar okula gitmemem” çok parlak bir fikirdi.
Şule ise, ölmeyip de bir ay kadar sürüneceğimi, sonra da kaldığım yerden hayatlarını zindan etmeye devam edeceğimi duyunca yıkıldı. Yerle yeksan olan umutlarına ve kaderine lanetler okuyaraktan, abimin ilk teşhisinin yoğurt çanağı içindeki tahlil sonuçlarını tuvalete döküp hışımla sifonu çekti.
Abiciğim, doğum gününü kutlar, iyi ki de doğmuş olduğunu bir kere daha ifade eder, ellerinden öperim.

İlk Hastan, Son Kardeşin
Birnur

BİRNUR’DAN “ABİMİN DOĞUM GÜNÜ”

OYA TIMUR  Abim Timur Sumer, sofrada babamın görüş sahasının uzağında bir yere konuşlanmıştı. Tam karşısında oturan kardeşi Oya, besbelli kendisinden ziyadesi ile rahatsızdı. Zaten abimin de tek ülküsü Oya’yı sinir hastası etmek, yükselmek ve ileri gitmekti. Bu ikisi hiç konuşmadan, sadece ağız, burun, kaş ve gözlerini kullanarak birbirlerinin asabını bozabilmekteydiler. Allah vergisi bu yetenekleri sayesinde babamın bulunduğu meclislerde sessiz sedasız meydan muharebesi yapabilmekteydiler. 

   Kardeşlerinden Şule ise, yorgun argın oturduğu sofrada pilav tabağının üzerine yatıp uyuyakalmıştı. Bu şahıs gün boyu Tarsus diyarının bahçelerinde bağlarında, ağaçlarında dallarında dolaşmaktan helak olur, bir iki kaşık yemek yedikten sonra sofrada istirahata çekilirdi. 

   Annemin ağzımın içine tıkıştırarak servis ettiği yemeğimi toplam beş adet dişimle kemirerekten masadaki rezaletleri seyretmekte ve babamın sabrının taşacağı anı heyecanla beklemekteydim. Mama sandalyesi denilen teknoloji harikası henüz icat edilmemişti. Bu nedenle sandalye üzerine konulan iki adet yastığın üzerinde tünemekte ve arada sırada dengeyi sağlayamayıp masanın altına düşmekte idim. Elime geçirdiğim yağlı bir kaşıkla kafamı kaşıyaraktan derin düşüncelere daldım. Yemek masasında cereyan eden bu hadiseleri hafızama iyice nakşetmeliydim. Olanı biteni unutmayıp, şu 13 yaşındaki abimin, 14 ve 8 yaşlarındaki ablalarımın çoluğunu çocuğunu icabında bilgilendirmeliydim. Bununla da yetinmeyip, Mahşerin Üç Atlısı diye adlandırdığım bu üçlünün vaziyetlerini, elli üç yıl sonra 2013 de filan yedi cihana ilan etmeliydim.

    Hah işte beklediğim an gelmiş, geçen hafta böbrek taşı düşüren babamızın sabır taşı da nihayet çatlamıştı. Ak Tolgalı Beylerbeyi misali haykırdı ve dahi kükredi:

  • 5 kere 8?

   Bu korkunç soru masanın ortalık yerine kâbus gibi çökmüş, Mahşerin Üç Atlısının üçünün de beti benzi atmıştı ki, oh olsundu. Pilavının üzerinde uyuyan Şule bile korkuyla yerinden sıçramış, abimin masanın altından Oya’yı dürtükleyen ayağı olduğu yerde donup kalmıştı. Masada esen buz gibi hava, toprak güvecin içinde ana yüreği misali sıcaklığını muhafaza eden türlüyü bile soğutmuştu.

    Aklım yok ise de allaha şükür her konuda fikrim vardı. Yuh olsundu ki koskocaman babamız da kerrat cetvelini bilmiyor ve her sofrada sorarak öğrenmek istiyordu. Bunlardan sağlıklı ve düzgün bir cevap alamayınca da haliyle öfkelenip tekrar tekrar soruyordu. Konuşmayı bilmediğimden bu değerli görüş açılarımı içimde tutmak zorunda idim. Bu ne idi yahu? Her akşam yedi kere sekiz, altı kere dokuz, dört kere bilmem kaç? Doğru cevabı bilen de yoktu. Bu kerrat cetveli soruları, sadece masadaki asayişin berkemal olmasına yarıyordu. Aslan babacığım tekrar kükredi:

-Çabuk söyleyin eşşek sıpaları 5 kere 8?

