TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ

TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (1)

Sağ kolundaki “Tenisçi dirseği” ağrısından yakınan CHP milletvekili aday adayı arkadaşıma öğütler:

DİRSEK ÖĞÜTLERİ (1)
Aziz kardeşim ..:
Aday adayı olma çabalarına biz de uzaktan karınca
misâli kararımızca katıldık; lâkin heyhât..onurlu
erdem mücadelende her dâim yanındayız bilesin.

“Vakt-i, istibdatta söz söylemek memnû idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı !
Devr-i hürriyetdeyiz şimdi, değişti kâide.
Söyletirler evvela, sonra severler ananı !”
(Namık Kemal)

Aile terbiyemiz destur vermediğinden “severler” dedik;
sen artık anlarsın şairin gerçekte ne dediğini.
Yeniden yazabildiğine göre dirsek ağrıların azalmıştır
diye efkâr (fikirler) yürüttük.
“Tenisçi dirseği” (“Tennis elbow”), (“Lateral epicondylitis”)adı verilen
bu illet, tenis OYNAMAYAN yiğit kısmına bir dadanır
ki, nisâ tâifesi (kadınlar) bunu pek bilmez. Fakir de bu derdi
defalarca çekmiş olduğumuzdan, “damdan düşene sor
düsturunca, ve de hâliyle az çok doktor sayıldığımızdan
aklımızın ucunu göstersek gerek.
Bu illet bize bulaştığında, elimizde çay bardağı tutamaz, kimselerle
tokalaşamaz olmuştuk ki, milletvekili adayı olsa idik vâh olurdu
hâlimize. Lâkin, biz yazı makinasının tuşlarını sadece
iki adet burun karıştıma parmağımız ile
tırmaladığımızdan, yazı yazmamız pek zedelenmemiş idi.

Üç adet ortopedist arkadaşımızdan akıllar aldık,
üçünün aklını bir ettik, ve de sâyelerinde özümüzü bir
güzel tedavi ettik. Yine de bu mel’un sayrılık zaman
zaman depreşip “aha buradayım” demekte.
1. Tıbbî ismi lâzım değil, ön kolun serçe parmağından dirseğe doğru uzanan  kasın (Extensor carpi radialis brevis ) dirseğe yapıştığı yerde, ağrının en keskin olduğu noktayı bul. Plastik bir bardağın içinde dondurduğun buzu havlu ile tut. Buzu ağrı noktasına, politik görüşüne uygun olarak, ya
sağdan sola ya da soldan sağa döndürerek sürtüştür.
Buzu sürttüğün deri kısmı dokunma duyusunu yitirince,                                         (uyuşunca) beş dakika daha devam et. Bu işi her seferinde on
dakika kadar olmak üzere günde en az dört defa (sekiz
daha bile iyi) tekrarla.
2. Her gün aklına geldikçe 15-20 kez, şu kas
gerdirme (“stretch”) işlemini yapacaksın. Diyelim sağ
kolun ağrıyor; sağ kolunu ileri uzat, sol elinle sağ
elini bilekten avuç içi yönüne doğru olabildiğince
bükerek, tıbbî adı lazım değil, (Extensor carpi radialis brevis )                                              kası gerdir ki, seni gören
ahâli “amanın şimdi “şaak” diye o mâlûm el işmârını
çekecek” sansın. Lâkin sakın bırakıp da şaklatma…
öylecene bir iki dakika tut.
3. Onbeş gün düzenli olarak, günde 3 defa (6-8 saatte bir)
600 miligram İbuprufen (Advil ya da Motrin) al.
“Acetaminofen veya paracetamol” hiç olmaz.
4. Ağrı noktasının 4-5 santim altına, 4-5 santim
eninde “velkrolü” tasmayı bütün gün tak. Türkiyemiz’de
yoksa fakire bildir buradan getirelim.
5. Dört haftada geçmezse, “Xylocaine-Steroid”
karışımını iğne ile ağrı noktasına enjekte etmek
gerekir. Bunu yapan çıkmazsa, eşek değiliz ya,
Türkiyemiz’e gelir biz yaparız. İşte böyleyken böyle.

Saman içinin kalbur ile dolu olduğu bir zamanda, keklik
kuşudur, “ah ulan kanatlarımızda güç olsa da şu ağacın
yükseklerine uçuversek, etrafı temaşa edip güzelce
havamızı atsak” diyerekten dönenirken, inek kardeşe
rastlamasıyla, meramını anlatmış idi. İnektir, “tam
yerine gelmişindir be güzel kekliğim.. zatımızın ayıptır
söylemesi , bokumuz gayet lezzetli olup hatta pek dahî
şifâlıdır..bir yol yiyiver bokumuzu da bak nasıl hop diye                                                           yükseklere  çıkıverirsin” diyerekten, “coof” diye af buyurun,
bırakıvermesiyle, kekliktir boku güzelce yiyince,
gerçekten de ağacın alt dallarına uçuveresiymiş.
Devrisi gün, aynı kelâm üzre az bir daha boku
yutmasıyla.. hoop daha da bir yükseklere.. bir ayın
sonunda ise kanatları boktan aldığı gıda ile ziyâde güçlenmiş
olaraktan ağacın en tepelerine tüneyiveresiymiş.
Etrafı yükseklerden seyredip sırıtaraktan havasını
atmaktayken, oradan geçmekte olan bir avcı, kekliğimizi
görmesiyle tüfengini doğrultup “BOOM !” diyerekten
kekliğimizi av etmiş, torbasına dolduraraktan uzaklara
seyirtip gitmiş idi.
Kıssamızdan hisse:                                                                                                                     Başkalarının bokunu yiyerek yükselenlerin sonu hüsrandır.
Hoş kalasın,
Dr. Timur Sumer

TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (2)

Aziz kardeşim:
Umarım dırseğinin sızısı dinmiştir.
Büyük fikir adamımız, yurtsever İbo Tatlıses’in baş
sıralarda aday olduğunu öğrendiğimizde, “vışş
başımızaaa” diyerekten yaşımız bir yıl daha büyürken,
senin onurlu adaylık mücadelenin güçlüğü bir kez daha
âyan oldu. Bu çeşit bir ortamda aday olabilmek insanın
kendi dirseğini öpebilmesinde bile daha güçtür
billâhi. Fazilet mücadelemizi sürdürürken dirsek
temâsında bulunduğun kimselere aman ola dirseğini
örselettirmeyesin. “Yan gelip yatmak” yerine mücadeleyi
sürdürmeye karar vermeni de bilesin alkışlamaktayız.
Başabakanımızın buyurduğu üzere, başkaları,                                                                              “Hitler Almanyası’nın da laik olduğunu bilmezler gibi,
analarını alıp gideceklerine yan gelip yatıyor”
olabilirler.
Takvimlerin tarihi “fî” deyû gösterdiği evvel bir
zamanda, kargadır, bir ağacın çook yüksek bir dalına
tüneyip uyuklamaktaymış ki, tavşan kardeş merak ile
yaklaşıp, “Karga kardeş oralarda tek başına nidersin
?” diye sual edince, kargadır yanıtlamış, “N’olsun bre
tavşan kardeş, hiç de birşey etmiyorum billâ..”
demesiyle, tavşan kardeş, “Öyle ise ben de şuracıkta
yan gelip yataraktan hiç bir şey etmesem ne lazım
gelir ?” dedikte, kargadır cevaba ayaz edip “valla
kendin bilirsin” demesiyle yüreklenen tavşan kardeş,
ağacın dibinde yan gelip küfeyi devirerekten, o da 
hiç bir şey etmemeye soyunmuşsa da, az bir zaman
geçtikte kurnaz bir tilki kardeş toz koparıp yetişip,
sâkince yan gelerekten yatıp hiç bir şey etmemekle
meşgul tavşan kardeşimizin boğazını harttadanak
dişleyip kopartmasının ardından bir güzel de çıtır
çıtır yiyivermiştir derler.
Kıssamızdan hisse:                                                                                                                                 Hiç bir şey etmeden yatmak mümkün ve hatta özendirilir ise de bu eylem için çook yükseklerde tünemiş olmak gerekir.

Hoş kalasın.
Dr. Timur Sümer

VELKROLU DİRSEK TASMASININ TENİSÇİ DİRSEĞİNDEN MUZDARİP BİR HASTA TARAFINDAN DOĞRU OLARAK KULLANILIŞI

DIRSEK copy

HZ. DAVUD, TAVUK VE SEÇİMLER

 HZ. DAVUD, TAVUK VE SEÇİMLER1

Yarın ülkemizde seçim olacak. Sağ olsun sevgili milletimiz kendine yararı olacak kimseyi seçmemekte tövbelidir.

Öte yandan her seçimden sonra da seçtiğimizi beğenmeyip bas bas bağırmaz mıyız ? 
Bu nedenle aşağıdaki gülmece aklımıza takıldı; kusur ettikse affola.

Umarim yine kıçımız acımasın.

“Ruhsarını cananın ayineye benzettim
Vah vah ne hata ettim ay’ı neye benzettim”
(Ruhsar=yüz; ayine=ayna)

3

Kalburun saman içre olduğu bir zamanda, Hz. Davud
tüm hayvanatı toplamış dertlerini dinler imiş.
Davedir, “Davud hazretleri, boynumun eğriliğinden pek
müştekiyim. Ne olur şunu düzeltiver” derken,
Zürafa ise “Sayın peygamberim, şu boynumuzu az bir
kısaltıver” diye yalvarır, cümle hayvanat ise bir başka
uzvundan dert yanar imiş.

