AĞA’DAN İNCİLER
“Keşke analarımız biraz da “Allah idrar yollarını açık etsin” diye dua etseydi…” Ağa
Sevgili Hacettepezede’ler:
“Kimdir lan bu Ağa ?” diyorsanız, yanıt kesinlikle “evet”tir.
Ağamın sohbetleri davulcunun yellenmesi misali gürültüye gitmesin muradıyla, sayfamızın “Fikir Uçuşmaları” bölümüne “ Ağa’dan İNCİLER” nam sohbet köşesi açmış bulunuyoruz. Şimdilik kısa bir başlangıç, lakin kadim incileri buldukça ekliyeceğim.
Tıklayın bir yol bakalım beğenecek misiniz ?
(Yazılış sıralaması EN SON YAZILARDAN ESKİYE DOĞRU)
FPT Timur
Sevgili Capitano,
Ben senin bahçeyi Çeşme- Ildır’ da biliyordum, meğer isem Porno-va’daymış da haberimiz yokmuş.
Nedir o errkekleşen portakallar, bir süyemden iri bamyalar???
Acaba diyorum , bu 70 likler bahçende şöyle münasip bir süre kamp yapsalar diyorum. Ha? Acaba?…
“Seni sık sık ziyaret edenlerden, hatta taa Amerika’lardan gelenlerden, aniden üç beş günlüğüne ortadan kaybolan
siyasilerden bile şüpheleniyor ve kıllanıyorum.
Bamya muhabbetine girmeye pek niyetim yoktu, ama İ E kardaşıma “sen anlamazsın bamyadan” deyince farz oldu.
Kardaşım henüz çiçeği burnunda taze bamyalardan “nevzatların bamyaları” tut da, erginlikten artık kazıklaşanlarına
kadar aynen senin gibi hepsinden çok iyi anlar. . Eh, fazla mütevazi olmayacağım, ben de anlarım biraz.
Esasında bamyanın, daha tam erilmemiş haline “bamya” denir. Ergen hale ulaşabilen bamyalara ise, yine senin ve
kardaşımında çok iyi bildiği gibi her toplumda ritüellere, efsanelere, boyut ve şekillerine göre muhtelif isimler ve nik
neymler verilmekle beraber henüz uluslararası normlar ve nomenkülatür vazedilmemiştir….
“Bamya” yı gündem yapan 70 liklerin, her ulusal konuyu olduğu gibi bu önemli konuyu da Antalya Potlantısında
yere, pardon masaya yatırarak sıkı bir breyn störm ü estirip, ulusal normları oluşturmaları her şeyden, hatta faralelden de
önemli bir memleket meselesidir. Bu störme sadece olayı kaşıyanların değil, agır agabey breynitaşıyanların da dahil
edilmelerinin çok faideli olacağını mülahaza etmekteyim.
Burda konuyu daha fazla ifal etmemek ve Chekhov yoldaşın “Don Hikayeleri”ne saygımızdan dolayı bamyaların hasatından,
bamyaların budamasından ve bamya hikayelerinden hiç bahis açmayacağım. Belki ilerde bir tez konusu olabilir.
Capitanom, sana bir noktada itirazım var izninle… İtirazım şudur ki: İddiaların hilafına suyunu kaybeden bamya sertleşmez,
olsa olsa pörsür.Tüm fizik, botanik ve hatta astrolojik kanunlar da böyle söyler “Kaynak; Müneccimi Evvel Kubur Teymur Efendi”.
Bamyanın sertleşip tüylerinin bile kılçık gibi olması zamanla oluşur ve yukardada bahsedildiği gibi onlar artık masum bamya
değil, başka isimlerle anılan adı lâzım değil şeylerdir. Zaman da biraz şeydir zaten. Önce verir şımartır sonra tadını çıkararak
yavaş yavaş alır çaktırmadan. Sen hâla Halepte atladığın üç adımla, eskiden yediğin hurmalarla öğünmektesindir. “Tabii bu
son söylemlerle zinhar 70 likler kasdedilmemiştir. Zaten neden üstlerine alsınlar ki ?”
Capitano, sana iki fotoğraf da ben gönderiyorum. Seninle yarışmak gibi gaflete düşmeyeceğimi bilirsin. Çam sakızı çoban
armağanı kotasından.
1. Foto: Kayınpederin daha önce fotoğrafını gönderdiğim saksı hıyarının ulaştığı son boyutlarını görmektesin “30 cm. nin üzerinde”.
Şükür zerzevat azdıran hormonları biyerlerine bulaştırmadan kullanabiliyor şimdilik.
2. Foto: Bahçemden değil,pazardan kısmetime çıkan patlıcan. Gökten O harfi yağsa bizim başımıza kesin Îharfi düşer.
Sen neye benzetirsin bilmem ama, ben lâz manavdan aldığımiçin buruna benzettim.
Hoşça kal Capitano… Sevgi ve selamlar NK

“KİMDİR BU Ağa” DİYE SORUYORSANIZ, CEVAP KESİNLİKLE “EVET” TİR
Aldı Timur:
Bunlar da benden: kimdir bunlar ?
Eyüp seni de tebrik ediyorum. Üçünü de tanıdın. Üstelik Capitanonun seni yanıltma
girişimlerine rağmen içlerinde olmadığını açıkça ifade ettin, yani enazından kendini
tanıyorsun “kendini bil !” Ne yazık ki Metin birkaç dakikayla seni solladığından ikinci oldun.
“Böyle kabak gördünmü” yarışmasında (!) biyoloji sınavındaki hocanın, avcundaki kuşun
sadece gerisini gösterip adını sorduğunun benzerini yapamazdım. Adamlar çalıkuşu
veya yalı çapkını değiller ki. Koca uluguş olmuşlar, babahindi olmuşlar, akbaba olmuşlar.
Sadece fizik değil, tarih itibariy”le de bu müzeliklerin değil şeylerini, normal fotoğraflarını
bile çekemezsin yasaktır. Biz kaçak çektik enseden. Yakalansam kaçakçı değil kabakçı
olduğumu itiraf edecektim.
Sevgili Eyüp, ayrıca manzarai umumiyede senin de artık oyma saz devrini kapatıp,
kabak kemaneye geçme zamanının geldiğine dair işaretleri var. Dikkat et, koftiden de
olsa geçmişte bir oyma faaliyetinde bulunduğundan potansiyel bir tehlike olarak
algılanmaktasın. Şimdi ayva çürüğünü bile oyamadığını kimseye anlatamazsın. Belki de,
Allah bilir sen bile farkında değilsin durumunun. Yine, Allahtan benim gibi vizyon sahibi
arkadaşların var da, yaşam hakkında değerli tiyolar veriyorlar sana. Seni istikbalde kabak
kemane virtiözü Eyüp Selahattin Karakaş, kısaca “KKVESK” olarak alkışlamak istiyoruz.
Bu kadar kabağı da kıramazsın artık…
Kabak Kemane Sevenler Derneğinden NURİ
Sevgili Metin,
Kişi kendini bilmek kadar arif olamaz demişler atalarımız. Yoğun katılımın olduğu (!) kabak tadındaki
bir “Bu Nedir?” programında, doğru cevabı yalnız sen verdin. Seni kutluyor ve insanlarımızın daha
kendi kellakilerini tanımadıkları bu sisli ve puslu dünya gezegeninde sana Arif Metin demek istiyorum.
