GÖK TAŞLARI GÖZ YAŞLARI (Fikir uçuşmaları)

ESEK

“Ey sözlerin aslın bilen, söyle bu söz kimden gelir                                                            Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir” (Yunus emre)

Nusreddin hoca yine bir gün Akşehir gölüne yoğurt çalarken, akıllı komşuları her zamanki gibi yetişip, “Aman hoca yine göle yoğurt mu çalmaktasın, bilmezmisin ki göl maya tutmaz ?” diye her zamanki gibi efkâr (fikirler) yürütüp avâz etmişler.                              Hoca “Lâhavle” deyip yanıtlamış :
“Bre benim aymaz köylüm… her Temmuz ayında, yurdumuzda geleneksel olan ‘Karadeniz’de gaz bulma töreni’ gazına (!) geliyorsunuz da bizim gölün yoğurt tutacağına inanmıyorsunuz ; hayret bir şeysiniz billa.

Swift-Tuttle adlı kuyruklu gök taşı, (“kuyruklu yıldız !?”)güneş sistemimize her 130 yılda bir girip eteğinden bol miktarda taş toprak döker ve bu taşlar ise kuyruklunun geçtiği yolda uzayda asılı kalır. Sevgili dünyamız ise bu mezbelelik içinden, her Ağustos ayında zorunlu olarak geçerken, gök yüzümüzde nice “yıldız kaymaları” olur, ahalimiz ise bu kaymalara bakıp nice niyetler tutmaktadırlar.
Öte yandan, Swift-Tuttle kuyruklusu en son 1992 yılında yakınımızdan geçmiş olup, bir sonraki geçişi 2122 yılında olacağından bizlerin bu geçişi göreceğimiz gayetle şüphelidir. Bu nedenle, kuyruklunun 1992 ziyaretinde gürüntülenmiş güzel bir pozunu sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız.

“Şu kanlı zâlimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pâreler beni” 

Yeri gelmişken, ibret alalım diye olmuş bir olayı anlatsam gerek :  

Kaza sonucu kolunun birini kaybeden garip bir âdem, ziyâde depresyona duçâr olmuş, hayatına son verip azâbından kurtulmak murâdıyla minarenin şerefesine çıkıp, tam atlamak üzere eğilmesiyle, aşağıda her iki kolu da kopuk bir başka âdemin hoplayıp zıpladığını görmekle yaman utanmış. “Ben tek bir kol için ölmeyi düşünürken, iki kolu da olmayan şu âdemin sevinçten hoplayıp zıplamasında nice ibretler yok mudur ?” deyû efkâr (fikirler) yürütüp, umut ile aşağıya inmesiyle, hoplayıp zıplayan kolsuz âdeme, neden bu kadar sevinçli olup havalara zıpladığını sual etmiş. Zıplayan âdem ise, bir lâhza soluklanmanın ardından cevaba ayâz etmiş :“Ne sevinci birader..kıçımız öyle bir kaşınmakta ki o kadar olur”                                                                         

“Yıldız kaymalarının” (!) başlangıcı, 11 Ağustos gece yarısına doğru başlayıp, 12 Ağustos sabahı şâhikasına erişecektir. Yer yüzünde bulunduğumuz nokta, dünyamızın güneş yörüngesinde GİDİŞ YÖNÜNE  sabaha karşı döndüğünden, güneşin doğuşuna yaklaştıgımız alaca karanlıkta mateor yağmuru giderek hızlanır. Bu nedenle en görkemli meteor yağmuru gün ağarmadan hemen önce görünür. Arkası yatmalı bir sandalyeye kurulup, gül cemâlinizi kuzey-kuzeydoğu yönüne çevirip “yıldız kaymaları” cümbüşünü izleyebilirsiniz.
Sakın ola korkmayasınız, kafanıza taş maş düşecek değildir. Gök taşlarının hemen hepsi, kum tanesi ile leblebi büyüklüğü arasında olup, yer yüzüne düşmeden yanıp kül olur.

“Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise simdi ell’oldu
Ecel fermanı boynum takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni”

11 Ağustos gecesi saat 11: 30’dan sonra, fakat ille de sabaha karşı, arkası yatmalı ayak uzatmalı sandalyenize uzanıp, kuzey-kuzeydoğu yönüne doğru bakarsanız, Perseides yıldız kümesi yönünden fışkıran gök taşlarının nasıl göz yaşlarına dönüştüğünü izler de şaşar kalırsınız. Saatler ilerledikçe, özellikle gece yarısından sonra, havada uçan ışıklar bir senfoni kreşendosu gibi giderek artacak, izleyenlerde ısırılmadık parmak bırakmıyacaktır.

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal)

Hz. İsa’nın doğumu sonrası sevgili dünyamız güneş çevresinde 258 kez pervane olup, 10 Ağustos tarihine gelince, Roma’lı alçaklar, Lawrence adlı azizi, yetimlerin ve de yoksulların parasını Romalı’lara yedirmediği için ızgara ocağında kızartarak öldürmüşlerdi.                                                                                                                                                     

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez                                                                                                           İlle dostun gülü yâreler beni”                                                                                                           (Pir Sultan Abdal         

Aziz Lawrence ızgarada kızararaktan yana dursun, aradan henüz 1750 yıl bile geçmeden aynı kilisenin en başı, Papa John Paul rezili, erkek çocukların ırzına geçen papazların ayıbını örtbas için, yoksullar için toplanan 400 milyon doları utanmadan sus payı olarak dağıtacaktır ki, lâhavlenin böylesi de ancak AB’ye yakışır?

Aziz Lawrence’in kızartıldığı 10 Ağustos 258 gecesi, gök yüzümüzün Perseides  yıldız kümesi yönünden fışkırarak atmosferimize giren gök taşları ise öyle bir gösteri sunmuşlar idi ki, bakan oğlunun düğünündeki havâi fişekler kaç para.O zamandan beridir bu gök taşı gösterisine “Saint Lawrece’in göz yaşları” denir ve de, doğrusu pek de yakışmaktadır.
Bu yıl, sevgili dünyamız, 130 yılda bir güneş sistemize giren Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının döktüğü taşların içine her ne kadar 24 Temmuz’da girmeye başlamışsa da, gök taşlarının en yoğun görkemi 12 Ağustos gecesi-13 Ağustos sabahı olacaktır ki, biz insanlığımızı yapıp duyuralım da gerisi size kalmış.