Sonunda tavuk da huzura gelip, “Oh benim güzel peygamberim..her yumurtlayışımda kıçımız fena acımakta..bas bas bağırıp mahalleyi ayağa kaldırmaktayız. Kerem et, ya şu yumurtayı az biraz küçült ya da kıçımızın deliğini bir iyicene büyüt” diye yalvarması var.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Dr. Timur Sumer

4

YUMUŞAK GE SARMASI VE GÖK TAŞI

 

images-2

images-1

YUMUŞAK GE SARMASI VE GÖK TAŞI

Sevgili arkadaşlar be :
Kendini bilmez bir gök taşının (astroid) sevgili
dünyamıza doğru hızla yaklaşmakta olduğundan haberiniz
var mıdır ?
Şükürler ve müjdeler olsun ki, kendisinin pek
istemesine karşın bu alçak gök taşı, mü’minlerin
duaları sayesinde, katiyyen dünyamıza
çarpabilemiyecek, yaklaşsa yaklaşsa 29 Ocakta sabahın
saat 03:33 sularında, 537, 000 kilometre yaklaşacaktır
ki, ay dedemizin bizden ortalama uzaklığının 385,000
km olduğu düşünülürse uzay ölçülerinde “teğet”
sayılabilecek bir yakınlıktır. Çapının, şimdilik
150-600 metre dolayında olduğu sanılan bu taş,
maazallah bir çarpsa türbanlı türbansız demez
hepimizin tozunu attırıverir derler. Sevabımıza bu
astroidin amca kızının bir görüntüsünü yazımıza ulamış
bulunmaktayız.
Hatta bu yetmez gibi, arkadaşımız Chuck
Domracki’nin geçen ay çektiği “Helix” bulutsu
görüntüsünü ve de John Cumack’ın “Kalp” bulutsu
sûretini de göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de
unutulmaya. Bilin bakalım bu bulutsuya (nebula) neden
“Kalp” denmiştir.
Dosyamızdaki eski gülmeceyle
karşılaşınca, amanın yeniden gönderelim de ahali
keyiflensin duymayanlar duysun istedik.

Temel’dir, Türk olimpiyat güreş takımında finale
kalmış, rakibi ise gayetle zorlu bir Rus güreşçi
imiş. Öyle gaddar bir âdem imiş ki, rakibini “yumuşak
ge sarması” denilen bir oyuna getirip ya pes ettirir ya
da belini kırar imiş.
“Aman ha Temel uşak, ne yap ne et yumuşak ge sarmasına
düşme, bu sarma adamı iki kat büküp ossurum ossurum
ossurtur ki ölsen ne mutlu”.
Temel’dir dudağı uçuklu halde mindere çıkmasıyla güreş
başlıyalı bir dakika olmuş olmamış bu alçak Rus
Temel’imizin belini büktüğüylen yumuşak ge sarmasına
alıveresiymiş.
Ahali, “Amanın Temel’imiz boku yedi, yumuşak ge
sarmasından mümkünü yok kurtulabilemez” deyip ağlaşır
iken, Temel’imiz “UY ANAAM !!” diye Zağloğlu Rüstem misâli bir nağra atıp, Rus’u
üzerinden atmasıyla hatta bir de üstüne çıkıp gürppedenek tuş
edivermiş.
Madalya töreninden sonra Temel’e sormuşlar,
“Ula Temel, kimsenin kurtulamadığı ha bu yumuşak ge
sarmasundan nasul çıktun da?”
Temel’dur eyitmiş “Ha pu herüf penü ha böyle pir sarmaya aldu ki, aynen yumuşak
ge misalü oluşuzdur daa. Pir de pakmusum ki gözümüzün
önünde bir çift, af buyurun, testis sallanmakta. ‘Ula
Temel’ dedum, ‘nasıl ossa geberdun, ha pak bu tek
kurtuluşundur’ diyerekten, “Allahü ekber” nârasıyla
önümüzde sallanan başaklaru dişimizun tüm gücüyle
ısırıverduk da..” deyince, dinleyen ahâlinin, “eey sonra ne oldi ?”
diye sual etmesiyle, Temel’dir “Uy uşaklar,insan kendu
başaklarını ısırunca Allah tarafundan bir kuvvet
geleyi.. tarifi mümkün değel”

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir,
Dr. Timur Sümer

Kalp nebulası : John Cumack

JOHN CUMACK

Helix nebulasi : Chuck Domracki

CHUCK DOMRACKI

Gök taşı (astroid)

IŞIK HIZI EM CE KARE VE CEVVALİYET

 

IŞIK HIZI EM CE KARE VE CEVVALİYET

I OF JUPITER

IO

 

Sevgili arkadaşlar be..:

Madem ki yeri geldi, bilinen bir öyküyü şuracıkta anlatayım: Temel’dir, İstanbul sokaklarında dolaşırken önünde giden güzel bir kadıncağız ayağı kayaraktan sırtının üzerine öyle bir düşmüş ki, zavallı kadıncağızın bacakları gökyüzüne doğru açılmakla kalmamış, af buyurun, her bir yanı da Temel’imize ayan olmuş. Aniden kendini toparlayan kadıncağiz zıp diye ayağa kalkmasıyla, şaşkınlıkla bakan Temel’e dönüp, “Gördün mü CEVVALİYETİMİ ?” diye sordukta Temel’dir, “Uyy..Cördüm cördüm, her bir şeyi cördüm de ..lakin ööle mi diyorlar ona sizin buralarda daa ?” diyesi var.

İçinizde Jüpiter gezegenimizi görmek isteyenler var
ise, bir zahmet sabah 5:00 sularında kalkıp güney
semalarında ufuktan 27 derece kadar yükseğe
bakıversinler. Neler vardır içinde ah bir bilseniz..

Büyük ana Kösem Sultan nam, Rum Anastasya’nın “Etrak-ı
bi-idrak içre (idraksız Türkler içinde) hiç kimesneye
mührü hümayun emanet eylemesiz” uyarısına karşın,
avcı 4. Mehmet, Hz. İsa’nın doğumundan 1676 yıl sonra,
sadrazamlık mührünü soyu sopu Türk olan Merzifon’lu
Kara Mustafa paşaya verdikte, kızlar ağası zenci Yusuf
ile başemirhor Boşnak Süleyman ve de Enderun şürekası
karalar bağlayıp, sarayda matem estirmemişler miydi?

Tam bu sırada ise, aksilik bu ya, AB’nin Paris
şehrinde yine yıl 1676’yi gösterir iken, Giovanni
Cassini nam gök bilimci, çağının Jüpiter uzmanı olup,
gezegenin İo tesmiye edilen uydusunun bir tur fır
dönüşünün 42.5 saat olduğunu yaz aylarında
hesaplamışsa da, 9 Kasım 1676’da gökbakıcılarını
Jüpiter’e çeviren Ole Röemer ve yandaşları Cassini’nin
hesabınca İo’nün saat 5:47’de gezegenin arkasından
sıyrılıp cemalını göstermesini bekleyedursun, hay
Allah’tır, İo uydusu bir türlü görünmemiş,Cassini ise
“yok canım buluttandır, yok yok rüzgardandır” demesine
kalmadan, İo’dur saat tam 5:57’yi 49 saniye geçtikte
Jüpiter’imiz arkasından “ce” diyerekten bir çıkmıştır
ki, rivayet oldur, Cassini ossaat altına kaçırıp, mos
mor kesileyazmıştır.
Röemer ise,dahiyane bir görüşle,
“Yok arkadaş, Kasım ayında Jüpiter sevgili dünyamızdan
madem ki şu kadar daha uzaktadır, İo’nün ışığı da bu
nedenle 10 dakika 49 saniye gecikmeyle görüldüğünden,
ışık hızı da saniyede -az bir hatayla da
olsa-280,000 kilometredir” sonucunu çıkarıp, “gelin bu
hızı Temel’in de anlıyacağı gibi “cevvaliyet” ,ya da
“celeritas” anlamına “c” ile gösterelim” . “Hemi de
pek sevaptır, 250 yıl sonra belkim Hz.Einstein diye
biri çıkar, em ce kare formülünde de kullanır”
demişse de, kilisenin gürültüsünden garip Röemer bu
lafını, davulcunun yellenmesi misali, kimselere
duyuramamıştır.

Haliyle de, bu olayı hiç duymayan Merzifon’lumuz ise, Hacıoğlu Pazarında  orduyu başı boş bırakıp avlanmaya sıvanan avcı Mehmet’in elinden Sancak’ı Şerif’i kapmasıyla ordunun başına geçip 12 Ağustos 1678’de Çehrin kalasını Rusların elinden çekip
alıvermiştir.

Yıl ise 1683’e geldikte, Merzifon’lumuzun Viyana’yı
kuşatması tüm Evropayı Türk’e karşı birlik etmiş (zamanın Avrupa Birliği), heyhat ki ne heyhat, her ne kadar Merzifon’lu ordumuzu
Belgrad’a geri çekmişse de, bir defa kurulmuş olan bu
birlik günümüze kadar süregelmiştir.
4.Mehmet önce Merzifon’luyu teselli etmiş, ardından da
Endrun’lu dönmelerin fitnesiyle, Belgrat’taki otağına
iki adet cellatını gönderivermiştir. Cellatlar, Mühr-ü
hümayunu ve de emanetleri almaya geldiklerini
söylediklerinde, Merzifon’lu, “Bize ölüm var mıdır ?”
diye sorup da, “Ölmek gerek, Allah imandan ayırmasın”
cevabını aldıkta, iki rekat namazını eda edup,
kavuğunu, kaftanını çıkarmış, cesedi toprağa düşsün
diye otağın halısını katlamış, sakalını kaldırırak
başını yiğitçe dikleştirip, cellatlarını yanına
çağırıvermiştir; “İpi bir hoş usulüyle takın bakalım”

Edebiyat hocamız sayın ve sevgili Haydar Göfer’in sevgi dolu
azarlamasıyla uyanıp, geçen hafta yediğimiz haltı
düzeltmek için, Fikret’e ait beyite “ki” ekini
katıyorum.