Ödülünüz olan balkabaklarını arka bahçemde yetiştirip, kabak tatlılarınızı bizzat hazırlamayı düşünüyorum.
Şöyle şörüğü çenenizden aşağı doğru akan kaymaklı ve cevizli bir kabak tatlısı…
Çekirdekleri temin ettim. İlkbaharda ekip, sonbaharda hasat yapacağım. Üç kabak “Nazım, Yamaç,
Metin” VIP, kabaklığı kabullenen herkes normal davetlimdir. Zaten millet tepesindeki dört tüyü lepiska
sanmasa, sınıf kabak tarlası gibi.
Yalnız endişe ettiğim bir husus daha var ki, sizden gizleyemem. Nedendir bilmiyorum, bizim bahçede
yetişen bazı zerzevatlar “ekteki havuç gibi” muzır görüntüler verip beni mahçup ediyorlar. Umarım
size özel yetiştireceğim kabaklar, iştahınızı kesecek bir görüntüde olmazlar..
Sevgilerimle. Ağa
Bunlar kim?
Bilene ödül olarak balkabağı verilecektir.
Bilemeyenlere Capitanonun bahçesinden mandalina fotoğrafları veya
tercihe göre bizzat Capitano tarafından çekilmiş, serguzeşt-i Sikaçık Koyu
görselleri. Heyecan yapmamanız için biraz flu çekilmiştir, yoksa Capitanonun
adeselerinde bir sorun yoktur, billur gibidirler maaşallah.
Sevgili arkadaşlar:
Hacettepe Tıp Fak. nin ilk öğrencileri, 25-27 Ekim tarihlerinde Çeşme Altın Yunus Otelde Hacettepeye girişlerinin veya
ilk buluşmalarının 50. yılını kutladılar. 70 lilere sarkan ” ben, Kel Yamaç, Mehmet the cat, Tevfik Akoğlan, Bıyık Selo,
Kuten, Solist Nazım ve zevceleri sevgili Zehra” ilk öğrencilerden olmamız hasebiyle biz de katıldık.
Allahtan katılmışız, katılmasak onlar katılıp kalacakmış zaten.
-Organizasyonu Mehmet kotardı Metinin yardımıyla.
-Nazım gala gecesine damgasını vurdu muhteşem sesi ve sahnesiyle. Bizleri uzaklara götürdü.
-Kel Yamaça bir itibar, bir itibar sormayın . Garibim devamlı gülüyor ve devamlı el işareti yapıyordu çevresine, sanki halkını
kutsayan bir Papa gibi.
-Bıyık Selo keskin siyasete kısa bir ara vermiş gibiydi, ama gelirken havayollarının, otelde de manyetik anahtarların puştluğu
yakasını bırakmadı. Neyse dostlarına kavuştu da biraz sükun buldu. Nasıl olsa sonunda hepsini de oyacak.
-Herkesinki ayaza keserken Tevfiğin saçları biraz daha kabarmıştı. Umarım zeytin sektöründe cüzdanı da kabarıyordur.
-Kuten arada bir kıpırdamasa koca heykel gibi bir adam maaşallah. Son anda fotoğraf çektirirken bir de fört şapka
giymez mi şemsiye misali. Birisinin bunu yasaklaması lazım. Mecburmuyuz, yanında parmaklarının ucunda yükselmeye
yeltenen yer cüceleri gibi çırpınmaya?
-Fakire gelince: Her zamanki gibi tevazuu göstereceğim tabii. Siz tanıdığınız ve atabildiğiniz kadar “serbesttir” doldurun
bu satırları. Elinizi korkak gönlünüzü cimri alıştırmayın, yeri gelir bende sizi…
Ekte iki fotoğraf sunuyorum. ikisini de tanrı yaratmış. Fotoğrafların altını da siz doldurun.
SONUÇ: Pek güzel oldu. Ne olursa olsun zaten pek güzel olacaktı. Orda buluşabilmemizdi pek güzel olan.
Kısmetse seneye 50. Yılda buluşabilmek dileğiyle. Kimbilir belki Capitano bile gelebilir (!)
Sevgilerimle…
Ağa
SEVGİLİ YAMAÇ’TAN ZARİF BİR EL İŞMARI

1- Doğru ama biraz yanlış. Meteor gelir, fakat bulutlanmayı beklerken çevre gezintileri yapar. Adı lâzım değil senin de tanıdığın bir
göktbilimcimsi de, onları her gördüğünde yeni bir kuyruklu yıldız keşfettiğini zannederek Arşimet gibi buldum, buldum diye çığlıklar
atarak kıvıra kıvıra oynarmış ve maalesef daha sonra da bunların kuyruklu yıldız değil, kuyruklu yalan olduğu anlaşılırmış.
2- Bilemedin 1kg tatlı borcun kayda geçirildi.
3- Karacaoğlan siper alınıp hedef gösterilerek benden yanne doğru atış yapılmadığı için. Ayrıca Fenton sahillerinde canandan ırak
kalınca ve gönlü hasretiyle yanınca, ne sefillikler çektiğine hepimiz şahit olduğumuz için, bırakalım Akoğlanla, karoğlanla biraz gönül
eğlesin. Arzettim. NRKL
Hamiş: Gölcük’te hangi tatlı güzeldir bilirsin herhalde.
Sanırım Demet Akalın’ da Gölçük’lüydü . “Bu cümlenin tatlıyla ilgisi yok. Genel bilgi babındaydı”
—– Original Message —–
Sent: Friday, Octob
1-Bulutsuz havada meteor gelmez,bulut bekler(!)
2-Resim sünnet olmamış elma resmi.(Evinizin bahçesindeki ağaçtan mı?
3-Timur’un Karacai tatlıoğlandan aktardıkları ve diğer döktürmelerini neden göz ardı ettin?
Arz ederim
S.S.
Capitano,
Mahut ürününün sapı kabağa benzese de kıçı hiç benzemiyor. Başka şeyler de söyleyeceğim
ama, senin bahçende yetişmiş olması dilimizi bağlıyor.
Selo bir uçan daire fotoğrafı yakalamış, uçak diye milleti uyutuyor. Pilotlarımızın değil uçak,
sanki parmak (!) kaldıracak mecalleri kalmış gibi . Şükür Teymuraga gibi dünyanın tüm ulûm-i
garibelerine teşni bir müneccimimiz var da, görüntünün basit bir meteor (!) olduğunu ve bunların
yer küreye çarpmadan önce bulutlardan geçmek zorunda olduklarını öğrendik. Bulutsuz havalarda
nerden geçecekleri sorulmadığı için cevapsız kaldı. Eyüp’e söyleyelim de gelecek sefere bunu da
sorsun. Müneccime biraz meşgale çıkaralım, sanki hafiften kafayı yiyor gibi. Koca gökyüzünü bıraktı,
böcekle, örümcekle uğraşmaya başladı. Olmaz böyle şey… Yoksa o muhteşem telesikopun yerine
bundan sonra mikrosikopla mı teşriki mesai yapacak?