Mahşerin Üç Atlısı bütün parmaklarını seferber etmiş, hesap yapmaktaydı. Bu hesaba parmak mı yeterdi yahu? Buldukları saçma sapan neticeleri ortalığa saçmaya başladılar.

-42

-Yok yok 42 değil 46.

-Ay pardon şimdi söyleyeceğim babacığım galiba 44.

-Dilimin ucunda, 52 olmasın sakın?

    Of be, içim daralmıştı. Sofradaki çarpım tablosu telaşına daha fazla dayanamayıp, yine masanın altına düşmüştüm. Hazır oraya kadar düşmüşken, yere dökülmüş pilav tanelerini de yiyip tekrar yukarıya tırmandım. Yemeği fazla kaçırmış, hazımsızlık çekmekteydim. Kafamı kaşımakta kullandığım kirli kaşığa uzanmak üzere yastıkların üstüne çıktığımda midemden ağzıma gelen ses ortalıkta çınladı:

-Gork !

 Gork mu demiştim kırk mı demiştim pek belli değildi. Babam kırk dediğimi farz ederekten takdirlerini belirtti:

-Görün işte parmak kadar kardeşinizin bile beş kere sekizden haberi var. Hepinize yazıklar olsun.

    Sevgili ağabeyciğim, doğum gününü kutlarım. 

                                                          Birnur

TİMUR ABİM VE ŞULE ABLAM
şule

 

PİR SULTAN’DAN YAŞ ÇEŞİTLEMELERİ, KELP VE JUPİTER (Bercis)


JÜPITER VE AYLARI  (Ganymede, Callisto, Io, and Europa)
Jupiter ve aylari
“Ademoğlu şu dünyaya gelince 
Yeni açmış güle benzer misali 
Anasından doğup kırkı çıkınca 
Kalaylanmış taşa benzer misali”                                                                                                      
***
Sevgili dünyamızın merkezkaç saplantısı yüzünden kutuplardan ekvatora doğru ilerledikçe vücut ağırlığımız azalmakta, ekvatorda ise 300 gram kadar daha hafif tartılmaktayız ki, fakire göre kilo kaybetmenin en kolay yöntemidir. 
***
“Mushaf alıp hocasına varınca 
Destur alıp mektebinden dönünce 
On yaşından on beşine girince 
Yen’aşlama fidan olmuş misali”
(Mushaf= Kur’an-ı kerim) 
***
Sevgili zevcemiz, siyah renkli mintanın fakiri pek açtığını ve dahi siyah rengin bizi daha bir zaif ve naif gösterdiğini söylediğinden beridir, fanilamızı hep siyah giyip, spor salonlarında ise siyah mintan ile endam gösterir olduk. Heyhat, tartı aygıtı ise siyah rengin bu becerisinden bihaber, bizi hep aynı kiloda tartmaktadır alçak.
***
“Yirmisinde kara sakal getirir 
Otuzunda bağdaş kurup oturur 
Kırk yaşında sohbetleri yetirir 
Önü bendli göle benzer misali”
***
Dün gece başımızdan tuhaf bir fıkra geçtı ki anlatmaya müstehak:
Gecenin karanlığında, aypadımızı kulağımıza takip, hamak salıncağımızı güneye çevirip içine yatmamızla, Beethoven’nın piano konçertolarını dinliyerekten Jüpiter’i gözlemekteyiz. Aypadı icat eden, oruç tutmasa dahi, cennetliktir vesselam. Sığır çobanının, “zengin olduğunda soğanın yalnızca cücüğünü” yemesi gibi, fakir de,
beş adet piyano konçertosunun yalnızca en sevdiğimiz ikinci (largo= AĞIR) bölümlerini dinlemekteyiz ki, bu ağırlıktan hamak çatırdamaya başlamış idi. 
Uzayın derinliğine dalıp kendimizden geçmiş iken, evimizin doğusundaki yeni komşumuzun devesa köpeği bahçemize kendini buyur edip, bu fakirden yana “hav” demesiyle, korkudan böbreğimiz ağzımıza gelmiş, gayri ihtiyari “Hoşt” diye haykırmış isek de, Amerikan köpeğidir, hâliyle Türkçe anlamadığından, yamacımıza kadar gelip kuyruk sallamaya soyunmuş, koca kafasını okşattırdıktan sonra da, rezil kelp, dostluğumuzdan muhabbet çıkarıp, sağ art bacağını havalara kaldırmasıyla, gök bakıcımızın (teleskopumuzun) ayağına işemeye durmuş idi.                                              
Komsunun kelpi
GÜZEL KOMŞUMUZUN GÜZEL KÖPEĞİ
***
“Ellisinde kara sakal bozarı 
Altmışında o da Hakkın nazarı 
Kalbi dikizlenir aklı azalı 
İçi çürük koza benzer misali” 
***
“Yetmişinde deve gibi muzular 
Sekseninde ilik kemik sızılar 
Doksanında yol göründü gaziler 
Gazel olmuş güle benzer misali”
***
Ekimizde, gözleri yükseklerde Bercis’e bakan eşeği, yazının başında geçen yıl görüntülediğimiz Bercis ve aylarını, fakirin parasızlıktan Kızılay’da ahali’ye 50 kuruş mukabilinde Jüpiter’i göstermesini ve de arkadaşım Jeff Thrush’ın görüntülediği M13 yıldız kümesini göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de unutulmaya.
***
“PİR SULTAN’im bunu böyle buyurdu 
Müminleri Hak kendisi kayırdı 
Yüz yaşında talan geldi savurdu 
Uçup gider kuşa benzer misali” 
(PİR SULTAN ABDAL)
***
Gözleriniz hep yükseklerde olsun 
Midye dolması gibi sırıtaraktan,
Dr. Timur Sümer
Jupiter_50_kurus                                            ANKARA KIZILAY’DA
M13 Jeff Thrush                 ARKADAŞIM JEFF THRUSH’DAN M13 YILDIZ KÜMESİ
Esek1
                   JÜPİTER’E BAKAN EŞEK

A Doctor’s Posthumous Vindication

By HARVEY SILVERGLATE

Peter Gleason was a psychiatrist who devoted much of his professional life to caring for what government officials call “underserved populations.” He would have been thrilled to learn that on Dec. 3 in New York, a three-judge panel of the U.S. Court of Appeals for the Second Circuit issued a ringing opinion that vindicated the conduct for which he was indicted and arrested in 2006.

Unfortunately, Gleason did not live to see this welcome reversal of the federal government’s crusade against him and the promotion of Xyrem—a drug widely used by physicians, including Gleason, to treat a number of medical conditions beyond what the federal Food and Drug Administration approved it for. Hounded for years, he saw his career and finances ruined by the relentless war waged against him by FDA bureaucrats and Justice Department prosecutors. Gleason committed suicide on Feb. 7, 2011.

The doctor’s troubles stemmed from lectures he gave attesting to the efficacy of Xyrem, a pharmaceutical originally developed for use in narcolepsy but found by physicians to be effective against a number of conditions, including fibromyalgia and chronic fatigue syndrome. The FDA had not given formal approval for these so-called “off-label” uses since the manufacturer had not submitted an application covering those ailments.

Obtaining FDA approval for a new drug is time-consuming and expensive. Once a drug is approved for a certain use (which its FDA-approved “label” describes), physicians often discover, through use of the drug as well as through further research and field experience, other conditions for which the drug is a safe and effective remedy. Manufacturers rarely go through the FDA approval process for such additional uses of already-approved drugs due to the expense. FDA regulations forbid them to promote these “off-label” uses.

Yet such uses are widely practiced by experienced physicians. They know, for instance, that Neurontin, approved to treat seizures, can also relieve neuropathic, or nerve, pain. Avastin, approved to limit new blood-vessel growth in tumors, ameliorates age-related muscular degeneration. Aspirin is widely deemed a miracle drug because of its uses beyond pain relief, largely discovered by trial and error.

Unlike manufacturers, physicians are not restricted by federal law from prescribing an FDA-approved drug for an off-label condition. They are perfectly free to communicate the results of their experience to fellow physicians, or to publish in medical journals. Such communications have long been recognized to be protected by the physicians’ professional prerogatives and free-speech rights.

So how was it that Gleason was indicted on a conspiracy charge of communicating to his fellow physicians that he found Xyrem effective for off-label medical conditions such as chronic pain and bipolar disorder? Gleason, it turns out, often revealed his experiences with Xyrem to audiences of physicians during paid appearances at events sponsored by its maker, Orphan Medical—a common practice within the medical community. The prosecutors’ convoluted legal theory was that even if Gleason himself was free to recommend Xyrem, he had lost his First Amendment right to communicate his medical knowledge because he had become an agent of sorts for the manufacturer and “conspired” with employees of the company, who had to stick to promoting only FDA-approved uses.

No wonder Gleason was shocked when he found himself surrounded and handcuffed by six federal agents who were waiting for him at a train station on New York’s Long Island on March 6, 2006. When prosecutors could not convince Gleason to cooperate against the drug manufacturer—he did not feel that either he or Orphan Medical had violated the law—they indicted him, triggering a downward spiral that wreaked havoc on his medical practice.

Gleason was not a wealthy man, but whatever assets he had accumulated during his working life were placed in limbo when the feds included in the indictment a “criminal forfeiture allegation.” This sought to force him to turn over to the government “any property, real and personal, that constitutes or is derived, directly or indirectly, from gross proceeds traceable to the commission of offenses.” Virtually all of Gleason’s income and assets were derived from his medical practice. Thus prevented from hiring private counsel of his choice, he required free legal representation from the Federal Defenders Service, tasked with representing indigent defendants.

The ordeal of fighting a federal indictment, a daunting process even for the wealthy, exhausted Gleason, with whom I corresponded when I included his case in a book I was writing about how federal bureaucrats and prosecutors go after innocent defendants for innocuous behavior. He grew increasingly dispirited and finally decided to accept an offer that he felt he could not refuse. He pleaded guilty to a misdemeanor alleging his conspiracy with Orphan Medical and was sentenced to one year of probation and a $25 fine.

But Gleason’s career was ruined and his pride decimated. He had difficulty holding a hospital or clinic job, and his medical license was placed into question. He was despondent the last time I spoke with him, and he subsequently took his life by hanging himself.

Just under two years later, Gleason’s posthumous vindication was achieved by his co-defendant, Alfred Caronia, a sales representative for Xyrem’s manufacturer, Orphan Medical (later acquired by Jazz Pharmaceuticals JAZZ -0.21% ), who had refused to make a deal with the feds. With the aid of aggressive legal counsel and the “friend-of-the-court” backing of two public-interest organizations, Mr. Caronia won the point that Gleason had many times argued to anyone who would listen: The First Amendment protects the right of physicians, drug manufacturers, sales representatives and anyone else who wishes to convey truthful, factual information about the beneficial uses of drugs in the relief of illness and pain.

What the appeals court affirmed in ruling for the defendants on Dec. 3 seems so obvious now. But it’s too late for Peter Gleason. And too late for the feds to apologize, if they were so inclined.

Mr. Silverglate, a Boston lawyer, is the author of “Three Felonies a Day: How the Feds Target the Innocent” (Encounter Books, 2009).

A version of this article appeared Dec. 26, 2012, on page A13 in some U.S. editions of The Wall Street Journal, with the headline: A Doctor’s Posthumous Vindication.

MILANKOWITCH ÇEVRİMLERİ

MILANKOVITCH 1
Milankowitch
 
MİLANKOWİTCH ÇEVRİMLERİ
 
 
İKİ GÜN BEKLEYİN, YARIN DÜN OLACAKTIR
TS
 
Nusreddin Hoca komşularından ödünç bir kazan almış.
Ertesi gün kazanı geri götürmüş ve “Müjdeler olsun komşular” demiş, “kazanınız doğurdu. Nur topu gibi bir tencereniz oldu.” deyip kazanla birlikte bir de küçük tencere vermiş komşusuna. Komşusu sevinip, “ Hoca da iyice bunadı, kih kih kih !” yapıp kazanı ve tencereyi almış.
 
Birkaç gün sonra Hoca kazanı yine ödünç almak isteyince, komşusu sevinçle vermiş kazanı. Aradan bir hafta geçip de kazan geri gelmeyince, hocanın evine gidip kazanını istemiş.
Hoca kederle, “Başınız sağ olsun komşum” demiş, “Sizin kazan sizlere ömür”. “Aman hoca” demiş komşusu, “kazan hiç ölür mü ?” . “İlâhi be komşu” demiş hoca, “Uzun boylu adam : ‘Dövize endeksli mevduat icad ettim’ deyince hemen inanıp koşup para yatırıyorsunuz da, kazanın öldüğüne neden inanmıyorsunuz be yahu ? …hayret bir şeysiniz billâ.  Lâkin, yine de oyunuza mukayyet olun benden söylemesi” 
 
 
“Değirmenden gelirim beygirim yüklü 
Şu kızı görenin del olur aklı 
On beş yaşında kırk beş belikli 
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”  (Karacoğlan)
 
Günlerden bir gün, Sırbistan doğumlu, Milutin Milankovitch (1879-1958) astronom, matemetikçi, klimatologist, mühendis ve üniversite hocası olmakla, hâliyle yapacak işi gücü yok , “dünyamızın güneş yörüngesinde dönenirken yaptığı oynaklıklığı bir hesaplasam gerek” diyerekten efkâr (fikirler) yürütmüş idi.
 
“Bizim ilde üzüm olur alç olur 
Sızılaşır bozkurtları aç olur 
Bir yiğide emmi demek güç olur 
Bir kız bana emmi dedi neyleyim” (Karacoğlan)
 
Milankovitch nâm âlim, bir de gördü ki, dünyamızın güneş çevresindeki hâlleri, her 15.000-50.000 yılda bir, töbeler olsun, neredeyse düzenli bir şekilde ônce buzul çağlarına ve dahî sonra da müthiş küresel ısınmalara yol açmaktadır.
Milankowitch, bu ısı değişmelerini güzelce bir matemetik formülüne koyup cümle aleme duyurduysa da, lâfları davulcunun osurması gibi kimselerce duyulmamış, ancak 1970 yılında kutup buzullarından alınan ‘biyopsilerle’ garibin savı kanıtlandığında bu değişmelere “Milankowitch cycles” (Milankowitch çevrimleri) adı verilmiştir.
Bu çevrimler 3 adet olup şöylece açıklanır.
 
“Birem birem toplayayım odunu 
Bilem dedim bilemedim adını 
Elbistan yanaklı Kürdler kadını 
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”  (Karacoğlan)
 

1. “Eccentricity” (dış merkezlik) : sevgili dünyamız, güneşimizi tam bir daire şeklinde değil de bir elips şeklinde tavâf etmekte (dolanmakta) hatta bu elipsin dış merkezi, Jüpiter ve Venüs’ün çekimleri ile, her 95,000-100,000 yılda bir uçtan bir uca gitmekte, elips şeklindeki yörünge kâh yassılaşmakta, kâh yuvarlaklaşmaktadır. Hâliyle de sevgili dünyamızın güneşe yakın, ya da uzak, geçirdiği süre de devamlı  değişmektedir.

2. “Obliquity” (eksen eğimi):  Dünyamızın ekseni her 41,000 yılda 22.1 ile 24.5 derece arasında gidip gelmektedir. Bu eğim değişikliği hâliyle güneşimiz ışınlarının dünyamıza düşme açısını sürekli değiştirmektedir.
12,000 yıl sonra kuzey yarım küremizin yazı Aralık ayında, kış ayları ise Haziran aylarında başlıyacak, dünyamızın ekseni “Polaris’i” değil “Vega” yıldızını gösterecektir. “Vega’nın” adı da haliyle “Polaris”  (Kutup yıldızı) olarak değişecektir.
Mevsim değişimi hemen değil yavaş yavaş olacağından , yurdumuzdaki seçim öncesi kömür dağıtımı da, bu değişime uydurularak, yavaş yavaş ayarlanacaktır.
 
3. “Precession” (devinme) : Güneş ve ay dedenin çekimi yüzünden sevgili dünyamız her 19-24,000 yılda bir,  topaç misali bir tur salındığından güneşe dönük alanı da sürekli değişmektedir. Bu salınma, sakın ha, 433 yılda bir dönüm yapan Chandler yalpası ile karıştırılmamalıdır.  (Bakınız “Chandler yalpası” adlı yazımız.) Bu gayret de hâliyle güneş ışınlarının açısını sürekli değiştirmektedir.
 

“Karacoğlan der ki n’oldum n’olayım
Akar sularınan bende geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”
(Karacoğlan)

 Bu lâyihanın sonuna sevabımıza üç adet video bağlantısı eklemişiz ki  TIKLARSANIZ, Milankowitch çevrimlerini bir güzel izlersiniz ki, hayretinizden uvulanızı gurppadanak yutarsınız.
 
 
 

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Fakîr-i pür taksir (FPT) ,

Dr. Timur Sümer

YAVUZ SULTAN SELİM HAN VE FIRILDAK (En uzun gün)

â î û Â

Yavuz Sultan Selim Han

Billâhi ben de Yavuz Sultan Selim’in yalancısıyım: Haziran 2007           

“Sanma şâhım / herkesi sen/ sâdıkane/ yâr olur

Herkesi sen/ dostun mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur

Sâdıkane/ belki ol /âlemde bir /dildâr olur

Yâr olur,/ ağyâr olur,/ dildâr olur,/ serdâr olur.”

(Y.S.Selim}

ağyâr= yabancı

dildâr=gönül alan;sevgili

serdâr=asker; komutan

Şimdicik bu muhteşem şiiri bir de “/” ile

ayırdığımız yerlerden, yukardan aşağıya doğru bir

okuyun da, dîdeleriniz hem yaşarsın hem de “Vezn-i

âher” nasıl olurmuş bir görsünler.

Amma ve lâkin,Yavuz Sultan’ımız devrinde kadınlar katiyyen asker

olamadığına göre, amanın yoksam Yavuz’umuzun “serdar”

sevgilisi.. töbeler olsun..er kişi miydi ?

Sâniyen, Yavuz’umuz bir başka şiirinde ise, yalanım

varsa gözüm çıksın;

“Ben yatam lâyık mı ol karşımda ayağın dura

Serv-i nâzıma deyin ben öldükte namazım kılmasın”

(Y.S.Selim)

Serv-i naz = Uzun boylu sevgili

Kadın kısmı katiyyen cenaze namazı kılmadığından

ayakta namaza duran sevgili sakın ola.. vay

başımaa..er kişi mi ola ki ?  Fakirin ölüp gittikte yatacak yerimiz yok

billâ.

Oldu olacak, Selim Han’ımızın güzel bir

suretini de risâlemize eklemişizdir ki bu da

“gûşumuza mengûş” (kulağımıza küpe) ola.

18 Haziran gecesi semâya bakanlar Çulpan’ımızın (Venüs) önce

ay dedemiz arkasına saklanıp az sonra da alt ucundan

“ce-eee” diyerekten çıktığını görmüşlerdir hâliyle.

“Occultation” ya da “örtülme” tesmiye edilen bu durumu

görmeyen varsa deyû, görüntüsünü sevâbımıza iş bu

risâlemizin mâbadına eklemiş bulunmaktayız.

Mademki yeri gelmiştir, birkaç yıl mukaddem (önce) bizzat

başımıza gelmiş, gülmeye müstehak gerçek bir fıkrayı da

nakledelim istedik.

Muhterem zevcemiz (eşimiz) Nilüfer ile bir tıp

toplantısına gitmiş olduğumuz, “San Diego” nâm

sancağının okyanus sahilinde gördüğümüz bir

renkli dükkâna girmemizle, dükkânın sadece uçurtma,

fırıldak, maytap misâli eşya ticaretinde olduğuna

şaşmakla, dükkancıdır, fakire bakıp yaşımıza başımıza

kılığımıza uygun, güneşimizin yedi rengini muhtevâ bir

renkli fırıldağı takdim edince, “oh ne güzel

motorumuzun kıçına takar fırıl fırıl döndürerekten göl

üzerinde herkeslere hava atarız” murâdıyla fırıldağı

almış idik.

Fenton gölümüze geldikte, fırıldağı

gemimiz kıçına takip sırıtaraktan tenezzühe

(gezintiye) çıkmamızla, fırıldaktır, fır fır bir

dönmekte ki, Mevlevî dervişi kaç para.

Derken bizi gören gençten iki adet, ayıptır söylemesi, “jet

skici”, motorumuz etrafını tavâf (etrafını dolaşma)

ile çığlıklar atıp bize “V” şeklinde el işmârı etmekte idiler ki,

biz dahî sevincimizden “V” işmârını aynen iade etmiş idik.

Göl ortasına yaklaştıkça, teşvik ve tezâhüratın ne haddi ne de hesâbı

olmayıp, lâkin tek tük de olsa bazı kendinden bihâber

kimesneler (kendini bilmez kimseler) ise bizden yana, “tüh Allah

belânızı versin” anlamına el peşrevleri çekmişler idi.

Bu mihvâl üzre nice günler tenezzühât (gezintiler)

geçirmiş olup, artık bizi görenlerin çığırtmalarına

iyicene alışmakla biz dahi kendileri ile çığırtma ve

hatta korna ile muhabbet teati (sevgi değiş tokuşu)

etmekte idik.

Haftalar sonradır ki, bir gün karaya

çıktığımızda kapı komşumuz Tom bizi sırıtaraktan

karşılayıp, “Yaşından başından da mı utanmamaktasın

bre harif; senin komşun olmaktan hicâb etmekteyiz,

ibneysen ibnesin..ne diye reklâm edersin” anlamına,

İngilizce dilinde ” I sincerely congragulate you for getting out of

closet” demesiyle, biz ise anlayışımız kıtlığından, kelâmının esbâb-ı

mûcibesini (nedenini) sual etmemizle, komşudur, “Gök

kuşağı renkli fırıldağın eşcinsellerin evrensel

sembolü olduğunu” eyitmesiyle. .bu lâf pek hoşumuza

gelmiş olsa da, fırıldağı apar topar yerinden sökmüş

idik.

21 Haziran’da en uzun gün oluncaya kadar sevgili

güneşimiz her günün ortasında az biraz daha yükselir,

taa ki 21 Haziran’da en tepeye ulaşıp adeta az bir

duraklamasıyla, 22 Haziran’dan itibaren ise her geçen

günün ortasında daha da az bir yüksekliğe çıkaraktan

yılımızı bitirir. Güneşimizin 21 Haziran’daki bu

duraklaması, “SOLSTICE” tesmiye olunur ki Latin

dilinde “duran güneş” demek olup biz ise “Gün dönümü”

tâbir etmekteyiz.  Ozan Sekspir’in “Mid summer’s night” (“Bir yaz gecesi rüyası”)

nâm sahne oyunu ahacık bu günde geçer ki, seyrine

doyum olmaz.

2007’nin yakınlaşan ilginç olaylarını uzun anlatacak

zaman mı var:

1. 30 Haziran gecesi batı semalarında Satürn (Zûhâl)

ve Venüs (Çulpan) birbirlerine yaklaşıp fısıltı

mesafesine girecekler, hattâ Türkiyemiz’de âdeta,

töbeler olsun, ayıptır söylemesi, üst üste binmiş görüneceklerdir ki bu

görüntüyü kaçırmanın büyük vebâli vardır.

2. Yine 30 Haziran’da, Avrupa ve Türkiyemiz’de Haziran

ayının ikinci dolun ayı görüleceğinden, bu durum “Mavi

Ay” deyû çığrılacaktır.

3. Sevgili dünyamız her yıl 4 Temmuz’da güneşten en

uzak konumuna (“aphelion”) gelirken, bu yıl bu fakirin

Türkiyemiz’de olacağımızı fırsat bilip bu tarihi 7

Temmuz’a almıştır. İçinde bulunduğumuz asrın en

gecikmeli bu “aphelion” un, “mala davara bir faydası”

olacağını katiyyen sanmamaktayız.

4. Ay dedemiz ise 9 Kasım’da, yörüngesinin dünyamızda

en uzak olduğu konuma (406,700 km) gelecek, kısmet

olursa o gece göğümüz yüzündeki en küçük ay dedeyi

tamâşa edeceğiz (gözliyeceğiz) .

Bu olayı göremiyenler, sakin ola ki bu olayın 2020 yılındaki tekrarını

kaçırmayalar.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Hakir-i pür taksir,

Dr. Timur Sümer

Ay-Venus saklambac 2Ay-Venus saklambaci

COOLING DOWN CLIMATE CHANGE

 

 

By MATT RIDLEY

Forget the Doha climate jamboree that ended earlier this month. The theological discussions in Qatar of the arcana of climate treaties are irrelevant. By far the most important debate about climate change is taking place among scientists, on the issue of climate sensitivity: How much warming will a doubling of atmospheric carbon dioxide actually produce? The Intergovernmental Panel on Climate Change has to pronounce its answer to this question in its Fifth Assessment Report next year.

The general public is not privy to the IPCC debate. But I have been speaking to somebody who understands the issues: Nic Lewis. A semiretired successful financier from Bath, England, with a strong mathematics and physics background, Mr. Lewis has made significant contributions to the subject of climate change.

David Gothard

He first collaborated with others to expose major statistical errors in a 2009 study of Antarctic temperatures. In 2011 he discovered that the IPCC had, by an unjustified statistical manipulation, altered the results of a key 2006 paper by Piers Forster of Reading University and Jonathan Gregory of the Met Office (the United Kingdom’s national weather service), to vastly increase the small risk that the paper showed of climate sensitivity being high. Mr. Lewis also found that the IPCC had misreported the results of another study, leading to the IPCC issuing an Erratum in 2011.

Mr. Lewis tells me that the latest observational estimates of the effect of aerosols (such as sulfurous particles from coal smoke) find that they have much less cooling effect than thought when the last IPCC report was written. The rate at which the ocean is absorbing greenhouse-gas-induced warming is also now known to be fairly modest. In other words, the two excuses used to explain away the slow, mild warming we have actually experienced—culminating in a standstill in which global temperatures are no higher than they were 16 years ago—no longer work.

In short: We can now estimate, based on observations, how sensitive the temperature is to carbon dioxide. We do not need to rely heavily on unproven models. Comparing the trend in global temperature over the past 100-150 years with the change in “radiative forcing” (heating or cooling power) from carbon dioxide, aerosols and other sources, minus ocean heat uptake, can now give a good estimate of climate sensitivity.

The conclusion—taking the best observational estimates of the change in decadal-average global temperature between 1871-80 and 2002-11, and of the corresponding changes in forcing and ocean heat uptake—is this: A doubling of CO2 will lead to a warming of 1.6°-1.7°C (2.9°-3.1°F).

This is much lower than the IPCC’s current best estimate, 3°C (5.4°F).

Mr. Lewis is an expert reviewer of the recently leaked draft of the IPCC’s WG1 Scientific Report. The IPCC forbids him to quote from it, but he is privy to all the observational best estimates and uncertainty ranges the draft report gives. What he has told me is dynamite.

Given what we know now, there is almost no way that the feared large temperature rise is going to happen. Mr. Lewis comments: “Taking the IPCC scenario that assumes a doubling of CO2, plus the equivalent of another 30% rise from other greenhouse gases by 2100, we are likely to experience a further rise of no more than 1°C.”

A cumulative change of less than 2°C by the end of this century will do no net harm. It will actually do net good—that much the IPCC scientists have already agreed upon in the last IPCC report. Rainfall will increase slightly, growing seasons will lengthen, Greenland’s ice cap will melt only very slowly, and so on.

Some of the best recent observationally based research also points to climate sensitivity being about 1.6°C for a doubling of CO2. An impressive study published this year by Magne Aldrin of the Norwegian Computing Center and colleagues gives a most-likely estimate of 1.6°C. Michael Ring and Michael Schlesinger of the University of Illinois, using the most trustworthy temperature record, also estimate 1.6°C.

The big question is this: Will the lead authors of the relevant chapter of the forthcoming IPCC scientific report acknowledge that the best observational evidence no longer supports the IPCC’s existing 2°-4.5°C “likely” range for climate sensitivity? Unfortunately, this seems unlikely—given the organization’s record of replacing evidence-based policy-making with policy-based evidence-making, as well as the reluctance of academic scientists to accept that what they have been maintaining for many years is wrong.

***

How can there be such disagreement about climate sensitivity if the greenhouse properties of CO2 are well established? Most people assume that the theory of dangerous global warming is built entirely on carbon dioxide. It is not.

There is little dispute among scientists about how much warming CO2 alone can produce, all other things being equal: about 1.1°-1.2°C for a doubling from preindustrial levels. The way warming from CO2 becomes really dangerous is through amplification by positive feedbacks—principally from water vapor and the clouds this vapor produces.

It goes like this: A little warming (from whatever cause) heats up the sea, which makes the air more humid—and water vapor itself is a greenhouse gas. The resulting model-simulated changes in clouds generally increase warming further, so the warming is doubled, trebled or more.

That assumption lies at the heart of every model used by the IPCC, but not even the most zealous climate scientist would claim that this trebling is an established fact. For a start, water vapor may not be increasing. A recent paper from Colorado State University concluded that “we can neither prove nor disprove a robust trend in the global water vapor data.” And then, as one Nobel Prize-winning physicist with a senior role in combating climate change admitted to me the other day: “We don’t even know the sign” of water vapor’s effect—in other words, whether it speeds up or slows down a warming of the atmosphere.

Climate models are known to poorly simulate clouds, and given clouds’ very strong effect on the climate system—some types cooling the Earth either by shading it or by transporting heat up and cold down in thunderstorms, and others warming the Earth by blocking outgoing radiation—it remains highly plausible that there is no net positive feedback from water vapor.

If this is indeed the case, then we would have seen about 0.6°C of warming so far, and our observational data would be pointing at about 1.2°C of warming for the end of the century. And this is, to repeat, roughly where we are.

The scientists at the IPCC next year have to choose whether they will admit—contrary to what complex, unverifiable computer models indicate—that the observational evidence now points toward lukewarm temperature change with no net harm. On behalf of all those poor people whose lives are being ruined by high food and energy prices caused by the diversion of corn to biofuel and the subsidizing of renewable energy driven by carboncrats and their crony-capitalist friends, one can only hope the scientists will do so.

Mr. Ridley writes the Mind and Matter column in The Wall Street Journal and has written on climate issues for various publications for 25 years. His family leases land for coal mining in northern England, on a project that will cease in five years.

A version of this article appeared Dec. 19, 2012, on page A19 in some U.S. editions of The Wall Street Journal, with the headline: Cooling Down the Fears of Climate Change.