“Sen zanneder misin ki benim hep elemlerim
Heyhat ben nevaib-i eyyamı inlerim.”

Yine Haydar hocamın yakıştırmasıyla, Namık Kemal ise
bu konuda aynen şöyle demiştir:

“Bais-i şekva bize hüzn-u umumidir Kemal
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yadına”

Ekte ise, sevabımıza, Jüpiter’in İo uydusunun bir
suretini göndermekteyiz; alın da hayrını görün.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun
Timur

 

GÜNEŞ VE ÜÇGEN

GÜNEŞ VE ÜÇGEN

Sevgili arkadaşlar be..:Lekeli_gunes

“Hey ağalar efkarım var gamım var
Aşık derdi maşuk derdi yar derdi
Gurbet Süleyman’ı tahttan indirir
Mekan derdi vatan derdi yar derdi”
(Zulali)

Türkiyemiz’deki sevgili yaran, kafaya takkelerin döşenip yuzlerini kıbleden yana çevirdikte, saniyen, muhterem kafalarını hiperekstansiyon durumlarında taa yukarılara kaldırdıkta, takkenizin yere düştüğü an, göğümüz kubbesinin en yücesinde (“zenith”) Vega yıldızını görürsüz.
Vega’mızın az bir sol altındaki Altair nam parıldak yidiz ile sol üstündeki az bir soluk Deneb tesmiye yıldız birer çizgi ile ulandıkta, oluşan müsellese (üçgene) “yaz üçgeni” denir ki, “ÜÇGEN” sözcüğü bize, yalanım varsa nimet çarpsin, Hz. Atatürk tarafından armağan edilivermiştir.

  1. Hz. İsa doğduktan azıcık sonradır, sevgili dünyamız güneş çevresinde 1697 kez pervanelenmişti ki Evropa takvimi 7 Eylül’ü gösterdikte, AB’nin ünlü komutanı Prens Ojen’in Avrupa karması ordusu ile , padişahımız II. Mustafa’nın Vezir-i Azam’ı Elmas Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu muharebe muradıyla Zenta yöresinde karşılaşmışlar idi.
    11 Eylülde, gece oldukta Elmas paşa Rumeli Beylerbeyi Boşnak Cafer Paşa’ya “Tiz ileru hatlara gidesuz düşman hakkında öğrenip bize bildiresuz” demesiyle Cafer Paşa’dır düşman ordusundan yana seğirtmiş, lakin düşmanın “bööh” demesiyle korkusundan dudağı uçuklayıp altına pislemesiyle, başbakanımız misali atından teker meker düşer iken, eğer ki doğu yönüne bir baksaydı, Çulpan (Venüs) gezegeninin doğu göğünde inanılmaz bir parlaklıkla (-4.27 mag.) yükseldiğini görür idi. Biz dahi bunu şurdan bilmekteyiz ki, bilgisayarımızın astronomi kurgusu ( “Starry Night Pro) fakiri binlerce sene öncesinin herhangi bir gününe ve de saatine hatta dakikasına kadar geri götürüp şemasını göstermektedir ki, inanmayan neuzibillah kafirdir.

Continue reading “GÜNEŞ VE ÜÇGEN”

Dr. Yücel Tanyeri’den “SISKA GEYİĞİ NASIL ÇİZDİM”

SISKA GEYIK
Logomuz ve Öyküsü
GEYIKLER

Dr. Yücel Tanyeri

İnsanlar ait oldukları kuruluşlarla gurur duyarlar.Vatandaşlık duygusu, hemşehrilik hissi, okul ve asker arkadaşlıkları bu tip duygular sonucu gelişir ve kuvvetlenirler.

Kuşkusuz, bu duyguların en önemlilerinden birisi de yetiştiğiniz üniversiteye ilişkin bağlılık duygularıdır. Gençliğinizin bilincine burada ulaşmış, gençliğinizin çok önemli bir bölümünü burada geçirmiş, nice acı-tatlı anılarınız, güçlükleriniz, başarılarınız ve başarısızlıklarınız olmuş, sağlam dostlar ve dostluklar edinmiş, özgürlüğü doyasıya burada tatmış, ilk gençlik heyecanlarını burada yaşamış veya yaşatmışsınızdır.

Unutamazsınız… Oradan ayrılsanız da, uzak kalsanız da bağlarınızı kopartamazsınız…

İsmini duyduğunuzda bile heyecanlanır, garip hisler duyar ve orası ile hep gurur duyarsınız…

Hacettepe Üniversitesi’nden yetişmiş herkes bu duyuyu taşır ama Hacettepe’nin ilk öğrencileri olan bizlerin (1963-64 girişliler) gururu, sanırım daha sonraları aramıza katılanlardan biraz daha farklıdır…

Bizler henüz daha üniversite olmamış, bırakın üniversite olmayı o dönemlerde ne olacağı pek de belli olmayan ve ismi de “Tıp Fakültesi” değil, “Sağlık Bilimleri Enstitüsü” olan ve Hacettepe Üniversitesi’nin ilk çekirdeğini oluşturacak bu kuruluşa 30 yıl önce adımımızı attığımızda birçok kuşkularla yüklüydük.

Büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında, istimlakler ve inşaatlar arasında kendimizi bulmuştuk. Bir tanesi Sayın İhsan Doğramacı olmak üzere üç profesör ve isimsiz 15-20 genç idealist hekimden oluşan öğretim kadrosu ve derme çatma binalarıyla Hacettepe doğruyu söylemek gerekiyorsa bizlere hiç güven vermiyordu… Ancak, buraya adımımızı attıktan sonra öyle sıcak ve samimi bir ortamla karşılaşmış, o kadar ilgi ve yakınlık görmüştük ki sonuçta hocalarla öğrenciler arasında anlatılamaz bir birlik ve beraberlik bağlantısı ortaya çıkmıştı.

Artık Hacettepe bizlerle birlikte büyüyor, bizle birlikte gelişiyor ve bizler de bu hızlı ve inanılmaz gelişmenin en yakın tanıkları oluyorduk… Kısa zamanda fakülteye dönüşmüş ve hemen sonrasında da yasamızın çıkmasıyla Üniversite olmuştuk… Gerçi Üniversite olmasına üniversite olmuştuk ama henüz bir amblemimiz bile yoktu…

Yıllardan 1967 idi. Aylardan yanılmıyorsam Şubat veya Mart ayları idi ve ben, o tarihlerde Tıp Fakültesi Dönem II öğrencisiydim…

O dönemleri yaşayanlar bilirler, o tarihlerde öğrenciler ve o zamanlarda çoğu Uzman olan kıymetli hocalarımız hep birlikte Şaban Şifai Hastanesinin alt katındaki kafeteryada, aynı masalarda büyük bir sevgi ve saygı ortamında yemek yerlerdi. Böyle bir öğlen yemeği sırasında Hoca Bey ( lakabı böyleydi sayın İhsanDoğramacı‘nın ) yanıma gelerek üniversite için çok acele bir amblem çizmemi benden istedi. Yakından tanıyanlar bilirler, Hoca Bey her zaman çok acelecidir. Benden sadece amblem çizmemi istemekle de kalmadı hafta sonuna kadar da hazırlamamı emretti. Bunun anlamı üç günlük bir süre idi…

O zamanlar Dönem II, Tıp Fakültesinin gerçekten en zor sınıfı idi. Her gün dersler, her hafta ara sınavlar ve her ay sonu final sınavları ile zaten yeterince doluyduk. Ayrıca, ben üniversitenin bir dizi sosyal etkinliklerinde de görev alıyordum… Hacettepe’nin ilk kurulduğu yıldan itibaren geleneksel olarak her 14 Mart Tıp Bayramı sırasında çıkarttığımız “Mantar” isimli mizah mecmuasına yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, baskı ve matbaa işleri ile de ilgileniyordum. Ayrıca, iki yıl önce yine öğrenciler tarafından kurulan Hacettepe Tiyatro Kulübü‘nün dergisini yayınlıyor, o dönemlerde sahneye koyduğumuz Ionesco’nun Kel Şarkıcı, Anton Çehov’un Ayı ve Augusta Gregory’nin Ay Doğarken gibi oyunlarının sahne dekorlarını yapıyordum…

Ciddi bir amblem çalışması için ise çok daha geniş bir zamana ve sakin bir düşünce alanına ihtiyacım vardı. Halbuki Hoca Bey bunu bir kez istemişti ve geciktirmek, ertelemek gibi kelimeler onun lügatinde yer almıyordu. Ok yaydan çıkmış ve süre belirlenmişti.