                                                                                                                                                       Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Fakir-i pür taksîr
Dr. Timur Sumer

AŞAĞIDA ;
1. AZİZ LAWRENCE’İN KIZARTİLDİĞİ IZGARA OCAĞI (ROMA’DA SERGİLENİYOR.)
2. SWİFT-TUTTLE KUYRUKLUSUNUN 1992’DE ÇEKİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜ                  3. PERSEID GÖK TAŞLARININ SEMATİK GÖRÜNÜŞÜ

St. Lawrence izgarasi RomaSwift-Tuttle 1992-2Nereya bakilacak

“OK GİBİ HUBLAR” VE GÜZ ILIMI

Sevgili Yaran:
Güfte, Dertli’den, bestecisi bilinmiyor: Bizim gibi “yabanda” yaşayanlara ithaf olunur.

“Ok gibi hûblar beni yaydan yabana attılar                               Bilmediler kadrimi ucuz bahâya sattılar”

23 Eylül’de sevgili dünyamızın ekvator halkasının
düzlemi güneş yürünge halkasının düzlemiyle
çakışacaktır, hepimize kutlu olsun. Gün ortasında göğümüzün tam tepesinde olmayı hesaplayan sevgili güneşimiz,
yaz saati nedeniyle bu çıkışını saat 13:00’e ertelemiştir.

“Neydi vaktinde güzeller bûseler vaat ettiler
Bir söz ile haşılı su gönlümü aldattılar”

Halkaların çakıştığı bu gün “Sonbahar ilimi” (Fall equinox) tesmiye olunup, bu tarihte, gece ve gündüz süreleri,
güya, eşit olacaktır. Amanın çok dikkatli olasız.

“Hani ya sadık deyû medhettiğin ol nevcivan
Dün gece ol dilberi bir bâdeye oynattılar”

Güneş tamı tamına doğudan doğup kılı kılına batıdan batacaktır ki, pusulası şaşmış olanlar için ; pusulanızı ayarlamanız için kaçırılmaz fırsattır, bizden söylemesi.

“Gördüm ol hûri sıfat agyâr ile ülfet eder
Hasetinden Dertli’yi toplar gibi patlattılar”
(Dertli)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakir-i pür taksir
Timur

Ay dede 21 Eylul-1

HAVVA’NIN SORUNU


Havva’nın sorunu:
Havva anamızdır cennetin bir köşesinde oturmuş hüzünlenmekte iken, yüce Tanrımız, Havva anamızın gözüne âyan olup, “Derdin nedir ya Havva” diye sordukta, Havva anamızdır, “Ya Rabbim..fakiri çamurdan yaratıp bu cennete salıverdin. Bu güzel bahçeyi ve dahi hayvanları, hatta şu kendini bilmez mülevves soytarı yılanı dahi yoktan yarattın..lâkin ziyadesiyle hüzünlüyüm..zira yalnızlıktan içim bir sıkılmakta ki fırttırmak üzereyim .. üstelik elma yemekten de ziyadesiyle ‘illâllah’ ettim.. kusacam billa..” demesiyle, yüce Hüdâ’mız, “Gam etme bre Havva’cım, sana hemen bir er kişi yaratıveririm” deyince, Havva anamız, “Er kişi de necidir ?” diye sual etmiş, yüce Rabbimiz ise izah etmiş idi:
“Er kişi gayetle kötü huylu olmasına rağmen, son derece eğlendirici, tuhaf bir yaratık olup, sana ziyadesiyle faidesi dokunacaktır bilesin. Senden daha kuvvetli olacak, daha hızlı koşacak, öldürmekten çok hoşlanacak, avlanacak, hep kavga ve savaş çıkaracak, mağaranı koruyacak, seni ısıtacak ve dahi birçok başkaca gereksinmeni karşılayacaktır. Lâkin, bu er kişi pek akıllı olmayağından, hep senin yol göstermen, onu idare etmen gerekecektir haberin ola.
Havva’dır, “Harika be Allahım, sana öyle medyûn-u şükrânım ki yani o kadar olur.. lakin bu işin püf noktası ne ola ki ?” diye sordukta, ulu Tanrı yanıtlamış idi: “Bu âdem ayni zamanda çok kibirli ve dahi küstah olacağından, kendisini senden önce yarattığıma inanacaktır. Havvacığım..sakın bozma..bu da KADIN KADINA ikimizin arasında sır olarak kalıversin.”

Ekimizde, ay dede üzerindeki, kendi ellerimizle görüntülediğimiz “Mare Crisium” bölgesini ve Arapça öğrenen bir er kişinin suretini hizmetinize sunmaktayız; hayrını görün.
Sırıtaraktan,
FPT Dr. Timur Sumer

mare20crisium

MARE CRISIUM

Arapca ogreniyorum

TOKSOPLASMA VE TEMEL

M51 Tony LicataM63 Tony LIcata

SEVGİLİ ARKADAŞLAR BRE :                            

