TEK CÜMLELİK FARE ÖYKÜSÜ

KACMA LAN

TEK CÜMLELİK ÖYKÜ
Sevgili arkadaşlar bre..

Kıssada hisse vardır ki anlayana ne hoş gelir.

Kalburun saman içinde olduğu evvel bir zamanda, far kardeştir, bir sabah tam uykuya yatacakken ahırda bir tıkırtı duymasıyla bakmış ki köylü dayı ile karısı
köşeye fare kapanı kurmaktalar ki, heyvah ki ne heyvah, korkudan böbreği ağzına gelmesiyle avazı çıktığı kadar koşmaya başlayıp, duvara tünemiş horoza varınca, “İmdaat ola.. imadaat ola, kapan vaar.. kapan vaar!.” diye BAĞIRINCA horozdur, horozlanaraktan, “Höst lan ne
AVAZLANMAKTASIN, bana ne kapandan, lakin işimiz var gücümüz var; kendim şu anda öğünmek gibi olmasın, güneşi doğdurmaktayım, get işine” demesiyle faredir FİGAN ile koyun kardeşe varıp ” İmdaat ola.. imdaat ola, kapan vaar..kapan vaar !” diye haykırınca, koyundur, koyun olduğundan,”valla üstadım beni hiç alakadar eder mi                                                                                                  sanırsın ?; kendim zaten sürüye kapılmış gitmekteyim ki, zaten kendi bacağımızdan asılacagiz, töbe töbee” demesiyle, fare kardeştir NAĞRALANARAKTAN öküz kardeşe varıp, ” imdaat ola..imdaat ola..kapan vaar..kapan vaar !” diye SEDALANIP
eşindiyse de, öküzdür, öküzlük edip, “ne diye yırtınmaktasın lan fare kardeş, görmez misin biz dünyayı boynuzumuzda
taşımaktayız, hemi de şimdi tren geçecek de ona bakacağız”  deyince fare kardeşi bir hüzündür sarıvermişse de ferdası (ertesi) gece “çaaat !!!” sesini duyan köylü kadın “amanın müjdeler olsun yakaladık namıssız
fareyi” diye ÜNNEYİP koştururken, karanlıkta yanlışlıkla kapana yakalanmış koca bir yılana elini atmasıyla, yılandır kadir mi bilir, “harttadanak” kadını bir sokmuş ki, kadıncağız FERYAT EDİP, anında
sayrılanıp ateş ile öyle bir yatağa düşüvermiş ki, köylü dayı netsin, haliyle horoz kardeşi bir güzelce kesip suyuna
çorba edip,şifadır diye karısına yedirse de
kadıncağızın sayrılığı ziyadeleşip, komşu konu yatağı başına toplanmasıyla köylü dayıdır misafirlare ikram olsun için koyun kardeşi de bir güzel boğazlayıp kebap
ediveresiymiş ise de lakin kadıncağız katiyyen onmayıp ruhunu teslim ettiğinde ve tüm köy halkı cenazeye yetişiverip,
köylü dayıdır, herkesi doyurmak meramıyla, öküz kardeşi de bir güzelce boğazlayıverip, etcağızını da tüm köy halkına ikram edesiymiş.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir

Dr. Timur Sümer

OKULDAN KAÇIŞ

kolej1

  • Sevgili arkadaşlar : 
    Mâdem ki yeri geldi, biz de okuldan ilk ve son firarımızı nakledelim de torunlarımıza ibret olsun.
    Fakir orta okul ikide iken, rahmetli pederin bir yılı mukaddem Bilecik’e tayini çıkmış olup, Tarsus’ta leylî okumaktayız. Bıyıklarımızda ise bir ter ki aşkolsun, aklımız ise serimizden taşra (başımızdan dışarı), “ah ulan bir buğday döven çıksa da ‘hık’ desek” diyerekten dönendiğimiz sıralar.

Şadi Yeşil nâm arkadaşımızın motorlu bisikleti olmakla, “hadi lan Coğrafya’yı kırıp motora binelim” deyip fakiri ikna etmiş, Şadi’nin arkasına oturmamızla da Mersin yoluna çıkmamız bir olmuş idi. Patırdağı bol motorla Mersin yolunda uçmaktayız ki kartal kuşu kaç para. Avurtlarımız rüzgardan şişmiş, göz yaşlarımız şakaklardan süzülmekteyken, heyvah ki ne heyvah, ağzımızdan içeri bir sinoğlu sinek ‘şakkadanak’ boğazımız dibine yapışsın, biz de haliyle şerefsiz sineği ‘gurppadanak’ yutalım. Ayıp değil ya, zatım sinek yutmaktan oldum olası hazzetmem. “Lan oğlum Şadi, çek lan kenara sinek yuttuk” dediysek de Şadi motorun kavî sedasından (güçlü sesinden) olacak bizi katiyyen anlamayıp, Hz. Karagöz misâli, “İnek mi tuttun ?” deyû sual edip motoru daha bir hızlandırmakta ki, Şadi’nin sırtından ağrı kay etmemize (kusmamıza) ramak kalmışken, neyse insafa gelip motoru yol kenarına çekmiş idi.
Ayıptır söylemesi, kusmamız  bittiği anda, amanın bir de görsek ki,
‘kısmetsiz deveyi çölde kutup ayısı severmiş’ kavlince, okulumuzun ünlü Volsvagen minibüsü yamacımızda yavaşlayıp durmuş, içinden biyoloji hocamız Mr. MacKay ve muhterem eşi çıkıp bizleri temâşa etmekteler ki, korkumuzdan ikimiz de altımıza büyük değilse de küçük abdestimizi kesinlikle kaçırmış idik.
Mr. MacKay ise, boğazının hindi misâli sarkık derisini çekiştirerek,  “Bir durum mu var ?” anlamına, İngilizce olaraktan,
“What the hell you boys are doing here ? Don’t you have to be at school ? Get back to school right now or else..” misâli lâkırdılar etmiş, biz ise “kem ve de küm” anlamına, “bizim it buraya balta neyim getirmiş mi acep ?” diyerekten cevaba ayâz etmiş idik.
Hâliyle, ferdâsı (ertesi) gün, müdürümüz Mr. Maynard bizleri makamında
kabul edip, yalan olmasın, sanırım bir tenbih ve bir Cumartesi hapisi ile tecziye olmuş (cezalandırılmış) idik.
Bu işler olalı Tarsus’un Berdan çayında pek çok sular akmış olduğundan, nisyânımız (unutkanlığımız) affola.

Antep fıstığı gibi sırıtaraktan ,
Fakir-i pür taksîr
Dr. Timur Sümer

EYÜP SELAHATTİN ÖYKÜLERİ

eyup selahattin-face book

Yıllar içinde biriktirdiğimiz Eyüp Selahattin’in sergüzeştlerini hizmetinize sunuyorum.

Eyüp’ün Kemik ortopedisi asistanlığına girişinin
gerçek öyküsünü geçmişte anlatmıştık. Madem yeri
gelmiştir, duymayanlar için yeniden besteliyoruz.
 
Sevgili Hacettepezedeler: 
Hepiniz şahitsiniz; Eyüp rezili bu fakire yine
sataştı; Allah ıslah etsin. Lâkin bizim de istemeyerek
cevap vermemiz zorunlu oldu. 
Eyüp günlerden bir gün fakirin yanına gelip,
Ortopedinin asistan olma şartlarının tam ona göre
olduğunu, velhâsıl başını vuracağını söylemiş idi. 
Biz de gûya ilgileniyormuş gibi yaparaktan şartların
ne olduğunu sual ettiğimizde elindeki listeden bir bir
okudu. 
1. Sapına kadar erkek olmak 
2. 50 yaşından gün almamak ve askerliğini henüz
yapmamış olup, yapmaya da niyeti olmamak.
(“Oğlum bu psikiatri asistanlık şartları  değil miydi?” diye sorduğumuzda bizi tersleyip psikiatrinin şartlarının daha bile ağır olduğunu
iddia etti.) 
3.Dahiliye ve Pediatri rotasyonlarından en az birer
defa çakmak. 
4. Silkmede 40 koparmada 50 kiloluk çimento torbasını
havalara kaldırabilmek. 
5. Her ne kadar asistan adaylarının tümü erkekse de,
“n’olur n’olmaz” düsturu kavlince asistanlık sırasında
hamile kalmıyacağına dair noter huzurunda belge
imzalamak. 
İşte yüzü.. nice yalvardıysak da bu Eyüp’u caydıramadık
ve sınava girip, maalesef başarıyla asistan olmuş idi.. 
 
Gerisi kendisinin anlatması, vebâli de kendine ; aldı Eyüp : 
“Sınavdan bir hafta önce, Hacettepe kütüphanesinin
yerini, önceden hiç gitmişliğimiz olmadığından, sora
sora bulduk. 
Ortopedi rafındaki tek kitap olan 10 sayfalık
“Mufassal Kemik Ortopedisi” nâm  kitabı ödünç alıp
bir hafta içinde sular seller gibi ezberledik ki
sınavda mahçup olmayalım. Sınava girmemizle, Şükrü
Bayındır hocanın en kazık sorusu olarak bilinen, “Kalp
nedir ?” sorusunun yanıtını, hâliyle önceden çalışıp ezberimize
almış olduğumuzdan, “Kalp adi bir kas parçası olup,
görevi kemiklere kan basmaktır, başüstüne hocam !”
diyerekten yanıtlamamızla, Şükrü hocamızın anında
didelerinden (gözlerinden) yaşlar süzülmüş, fakiri
kucaklayaraktan bağrına basmış, af buyurun, alnımızdan 
şakkadanak öperekten, “Türk milletinin yiğit evladı !!!
, memleket senden nice Nobel’ler bekliyor”
diyerekten, salondaki herkesi hıçkırıklara gark etmiş
idi..”
Ortopediye heves eden  sınıfımızın en güçlü kızları, çimento torbası kaldırmak için günlerce  çalışmalarına karşın, diğer şartları yerine getiremedikleri için, heyhat  sınava bile alınmamışlar idi. 
(Eyüp’ten nakleden)
FPT Timur 
 