Hemen aklıma bir yıl kadar önce Tiyatro Kulübü‘müz için çizdiğim geyik figürlü amblem geldi. Bu figürü daha Hacettepe Üniversitesi ismi ortada yokken (daha önceleri üniversitenin isminin “Eti Üniversitesi” veya “Hitit Üniversitesi” olacağı söyleniyordu…) Tiyatro Kulübümüzde Hititleri ve Hacettepe’nin H ve T harflerini birlikte simgeleyen bir amblem olarak düşünmüş ve çizmiştim. Bu simge büyük beğeni kazanmış ve hâlen de çok popüler olmasa da kullanılıyordu.Kısa zamanda bu simgeyi düzgün bir şekilde çizerek hızla Sayın Doğramacı’ya sundum…

Daha sonradan öğrendiğime göre Sayın Doğramacı yine o dönemlerde Fizik Tedavi Bölümünde doktor olarak görev yapan ve “Mantar” dergimizde çok güzel karikatürler çizen, çok hürmet ettiğim değerli ağabey (bizler Tıbbiye’de kendimizden büyüklere hepağabey veya abla olarak hitap ederiz…) Dr. NecdetGüçlü‘den de aynı zamanlarda bir amblem hazırlamasını istemiş.

Birkaç yıl sonra maalesef anarşik dönemin başlangıç yıllarında menfur bir tecavüz sonucu yedek subaylığını yaparken kurşunlanarak aramızdan ayrılacak olan Necdet ağabeyin nasıl bir amblem kompozisyonu yaptığını hiçbir zaman öğrenemedim. Ama eminim ki gerçekten güçlü kalemiyle Necdet Güçlü ağabey de muhakkak güzel bir şey hazırlamıştı… Kısa bir süre sonra yapılan Senato Toplantısı’nda yalnızca ikimizin katıldığı bu mini yarışma sonrasında benim gerçekte Hacettepe Tiyatro Kulübü için çizmiş olduğum amblemin, oylamaya katılan 11 üyenin tümünün de beğenisi ile Hacettepe Üniversitesi’nin amblemi olarak kabul edildiğinde, emin olunuz ki o dönemde bunun önemini çok fazla anlayamamıştım… Ama günler geçip, Hacettepe Üniversitesi büyüyüp geliştikçe, bir öğrenci olarak yaptığım işin hiç de küçümsenecek bir olay olmadığını kavradım…

O dönemlerde Sayın Doğramacı’nın Sanat dünyasında tanıdığı birçok kişiler vardı. En usta ve yetenekli grafik sanatçılarına bir rica ile belki de çok daha güzel amblemler çizdirebilir ve birçok örnek arasından en güzeli seçilerek Hacettepe’nin simgesi olarak kullanılabilirdi. Ama o, hiç yoktan yaratıp bin bir emekle kurduğu üniversitesinin simgesinin de, yine kendisinin kurduğu üniversitenin yetiştirdiği genç bir öğrencisi tarafından yapılmasını arzulamış ve tercihini bu yönde kullanmıştı.

Hoca Bey’in bundan duyduğu sevinç ve gururu, Hoca’nın elinden aldığım Amblem Beratı ve Töreni sırasında, gözlerinin içindeki mutluluk pırıltılarına tanık olarak yaşadım…

O tören sırasında bana armağan edilen ve üzerinde “Hacettepe ÜniversitesiAmblem Yarışmasını Kazanan Yücel Tanyeri’ne…” yazısı ile başlayan, büyük bronz madalyonun bir yüzünde, sayfaları açık bir kitap ve yanı başında da ışıklar saçan bir mum ve altında da “Hacettepe Üniversitesi, 1967″ yazıları bulunuyor. Madalyonun diğer yüzünde ise Hacettepe Amblemi ve alt kısmında da DAHA İLERİYE… EN İYİYE…” logosu yazılı duruyor.

Hacettepe Üniversitesinin bilim alanındaki her atılımından, her başarısından ve “Daha İleriye” ve “En İyiye” gittiğini görmekle ben her defasında çok farklı bir gurur duyuyorum… Her ne kadar şu anda farklı bir üniversitede çalışıyor olsam da, buna biraz olsun hakkım da var sanıyorum…

Bu bilim yuvasını gece-gündüz demeden tırnaklarıyla, emekleriyle, bin bir sıkıntıyla ve bir avuç idealist genç hekimle kurup geliştirerek yaratanlarla, onu ileride “daha iyiye” ve “en iyiye” götürerek yaşatacaklara şükran, minnet ve saygılar… Dr. Yücel Tanyeri

YÜCEL TANYERİ’DEN HACETTEPE AMBLEMİ GEYİĞİ NASIL ÇİZDİĞİNİN BİR DE TARAFIMIZDAN YORUMLANMIŞ ÖYKÜSÜDÜR  T.S. SISKA GEYIK

barnard 169

 
Sevgili arkadaşlar be…
Geçmiş zamanda, pirenin berber dükkânında sakalımızı kestirip, develerin tellallık ettiği Hacettepe’sinin kafeteryasında oturmuş her zamanki gibi geyik muhabbeti etmekteyiz ki, amanın bir de ne görsek bari; rahmetli Hoca bey masamıza yanaşmakla fakirin kulağına eğilerekten, “oğlum Yücel, sen amanı bilir misin, ocağına düştüm ki o kadar olur, Hacettepe’mize tez elden bir amblem sureti çizmekliğin gerekir,” diye eyitince, malûmunuz, Hoca bey hep aceleci olduğundan, “üç güne kadar çizdin ki ne güzel, değilse gerisini sen düşün” deyince bizi bir efkâr alsın..
 
Fakir o zamanlar ressamcılığımızın ilk sayfasında olmamıza karşın Mantar dergisine öyle resimler çizmekteyiz ki görenin ısırmaktan parmakları morarıp, nâmütenahî iltifatlara mazhar olmaktayız. Hatta yârenden bir ikisi, “Heyvah ki ne heyvah, bu Yücel hiç dinlemez yakında Van Gogh misâli kulağını bilem harttadanak keser billahi” diye dönenmekteler. 
 
Uzatmıyalım, biz önce “kulak giderse de dikeriz n’olucek” kavlince hemen oracıkta kulakçı olmaya karar vermemizle, amblem suretini de geyik olaraktan çizmeyi karara bindirdik. 
 
Biz insanlık ve de Hacettepe’miz uğruna çalışmaya oturmamizla, bu Timur mülevvesi yanımıza gelip, “Sakın ola ha Yücel.. geyik meyik çizmeyesin.  Ben bu geyik milletinin temizlik anlayışından da ahlâk anlayışından da kuşkuluyum. Sen en iyisi köpek möpek gibi tâhir mahlûkattan ilham al” diyerekten nifak sokmaya giriştiyse de, hâliyle biz bu herifin görüşüne pek de rağbet etmedik. 
 
Önümüze koyduğumuz geyik milletinin sosyal hayatını içeren güzel bir resimden ilhamımızı alaraktan (aşağıdaki ilham resmimize dikkat isterim) cümle âlemin  bildiği “sıska geyik” görüntüsünü bir güzelce çizmemizle, tüm Hacettepe milleti, “amanın bu ‘Ha’ midir, yoksam ‘Te’ midir, yoksam, töbeler olsun, boynuzlu geyik midir ?” diye dönenirken, Hoca beydir yamacımıza yanaşıp “Hacettepe’mizi tüm aleme duyurdun; berhûdar ol evladım” diyerekten alnımızdan şakkadanak bus edip fakiri iltifâtına mazhâr etmiş idi.
GEYIK
 
Timur mülevvesi ise kıskançlığından ötürü, “Yücel bu geyik resmine ne paralar aldı bir bilseniz” diyerekten nice dedikodular  çıkardıysa da kursağımızdan bir kuruşluk haram geçti ise nâmerdim.
Geçmiş zaman olursa nah işte böyle olur.
Yücel
geyikler

GÖKYÜZÜNDE BAYRAĞIMIZ (19 MAYIS 2007 VENÜS-AY GÖSTERİSİ)

1 Nisan 2007  (VENUS VE AY) ( 1. YAZI)

Venus ve ay 19 Mayis copy
Sevgili arkadaşlar:
Tanımlayacağım raslantının olasılığı 1/426,320,000
olarak hesaplanmaktadır. (Zirvede gözlem X bayrak
şekli X 19 Mayıs=1/426, 320,000))
Bir daha göreceğimizi hiç sanmıyorum.
Çulpan(Venüs) gezegenimiz şu sıralar o kadar
parıldaktır (-4.1) ki güneş batar batmaz batı yönüne
bakarsanız tek taşlı pırlanta yüzük misali göğümüzün
en şavklı gezegenini görüp de şaşar kalırsınız.
Her sekiz yılda bir Çulpanımız’ın yörüngesi dünyamıza
kıyas en dik açısını gerçekleştirdiğinden sekizinci
yıl olan bu yıl her gece biraz daha yukardan
başlıyarak batı yönünde batacaktır. Çulpan’ımız bu
geleneğini bu yıl o kadar aşırıya götürecektir ki Hz.
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün, göğümüzün en tepesine
çıkıp, GÜNDÜZ 15:00den sonra bile göğün hemen tam
tepesinde görülecektir.
19 Mayıs’taki bu görünümde, ay dedemiz hilalinin açık yanını Venüs’müze doğru
yönelteceğinden, tüm Türkiyemiz’de, hele hele Antalya,
Mersin gibi güney illerimizde, akıllara durgunluk
verecek şekilde TÜRK BAYRAĞI şekline getirecek,
saatler ilerledikçe, önce güneşimiz 19:20 civarında
batacak, ay dede -Venüs ise şanlı gösterisini karanlık
semada üç saat daha sürdürüp 22:20 sırasında yavaş ve
gururla batı semalarında ufkun altına inecektir.
Gözleriniz yükseklerde olsun,
Dr.Timur Sümer