POLİTİKA YAZMAYALIM DİYORUZ BIRAKMIYORLAR BİRADER. YAZDIKLARIMIZ DAHA IYI ANLAŞILSIN MURADIYLA TÜRKÇE’MİZİ DE SADELESTİRMİŞ DURUMDAYIZ; TAKSIRATIMIZ AFFOLA.
NE ZAMAN GAZETELERE BAKSAK AKP’NİN “KAPATMAYA” KAFİYE OLSUN DİYE UYDURDUGU “HER-GÜNE-KON” DAVASI VE DE LİBOŞ-YOBAZ DAYANIŞMASI ÖRNEKLERİ.. HABERLERİN “FESUBHANALLAH” KAT SAYISI ARŞ-I ALAYA ULAŞTI BİLLA..”Kişinin (Atatürk) putlaştırılması yıkım getirdi” (Sevan Nişanyan, Taraf, 23.06.08)”Laiklik yaşam biçimi değildir” (Prof. Dr. Hakan Yılmaz, Akşam, 23.06.08).”Darbeye karşı yürüyoruz” (Murat Aksoy, Akşam, 19.06.08).“Sandıkta verdikleri oya sahip çıkmak için ‘Darbeye hayır’ dediler” (Zaman, 23.06.08).“Parlamento üzerinde vesayet” (Prof. Dr. Zühtü Arslan, Yeni Şafak, 16.06.08).“Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” (Dengir Mir Mehmet Fırat, New York Times, Vatan, 23.06.08).“Ne siyasal İslam, ne de Kemalizm” (Mehmet Altan, Star, 23.06.08YUKARDAKİ LİBOS – MÜRTECİ POLİTİK ÖRTÜŞMESİ,  FAKİRE, AYIP DEGİL YA ,TOKSOPLASMANIN SERGÜZEŞTİNİ ANIMSATTI.
toxoplasmosis
(KEDİ, FARE VE TOKSOPLASMA YAŞAM DÖNGÜSÜ)
ŞÖYLE VASFEDERLER Kİ; “TOKSOPLASMA GONDİİ”NÂM ALÇAK PARAZİT, YÜZ-MİLYONLARCA YIL DÜŞÜNEREKTEN AKILLANMIŞ, “LAN BİZ YALNIZCA KEDİ KISMININ BARSAKLARINDA ÜREYEBİLİP, ORADAN CİHANA SAÇILMAKTAYIZ VE BAĞIŞIKLIGI BOZUK HASTALARA, VE DAHİ DOĞMAMIŞ BEBELERE TEBELLEŞ OLMAKTAYIZ. LÂKİN, NETSEK DE ŞU KEDİNİN KARNINA GİRSEK, YOKSA ALLAH GÖSTERMESİN, NESLİMİZ TÜKENİP, AF BUYUR, BOKU ASIL BÍZ YİYECEGIZ” DEYÛ EFKÂR (FİKİRLER) YÜRÜTÜP, ÖNCE FARE KISMININ YEDİĞI DIŞKIYA VE PİSLİGE BULAŞIP FARELERIN MİDESINE, ORADAN DAHİ FARENİN BEYNİNDEKİ “KEDİ KISMINDAN KORK” DİYE ŞARTLANMIŞ MERKEZE TAKILMASIYLA,  TOKSOPLASMALI DIŞKIYI YİYEN FARELER OSSAATEN SONRA İMANA GELIP HUY DEĞİSTİRMEKTE VE DE BU ZİHİN KARIŞIKLIĞI İLE  KEDİ KISMINDAN KATİYYEN KORKMAZ OLUP, “YE BENİ KEDİCİĞİM..HELÂLİ HOŞ VE DE  AFİYET OLSUN” CAT RAT 2DİYEREKTEN BEDENLERİNİ, YUKARIDAKİ RESİMDE GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ KEDİ PENÇESİNE TESLİM ETMEKLE,  TOXOPLASMA REZİLİ İSE BU FARELERİ TAZAKKUM EDEN (ZIKKIMLANAN) KEDİLERİN BARSAKLARINDA İZZET VE İTİBAR GÖRÜP ZEVK-Û SEFA İÇİNDE YAŞAYIP, BURADAN DA KEDİ BOKU SAYESİNDE YEDİ DÜVELE SAÇILIR OLMUŞLAR İDİ. (REFERANS İÇİN BÎR ZAHMET TIKLAYIN) http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=9560048

EATS

‘’Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır
Söz haykıranın mantık ise şarlatanındır,
Geçmez ele bir paye kavuk sallamayınca
Liyakat görmesi, pezevenk, puşt olanındır.’’
(Neyzen Tevfik)

TEMEL’DİR TORUNUNU YAMACINA OTURTMUŞ NÛS (ÖĞÜT) EDER İMİŞ. “OĞLUM TURSUN, BAZU İŞLER VARDUR Kİ GERİYE DÖNÜŞÜ YOKTUR..TİKKAT EDESUN..HA PAK ŞU SOLUCANA.. TOPRAKTAKİ TELUKTAN ÇIKMIŞTUR DA KATİYYEN DELUĞA GERİ SOKAMAZSUN DAA” DEMESİYLE DURSUN TORUN, “SOLUCANI DELUĞA GERİ TIKARSAM 50 LİRA VERİR MİSUN ?” DEYÜP, “OLUR”U ALDIKTAN SONRA, BİR KOŞU EVE GİTMİŞ, ANASININ SAÇ SERTLEŞTİREN PÜSKÜRTÜCÜSÜNÜ KAPMASIYLA, SOLUCANA PÜSKÜRTMÜŞ, SOLUCAN İSE HÂLİYLE KURŞUN KALEM MİSALİ SERTLEŞİNCE, TUTTUĞU GİBİ DELİKTEN İÇERİ TIKIVERMİŞ, ELLİ LİRAYI DA CEBİNE ATMIŞ İDİ. O GECE TÜM AİLE EFRADI TURSUN TORUNUN DEHÂSINA BİN METHİYE VE “AFERİN” EDİP UYKUYA YATMIŞLAR İDİ. FERDASI GÜN, DURSUN UYANINCA BABAANNESİ YANINA GELİP, “AFERİN LAN TURSUN, AKLINLA BİN YAŞA, HA PU DA BENDEN SANA HEDİYE” DİYEREKTEN, TORUNUNA BİR 50 LİRA DAHİ O VERMİŞ İDİ.

EKİMİZDE, ASTROFOTOGRAFI HOCAM TONY LİCATA’NIN GEÇTİĞİMİZ AKŞAM GÖRÜNTÜLEDİĞİ 23 MİLYON IŞIK YILI UZAKLIKTAKİ “WHİRPOOL” GÖK ADASININ (M51), VE 37 MİLYON IŞIK YILI UZAKLIKTAKİ “SUNFLOWER” (GÜNEBAKAN ÇİÇEĞİ) GÖK ADASININ (M 63) SURETLERİNİ GÖNDERMEKTEYİZ Kİ, HA PU İYİLİĞİMİZ DE UNUTULMAYA.
GÖZLERİNİZ HEP YÜKSEKLERDE OLSUN,
SIRITARAKTAN,
FAKÎR-İ PÛR TAKSÎR
DR. TİMUR SÜMER

CAT&RAT

 

FATİH SULTAN MEHMET’İN ŞİİRLERİ VE GÜNLÜĞÜ

Page_1-3

Sevgili arkadaşlar be..

Şehzade Mehmet’in günlüğünün bir sayfası elimize geçmiş olup, sizlerle paylaşalım istedik. Maazallah Sultan Mehmet Hıristiyan olmasın sakın ?

“İSTANBUL’U NASIL ALDIM”

“Yeğenlerle çelik çomak oynamaktayız, Molla Gürâni hoca yine yetişti. Elinde bubamız Murat Han’ın verdiği kızılcık sopası ,ha bire kıçımıza vurmakta ki kıç yâremiz hepten cılk olup oturabilmek ne mümkün. Molla Gürânı, Molla Hüsrev ve Ak Şemsettin birlik olmuşlar canımıza okumaktalar. İlle de İstanbul’u alacakmışız. .biz kiiim İstanbul’u almak kim.. lâhavlee..bunalttılar billâ..

Yine bir şiir yazdım şu kâfir güzele:

“Akl u fehmin, din-u imânın nice zabt eylesûn

Kâfir olur hey Müselmanlar o tersâyı gören”  (Mehmet)

(Açıklaması) :

(Akıl, mantık, din ,iman mümkünü yok zapt edilebilemez.

O Hıristiyan güzelini gören tüm müslümanlar dinden çıkıp kâfir olurlar)

Bugün Çandarlı Halil gelüp “İstanbulu alacağına söz ver, bak ahacık şuraya yazmaktayım.. bubanı indirip seni tahta çıkarmazsam ne olayım” diyerekten bizimle eğlendi.

