PİR SULTAN’DAN YAŞ ÇEŞİTLEMELERİ, KELP VE JUPİTER (Bercis)

Jupiter ve aylari
   JÜPITER VE AYLARI  (Ganymede, Callisto, Io, and Europa)
“Ademoğlu şu dünyaya gelince 
Yeni açmış güle benzer misali 
Anasından doğup kırkı çıkınca 
Kalaylanmış taşa benzer misali”                                                                                                      
***
Sevgili dünyamızın merkezkaç saplantısı yüzünden kutuplardan ekvatora doğru ilerledikçe vücut ağırlığımız azalmakta, ekvatorda ise 300 gram kadar daha hafif tartılmaktayız ki, fakire göre kilo kaybetmenin en kolay yöntemidir. 
***

“Mushaf alıp hocasına varınca 
Destur alıp mektebinden dönünce 
On yaşından on beşine girince 
Yen’aşlama fidan olmuş misali”
(Mushaf= Kur’an-ı kerim) 
***
Sevgili zevcemiz, siyah renkli mintanın fakiri pek açtığını ve dahi siyah rengin bizi daha bir zaif ve naif gösterdiğini söylediğinden beridir, fanilamızı hep siyah giyip, spor salonlarında ise siyah mintan ile endam gösterir olduk. Heyhat, tartı aygıtı ise siyah rengin bu becerisinden bihaber, bizi hep aynı kiloda tartmaktadır alçak.
***
“Yirmisinde kara sakal getirir 
Otuzunda bağdaş kurup oturur 
Kırk yaşında sohbetleri yetirir 
Önü bendli göle benzer misali”
***
Dün gece başımızdan tuhaf bir fıkra geçtı ki anlatmaya müstehak:
Gecenin karanlığında, aypadımızı kulağımıza takip, hamak salıncağımızı güneye çevirip içine yatmamızla, Beethoven’nın piano konçertolarını dinliyerekten Jüpiter’i gözlemekteyiz. Aypadı icat eden, oruç tutmasa dahi, cennetliktir vesselam. Sığır çobanının, “zengin olduğunda soğanın yalnızca cücüğünü” yemesi gibi, fakir de,
beş adet piyano konçertosunun yalnızca en sevdiğimiz ikinci (largo= AĞIR) bölümlerini dinlemekteyiz ki, bu ağırlıktan hamak çatırdamaya başlamış idi. 
Uzayın derinliğine dalıp kendimizden geçmiş iken, evimizin doğusundaki yeni komşumuzun devesa köpeği bahçemizde kendini buyur edip, bu fakirden yana “hav” demesiyle, korkudan böbreğimiz ağzımıza gelmiş, gayri ihtiyari “Hoşt” diye haykırmış isek de, Amerikan köpeğidir, hâliyle Türkçe anlamadığından, yamacımıza kadar gelip kuyruk sallamaya soyunmuş, koca kafasını okşattırdıktan sonra da, rezil kelp, dostluğumuzdan muhabbet çıkarıp, sağ art bacağını havalara kaldırmasıyla, gök bakıcımızın (teleskopumuzun) ayağına işemeye durmuş idi.                                              
Komsunun kelpi
GÜZEL KOMŞUMUZUN GÜZEL KÖPEĞİ
***
“Ellisinde kara sakal bozarı 
Altmışında o da Hakkın nazarı 
Kalbi dikizlenir aklı azalı 
İçi çürük koza benzer misali” 
***
“Yetmişinde deve gibi muzular 
Sekseninde ilik kemik sızılar 
Doksanında yol göründü gaziler 
Gazel olmuş güle benzer misali”
***
Ekimizde, gözleri yükseklerde Bercis’e bakan eşeği, geçen yıl görüntülediğimiz Bercis ve aylarını, fakirin parasızlıktan Kızılay’da ahali’ye 50 kuruş mukabilinde Jüpiter’i göstermesini ve de arkadaşım Jeff Thrush’ın görüntülediği M13 yıldız kümesini göndermekteyiz ki bu iyiliğimiz de unutulmaya.
***
“PİR SULTAN’im bunu böyle buyurdu 
Müminleri Hak kendisi kayırdı 
Yüz yaşında talan geldi savurdu 
Uçup gider kuşa benzer misali” 
(PİR SULTAN ABDAL)
***
Gözleriniz hep yükseklerde olsun 
Midye dolması gibi sırıtaraktan,
Dr. Timur Sümer
Jupiter_50_kurus                                            ANKARA KIZILAY’DA
M13 Jeff Thrush                 ARKADAŞIM JEFF THRUSH’DAN M13 YILDIZ KÜMESİ
Esek1
                   JÜPİTER’E BAKAN EŞEK

YAVUZ SULTAN SELİM HAN VE FIRILDAK (En uzun gün)

â î û Â

Yavuz Sultan Selim Han

Billâhi ben de Yavuz Sultan Selim’in yalancısıyım: Haziran 2007           

“Sanma şâhım / herkesi sen/ sâdıkane/ yâr olur

Herkesi sen/ dostun mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur

Sâdıkane/ belki ol /âlemde bir /dildâr olur

Yâr olur,/ ağyâr olur,/ dildâr olur,/ serdâr olur.”

(Y.S.Selim}

ağyâr= yabancı

dildâr=gönül alan;sevgili

serdâr=asker; komutan

Şimdicik bu muhteşem şiiri bir de “/” ile

ayırdığımız yerlerden, yukardan aşağıya doğru bir

okuyun da, dîdeleriniz hem yaşarsın hem de “Vezn-i

âher” nasıl olurmuş bir görsünler.

Amma ve lâkin,Yavuz Sultan’ımız devrinde kadınlar katiyyen asker

olamadığına göre, amanın yoksam Yavuz’umuzun “serdar”

sevgilisi.. töbeler olsun..er kişi miydi ?

Sâniyen, Yavuz’umuz bir başka şiirinde ise, yalanım

varsa gözüm çıksın;

“Ben yatam lâyık mı ol karşımda ayağın dura

Serv-i nâzıma deyin ben öldükte namazım kılmasın”

(Y.S.Selim)

Serv-i naz = Uzun boylu sevgili

Kadın kısmı katiyyen cenaze namazı kılmadığından

ayakta namaza duran sevgili sakın ola.. vay

başımaa..er kişi mi ola ki ?  Fakirin ölüp gittikte yatacak yerimiz yok

billâ.

Oldu olacak, Selim Han’ımızın güzel bir

suretini de risâlemize eklemişizdir ki bu da

“gûşumuza mengûş” (kulağımıza küpe) ola.

18 Haziran gecesi semâya bakanlar Çulpan’ımızın (Venüs) önce

ay dedemiz arkasına saklanıp az sonra da alt ucundan

“ce-eee” diyerekten çıktığını görmüşlerdir hâliyle.

“Occultation” ya da “örtülme” tesmiye edilen bu durumu

görmeyen varsa deyû, görüntüsünü sevâbımıza iş bu

risâlemizin mâbadına eklemiş bulunmaktayız.

Mademki yeri gelmiştir, birkaç yıl mukaddem (önce) bizzat

başımıza gelmiş, gülmeye müstehak gerçek bir fıkrayı da

nakledelim istedik.