Sevgili Capitano,
Gelelim vehbinin kerrakesine. Bir meyve fotoğrafı da benden. Kim biliyor diye soracağım, çok kolay
gibi görünmesine rağmen kesin bilen çıkmayacak. İsterseniz bahse de girerim. Bilene bir adet
Vakko kravat. Bilemeyenlerde “1 kg” yöre tatlılarından göderecek. Göndermeyen olursa afişe ederim ha!
Hoşça kal Koca Reis Ağa
***SON DAKİKA: Sonraki iletilerinden fotoğrafın “kuşburnu” olduğu anlaşıldı. Kuşburnu, aşısız yaban güllerinden olur ve küçüktür. Süs güllerininkiler “seninkiler” olsa olsa devekuşu burnu olur.rrrrinin yabanidenen
Ağam,
Sen böyle açıldıkça olan gariban ama şeytanın arka baçağı Timur’a oluyor.Adam birirktiriyor mu ne?
Sonra toptan patlama olursa mazallah,biz de ateş altında kalmayalım.Arada bir gönül almak iyidir.Sevgiler,selamlar.
S.S.
4 Ekim 2013 01:53 tarihinde Nuri Kale <drnurikale@gmail.com> yazdı:
Aman bağrı yanık Memedim,
El dediğin nedirki, tutmadığı , el atmadığı yer mi var? Şili biberi falan vız gelir ele,,
Bu adam, adı üstünde “Teymur” . Niyetin cezalandırmaksa paslandıracasın.
Adam çatılarda, damlarda elde telesikop boşuna mı dingildiyor?
Hesapsız, kitapsız koltukaltını bile kaşımaz o. Hem nemlenmesin diye biyerlerini rüzgâra vererek
kurutuyor, hem de yağmur yağacak mı diye meteorolojik saptamalarda bulunuyor.
Sana da büyük ayının bilmem nesini, venüsün tepesini araştırdığını anlatıyor. Yersen…
Sen hangi tür parfüm kullandığını hiç anlayabildin mi? Anlayamadın değil mi? Bende anlayamadım
Banyo yapmadığından, Orta çağın soylu Fransız dilberleri gibi bulduğu tüm parfümleri boca ediyor her biyerlerine.
Plajda haşemalı fotoğrafını gördün mü? Gördün. Suyun içinde veya yüzerken hiç gördün mü? Görmedin. Kimse görmedi.
Köy stajında sudan korktuğu için “su içerken bile gözlerini yumar” kuduzdan şüphelendiler, iğneden korktuğu için de dağlara kaçtı.
Sonra da solcu oldu, bilmem kimin dağ kadrosuna katıldı diye asparagas haberler uçurdu, ama solcular ertesi gün derdest edip düze
indirdiler. Senden solcu değil, olsa olsa yolcu olur deyip, bir eşeğe ters bindirip geri gönderdiler. Kazıkiçi bostanlarında bulundu.
Zaten bundan bundan kısa süre sonra da Amerika yolcusu oldu.
Şimdilerde Fenton çatılarında gezerken “eşkiya” filmindeki “Baran” gibi kollarını yana açıp ” öfff ulan öfffki ne biçim öfff bu öfff beee!” diye
nâralar atıp göğsünü yumrukluyor, dağlardaki kaçak yaşamının “tam bir uzun gün” özlemiyle “dayanamıyorum abeyler, dayanamıyorum.
Dağlar beni çağırıyor, bir gün mutlaka, bir gün mut….” şeklinde ağlayarak cümlesini bitiremiyormuş. Bir başka söylentiye göre de: zaman,
zaman çatıda oynadığını görenler olmuş. “Angara’ın bağları da, büklüm yolları, ne zaman serhoş oldun da, galdıramıyon golları” diye
çığırıp, veriyormuş oynamayı. BU durum biraz karışık gibi ama imkânsız değil.
Aman bağrı yanık Memedim diye başladım ama fikir uçuşması oldu, seni uyarmayı az daha unutuyordum.
Tutup adamın eline Şili biberi sürmeye kalkıyorsun.
Gönlü kırık Memedim, bak ne diyor adam ? “Pilaris Analis” diyor, “müzük” diyor. Bunların fikri neyse zikri odur ve Şili biberinin
nereleri yakacağını da iyi bilirler. Allah korusun ” bende senin falanca yerine sürerim derse” ne yapacaksın? Yandı gülüm keten helva
diyeceğim ama, bu iş keten helva yanığına falan hiç benzemez. Yerinde duramazsın, zıplatır ki trambolin kaç para, Durup dururken
şeyin şeyine su kaçırma.
Hoşça kal Memedim, gendine mukayyet ol. Ağa
NOT:Teymur senin için bu konu dışında da iyi şeyler
düşünüyor gibime geliyor. Bekleyelim, belkyanlış
tahminde bulunmuş olabilirim.

9 Eylül 2013 21:58 tarihinde Nuri Kale
OLUM BI YAT
Sevgili Eyyubettin,
Bu yazıya doğrudan ” Olipiyatları alamadığımıza pek üzülmedim doğrusu” diye de başlayabilirdim ve bazı zavrakların da ” İskilip’çe hıyar”
vatan hainine bak sanrılarına hedef olup pek de bi ciddiye alırdım hani (!)
Bir Olimpiyat düzenlemenin kazanımlarını bilir ve bunu ülkemizin kazanmasını “Tokyo’nun bizden daha başarılı olacağına inandığım halde,
hatta oy satınalmak pahasına bile olsa” tabii ki canı gönülden isterdim. Çok istemekle, sonuca üzülmemek paradoks gibi görülebilir ama değil.
Konu çok çeşitli açılardan tartışılabilir “zaten o yapılıyor ve yapılacak ta”. Sen de eleştirilerinde çok haklısın. Ben bunlara girmeyeceğim.
Olimpiyatları alamadığımıza üzülmüyorum çünki:
1- Oy kullananlar kaz sürüsü değil ki, sonuç benim içim sürpriz olmadı, bekliyordum.
2- Tüm ülke olanakları seferber edilerek düzenlenecek bir Olimpiyatın tüm şanı, şerefi, onuru, tarihi misyonu, dahası money durumları,
ülkeden ziyade, marifeti kendinden menkul Argentina starı (!) ve hempalarına sunulmuş olacaktı. Şahbazlara güç yetirmek mümkün
olmayacaktı. Şimdi süngüleri düştü ve ne bahane uydurma sıkıntısı içindeler. Spor bakanı olacak kopil de kazanmamızı istemeyenler
kına yaksınlar diyor. Ne denir ? Sen de mum yak denir. Eğer şamdanı yoksa mumu nasıl dik tutacağı da onun sorunu olsun. Derdim değil…
NOT: Eyyubettin, eski B B şimdiki Boşbakan Recep varya, çocukluğunda pek aktif miş ve geceleri zırt pırt yatağından fırlayıp kalkarmış hep.