Şemsettin hoca da “oğlum bu senin alın yazın, istanbul’u ille de alacan” demekte ki…OHA oldum billa..!                                                                                                           Alacaaz da n’olcek..sanki bok var..                                                                                               

Bugün Arapça ve Farsça’yı söküp aferinimizi aldık.

Şiirimizin devamı ise aynen şöyle..

“Kevser’i anmaz ol içduğı mey-i nâbi içen

Mescide varmaz o varduğu kilisâyı gören”  (Mehmet)

(Açıklaması) :

(Onun içdiği temiz şarabı içenler cennetteki Kevser’in adını bile anmazlar.

Onun gittiği kiliseyi bir gören töbe mescite ayağını basmaz)

Gürâni hoca yine uzun eşek oyunumuzu bozup kızılcık sopasıyla kafamıza vurdu. “Vurup durma be hocam abdal olacaz billa” dememize bakmayıp, “İstanbul’u alma da bak neler oluyor.. oğlum bu senin alın yazın, şimdiden hazırlan” demesiylen, töbe töbee, lâkin biz parmak kadar çocuğuz yaav.. nasıl alcez Istanbul’u ?  Bir bunaldım ki o kadar olur. Kafayı yiycem billâ… 

Şiiri bitirelim bari..

Şairlik adımı “Avnî” yaptım..

“Bir firengi kâfir olduğun bilurdi Avniyâ

Bilun u boyunda zunnar u çelîpâyı gören” (Avnî)

(Açıklaması) :

(Ey Avnî, o firenk güzeli belindeki hristiyan hacını ve papaz ipini bir görse  senin de kafir olduğunu hemencecik bilirdi)                                                                           

Gürâni hoca sabahın köründe uyandırıp el aynasını yüzümüze tutaraktan, “oku bakalım alnında ne yazmakta” demesiylen,.. yutar mıyız ?.. bunlar biz uyurken alnımıza kara mürekkeplen bir yazı yazmışlar ki katiyyen bozmadık ve dahî..aynadaki yazıyı yüksek sedâ ile okuduk ;

“LA TEMHEM LA !!!”

(Molla sonradan anlattı : Aynada yazı ters dururmuş. Meğerse alnımızdakı yazının aslı “Al Mehmet al” imiş) . Lâhavlee..

Heyvah ki ne heyvaah..Alın yazımız bu imiş, çaresiz alacağız gayri . Bi rahat oyun oynatmadılar yâv..

“Yâr içün ağyâr ile merdane ceng etsem gerek                                                                           İt gibi murdâr rakîb ölmezse yâr elden gider.” (Avnî)

(Açıklaması) :

(Yâr için düşmanla cesurca doğuşsem gerek                                                                           Pis düşman it gibi ölmezse yâr elden gider)

“Avniyâ, gerçi ölüm dünyede müşkil işdür                                                                      Gamze-i dilber ile biz ânı âsân iderüz” (Avnî)

(Açıklaması) : 

(Ey Avni, bu dünyada ölüm zor bir iştir

Biz onu dilberin gamzesi ile kolaylaştırırız)

Fatih semtinin çarşaflıları Fatih Sultan Mehmet’in şiirlerini okusalar ne ederlerdi acep? Bileniniz söylesin.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Hakir-i pûr taksir

Dr Timur Sümer

FENTON GÖL’ÜNDE BUZLAR ÇÖZÜLÜYOR. BAHAR YAKINDIR

                             I
Yâri her gün çağırdım bize zinhar gelmedi
Sabaha dek zar attım töbe cihar gelmedi
Şiir yazayım dedim heyhât ilham gelmedi
Iyd-i Nevrûz da geçti bize bahar gelmedi
                       (Iki hafta sonra)
                            II
Bu sabahki tavlada zar tuttum cihar geldi
Yâri çağıram dedim karşıma ağyâr geldi
Nergisler yavruladı kuğular çiçek açtı 
Dideler rûşen olsun Fenton’a bahar geldi
Timur
2013 NEVRUZ’UNDA FENTON GÖLÜ

BUZLAR COZULUYOR

KARINCANIN İNTİHARI

 

SALYANGOZKARINCA
YASSI PARAZİT VE KARINCANIN İNTİHARI
(Sanıldığının aksine, bu bir politik yazıdır)

 İdrâk-ı Meâli bu küçük akla gerekmez
Zira ki bu terazi bu kadar sıkleti çekmez!”
Ziya Paşa

Evvel bir zaman içinde, rahmetli annemizin emri üzerine kasaptan bir koyun karaciğeri alıp eve getirmiştik ki, annemizin karaciğeri kesmesiyle, içinde onlarca kelebek benzeri kurtcuğun kıvrım kıvrım kıpırdandığını görüp sevgili annem feryadını ayyuka çıkarmış idi.
Fakire çok zaman sonra malûm oldu ki, Ditrocoelium dendriticum (DD) nâm bu yassı parazit meğerse binlerce yıl oturup “lan ne etsem de bir satılmış fedai bulsam, sonra da Hz. Darwin’in kurallarını uygulayıp dünyamıza kazık kaksam” diyerekten düşünmüş ve dahi taşınmış, sonunda karmaşık bir yoldur bulmuş idi.

“Köroğlum der ki kalmışım nâçar
Serçenin gönlünden şahinlik geçer
Şahini görünce ormana kaçar
Gider tenhalarda kahraman olur”
(Köroğlu)

Sığırların ve dahi koyunların karaciğerlerinde sefâsını sürdükten sonra DD’miz, , sığırın, ayıptır söylemesi, boklarıyla yumurtalarını cihana saçmaya başlamış idi. Sığırın dışkısını gayetle leziz bulan salyangoz ise bu yumurtaları kemâli afiyetle tazakkum edip, (zıkkımlanıp) başlamış salyalarını akıtaraktan dolanmaya.
Karınca kardeş ise öteden beri salyangozun salyasına meftûn olup, hain tuzaktan bihaber, ol dahi kurumuş salyaları bir güzel afiyet etmesiyle, amanın ki inanılmaz bir huy değişmesine duçar olayazmış idi.

Billahi ben de Sultan Süleyman’ın yalancısıyım:
Güya yârIn boyunu bazı kimseler servi ağacına, bazıları ise elife benzetirmiş. (Alfabenin ilk harfi “elif” ;  “ I“)
Gerçi herkesin anlatmak istediği aynı seymiş ama, nedense yârin boyunu herkes değişik şekillerde tanımlarmış.

“Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.”
(Muhibbi)(Kanuni Sultan Süleyman)

Ayni beyiti bir de şöyle yazmış Muhibbi :

“Kadd-i yâre kimi ar-ar demiş kimi elif.                                                                                Cümlenin maksûdu bir ammâ rivayet muhtelif”                                                                    (ar-ar=servi ağacı)

Af buyurun, boku yiyen karıncamızdır, gün boyu diğer karınca yoldaşları ile çalışıp yuvasına yiyecek toplar, gecenin nilgünü (laciverdi) çöktüğünde ise en uzun boylu, en taze, en yeşil bir ot yaprağının en tepesine tüner, sabah horozları ötene kadar vicdanlı bir sığırın gelip kendisini ot ile birlikte çiğneyip yutmasını bekler olmuş idi. Sığır karıncamızı yedi yedi, yemedi ise ertesi gün gene karıncalığını yapar tekrar yüksek bir ota tırmanır, taa ki vicdanlı bir sığır tarafından tazakkum edilene kadar, ya da başkaca bir emri hak vuku olana kadar.
Karıncamızla birlikta DD parazinin yumurtaları böylecene sığırın işkembesine , oradan da karaciğerine ulaşıp, yeniden sefahat alemine başlar idi.

Kıssadan hisse:

Şaşkın oldukça bizim gibi karıncalar
Parazitler ebediyen kıçımızı kurcalar.                                                                                         

FPT Dr. Timur Sümer                                                                                                             

Dicrocoelium-Drawing

DOMUZ GRİBİ VE GÖK TAŞLARI

 

Akşam karanlığı çökünce güney semalarında sevgili Jüpiterimizi izlemek pek şifalı olup her derde devadır.
Her Allahın gecesi, Jüpiter’imiz (Bercis), gece ilerledikçe güney-doğudan güneye, daha sonra da güney-batıya doğru ilerlerken, göğümüzün sol kenarından (güney-doğu) “avcı” yıldız kümesi (Orion) yavaş yavaş yükselip, Jüpiter’imizi arkasından kovalamaya başlamaktadır. Bu macera bir ay kadar daha her gece sürecektir haberiniz ola.
Avcı’mizin, şemasını ve gök bakıcının tepesine tünetilmiş resim çekiciyle görüntülediğimiz resimlerini hizmetinize sunuyorum, güle güle kullanın.

“Ey sözlerin aslın bilen,gel de, bu söz nerden gelir
Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir”
Yunus Emre

Tilki kardeş, kümese bekçi arandığını duyar duymaz, bir telaş başını vurmuş, yetkili uzmanlar dahi, tilki kardeşimizi ziyadesiyle beğenip, derhal ise almaya karar vermişler idi.
Uzmanlar mahçupluk ile ,”Amanın tilki kardeş, zatınıza sormaya utanırız ama, kaç para ücret istersin ?” diye sorduklarında, tilkidir, katılıp yerlerde yuvarlanırken, “Valla ben gülmekten söyliyemiyorum, artık siz ne münasip görürseniz…” diyesi var.

“Fark etmeyen insan, ne demek olduğun eyvaah
Hayvan gelmiştir, yine hayvan gidecektir”
KanI Ebubekir TokadI

“Valla ben domuz gribi aşısı neyim olmayacağım..haliyle, ailemizde de hiç kimse domuz gribi aşısı olabilemez” demesiyle, “Aman efendim, siz ki en başımızın en çok bakanısınız…ve dahi ülkemize yüzlerce milyon dolarlık aşı aldınız..ne olacak bunca para ?” diye sorduklarında, en başımız cevaba ayaz edip, “Ne mi olacak ?.. valla ben gülmekten söyliyemiyorum, o kadarını da siz tahmin ediverin”, diye eyitmiş idi.

“Âşksızlara verme öğüt,
Öğüdünden alır değil.
Âşksız âdem hayvan olur,
Hayvan öğüt bilir değil.”
Yunus Emre

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 17 Kasım gecesinin sonu ve 18 gününün başlangıcında sevgili dünyamız “Leonid” nam toz toprağın içine saate 100,000 km hızla girdiyse de, Leonid gök taşı yağmuru bu yıl geçtiğimiz yıllar kadar görkemli olmamıştır.
Arkadaşımız Kevin, atmosferde yanan bir gök taşını görüntülemek muradıyla, resim çekicisini Aslan burucuna yöneltmiş ve ‘kendi çeker’ ayarı ile objektifini otuzar saniye açık tutarak gökyüzünü tam 400 kez görüntülemiş (30X400=12.000 saniye) lakin, heyhat, bir tane bile göktaşı görüntülüyememiştir.
Resim çekicisi, manyak gibi kendi kendine çalışadursun, Kevin, bu arada gökbakıcısı ile M33 gökadaşını görüntülüyormuş ki..amanıın, bir de ne görsün; gök adasının yanında atmosfere giren bir gök taşını da rastlantıyla görüntülememiş mi ?
Şaştım da kaldım billa. Bu görüntüyü de sevabımıza yazımıza ekliyoruz ki siz dahi şaşıp kalın bu raslantıya.
“Aşkım galip geldi yüreğim harlar
Aşık olan ar-ı namusu neyler
Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince.”
Yunus Emre

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Timur Sümer

M33 MeteorAvci M42AvciAvcinin semasi

14 MART TIP BAYRAMI


          ÇANAKKALE SAVAŞINDA DOKTORLAR    

Vaka-i Hayriye ile yeniçeri belâsının kökünün kazınmasından bir yıl sonra, 14 Mart 1827 tarihinde, Hekimbaşı Mustafa Behçet efendinin önerisiyle, I. Abdülhamid ve Fransız Amee’den (Nakşidil) doğma ,Sultan Mahmut  Han-ı Sani’nin iradesiyle “Tıphane-i Amire ve Cerrahâne-i Mamûre” kurulmuş, saray müzikçibaşısı , ayıptır söylemesi, “don İzzettin’in” (Donizetti) bandosunun icra ettiği Frenk müziğiyle de okulun açılışı yapılmıştır.

İki yıl sonra da İngiltere’den satın alınan ilk buharlı gemi, İstanbul’a ulaşmış, tıp öğrencilerini  boğazda “tenezzühe” (geziye) çıkarmıştır.
Sâniyen ,içinizde Tıphane-i Âmire’nin açılışı senelerinde,  Hamâmizâde İsmail Dede Efendi tarafından bestelenmiş, ve de sözleri büyük olasılıkla “Adlî” mahlâsı ile şiir yazan II. Mahmut’a ait hicaz eseri, rahmetli Zeki Müren tagânnî ederken (söylerken) dinleyeniniz var mı ?
 