Muhterem zevcemiz (eşimiz) Nilüfer ile bir tıp

toplantısına gitmiş olduğumuz, “San Diego” nâm

sancağının okyanus sahilinde gördüğümüz bir

renkli dükkâna girmemizle, dükkânın sadece uçurtma,

fırıldak, maytap misâli eşya ticaretinde olduğuna

şaşmakla, dükkancıdır, fakire bakıp yaşımıza başımıza

kılığımıza uygun, güneşimizin yedi rengini muhtevâ bir

renkli fırıldağı takdim edince, “oh ne güzel

motorumuzun kıçına takar fırıl fırıl döndürerekten göl

üzerinde herkeslere hava atarız” murâdıyla fırıldağı

almış idik.

Fenton gölümüze geldikte, fırıldağı

gemimiz kıçına takip sırıtaraktan tenezzühe

(gezintiye) çıkmamızla, fırıldaktır, fır fır bir

dönmekte ki, Mevlevî dervişi kaç para.

Derken bizi gören gençten iki adet, ayıptır söylemesi, “jet

skici”, motorumuz etrafını tavâf (etrafını dolaşma)

ile çığlıklar atıp bize “V” şeklinde el işmârı etmekte idiler ki,

biz dahî sevincimizden “V” işmârını aynen iade etmiş idik.

Göl ortasına yaklaştıkça, teşvik ve tezâhüratın ne haddi ne de hesâbı

olmayıp, lâkin tek tük de olsa bazı kendinden bihâber

kimesneler (kendini bilmez kimseler) ise bizden yana, “tüh Allah

belânızı versin” anlamına el peşrevleri çekmişler idi.

Bu mihvâl üzre nice günler tenezzühât (gezintiler)

geçirmiş olup, artık bizi görenlerin çığırtmalarına

iyicene alışmakla biz dahi kendileri ile çığırtma ve

hatta korna ile muhabbet teati (sevgi değiş tokuşu)

etmekte idik.

Haftalar sonradır ki, bir gün karaya

çıktığımızda kapı komşumuz Tom bizi sırıtaraktan

karşılayıp, “Yaşından başından da mı utanmamaktasın

bre harif; senin komşun olmaktan hicâb etmekteyiz,

ibneysen ibnesin..ne diye reklâm edersin” anlamına,

İngilizce dilinde ” I sincerely congragulate you for getting out of

closet” demesiyle, biz ise anlayışımız kıtlığından, kelâmının esbâb-ı

mûcibesini (nedenini) sual etmemizle, komşudur, “Gök

kuşağı renkli fırıldağın eşcinsellerin evrensel

sembolü olduğunu” eyitmesiyle. .bu lâf pek hoşumuza

gelmiş olsa da, fırıldağı apar topar yerinden sökmüş

idik.

21 Haziran’da en uzun gün oluncaya kadar sevgili

güneşimiz her günün ortasında az biraz daha yükselir,

taa ki 21 Haziran’da en tepeye ulaşıp adeta az bir

duraklamasıyla, 22 Haziran’dan itibaren ise her geçen

günün ortasında daha da az bir yüksekliğe çıkaraktan

yılımızı bitirir. Güneşimizin 21 Haziran’daki bu

duraklaması, “SOLSTICE” tesmiye olunur ki Latin

dilinde “duran güneş” demek olup biz ise “Gün dönümü”

tâbir etmekteyiz.  Ozan Sekspir’in “Mid summer’s night” (“Bir yaz gecesi rüyası”)

nâm sahne oyunu ahacık bu günde geçer ki, seyrine

doyum olmaz.

2007’nin yakınlaşan ilginç olaylarını uzun anlatacak

zaman mı var:

1. 30 Haziran gecesi batı semalarında Satürn (Zûhâl)

ve Venüs (Çulpan) birbirlerine yaklaşıp fısıltı

mesafesine girecekler, hattâ Türkiyemiz’de âdeta,

töbeler olsun, ayıptır söylemesi, üst üste binmiş görüneceklerdir ki bu

görüntüyü kaçırmanın büyük vebâli vardır.

2. Yine 30 Haziran’da, Avrupa ve Türkiyemiz’de Haziran

ayının ikinci dolun ayı görüleceğinden, bu durum “Mavi

Ay” deyû çığrılacaktır.

3. Sevgili dünyamız her yıl 4 Temmuz’da güneşten en

uzak konumuna (“aphelion”) gelirken, bu yıl bu fakirin

Türkiyemiz’de olacağımızı fırsat bilip bu tarihi 7

Temmuz’a almıştır. İçinde bulunduğumuz asrın en

gecikmeli bu “aphelion” un, “mala davara bir faydası”

olacağını katiyyen sanmamaktayız.

4. Ay dedemiz ise 9 Kasım’da, yörüngesinin dünyamızda

en uzak olduğu konuma (406,700 km) gelecek, kısmet

olursa o gece göğümüz yüzündeki en küçük ay dedeyi

tamâşa edeceğiz (gözliyeceğiz) .

Bu olayı göremiyenler, sakin ola ki bu olayın 2020 yılındaki tekrarını

kaçırmayalar.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Hakir-i pür taksir,

Dr. Timur Sümer

Ay-Venus saklambac 2Ay-Venus saklambaci

COOLING DOWN CLIMATE CHANGE

 

 

By MATT RIDLEY

Forget the Doha climate jamboree that ended earlier this month. The theological discussions in Qatar of the arcana of climate treaties are irrelevant. By far the most important debate about climate change is taking place among scientists, on the issue of climate sensitivity: How much warming will a doubling of atmospheric carbon dioxide actually produce? The Intergovernmental Panel on Climate Change has to pronounce its answer to this question in its Fifth Assessment Report next year.

The general public is not privy to the IPCC debate. But I have been speaking to somebody who understands the issues: Nic Lewis. A semiretired successful financier from Bath, England, with a strong mathematics and physics background, Mr. Lewis has made significant contributions to the subject of climate change.

David Gothard

He first collaborated with others to expose major statistical errors in a 2009 study of Antarctic temperatures. In 2011 he discovered that the IPCC had, by an unjustified statistical manipulation, altered the results of a key 2006 paper by Piers Forster of Reading University and Jonathan Gregory of the Met Office (the United Kingdom’s national weather service), to vastly increase the small risk that the paper showed of climate sensitivity being high. Mr. Lewis also found that the IPCC had misreported the results of another study, leading to the IPCC issuing an Erratum in 2011.

Mr. Lewis tells me that the latest observational estimates of the effect of aerosols (such as sulfurous particles from coal smoke) find that they have much less cooling effect than thought when the last IPCC report was written. The rate at which the ocean is absorbing greenhouse-gas-induced warming is also now known to be fairly modest. In other words, the two excuses used to explain away the slow, mild warming we have actually experienced—culminating in a standstill in which global temperatures are no higher than they were 16 years ago—no longer work.

In short: We can now estimate, based on observations, how sensitive the temperature is to carbon dioxide. We do not need to rely heavily on unproven models. Comparing the trend in global temperature over the past 100-150 years with the change in “radiative forcing” (heating or cooling power) from carbon dioxide, aerosols and other sources, minus ocean heat uptake, can now give a good estimate of climate sensitivity.

The conclusion—taking the best observational estimates of the change in decadal-average global temperature between 1871-80 and 2002-11, and of the corresponding changes in forcing and ocean heat uptake—is this: A doubling of CO2 will lead to a warming of 1.6°-1.7°C (2.9°-3.1°F).

This is much lower than the IPCC’s current best estimate, 3°C (5.4°F).