 balik eyup
 
Date: Wed, 27 Apr 2005 
Sübject: Eyüp sultanı ziyaret
 
 
Sevgil Hacettepezede’ler:
e2e3
Bir sengine yekpâre Acem mülkünün fedâ olduğu Dersaadet “o şehr-i
Stanbula” varmamızdan az bir sonra idi ki  telli
fonun ucundan Sevin’le konuştuktan bir an sonra , sağ
olası Sevin’dir bizi hop diye yeşil seyyaresine (arabasına)
bindirmesiyle, Nilüfer ve bu hakîri Kandilli sırtlarındaki
aşhaneye indirmiş idi. Bir de gördük ki arkası bize
dönük Boğaz’ı temâşa ile kendinden geçmiş az saçlı
bir âdemin, töbeler töbesi, Eyüp olduğundan kuşkulanıp, adını
ünnediğimizde sırım sırım sırıtıp ceylân misali
hoplayıp sekerekten bir geliş geldi ki derhal sarılıp salya
sümük öpüşerekten hasret gidermiş olduk. 
Eyüp’tür “Ille de sizi fakirhaneye götürsem gerek,
uzak değil aha şuracıkta” diye eyitince Nilüfer
Sevin’in, fakir ise Eyüp’ün arabasına süvâr olup (binip),
az gidip uz gittik, dere tepe, düz değil, eğri
gittik, şehr-i Stanbul ardımızda gaip oldu ya, yolun hiç
bitesi yok…   Kıvrım kıvrım mı kıvranmaz, uçurum
kenarı mı dolanmaz, orman içre mi dalmaz,
korkumuzdan dua bilsek de okusak, Eyüp’e yağ olsun muradıyla
habire, “Tanrı Türk’ü korusun” deyu titresek de bir türlü kendimize dönememekeyiz.,
Dudaklarımız kurkudan uçuklara bezenmiş
olaraktan tilkilerin bakır sıçtığı bir yerde, derûn
bir yamaç şâhikinde (tepesinde) kurulmuş, “Karakaş” mâlikanesine
ulaştık. 
Kimseler gelip de  bulamasın deyû buralara
taht kuran Eyüp ve nemelâzım, çok zarif eşi Tülin,
bizi malikhanelerinde dolandırıp, büyük teşrifât
salonunu, çepeçevre sedirli, şurasına burasına bakır
leğen ve abdest ibriği atılmış, duvarına yamuk bir bağlama
sazı asılı, “Türk” odasını gezdirdiler.
Eyüp’ün “isterseniz size saz çalıp türkü de söyleyeyim”  yollu tehditinden zorla kurtulup, her bir yanı mermer döşeli, zerdûz (altın) işlemeli muslukları ve de  gümüş kakmalı mermer kurnalarıyla mutazarrûf (zarifleştirilmiş), af buyurun, Türk hamamına girdik.
Burada Eyüp rezili, “hamamı yakayım da yıkanıp bir güzelce abdest
alırsın” diyerekten ısrara başlamasıyla kendimizi Eyüp’ün
kendi elcağızıyla yapmış olduğu gıcırtılı merdivanlardan
besmele ile yukarılara tırmandırdık ve önce
teşrifât salonuna tepeden bakan ballı konuna (balkonuna) ,  sonra da insanı gülmekten öldürmek amacıyla “çalışma odası” diye adlandırdığı, duvarları arşınlarca kitap ile donanmış tefekkür odasına duhûl olduk. 
e4
EYÜP’ÜN KAPISI ÖNÜNDE
Emekli olunca okuyacağı kitaplar arasında
“Ortopedinin kemik hastalıkları ” nâm bir adet kitabı
da öğünerekten göstemesinin ardından, bu hakîri,  manzara-i
muhteşem  bir  “ballı kona” (balkona) çıkardı ki, bal kaç
para; buranın görüntüsüne töbe rakı dayanmaz. (Bakınız en aşağıdaki resim)
Ardından ise tuttu bizi ” Tunç” diyerekten çağırdığı
dünyalar sevimlisi kelpi (köpek) ile tanıştırdı.
Tunç, Sıvas’ın Kangal yöresi aksanıyla havlayıp, bizleri görünce Eyüp’den ziyade sevinip oramızı buramızı koklamaya ve hatta yalamaya kalktı ki , “Yalarsan bak ben de seni yalarım” dememizle korkup yere oturdu.
 Bahçe avlusunu dolanıp  meşhur “kardelen”
çiçeğini de karsız marsız görüp teşrifat salonuna
doluştuğumuzda, Eyüp’tür sanki sormuşuz gibi,
torununu  anlatmaya girişti. Tülin hanımefendi ise,
kocasının rezilliklerinden hicâp edip (utanıp) bizlere dem-i
tavşan (tavşan kanı) misâli çay ikram edüp gönlümüzü alırken, Eyüp
rezili, yalanım varsa nâmerdim, “Bu çayı beş dakikada içtiniz mi içtiniz, yok ise haramdır ve de dökülmesi vâciptir”
diye eyitip, ağzımızı burnumuzu sıcak çay ile telef
ettirerekten bizleri kapu taşrasına (dışına) yol etti.
Sual edilegelen, ziyaret-i Eyüp sultanın
öyküsü tıpkısına böyledir.
“Gün gibi ayân oldu içime
Encâmı fenâdır bu gidişâtın”
FPT Timur
e1
e5
 ***
Sevgili Hacettepezede’ler:
Eyüp dilimizi kestirecekmiş. Varsın kestirsin; biz bu
yazıları ağız dilinden değil gönül dilinden ve de
elimiz yordamıyla yazmakta değil miyiz?
Çayımızı içtik oturmaktayız. Yemek ney de çıkarmadı
ki, kuru bir çay çıkardı, yanında bir kuru-âbiye (kurabiye) bilem
yok. 
Uzatmıyalım, “maaz Allah” hâfızasını yitirip 
Alzheimer olan tanıdıklarından söz etmekte. Lafın
sonunda “Hüda’ma şükürler olsun ki bizde böyle bir
durum yok; belleğimiz oğünmek gibi olmasın pek de
pırıl” deyip kulağının memesini çekerekten “çuuk” diye
öpücük sesi çıkarıp “TAK TAK TAK” diye masanın
tahtasına sertçe vurmasının ardından.., önce gözlerini
havalarda belerterekten beş on saniye duralayıp,
ardından da  içeriye avâz etmiş idi; “Tüliiin, kız
kapı çalınıyor, sen mi bakacan ben mi bakayım”.
Yüzyirmidokuz milyon kilometre uzakta, saatte 36,000
kilometre hızla kendi halinde gitmekte olan Tempel
kuyruklusunu bir vurdular ki, görüntünün ışık hızında
bize ulaşması bilem 7.5 dakika sürdü. Ekte bu
çarpışmadan birkaç görüntü göndermekteyiz ki hayır
duanızı alalım.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Timur 
 ***
Azizim Hacettepezede’ler :
Eyüp mülevvesi yine hakkımızda bir yalan gülmece
uydurmuş ki, ağzımız nah şu kadar ap açık kaldı.
Herifte hicab ne arar; yiğitlik fakirde kalsın için,
ondan önce biz gönderelim istedik.
Hakir’i pür taksir,
FPT Timur
 eyup
Sevgili arkadaşlar:
Bu Timur’un bunaklığını ne kadar anlatsam az.
Timur’la Nilüfer bize geldiklerinde, çayımızı içtik
konuşmaktayız. Hatunlar bitişik odaya geçmişler torun
konuşmaktalar. 
Herifte láf pek çok olup, bana bir gün
önce gittikleri lokantayı övmekle bitiremedi. Yok
balığı şöyleymiş de yok hizmeti böyleymiş…
Lokantanın adını sorduğumuzda ise bir türlü hatırlıyamadı da
başladı gevelemeye, “Tüh ulan.., neydi yahu.., hani
suyun içinde büyüyen bir bitkidir  de yaprağı su üzre
yüzer. Hani yaav çiçek açar da, ünlü ressam Monet bir
dolu resmini bile yapmıştır birader..dilimin ucunda
hay allah..” demesiyle, ben “nilüfer mi?” diye
hatırlatmamla , “tamam birader” deyip içeri seslendi,
“Nilüfeer !!, dün gece yemek yediğimiz lokantanın adı
neydi yaav?”
Eyüp
 ***
TİBİA FİBULA; MİKSUS GODO EVRAKUS 
(Tibia ve Fibula= alt bacakta iki kemik)
 
Göğün laciverde dönüp de günün ağarmaya çalıştığı sabahın altı buçuğunda, güney cenahında Orion (Avcı) yıldız kümesi ve avcı’nın köpeğinin burnu olan göğümüzün o anki en parlak Sirius nam yıldızını izlemiyorsanız neler kaçırmaktasınız bir bilseniz…
Tevfik Fikret’in aşağıdaki şiirinden bir bölümünü yazdık diye bloğumuz yasaklanır mı dersiniz? 
 
“Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak,
Yarın, bakarsınız, söner bugün çatırdayan ocak,
Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
 
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-i pür-nevâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin”
 
(Tevfik Fikret)
 
Fakirin, son yıllarda geliştirdiğimiz müthiş bir unutma yeteneğimize karşın, milattan sonra bindokuzyüzaltmışbeş senesinin Temmuz ayında, yalnızca iki sınıftan oluşan Hacettepe Tıp fakültesinin öğrenci birliği başkanı Ergun Göney’in kotardığı külüstür otobüs, Mamaris’e giden uçurumlu kıvrımlı yolları iki manevrayla alıp, herkesin korkudan nefesini tuttuğu bir sırada,”durdur şöfor abi” diyenin kim olduğunu hatırlamasak da, şimdilerde “Martı” tesmiye edilen otelin o yıllarda dünya cenneti olan arsasında yeller esmekte olup, kumsala çadırlarımızı kurdukta, o zamanlar cerrah çıkacağı meçhul Cihangir’i kumsalda yatarken kıçı dahil, tam dört cenahında akrep sokmuş olup, Cihangir’dir, heykel görmüş Taliban misali feryad edip dönenerekten her kimesneyi korkutmuş ve de dudaklarımızda beliren herpes simpleks (uçuk) lezyonlarıyla müterafık, aynı çadırda yatmaya hazırlanan Atilla Turgay, Eyüp Selahattin, Hikmet Pekcan ve de fakir, pijamalarımızı karanlıkta el yordamıyla giymekle, Eyüp’ün, “tüh lan, pijamaları da akrepli akrepli giydik” vecizesini ölümsüzleştirmek için sabaha kadar uyumak bir yana, korkumuzdan çiş için dahî çadırdan taşra (dışarı) çıkamayıp, küçük abdest ihtiyacımızı dahi çadırda edâ ettiğimiz o nostaljik günlerde, Eyüp’ün iki su kabağını kaytanla bağlayıp yüzme çalışmalarını izlerken, geleceğin bu büyük kemik hocasının profesörlük tezi olan, “TİBİA FİBULA; KARIŞTIRAN ALLAHINDAN BULA” anlamına,”TİBİA FİBULA; MİKSUS GODO EVRAKUS”
nam eserini insanlığa kazandıracağını nasıl bilebilirdik ki?
 