 
“Yine neş-eyi muhabbet dîl-i cânım etti şeyda
Yine bezmi ayş-ı vuslât idûp ehli aşkı ihyâ
Ah o güzel bâşın için, ah o hilâl kâşın için
Men aşık-ı nalân, men bende-i fermân….”
 
(Açıklaması)
Yine gönlümü sevginin sevinci çılgın etti
Yine kavuşturup (sevgiliye) aşk ehlini yüceltti
Ah o güzel başın için, ah o hilal kaşın için (Bunu Bilal bile anlar)
Ben ağlayan aşık, ben buyruğunun kölesi)

İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart‘ında işgal altındaki İstanbul‘da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran‘ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.

“HİKMET BORAN HEPİMİZİN TANIDIĞI MEŞHUR ORHAN BORAN’IN BABASIDIR. HİKMET BORAN, 1901 YILINDA BALIKESİR’İN SAVAŞTEPE BUCAĞINDA DÜNYAYA GELDİ. BABASI, POSTA-TELGRAF MEMURLARINDAN HAKKI BEY’DİR.ABHAZYA’DAN SÜRÜLEN ÇERKES GÖÇMENLERİ ARASINDA TRABZON’A GELMİŞ BİR AİLENİN ÇOCUĞUDUR[1].

YÜKSEK ÖĞRENİMİNİ İSTANBUL’DA TIBBİYE MEKTEBİ’NDE YAPTI. İSTANBUL’UN İŞGALE UĞRADIĞI GÜNLERDE İNGİLİZ BİRLİKLERİNİN İŞGALİ ALTINDA BULUNAN OKULDA DÜZENLENEN GÖSTERİLERDE ÖNCÜ ROL OYNADI. ÜÇÜNCÜ SINIF ÖĞRENCİSİ İKEN SİVAS KONGRESİ’NE KATILMAK ÜZERE TIBBİYELİLERİN TEMSİLCİSİ OLARAK SEÇİLEN HİKMET BEY VE TIBBİYELİ ARKADAŞLARI KENDİ ARALARINDA DOKUZBUÇUK LİRA PARA TOPLAYIP, BU PARAYI SİVAS KONGRESİNE BAĞIŞLAMIŞLARDIR.

İSTANBUL’DAN KAÇARAK SİVAS’A GİTTİ. KONGREYE İSTANBUL’DAN KATILAN ÜÇ DELEGEDEN BİRİSİYDİ. SİVAS KONGRESİ’NDE, MUSTAFA KEMAL’E HİTABEN YAPTIĞI KONUŞMASI İLE TANINDI.” (Büyük harfer alıntıdır)

 

TBMM kurulunca arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte eğitimini yarıda bırakarak Ankara’ya gitti. İki arkadaş, Cebeci’deki Asker Hastanesinde İbrahim Talî Bey’in başkanlığında tifüse karşı aşı üretmek için çalıştılar.

Sıhhiye subayı olarak Büyük Taarruz’a katılan Hikmet Bey, İzmir‘e giren ilk birlikte subay olarak görev aldı.

Savaş yıllarından sonra İstanbul’a dönüp tıp eğitimini tamamladı (1922). Hayatını genel cerrah olarak sürdürdü. 1940’lı yıllarda gönüllü olarak “şark hizmeti”ne gitti; Sarıkamış’ta görev yaptı. Bu görev sırasında vereme yakalanan Hikmet Bey, İstanbul’da bir senatoryumda bir yıl kadar tedavi gördü fakat sağlığına kavuşamadı; 1945 yılında hayatını kaybetti. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

1919‘un Mart ayında, İstanbul‘da, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahaneİngiliz birlikleri tarafından işgal edilmişti. İşgalcilere karşı ayaklanmak ve okulu kurtarmak için çareler arayan öğrenciler; okulun kuruluş yıldönümü olan 14 Mart‘ı topluca kutlamaya karar verdiler. Tıbbiye 3. sınıf talebesi olan Hikmet Bey önderliğinde büyük bir gösteri yaparak okulun iki kulesi arasına büyük birTürk Bayrağı astılar. İşgal kuvvetleri bu duruma müdahale ettilerse de durduramadılar. Olayın yıldönümü olan 14 Mart, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına resmen çıkışının yıldönümü ve bugünkü Tıp Bayramı‘nın sebebini oluşturdu.

Hikmet Bey, tıp öğrencilerinin temsilcisi olarak katıldığı Sivas Kongresi’ndeki konuşması ile tanınır. 7 Eylül 1919’da yapılan ikinci celsede verilen önergede Hikmet Beyin de imzasi vardır Kongrenin 9 Eylül 1919 gecesi, mandacılık tartışmasında bu konuyla ilgili olarak Atatürk’e hitaben yaptığı konuşmada

  « Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz).[2] demiştir. Duyduğu coşku ve heyecanla söylenmiş bu sözler, kongre salonunda büyük etki yaratmıştır.

Bu konuşmayı Mustafa Kemal şu sözleriyle değerlendirmiştir:

  « Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır,’” diyerek Hikmet Bey’e donmüş ve “Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm! »Dr. Timur Sumer

14 MART TIP BAYRAMIMIZ kutlu olsun

Dr. Timur Sümer

CIRCIR BÖCEĞİ VE KÖROĞLU

circir 2

“Üç güzeller indi çaya
Cemâlin benzettim aya
Keten gömlek memen soya
Göğsün düğmele düğmele”

Nusreddin hocadır, gecenin bir yarısı dışarıdan gürültüler duymasıyla, yorganına sarıldığıylan kapı aralığından dışarıya bakmış ise, amanın ne görsün, iki adem kavga edeler.

Birisi, “Ulan siz 600 yıldır ihtilal düzenlermişiniz, tüh yüzünüze alçaklar!” diye ünnerken, diğeri ise, “Bre alçaklar siz dahi şeriatı getirdiniz.. türbanı da zorunlu yaptınız.!” diyerekten yekdiğerinin saçını yolar, birbirlerine tabança (avuç içi) ve dahi yumruk ile tecavüz ederekten mahalleyi ayağa kaldırırlar imiş. Hocadır, korkusundan hem’an yatak odasına dönmesiyle, karısına, “hatuncuğum, bunların derdi her zamanki gibi bizim yorganı araklamak..bırakalım birbirlerini yesinler” diyesi var.

“Çaya indi allı gelin
Al dudağı ballı gelin
Keten gömlek dallı gelin
Göğsün düğmele düğmele”

Sinimiz (yaşımız) on oniki; zurnacı karşısında limon yediğimiz, “ah ulan bir buğday döğen çıksa da ‘hık’ desek” diyerekten dönendiğimiz yaz ayları.
Tarsus sancağının sıcak yazlarında, “cırlavuk” tesmiye edilen (isimlendirilen) cırcır böceklerinin korosu katiyyen kesilmez idi. Çocukluk oyunlarimizdan biriydi, lakin bu hayvancıklara yaptığımız zulümden hâlâ utanırız.

Bu güzelim böceklerden birini yakalar, ard ayaklarından birine 1-2 metre uzunlugunda makara ipliği bağlar, bir elimizle ipin bir ucunu tuttugumuz halde hayvancagızı salıverir idik. Zavallı cırlavuk böceği telâşla uçar, ipliğe bağlı olduğundan uzağa gidemez, başımızın üzerinde, daire çizerekten biteviye (durmaksizin) dönerdi. Bir süre sonra ipin ucunu bırakmamızla, zavallı böcek bir anda özgürlügüne kavuşur, ayağına bağlı ipliği dalgalandıraraktan en yakın ağaçlığa doğru uçar idi. Bilahare, cırcır böceği dünyasında boyasının çizildiğini, “ne lan ayağındaki bu iplik” diye kıkırdayan arkadaşlarına rezil olup, toplum dışı bırakıldığını, hatta intihar bile ettiğini üzülerek düşünüp durmuşuzdur.

“Saçları kat kat örülür
Al dudağa bal sürülür
Yel vurur memen görünür
Göğsün düğmele düğmele”

Hz. Newton’a göre, yer çekiminin hızı sonsuz olduğundan, Hüdâ göstermesin, sevgili güneşimiz bir gün “pof” diyerekten aniden yok olsa, sevgili dünyamiz o anda, ipi bırakılmış cırlavuk misali yörüngesinden firlayıp uzayın boşluklarına doğru yuvarlanır diyesiymis.
Hz. Einstein ise, 200 yıl kadar sonra, Newton’un, af buyurun, “halt etmiş” ve de dışkı (bok) yemiş” olduğunu, yer çekiminin dahi ışık hızını katiyyen geçemiyeceğini, bu nedenle, dünyamızın cırlavuk misâli yörüngesinden çıkmasının, güneşin yok olmasından 8.333 dakika sonra gerçekleşeceğini kanıtlayıp, Hz.Newton’u mezarında mos mor etmiş idi.

“Köroğlu neden titrersin
Akıl baştan al gidersin
Çamlıbel’de seyredersin
Göğsün düğmele düğmele”
(Köroğlu)

Ekimizde, sevgili arkadasim ve astrofotografi hocam Jeff Thrush’in çektigi “Köpük nebulasını” gönderiyorum; güle güle kullanın.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakir-i pûr taksir
Dr. Timur Sümer

Bubble Jeff Thrush

SEVGİLİLER GÜNÜ, “VALENTINE’S DAY” VE KILLI DEYYUS (CLADIUS)

KILLI DEYYUS

THE MARMARA

SEVGİLİLER GÜNÜ, “THE MARMARA” VE KILLI DEYYUS

Akşam karanlığı çöker çökmez gül cemâlinizi doğu yönüne döndürüp göğümüze bakarsanız, Orion (Avcı) yıldız kümesinin on derece sağ üstünde sevgili Bercis’imizi (Jupiter) görürsünüz de muhabbetinizden gözleriniz yaşarır.
Üstelik bu görüntülerin tümü bâd-ı hevâ (bedava) olup ve de hiç reklâmsız hizmetinize sunulmaktadır.

“Severim ben seni candan içerû 
Yolum vardır bu erkandan içerû”                                
(Yunus Emre)                                                                       

Nusreddin Hoca’mız  uykusunun derûnunda, “KIVIIIR !!.., KIVIIIR !!..” diyerekten bağırıp yatağında tekmelenip dönenirken, karısı, “aman Hocam tez uyan, kötü rüyalar görmektesin” diyerek dürtüklemesiyle, Hoca’dır, derhal uyanıp yatağının ortasına oturmuş . “Hayırdır inşallah karıcığım, çok kötü bir rüya gördüm ” diyerekten baş parmağı ile damağını kaldırıp, “rüyamda manyağın biri bizi minarenin şerefesine çıkarıp, parmağını, af buyur, kıçımıza sokmuş, şerefeden ötürü tepemiz üstü aşağıya sallandırmış idi. Parmağını bir düzletse kayıp aşağıya düşeceğimizden, ‘parmağını KIVIIR !!.. parmağını KIVIIR !!’ diye avazım çıktığı kadar bağırmakta idim” diyesi var.

“Beni bende demen, bende değilem
Bir ben vardır bende, benden içerû”                                                                                         (Yunus Emre)

Hz. İsa’nın doğumu üzerinden 270 yıl geçmişti ki, Roma
imparotoru Cladius II (“KILLI DEYYUS” okunur ) adlı rezil,  “orduya giren erlerin evlenmesi kesinlikle yasaktır” deyüp kanun çıkarmış idi.
Bunu duyan VALENTİNE adlı Katolik papaz, “Amanın şimdi bu asker kısmı ister misin bu kanun yüzünden ERGENEKONCULUĞA BULAŞSIN VE DAHİ BALYOZ MALYOZ KOTARIP FETOCU OLSUN !?..  … vışş başımızaa..töbeler ossuun… ?” diyerekten telâş yapmış,  bu korku ile askerleri yavukluları ile buluşturup nikâhlarını kıyım kıyım kıyarak, hepsini ite kaka dünya evine sokmuş idi.

“Süleyman kuş dilin bilür dediler
Süleyman var Süleyman’dan içerû”                                                                                      (Yunus Emre)

İmparator Cladius (“KILLI-DEYYUS”) ise Valentine’in işgüzarlığını duymasıyla sinirinden taa şuralara çıkmış,                                                                                                  sevgili papazımızın kafasını, heyhat, kestirivermiş ise de, tüm esâkirin (askerlerin) hayır duasını almış bulunan papaz Valentine, çoktan cennete gitmiş olmasına rağmen , kilise tarafından da “azizlik” (“Saint”) mertebesine yükseltilivermiştir.

“Senin aşkın beni benden aluptur
Ne şirin derd bu dermandan içerû”                                                                                       (Yunus  Emre)

Bu cümleden olmak üzere, cümle kulların paralar harcaması kolaylaşsın muradıyla Hıristiyan dünyasında “St. Valentine’s günü” (Aziz Valentine) icat olunmuş, Türkiyemiz’de ise, “THE MARMARA” geleneğine uyularak ve dahi Nusreddin hocanın rüyasına kıyas, “PARMAKLAR HEP KIVRIK KALSIN” murâdıyla, “SEVGİLİLER GÜNÜ” uydurulup, tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerle kutlanmaya başlanmıştır.