Anası devamlı teskin edermiş ve ” Olum bi yat, Olum bi yat” dermiş ama kaç para. Büyüyünce de rüya görmeye başlamış ve sanki
kendisine ” Olimpiyar, olimpiyat” diyorlarmış. Fatih’in İstanbul’u fethi kendisine rüyasında iletildiği gibi, kendisine de Olimpiyatların
İstanbul’a alinmasının rüyasında iletildiğine vehmetmiştir. Ama maalesef gereğini yapamamıştır. Uykusunda korkuturlar mı bilemem.
Rivayet olunur ki oğlu da kendisi gibi geceleri zırt pırt uyanır ve anası da ona ” Oğlum bi yat, oğlum bi yat” dermiş. Oğlan daha
eğitimli ya, gereğini fazlasıyla yerine getirmiş. Ne de olsa babası başbakan, yat kesmemiş tutmuş bir gemicik almış. Aferin çocuğa.
Eyyubettin masal böyle devam edip gitmiş, Nuri “haydi bana eyvallah” demiş, Kayserili Selahi almış oyma sazı eline, bakalım ne demiş???
Sent: Sunday, September 08, 2013 1:50 PMi
Subject: [hacettepe70] Olimpiyat
Futbolcusunu Almanya ve Hollanda’dan, basketbolcusunu Bosna’dan, haltercisini Bulgaristan’dan, koşucusunu Kuzay Afrika’dan, masa teniscisini Çin’den, yüzücüsünü ABD’den devşiren bir ülke olimpiyat düzenlemeyi hak etmemiştir. Önce ülkedeki gençlerin yetişeceği, spor yapacağı spor salonları, futbol sahaları (arenelar değil), yüzme havuzları, atletizim pistleri, tenis kortları yapılmalı, yeterli sayıda antrönör, yönetici, doktor dahil sağlık elamanı yetiştirilmelidir. Sporcu sağlık merkezleri açılmalıdır. Spor okulları artırılmalıdır. Yapılan tesisler halka açılmalıdır. Çocuklara, gençlere ve yetişkinlere gezme, spor yapma alanları sunmayan kentleşme anlayışından vaz geçilmelidir. Olimpiyat düznelmeyi düşündüğümüz İstanbul’da halka açık, sporcu yetiştiren kaç tesis var? Kaç yüzme havuzu var? Kaç tartan pist var? Kaç tenis kortu var? Bunları düşünelim ve olimpiyatların İstanbul’a verilmeyişine değil bu gerçeklere üzülelim. İstanbulu “residance, AVM, “Tower”larla dolduracağımıza yeşil alanlar, parklar, spor tesisleri yapalım. Yazdım ama hiç ümidim yok çünkü kentelerin imar planları inşaat mütahitlerinin, emlak komisyoncularının ve arsa sahiplerinin istekleri doğrultusunda yapılıyor. Halk da verdiği oylarla bunlara destek oluyor.
ALDI TIMUR
Azizim ağam:
Hatırladım, yazayım; yan komşu dün gece köpeğini içeri almayı unutmuş. Zavallı köpecik yatak odamızın camı altında ağlayıp durdu. Gece yarısından sonra baktım ne o ne de ben uyuyabiliyoruz, dışarı çıkıp, İngilizce olaraktan, “geh kuçu kuçu” yaptım. Koşarak gelip içeri girdi. Sıçan kadar bir kelp. Kendilerini salonda ağırladım. Sabah bir kalktım ki kelp oğlu kelp halıya işemiş.
Tepem attı. “Lan itoğlu it, halıya işenir mi lan… Nilüfer görse ikimizi de gebertmez mi.. ? Nilüfer benim bile halıya işememe müsaade etmiyor da sana işetir mi ?.. bak gelince görürsün boku yedin ki o kadar olur..?” diye bağırmamızla, köpektir, sen bir ağıttır tuttur… Derhal kucağıma alıp sahibine götürdüm. Sarılıp koklaştılar. Pek teşekkürler ettiler.
Halıdan söz edince, komşunun yüzü al olup, lehçesi derhal bozuldu. “Ben mi dedim hayvanı salona kapat diye !..gaddar adam.. insan dışarı çıkarıp dolaştırmaz mı..” diye söylenip sabah sabah abdestimizi bozdu.
İyilik yap at Fenton gölüne ,balık da bilmez alık da..
Gözlerin hep yükseklerde olsun.
Sevgili Selo,
Hassasiyetin ve geçmiş olsun dileklerin için çok teşekkür ederim. Ayda bir kanıyoruz “sonda değişiminde” ve genelde tekrarlayarak bir
kaç gün sürüyor. Testepoza girdik ama menapoza giremedik anlayacağın. Her zamanki iltifatlarınla benim pesten kirani karalamalarımı,
yine abartmışsın ki okadar olur. Teymur nam kişiyle hüsnü imtizaç içinde idare edipgidiyoruz işte. Min gayri kasdin olsa bile fazla
kizdirmeye gelmez. Bir “becereste” geçirir adama tirbüşon misali, öyle bir oyar ki, ters yönde fırıldak olup dönsen de çıkaramazsın.
Selocan, senin çok daha iyi bildiğin bu ortamda ve bu süfehanın arasında bizlerin süeda olması mümkün değildir. Senin tuttuğun bir yol
var, “ama bu kadar muhaccim olma, lütfen arada bir frene basmayı da unutma ki, ellerine koz vermeyesin” bende bir yol tutmuşum kafayı
dağıtmak için. Bana yararı oluyor, eğer birkaç asab-i mizaç dostun yüzünde de kısa süreli bir tebessüm oluşturuyorsa sa eyi yol tutmuşum
demektir. Sevgilerimi yolluyor ve yanaklarından öpüyorum. NRKL
NOT: Osmanlıcayı hâla öğrenemeyen muannitler için
Süfeha: Alçaklar, sefihler.
Süeda: Mutlu kişiler
Sent: Wednesday, August 28, 2013 12:50 PM
Subject: Re: [hacettepe70] YarıÅY sonrası (After Crim 8K)
Aziz Ağamız NRKL,
Satır arasında gördüm ki,rahatsızlanmışsın.Geçmiş olsun.Hasta halinle bunları döktürenden Timur bile korksun.Ara sıra,bu yazarı ben keşfettim diye kendime paye çıkarıyor olsam da bilek senin,zeka senin,dolayısıiyle sana helal olsunçerek.Geçmiş olsun,selam ve sevgiler.
S.S.

27 Ağustos 2013 23:53 tarihinde Nuri Kale yazdı:
Teymur’um, tiz-i reftarım benim:
Maaşallah, formuna nazar değmesin terlememişsin bile. Senin yaşında ve geometrindeki bir insan değil yarıştan, VİP
salonundan çıksa, üstüne aziz bedenine bir de masaj attırmış bile olsa bu kadar canlı ve diri olmaz. Bravo doğrusu,
sana iyi antrenman vermişler Nilüfer Antalya cehennemindeyken. “Fotoğrafın solunda, kareden kaçan şortlu?” mu.