Mr. Lewis is an expert reviewer of the recently leaked draft of the IPCC’s WG1 Scientific Report. The IPCC forbids him to quote from it, but he is privy to all the observational best estimates and uncertainty ranges the draft report gives. What he has told me is dynamite.

Given what we know now, there is almost no way that the feared large temperature rise is going to happen. Mr. Lewis comments: “Taking the IPCC scenario that assumes a doubling of CO2, plus the equivalent of another 30% rise from other greenhouse gases by 2100, we are likely to experience a further rise of no more than 1°C.”

A cumulative change of less than 2°C by the end of this century will do no net harm. It will actually do net good—that much the IPCC scientists have already agreed upon in the last IPCC report. Rainfall will increase slightly, growing seasons will lengthen, Greenland’s ice cap will melt only very slowly, and so on.

Some of the best recent observationally based research also points to climate sensitivity being about 1.6°C for a doubling of CO2. An impressive study published this year by Magne Aldrin of the Norwegian Computing Center and colleagues gives a most-likely estimate of 1.6°C. Michael Ring and Michael Schlesinger of the University of Illinois, using the most trustworthy temperature record, also estimate 1.6°C.

The big question is this: Will the lead authors of the relevant chapter of the forthcoming IPCC scientific report acknowledge that the best observational evidence no longer supports the IPCC’s existing 2°-4.5°C “likely” range for climate sensitivity? Unfortunately, this seems unlikely—given the organization’s record of replacing evidence-based policy-making with policy-based evidence-making, as well as the reluctance of academic scientists to accept that what they have been maintaining for many years is wrong.

***

How can there be such disagreement about climate sensitivity if the greenhouse properties of CO2 are well established? Most people assume that the theory of dangerous global warming is built entirely on carbon dioxide. It is not.

There is little dispute among scientists about how much warming CO2 alone can produce, all other things being equal: about 1.1°-1.2°C for a doubling from preindustrial levels. The way warming from CO2 becomes really dangerous is through amplification by positive feedbacks—principally from water vapor and the clouds this vapor produces.

It goes like this: A little warming (from whatever cause) heats up the sea, which makes the air more humid—and water vapor itself is a greenhouse gas. The resulting model-simulated changes in clouds generally increase warming further, so the warming is doubled, trebled or more.

That assumption lies at the heart of every model used by the IPCC, but not even the most zealous climate scientist would claim that this trebling is an established fact. For a start, water vapor may not be increasing. A recent paper from Colorado State University concluded that “we can neither prove nor disprove a robust trend in the global water vapor data.” And then, as one Nobel Prize-winning physicist with a senior role in combating climate change admitted to me the other day: “We don’t even know the sign” of water vapor’s effect—in other words, whether it speeds up or slows down a warming of the atmosphere.

Climate models are known to poorly simulate clouds, and given clouds’ very strong effect on the climate system—some types cooling the Earth either by shading it or by transporting heat up and cold down in thunderstorms, and others warming the Earth by blocking outgoing radiation—it remains highly plausible that there is no net positive feedback from water vapor.

If this is indeed the case, then we would have seen about 0.6°C of warming so far, and our observational data would be pointing at about 1.2°C of warming for the end of the century. And this is, to repeat, roughly where we are.

The scientists at the IPCC next year have to choose whether they will admit—contrary to what complex, unverifiable computer models indicate—that the observational evidence now points toward lukewarm temperature change with no net harm. On behalf of all those poor people whose lives are being ruined by high food and energy prices caused by the diversion of corn to biofuel and the subsidizing of renewable energy driven by carboncrats and their crony-capitalist friends, one can only hope the scientists will do so.

Mr. Ridley writes the Mind and Matter column in The Wall Street Journal and has written on climate issues for various publications for 25 years. His family leases land for coal mining in northern England, on a project that will cease in five years.

A version of this article appeared Dec. 19, 2012, on page A19 in some U.S. editions of The Wall Street Journal, with the headline: Cooling Down the Fears of Climate Change.

FATİH SULTAN MEHMET VE AYOVA

FATİH SULTAN MEHMET VE AYOVA
Fatih Sultan Mehmet beş lisanı akıcı olarak konuşur, “Avni” mahlâsı ile de şiirler yazar idi.

“Avniyâ, gerçi ölüm dünyede müşkil işdür
Gamze-i dilber ile biz ânı âsân iderüz”
Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

(Meali: Ey Avnî , ölüm dünyada güç bir iştir, lâkin güzelin gamzesi ile biz onu kolaylaştırıveririz) (âsân=kolay)

Bazı arkadaşlarımızın oraya buraya seğirtip nutuk yarışına girdikleri şu sıralar, madem yeri gelmiştir, yıllar önce önce başımıza gelmiş gülmeye müstehak bir fıkrayı anlatsam gerek.

Yirmi sene kadar oluyor ; Ayova (Iowa) Üniversitesi’nin pediatri hematolojisi kemik iliği nakil bölümünde iş bulma amacıyla, Ayova (Iowa) eyaletinin, tilkinin bakır sıçtığı bir kenti olan Ayova Siti’ye (Iowa City) gelmiş idik. Kızıl derililer, haliyle,Türk asıllı (!) olduklarından buracığa “Ay Ova” demişlerse de “sonradan gelen gâvurlar, hâliyle Türk düşmanı olduklarından, bu ismi “Iowa”‘ya çevirmişlerdir” diye de efkâr (fikirler) yürütmüş idik. Ziyaret tasarımızda en önce, kargaların dışkı yemelerinin öncesine alınmış olan fakirin “Lösemi” başlıklı dersi, takiben de hastane turu ve mülâkatlar bulunmakta ki, yaman heyecanlanmakta idik. 

Akşam ezan vakti bizi konuk evine aldılar. Ferdâsı (ertesi) sabah bir de görelim ki ,amanın her yanı rezil bir kar sarmış ki, ümüğümüze değin kara batarak ve de kolumuz altında kaygan (“slide”) resim gösterme halkasını taşıyaraktan hastaneye olan yüz metrelik mesafeyi yürüyüp ders anlatacağımız opera salonu misali koca salona gelip sahneye çıkmış idik.

Lakin koca salonda hiç kimse bulunmamasına karşın, katiyyen dert edinmeyip, kaygan resim göstericisini de bir güzelce kurup hazırlamış idik.
Vakti saati gelince ise, “Heyvah kimsecikler gelmeyecek nutkumuzu dinlemeye” dememize kalmamış, arka kapudan zarif bir âdem sökün etmiş, gelip en ön sıraya da oturuvermesiyle, bu âdemi gözümüz bir yerden ısırsa da, “Yok artık !!..daha neler” deyip, buranın üniversite muallimlerinden biridir zâhir diye kıyas etmiş idik. 

YUCEL

Zarif âdemdir, “bu havada hiç kimse gelmez, sen başla gitsin” anlamına, “If you wish you may start” diyerekten işmar edince, sular seller gibi ezberimize aldığımız nutku tam bir saat boyunca bir güzelce irâd etmiş idik.