8 NISAN 2007  (VENUS VE AY: 2. yazi)
Sevgili arkadaşlar be..:

Kaftan sana çul pana
Gül yüzüni aç pana
Mayus ayu gelünce
Pakacağuz Çulpan’a
TS

Napolyon’dur, 10 Mayıs 1796 yılında İtalya’nın Lodi
kentinde Avusturya ordusunu yendiği halde atı üzre
süvar olup orduyu selamlar iken cümle asakirin
(askerlerin) gök yüzüne bakaraktan “halleluya”
çekişlerine bozulup, kafasını semaya kaldırmasıyla bir
de görmüş idi ki, gündüz gözüyle ay dedemizin
hilalinin az bir arka üstünde Çulpan (Venüs) gezegeni
güpe gündüz şavkımaktadır ki akıllara ziyan.
O sırada Çulpan’ımız yörüngesi ekvatormuza nazaran 47 derece
dikliğe ulaştığından, görüntü gök kubbesinin tepesinde
oluşmuş, temaşa eden cümle asakirin (askerlerin) serpuşları bu
yüzden tıngır mıngır yerlere yuvarlanmış, tükrükleri
ise dillerine dolaşmış idi. (Resim 1)

10 Mayis 1796 LODI copy

Aradan 69 yıl geçmeye kalmadan, 4 Mart 1865’de
Amerikan cim başkanı Abraham Lincoln ikinci defa
seçilme yeminini irad edup, atlı arabası ile
Pennsylvania caddesine kıvrılıverdiğinde ise, saat
öğleni yeni geçtiği halde güney semalarında ağaçların
üzerinde Venüs gezegeninin güpe gündüz şavkıdığını
görmüş, o dahi heyecan ile “halleluya”sını çekivermiş
idi. Lakin, Venüsün bu tarihteki gündüz zuhuru
tepelerde olmadığı gibi, ay dedemiz de katiyyen
yakınlarda değil idi. (Resim 2)

4 Mart 1865 WASHINGTON copy

Atatürk’ümüzün Samsun’a çıkmasını kutladığımız 19 Mayıs
2007’de ise Çulpan’ımız gündüz gözüyle görülmekle
kalmayıp, öğleden hemen sonra göğümüzün en tepesinde
zuhur edecek , üstelik ay dedemizin hilali karşısına
da yerleşeceğinden, bu görüntünün Türkiye’mizde nice
dudaklar uçuklatacağını, cim başkanı adaylarımızla
birlikte, göreceğiz inşallah. (Resim 3)
Fakir bu resmi bilgisayardan çıkardıysa da aslının bundan daha
görkemli olacağını kıyas etmekteyiz.

19 Mayis 2007 ANTALYA copy

Okyanusun öte yanında ise, Çulpan önce ay dedemiz
arkasında kalacak, akşama doğru ise hilalin az bir
altından çıkarak pırıldayacağından, Amerika’dan
bakanlar bayrak görütüsünü, heyhat, kaçıracaklardır ki
bunda da fakirin asla vebali yoktur, biline.

Temel’in karısı Fadime doktordan eve dönmesiyle, “Uy
Temel, doktor dedu ki, ‘kız Fadime’ dedu, maşallah
sende 18 yasında kız göğüsleri var billa’ dedu” diye
eyitmesiyle, Temel’dur “Haçan 60 yaşındaki götün
hakkünda ne dedu” demesiyle, Fadime’dur, “Valla senün
adun heç geçmedi be Temel’cuğum” diyesi var.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir
Timur
27 Nisan 2007 ; (VENUS VE AY; 3. YAZI)
Sevgili arkadaşlar be…:

Mayıs’in ondokuzu
Çayırda yaydım kuzu
Çulpan göğe çıkanda
Görürüz ay yıldızı
TS

Bu güzel olay ender bir durum olduğu halde, bayram
namazı misali, tarifinde fayda vardır diye efkar
(fikirler) yürüttük.
Gündüz vakti Çulpan’ı (Venüs) görmek muradiyle
nazarınızı (bakışlarınızı) semaya
(göğe) çevirdiğinizde, görme odağınızı sonsuza
ayarlamaz iseniz, af buyurun, “nah görürsünüz”
Çulpan’ı; söylemedi demeyin.”Sonsuz” uzaklığı göz
dibinin “sarı odağı” çevresindeki “koni” hücreleri
gördüğünden, Venüs’ü aramadan önce, 180 metreden daha
uzak bir cisme birkaç saniye bakıp bu hücreleri
uyarmanız (gözünüzü alıştırmanız), gerekmektedir ki bu
cisim elbette bir bulut parçası, ya da ay dedemiz
olabilir.

Ay ve Venus
Lakin, “yok arkadaş ben gündüz vakti Venüs’e
neyim bakmıyacam, spor yapan türbanlı kızlarımızı
temaşa edeceğim” demekteyseniz, tam sular kararırken,
hatta vakt-i leyla (gece vakti) baksanız dahi,
anlayana ne ibretler vardır.
Sevabımıza, ekte Çulpan ve Ay dedenin geçtiğimiz haftaki sular kararırken ve de vakt-i leylada görünen suretini göndermekteyiz ki,
19 Mayıs’ta görüntü almak isteyenler, resim
çekicilerini bir sehpaya (se=3; pay=ayak) ulayıp, İSO
800’de objektiflerini 0.3 saniye açık tuttuklarında
benzeri görüntüler çekip fakire de gönderirler
ise, hayır duamızı alırlar.

Ay ve VenusAy dede ve Venus gece

Rufai dervişleridir, yassı tarafı kıpkırmızı bir
demiri sapından tutarak ön dişleriyle ısırıp, Esma-yı
Hüsna’dan (Allahın 99 isminden) biri olan “HAYY”
ismini ard ardına zikredip, salya ve dahi
sümük salgılıyaraktan kızgın demiri soğuturlar idi ki,
demirin kırmızılığından kinaye, bu eylem “GÜL
söndürme” ya da “GÜL yalama” tesmiye edilmiş
(isimlendirilms) idi.

Fakir de İzzet Molla’nın yalancısı değilsem gözüm
çıksın billahi:
Şeyh efendimiz, güzel bir dilberin kırmızı dudağını,
güya kırmızı demir sanaraktan yalamış idi ki, suç üstü
yakalandığında ise halkımıza “ahacık, tanrıya böyle
inanılır” diyerekten takiyye yapmış idi.

“Bahane ile GÜL-i la’l-i dilberi yalayıp
Cenab-ı şeyh karıştırdı halkı tevhide”

Madem ki GÜL’den bahis açılmıştır ve de mecburen
dikenine de katlanacağımızdan birkaç GÜL’lü beyit
ekleyelim istedik;

“O GÜL endam bir al şale bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardında sürünsün yürüsün”
Enderunlu Vasıf

“GÜLÜM öyle GÜLÜM böyle demektir yâre mutadım
Seni ey GÜL sever canım ki, canana hitabımsın”
Nedim

“Mehtap, iri GÜLLER ve senin en güzel aksin,
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.”
Yahya Kemal

“GÜLERİZ ağlanacak halimize”
Tevfik Fikret
Gözleriniz yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

Azizim Yücel:   3 MAYIS 2007 (VENUS VE AY ; 4. YAZI)
(Bu yazıyı tüm yaran’a da göndermek istedim ki 19 Mayıs’i unutup ney etmesinler)
Sen fakirin “yırtık’ misali izlenim verdiğimize bakma; aslında tez hicaplanan bir yapıya sahibiz. Sanki matah bir iş yapmışız izleminden fena korkarım. Venüs ve ay semalarda kendi istediklerini yapmaktalar, biz sadece aval X 2 tamasa ederiz.

Fakir aylardır Venüs’ü i izlemekteyiz ki nefes alışını kaçırmamacasına.
Çulpan’ın bu yıl güneşimiz çevresindeki yürüngesinde batıya doğru seyirttikçe (bizim açımızdan güneşten “uzaklaştıkça”) yörünge halkasını bizim ekvatora kıyas giderek yükselttiğini fark ettiğimizde “amanın tepelere çıkacak bu rezil” diyerekten telaşlanmış idik.
Meğerse Venüs bu işi milyonlarca yıldır her sekiz senede bir yaparmış da bizim haberimiz olmazmış. Ölçüp biçtik ki Mayıs ayında Venüs’ün yörüngesi bizim ekvatora kıyas 47 derece yükselmiyor mu..şaşıp da kalıverdik.
Ay dedemizin tüm hareketlerini de zaten Allah’ımıza şükür sular seller gibi yutup ezberimize almış olduğumuzdan, “sakın ha” dedik “bunlar bir araya gelip bir numara çevirmesinler…”
Bilgisayara bir de baktık ki bu reziller bir araya gelip fiskos olmuşlar,”19 Mayıs’ta şu Türk milletine bir kıyak çekelim, “bayrak” şekline girelim de şaşırıversin garipler” diyerekten planlar kurmuşlar. Fakir bu planı bilgisayarda görüverince dudağımızın uçuğu fossadanak kabarıp dalağımız ağzımıza gelmiş, yüreğimizde de palpitasyonlar oluşmuş idi.
İşte böyleyken böyle. Sen gene de fakirden pek söz etme, yaman hicaplanırım gibime gidiyor.
EKDE BU GÖRÜNTÜLERİN SAMSUN’UMUZDAN GÖRÜLÜŞÜNÜN SURETLERİNİ GÖNDERİYORUM. GÖSTERİ SAMSUN’DA DAHA DA BİR GÜZEL GÖRÜNÜYOR SANIYORUM.
Hoş kalasın.
Fakir-pür taksir,
Dr. Timur SümerTimur