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardeşimi,
Gözlerim ebnâ-yi âdemden o kadar yıldı ki,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı”
Şair Eşref 
 
Ekimizde Jeff Thrush’ın muhteşem Orion (Avcı) bulutsu (M42) görüntüsünü, ve bu görüntüyü açıklamak için eklediğimiz Avcı’nın suretini ve  çizgi resmini bulacaksınız; sakın ola şaşırmayın. 
 
Sırıtaraktan, 
Fakir-i pür taksir 
Timur Sümer 
*** 
Azizim İlhan:
Mülevves Eyüp’ün sana yazdığı mektubu gizliden bana
gönderdiğin için sağ olasın. Ben de cümle aleme
duyurayım da herkes ESK’in ne mal olduğunu gözleriyle
okusun.
Timur
 
“Kemik takalım” procesi
— Ekarakaş@superonline.com wrote:
To: ilhanerkan@hotmail.com
From: Ekarakaş@superonline.com
Date: Wed, 24 Nov 2004 12:49:23 +0200 (EET)
Subject: [hacettepe70] Kemik transplantasyon
procemiz
 
Canim gardaşım, İlhan’ım benim:
Ne iyi ettik de telefonla konuşup Timur’u atlattık be
gardaş. Sayemizde, Ürolojinin bevliye valide bilim dalı ile
ortopedinin kemik hastalıkları valide bilim dalı
işbirliği ile insanlık tarihi en büyük procesine
kavuşacaktır. 
Bu sefer Mobel tıp ödülümüzü Hüda’nın
izniyle Timur bilem engelliyemez. Mobel ödülünün en
başına fakirin  namının konmasına haliyle,bir itirazın
olabilemez de, ben yine de söyliyeyim dedim. 
Parayı da yüzde 90 bana, yüzde 10 da sana olaraktan kırışırız.
 
Bilirsin, fakirin hayatta en büyük amacım, rabbim izin
verirse, sırf insanlığa hizmet olsun deyu, insanımızın
vücudunda kemiksiz hiç bir organ bırakmamak. Bu
cümleden olmak üzere, ağzına sağlık olsun, sen ille de
oraya uyluk kemiği takalım diyorsun ama bence kaval kemiği
takmak daha uygun olur. 
Kimbilir senin elinden niceleri geçmiş olduğundan, senin bu konudaki uzmanlığına saygıdan donumuza bilem işeriz. Lakin
kaval kemiği takarsak icabında az bi üflemeyle yanık
yanık kaval sesi de duyulur ki ilişkilerin romantikliğine doyum olabilemez?
 
Dün gece aya bakaraktan yazdığım duygu dolu bir
şiirimi de önce senin sonra da insanlığın hizmetine
sunayım dedim. 
Timur dedi diyerekten aya bakıyorsam namerdim.
 
BİR AĞACIN UCUNDAN SARKMIŞTI AY VADİYE
YARİMİN POPOSUNU ISIRDIM AYVA DİYE.
 
Romantikliğime dikkat isterim…
Kal sağlıcaklan da, iyice bir tikkat et, bu yazı sakın
ola Timur mayağının eline geçmeye.
( Hamiş ola ki: Dünkü Gassay maçında rabbimin
huzurunda Ankara Gücü’müze yapılan haksızlığı dünya
alem görmedi mi sanıyorlar? İçimden kendi kendimi
intihar etmek geçiyo billa)
Şapırttım seni,
Eyüp
 
 ***
Eyüp rezilinin Nuri kardeşimize yazdığı mektup elimize geçti.
Bu Eyüp ilacını almadığı zamanlar hep böyle
olur. Aranızda  ehl-i insaf bir psikiatrist yok mudur bre dostlar, ya medet !!!
Ne diyim..Allah ıslah etsin.
 — Ekarakaş@superonline.com wrote:
 
To: A.Nuri.Yazıcıoğlu@dentistry.ankara.edu.com
From: Ekarakaş@superonline.com
Date: Sat, 6 Nov 2004 09:16:14 +0200 (EET)
Subject: Timur hakkında
 
Sevgili gardaşım, Nurim benim:
Ne iyi oldu da guruba katıldın. Can Yücel’in yazdığı
“İstiklal Marşı” taşlamasının ilk iki mısraının
Timur’a dair olduğunu,eşek değiliz ya, şıp diye
anladık.
 
“Bakma,dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak
Dönmeyip Amerika’da arlanmaksızın yaşayacak”.
 
Adamın ağzından bal damlamakta billa.
 
Benim bu TS’den neler çektiğimi,sen guruba daha yeni
geldin, bilemezsin. İnanmazsan tüm Hacettepezedeler’e
sor. 
Ortopedi Valide Bilim Dalı’nın kemik
hastalıkları bölümüne asistan girdiğimizde bizi
kıskanmıştı da, “SINIKÇI mı olacan lan” deyip
gururumuzla oynamıştı. Daha öğrenci olaraktan
talebelik yaptığımız sıralarda dahi, yanağımızdaki
Antep çıbanı (şimdilerde “Çemişgezek çıbanı” deniyor)
ve diğer sivilce delikleriyle alay etmiş, “Eyüp’ün yüzüne bir avuç leblebi atsanız bir tanesi yere düşmez” diyerekten fakiri kızlar içre
rüsvay etmişti. 
 
Ahh duvarların dili olsa da konuşsa.
Bu Timur bizim bilime katkılarımıza da hep karşı
çıkmıştır; insan dilinin içine tavuk lades kemiğini takıp,
“dilin kemiği yoktur” diyenleri utandırdığımızda
bile, bu Timur, “Tavukların canı yok mu? Hem şimdi
biz nasıl gevezelik edeceğiz?” diyerekten, mügalata ve
safsatalarla bilim dünyasını yanıltmaya çalışmıştır .
 
Nobel ödülüne aday olmamızı da Bush’a (“puşt” okunur)
yakınlığıyla engellemiş değil midir? 
Sanki pek önemliymiş gibi “Humerus”la “Femur”‘un farkını uzman
olduktan sonra öğrendiğimizi de, sanki bu farkı her
ortopedist bilirmiş gibi, başımıza kakıp durmaktadır.
 
Biz buralarda kendimizi rakıya adayıp memleketi
kurtarmaktayken kendisi işi gücü bırakmış “aha işte
bu yıldızdır aha işte şu da aydır, geliniz güneşe
tapalım” gibilerden saçmalıklarla, tüm Hacettepezedelerimiz’i zehirlemektedir ki..
Rabbim taksiratını affetsin. 
Yine çok sinirlendim.Töbe töbee, şimdi de oruçlu ağzımızı da
bozduracak.
Kal sağlıcaklana, ve de bu mektubu kimselere
göstertme gıymetli gardaşım benim.
Eyüp
 
***
Sevgili Hacettepezede’ ler:
Üç yıl mukaddem, Eyüp’ün ısrarı ile İstanbul Balta Limanı hastanesini ziyaret etmekteyiz. 
Adı hiç lazım değil, ortopedinin kemik hastalıkları ûlemasından Eyüp, bizi gezdirmekte.
Asistanlar çevresinde pervane misali dönenmekteler de, kendisi ise öyle bir tevazu ile kasılmakta ki, başkanımız  kaç para. 
Viziteye çıkmışız, lâkin her hastanın yanına geldikçe bir sağ tabançasına (avucuna) bir de sol tabançasına gizlice nazar etmekte Eyüp hoca.
“Eyüp’cüğüm, bakalım hele bir..” dediğimizde bir de görsek ki, sağ avucuna “FB”, sol avucuna ise “HK” yazmış olmakla, sormuş idik ;
“Anladık Eyüp’cüğüm, ‘FB’ ‘Fenerbahçe’ demek oluyor, lakin ‘HK’ ise töbeler olsun,  ‘Halkın Kurtuluşu’ mu demeye geliyor ?” diye sormamızla, Eyüp’tür şuralara çıkmış, ” Höst.. töbe de..biz gomonis miyiz..? Hadi gene sen yabancı değilsin… sakın ha asistanlara çaktırma. Ayıp değil ya… şahsım yıllardır her seferinde karıştırmaktayız. “FB”, “Femur Bacakta”, “HK” ise “Humerus Kolda” anlamınadır” demesi var.
FPT Timur
***
CUMHURIYET