Konuşmamızın bitiminde, tek dinleyenimiz olan bu zarif âdemcağız zıplayaraktan ayağa dikilip, tabançalarını (avuçlarını) yek diğerine çarptıraraktan bu hakîre “Bravo” nidalerı atarak bir alkış tutsun… Muhabbetimizden gözlerimiz yaşararaktan resimlerimizi toparlayıp salonun çıkışına doğru yürümeye başladığımızda ise, zarif âdemdir ayağa kalkıp önümüzü kesmesiyle derhal lehçesi bozulmuş, fakirin yüzüne doğru işaret parmağını sallayaraktan,“Nereye gitmektesin bakalım !?” diye sual etmiş, fakir ise korkudan lebimiz (dudağımız) uçuklamış, gövdemiz titreyerekten  cavaba ayâz edip , “Konuşmamız sona erdi, hastaneye gitmekteyiz” dediğimizde ise, ol âdemin imlâsı ve zarâfeti derhal bozulup, “Hööst beyim !.. hiç bir yere gidebilemezsin… otur bakalımdı şuraya…Zîra senden sonraki konuşmacı benim” diyesi var.

Kolunuzu “Heil Hitler” el peşreviyle semâya (gök yüzüne) uzattığınızda, serçe kuşu parmağızın tırnağının eni, semâda 1 derecelik mesafeyi ölçer.

Akşam 10:00 sularında yüzünüzü kuzey batı yönüne çevirip “Büyük ayı”yı bulup, saniyen sol yumruğunuz ile Che Guevera misâli ayımızın kepçesini kapayıp, sâlisen de kepçe sapının “Alkaid” tesmiye (isimlendirilmiş) birinci yıldızından başlayarak 3 tırnak boyu güney-batı yönünde aşağıya inerseniz…, heyhât hiç birşey göremezsiniz.

Lâkin, güzelce bir dürbünle tam burada “M51” ya da “Whirlpool galaxy” tesmiye yıldız adasını görürsünüz ki amanın dikkat etmez iseniz, hayretinizden uvulanızı (küçük dilinizi) “gurppadanak” yutma tehlikesi vardır..

“Yâr içün ağyâr ile merdane ceng etsem gerek 
İt gibi murdâr rakib ölmezse yâr elden gider.”
Avnî (Fatih Sultan Mehmet) 
Bu da yetmez deyip, sevabımıza fakirin 24 cm’lik külüstür gök bakıcısının nelere kadir olduğunu, ve üstelik bir de hayır duanız almak muradıyla arkadaşımız Rick Kirecji’nin hâzik ellerinden çıkmış muazzam “Whirlpool” (M51) görüntüsünü de göndermekteyiz ki, gözleriniz falcı taşı misali açılsın.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Sırıtaraktan,
Hakir-i pür taksir,
Dr. Timur Sümer

M51  

 M51 : 25  CM TELESKOPLA 

 M51 : 35 CM TELESKOPLA

KÂNÛNİ, ÜVEYS PAŞA VE KADINLAR HELÂSI

 

SULEYMAN BY TITIAN

SULEYMAN TUGRA

RESSAM TİTİAN’IN KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN PORTRESİ VE SÜLEYMAN TUĞRASI

 

KÂNÛNÎ, ÜVEYS PAŞA VE KADINLAR HELÂSI

“Kaddi yâre kimi ar-ar demiş kimisi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif”                              (Kânûni Sultan Süleyman) (Muhibbî)

Açıklaması: 

(Yarin boyunu kimi selvi ağacına kimi “elif” harfine benzetmiş. Herkesin amacı aynı ama başka başka söylemiş)

Torun şımartmak muradıyla vardığımız St. Luiz şehrinde başımızdan anlatmaya müstehak bir fıkra geçmiş olup, şöyle vasfetsek gerek: 

St. Luiz şehrinin içinden Misisipi nehri cereyan
etmekte olup, nehrin her iki kıyısı, yek diğeri ile
beton ve timur (demir) köprülerle münasebet ederler.

Hava alanına inmemizle, “ha geldik ha geleceğiz” telaşı ile tayyarede iken tutmakta olduğumuz, ayıptır söylemesi, çişimiz mesane çatlatma raddelerine gelmesiyle, fakiri bir kıvrandırmaya başlasın.., hâliyle bulduğumuz, af buyurun, ilk abdeshâneden içerû girmemizle ne görsek.., “Tüh yüzlerine ki, memişhâneye bir adet dahi ayakta durup teşâşür edilecek (şırıldanacak) bir kubur yapan çıkmamış” diyerekten dönenmekteyiz.  Mevcut oturaklı kubur odalarının ise cümlesi meşgul olup, fakir ızdıraptan iki büklüm, dîdelerimiz (gözlerimiz) yaş dolu kıvranmaktayız ki Irak’taki Amerikan işkenceleri kaç para. 

İşte tam bu ara omuzumuza siyah bir el dokununca o yana dönmemizle, heyvâh ki ne heyvâh, bir de ne görsek.., polis üniformalı siyâhi bir hatun olmasına rağmen, “Beyim sen manyak mısın, sapık mısın ? Burası avratlar helâsı değil mi ? Er kişi buraya hiç gire mi bilir?..Yaşından, aklanmış başından ve de illâ ki çalı süpürgesi kaşından utan bre.. tüh olsun be yüzüne.. Hatta derhal taşra (dışarı) çıkmaz isen bak kendin bilirsin..töbe töbee”  anlamına, hem de İngilizce olaraktan “Sir, you are in the wrong bathroom” demesin mi..? Doğrusu yaman hicâb etmiş (utanmış) ve dahi korkmuş apar ve topar dışarı çıkmış idik. 

Gelelim risâlemizin zamirine:

Kânuni’nin babası Şehzâde Selim , Yavuz Sultan Selim olmazdan az bir zaman önce, kulakta henüz küpe (küpe değil, “mengûş”) yoksa da bıyıkları kulaklara kadar uzanmış, hamamda oynaştığı câriyelerden birinin taacüpâmir (hayret uyandıran) bir “densizlik” etmesiyle, câriyedir, derhal saraydan kovulmuş ve bir “bey” ile tezvîç edilip (evlendirilip) dünya evine girdiyse de ossaat hâmile olduğu anlaşılıp, altı ay sonra dünyamıza gelen yavruya ise”Üveys” nâmı (adı) verilmiş idi.

Yavuz

                                        YAVUZ SULTAN SELİM                                            

Selim ise Yavuz oldukta, işbu veledin güya “hık” diyerekten burnundan düşmüş olduğuna kıyas ederek, Üveys’i saraya aldırıp güzelce eğittirmiş, lâkin saraydan taşra (dışarıda) dünyaya gelmekle “porfirogenetos” olmadığından asla şehzade yerine konulmamışsa da, adam yerine konulmuştur.

Süleyman’ın ağabeyi Üveys, paşalığa kadar yükselmiş, Yemen vilâyetinde beylerbeyi iken, 1547 senesinde bir çarpışmada şehit olduğunda, Kânuni’dir, “o bizim baba bir karındaşımız idi” diyerekten dîdelerinden (gözlerinden) yaşlar dökmüş idi. 

Şehzade Selim’in câriyesi hamamda densizlik etmese idi, vay başımızaa.., Süleyman değil de Osmanlı’miz tahtına Üveys geçecekti ki, ol durumda, Osmanlı tarihi kim bilir nice yazılacak idi.

Saniyen, Jüpiter gezegenimiz her ne kadar akşam çöker çökmez güney-doğu cenâhında (yönünde) yükselmekte ise de, -3.2 gücündeki şavkını en iyi gecenin ortasında göğümüzün tepesine yakıtemaşa etseniz (gözleseniz) muhabbetinizden sizin de dîdeleriniz Kanuni Sultan’ınki misâli bir yaşarır ki, bu sırrı da size bu fakirden başka hiç kimesne bes (sadece) sevâbına verebilemez.