SAAT 15:00

Saat 1500 copy

SAAT 17:00

Saat 1700 copy

SAAT 19:00

Saat 1900 copy

SAAT 21:00

Saat 2100 copy

SAAT 23:00

Saat 2300 copy

FUZULİ VE SAMANYOLU-ANDROMEDA ÇARPIŞMASI

Sevgili arkadaşlar be..:
Fuzuli’nin şair olmakla param parça olmuş gönlünün her bir parçası güya sevgilisinin kirpiklerinin ucuna takılı olduğundan, ne zaman ki kadıncağız naz uykusu ile gözlerini kapatıp kirpiklerini bir araya getirir, kalbinin her bir parçası da böylecene toparlanıp bir araya gelerek parça param olmaktan çıkar imiş.
“Mest-i hab-ı naz ol cem et dil-i sad pareni
Ki anın her paresi bir nevk-i müjganındadır”
(Hab-ı naz= naz uykusu;
cem et=topla
dil=gönül
sad=yüz ,100
pare=parça
nevk=üç
müjgan=kirpik)

Sular menekşelenip de akşamın nilgünü (laciverdi) semayı sardıkta cemalinizi güneye çevirip namaz bitiren mümin misali önce sağınızdaki batı-güneybatıya dönüp, 4.57 ışıltı gücüyle pırlanta misali pırıldayan Venüs (Çolpan) gezegenine, sonra da sola çevirip doğu yönündeki 1.82 ışıltı gücündeki Mars (Merih) gezegenine bir baksanız;  anlayana ne ibretler vardır.

Korkutmak için söylüyorsam namerdim, “Saman yolu” adlı sevgili galaksimiz, 2.5 milyon ışık yılı uzaklığındaki Andromeda galaksisine saniyede 100 kilometre hızla yaklaşmaktadır ki, heyhat ki ne heyhat, eninde olmasa da sonunda çarpışacağımız mukadder olmuştur bilesiniz. Böyle bir çarpışmayı görüntüleyen Hubble teleskopunun gerçek resimlerini de sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız ki gözleriniz falcı taşı misali açıla.

NASA’DAN SAMANYOLU-ANDROMEDA CARPISMASI (TIKLAYINIZ)

“Git de bul” komutunu alan” gök bakıcısı Andromeda galaksisini bulma amacıyla ayinesini (aynasını) öyle yükseklere kaldırır ki kafanızdaki takkeler teker meker yerlere düşüp, nazik başınız eksi 15 derece soğukta cas çavlak açık kalır.

Hayır duanızı almak muradıyla, Andromeda’nın dün geceki görüntüsünü de ekimizde göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de unutulmaya.

Kaplumbağa kardeştir, bin güçlükle ağaca tırmanıp en tepe dala vardıkta ön ayaklarını önce semaya açıp sonra da kuş kanadına kıyas çırpındıraraktan kendunu aşağıya bırakıvermasiyle çattadanak yere çarpıp kan revan içinde kalır, sonra da mahçuplanaraktan doğrulup ağaçtan ötürü yeniden tırmanmaya soyunur imiş. Sayısı malum değil binbir atlayış ardından kaplumbağadır, “Azad edeyim mürg-i dili ten kafesinden” diye eyitip ruhunu teslim eder iken ağacın dallarına tünemiş kuşlar ise “tüh bre yahu, tam bize benzeyip de AB’ye alacaktık ki “mürg” (kuş) olacağına “mort” (ölü) oldu diye avazlanırlar imiş.

Şairini bilemediğimiz şu beyitteki “cinas-ı mefruk”a da dikkat isterim:
“Ruhsarını cananın ayineye benzettim
Vah vah ne hata ettim ay’ı neye benzettim”
(Rusar=yüz; ayine=ayna)
Aralık sonunda saatler bir saniye geri alınacaktır haberiniz ola ki tedbirini alasız.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Timur

M 31 Final COMBINED 2

ANDROMEDA (M31) : ARKADASIM JEFF THRUSH’DAN

Galaksiler carpismasi 2

KARACAOGLAN VE EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRKÇE’NİNDİR

Sâlih’e
Sana küsmek ne mümkün cânım Sâlih’im.
Ne küsmene kızarız ne kızmana küseriz
Yaş kemâle erdi de bitti güzel tâlihim
Öküz olmasak bile koşar gelir süseriz
TS
Yiğit uzun bir ayrılıktan sonra atının üzerinde ve yorgun ve terli olarak sevdiğinin köyüne ulaşır.
Sevgilisi ona sevgi gösterir, mahraması ile terini siler vs. Yiğit oğlan da sevdiğine övgü döşenir.
Güzel oldu mu şimdi bu anlatım ?
Oysa Karacaoğlan şöyle anlatıyor:
 
Ağlama Sevdiğim Gül Dedi Bana
 
“Seherden uğradım dostun köyüne 
Hoş geldin sevdiğim in dedi bana 
Tomurcuk memesin verdi ağzıma 
Yorgunsun sevdiğim em dedi bana 

Benim yârim gelişinden bellidir 
Ak elleri deste deste güllüdür 
İbrişim kuşaklı ince bellidir 
İnce bellerimi sar dedi bana 

Benim yârim bana yalan söylemez 
Söylerse de gıybetimi eylemez 
El yanında ikrarını söylemez 
Elleri uyut da gel dedi bana 

Mestine de deli gönül mestine 
Aşık olan gül gönderir dostuna 
Telli mahramasın attı üstüme 
Terlisin sevdiğim sil dedi bana 

Karac’oglan sırrın kime danışır 
Siyah zülfü mah yüzüne kıvrışır 
Ayrılanlar elbet bir gün kavuşur 
Ağlama sevdiğim gül dedi bana”

Karacaoğlan
 
Bir delikanlı, birkaç kişilik bir genç kız grubu görüyor ve içlerinden birinin gururlu duruşu, endamı ve tavırlarıyla ötekilerden ayrıldığını fark ediyor. Birden gönlü akıyor o kıza doğru. Sanki yanındakiler, ona hizmet eder gibi. Bu görüntüyü hangi kelimelerle anlatırsınız?
Karacaoğlan şöyle anlatıyor::

“Uydurmuş kendine üç beş menendin
Sanırsın Sadrazam tuğ ile gider.”

İşte dil kudreti.

 
“İlk akşamdan vardım kavil yerine
O ne gördüm kömür gözlüm gelmedi
Bilmem gaflet bastı yattı uyudu
Bilmem o yar bize küstü gelmedi.”

Hangi yüzyılda ya da hangi kentte olursa olsun (ister İstanbul, ister New York, ister Paris), sevgilisi randevuya gelmeyen genç âşığın yürek çarpıntıları, ikircikli halleri, kafasındaki sorular nasıl da su gibi akıp giden bir dille anlatılıyor.
Şiir devam ederken, umutsuzca bekleyen âşık, yürek paralayan bir yargıya ulaşıyor:

‘’Benim mecbur olduğumu fark etti
Zalım garaz etti kaçtı gelmedi.”

Nasıl usta bir psikoloji, nasıl büyük bir anlatımdır bu. “Mecbur olduğu” fark edilen bir tutkulu âşığın terk edilmesi, insan ilişkilerinin önemli gizlerinden birisi değil mi?

Bence öyle. Aynı psikolojik durumu Sigmund Freud da yazabilirdi, Erich Fromm da.

Ama onlar değil, Çukurova’da omuzuna asılı sazıyla diyar diyar dolaşan genç bir ozan yapıyor bu saptamayı.

 Timur

Mehme’ciğim, yazıyı gözden kaçırmamışsın, sağol.  Türk sözcüğüyle araları yoksa ne oluyorlar zat- ı âlileri acaba?   Başka bir dil icat etmelerine gelince merak etme o biraz zor.  Onların bu işe ne kültürleri ne de bilgileri yetmez.     

Salih
(Hamiş:  Yazının muhatabı Timur Beyefendi sözcüklerin şapkalarıyla, kahkülleriyle uğraşmaktan okuyamamış herhalde.  Ya da yine kızdırdık veya küstürdük mü ne ?)
 