Orta okul öğrencisiyken, tüm anadolu kasabalarında olduğu gibi bizde, beden eğitimi derslerinde üste atlet ve altına kara don giyerdik. Eşofman, hazır şort falan hak getire. O zamanlar genelde evlerde dikiş makinası bulunur ve analarımızda yarı terzi sayılırlardı. Çeyizinde dikiş makinası olmayan kızlar zor koca bulurdu veya bizim gibilerini bulamazlardı da, gözleri hep arkada kalırdı. Bunlar yolda yürürken damgalı gibi heman anlaşılır idiler. Çünki, gözleri, Crime koşrüyüşündeki çakma Ernest gibi yuvarlana yuvarlana peşlerinden yetişmeye çalışır idiler. Tekrar don gerçeğine dönelim. Don derken, Şolohov’un
Don Hikayelerini, veya Don Kichot’un maceralarını kasdetmiyorum. Onlar bizi aşar abeyler, biz işimize bakalım. Paraya kıyıp atleti alırdık, ama kara donlarımızı analarımız dikerdi. Cemal İtekçi gibi tasarımcılar olmadığından, görgülerine, becerilerine, Hayriyanımın tariflerine göre; boksör şortu, kispet, tuman, bermuda, golf pantolonu, Havai şortu, şalvar,hatta Fustanella* tipinde çok farklı donlar üretirlerdi. Bu yüzden hiç karıştırmazdık. Zamanla solduklarından ve yıprandıklarından renkleri bile değişirdi,ama Allahı var uçkurlarımız hep kaviydi. Öyle Kayzer Mustafa S L X in şortu (!) gibi zırt pırt düşüp bizleri rüsva eylemezlerdi. Hoş, düşseler de aldırmazdık… Durum vaziyetlerimizde endişeyi mucip bir hal olmazdı zaten.
Şortlarımız “artık şort diyeceğim” farklıydılar, fakat iki temel özellik hepsin de müşterekti ve değişmezdi. 1- Çok boldular, 2-Paçaları uzundu. Rüzgârlı havalarda yelken gibi şişen şortlar, dümen tutmakta zorlanan sıska arkadaşlarımıza rotayı şaşırtır, bizim gibi ağır çekenlerin ise keyfine diyecek olmazdı, oooh! efil efil, Özgüüüür…
Teymur’um Yarış sonu fotoğrafındaki uzun paçalı şortun, bana rahmetli anamı ve özenle diktiği dizaltı şortlarımı hatırlattı.
Şöyle bir iki yutkundum. Hâla heriflik iddiamız ve ülkenin profesyonel ağlaklarına nefretimiz berdevam olduğundan ağlamadık. Şort dikerken “ana” derdim, “Hadi bolluğu kabul, ama şunun boyunu biraz kısa tutamazmısın?”
“Olsun oğlum böyle iyi iyi” derdi, “cimlastik yaparken biyerlerin neyi görünmesin”. “Ana” derdim, “ana yaav, tövbe tövbe, taa dizim yahu! pes” derdim. Ana işte… Zaten, orta boylu olduğuma bile inanmaz “hadi ordan, aslan gibisin maaşallah tü,tü,tü” çekerdi. Tüm anaların oğulları gibi ben de servi boyluydum (!) tabii. Şimdi kızlarıma, bir zamanlar orta boylu olduğumu bile kabul ettiremiyoryum.
Usain Teymur’um benim, yukardaki satırları üç gün önce yazdım, ama bazı rahatsızlıklarım nedeniyle sonunu getiremedim ve ancak şimdi gönderebiliyorum. Mektubunda “madalyaya dikkat isterem” buyurduğundan, tikkat buyurduk hemde azamisinden. Hatta ters fotoğrafına döğru yönden atfı nazar eylememize rağmen “madalya” falan göremedik. Acaba madalyanı boynuna değil de başka bir yerine mi taktılar?” Orası AmErica, nereye neyi takacaklarını iyi bilirler.
İhtimamla kucaklıyorum. Geceleri gökyüzünü necm-i gisuderler süslesin. Ağa
( ALDI TİMUR)
(Çorap)
Azizim Nuri ağam:
Bildiğin gibi, bilimin henüz açıklayamadığı gizlerden biri de çamaşır makinesinde kaybolan çorap teklerininin nereye gittiğidir.
Bu günkü çamaşır makinesinden tam üç tane çorap teki çıktı ve fakiri derin bir tefekküre şey etti.
Bir teoriye göre, çamaşırı yıkayan teknenin içinden, çorap cennetine giden gizli bir yol vardır ve bu yolun ışık dalgaları insanoğlunun algılama/görme frekansının dışındadır. Bu varsayımın haliyle tek zayıf yanı, her yiten çorabın, cennete gitmeye hak kazanmasıdır.
Geçmişi ne olursa olsun, her çorabin cennete gitmesine doğrusu karşıyım.
Sizin oralarda bu evrensel konuda geliştirilmiş teoriler varsa sevabına yazıver.
Gelecek Cumartesi ünlü “Crim” yarışması var. Hz. Guugıl’a sorarsan sana “Crim” koşusunu anlatır. Fakir 8 km “koş/yürü” karşılaşmasında ilk 1000 arasına girmeye azimliyim.
Geçen yıllarda bu yarışa hep antremansız girdiğimden, herkesi önüme katip 8 km boyunca kovalamıştım.
Bu yıl, şükürler olsun ki, haftalardır çalışmaktayız, ve 8 km’nin tamamını koşmak muradındayız. Az önce antremendan hiç durmadan 10 km koşmuş olarak dönmüş bulunmaktayım. Birazdan ikindi uykusuna yatacağım. Zira bugün hava açık ve bu gace fakir yıldızlara, bulutsulara ve Satürn’e (Zuhal) neyim bakacağız. Resim çekersem imzalayıp gönderirim, cüzdanına koyar, çıkarıp çıkarıp bakarsın da dosta düşmana gösterip hava atarsın.
Komşunun köpeği olayı yüzünden, yeni komşularımızla dün biraz daha tanıştım. Köpekleri yavrularsa bir tanesini bana vermekle tehdit ettiler. Nilüfer’in ev içre tahir olmayan hayvanat konusunda ne düşündüğünü anlatıp ağızlarının payını verdim. Eyüp’e inanma; inan olsun halıya işeyen ben değilim. Her ne kadar gecede 4-5 kez kalksak da her seferinde kubura teşaşür etmekteyiz. Bu arada söyleyim, Nilüfer gideli kuburun kapağı hep havada.
Eyüp mülevvesi, bu olayı bahane edip fakire yine sataştı. Ağzının payını verecektim ama şimdi yatmaya gidiyorum. İyi bir rüya görürsem Eyüp yandı demektir.
Eyüp rezilinin ahı “aheste aheste çıkar” diye korktuğumuzdan şuracıkta yazayım: Eyüp’ün gönderdiği sidilerden ziyadesiyle hoşnut olduğumu kendisine iletiver. Berhudar olur inşallah.
Gözlerin hep yükseklerde olsun.
Kestane cevap, acele kebap,
FPT Timur
(ALDI EYUP)
Ah Timur ah!