Hayır duanızı almak için bu risalenin mabadına (dibine) Jüpiter (Bercis) gezegenimizin bir suretini eklemekteyiz ki bu iyiliğimiz de unutulmaya.

Temel’dur, torununa askerlik anılarını anlatırken eydur (der ki), 
“Ha pen diyeyum yüz düşman erâtı.. ha pizu boyle
bir çevrelemişler ki ..ha piz on kişi ya varuuuz ya yokuz. Lâkin
düşman komutanıdur, ‘Ula ya hepinizu cebertiruz, ya da
hepinuzun ırzına geçeruz daa, tiz karar veresinuz’
demesiylen…”, Temel’in torundur, “Uy dedeciğum ne karar
verdinuz da ?” diye sual etmesiyle, Temel’dir
eyitmiş..”Heyhaat be toruncuğum .., hepimizu oracıkta öldürdüler da..”

“Halk içinde mû’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”                                         (Kânûni Sultan Süleyman) (Muhibbî)

Açıklaması :
Halk içinde devlet kadar saygın bir şey yoktur
oysa devlet olmasa da olur bir nefeslik sağlık gibisi yoktur) Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Hakîr-i pûr taksir,
Timur

jupiter

KANUNİ VE KEHLE


KANUNİ VE KEHLE

“Gurûb etti güneş dünya karardı
Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı”

“Aypad” nam müzik kutucuğunu kulağına takip Hacı Arif
Bey’in bu güzel eserini Emel Sayın’dan dinleyerekten,
gecenin soğuk karanlığında “Orion” yıldız kümesini
izleyenler hâlden anlar biliriz.

“Avcı” (ORİON) yıldız kümesi akşam 19:30 dolayında
doğu yönünde doğup, giderek yükselerekten 23:00
sıralarında güney semalarının yükseğinden geçerek
sabahın 04:30’unda batı yönünde ufkumuzun altına
inmektedir ki bizden haber etmesi. Bu muhteşem yıldız
kümesinin görüntüsünü, hatta çizgi anlatımını , ve de
avcının bıçağı üzerindeki “Orion” bulutsusunun
arkadaşımız Mark Henson’un ve Hubble gök bakıcısının
çektiği muhteşem gürüntülerini bayram armağanı olarak
risâlemize ulayıp hizmetinize sunmuş bulunmaktayız.

“Olacak, bir kişinin bahtı kavî, talihi yâr,
Kehlesi dahî mahallinde ânın işine yarar”
(Kehle=bit)
(Lâedri)
Zaman-ı evvelde cüzzam sayrılığı olanlarda, kehle
(bit) denen mahlukatın bulunmadığı, kehlenin
yalnızca sağlıklı yiğitlerde bulunduğuna dair çok güzel
bir inanç var idi.
Kanuni Sultan Süleyman ve de zevcesi Hürrem cadısı,
kızları Mihrimah Sultan’ı dünyalar çirkini ve de rüşvet gelenegini Osmanlı’ya getiren Rüstem Paşa ile tecvîz etmeye (evlendirmeye) karar vermişler iken, Rüstem’in çirkinliğinin cüzzam illetinden olduğu söylentisi
üzerine âkil adamları, hırsız Rüstem paşamızı hamama götürüp,
çaktırmadan tüm esvâbında ve dahî cıbıldak gövdesinde
kehle (bit) aramışlar, mebzûl (bol) miktarda bit bulunca
ise padişaha koşarak, “ Dîdeler rûşen olsun (gözümüz aydın olsun)) sultânım, yaradana şükür ki, Rüstem paşamız’da bolca kehle mevcut, o halde, paşamız katiyyen cüzzamlı olabilemez” diyerekten, bahşişlerini almışlar, hâliyle
de Mihrimah Sultan ile Rüstem paşa izdivac eylemiş (evlenmiş),
“Taht el kala” (Kale Altı; şimdiki “Tahtakale”:) )
semtinde dünya evine değil, dünya sarayına girmişler idi.

Bugün başımızdan çok tuhafımıza gelen bir fıkra geçti ki
anlatmaya müstehak:
Sabahın erkeninde hastanemizin asansörüne bindiğimizde
son anda içeriye 9-10 yaşlarında iki adet afacan oğlan
girip kapuların da kapanmasıyla başladılar kıkırdayıp,
af buyurun, seslice yellenme gazları çıkarmaya.
Asansör odası anında, temsil, al bıçağı kes havayı
kıvamında, kesif ve nâhoş bir koku ile doluvermiş idi.
Nasıl ettiler bilinmez, bu veletler beş kat boyunca gaz
çıkarıp gülüştüler ki taaccüp ettim (şaşırdım) doğrusu. 5. kata
erişince veletler asansörden çıkarken bize bir de edep dışı el
işmârı çekmeleriyle, peşlerinden davrandıysak da
kapılar kapanıp asansörde yalnız kaldık.
Biz veletlerin böyle ihtiyarî (istemli) gaz çıkarma hünerlerine
şaşıyor ve tibbî bir izah arar iken, asansörün 7. katta durmasıyla, anında
içeriye asistan ve hoca ve de hemşire tâifesinden bir
gurup insan doluşuvermiş, biz dahi, kibarlık olsun
murâdıyla girenlere sırıtaraktan “günaydın” dediysek
de, kokuyu almalarıyla fakirin cihetine kem nazarlar
atıp, kimisi “çık çık çık” sesleri çıkarmış, kimisi
ise kafa sallayıp göz belertmiş idi. Hatta içlerinde
en fellisi ve kellisi, kahvaltıda bakliyat yemenin sakıncaları
konusunda fakire bir de nutuk irâd etmeye başlamış idi
ki on-ikinci kattaki servisimize canımızı güç atmış idik.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
FPT Timur

GÜNEŞ TUTULMASI, GÜNEBAKAN ÇİÇEKLERİ VE NEVRUZ BAYRAMI

20 MART, 2015

AŞIK VEYSEL, GÜNEBAKAN ÇİÇEKLERİ VE NEVRUZ BAYRAMI VE  GÜNEŞ TUTULMASI

Bu yıl Nevruz bayramında güneş tutuldu. Bence bilerek ve amaçlı tutuldu. Sevgili sınıf arkadaşım Dr. Erdal Akalın da bu olayı İstanbuldan görüntüledi ki, hepimize ibret olsun.

ERDAL AKALIN

asik-veysel-0

GUZELLIGIN ON PARA ETMEZ : TIKLAYINIZ

“Deli gönül ne gezersin
Geze geze yorulman mı
Ne kazandın bu sevdadan
Vazgeç desem darılman mı”

Bakın nâh şuracığa yazıyorum, ömrümüzün geri kalan kısmında “ilkbahar ILIMI” bir daha katiyyen 21 Mart’ta değil, 19 ya da 20 Mart’ta olacaktır; tüm “Nevruz”culara duyurulur”

Yukardaki bu uyarıyı 2 yıl önce 21 Mart’ta yazmış idik; söz verdiğimiz üzere bu yıl “Nevruz” 20 Mart’a denk geldi ve yenisini yazmaya erindiğimizden eski risâlemizi az bir değiştirip yeniden gönderelim dedik.