 
 
 
         Sevgili Timur
         Güzel Türkçe’mizin şiirsel ve müzikal bir dil olduğunu belirten sözlerine yürekten katılıyorum.   Bu; bana yıllar önce İtalya’da, Türkçe’nin kulağa nasıl geldiğini; dinlerken ne tip bir duygu uyandırdığını sorduğum entellektüel bir İtalyan’ın yanıtını hatırlattı. 
Yanıt aynen şöyleydi:  “Diliniz canlı, insanı saran, aynı zamanda yumuşak ve oldukça müzikal bir lisan.”  Adam bunları söylerken son derece ciddiydi.  Yine bu yıl katıldığım bir turda Belgrad’da; aynı soruyu sorduğum Sırp yerel rehberin cevabı da ondan farksızdı: 
“Türkçe, kulağı tırmalamayan, müzikal ve şiirsel bir dil.”  İnanmayacaksın ama gittiğim bir çok ülkede buna benzer yanıtlar aldığım çok olmuştur.
          Aslında Türk edebiyatıyla kıyısından köşesinden bile olsa, az çok ilgilenen bir kişi Türkçe’nin ne kadar olağanüstü ve görkemli bir dil olduğunu kolayca anlayabilir.  O, evren gibidir, gittikçe gidersiniz içinde, sonsuz kere sonsuzdur.  Konuşmasını bilenlerler içinse kollarını daldırdıkları ve her seferinde avuçlarını altın ve mücevher ile dolu olarak çıkardıkları bir define sandığıdır Türkçe.
          Çok sevdiğim bir şairin Cemal Süreya’nın bir şiirine değinerek bitiriyorum:
              Yunus ki süt dişleriyle Türkçe’nin
              Ne güzel biçmişti gök ekinini…
diye başladığı uzun şiirinde kâh Aşık Paşa’dan, kâh Aşık Garip’den bahseder.  Bir bakarsın Tokatlı Geday’yi, bir bakarsın Kadı Burhanettin’i konuşturur.  Derin şiir bilgisiyle, divan ve halk şiirinin bu kahramanlarından, Bayburt’lu Zihni’den, yiğit ve açık Türkmen Dadaloğlu’ndan, Köroğlu’ndan, Süleyman Çelebi’den dem vurur,  Cemal Süreya.
               Sen işte bunlarla bildin Türkçe’yi
               Bunlarla diye bitirir, 2. ci yeni ekolünde yazdığı güzel şiirini.   Şimdilerde de, ulusal varlığımızın temel direği olan dilimizi  bir takım kişiler bitirmeye çalışıyorlar.  Varsın, -kendileri için bitirsinler ama gün gelir onun değerini anlarlar.
                Anlarlar elbette, egemenliğin kayıtsız şartsız canımız TÜRKÇE’nin olduğunu.
 
Salih R. Yurtbaşı
 
(*) Hüseyin Haydar.  Aydınlık Kültür ve Sanat
                                  9 Ocak 2012
 
Ali Serdar beye yazdigim yanit:
Bu güzel ve çok yararlı yazınız için teşekkür ederim. Keşke , yakın zamana kadar, “a” ve “u” harflerinin üzerine konulan inceltme-uzatma işaretine de değinseydiniz. Bu işaretleri (şapkaları) kullanmanın yararına inanmaktayım. Ayrıca Japonca’nin “ilkel sesleri” içermediği konusunda da, affınıza sığınarak, size katılmıyorum. Filmlerden ve Japonca konuşanlardan duyduğum kadarıyla, bu dilde de bol miktarda gırtlaktan gelen, “ilkel” sesler mevcut. Ayrıca Türkçemiz’de bulunan gramer ve “ses müziği” bu dilde bulunmadığından, Japonca, bir şiir, edebiyat ya da müzik dili olamamıştır. Bilenler, bilimsel dilde Japonca’nın üstünlüğünü savunurlar, fakat edebiyat dilinde değil.
Ayrıca, “-de”, “ da”, “ mi”, “ ki”  gibi eklerin ne zaman ayrı , ne zaman kelimeye bitişik ya da virgülle ayrıldığının okumuş insanlarımızca bile bilinmemesi üzüntü konusudur. Bu eksiklik de yeni nesil ilk okul öğretmenlerinin bu konuya önem vermemesinden kaynaklandığı kanısındayım. Konuşma dilimizdeki “şimdiki zaman” fiillerinin sonundaki “R” harfinin düşürülüp, “geliyo” “yapıyo” gibi seslendirilmesi, hatta bunun sinema ve televizyon spikerlerince de bu şekilde seslendirilmesi ayrı bir üzüntü kaynağı.Saygılar sunarım.
Dr. Timur Sumer
 

 

28 HAZİRAN 1389’DA KOSOVA’DA BAYRAĞIMIZ : Ya ben nice dönmeyeyim

“Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşa asılı
Kandildeki nura geldim”

(Kandil=güneş, yıldız)
Pir Sultan Abdal

AB’ye bir kapağı atsak da tuzumuzu güzelcene kurutsak muradıyla halkımız bir elde ‘tuz’ diğer elde ‘kapak yıllardır dönenmekteyken,  AB’den birileri, telli vizyonun Si En En (CNN) habercisine “bu Türk milleti sakın ola ki birliğimize
katılmaya” diyerekten valide yasayı ‘non’ diyerekten oyladık” demeleriyle, AB lafını ilk duyan saf Amerikan halkı ise “vay bee bu Türk denen ne menem bir millet ola ki sevgili Evropamız’ı bilem böylecene kızdırmakta ?” diyerekten dudak büzüp göz belertmiş, bizim AKEPE takımı ise “Amanın şükürler olsun, yüzümüze yine rahmet yağdı” diyerekten ak mendil ile yüzlerini sıvazlamışlardır ki, bahane olup da abdestleri bir güzelce tazelene.

“Mâdem öyle biz de o zaman BRİCS  (Brezilya, Rusya , Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) gurubuna girmez miyiz ?” dememizle ,AB ülkelerinin aniden asapları bozulmuş, bizim külâhı  kendi külahları ile değiştirmek istemişlerdir.
Sevgili dünyamızın, neresi doğru ki, 23.5 derece eğik eksenini en kuzey tepesinden  434 ışık yılı uzaklığa (ışık hızının 434 yılda ulaştığı mesafe) kadar sündürseniz, Kutup yıldızının (Polaris) GERÇEK KUZEY yönünden 0.736 derece sapmış olarak görürsünüz. Polaris, güneşimizden 46 kat daha büyük olup, bilinen en parlak 45. yıldızdır.


Bu kuzey yıldızı neden kuzeyi göstermektedir bakalım?
Amanın yoksa Evropa’lı gemiciler yollarını bulsunlar da okyanusları geçip
Amerika’yı, Afrika’yı, Asya’yı keşifler edip buraların halkına bir güzelce “uygarlık” (!) götürsünler, karşı çıkanı kesip kalanını da haraca bağlasunlar için midir bu düzen?

Yeri gelmişken Temelimiz’in başına gelen ilginç bir olayı anlatsak gerek.
Temelimiz gece yarısı bir tıkırtı sesine uyanmasıyla bakar ki eve hırsız girmiş eşyaları karıştırmakta. Işığı yakınca bir de görür ki bu hırsız kişi meğerse edâsı hoş, endâmı zarif , sedâsı güzel, gözleri ahû, seyrânı lâtif, cilvesi yaman bir genç hûri değil mi..? Korku ve kızgınlıkla, “Kıpraşma gıız..aha şimcik polis çağırayrum da!..” diye naralanaraktan telli-fona hamle etmiş ise de, hırsız dilber dile gelip başlamış yalvarmaya; “Uy Temelum kıyma pana..sakın çağurma şu polisi, ..dile penden ne dilersen..her isteğini yaparum da..” diyerekten bir hamlede giysilerini fora edip üryan olmasıyla, Temelimiz’in ossaat aklı başından hoplayıvermiş. Telli-fonu bırakıp, başlamış bir gayret ile hırsız dilberi öpmelere, mıncıklamalara, el peşrevleri ile okşamalara, ve daha neler de nelere. Lakin Temelimiz’in yaşı sekseni aşmış, her bir yanını ter basmış, lakin ne ettiyse muradına erememiş, nefesi fena daralmış bir halde telli-fona yürümüş ; “Olmayii be güzelim..olmayi..kusura kalma..mecbur çağuracağum polisi..”  

Büyük piramidin firavunu Keops, İsa öncesi 2560 yılında ölmüş olup, piramitin içinde yattığı yerden hava deliğinden taşra (dışarı) bakınca göğümüzün yüzünde kutup
yıldızı niyetine Thuban isimli yıldızı görmekteyken, bu durum 3500 yıl içinde değişmiş, Keops’un deliğinden şimdiki kutup yıldızımız görülmeye başlamıştır.

Madem ki, ay dedemiz dünya çevresinde
28 günde, dünyamız eğik ekseninde 25800 yılda, güneş çevresinde 365 günde, güneşimiz saman yolu içinde 250
milyon yılda fırıl fırıl döner de dervişimiz neden dönmesin?

“Bu sırra münkirler ermez (inkar edenler)
Dost yüzün körler görmez
Çark-ı felek döner dönmez
Ya ben nice dönmeyeyim”

Hz.İsa doğduğunda ise şimdiki kuzey yıldızımız gerçek kuzeyden 12 derece sapık durduğundan, yıldızımız o devirde kimseye on paralık bilem yol yordam gösterebilememiştir.

Mevlevi semâzeninin göğe açık elinin çepeçevre dönmesi misali, sevgili dünyamızın
eğik ekseni de, 360 derecelik turunu 25,800 yılda tamamlamaktadır ki, kuzey kutbumuzun yıldızı da her birkaç bin yılda bir, ya yenilenmekte ya da yitip
gitmektedir.