Sevgili Hacettepezede’ ler:
Saatli Maarif takviminin “Fi” tarihini gösterdiği kadim bir zaman, Ortopedi asistan odasını ziyaret etmiş idik.
Tüm asistanlar toplaşmışlar aralarında eğleniyorlar. Kimisi birdirbir, uzun eşek oynuyor kimi bilek güreşi yapıyor kimi de yekdiğerini alaya almakta.
Bir tanesi ikinciye “Tiren de tiren de ” diye ısrar ediyor izleyenler de “deme lan.. deme” diye caydırmaya çalışıyorlar. Derken ikinci dayanamayıp “Tiren” deyince birinci “Öpsün seni zeki Müren” yapıştırmasıyla kahkaha kopuyor, gülmekten yerlere yatıyorlar. Bunun üzerin mağdur olan başlıyor, “Onu öyle demezler..peynir ekmek yemezlar..”diye nakaratlanıyor.
Bu Eyüp’ün tevazularına sakın ola aldanmayasız. Kendileri, aramızda gizli bir matemetik dehasıdır.
Asistan odasında zeka oyunları da oynanmakta.
Eyüp’tür iki zinarıyla oturmuşlar eğlenmekteler ki biz de havaya girip, laf olsun muradıyla, “3 kere 3” diye sorduğumuzda, ismi gerekmez, birinci arkadaşı cevaben, “279” demesiyle, aynı soruyu ikinciye soruyoruz; o dahi “Salı” demez mi ?..
Lahavleee.. Eyüp’e sorduğumuzda ise, hırppadanak “9” cevabını verip tüm sınıf ahalisini hayret ve alkışlara boğuveriyor. Gururumuzdan gözlerimiz yaşarmış bir halde, “nasıl bildiğini” sorduğumuzda ise Eyüp yanıtlıyor ,”bilmeyecek ne var birader, “279”‘dan “Salı”‘yi çıkartıveriyorsun, 9 kalıyor” deyiveriyor.
Güneş battığında güney cephesine dönüver; pırıl Zuhal’i (Satürn) göreceksin sakın şaşırma.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir
Timur

 
eyupun-evi2

 Eyüp’ün evinden balkon manzarası

GEREKLI BALONLAR

34567812

GALILEO VE “EPPUR SI MUAVE”

“Pir Sultan Abdal’ım uzak yollarda                                                                                         Helâk olduk yücelerde bellerde
Bir zamanda biz de gurbet ellerde
Ne yaman firkatli söyler dilimiz”
(firkatli=dostlardan ayrılmış)

Yaşımız genç iken başımıza gelmiş olan gülmeye
müstehak bir fıkrayı nakletsem gerek.
Hz.İsanın doğumu üzre 1959 yıl geçtikte, fakir Tarsus’ta
orta ikide mi ne, dolu ve kar karışımı bir rahmet
yağsın ki, Tarsus olalı katiyyen böyle bir soğuk
görülmemiş ise de , tüm çocuklar ayak topu alanına
doluşup kar-buz topu oynamaya başlamamızla, futbol sahamızı
bilen bilir, kale direkleri gayetle güçlü timur (demir)
direklerle donatılmış olup, pırıldayaraktan öyle bir
iştah açmakta ki, bu fakir dahi dayanamayıp timur (demir) direği
yalamamızla dilimiz ossaniye direğe “cas” diyerekten
yapışıvermiş, cümle etfâl (çocuklar) başımıza üşüşmüş olup,
her serden (kafadan) başka bir seda (ses) çıkmakta iken, fakir ise
feryat ve figân etmeye gücümüz yetmeyip, direğe bir sarılmışız
ki, Mecnun’un Leyla’ya sarılması kaç para.
Bir yandan bizi çekiştirip direkten kurtarmaya çalışan çocuklara
tekme yetiştirmeye çalışmaktayız, öte yandan da
“çekiştirmeyin lan ibneler ! ” deyû ünnemekteysek de ,
dilimiz timur direğe yapışık olduğundan lâfımız katiyyen anlaşılmayıp, gıcık Yusuf mu, yoksa rahmetli şebek Mümtaz mı, yoksa rahmetli deli Münir mi bu lâkırdımızı “İşeyin lan ibneler” diye anladıklarından, oracıkta af buyurun, çüklerini çıkarıp dilimizin üzerine işemeleriyle sayelerinde
yapışıklıktan kurtulmuş idik.

Akşamın esmer yüzü ortalığı sardıkta, gül cemâlinizi
güney yönüne çevirip, parmaklarınızı birleştiresiz ve
sağ omuzunuz kulağınıza deyinceye dek kolunuzu güya
“heil Hitler” diye avazlanmaya kıyas kaldırdığınızda,
Orion (avcı) yıldız kümesi elcağızınızın altında
kaybolur ki, anlayana nice ibretler vardır.
Orion nebulası bir yandan öbür yana 1500 ışık yılı
genişlikte olup, hidrojen bulutlarının yoğunlaşıp
toparlanmalarıyla nebulamızda yeni güneşler oluşmakta,
dahası bu yıldızlar “fusion” yöntemiyle hidrojenden,
helium, azot, oksijen,karbon vb. sıralamalarıyla,
bilinen kimyasal element şemasına göre demire kadar
tüm elementleri, oluşturmaktadır ki inanmayan
neuzibillah kafirdir.
Fakir bu görüntüyü dün gece gözlemiş olup, “balık bilmezse Hâlik bilir”
kavlince yazımıza ulamış bulunmaktayız.

“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”
(Y. Emre)

Sultanımız dördüncü Murat han, anası cadı Kösem
Sultan’ın kışkırtması ile, baba bir ana ayrı
kardaşları Bayezid ve Süleyman’ı kemend attırıp
boğdurmuş, halka “günahtır” diye yasakladığı içki
sofrasına güzelce çöküp, anasının kendi elcağızıyla
satın aldığı cariyeler ile işret alemine oturmuş,                                                                                                    “Bu kavli sürahi eğilip sâgara söyler, ne der ?”
(sâgar=içki kadehi) tagannileri arasında mest olduğu
bir gece, tarih 8 Eylül 1633’i göstermekteyken,
İstanbulumuz’da maazallah bir yangın çıkmıştır ki,
“aman destur ne olmakta ” demelere kalmadan garip
şehrimizin dörtte üçü bir gecede kül ve turaba (toprağa)
gark olmuş idi.
Bakın şu tesadüfün aksiliğine ki, yine tam aynı gün Hz.
Galileo, eski arkadaşı olmasına karşın, Papa olacak
rezilin mahkemesinde “sevgili dünyamız güneş
çevresinde pervane misali dönmektedir, üstelik de
güneşimiz üzerinde lekeler vardır” dediği için mahkum
olmuş, bacaklarındaki artrit sayrılığı yüzünden
yürüyemez bir halde, ve de kendi icadı gök bakıcısıyla
güneşe bakmaktan kör olduğu halde cezasını çekmeye
giderken, “Uy pen nideyim uşaklar, ha pu cötü pohlu
dünya güneşimiz çevresinde ha bire döneyi daa..” anlamına, “eppur si muave”
dediği rivâyet olunur.
Hâl bu ki, Murat Han’ımız 8 Şubat 1633 gecesi güney
yönünde semâya bakıverse idi, Hz. Galileo’nun çok sevdiği
Jüpiter (Bercis) gezegenini ve dört ayını (Callisto, Europa,Ganymede, İo) Avcı Orion’unun az bir batısında görüverecek idi. Nerede onda o feraset…

“Dört kitabın manâsın
Okudum tahsîl etdüm
Işka gelince gördüm
Bir uzun hece imiş”
(Yunus Emre) (Işk=ışık; aşk)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pür taksir
Dr. Timur Sümer

Avci 2 Avci 3 Avci 4 Avci 5 orion nebula

CENAP’IN FENTON’A ZUHURU

CENAP 3

Sevgili Tarsuszede’ler:
Nedir lan bizim bu İntik Cenap’tan çektiklerimiz
birader; anlatsam billa parçalanmadık yürek kalmaz.

Bu rezil aylardır, bizi Kanada’nın Toronto sancağından yola çıkıp, Fenton köyümüze gelmekle
tehdit eder idi. Lakin bizdeki kalp temizliğine bakın
ki, fakir bu uyarıları katiyyen ciddiye almayıp kulak
ardına atmışsak da doğrusu içimize de bir korkudur
düşmüş idi. İki hafta öncedir, “aha bu hafta
geliyoruz” demesiyle “heyvah” deyip dövünmeye
başladıysak da iş işten geçmiş olmakla, can ve canan havliyle
bir umuttur diyerekten alçağa adresimizi yanlış
olaraktan bir bir yazdırdık.
Derken “zır” telefon:
Kebaplık et neyim almak üzre gittiğimiz bakkal
dükkanında cebimizin telli fonun çalmasıyla, karşı
cenahtan bir Amerikan gümrük mustantikidir, “Cenap nam bir adem
size gelecekmiş, doğru mudur ? ” diyerekten sual
etmekte. Amerikan mustantikindeki ferasete dikkat
isterim; bu cenabet herifin ne mal olduğunu “şıp” diye
anlayıp, Kanada çıkışında derdest etmekle, “bırakayım
da gelsin mi ?” diyerekten fakire sual etmekte.
“Gözel Allahım, hikmetinden sual mi olur ? Kıçına copu sokup,
her bir şeyi bir güzelce itiraf ettirsinler de, oh ne
güzel” dememize kalmadan, karısı Lucy, alsın telli
fonu, bir yalvarsın.., “Amanın Timur abicim, kocamdır
söyle de bıraksınlar demesiyle” fakir,  haliyle vicdan yaptık ve “Tüh Allah mustehakınızı  versin” diyerekten, ister istemez bu rezili serbest bıraktırdık.

Uzatmıyalım, bir saat sonra, yanlış manlış demeden
adresi bulmuş, “zır” kapı, sırıtaraktan fakirhaneye
girdi. Bana kalsa katiyyen içeri almam; Lakin Lucy ve
güzel kızı Defne’nin hatırına memnun olmuş ayaklarına
yattık. Gelir gelmez zehirli cığaralarını yakıp,
gümrükten ucuza düşürdüğü kahve rengi ispirtoyu
leblebi refakatinde zıkkımlanmaya soyundu ki taa
ayrılıp gidinceye kadar.
Biz bu mülevvesi, acep suya düşüp boğulur da pislik
temizlenir mi umuduyla göle çıkardıysak da heyhat,
herif bir yüzmekte ki, fok balığı kaç para.

Akşam olunca da gök bakıcısıyla (teleskop) bir güzel semâda
dolandırdıp yıldızları ,âhireti cenneti cehennemi
neyim gösterdik. Göğümüze sığır misali bakıp, saatler
sonu hala Satürn (Zühâl) gezegenimize “Jüpiter (Bercis), amanın
oh ne güzel Jüpiter, gel Lucy sen de bak” diyerekten
çırpınıp durdu da Zühâl’imizin de gururuyla
oynayıverdi.
Devrisi gün, âdetimiz üzere Attila Yaprak kardeşimizle
sevgili karısı Ece geldi de, derdimize az bir derman
oldular. Gemi ile gölde tenezzühe çıkıp, Attila’nın
gitarı eşliğinde, şarkılar türküler çığırıp hoşça
vakit eyledik.
O gece dahi etleri kebap edip içki içip fasıl icra ederken bu rezil Ceno bizim kebap ocağında bir yangın çıkarsın; cümle âleme, kurda
kuşa ve de konu komşuya rezil olduk. Yangın söndürme
pufu ile zor bela söndürdük de yine sayemizde yanıp
kül olmaktan kurtuldu bu rezil. (Bu yangın olayı gerçekten de gerçektir.
O gece de, Allahın bir lütfu, gökyüzü yine bulutsuz olup tamaşettiysek de bu herif Zühâl (Satürn) gezegenimizi Attila’ya Jüpiter diye yutturmaya kalkınca anladık ki heyhât tüm emeklerimiz boşuna gitmiş.

Devrisi gün ise Attila ve Ece’nin Ann Abor’daki
evlerinde toplantının gerisini getirip bol bol mavra
ve fıkra anlatıp sayenizde çınlatmadık kulak komadık.
Hoş kalasınız.
Fakir-i pür taksir,
Timur

CENAP4

CENAP’IN FENTON ZİYARETİ

25 NISAN 2006

ALDI CENAP

Sümer ailesi bize yine muhteşem misafirperverliklerini yaptılar, Cuma akşamı
ölmüş tavuk, Cumartesi akşamı da ölmüş dana yedik.
Cuma öğlenden sonra transatlantikte Kaptan Sümer’e tayfalık yaparaktan
“karın tokluğuna” çalışma gereksinmesini yerine getirdik.
Bu tenezzühün en önemli tarafı tarihte misli görülmemiş “çorap överboaaaard…!” acil
çağrısına, kaptanımız bir rescue mission’a girdi ki ne demezsiniz. Koskoca
okyanusta benim ufaklığın kokmuş çorabını “elinle koymuş gibi” buldu, tabii
karın tokluğuna çalıştırdığı ben tayfa da canını tehlikeye ataraktan
“çorap”nesnesini, devasa dalgalardan ve korkunç deryadan
kurtardırtdı.
Cumartesi gündüzleyin tayfasını bu defa arabasıyla gezdirdi, “olmaz ilaç
sine-i SAD-pareme” diyerekten zavallı kaptanın varlığından haberinin bile
olmadığı “SAD (sod)” pareyi bulup, Erenben ailesini
bu defa da bahçesinde ırgat olarak çalıştırdı, eee naaparsın akşama
karın doyurmak gerek…!
Cumartesi akşamı Atilla ve Ece de geldiler, hayat hikayemizi şimdi gari onlar da bilmekteler.
Bu arada da çok güzel olmuş ve yanmış steak’leri yedik hem de hafiften
kafaları bulduk.
Ömer gelemedi, zaten Ali ve Kamil baştan su koyuvermişlerdi, işte resimlere
bakalar da çatlayalar.
İnceliğin ve zarifliğin timsali olan Nilüfer bizleri çok şımartaraktan pek
muhteşem ağırladı. Deryaya bakan odayı bizlere verdi, muhteşem manazaraya
karşı pek bir güzel uyuttu bizi.
Yalnız hüsrana uğradığım bir konu oldu, her iki doktora da çok önemli bir
konuda (rektal katı/sıvı/gaz fizik kuralları ile ilgili) bir soru sordum,
cevabını alamadım. Zannederim sorumu yanıtlayabilmek üzere her ikisi de
yeniden birer ihtisas yapmaya karar verdiler.
Fıstık Sümerler, herşeyler için çoooook teşekkürler, revanşını Ayvalıkta
yapmak üzere gözlerinizden puuuus ediyoruz.

İntik Cenap

26 NİSAN 2006

ALDI TİMUR

Sevgili Tarsuszede’ler: 

Biz bu İntik Cenap’ı kara gözleri kel kafası için
çağırmadık. Güzelim kızı Defne ve güzel karısı Lucy’i
misafir edelim de hoşça vakit geçirelim dememizle,
Cenap’tır, “yok onlar karı başlarına yalnız
gelebilemez, zatım getirsem gerek” diyerekten kendini
de davet ettirdi. Haliyle bunu duyan Ali, Ömer ve
Kamil “Yok oğlum, Cenap geliyorsa biz bu işte töbe
yokuz” diyerekten çamura yattılar ki doğrusu
ayıplamadım.
Devrisi gün Cuma oldukta, işten erken çıkıp, telaş ile
teşriflerini intizar etmekteyiz (şereflendirmelerini
beklemekteyiz), bir yandan da “ah güzel Allahım,
inayetinden sual olmaz, yoksam sana şükürler olsun,
yolu mu kayıp etti bu İntik Cenap” diyerekten dualanmaktayız
ki, heyhat ki ne heyhat, herif “zıp” deyip çıkageldi.
Meğersem alçağın elinde, coğrafya sınavında
ellen-trikli kopya çekmeye kıyas, “Cİ-Pİ-ES” tesmiye
tılsımlı bir alet olup, töbeler olsun, bu aletin inayetiyle insan kısmı
aklını gaip edermiş de yolunu asla gaip edebilemezmiş. Lakin ben
böyle tekne-lojisinin içine etmez miyim..?
Lucy ve Defne kızı hasretle kucakladıktan sonradır,
İntik’in da usulen elini sıktık.
İntik’dır, ayağının tozu kurumadan, “haydin gemiye
binelim, cığaramı gemide içecem” diyerekten hepimizi
gemiye süvar edip (bindirip) timur (demir)
aldıraraktan, fakir ise haliyle “kapudan” (kaptan)
olup, dalgalarla mücehhez Fenton golümüze açıldık.

İntik Cenap’ımız, “radyoda müzik bulacam” gayretine soyunup,
ossaat gemimizin radyosunu, sidi çalıcısını ve de tüm
ışık sistemini battal eyledi.
Ardındanda güzel Defne’nin pembe çorabını gölde yuğmak muradıyla rüzgardan ağrı fora etmesiyle ,
“lan oğlum şu çorap kaç kuruş ise verelim adamı
uğraştırma” diyerekten dönenmekteysek de, tenezzühün mabadını koca gölde çorap aramakla heba ettirdi. İskele cenahından tepe üstü göle sarkaraktan çorabı gölden toplamakta iken, fakir Lucy’e dönüp, “At bir tekme de kel tepesi üstüne düşsün gölün içine, pislik temizlensin” diye yalvarmaktayız da, Lucy’dir, basireti hepten bağlanmış olup, “Etme Timur abi, çocuğumun babasıdır” diyerekten bizi bir güzel acındırdırdı ki, heyhat, alın yazımızda bu pislikten kurtulmak asla yok imiş.

Karaya pay (ayak) basmamızla, İntik’dır, “açıktım, tiz
yemek isterim’ diyerekten rezilliğe başlayıp,
söylemesi ayıp, önceden hazırladığımız tavuk etlerini
mangalda, bu mülevvesin (pisin) “yok oğlum şu pişti,
yok yok bu yandı” nidalarına rağmen kebap edip tazakkuma
(zıkkımlanmaya) çöktük. Saniyen, bu Intik’i adam yerine koyup da alıp soğuttuğumuz bir kasa biraya burun kıvırıp, “ben artık
bira içmemekteyim, Votka gelsin” diyerekten, ” Lan
oğlum burası Agop’un meyhanesi midir ?.. Votka ne gezer”
dememize rağmen, bi-hicap (utanmadan) cıngar çıkarıp
sonunda, “madem öyle ise Cin içsek de olur” demesiyle,
mecburen ecza dolabından çıkardığımız yara temizleme
alkolünü ikram etmemizle, koca alkol şişesini bitirip,
“ohh be.. Cin olur da böyle mi olur.. böyle tevatürünü
töbe içmemiş idim, kesene bereket, ölmüşlerine rahmet” deyip, fakiri iltifatına mazhar eylemiş idi.
Akşam oldukta evden içre girip, bu görgüsüze gök
bilimi oyuncaklarımızı gösterdiysek de katiyyen
ilgilenmeyip, üstelik şark-ı cenup cihetinde
(güney-doğu) pırıldanmakla meşgul Jüpiter gezegenimizi
de gök bakıcısıyla göstermeyi önerdikse de “yok ben bu
Jüpiter’leri çok gördüm, bunların hepsi birbirinin
aynıdır. Yarın istasyona gidip trene bakıcam”
diyerekten hoşaftan anlamadığını bir kez daha itiraf
etmiş idi.
Saniyen, mutfağımız lavabosu altında aylardır
damlamakta olan su borusunun damlayan nahiyesini bir
bakışta bulup sıkıştırmasından, son gelişinde borunun
bağlantısını mahsustan gevşek bıraktığını da anlamış
olduk.
Ferdasi gün, bahçemizin kendi kafasına misal kellenmiş
bölgesine işmar edip “çayırdaki bu kel bölgeye ‘sad’ alıp yamamak
gerek” deyip, bizim ise bildiğimiz tek ‘sad’, “Olmaz
ilaç sine-i sad pareme”‘deki ‘sad’ olup kime sorduysak
bilemediyse de, iki saatimizi heba ettikten sonra tilkinin bakır sıçtığı bir mekanda zor bela bulduğumuz, yufka dürümü misali dürülmüş bir karışlık çimen otunu ateş bahasına alıp bahçemizin keli üzre kapattık. Bu işi yaparken de, bu Cenap rezili, “uf amma da belim ağrıyor” ayaklarına yatıp, hayasızca Lucy ve de fakiri “şurasına toprak atın !.., burasını sulayın !..” diye emirler vererekten ırgat
gibi çalıştırdı bu mülevves.
Derken, Hüda’nın bir lütfü, sevgili kardaşımız Attila Yaprak
ve de zarif eşi Ece teşrif ettiler de ‘sad’ belasını
savuşturduk.

Bu sefer mangalda söylemesi ayıp, paraya
kıyıp aldığımız, biftekleri de kebap edüp,
içkilerimizle ve de mavramızla geceyi öyle bir
coşkuyla sürdürdük ki, düşman çatlatmacasına.
Hatun kısmı ise, bu Tarsus’lu milletinin bir araya geldikte
neden bu kadar kıkırdayıp gülmeye soyunduğumuzu
katiyyen anlamadılar.
Ömrümüzün kalanında, kavuşmamız bol, ayrılığımız az
olsun.
Sırıtaraktan,
FPT Timur

CENAP3CENAP4

ŞEYHÜLİSLÂM YAHYA EFENDİ VE SULTAN IV.MURAT

BEKRIİstanbulumuz’un BALAT semtinde gördüğümüz “Bekri Mustafa” sokağı ve üzerinde içki  ve uyuşturucu savaşçısı “MAVİ AY” kurumunun görkemli duvar ilânı.

                                       
Akşamın nilgününde (lâciverdinde) güney göklerinde parıldayan Jüpiter
gezegenini izlerken  aman sakın küçük dilinize mukayyet
olasız ki maazallah hayretinizde “gurp” diye
yutuverirsiniz de asla sorumluluk neyim kabul
etmeyiz. Hele bir de dürbünle baksanız Hz.Galileo’nun
1630’lu yıllarda keşfettiği dört adet uydusunun da ip
misali Jüpiterimizin yanında dizilmiş olduğunu da
görürsünüz ki, başlar fikirleriniz uçuşmaya.
Hz.Galileo’dur “amanın Jüpiterimiz yanındaki bu
yıldızlar da nice ola” diye efkâr (fikirler) yürütmüş, kendi icadı
gök bakıcıyla az bir az dikkatlice bakınca, bunların
yıldız değil, Jüpiterimiz’i tavâf etmekte olan uydular
olduğunu görünce, bunları, İo, Ganymede, Callisto ve
Europa diye adlandıravermiştir .
Tam bu sırada ise sultan IV Murat, içki yasağını
fermanlayıp, bizzat kendisi İstanbulumuz’un sokaklarında
tebdil gezip ayyaş aramakta iken nice kelleler
uçurmuş, hatta rivâyet oldur ki meşhur ayyaşımız Bekri
Mustafa ile de bu tebdil gezintiler sırasında
karşılaşıp kendisini saraya aldırıvermiştir.

Valla ben de Sultan IV. Murat’ın ünlü Şeyhülislam’ı Yahya
efendinin yalancısıyım : Yahya efendi güya meyhaneyi
kendisi hiç görmemiş ama, görenlerden işitmiş
ki, harâbat (meyhane) sevinç arttıran (neşat-efzâ), gönül
açan (dil gûşa) bir yer imiş.

“Harâbatı eğerci görmedik amma görenlerden işittik
Bir neşat-efza makam-ı dil gûşa derler”
(Şeyhülislam Yahya efendi)

Her zaman verilmiş sadakamız bulunduğundan,
hattâ seyyaramızda (aracımızda) devamlı mavi göz
boncuğu da bulundurduğumuzdan, bu çeşit durumlardan,
Hüdâ’ya şükür, asla korkmamaktayız da,
nedendir bilinmez,  bakın vakit öğle oldu,hâlâ Mecnun gibi
titremekteyiz..

Gelelim sohbetimizin zamirine: Kadın
arkadaşlarımız sakın ola alınmasınlar ; meclisimizden epeyce taşra (dışarıda) bazı kadın sürücüler vardır ki, araç kullanırken  nazarlarını (bakışlarını) asla yaptıkları
ise yoğunlaştırmayıp hepimizin hayatını tehlikeye atmaktadırlar.
Sabahın mahmurluğu içinde seyyaramıza süvar olmuş (Aracımıza binmiş)
 masûmane ekmek teknesine
doğru gitmekteyiz. Sesimizin oldukça nahoş olduğu bu fakire birçok kez belirtilmiş olduğundan, topluma açık
yerlerde türkü çığırmaktan özellikle  kaçınırız. Lâkin, araba içinde  yapayalnız olduğumuz durumlarda, hâliyle, müzik sidisinde çalan şarkılara yüksek bir
sedâ (ses) ile de, hasbel kader eşlik etmez de değiliz. Yine
bu sabah uykudan yarı açık gözlerimizle araba
kullanırken, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben
hâlime” şarkısını Zeki Müren’e eşlik ederekten yüksek
bir avâz ile taganni (söylemekteyiz) etmekteyiz ki birden uyanıp da ne
görelim ?..  Genç bir kadın bir yandan arkaya bakma aynasına nazar
edip dudak boyasını tazelemekteyken aniden aracımızın önümüzü “hırp”
diye kesip bizim şeritten ağrı bir geçişi var ki ..
Korkudan siyahciğerimiz ağzımıza gelip, elimizdeki
traş makinesidir, “cuup” deyip kahve fincanımız içine
bir düşsün, hatta diğer elimizdeki cep telefonumuz ise
ser-i pay (baştan ayağa) kahveye bulanıvermiş idi. Can
havlimizle şarkımızı hemen kesip anında baş
parmağımızla damağımızı kaldırmak zorunda kalmış idik
ki, işte bu sebepten araba kullanırken dudağa boya
çalan zihniyete hep karşı olmuşuzdur.

                                                                                                                                                            “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime”      (TIKLAYINIZ)    

https://music.youtube.com/watch?v=2JHusl4syb8

“Mescitte riymişler (iki yüzlüler) etsin ko riyâyı
Meyhaneye gel kim ne riyâ (ikiyüzlülük) var ne de mürâi (iki yüzlü indam)”
(Şeyhülislâm Yahya)

Sizi bilmem amma doğrusu biz Bercisimiz’in (Jüpiterimiz’in) güneş sistemimizdeki bulunduğu yerden gayetle memnun bulunmaktayız. Neden derseniz ;
bu devâsa gezegen güneşimiz çevresinde öyle mükemmel
bir yörüngede dönmektedir ki uzaydan bize doğru gelen
hemen tüm koca taşları, elektrikli süpürge misâli,  “hüüp” deyip içine çekmekte,
böylece sevgili dünyamızı taşlanmaktan korumaktadır.
Jüpiter’imiz olmasa idi bu fakir başımıza nice taşlar
yağar idi bilesiniz.

“Peymânesini (kadehini) her kişi doldurmada bunda
Şimden gerü bu meclise meyhane desunlar”
(Şeyhülislam Yahya)

Güneşimizi çevreleyen tüm gezegenleri bir araya
getirseniz, yine de Jüpiter’imiz ( Bercis’imiz) büyüklüğünün yarısına
bile erişemez. Üstelik Bercisimiz’in dış yüzü tümüyle gaz halinde
olup, merkeze gittikçe yoğunlaşan bu gazlar
gezegenimize çarpan gök taşlarını pamuk dağına düşen
çakıl taşı misâli “pof” diyerekten nâzikçe içine alıp
yutmaktadır ki görenin hamiyetinden gözleri yaşarır.

“Sun sâgarı sâki bana mestâne desûnlar
Uslanmadı gitti gör o divâne desûnlar”
(Şeyhülislam Yahya) (sâgar=kadeh) (mestâne=sarhoş)

Asağıda Fakirin gökbakıcısından (teleskopundan) Jüpiter’imizin güzel bir görüntüsünü hizmetinize sunmaktayız. (Sadan sola Bercis ve uyduları ; Io, Ganymede, Callisto, Europa)

“Aşka kâbil dil mi yok, şehr içre ya dilber mi yok
Mest yok mecliste bilmem, mey mi yok sâgar mı yok”
(Şeyhülislam Yahya) (dîl=gönül) (mest=sarhoşluk) (mey=içki)(sâgar= içki kadehi)

İçkiye bu denli ôvgü yağdıran bu büyük ozanın nasıl
Şeyhülislam (Diyanet başkanı) olduğu bir yana, IV Murat sultanımızdan
kelleyi nasıl kurtarıp da doksan yaşına kadar yaşadığını
bilen varsa bu fakire de söyleyiversin, çok sevaptır.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir,
Dr.Timur Sümer

HUBBLE teleskopundan Bercis’in güzel bir pozu.

JUPITER

AŞAĞIDA BALAT’TA GİZLİCE GÖRÜNTÜLEDİGİMİZ CUMA NAMAZINA KOŞAN İSMAİL AĞA CEMİYETİNIN GARİP ÇOCUKLARI

EN UZUN GÜN VE SÜPER AY (ve “AY” MÂNİLERİ)

 APOGEE & PERIGEE (SÜPER AY & MIKRO AY)

cropped-facebook_-109158873.jpg

Fikir uçuşmaları, en uzun gün ve Süper ay ve “AY” MÂNİLERİ
 
Ülkemizde hiçbir gazete ve derginin bir “ASTRONOMİ” köşesi yoktur. Öte yandan hepsinin bir sahtekârlık köşesi olan, “ASTROLOJİ” (Burçlar) köşesi vardır.
 
 
Sudaki ayna güzel
Gökteki ay ne güzel
Yârimin ay yüzüne
Ay demiş “ay..! ne güzel”
T. S.
             ***
Yerinde bir suskunluk
Yerinde söylenmiş söze yeğdir
             ***
Ay gün dolaşmaktadır
Al yanak yaşmaktadır
Şükür divâne gönlüm
Yâre kavuşmaktadır
(Halk mânisi)
            ***
Kuzey kutbunun güneşe en yakın konumda olduğu “solstice” ve en uzun gün ve hâliyle en kısa gece , ne yurdumuzda, ne dış temsilciliklerimizde hatta ne de yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerlerle hiç kutlanmayan güzel bir gündür ki cümlemize kutlu olsun.
             ***
Ay aydın aya gider
Bir tepsi maya gider
Hayâsız yar sevenin
Emeği zâye gider”
(Halk mânisi)
           ***
‘Gün dönümü’ =”solstice”, Lisan-ı Latin’de, ‘güneş’ ve ‘durmak’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır.
 Bir yanlış inanışa göre 21 Haziran’da, güneşimiz gök yüzünde, sözüm ona, bir an için duraklayıp, akâbinde âdeta hiçbir şey olmamış gibi yoluna revân olduğu anlatılır.
           ***
Ay ışıktır ışıktır
Sepet dolu kaşıktır
Teyze benim suçum ne
Kızın bana âşıktır
(Halk mânisi)
          ***
En çok izlenen televizyon kanallarında bile zaman zaman “Astrolog(!)” izlenceleri, sanki bilimselmiş gibi, yayınlanmakta, hiçbir bilim kurulunun, üniversitelerin ve Kandilli rasathanesinin, buna bir eleştirisi görülmemektedir.
 
Cümle mahlûkat, Nuh peygamberin başına toplanmış  hallerinden şikâyet ediyor.. Zürâfa, “Boyum pek uzun sayın peygamberim,  eğilemiyorum aman bir çare..” diyor..  Gergedan, gözlerinin bozukluğundan sızlanıyor..  Çita av kovalarken çabuk yorulmasından dolayı bezgin..  Hz. Nuh ise herkesi dinleyip ne diyeceğini bilememekte.. Sıra tavuğa  geldiğinde,  “Bu gidişatı değiştir be peygamberim..Ya yumurtayı küçült ya benim kıçımdaki deliği  büyüt..  Her yumurtlayışta canım bir öncekinden daha beter  yanıyor, bas bas bağırıyorum..”
Yurdumuzun demokrasi  ve adalet durumu da ahacık böyledir.. 
Solucanın tavuğu ikna etmesi gibi bas bas bağırıyoruz da Nuh peygamberimiz duymuyor.
 
               ***
Ay doğar ayazlanır
Gün doğar beyazlanır
O yâr beni gördükçe
Hem güler hem nazlanır
(Halk mânisi)
               ***
Gün dönümünde,  güneşimiz kuzey yarım küresinde, göğün en yüksek konumuna erişip, semânın doğusundan batısına kadar gök yüzündeki en büyük yayı çizer.  Güney yarım küresinde ise, heyhât, bu sırada en kısa gün ve en uzun gece yaşanmaktadır.
 
Hayret bir şey, Mozart benim yaşımdayken, öleli kırk  yıl olmuştu.
           ***
Aya bak yıldıza bak
Aklım alan kıza bak
Kız Allahın seversen
Başın kaldır bize bak
(Halk mânisi)
               ***
Yılın ve belki de asrın raslantısı ise, 2013 yılının en büyük ay dedesinin yılın en kısa gecesinde görülmesi olacaktır.
“Solstice”den bir gece sonra, ay dedemiz dünyamıza en yakın konuma (“Perigee”)gelecektir. “Perigee” sırasında, dolunay olacağından, buna “Süper ay” denir ki seyrine doyum olmaz.  23 Haziran’da ay dedemiz dünyamıza “Süper ay” olaraktan 356991 km yaklaştığından güçlü bir “med” (deniz sularının yükselmesi) olayına yol açması kaçınılmazdır. Sahildeki  yatma sandalyelerinizi bir gün önceden geriye çekmeniz önemle önerilir. Yoksa sandalyeleriniz denizin içinde kalacaktır.
         ****
Bir ağacın ucundan
Sarkmıştı ay vâdiye
Yârimin yanağını
Isırdım ayva diye
T.S.
          ***
Ay doğar aşmak ister
Al yanak yaşmak ister
Şu benim deli gönlüm
Yurda kavuşmak ister
T.S.
            ***
 
İki gün daha bekleyin, yarın dün olacaktır.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
 
 
Dr. Timur Sümer
 

YUNUS EMRE VE KÖPEK DÜDÜĞÜ

 
 
Alev saçtı güneş, yağmur dediler
Keten gömlek giydim, samur dediler
Varam ben de yazam şiirler dedim
Şair değilsin sen Timur dediler
TS
 
Avcılar bilir; köpekleri çağırmak ve değişik emirlere uymaları için eğitmeye yarayan bir düdük vardır.
Bu köpek düdüğü, insan kulağının duyamadığı yüksek frekanslı, çok tiz bir ses çıkarır ki insanlar bu sesi katiyyen duyamaz.
 
Yeri gelmişken yıllar önce başımızdan geçen bir fıkrayı anlatsam gerek.
 
“Altında gayyâ vardır, içi nâr ile pürdür 
Varûben ol gölgede, biraz yatasım gelir”   (Yunus Emre)  
(VARUBEN =VARIP DA)
 
Öğle arasında muayenehanedeki odamızın kapısını kapamış, yeni aldığımız ay-fonu kemerimize kopçalamış, kulaklığı takmış, Mahler’in birinci senfonisini bir yandan yüksek bir tonla dinlemekte bir yandan da elimizi kolumuzu sallayaraktan güya orkestrayı yönetmekteyiz. Bu sporu yapanlara Ingilizce’de “Armchair conductor” denir ki, fakirin kendi başımıza yaptığımız uğraşılarımızdan birisi olmakla, “kimseler görmesin deli derler” korkusuyla da hep kapalı kapılar ardında yapmaktayız. 
 
“Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir 
Varıp ânın üstüne, evler yapasım gelir”
Yunus Emre (YE)
 
Senfoninin dördüncü bölümüne başarı ile ulaşmış, kan ter içinde ve dahî nefes nefese kalmış iken, kendini bilmez ay-fonun zırıl zırıl çalmaya başlamasıyla, telefonu kemerimizden çıkarmak için hamle yapmış idik. “Amanın hastaneden arıyorlar tez cevap vermek gerekir” diyerekten kopçayı açıp telefonu çıkarmak için debelenmekteyiz ki ne fayda.
 
“Oda gölgedir deyû, ta’n eylemen hocalar 
Hatırınız hoş olsun, biraz yanasım gelir (YE)
 

 Zâlim telefon üç kez çaldı ki, çağrıyı kaçıracağız. Telefon alçağı ise ne kadar çekiştirsek de kemerden katiyyen ayrılmıyor. “Heyvah ki heyvâh.. çıkmıyor bu meret kemerden” diyerekten, o telâş ile af buyurun pantolonumuzu indirmemizle, paçalarını kolumuza dolayıp çağrıya cevap vermiş idik.

Bu fakir odanın ortasında, kırmızı biyeli iç donumuzla dikilip, kolumuza pantolon dolanmış bir halde telefonla konuşurken aniden kapı açılmış, ofis menajeri hanım, rotasyona gelen iki kadın tıp öğrencisi ile odamıza dalmış idi.

 “Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam 
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir” (YE)
 
Lâkin köpeklerin davranışından onların bu köpek düdüğünü çok iyi duyduğu hemen anlaşılır.
Söz gelişi sahip, korku ya da ödül vererek eğittiği köpeklerine hiçbir zaman “Beni doğuran şehirler mübarektir” ya da
“Ben ikinci peygamberim” ya da “Bana dokunmak ibadettir” deme gereği duymaz. Düdüğünü öttürmesi yeterlidir.
Bu sahipler hâliyle bütün gün, hatta yıllarca düdüklerini öttürür dururlar. 
 
“Andan cennete varam, cennette hûriler görem 
Hûri ile gılmanı, bir bir koşasım gelir” (YE)
 

DÜŞMEKTEN KORKMUYORSA YERDE SÜRÜNDÜĞÜNDENDİR (TS)
 
Kopek dudugugu(Düdük sesini duyanlar)
 
OTURDUĞU YERDEN KALKMIYORSA ALTINA SIÇTIĞİNDANDIR
 
“Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme 
Seni sigaya çeken bir Molla Kâsım gelir”
 Yunus Emre
 

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.       Midye dolması gibi sırtaraktan

FPT Dr. Timur Sümer

 

FÂTİH SULTAN MEHMET VE “ECNALUBMA”

Tayyaraye (uçağa) süvâr olup (binip) Türkiyemiz’e
doğru uçmaktayken 10,000 metre havalanmıştık ki,
güneşin batmasının hemen ardından Merkür gezegeninin
uçağın penceresinden içeri ışıldıyaraktan bizlere
bakmakta olduğunu hayretler içinde görmüs idik. Fakir
Merkür’ü hiç böylecene görkemli tamaşa etmediğinden,                                                              bu olayı anlatılmaya müstehak  bulmuşuzdur.

Sular kararup da gece çöktükte, yüzünüzü
güney batıya çevirip, serinizi (başınızı)
45 derece yukarı kaldırdıkta ve burc-u şîrin (ASLAN
burcunun) sağ üstüne bir baksanız, gecelerin
sultânı Zuhâl (Satürn) gezegenini görmenizle, muhabbetinizden
gözleriniz yaşarır. Hayır duanızı almak içün, Zuhâl’imizin ve de Mars gezegenininTony Licata arkadaşımızca çekilmiş bir suretini yazımıza ekledik ki bu iyiliğimiz de unutulmaya. 

Gelelim aslan meselimizin henüz anlatılmayan geri
kalanına..:
Şîr (aslan) kardeş fitne kediye “Sen de bizden olup
da neden bücür kaldın ?” diye sual edincek, fitne kedi
eydür (dedi ki),”ahh hiç sorma aslan kardeş, sen
bu insan milletini bilir misin ?.. beni bücür bırakan aha bu
insan denen melânettir” deyincek, aslandır, “sal beni
şu insana ki cezasını bir güzelce vereyim” diye eyitip
(söyleyip), fitne kedinin peşine takılayazmış.
Kedidir, uzaktan “insandır” deyüp gösterdiği güzeller
güzeli, bir insan dilberine işmar edip aradan çekilsin
ki, dilberdir, güzelliğine güvenip aslanımızdan
katiyyetle ne hicâb edip (utanıp) ne de korkmadığı
halde, Ahmet Paşa’nın:                                                                                                                “Şîri şikâr eder gözü ahûsu dilberin”
(Dilberin ahû gözü yok mu, avcı geçinen aslanı kendine av eder)                                   mısraından cesaret alarak, aslan kardeşimize fettan
(çapkın) bir nazâr eyleyip (bakıp) yakınlaşmasıyla,
aslandır güzel dilberimizi “hap” diyerekten yutuvermiş idi.

Kıssadan hisse:
1. Besle kediyi versin seni aslana (şîre).
2. Rağbet etme şâire, nûsu (nasihatı) ömür kısaltır. (buradaki şâir Ahmet Paşa’dir bizim şâir Salih degil)
3. Fitnenin belâsından, güzellikle ve göz süzmekle kaçılmaz.
4. Yer yüzünün şîri göktekine hiç benzemez. (Gökyüzündeki “aslan burcuna atıf)

Mahlâsı (şâirlik adı) “Avniya” olan Fatih Sultan
Mehmet’e inanmak gerekirse, ölüm çok zorlu bir iş
olsa da, dilberin gamzesi sayesinde bu iş güya çok kolaylaşırmış.
“Avniya, gerçi ölüm dünyede müşkil işdür
Gamze-i dilber ile biz ânı âsan ideruz”                                                                                  (Asan etmek = kolaylaştırmak)
(Fatih Sultan Mehmet)

Ankara’mızın kalasındaki Çengelhan Rahmi Koç müzesine
yolu düşenlere malûmdur; oracıkta duvara çerçevelenip
asılmış Fatih Sultan vakıfnâmesini görmeyenler okusun
diye, bir sûretini sevabımıza yazımıza eklemiş
bulunmaktayız. Kalemizin ortasındaki aşevinin (“restaurant”),                                                                   “Kale Washington” diye isimlendirilmesinden
gocunmamız bitmeden, arkamızdan can-hıraş feryâd edip
kıyametler koparaktan avâz eden külüstür cankurtarana nazar
etmemizle, “osuruğun adını bâd-ı Sabâ koymuşlar” kavlince,
arabanın burnundaki yazının dikiz aynasından ters görülüp doğru okunsun muradıyla olacak, “ECNALUBMA” yazıldığını görmemizle….

Yok be yâran, Amerikan padişahı Corc Bush (“puşt” okunur), Irak’ı işgal edüp “bâri güzelce bir emperyalizm yapalım yahu” diyerekten , garip askerleri gereksiz telef ettirmektedir. Gerçek garip askerin ne olduğunu cümle alem görsün amacıyla, Çanakkale’de savaşan iki Türk askerinin resmini GURURLA yazımıza uladık ki, minnetimiz kimedir herkesçe biline.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakîr-i pûr taksîr
Dr. Timur Sümer

 

MarsSat
Fatih vakfi

Mehmet_ve_Mehmetcik

 

GÖK TAŞLARI GÖZ YAŞLARI (Fikir uçuşmaları)

ESEK

“Ey sözlerin aslın bilen, söyle bu söz kimden gelir                                                            Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir” (Yunus emre)

Nusreddin hoca yine bir gün Akşehir gölüne yoğurt çalarken, akıllı komşuları her zamanki gibi yetişip, “Aman hoca yine göle yoğurt mu çalmaktasın, bilmezmisin ki göl maya tutmaz ?” diye her zamanki gibi efkâr (fikirler) yürütüp avâz etmişler.                              Hoca “Lâhavle” deyip yanıtlamış :
“Bre benim aymaz köylüm… her Temmuz ayında, yurdumuzda geleneksel olan ‘Karadeniz’de gaz bulma töreni’ gazına (!) geliyorsunuz da bizim gölün yoğurt tutacağına inanmıyorsunuz ; hayret bir şeysiniz billa.

Swift-Tuttle adlı kuyruklu gök taşı, (“kuyruklu yıldız !?”)güneş sistemimize her 130 yılda bir girip eteğinden bol miktarda taş toprak döker ve bu taşlar ise kuyruklunun geçtiği yolda uzayda asılı kalır. Sevgili dünyamız ise bu mezbelelik içinden, her Ağustos ayında zorunlu olarak geçerken, gök yüzümüzde nice “yıldız kaymaları” olur, ahalimiz ise bu kaymalara bakıp nice niyetler tutmaktadırlar.
Öte yandan, Swift-Tuttle kuyruklusu en son 1992 yılında yakınımızdan geçmiş olup, bir sonraki geçişi 2122 yılında olacağından bizlerin bu geçişi göreceğimiz gayetle şüphelidir. Bu nedenle, kuyruklunun 1992 ziyaretinde gürüntülenmiş güzel bir pozunu sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız.

“Şu kanlı zâlimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pâreler beni” 

Yeri gelmişken, ibret alalım diye olmuş bir olayı anlatsam gerek :  

Kaza sonucu kolunun birini kaybeden garip bir âdem, ziyâde depresyona duçâr olmuş, hayatına son verip azâbından kurtulmak murâdıyla minarenin şerefesine çıkıp, tam atlamak üzere eğilmesiyle, aşağıda her iki kolu da kopuk bir başka âdemin hoplayıp zıpladığını görmekle yaman utanmış. “Ben tek bir kol için ölmeyi düşünürken, iki kolu da olmayan şu âdemin sevinçten hoplayıp zıplamasında nice ibretler yok mudur ?” deyû efkâr (fikirler) yürütüp, umut ile aşağıya inmesiyle, hoplayıp zıplayan kolsuz âdeme, neden bu kadar sevinçli olup havalara zıpladığını sual etmiş. Zıplayan âdem ise, bir lâhza soluklanmanın ardından cevaba ayâz etmiş :“Ne sevinci birader..kıçımız öyle bir kaşınmakta ki o kadar olur”                                                                         

“Yıldız kaymalarının” (!) başlangıcı, 11 Ağustos gece yarısına doğru başlayıp, 12 Ağustos sabahı şâhikasına erişecektir. Yer yüzünde bulunduğumuz nokta, dünyamızın güneş yörüngesinde GİDİŞ YÖNÜNE  sabaha karşı döndüğünden, güneşin doğuşuna yaklaştıgımız alaca karanlıkta mateor yağmuru giderek hızlanır. Bu nedenle en görkemli meteor yağmuru gün ağarmadan hemen önce görünür. Arkası yatmalı bir sandalyeye kurulup, gül cemâlinizi kuzey-kuzeydoğu yönüne çevirip “yıldız kaymaları” cümbüşünü izleyebilirsiniz.
Sakın ola korkmayasınız, kafanıza taş maş düşecek değildir. Gök taşlarının hemen hepsi, kum tanesi ile leblebi büyüklüğü arasında olup, yer yüzüne düşmeden yanıp kül olur.

“Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise simdi ell’oldu
Ecel fermanı boynum takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni”

11 Ağustos gecesi saat 11: 30’dan sonra, fakat ille de sabaha karşı, arkası yatmalı ayak uzatmalı sandalyenize uzanıp, kuzey-kuzeydoğu yönüne doğru bakarsanız, Perseides yıldız kümesi yönünden fışkıran gök taşlarının nasıl göz yaşlarına dönüştüğünü izler de şaşar kalırsınız. Saatler ilerledikçe, özellikle gece yarısından sonra, havada uçan ışıklar bir senfoni kreşendosu gibi giderek artacak, izleyenlerde ısırılmadık parmak bırakmıyacaktır.

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal)

Hz. İsa’nın doğumu sonrası sevgili dünyamız güneş çevresinde 258 kez pervane olup, 10 Ağustos tarihine gelince, Roma’lı alçaklar, Lawrence adlı azizi, yetimlerin ve de yoksulların parasını Romalı’lara yedirmediği için ızgara ocağında kızartarak öldürmüşlerdi.                                                                                                                                                     

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal         

Aziz Lawrence ızgarada kızararaktan yana dursun, aradan henüz 1750 yıl bile geçmeden aynı kilisenin en başı, Papa John Paul rezili, erkek çocukların ırzına geçen papazların ayıbını örtbas için, yoksullar için toplanan 400 milyon doları utanmadan sus payı olarak dağıtacaktır ki, lâhavlenin böylesi de ancak AB’ye yakışır?

Aziz Lawrence’in kızartıldığı 10 Ağustos 258 gecesi, gök yüzümüzün Perseides  yıldız kümesi yönünden fışkırarak atmosferimize giren gök taşları ise öyle bir gösteri sunmuşlar idi ki, bakan oğlunun düğünündeki havâi fişekler kaç para.O zamandan beridir bu gök taşı gösterisine “Saint Lawrece’in göz yaşları” denir ve de, doğrusu pek de yakışmaktadır.
Bu yıl, sevgili dünyamız, 130 yılda bir güneş sistemize giren Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının döktüğü taşların içine her ne kadar 24 Temmuz’da girmeye başlamışsa da, gök taşlarının en yoğun görkemi 12 Ağustos gecesi-13 Ağustos sabahı olacaktır ki, biz insanlığımızı yapıp duyuralım da gerisi size kalmış.

                                                                                                                                                       Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Fakir-i pür taksîr
Dr. Timur Sumer

AŞAĞIDA ;
1. AZİZ LAWRENCE’İN KIZARTİLDİĞİ IZGARA OCAĞI (ROMA’DA SERGİLENİYOR.)
2. SWİFT-TUTTLE KUYRUKLUSUNUN 1992’DE ÇEKİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜ                  3. PERSEID GÖK TAŞLARININ SEMATİK GÖRÜNÜŞÜ

St. Lawrence izgarasi RomaSwift-Tuttle 1992-2Nereya bakilacak

“OK GİBİ HUBLAR” VE GÜZ ILIMI

Sevgili Yaran:
Güfte, Dertli’den, bestecisi bilinmiyor: Bizim gibi “yabanda” yaşayanlara ithaf olunur.

“Ok gibi hûblar beni yaydan yabana attılar                               Bilmediler kadrimi ucuz bahâya sattılar”

23 Eylül’de sevgili dünyamızın ekvator halkasının
düzlemi güneş yürünge halkasının düzlemiyle
çakışacaktır, hepimize kutlu olsun. Gün ortasında göğümüzün tam tepesinde olmayı hesaplayan sevgili güneşimiz,
yaz saati nedeniyle bu çıkışını saat 13:00’e ertelemiştir.

“Neydi vaktinde güzeller bûseler vaat ettiler
Bir söz ile haşılı su gönlümü aldattılar”

Halkaların çakıştığı bu gün “Sonbahar ilimi” (Fall equinox) tesmiye olunup, bu tarihte, gece ve gündüz süreleri,
güya, eşit olacaktır. Amanın çok dikkatli olasız.

“Hani ya sadık deyû medhettiğin ol nevcivan
Dün gece ol dilberi bir bâdeye oynattılar”

Güneş tamı tamına doğudan doğup kılı kılına batıdan batacaktır ki, pusulası şaşmış olanlar için ; pusulanızı ayarlamanız için kaçırılmaz fırsattır, bizden söylemesi.

“Gördüm ol hûri sıfat agyâr ile ülfet eder
Hasetinden Dertli’yi toplar gibi patlattılar”
(Dertli)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir
Timur

Ay dede 21 Eylul-1