“Delisin gönül delisin
Güzellere cilvelisin
Bu işleri bilmelisin
Çiçek olsan derilmen mi”

Çok değil bir milyar yıl kadar önce, sevgili dünyamız güneşimizin çevresini tavafa başladıktan az bir sonra, yolunu yitirmiş koca bir kitlenin dünyamıza çarpmasıyla hem ay dedemiz oluşmuş hem de dünyamızın ekseni 23 derece kaykılıvermiş idi. Bu kaykılma sonucu ise mevsimler oluşmuş, sevgili dünyamızı da börtü böcek sarıvemiş idi.

Bu eksen kaykılması yüzünden, her 21 Mart’ta ekvator halkamız güneş yörünge halkasıyla çakıştığından, bu durum
“İLKBAHAR ILIMI” ya da “vernar equinox” tesmiye edilip, güya, gece ve gündüz birbirine eşit olduğundan “NEVRUZ” geldi hoş geldi diyerekten bayram etmekteyiz.

Şimdilerde ise, devasa ateşler yakıp, ele güne hoşgörü ibreti olsun muradı ile, büyük elçileri ve dahi politikacıları ateş üzre hoplatıp alkışlayeraktan, suretlerini gazetelere basmayı iş edinmişizdir.

“İnc elekten elenirsin
Diyar diyar dolanırsın
Akar çağlar bulanırsın
Hiç bir zaman durulman mı”

İmdiii ve de lâkin:
1. Gece ve gündüz asla eşit olabilemez. Zîra güneşimiz, battıktan sonra bile, atmosfer kırması yüzünden, 1.5-6 dakika görünmesini sürdürmektedir.
2. Üstelik hem güney hem de kuzey kutbunda bu sırada güneş asla batmayıp Mevlevî dervişi misâli, ufka paralel dolanıp durmaktadır.
Yıllar önce aklı sivri bazı bilim adamları, “acep günebakanlar güneşi ne kadar izlerler” merâkı ile günebakan çiçeklerini güney kutbunda dikmişlerdi de, zavallım günebekanlar güneşe bakaraktan döne döne boyunlarını yeni yunmuş çamaşır misâli burup, hepten telef olmuşlar idi.

“Yüce dağın menekşesi
Sesin güzeller neş’esi
Gönlümün billûr şişesi
Taşa çalsam kırılman mı”

Bin dokuzyüz altmışlı yıllardayız ki bıyıkları yeni ter basmış, çoğumuzun sedâsı sopranodan baritona, bazen de tenora terfi etmiş, okulumuz korosunda, Nobel almak için söylüyorsam nâmerdim, pek çok sevdiğimiz  Tatyos efendinin Rast eserini terennüm etmekteyiz.

“Bir gönlüme bir hâli perişânıma baktım
Zâlim seni yâd eyleye, ah eyleye çaktım”

Hiç birimiz “çaktım” sözcüğünün anlamını çivi çakmaktan öte bilmediğinden, sağ olası Yavuz hafta sonu Adana’ya gidip rahmet olası babasından öğrenmiş de, bize de sevâbına öğretivermiş idi.

Ekimizde, teleskopun üzerine tünemiş yakınlaştırıcı resim çekiciyle çekmiş olduğumuz “Avcı” (“Orion) burcunu ve bulutsusunu, ve dahi arkadaşım Clay Kesslerin görütülediği “At başı” bulutsusunun gorüntüsü gönderiyorum ki mizâcınız açılsın.

“Söyletme garip Veysel’i
Kâhi uslu kâhi deli
Candan sevdiği güzeli
Tenha bulsan sarılman mı”
(AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU)

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM : TIKLAYINIZ

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Hakîr’i pür taksîr,
Dr. Timur Sümer

asik-veysel

Orion-TS-1 2

NÖTRON PATLAMASI VE SÜMBÜL ÇİÇEĞİ

NÖTRON PATLAMASI VE SÜMBÜL ÇİÇEĞİ
7 Eylül Çarşamba günüdür, sevgili güneşimiz, âdeti
üzre batı yönünde batar batmaz, behemehâl batı-güney
batı yönündeki ufkun hemen üstüne baksanız gerek. Ay
dedemizin kemerinin sağ yanında pırlanta misâli
ışıldayan Çulpan (Venüs; Zühre) gezegenini, onun sağ
yanında ise mışıldayan sevgili Jüpiter’imizi (Bercis)
göreceksiniz ki keyf-i temâşâsı akla ziyândır.
Bu durumun çizimini ise sevâbımıza bu yazıya ulamaktayız
ki bakışınız ehven, temâşânız şen ola.

Sümbül çiçeğinin neden öyle muhteşem koktuğuna
gelince: Fakir, billahi Figâni’nin yalancısım.

Güyâ, sevgilimiz gül bahçesinde gezer iken, hafifçe
esen bir rüzgar yârimizin o güzel kokulu kâhkülünü
uçuşturmasıyla, rüzgâr kısmıdır yememiş içmemiş
bu kâkülden aldığı kokuyu sümbül çiçeğine getirmiş, “al bu
koku sende emanet dursun” diye avâzlanıp kokuyu sümbül
çiçeğine vermiştir ki, tevâtür,o zaman bu zamandır
sümbul çiçeği ahacık böylecene misler gibi
kokagelmektedir.
SEMÎM-İ KÂHKÜLÜN ALMIŞ NESÎM GÜLŞENDE
DEMİŞ Kİ SÜMBÜLE ‘SENDE EMANET OLSUN BU’
(Figâni)

27 Aralık 2004 tarihinde, arkadaş arasında “SGR
1806-20″ diye çağrılan nötron yıldızındaki muhteşem
patlamaya inanmayan ise neuzibillâh kâfirdir.

Sakın ola Acem palavrası sanılmaya; ellibin ışık yılı
uzaklıktaki bu patlamadan 1/10 saniyede çıkan enerji
bizim güneşimizin yüzbin yılda çıkardığı enerjiye
kıyastır ki, yalanım varsa ne olam, güyadır, sevgili
dünyamızın iyonosferi bile bu patlamadan oldukça mı
desem, az biraz mı desem, etkilenivermiştir.
Uzak doğudaki Aralık tsunamisinin bu patlama ile ilgisinin
olmadığı söylenmekteyse de , bu patlamanın neden Şubat
2005 yılına kadar herkeslerden gizlendiği sorusunun
cevabına ise ayâz eden kimseler bulunmamaktadır.

Bu görkemli patlama, maazallah, 10 ışık yılı yakında olsa
idi sevgili dünyamızın tüm canlıları telef olup, öyle
bir soy sop kırımına uğrarlardı ki, ne Evropa’nın
Birliği kalır, ne de ortalıkta suçu atacak bir tek Türk.

İnsanlık yine bu fakirde kalsın deyû, büyük patlamanın
el yapımı resmini ve de mülevves nötron yıldızının ise
gerçek sûretini göndermekteyiz.