Aşk odu yürekte yanar
Beni gören Mecnûn sanar
Gökyüzünde AY GÜN DÖNER
Ya ben nice dönmeyeyim”
Nizamoğlu (16. yüz yıl)

KOSOVA-28-Temmuz-1389-TS

28 HAZİRAN 1389 GECESİ KOSOVA GÖKYÜZÜ BÖYLEYDİ

(BU RESİMİ ELDE ETMEK İÇİN, “STARRY NIGHT PRO 6” ASTRONOMİ PROGRAMINI KULLANARAK KOSOVA SAVAŞININ GERÇEKLEŞTİĞİ 28 HAZİRAN 1389 GECESİNE KADAR ZAMANDA GERİ GİTTİM VE GÖKYÜZÜNÜN O TARİHTEKİ GÖRÜNTÜSÜNÜ KOPYALADIM. TÜRK BAYRAĞINA İLHAM VEREN O GÖRÜNTÜNÜN BİR EFSANE DEĞİL, GERÇEKTEN DE O TARİHTEKİ GÖK YÜZÜNDEKİ HİLÂLİN İÇİNDE JÜPİTER GEZEGENİNİN OLDUĞUNU HAYRETLE GÖRDÜM.) (TS)

Bilgisayarımızı 28 Haziran 1389 gecesine çevirince yarım yüzlü ay dedemiz ve hilâlin içinde Jüpiter gezegenimizle birlikte gece ilerledikçe güneybatı yönünde yavaşça batmakta, I.Murat’ımızın savaş otağında tam üç adet ceset yatmaktadır.
Murat hanın Kosova’da savaş alanını gezme sonrası, “hak dinini kabul ettim” yalanı ile gelen Sırp Despotu Lazar’ın damadı Miloş tarafından bıçakla öldürülmüş, Miloş dahi oracıkta parça param adilip cesedi bir köşeye çekilmiş, acele otağa koşturan şehzade Ebâ Yezîd’e biat edilip ismi “Beyazid”‘e cevrilmiş, kardeşi şehzade
Yakup ise behemehal otağa çağrılıp oracıkta yay kirişi ile boğulmuştur ki, Shakespeare (‘Eşşekispirokunur) trajedilerine kıyas çadırın içinde üç adet ceset, çadır halısı üzerinde yatmaktadır ; Sultan I.Murat, katil Miloş ve şehzade Korkut.

Gecemizin görkemli ışıldağı Jüpiterimizi görmek isteyenler Temmuz ve Ağustos gecelerinde güney-güneybatı yönünde 25 derece yukarı bir bakıversinler.
Gökbakıcınız (teleskop) olmasa da, göz bakıcınız ağzınızı açık kılacak.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun. Fakîr-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

ANTALYA’DA CIVA ZEHİRLENMESİ VE CUMHURİYET BAYRAMI

Tycho_Brahe

TYCHO BREHE

ANTALYA’DA CIVA ZEHİRLENMESİ

29 Ekim 2007

Ya da “Tycho Brahe”

“Mecnunum Leyla’mı gördüm
Bir kerece baktı geçti
Ne sordum ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti”

Saman içinde kalbur bulunan evvel bir zamanda,
harikalar diyarına varan Alis adlı küçük kız , (bakınız “Alis Harikalar Diyarında” kitabı)   rast geldiği bir kediye , “burada ne gibi
kişilerle görüşürsünüz) ?” diye sorunca , kedidir, “valla şu yanda
Mart tavşanı bu yanda ise DELİ
ŞAPKACI vardır. İstediğinle eyleysebilirsin,
lâkin ikisi de tecennün etmiş (cinnet getirmiş)
delidir” deyince, Alis , “ben delirmişlerle hiç ilişkim olsun istemem”
deyince, kedidir, “ Öyle dersin de bunun mümkünü yoktur, çünkü
burada deli olmayan kimse yoktur;  bendeniz deliyim,  şapkacı delidir, 
hatta bilhassa zât-ı aliniz bile deli sayılırsınız”,
deyip Alis’imizi bozum etmiş, Alis ise,”biz ne için
deli sayılmaktaymışız bakalım?” diye
sorunca, kedidir, “deli değil isen burada ne işin var ?” diye Alis’in sorusuna
sual yetiştirip, Alis’imizi şaşkınlığa uğratmış idi.

***

“Soramadım bir çift sözü
AY mıydı GÜN müydü yüzü
Sandım ki ZÜHRE yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti”

19 uncu yüzyılda ülkemizdeki fes kalıpçılarının 
deli sanılması, ve de Avrupa’daki şapkacılara da
“deli şapkacı” (“mad hatter”) denmesinin nedenin şapka
kalıplamakta kullanılan cıva nitrat içeren buharın yol
açtığı cıva zehirlenmesi olduğu neden sonra
anlaşılmış, heyhât, bu cehâlet ise kimbilir kaç fes
kalıpçısının canını almıştır bilinmez.

***

“Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
YILDIZ gibi aktı geçti

Dört yıl önce, Antalya sancağımızın tıp
fakültesinden, Dr.Koyun adlı arastırmacı , üç adet
çocuğun, bu devirde olur mu demeyin, cıva
zehirlenmesinden helâk olduğunu “Eurepean Journal of Pediatrics
adlı dergıde yayınlamasındaki “lâhavle” kat sayısını da varın siz
hesaplayın.

***

“Bilmem hangi BURÇ YILDIZI
Bu dertler yareler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yâr sineme çaktı geçti”

Cıva zehirlenmesinin klinik belirtileri olan, kas
titremeleri, istemsiz el kol hareketleri, görme ve
konuşma bozukluklarıyla müterafik bir hâle dûçar olan ünlü
gök bilimci Tycho Brahe öğrenciliği sırasında bir
düello sırasında burnunu yitirmiş, yerine bakırdan bir
burun taktırmış idi.

***

“Yine yaprakların rüzgarların peşi sıra gittiği” şu
Ekim ayının göğünde hava kararır kararmaz
güney-güneybatı yönüne bakarsanız, dünyamızdan giderek
uzaklaşan Jüpiter gezegenimizi görür de şaşar
kalırsınız.
Gece 11:00’den sonra ise muhteşem Merih (Mars),
yirmi-iki âyar altın renginde doğu yönünden yükselmeye
başlar, gece boyunca önce taa tepelere kadar çıkıp biz
ölümlüleri yukarlardan şöyle bir kolaçan eder, sabaha karşı da
yorulmuş olarak batı yönünde ufkun altına bir saklanır
ki, insanda ısırılmadık parmak kalmaz.  Kendi
elcağızımızla görüntüledigimiz , heyhât, Merih (Mars) gezegeninden çok lâhmacuna benzeyen resimi ilişikte hizmetinize sunmuşuzdur ki bu iyiliğimiz de
unutulmaya.

***

Aynı Tycho Brahe, 11 Kasım 1572 yılında Cassiopeia
burcunda bir yıldızın büyük bir görkemle patladığını
gözlemiş, bu patlamayı ve çıkan toz dumanı tam bir yıl
izlemiştir ki bu olay gözlenen ilk süpernova (1572)
oluşumudur. Bu toz duman, yalanım varsa nimet çarpsın,
bakmasını bilene hâlâ görünmektedir ki, fakir bu süpernova (SN1572) 
görüntüsünü de sevabımıza göndermekteyiz.

SN1572

SN 1572

SNEcho_Fndr(ASTRONOMI ATLASINDA SN 1572)

Hz. İsa’ni doğumundan1601 yıl geçtiğinde bir gece Tycho
Brahe’nin fena halde idrar hâceti gelmiş olup,
katıldığı keyif cemaatini terk etmekten utandığından,
helaya gitmemiş,  idrarını
tutmakla, güya mesanesini çatlatup mevt-i abyaz ( ani ölüm)
olduğu yazılmaktaysa da, olunursa da seneler sonrası yapılan
otopside, Tycho’nu tüm organlarında çok yüksek düzeyde
cıva bulunduğu gösterilmiştir.

***

“İzzeti der ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düşü
Zülüflerin kemend etmiş
Yar boynuma taktı geçti”  (Şair İzzetî)                                                                                                                                        

EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU, gözleriniz ise hep yükseklerde
olsun.
Hakîr-i pûr taksir
Dr.Timur Sumer

Merih (Mars)

KOLSUZ ADAM

Sevgili arkadaşlar :
Türkiyemiz’de yakın gelecekte seçim yapılacak olup, sevgili halkımızın demokrasi bilinci bir kez daha sınanacaktır. Bildiğimiz kadarıyla halkımız, kendi işine yarayacak adaya töbe oy vermez. Görünen odur ki, ahâlimiz kime oy vereceğine çoktaan karar vermiş olup, şimdiden havalara zıplamakta imiş.
Bu cümleden olmak üzere bir gülmece ve dahi Michigan semâlarında tepeden bizlere bakan M81 ve M33 gök adalarının sûretlerini göndermekteyiz ki kimse üzerine alınmaya.
“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”
(Kul Nesimi)
Kaza sonucu kolunun birini kaybeden garip bir âdem, ziyâde depresyona duçâr olmuş, hayatına son verip azâbından kurtulmak murâdıyla yüksek bir binanın tepesine çıkıp, tam atlamak üzere eğilmesiyle, aşağıda her iki kolu dahî kopuk bir başka âdemin hoplayıp zıpladığını görmekle yaman hicâb etmiş. “Ben tek bir kol için ölmeyi düşünürken, iki kolu dahî olmayan şu âdemin sevinçten hoplayıp zıplamasında nice ibretler yok mudur ?” deyû efkâr yürütüp, umut ile aşağıya inmesiyle, hoplayıp zıplayan kolsuz âdeme, neden bu kadar sevinçli olup havalara zıpladığını sual etmiş. Zıplayan âdem ise, bir lâhza soluklanmanın ardından cevaba ayâz etmiş idi:                                                            “Ne sevinci birader..kıçımız bir kaşınmakta ki o kadar olur”
Hakîr-i pür taksîr
Timur

M33

M33

M 81 final_photo_DSP

M81