“Tecelliden nasîb erdi kimine
Kiminin maksûdu bundan içerû”                                                                                              (Yunus Emre)

Ekimizde “Kıllı Deyyus’un” mozaik sûretini ve “THE MARMARA” otelinin birkaç yıl önce görüntülediğimiz ad yazısını 
ve Rick Krejci arkadaşımızın “Nazar boncuğu” ya da “Kara göz” (M64) yıldız adası görüntüsünü gönderiyorum.
Güle güle kullanın

“Miskin Yunus gözü tuş oldu sana
Kapunda bir kuldur senden içerû”
(Yunus Emre)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

FPT Dr. Timur Sumer

NAZAR BONCUGU

NAZAR BONCUGU : RICK KREJCI

GÜNEŞ VE TAKİYUDDİN EFENDİ RASATHANESİ

Takiyuddin

GUNESTakiyuddin rasathanesi minyatürü   ve Güneşimiz ve lekeleri.

Gâh çıkarım gökyüzüne
Seyrederim âlemi                                                  Gâh inerim yeryüzüne
Seyreder âlem beni”
(Nesîmi)

Hz.İsa’nın doğumunun üzerinden 1578 yıl geçtiğinde İstanbul’umuzda 3. Murat devridir ki, tahta tırmandığı gün beş kardeşini de boğduran padişahımız, nasıl olduysa çağının en büyük gök bilimcisi Mengübertti Takiyuddin efendiyi önce müneccimbaşı yapmış ardından
tarihimizin ilk rasathanesinin kurulması için de şöyle bir ferman döşenip, “İstanbul kadısına hüküm ki…tüm müneccim kitapları her kimde ise getirip.. dahî bilfiil rasad hizmetinde bulunan Mevlana Takyuddin’e cümlesin teslim ettiresin” diye yazdırmasıyla,Takiyuddin efendidir, bir solukta Tophane yokuşuna güzelim rasathaneyi kurdurup, gök gözlemleriyle ilgili olarak devrinin en görkemli araştırmalarını yapmaya
soyunmuş, özgün bulgularını ise “Sidretu’l Munteha”  (“İnsan bilgisinin uç noktası”) adlı kitabında toplamıştır. Sen misin toplayan;  Şeyh-ül İslam Kadızade Ahmet Şemsettin rezili ise yememiş içmemiş, padişahımıza gönderdiği dilekçeyle, dinimizin “neuzibillah” elden gittiğini , Takiyuddin efendi ve talebelerinin “meleklerin bacaklarını seyrettiğini” fitnelemiş, 3. Murat olacak ise, 22 Ocak 1580 yılında kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa’nın, sonradan adı “Tahta kale” diye değiştirilen,”Taht-el kala” (kale altı) semtinde konuşlanan leventlerini Tophane yokuşuna üşüştürüp, rasathaneyi bir gecede yerle bir ettirip tüm gök bakıcı ve ölçücülerini de darmadağın ettirmiştir.

Şimdilerde Tophane yokuşunda rasathane yoktur lâkin tam karşısında Minar Sinan’ın bir güzel eseri Kaptan-u derya Kılıç Ali Paşa camii İstanbulumuz’u süslemektedir.

“Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab (toprak) oldum yer yüzüne saçıldım
Bir zaman hak idim hak ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim”.                (Şair Hatayi)
(kandil=güneş)

Az bir kaç gün öncedir, güneşimiz yüzünde sevgili dünyamızın yarı çapı büyüklüğünde bir siyah benek belirdi ki, 20,000 derece soğukluğundaki bu benek, olağandan az biraz daha büyük olduğundan görüntüsünü  ekte sizlere ulaştırayım istedim. Sevgili güneşimizin yüzey sıcaklığının bir milyon derece dolayında olduğunu diyeyim de varın siz beneğin soğukluğuna şaşıp parmağınızı “hart” diyerekten bir güzelce ısırın.

2025 yılının en büyük güneş alevi (“solar flare”) (CME coronal mass ejection) 11 Mayıs’ta geçekleşti. Bu alev püskürmesi güneşimizin görünen kara lekelerler ilgili olup, kara deliklerin sayısı her onbir yılda bir zirvesine çıkar. Şimdilerde kara leke sayısı oldukça çoğalmış dünyamıza doğru alev püskürtmeleri artmıştır. Bu püskürtüler elektrik trafolarını, uyduları hatta cep telefonunuzu bile etkiliyebilir. Sevgili dünyamızın manyetik alanı olmasaydı , daha önemlisi verilmiş sadakamız olmasaydı kavrulmuştuk. Aşağıdaki gerçek  görüntüdür.

(TIKLAYINIZ VE YİNE TIKLAYINIZ)
https://images.app.goo.gl/YexDRsVQEAMPxUnh6  (Google app. den alınmıştır). Yazımızın dibinde , güneş alevinin ve görüntüsünün üst kısmında sevgili dünyamızın temsili resmi koyulmuştur ki alevin büyüklüğü anlaşıla.

Evrendeki yıldızların başka işi yok, hidrojen atomunu sıkıştıraraktan “fusion” yöntemiyle önce heliuma, sonra da azot, karbon, oksijen vs gibi aşamalardan
geçirerek ta ki demire kadar çevirirerekten öyle bir sıcaklık üretmekteler ki, inan olsun sevgili güneşimizin bir saniyede çıkardığı enerjiyle tüm insanlığın yüz yıllık enerji gereksinmesi “şıp” diye karşılanıverir. Bu “fusion” işini yer yüzünde bir
becerebilsek, “ne Şam’ın şekeri, ne arabın petrolü”, dememiz işten bile değildir.
Güneş içinde demir oluşumu arttıkça da güneşin (yıldızların) çekim gücü öylesine
artar ki, yıldızımız kendi yer çekimi altında adeta ay dedemiz kadar küçülüp, önce “nötron” yıldızı olup, daha sonra da büyük bir görkemle “boom” diye bir patlar ki yaratılan tüm atomlar, uzayımıza saçılaraktan “süper nova”ları oluşturuverir.
Korkutmak için yazıyorsan nâmerdim, sevgili güneşimizin beş milyar yıl kadar sonra başına gelecek de aynen böyledir işte.
Demirden daha ağır atomlar da nah bu “süper novalarda” oluşmaya başlar, hidrojen atomları yeniden kümeleşirler ve de haydi en baştan sanki hiçbir şey olmamış gibi, yeni yıldızlar, gezegenler kim bilir belki de yeni canlılar oluşmaya koyulur ki… amanın yoksa, şairimiz Hatayi (1487-1524) bunu bilmiş midir yoksa.?

“Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşta asılı
Kandildeki nûra geldim”
Pir Sultan Abdal (1550 ?)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Fakîr-i pûr taksir
Dr. Timur Sumer

Gunesin pofu