“ÇIKSIN ŞU SIRR-I HİKMETİ BİR ÖĞRETEN BİZE
BÂKİ İDİYSE RUH, NE LÂZIMDI TEN BİZE”
(Abdülhak Hamid)

Sırıtaraktan,
Hakîr-i pür taksîr
Dr.Timur Sümer

TEKE PENİSİ, BEBEK POPOSU VE TÜRBAN MÂNİLERİ

TESETTUR

TEKE PENİSİ, BEBEK POPOSU VE TÜRBAN
Message starred Wednesday, January 30, 2008 3:27 PM
(Sevgili arkadaşım Uğur Cilasun’un “Birgün”
gazetesindeki köşe yazısına yanıt ve bu fakirden türban mânileri. TS)

Azizim Uğur:
Bebek poposunu ve hayvanları sansürleyen haberinin
“Lâhavle” kat sayısı Merih gezegenine ulaşır. Sen de
pek yaman anlatmışsın; sağ olasın ve de aferin.
Bu sapıkların kadın saçından tahrik olduklarını
bilirdim de, bu kadarına da çüş.
Aşağıdaki mânilerimizi eğer bir mânin yoksa zatına
adıyorum.
Üşenmesem bu mânileri sabaha kadar yazarım
gibime gidiyor.

Bayramlarda kurban var
Kafalarda türban var
Tekenin penisini
Sansürleyen hayvan var
***
Türbanın allı idi
Dört ucu dallı idi
Bunun böyle olcağı
Seçimden belli idi
***
Çeşit bana tür bana
Takıldım bu türbana
Çene altı bağlamış
Çekerek getür bana
***
Hisarın bedenleri
Çevirin gidenleri
İğrenç türban bağlıyor
Yurdumun fidanları
****
Sabahın tan yerleri
Yüzünde ben yerleri
Hastir git ben görmiyem
Türban değen yerleri
***
Akşamın vakti geçti
Her gelen baktı geçti
Çene altı bağlayıp
Türbanın taktı geçti
***
Gidiyom bağlat beni
Türbanla dağlat beni
Sende utanma yok mu
Tenhâda ağlat beni
***
Su gibi akma yârim
Yadlara bakma yârim
Eğer türban takarsan
Yüzüme bakma yârim.
***
Başakların harmanı
Derdimin yok dermânı
Gelmiş Arap ilinden
Avratların türbanı
***

Başıma türban gerek
Deveye gerdan gerek
Seçim meçim bahâne
Ülkeye kurban gerek

***

Türbanımı bağlarım
Yürekleri dağlarım
Atatürk gelir diye
Gece gündüz ağlarım

***

Ne daldayım ne gülde
Ne koldayım ne elde
Fakir bahtsız canmışım
Gezerim gurbet elde.

FPT Timur Sümer

“…Kimi yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir
bez, ya da bir peştemal ya da benzer bir şeyler atarak
yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere
karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak
yumulur. Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir?
Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı
biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok
gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi
gerekir.”
Mustafa Kemal, Atatürk’ün Söylev ve
Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay.Ankara,
1981 C. II., s. 217.

KANUNİ VE COPERNİCUS

                                           Jupiter (Bercis)
Sevgili arkadaşlarım be:

 

“Bizim illerin beyleri
Yakar kandili kandili
İçip arslana dönerler
Kadeh döndürü döndürü”

 

Gecenin nilgünü çöker çömez gül yüzünüzü doğu yönüne çevirdiğinizde gördüğünüz ışıldaklı gezegen sevgili Bercis’imizdir (Jüpiter)
Saniyen, akşam sekiz- dokuz sularında yönünüzü güneye çevirip
(Ankara’dakiler Çankaya yönüne dönsünler, Samsun’lular
ise denizi kıçlarına alsunlar), elinizi “nah sana”
yaparaktan kafa hizasından uzatsanız, Orion yıldız
kümesinin meşhur avcısını elinizin altında bulursunuz
da hayretinizden ağzınız nah şu kadar açık kalır.
Bu yazının ekinde ise hem yıldız kümesinin resmini, hemi
de “avcının” çizgisini, temaşa etseniz içün, sevabımıza göndermekteyiz.

 

“Hem içerler hem kanarlar
Düşmana meydan ararlar
Arap atlara binerler
Boyun sündürü sündürü”

 

Hz. Nicolaus Copernicus, bir yandan rahiplik eder, bir
yandan da saray hekimliğini red edip, yoksulların hastalıklarına koşar iken, bir
yandan da Merkür, Venüs, sevgili Dünyamız, Jüpiter ve
de Satürn’ün güneş çevresinde pervane oluşlarının
hesaplarını yapar idi.
Lakin Engizisyon kilisesinden korkusundan garibim,
bulduklarını, bizim softalarca yurdumuza henüz
sokulmamış yazı basma aygıtına bile veremez, yalnızca
birkaç yarenine anlatır idi.
Bu yarenlerden Giordano Bruno ise, Hz. Copernicus’un 1543 yılında ölmesinden
nice sonra baklayı ağzından çıkarmasıyla, Hıristiyan
yobazlarca, 1600 yılında direğe bağlanıp cayır cayır
yakılmıştır.

 

“Çürüdü gönlüm çürüdü
İçerde yürek eridi
Beylerin kolu yoruldu
Kılıç döndürü döndürü”

Kanuni’nin en yakın dostu melek yüzlü vezir-i azam Pargalı İbrahim paşa, “şehriyar hazretlerinin tırnaklarını kesüp pay-ı şeriflerini (şerefli ayaklarını) gaslettikleri (yıkadıkları) suyu nuş eder idi” (içerdi) (Müneccimbaşı;Cilt2,s.591)

 

Süleyman’a öz oğlu Mustafa’yı boğdurtmakla yetinmeyen baş cadı Hürrem sultan ise, kızı Mihrimah’ın rezil kocası Rüstem paşayı sadrazam etmek için sultanımızı fitnelerle doldurmuş, Hz. İsa’nın doğumu üzre 1540 yıl geçmesine rağmen, Süleyman sultanımız, Copernicus’un felç geçirmesine çeyrek kala, sevgili dostu “makbul” İbrahim’i uyur iken boğdurmuş, unvanını ise “makbul” İbrahim’den “maktul” İbrahim’e değiştirmiş idi.

 

“Beyler n’eyleyip n’idelim
Güzellerle göç edelim
Meydanda at oynatalım
Boynun döndürü döndürü”

 

Heyhat ki ne heyhat, yine tam 1540 yılında, AB’nin en
baş sultanı, rezillerin rezili VIII Henri ise zamanın
İngiltere’sinde, Süleyman’dan aşağı mı kalacak,
karılarının kafalarını kestirmekle kalmayıp, en yakın
dostu ve içtikleri sarap ayrı gitmez en
başa bakanı Cromwell’in de kellesini vurdurmakla
kalmamış, tüm sülalesini de hıyar misali doğratmış
idi.

 

“Köroğlu der ki karıdım
İhtiyar oldum çürüdüm
At yoruldu ben yoruldum
Güzel bindiri bindiri”

(Köroğlu)

 

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Timur Sümer

EN UZUN GÜN

EN UZUN GÜN VE TESİSATÇI
Sevgili arkadaşlar be..