Yazdıkların beni çok üzüdü. Anladım ki Nilüfer biraz daha Türkiye’de kalırsa sen koku olup uçacaksın. Senin çöpten geldiğini sandığın ölmüş eşşek kokusu muhtemel senden geliyordur. İnsan sık sık yıkanmaz mı? Bence Pazar’ı beklemeden yıkanmalısın. Yıkanınca hiç değilse kokun gider. Eskiler “Mektep cahilliği alır, eşşeklik baki kalır” demişler; sen şimdi bu sözü hatırlar yazdıklarımı yanlış anlarsın. Yıkanınca kokun gider eşşekliğin beki kalır demek istemedim. Her ne kadar doğru sözlü birisi olsam da böyle bir şeyi söyleyecek kadar cesur değilim.
Hem sen halıdaki ıslaklığın idrar olduğunu ve eğer idrar ise, köpeğin yaptığını nereden biliyorsun. Evde yaşayan başka birisi bu işi yapmış (sen) olamaz mı? Bir de aklıma takıldı; komşuyu ziyaret ettiğinde abdestinin bozulduğu yazmışsın. Komşun bayan mı yoksa erkek miydi? Eve gelince gusul abdestim mi aldın, yoksa sadece abdest mi aldın. Benimkisi merak işte. Anlatacakların aramızda kalacak, rahat yazabilirsin.
Başın dik, gözün hep yükseklerde olsun. Öpüldün ki bu kadar olur.
Sent: Friday, August 16, 2013 8:56 AM
(Kabak tadı 2)
( ALDI TİMUR)
Azizim ağam:
Hatırladım, yazayım; yan komşu dün gece köpeğini içeri almayı unutmuş. Zavallı köpecik yatak odamızın camı altında ağlayıp durdu. Gece yarısından sonra baktım ne o ne de ben uyuyabiliyoruz, dışarı çıkıp, İngilizce olaraktan, “geh kuçu kuçu” yaptım. Koşarak gelip içeri girdi. Sıçan kadar bir kelp. Kendilerini salonda ağırladım. Sabah bir kalktım ki kelp oğlu kelp halıya işemiş.
Tepem attı. “Lan itoğlu it, halıya işenir mi lan… Nilüfer görse ikimizi de gebertmez mi.. ? Nilüfer benim bile halıya işememe müsaade etmiyor da sana işetir mi ?.. bak gelince görürsün boku yedin ki o kadar olur..?” diye bağırmamızla, köpektir, sen bir ağıttır tuttur… Derhal kucağıma alıp sahibine götürdüm. Sarılıp koklaştılar. Pek teşekkürler ettiler.
Halıdan söz edince, komşunun yüzü al olup, lehçesi derhal bozuldu. “Ben mi dedim hayvanı salona kapat diye !..gaddar adam.. insan dışarı çıkarıp dolaştırmaz mı..” diye söylenip sabah sabah abdestimizi bozdu.
İyilik yap at denize ,balık da bilmez alık da..
Gözlerin hep yükseklerde olsun.
From: Timur Sumer >
To: Hacettepe70
Sent: Friday, August 16, 2013 1:24 AM
Kabak tadı (1)
( ALDI TİMUR)
Azizim ağam:
Şefkatinden ziyadesiyle duygulandım, bu yüzden yazmakta geciktim.
Göğün en muhteşem gezegeni hala Satürn’dur Nuriciğim.
Fakir her akşam dondurma yiyor, günebakan çekirdeği çitliyorum. Kabuklar bazen yere düşmüyor.
Yemekleri buz dolabının önünde dikilerek yiyorum. Unutmazsam postadan gelip biriken mektup, fatura ve dergileri yarın çöpe atacağım. çöp kutusunu dışarıya çıkarmayı unutmuşum, garajda müthiş bir koku oluştu. Komşular duymuş kapıyı çalıp ‘sizin garajda bir hayvan ölmüş galiba’ diye uyardılar. Ahmet yüzünden topladığımız şeftalilere de karıncalar doluştu.
Abdest leğenindeki hıyarla domatesi teşhis etmene şaştım kaldım da dikenlerim tüy tüy oldu Nuri ağam. Hatta söylemesi ayıp, bir tarafım seyirdi. Sen bir dahisin ağam. Ortadaki “obje”, söz meclisten dışarı, bir çeşit bal kabağıdır. Gurbetteki bal, af buyur, kabaklarının içinde en çok kabak tadı veren çeşit budur.
Sayfamızdaki “Nuri Kale’den incileri” okudun mu ? Yazılar çoğalıyor.
Pazar günü yıkanmaya karar verdim.
Bir kucaklandın ki o kadar olur.
FPT Timur
(ALDI Ağa)
Seyreltik sülfirikasiti bilirdik. Sayenizde seyreltik şeftaliyide öğrenmiş olduk. Acaba derişik şeftaliniz de varmıdır?
Abdest leğeninin sebze teşhir standı olarak da kullanılabildiğini yine sayenizde öğrendik.
Leğendeki domates ve bahçenizin hıyarını teşhis etmiş bulunuyoruz. İkisinin arasında duran obje acaba şey maketi mi, yoksa kenton
civarında yetişen bir zerzevat türümüdür?
Kompozisyonda ibrik eksik. Acaba F tipi hocanın hizmetine mi gönderildi?
Bu Eyüp nam Karakaş esprimi yapıyor, yoksa Capitano gibi deneyimlerini mi konuşturuyor?
Nuri
(ALDI Ağa)
Sefgili Capitano el amano,
Bu günlerde namlumun ucunda değilsin, fırsattan bil istifade sende sağa sola salvo ateş ediyorsun.
Eyüp’e boş veriyor, Allahtan bizi atlıyor, kalkıp AmErica’nın şeftalisini karıştırıyorsun.
Küfeye patlıcan koymayı öğrenmeden, kırk yıllık kabzımal gibi ahkam kesiyorsun.
Gel şu derin bilgilerini bir de bizim imbikten geçirelim.
*En halis gübre keçi bokudur ve gübrelenen hiç bir meyve bok kokmuyorsa, “meyveye şıra verme” tevatürü de
Anderson masalıdır. Şıra vermek değil de, hükümranlık sınırlarını işaretlemek için ağaçlara işenebilir.
*Son yıllarda sanki sabundan maketini yediğimiz tatsız-karektersiz meyveler, senin faşalak kabzımallarının
hamken toplayıp, hücrede olgunlaştırma (!) yöntemlerinin talihsiz kurbanlarıdır.
*Ne demiş gariban türkücü: “Ham meyveyi kopardılar dalından, Beni ayırdılar nazlı yarımdan”
Burdan iki sonuç çıkıyor, ama hangisi doğru bilemem.
1-Adamı ikiye bölüp, “nazlı” yarısından ayırmışlar. Hâla çalıp söylediğine göre kalan yarısı da “sazlı” imiş zahir.
2-Bu adam kendisini dal sanıyor, dallama!…
3-Bu sonuç zorunlu olarak çıkarılmıştır Capitanom. Uluslararası meyve ihracaatı yapmadığımıza göre, gariban
bahçeciğimizin kurtlu meyvecikleri de dalında olgunlaşır, yenen yenir, yenmeyen dosta, komşuya, yere ve
en sonunda böyle internete düşüp rüsva olurlar.
*Yaşamları sona ermek üzere olan meyve ağaçları ile, aynı risk altındaki insanlar arasında üreme fonksiyonları
açısından tam bir karşıtlık vardır.
Mesela hastalanmış kuruması muhtemel armut, öyle bol çiçek açar, iyi büyütemese de öyle bol meyve verir ki,
şaşarsınız. Sanki neslini devam ettirmek için savaş verir. Ama Mahmut’ta bunu göremezsiniz. Değil üreme çabası,
parmağını kaldırmaya gayret etmez. Bunlar benim gözlemlerimdir. Belki ansiklopedik bilgi olarak açıklaması
vardır. Değil mi Teymurcuğum?
Arrivederci Capitano Grandioso… Ağa
Not: Sürçü lisan yok, Teymur kontrol edilmektedir. Değil mi Eyyubettin-i Selahî.
(ALDI AHMET)
Sevgili Timur
Dogru yaptin
Sen eyubu bosver biraz hakli olsada , iseme ile topragin gidasi ure, gibi kiymetli mineraller meyveye gecer, buna veyvecilikte “şira vermek” diyorlar, tum mandalin bahceleri dogal fiski kokuyor o zaman . Gerci ben hic uygulamadim ve benim mandalinlerimi tatmanizi siddetle oneririm..
Meyvecilikte meyveler erken yani ham iken toplaniyor, kasalanip yavas yavas olmasi bekleniyor, olgunlamada bir hafta once de pazara suruluyor. Olgunlasan meyve ise yenmezse eriyip gidiyor, tum besinlerinini cekirdegine topluyor, kendi yasam dongusunu saglamak uzere
Bak banim engin bilgilerimden taaaa amerika bile yararlaniyor.. Degil mi eyupcum…
(ALDI EYUP)
Sent: Monday, August 12, 2013 11:28 AM
Re: Seyreltik şeftaliler
Hazır Nilüfer yokken sen bu şeftalileri ağacın dibine işeye işeye büyütürsün artık. Yalnız karıştırma abdesti değil, şeftaliyi büyüteceksin.
(ALDI TİMUR)
Azizim Ahmet:
Emrin üzerine şeftalileri seyrelttim.
O kadar bol ki agacın ustü şeftali dolu
Vebali boynuna
(ALDI NURİ)
Seyreltik sülfirikasiti bilirdik. Sayenizde seyreltik şeftaliyide öğrenmiş olduk. Acaba derişik şeftaliniz de varmıdır?
Abdest leğeninin sebze teşhir standı olarak da kullanılabildiğini yine sayenizde öğrendik.
Leğendeki domates ve bahçenizin hıyarını teşhis etmiş bulunuyoruz. İkisinin arasında duran obje acaba şey maketi mi, yoksa kenton
civarında yetişen bir zerzevat türümüdür?
Kompozisyonda ibrik eksik. Acaba F tipi hocanın hizmetine mi gönderildi?
Bu Eyüp nam Karakaş esprimi yapıyor, yoksa Capitano gibi deneyimlerini mi konuşturuyor?
(ALDI TİMUR)
Azizim Ahmet:
Dediğini yaptım, 100 kadar şeftali topladım. Hepsi ham, lakin lezzetliler.
Merdivenin tepesinde bir de şiir yazayım dedim:
Çıktım şeftali aacına
Yedim hamını mamını
Düşersen merdivenden
Görürsün ebenin ….. (Hay Allah kafiye bulamıyorum..Medet ya Salih)
Sent: Sunday, August 11, 2013 5:47 PM
(ALDI AHMET)
Timurcum
Seyreltirsen bir tane iki büyüklüğe ulaşır. Ayrıca seyretmelerin 3-5 gün içinde durduğu yerde olgunlaşır ve geçer. Tabii bunu deneme yanılma yoluyla öğreneceksin. Benimki kendi tecrübelerim. Seyrelttim iki haftada diğerleri aniden olgunlaşıp çabucak bozylmaya başladılar. İyi ürün için Dikkatle yakından takip gerekiyor. Kolay gelsin.
Ahmetciğim:
Bilgilendirdiğin için sağ ol. Fakat hala büyüyorlar. Bazılarının yanağı bile kızarmadı. Büyümeleri sonlaninca koparmak daha iyi değil mi ?
From: Ahmet Bölükbaşı
Sent: Sunday, August 11, 2013 2:29 PM
Subject: Re: [hacettepe70] Bahçemizin şeftalileri
Timurcum
O eğilmiş dali seyret, kırılmasın
Tüm şeftaliler topla serin yerde yavaş yavaş olgunlaşmaya bırak yoksa çok çabuk geçer gider üzülmeyesin
( ALDI TİMUR)
Azizim Nuri ağam:
Yücel’in ne çektiği hepimizin malumu; Allah ıslah etsin.
Şu günlerde Nilüfer Türkiyemiz’de, Antalya sancağında annesini ziyaret ediyor. Fakir de evde yalnız olduğumuzdan, süt kutusunu kafamıza dikerek içebiliyor, sesli sesli geğirebiliyor, af buyur, hatta sesli gaz bilem çıkarabiliyoruz. Prensip olarak yere düşen ve kafamdan küçük hiç bir şeyi eğilip almıyorum, çorapları en az üç gün giyiyorum ve söylemesi ayıp, sabahları da yatağı da toplamıyorum.
Bunları Nilüfer’e söylersen canını fena yakarım haberin olsun.
TS
(ALDI NURİ)
Hörmetli Teymur Begem:
Ben bu Yücel nam seyyahın, her adımızı duyduğunda tahtaya üç kere vurup sağ kulağının affedersin memesini çektiğini,
zamanla sağ kulak memesinin uzayarak kellaki simetrisinin altın oranını bozduğunu farkedip, artık sol kulak memesini
çekmeye , bu sırada uughh… oghhşş gibi alışılmadık garip sesler çıkarmaya başladığını biliyorum. Duydum. “Hepimizin
malumu, Allah ıslah eylesin” derken bunların dışında başka bir şeyi çektiğini kasdediyorsan, gerçekten Allah ıslah eylesin…
Gelelim evde tek başına durumlarına…Çok eyi bilirim o durumları. Süt kutusunu kafama dikiyorum dersen, sana gülerler be!
Süt çocuğu derler senin gibilerine “ben demem, kopiller der”. Kutuyu kafana değil, kafanı kutuya dikeceksin ki çenenden
akıp göğsünün kıllarına süt bulaşmasın. Gören mören olur, adın çıkar boş yere “artık Teymur süt vermeye de başladı” der
bazı münafık inekler. Benden bir de tavsiye: Öyle sağda solda “kafamı kutuya diktim”diye boş boşkonuşmayacaksın da.
“Kutu” lafı biraz netamelidir, maamafih “diktim” lafı da pek tekin değildir ve dikkatli sarfedilmelidir. Ayrıca herkes te benim
kadar saf ve iyi niyetli değildir.
Recep İvedik kadar bile geğiremiyorsan kendini geğirdim sayma. Hele iki baş çiğ sarmısak bile yememişsen…
Sesli gaz çıkarabilmen çok önemli bir husus ve sağlık emaresi. Ne mutlu sana. Atalarımız? “Döt dediğin ötmeli, ötmeyen
döte dürtmeli”demişler ve bana kalırsa kuşla karıştırmışlar, ama yine de bir gerçek payı olduğunu kabul etmeliyiz. Bizim yaşımızdaki erkeklerin malum mıntıkaları pörsüdüğünden, yellendikleri ancak etrafa pınsık bir koku yayıldığında anlaşılır.
“Hanımefendiler zinhar bu konular dışındadırlar” Nerde o eski akordsuz belediye bandosu misali öten dötler? zavallı bir
“purrkk veya ploffss” sesi, hepsi okadar..
Yere düşürdüklerini almak için bile eğilmemen takdire şayandır. Eğilen insan daima risk altındadır. N’olur, n’olmaz fırsat
bekleyenler olabilir. Başına çuval geçirmeye veya … yani… Bak, yine hep bizi kollayan atalarımız ne demişler: “kıran da olsa
kırıl, fakat bükülme sakın”. Bu lafı Tevfik etmiş, fakat olsun o da atamız sayılır ve hattizatında eğilme de, öne doğru bükülmedir .
Bir istisnası vardır, o da cevizlerdir. Kof olabilirler, küflenebilirler, hatta atrofik olabilirler, ama ceviz daima cevizdir ve öyle
yerlerde bırakılmamalı , hâşa üstüne hiç basılmamalı, her türlü risk göze alınıp, anında eğilerek yerden alınmalıdırlar.
Atalarımız taaa Ortasyadan at sırtında gelip, daha makadlarına pansuman yapmadanı Nevşehir dolaylarında deli gibi aceleyle “bağ” aramışlar ve sorulduğunda da “cevizin yaprağı dal arasında, güzeli severler bağ arasında” demişlerdir. Her
şey bir tarafa, şu atalarımızdaki ferasete ve sabıra bak yahu. Ritüele bak yahu! Bu iş illaki bağarasında olacak diye sen kalk,
binlerce mil yol yap at sırtında. Bu Ataların işlerine de hiç akıl sır ermiyor billahi. Sonunda doğru yolu onlar da bulmuşlar
tabii. Bırakmışlar bağı ve dağı taşı, buldukları her uygun koşul ve lokalizasyon da ühüüü… ağnaşıldımı? Kurtulmuşlar iş
tutarken börtü böcek sokmasından ve oralarına, buralarına diken miken batmasından.
Ayrıca, cevizlerin yaprakları değil, bizzat kendilerinin dal arasında olduğu ve yapraklarının da onların üstünü örttüğü
gerçeğini öğrenmişler ve bundan sonra neyin ne arasında veya içinde olduğuna hiç karışmamışlar. Bu da böyle biline…
Üle Teymur tek başına kalınca amma kibar olmuşsen. Çorap ayağa girince birdaha hiç çıkmaz ve dahi yıkanmaz.
Yatağa da seninle, banyoya da seninle girer “laf aramızda tıpkı yeni sefgilin kibi”. Ondan kolay vazgeçemezsin kokusuna
alişmişsen, rahatlığına alışmışsen bir kere. Sonunda sankim ayağının kalıbına özel yapılmış gıslaved lastik çizme olur ki
bıraktığın yerde ayakta hazrolda bekler seni. Ancak hanım görürse zorla koparır seni ondan. Daha doğrusu onu senden.
Çıkarır alır ayağından, kalbini sökercesine. Ardından bakar kalırsın ve hatırladıkça hüzünlenirsen, burnunun direği sızlar.
Akşam bozacağın yatağı sabah toplamak abesle iştigaldir. Bir şey bir kere bozulur. Akşam boz, sabah yap, akşam boz
sabah yap, yok böyle bir zırvalık…Yatak, üstünde çok çeşitli atraksiyonlar yapılsada “nerdeee, eskidendi” yine yataktır.
Yap-boz tahtası değildir. Doğrusu; yatak sabit, yorgan yastık müteharrik olduğundan, toplanan yatak değil, yastık
yorgandır ve atraksiyon puanı yüksek ise çarşaf ta buna dahildir.
Bre Teymur:
Bu Nilufer kızımız nadir bir çiçek olup, temiz su kenarlarında yetişir. Sen onu yıllardır hiç bir nebatatın ve dahi hayvanatın
neşvünema bulmadığı arada bir senin ve yolunu şaşıran “sonra da feleğini şaşıran” birkaç yaban kazının uğradığı Fenton
gölüne mahkum ettin. Şimdiye kadar tahammül gösterdiğine dua et. Sadece gölden değil senden de kaçıyor, hemde düşün, cehennemî Antalya sıcağına kaçıyor. Birde beni tehdit ediyorsun, “bunları Nilüfer’e söylersen, canını fena yakarım haa”diye.
Nilüfer senin ne mülevves olduğunu bilmiyor sanki… Burda anlattıkların, gerçekte yaptıklarının yanında şeceat arzetme mesabesindedir
Teymurum gürledik, yağdık, salladık. Şimdi düşünme zamanıdır. Benim umudum, bu tür yazıları “bir münafık iletse bile”
Gülsev de “diğer kız çocukları gibi” sonuna kadar okumaz, sıkılır. Nilüfer umarım okur da, yokluğunda, senin nasıl bir
centilmen yaşamı sürdüğünü görür. İnanır mı, orasını bilemem?
Şimdilik hoşça kal. Öpüyorum. Ağa
(ALDI Ağa)
Azizim Teymur diye biri,
Sıcaklardan mı, bayramdan mı, memleketin hal-i pür mealinden mi,
kederden mi neden bilmem, sararamış mı rengi ruhsarımız ne ?
Pek ses soluk çıkmaz oldu, miyav diyen bile kalmadı.
Hele laf kıtlığı çekmez bildiğimiz birisi var ki, önce arkadaşlarınınki
ile idare etti “Allahı var, doğrusu çok gözel yazıyor arkadaşları”,
sonra da “paslandı mı ne?”geçen seneki becereste’lerini devreye
sokmaya başladı.
Madem önce o başladı, bizim kafamız kel mi? biz de sokarız bu
sesesüzlükte… Hem de onun beceremestesine verdiğimiz cevabî
becerestemizi ….Onun tam metnini bulduk ama bizimki
hatırlayabildiğimiz kadarıyla…
Aldı sazı Teymur nam yigirt, bakalım neler söyledi?
Azizim Nuri Agam:
Sanskrıtçe yazından bir bok anlamasam da,
İlhan çevirsin diye durmaktadır masamda.
Yücel halden anlamaz, sen fakiri hor görme,
“Suyun karşı yanında” olsam da olmasam da.
Aldı sazı Nuri nam aga, bakalım neler söyledi ? “
Azizim Tümür:
Seni şair yaptım ya, bir bok anlamasan da,
Bundan sonra gam yemem, yazsam da yazmasam da.
Mey içerek kutlarım, bahçemde yaz masamda
Ben cevheri bulmuşum, kazsam da kazmasam da…
.
Yaşadığın devir çok önemli. Şayet ben bu övgüyü
Osmanlı sarayında düzseydim, sadrazamlık olmasa da,
enazından bir ibrikçibaşılık kapardım. Bakalım bu
Teymur nam yigirt ne yapacak. Yigirtin de eli tutulmaz denir.
Neresinden tutsak acaba, elimizde kalmadan?
You must be logged in to post a comment.