Yabana atarlar beni, ok gibi doğru olsam
Elde tutarlar heyhat, yay gibi eğri olsam.
TS

Geçtiğimiz yıl başımıza gelmiş tuhaf bir fıkrayı nakletsem gerek.
Evimizin çatısı akmış, dibini sular basmış, günlerdir tesisatçı ve çatı tamircisi beklemekteyken, kapu zilinin dınlamasıyla bir de açsak ki, karşımızda elinde çantası bir tesisatçı âdem dikilmekte değil mi ?..
Sevincimizden böbreğimiz hoplamış, bu sevgili âdemi bağrımıza basıp yanaklarından bûs etmemize ramak kalmış iken, gayetle edeplice, ve de İngilizce olaraktan tesisatçı âdem lâfa girmiş idi ;
“Zât-ı âlinizi haddim olmayarak rahatsız etmek cüretini gösterdiğim için affınızı istirham ederim efendim. Bendeniz, komşunuzun çağrısına icâbet eden tesisatçıyım. Ne yazık ki kapılarını nice çaldık ise de cevap veren hiçbir kimse olmadı” deyû eyitmesiyle, bu fakir de gayetle taaccüp ederekten (şaşıraraktan);
“Bre tesisatçı kardeşim.. zâtının bize geldiğini ummuş idim. Komşumuz heyhât, bu mahalleden taşınalı 3 aydan ziyâde olmuş değil midir ?” dememizle, tesisatçının cemâli ossaat nâr misali kızarmış, lehçesi ise ziyâde bozulmuş olaraktan ;
“Hem çağırıyorlar hem de oturup beklemiyorlar şerefsizler.!!.”  diyerekten avâz etmeye koyulmuş, hatta komşumuzun validesinin, birçok erkekle para karşılığı  cinsi münâsebette bulunduğu iddiasını, bütün mahalle ahâlisine yüksek bir seda ile âyan etmiş idi.

Dideler rûşen (gözünüz aydın) olsun ey yâran; bu yılın  gün dönümü babalar gününün iki gün ardından gelmektedir.
‘Gün dönümü’ =”solstice”, Latince’de, ‘güneş’ ve ‘durmak’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır.
Adından da anlaşılacağı üzere, 21 Haziran, güneşin göğümüzde bir an için güya duraklayıp, ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna revân olduğu ; 

1. kuzey yarım küresinde güneşin en yüksek konumuna erişip doğusundan batısına kadar gök yüzündeki en büyük kavsi çizdiği,

2. Ekvatorumuzdan bakıldığında, gökteki en düşük konumuna geldiği, ufukta ise en soldan (en kuzeyden) tülûg-ü gürûb ettiği (doğduğu), en sağdan (yine en kuzeyden) battığı ve haliyle gündüzün en uzun, izleyen gecenin ise en kısa olduğu,

3. Sevgili dünyamızın eksenini güneşimize doğru iyicene kaykılttığı, yazın başlangıcının habercisi ve de tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve de yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerlerle katiyyen kutlanmayan güzel bir gündür ki cümlemize kutlu olsun.

0x0-en-uzun-gun-ne-zaman-2019-yaz-gundonumu-nedir-hangi-tarihte-olacak-1560932636059

Billahi ben de Abdülhak Hamid’in yalancısıyım; Üstâd Hamid’in istediği şu ki, çıksın bu sırrı öğretecek biri de anlayalım bakalım; madem ki ruhumuz ebediyyen kalıcıdır, öyle ise bu tene ne gerek vardı ?

“Çıksın şu sırr-i hikmeti bir öğreten bize
Bâki idiyse ruh ne lazımdır ten bize”

Ekimizde bu , ve en yukarda Clayton Kessler arkadaşımızın “Markarian zinciri” tesmiye edilen gök adaları (“galaxy”) zinciri görüntüsünü, bâd-i hevâ (bedava) olarak tamâşâniza arz etmekteyiz ki, helâli hoş olsun.

“Yoğ ise bir yerde nâmeni anlayacak gûş
Tazyig-i nefes eyleme tebdil-i mekân et”                                                                                          ( Ya da “tebdil-i makâm et)

 Fakirin göruntülediği ay dedemizinden muhteşem bir poz

Sırıtaraktan,
Fakîr-i pür taksîr

Dr. Timur Sumer

PAPA’NIN BAŞAKLARI

Sevgili arkadaşlar be:
Sırp’li caniler Saraybosna’yı kuşatıp da kadın, erkek,
çocuk demeyip, her dışarı çıkanı dangadanak vurdukları
sıra, AB’nin pek uygar(!) ülkeleri, zevkten sırım
sırım sırıtaraktan, “Müslümandır gebersinler gerek”
deyû eyitmişler, “Bosna’ya sakın ola hiç kimesne silah
satmaya, Rus karındaşlarımızın ise Sırp’li
karındaşlarımızı müsellah etmeleri  (silahlandırmaları) caizdir” diyerekten AB’nin uygarlığına nazar boncuğu takmışlar idi.

Papa Paul ise halbuki tam bu sırada Amerika’ya ayağını basmış olup, bu hakir de, aksilik bu ya, ossaat telli-vizyon başında
canlı haber izlemekte idik. Papa’nın, “Bosna’daki katliam durmalıdır” demesiyle, felli ve dahi kelli bir herifin Papa’nin kulagina eğilip, “fisfıstır da kos kostur” diyerekten bir kelâm ettiğini tüm izleyiciler görmüş idi.

Yalanım varsa gözüm çıksın, papa (ğan) hazretleri derhal dilini kıçına sokmuş, ve de, bu konuda ölünceye dek hiçbir kelâm etmemiştir. Hakir ise papağanın fiyatını ossaat biçmiş ve de “bu da bizim guşumuza mengüş ola” (kulağımıza küpe ola) diyerekten, tüm yarene iletmiş idim .

Yirmi küsur yıllık saltanatı boyunca papazların erkek
çocuklara tasallutunu görmezden gelen papağanımı,
kadınların ikinci sınıf insan olduğunu kanıtlamak için
de türlü dolaplar çevirmiş, “lastik takıp doğum
kontrolü yapmak pek günahtır, lastik takmaktansa
AIDS’den ölmek evladır” vecizesi ile Katolik mü‘minlerin
duasını, mazlumların ise bed-duasını almış değil midir?

Uyduruyorsam nâmerdim: Adet oldur; papa adayı
seçildikte, güyadır altı delik bir sandalyeye
oturtulacak, en yaşlı kardinal ise alttan eğilip
(neden en yaşlı, kalbi bozulmasın diye mi ki?)
“Gerçekten er kişi midir bakalım, aman sakın avrat
olmaya?” bahanesi gösterip, Papa adayının, ayıptır
söylemesi, başaklarını okkalayıp, eğer de er kişi ise
aynen “DUO TESTİS BENE BENE DATA” dediği anda yeni
papanın erkekliği onaylandığından, o ana kadar tutulan
nefesler “foss” diye üflenip rahatlanacak, papamız da
tâcına kavuşacaktır.
Fî tarihindedir, çapkın başkanımız Bill Clinton, sırf Papayı görüp
de sevaba girmek içün Roma şehrine gelüp de taksiye
süvar olmuş (binmiş), “çek oğlum Papa’yı göreceğiz” dediyse de
taksicidir, “paşam elimizde çok güzel hatunlar vardır,
siyahi, beyazı ve de kızılı, hangisini gönlün çekerse”
dediyse de Clinton’dur tegâfül eyleyip (anlamazlıktan gelip), “yok oğlum ille de Papaya gideceğiz” deyip ısrar ettikte, taksici
ise heman bir cep telefonu açmasıyla birileriyle patır
kütür İtalyanca lâflayıp Clinton’a dönerekten eydür,
“İl Papa non e possible… ma c’e un Cardinale”
(Valla Papa katiyyen mümkün değil, lakin Kardinali istersen..)
Tüh yüzümüze ki yine cevvâliyetimizden
tumturak-ı elfâz ( gösterişli sözler) ile yazamadık.
Sırıtaraktan,
Timur Sumer

%d bloggers like this: