KIM YAPTI (1): DARBE VAR DARBECİK VAR

DARBE VAR DARBECİK VAR (3)

Geldik mi 15 Temmuz’a? Geldik, geldik!
15 Temmuz’u iyice anlamak için, Türkiye’yi yönetenlerin neler yapabileceklerini çok net gösteren bir olayı sizlere hatırlatmak isterim.
Yer; Dışişleri Bakanlığı Makam Odası. Tarih; 27. 03. 2014
Toplantıya Katılanlar; Dışişleri Bakanı Davutoğlu (Emekli Başbakan)-Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler (şimdi Jandarma Genel Komutanı)-MİT Müsteşarı Hakan Fidan- Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu (şimdi Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi)
-Davutoğlu; “Başbakan (Erdoğan) Süleyman Şah Türbesi bu konjonktürde bir imkân gibi değerlendirilmeli” dedi.
-Fidan; Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim. Süleyman Şah türbesine bile saldırtırız.
-Yaşar Güler; Orada (Suriye’de) silaha değil, mühimmata ihtiyaç var.
-Fidan; 2 Bine yakın TIR malzeme gönderdik!
Bu konuşanlar ve konuştuklarının dinlendiğinin farkında bile olmayan 4 kişi var ya, işte bunlar bir araya gelince, bu organizasyona DEVLET deniyor.
Siyasi İrade var, Bürokrasi var, Asker var, İstihbarat var!
Türk Devletini bu kafada adamlar yönettiği sürece, devletin bulaştığı her olaya, 15 Temmuz dâhil şüpheyle bakılır. Devlet denen aygıta hükmeden bu adamlar, isterlerse insan yok edebilirler, isterlerse, patronlarının dilediği gibi kullanabileceği çakma bir darbe de düzenleyebilirler!
Hadi canım, o kadar da olamaz diyeniniz mi var? Ülkesini, savaşa sokmak için bombalatacak kadar gözü dönmüş insanların bunu yapmayacağını nasıl garanti edersiniz ki?
15 Temmuz’a giden yolda, en önemli işaret fişeği, Davutoğlu’nun aniden görevden alınmasıdır.
Davutoğlu, ne Erdoğan’a ne de diğer Bakanlara benzer. Davutoğlu’nun para ile vurgun ile soygun ile bir ilgisi yoktur!
14 Temmuz’da Başbakanlık koltuğunda Binali değil de Davutoğlu oturuyor olsaydı, 15 Temmuz diye bir olay olamazdı, çünkü tertip anında duyurulurdu! Davutoğlu’nun Başbakanlıktan uzaklaştırılması bu sebeptendir!
Şimdi beraberce düşünelim;
Başbakan yapılan Binali Yıldırım’ın en birincil özelliği nedir? Erdoğan’a şartsız biat etmek! İstanbul Belediyesindeki görevinden bile Müfettiş kanalıyla kovulmuş biridir Binali Yıldırım. Hollanda’da oğluna kurduğu Zeeland Shipping adlı şirket bu yıl 100 Milyon Avrocuk zarar etmiş durumda. Binali’nin oğlunda ne kadar çok para var ki, 100 Milyon Avroyu tınmıyor bile! Bakın Binali’nin oğluna Bilal’i görün, Bilal’e bakın Binali’nin oğlunu görün. Tıpkısının aynısı!
Bir şirketi zarar etmekten kurtaramayan birine, beceriksiz demeyeceğiz de ne diyeceğiz?
Yani gitti “Yarım biatçı” Davutoğlu, geldi “Tam biatçı” Binali.
İşlemin birinci kısmı tamam mı? Tamam.
Şimdi bir de 15 Temmuz silahlı kalkışması sırasında insanlarımızın üzerine ateş eden alçaklara bakalım! Bunların büyük bir kısmı, 11 yıl Türkiye’yi beraberce yöneten Erdoğan-Gülen ortaklığının adamları değil mi?
Bir kısmı ise devlet istihbarat örgütünün taşeronları arasındaki Sedat’ın adamları olabilirler mi?
Bir de, karmakarışık İstanbul trafiğinde, köprünün bir tarafı kapalıyken anında tankların ve askerlerin yanında biten ve şehit olan adamların kimliklerine bakalım! Bunlar o yoğunlukta, köprüye uçarak mı, yoksa metrobüs ile mi getirildiler?
Bunlar, “SADAT” adlı kuruluşun üyesi midirler? Orada eğitim aldılar mı?
Kaçı İstanbul’daki AKP’li belediyelerde, AKP’nin yan kuruluşu olan vakıflarda çalışıyordu? Böyle bir olay için kaç kez eğitim çalışması yaptılar? (Bu konuda geniş bir çalışma yapılmaktadır. Sadat-Sedat ortaklığı bu araştırmaya dâhildir) Hangi geri zekâlı darbeci, gece boş olan TBMM yi bombalar ve yaptığı darbeyi baştan bitirir? Burası Süleyman Şah türbesi mi?
Yurtta Sulh Konseyi kimlerden oluşuyor?
Darbe olur da, başı olmaz mı? Kim bu darbenin başı? Kim bu darbenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı? Nerede darbeyi düzenleyen siyasi kişiler?
Daha yanıtlanması gereken onlarca haklı soru var!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tutuklamaya giden SAT Komandolarının (!) yol kenarındaki bakkala, Erdoğan’ın kaldığı adresi sormaları gibi!
MİT’in 15 Temmuz günü ve gecesi tam olarak ne yaptığını bilmediğimiz gibi!
Değerli Okurlar;
Komedi filmi izlemeyi sever misiniz?
İstanbul’un yoğun trafiğinde tanklar kilometrelerce ve saatlerce yürüyecek, Boğaz Köprüsünü tek yönlü olarak trafiğe kapatacaklar!
Uçaklar-Toplar-Ağır Silahlar hazırlanacak ve belli yerlere konuşlandıracaklar, büyük bir askerî hareketlilik yaşanacak ve bundan ne MİT Müsteşarının, ne Genelkurmay Başkanının, ne Emniyet Genel Müdürünün haberi olmayacak ha!
Haberleri olmadığı kabul edilse bile, bundan büyük bir görevi ihmal olabilir mi?
15 Temmuz Darbe girişimi, bu üç kamu görevlisinin ihmali yüzünden oldu ise, bu üç kamu görevlisi niçin ve hangi sebepten dolayı hala görevlerinde durmaktadırlar?
Bu üç kamu görevlisi hala görevlerinde olduğuna, mitinglere ve dış gezilere devlet adına katıldıklarına göre, 15 Temmuz Darbe girişiminin, Türk Milletine karşı kurgulanmış bir KUMPAS olduğunu söylemek doğru olmaz mı?
Biz kendi imkânlarımızla bu soruları araştırıyoruz, sorguluyoruz.
Bu ve benzerleri sorular aydınlatılmadıkça, 15 Temmuz hep karanlıkta kalacaktır.
Fakat ayın 14’ü gibi parlayan ve saklanamayacak kadar açık olan bir gerçek var ki, o da şudur;
FETÖ’yü ve diğer Tarikat ve Cemaatleri, Türk Devletinin en hassas birimlerine sokan yerleşmelerine izin veren, Bakanlıkları bunlar arasında pay eden, bu hainleri darbe yapacak güce eriştiren Erdoğan ve AKP Hükümetleridir.
FETÖ, bir suçluysa bunlar bin defa suçludurlar…
Yaa Badem efendiler, devlet yönetmeyi siz belediye encümenini yönetmek mi sandınız? Hiçbir şey saklı kalmaz, kalmayacak! Hesap vereceksiniz…
Not; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına 25 Temmuz 2016 tarihinde Akar-Fidan-Lekesiz hakkında yinelediğim suç duyurusuna, hala bir yanıt alamadım. Anayasa’ya göre Savcılık bana yanıt vermek zorundadır. Savcılık suç işlemektedir. Kimse Anayasa ve yasalardan üstün değildir. Hatırlatırım…
Sağlık ve başarı dileklerimle 22 Eylül 2016
Rifat Serdaroğlu

KİM YAPTI ?

10 Eylül 2016 Cumartesi

15 Temmuz ile ilgili bütün sorulara tek bir cevap veriliyor: Askeri darbeye kalkışan FETÖ’dür, diğerlerini de peşlerinden sürüklemişlerdir.

Bugün Fethullahçı Terör Örgütü dediğimiz, bütün resmi kayıtlara artık bu isimle giren Cemaat’in askeri bir darbeye kalkışmasının izahı halen ortada görünmüyor.

Continue reading “KİM YAPTI ?”

RAPOR ALMAK YASAK ; EGE CANSEN

Hastalanmak serbest rapor almak yasak

21 Ağustos 2016
 

Olağanüstü hal yaşayan güzel ve yalnız ülkemde, olağanüstü ve olağandışı kararlar alınmıştır. Pek tabii hepimiz bunları olağan karşıladık. Çünkü durum gerçekten alelade değil fevkaladedir. Mesela bu yüzden hastalanan devlet memurlarının “doktor raporu” almaları yasaklanmıştı. Yasaklanan raporlar, herhalde “şiddetli ishal, bugün işe gidemez” veya “15 gün evde istirahat etmesi gereklidir” ya da “3 ay tebdil havaya ihtiyacı vardır” şeklinde yazılmış olanlardı. Yoksa klinik bulgulara dayanan hastalık tanılarına dair raporların verilmesi yasaklanmış olamazdı. Öyle veya böyle, şurada biz bize sohbet ediyoruz, bu kararı alan otoritenin, doktorlarımızın dürüstlüğüne güvenmediği aşikâr. Haksız da değil hani. Çünkü normal zamanlarda doktorlarımızın, hatırını kıramadıkları veya acıdıkları kişilere veya onların yakınlarına, hasta olduğu için değil, işi görülsün diye hasta raporu verdiklerini herkes biliyor. Mesela dershaneye giden öğrencilere, devamsızlıktan sınıfta kalmasın diye doktor raporu almak “Laik Şeriata” göre mubahtır. Aynı kültürden gelen FETÖ’cüler de doktorlardan sahte rapor alarak örgütlenmeyi “İslami Şeriata” uygun bulmuştur.

HUKUK VE İKTİSAT

Elli beş yıldır iş âleminde tepe yönetici olarak çalışan bir iktisat öğrencisi olarak, hukukla hep iç içe yaşadım. Doğru adı “serbest girişim” (free enterprise) olan ve galat olarak “kapitalist” veya “piyasa ekonomisi” diye adlandırılan sistemin temelinde sözleşme serbestliği yatar. Sözleşme ise hukuktur. Dolayısıyla, iktisadi sistemin temeli hukuktur denebilir. Temel çürükse, iktisadi sistem de çürüktür. Sözleşme sadece taraflar arasında yapılan sözlü veya yazılı bir akit değildir. İktisadi hayatı çerçeveleyen iş, ticaret, borçlar, medeni, icra ve iflas başta olmak üzere tüm kanunlar ve kararnameler birer “sözleşme”dir. Her işçi, her işveren, her üretici ve her tüketici bu sözleşmelere kendiliğinden taraftır. İnsanların kanunlardan doğan hak ve vecibeleri vardır. Hemen konuya gireyim. İş hayatında, hileli veya kusurlu olma halleri hariç bizatihi iflas etmek suç değildir. İflasının ertelenmesini istemek de haktır. İflas, Darwin’in sözünü ettiği “en uygun olanların idame-i hayat etmesini” sağlayan bir doğal ayıklanma sürecidir. Bu ayıklanma, kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlar. Unutmayın: Şirketleri iflas edemeyen ekonomilerin kendileri iflas eder. Örnek 1990’da ekonomileri iflas eden SSCB ve diğer sosyalist ülkelerdir.

İFLAS SERBEST, İFLAS ERTELETMEK YASAK

Mahkemelerin “iflas erteleme kararı” almalarını yasaklamak, hâkimlere güvenmemekten başka bir şey ifade etmez. Bu, gün gibi aşikârdır. Tüccarın veya ticari firmanın “varlıkları, borçlarını karşılayamaz hale gelmişse” kamunun ve üçüncü şahısların haklarının korunması için, durumlarını mahkemeye bildirme mecburiyeti var. Bu mecburiyet devam ediyor. Hâkimler, ne her iflas isteğini, ne de her iflas erteleme talebini kabul etmek zorunda değildir. Erteleme kararı veremeyeceklerine göre her müracaat edene iflas kararı mı verecek? Acaba, hâkimin atayacağı bilirkişi, şirketin sunacağı “hayata dönüş projesini” uygulanabilir görüyorsa, piyasanın sıkıştığı bugünlerde iflası ertelemek daha yararlı değil mi?
Son söz: Hekimle hâkimin alternatifi, yine hekim ve hâkimdir.

EGE CANSEN ; SÖZCÜ

 

ADİL KARCI’DAN “İPEK BÖCEĞİ”

İPEK BÖCEĞİ

IPEK 1

“Lan!  Defolun gidin burdan!” diye bağırdı Cadaloz Güllü, “Başlarım şimdi sizin ipeğinize de böceğinize de…Kafam şişti kafaaamm!”

 Kankardeşim Salih, kardeşi Kıvırcık Hanifi, Malak Macit ve ben, mahallelinin “Cadaloz” lakabını takmış olduğu Güllü Nene’nin evinin tam karşısındaki dut ağacına çıkmış, ipek böceklerimiz için dut yaprağı kopartıyorduk.

 “Ne baarıyon bee!” dedi Salih, “Bizi bakkala yollayıp ekmek, yoğurt aldırırken iyiydi ama…” 

IPEK2

Güllü Nene, oğlu ve gelini ile birlikte, beş-altı yıl önce İstanbul’dan Adana’ya göç eden Çalgıcı Ali efendinin ekibi ile gelmiş ve bizim mahallenin arka taraflarına yerleşmişlerdi.  Birbirine bitişik olarak yolun kenarına dizilmiş on kadar evde yaşayan bu insanlar geçimlerini düğünlerde çalgıcılık yaparak, çiçek satarak sağlıyorlardı. Birbirinin kopyası olan evleri “koyun ayağı” tabir edilen türde, duvarları kargı kamışı üzerine sıvanan çamurla yapılmış (ama bembeyaz badana boyalı) bir oturma odası ve bir de banyo-tuvalet-mutfak  görevi yapan eklentiden oluşmaktaydı.  Oturma odasının tabanı yerden beş altı karış yükseklikte olur ve tahtadan yapılırdı.  Yanyana dizilmiş tahta masaları iyice bitiştirerek onlarla bir odayı doldurduğunuzu düşünün… işte aynen öyle.  Dış kapıdan girer girmez dört-beş tahta basamakla odanın içine girilmezdi,  “odaya çıkılırdı”.  Kapının yanında ise mutlaka yola bakan bir pencere bulunurdu.  Odanın tabanının yerden yüksekte olmasına rağmen, oldukça geniş olan bu pencere dışardan bakıldığında kapınının üst hizasını geçmezdi.  Yani, odanın içerisinde yere bağdaş kurup otursanız  (hatta hatta uzanıp yatsanız)  yoldan gelip geçeni omuz hizalarından  seyredebilirdiniz.  Yaz aylarında bu pencerelerde sadece elde örülmüş beyaz veya krem renkli perdeler asılı olur, kış aylarında ise devamlı kapalı duran camlara  ilaveten geceleri dıştaki tahta kepenkler de sıkı sıkıya kapatılırdı.  Yoldan geçen seyyar satıcılarla yapılan alışverişin çoğu bu pencerelerden yapılır, nadiren kapıya çıkılırdı.  Eh, haliyle, işi gücü olmayan kadınların çoğu da ömürünü bu pencerelerin önünde geçirir, gelen geçen tanıdıklarını durdurur onlarla sohbet ederler, dedikodu yaparlardı.

IPEK4 İşte Güllü Nene de o pencere müdavimlerinden birisiydi.  Hele ki oğlu ve gelini bir yıl kadar önce İstanbul’a geri dönünce, yaşlı kadın pencerenin bir parçası gibi olmuştu.  Kaç yaşında olduğunu bilen yoktu.  Çok yaşlı görünümüne rağmen belki 60  yaşında bile olmayabilirdi, zira o zamanlar zor şartlarda yaşayan, iyi beslenemeyen, tedavi edilemeyen insanlar çabuk çökerlerdi.  Bugün ülkemizde 75 civarında olan yaş ortalamasının o yıllarda 55 olduğu göz önüne alınırsa, bugün yaşamış olsa genç sayılabilecek olan Güllü Nene, 1950’li yıllarda gayet tabii yaşlı sayılırdı.  Hele ki o devirde “yaş altmış iş bitmiş” ya da “kırkından sonra azanı teneşir paklar” gibi deyişler yaygın olarak kullanılırken…

Yedi-on yaş gurubundaki biz çocuklar, tabiri caiz ise,  “bir deri bir kemik” kalmış olan Güllü Nene’den çekinirdik. Hatta çekinmek bir yana, dudakları içeriye kaçmış ağzını açtığında görünen sararmış iki kocaman dişinden, kemikli ellerinden, eğri tırnaklarından, çukura kaçmış gözlerinden ve hırıltılı çıkan sesinden dolayı ondan resmen korkardık!  Hiç kimseye adı ile hitap etmeyen bu kadın, hem yaşlılığın sebep olduğu sinir bozukluğundan hem de evdeki yalnızlığının verdiği karamsarlıktan olsa gerek, son zamanlarda çok küfürbaz birisi olmuş çıkmıştı.  Önceleri bu davranışını yadırgayan mahalleli, yavaş yavaş bu duruma alışmış, ona karşı daha hoşgörülü ve umursamaz olmuş ve onu “mahallenin delisi” tahtına layık görmüşlerdi. 

Birşeye ihtiyacı olduğunda bile insanlara

 “kız, o…nun çıkardığı, bak bana…”,

“sarı kaltak, gel buraya!” 

“hani evimi süpürmeye gelecektin Naciye’nin piçi!” gibi hitaplarda bulunurdu.  

Evde tek başına  yaşamaya  başladıktan sonra (bazıları uzaktan akrabası olan) komşuları yardımcı oluyorlardı ona.  Korkmama rağmen, için için tarifi zor bir acıma hissi duyardım bu kadını gördüğümde.  Hiç kimseden bedava bir şey istemeyen bu mağrur kadın ne yerdi, ne içerdi acaba? İyi bir iş teklifi gelmesi üzerine Istanbul’a giden oğlunun bir akraba aracılığı ile annesine düzenli olarak  para gönderdiğini tesadüfen öğrendiğimde içimde bir rahatlama hissetmiştim.

Birgün arkadaşlarımla dut ağacının altında oynarken duydum.  Sıra sıra evlerden birisinde oturan Hayriye hanım bir yandan sakız çiğniyor bir yandan da bitişik komşusu Mari’ye laf sokuşturuyordu.  

“Ben bunu bilir bunu söylerim, ep (hep) de söylemişimdir;  bu Asan (Hasan) ayırlı (hayırlı) bir oğlandır.  Anacığına (er) her ay sipali (para) gönderir.  Gelini de bir melektir valla!  Güllü karısı şanslıdır anam, şanslı! Senin oğlan nerede ne yapar Mari?  Size yollar  iç (hiç) sipali?”

 Mari teyze Artin amcanın karısıydı ve bu çalgıcı gurubu ile birlikte göç etmişlerdi Adana’ya.  Artin amca müzik aletleri tamir eder, akort eder ve hatta imal ederdi.  Seçkin ailelerin evlerindeki piyanoların bakım, tamir ve akordunu da yaptığı için iyi para kazanıyor olarak bilinirdi.   İstanbulda bir arastadaki dededen kalma küçük dükkanlarını oğullarına bırakıp gelmişlerdi buraya.  

Mari teyze artık dayanamış olmalı ki;“Ka zo sen ne söylersin?  Sen değilsin Hasan için “hayırsız evlat” diyen?  Sen değilsin “böyle gelin düşman başına” diyen? Ne oldu da şimdi över durusun? Bozulan Hayriye hanım lafı uzatmamak için:  “E söylemişsem ne olmuştur?  Kızmışım o an söylemişim, aman sende beee..” deyip geçiştirmişti ummadığı bu tepkiyi.

 Her sene Nisan-Mayıs aylarında ipek böceği beslemeyi adet edinmiştik.  Nereden nasıl buluyor idiysek, bir kapaklı karton ayakkabı kutusu bulurduk ve tanesi bilmem kaç kuruştan küçücük ipek böceği larvaları satın alırdık.  Dut ağacının pırıl pırıl parlayan yapraklarını toplar bu böceklere sunardık.  Onların bitmez tükenmez bir iştahla dut yapraklarını traşlayarak yemelerini seyretmeye doyamazdık.  En güzel yapraklar ise Cadaloz Güllünün evinin karşısındaki dut ağacında olurdu.

Penceresine en yakında duran Kıvırcık Hanifi’ye

 “Lan çocuk! Al şu parayı, git bana yoğurt al.” dedi Güllü Nene.  

Hanifi’nin abisi Salih bağırdı:

“Gidemez o!  Daha küçücük çocuk, görmüyon mu?”  

“O gidemezse sen git pezevengin oğlu” diye çıkıştı Güllü.  

“Gitmiyom be, var mı bi diyeceen!”  

Baston niyetine kullandığı kargı kamışından yapılmış değneğini pencerenin demirlerinden dışarıya çıkartıp sallayan Güllü açtı ağzını yumdu gözünü; 

“Bak gelir senin kemiklerini kırarım dümbük!”.

“Hee,” dedi Salih “sen önce bir  ayağa kalk da görelim hele!” 

Bana dönen Salih,

 “Hem sen biliyon mu, bu cadının bir inneli fıçısı varmış, ufak çocukları içine atıp kanını çıkartıp içermiş!” dedi.  

İftira da olsa bu duyduğum olayı gözlerimde canlandırıp ürperdim.  Bu kadını pek sevmememe, hatta ondan korkmama rağmen, yine de onun bu çaresizliği içimi burkmuştu.  Akşam üzeri olduğu için komşu çalgıcı erkekler düğünlere dağılmış, kadınlar ise çiçek satmak için işe çıkmışlardı ve etrafta ona yardımcı olabilecek hiç kimse yoktu.  Korka korka penceresine doğru birkaç adım attım ve bende var olduğuna kendim bile inanamadığım bir cesaretle,

 “Ben alırım!” dedim.  Tartışma şak diye kesildi.  

Güllü Nenenin elini bu kadar yakından ilk defa görüyordum.  Titreyen parmaklarında tutuğu sarı yirmibeş kuruşu uzattı ve “Bir çanak!” dedi sadece. 

Çalı çırpı gibi görünen, üzerinde buruş buruş deriden başka bir şey olmayan parmakları ve  üstünde ağ şeklini almış elektrik kabloları gibi görünen mavi damarlı  eli beni biraz daha korkutmuştu, ama yapacak bir şey yoktu. Bu cadaloz kadından laf işitmemek için yaya onbeş dakika kadar uzaktaki bakkala koşa koşa gittim, yine koşarak dönüp yirmi kuruşa aldığım yoğurdu ve beş kuruş para üstünü pencereden uzattım.  

“Aferin lan sana! İyi çocukmuşsun, dut ağacına her gün gel, sana kızmam” dedi.  Kadının Türkçesi’nin diğer komşularına göre çok daha düzgün olduğunu o an fark ettim.  Sanki onlardan birisi değildi bu kadın.

 O olaydan sonra  arkadaşlarım o dut ağacına gidemiyor, kendi böcekleri için bütün yaprakları benim toplamamı bekliyorlar ya da kaliteli olmayan ağaçlardan yaprak koparmaya mecbur oluyorlardı.  Bir gün oradaki sıra sıra evlerin en başındakinin önünde gölgeye oturmuş kutularımızdaki böcekleri karşılaştırıyoruz. 

 “Lan bak, bak, şu yaprağın altındaki parmak kadar olmuş!”                             “Bendekiler niye kıllik (küçük)  kaldı be?”                                                                   “Olum sen kart yaprak veriyon böcüklere, ince yaprak ver de gör bak nasıl şişiyorlar.”  Bir türlü büyümeyen böceklerinin “kıllik” kalmasının sebebini

Cadaloz Güllünün ağacından yaprak toplayamamaya bağlayan Salih:

“Lan bi daha yoğurt isterse ben gidecem, içine zehir katıp getirecem ki bu cadı ölsün” diye bağırdı.

“Hani sende zehir mi var?” dedim gülerek.  

“Var, hem de nasıl var!” dedi Salih, ciddi ciddi. Parmağıyla birkaç karış boyundaki kama yapraklı bir bitkiyi göstererek “Babam öğrettiydi, bak şu portakal bahçesinin kenarındaki Yılan Yataklarını görüyon mu?  İşte onun kökünden bir süt akar kestin miydi,  ki bir damlası adamın iflahını kesermiş Allama!

“Vay vaaayy.. Gadını öldüreceeniz demek ki?” diyen bir ses gürledi tepemizden.  Meğerse duvarına yaslanıp oturduğumuz  evin genç kızı Münevver abla altında durduğumuz pencereden bizi dinlermiş! 

“Gatil mi olacaanız lan bu yaşta?  Hem de bi dut yapraa için ha?”

Salih söylediğine, biz dinlediğimize pişman… kaltık gittik.

 Yine yaprak toplamaya gittiğim bir gün Cadaloz Güllü ilk defa pencerede yoktu ve akşamdan kapattığı tahta kepenkler hala kapalı duruyordu.  Arkadaşlara haber verdim, hep beraber ağaca çıkıp  bol bol ve seçe seçe yaprak topladık.  Onların böcekleri de bayram edecekti o gün.   Ertesi gün Güllü’yü yine göremeyince işkillenmeye başladık.  

“Lan”, dedi Malak Macit, “bu avrat içerde ölmüş mölmüş olmasın sakın?”  

“Abooo, hee lan!” dedi Salih korkuyla karışık, “Ölmüşse benden bilirler Allama!  Münevver abla herkese söyler zehirlediğimi!” 

 “Niye lan” dedi Macit, “sen yoğurduna zehir koydun mu ki?” 

 “Yok lan” dedi Salih, “evinin yanından bile geçmedim o günden sonra, amma Münevver abla duyduğunu yaymıştır herkese!”

 Hep beraber Güllü Nene’nin evine koştuk, heyecanla kapıyı çalmaya başladık.  Bağırsa, çağırsa, küfür etse ve hatta dövse razıydık, yeter ki kapıyı açsındı ya da içeriden seslensindi.  Ama, ses seda yok!  Tamam, kadın ölmüştü ve suç bizim üzerimize kalacaktı!  Ucundan kıyısından hepimiz suçluyduk işte.  Hepsi Salih’in boşboğazlığı idi ama birbirimizi suçlayacak, konuşacak, bağıracak dermanımız kalmamıştı ve kapının önünde öylece dikilip duruyorduk.  Yanımıza kadar gelen Hayriye teyzeyi fark bile edememiştik;

 “Ne istersiniz lan şoparlar o Cadolozdan?”  İrkildik, aha yakalanmıştık!  Bizde ses kalmış mıydı ki çıksın?

“Evde yok, üç ay daha gelmez, oğlu Asan götürmüştür onu Istambola, avalar orada soğusun buraa gelir geri.”

Önce duyduklarımıza inanamadık, sonra sevinçten göz yaşları dökmeye başladık, çığlık çığlığa koşmaya başladık sağa sola.  Arkamızdan  şaşkın şaşkın bakan kadın:

“Lan bi dut yaprağını toplamak için mi sevinir bu şoparlar bu kadar be?” diye söyleniyordu. 

Cinayet suçlamasından kurtulduğumuzu nereden bilecekti ki?

Okulların açılma zamanına yakın oğlu Cadaloz Güllüyü yine getirdi evine bıraktı.  Dut yaprağı faslı çoktan bitimişti ama biz kadını bir sevmiş bir sevmiştik ki sormayın!  Hergün en az birimiz bir kere uğrayıp kadına bir ihtiyacı olup olmadığını soruyorduk.  Üstelik, kadını hiç tanımayan annelerimizden bir kap sulu yemek veya çorba  alıp ona götürüyorduk ara sıra.  Cadaloz Güllü artık “Güllü Teyze” olmuştu bizim için.  Bunu hak etmek için yaptığı ise sadece ölmemekti!   Ama Güllü teyzemiz bir önceki yıla göre daha da çökmüş görünüyordu.  Yerinden kalkmakta zorlandığı için, birşeyler götürdüğümüzde veya boş tabakları geri alırken artık korkmadan evinin içerisine kadar girebiliyorduk.  Lokum bile ikram eder olmuştu bize.  Bazen bizi karşısına alır, pek anlamadığımız konulardan da dem vurarak, ucundan kıyısından hayat hikayesini anlatırdı, biz de can kulağı ile dinlerdik, ya da dinler görünürdük çünkü konuşmalarını dinlememiz onu mutlu ediyordu.  İyice alışmıştık birbirimize.  Hayret, geçen seneki o ceberrut kadın gitmiş, yerine bir melaike gelmişti sanki!  Artık  kimseye kızmıyor, bağırmıyor ve küfür etmiyordu!

O zamanlar üç sömestr olan okul döneminin birincisi bitmiş kış tatiline girmiştik.   O yaşlarımızda revaçta olan çelik çomak oyununun mevsimi gelmişti ama evlerimiz ana caddede olduğu için oynayacak yerimiz yoktu.  Kuru ağaç dallarından kesip yaptığımız çeşitli boylardaki “çellik”lerimizi alıp mahallenin arkasındaki boş bir arsaya doğru yürüyorduk ki Güllü Teyze’nin evinin önde ağlaşan birkaç kadın dikkatimizi çekti. CELIK COMAK

 “Ne var, ne oldu?” diye sordum elindeki mendille göz yaşını silmeye çalışan adını bilmediğim ama göz aşinası olduğum kadına.  

“Öldü!” dedi.  “Güllü Nene öldü!”

Elimdeki çelik çomaklar  yerlere saçıldı.  Arkadaşlara döndüm:  

“Ölmüş” dedim “bu defa gerçekten ölmüş!”  

Sürü psikolojisi derler ya, ağlayan kadınların yanında biz de başladık salya sümük ağlamaya!  Nice sonra eve döndük.  Annelerimiz kavga edip dayak yedik zannettiler kıpkırmızı gözlerimizi görünce.  Hıçkırarak anlattık, “Güllü Teyzemiz ölmüş!” dedik.

İstanbul’a haber salmışlar, ertesi gün öğlene doğru bir tanecik oğlu, Hasanı geldi cenazeye.   Oradan buradan toplanan yirmi kadar sandalye getirip dizdiler evin önüne.  Erkekler ön sıralara, başlarını örtmüş kadınlar ise arkaya oturdular.  İlk defa bir cenaze merasimine gelen biz çocuklar da en arkada yere bağdaş kurup oturduk.  Giyimi diğerlerinden farklı bir adam geldi, anlamadığımız dualar okudu, herkes elini açıp birşeyler söyledi ve ellerini yüzlerine sürdüler, biz de ne gördüysek taklit ettik.  Emindik, Güllü Teyzemiz bizi görüyordu şimdi ve “Ne hayırlı çocuklarmış bunlar, aferin size” diyordu.  Biraz sonra “ölü kamyonu” geldi.  Evin içinden yeşil bir sanduka çıkartıp kamyonun arkasına yüklettiler.  Sekiz-on erkek, bir o kadar da kadın, ana yolda bekleyen boş belediye otobüsüne kadar yayan yürüdüler, bindiler, önde ölü kamyonu arkasında otobüs gözden kayboldular.

O günden sonra hiç birimiz Güllü Teyzenin evinin civarına bile uğramadık, kendimize yeni oyun yerleri bulduk.  Hatta o yıldan sonra ipek böceği de beslemedik artık.  Zira o dut ağacına çıktığımızda “Defolun gidin!” ya da “Lan çocuk, git bana yoğurt al!” diyecek bir “Cadaloz”un sesini duyamayacağımız gerçeğini hiç birimiz kaldıramazdık.

Adil Karcı

20.08.2016

 IMG_0949

WILD STRAWBERRY TO EAT BY MY FRIEND ÖMER AKIN

fragv1

One fine morning, in order to revive his constitution and invigorate his mind, a man decides to take a stroll in the woods. As he is absorbed in his thoughts and the nature that engulfed him, he noticed that he was being followed by a tiger. The predator was at a safe distance at the moment but he was concerned that the coincidence in the direction of movement might be more than just a chance. So, he hastened his pace. To his chagrin, so did the tiger. Little by little his haste grew into panic and he found himself running as fast as he could with the tiger in hot pursuit.

Suddenly he came to a deep precipice. Sensing the eminent danger was becoming more acute by every passing second, he grabbed a vine nearby and started climbing down the side of the cliff. As he was feeling that his heroic exertion to save his life was about to pay off, he heard the now familiar panting of the tiger becoming louder, not fainter. This made him stop and look down. There was another tiger waiting for him at the valley below.

Despite this double jeopardy, he thought that he could wait at least one of the tigers out, by resting upon the ledge on the side of the cliff. This is when he noticed that there was a new critter sound in the air: the gnawing of a rat. His vine was being used as a filing instrument by the incisors of a rat that apparently ruminated on the side of the cliff.

At this moment of utter despair, as if slipping into a state of denial, he spotted a juicy ripe strawberry hanging off of a bush on the side of the cliff. It was within his reach. With a broad smile on his face, he lost all sense of danger and plucked the strawberry and tossed it in his mouth, savoring the sweet tart flavor and aroma of the fruit that has been prepared by nature for this singular opportunity for him to enjoy, at this particular hour, on this particular fine day. 

PROF. DR. ÖMER AKIN                                                                CARNEGI MELLON UNIVERSITY, PITTSBURG, PA, USA

 

Dr. Salih R. Yurtbaşı’dan NASIL BEŞİKTAŞLI OLDUM

SALIH
NASIL BEŞİKTAŞLI OLDUM
 
      İnsanın bazen kendini çok mutlu hissedip derin bir “oh” çekmesi gibi güzel şey var mıdır.  Geçen hafta Beşiktaş’ ın şampiyonluğunu matematiksel olarak ilan etmesinden sonra tıpkı benim yaptığım gibi.   O ne keyifti o.    Bu “oh” un devamında da kırmızı şarap dolu bir kadehi “şerefine Beşiktaş’ ım” diye havaya kaldırıp ailemin kutlamalarını kabul etmekte cabasıydı o hazzın.   Ya Ayhan’ ın bir haftadır kesmediğim sert sakalımla (aklımca totem yapıyordum) kaplanmış yüzümde öpecek yer araması, çocuklarında “oley” bağırışmalarıyla ortalığı inletmelerine ne demeli.   Sevincimizin ayinsel bir neşeye dönüştüğü evredeydik o anlarda.    Kedimiz Turti (turta) bile aşırı neşeyi farketmiş koltuktan koltuğa sıçrayıp duruyor ve o ünlü sırt kamburlaştırma hareketlerini yapıyordu bize bakarak. Derken günler öncesinden aldığım kocaman siyah- beyaz bayrağı evin hangi penceresine asacağımız konusu ortaya atıldı. Balkona asamıyoruz çünkü önündeki çam ağaçları bayrağın caddeden görülmesini engelleyecek.  Uygun gördüğümüz bir pencereye bayrağı sıkıca bağlarken uzaklardan klakson sesleri gelmeye başlamıştı bile.  Bir an sokağa çıkıp konvoya katılsam mı diye düşünüyordum ki Ayhan “aklından bile geçirme” dedi. Yıllar önce yine böyle bir gecede coşkuyla arabamı sürdüğüm o konvoyda stop lambalarımı haşat eden arkadaki sürücünün dangalaklığını anımsattı bana.
 
       Ortalık sakinleşip herkes odasına yollanırken ben suratımda gururlu bir ifadeyle boş salonda gülümsüyordum.  Gülümsemem normaldi çünkü tuttuğu takımın şampiyon olması her babanın gururudur. Kendine gel oğlum, kime bu afralar tafralar derken birden buğulu camların arkasındaki günlerime döndüğümü farkettim.  Zaman tünelinden geçiyordum. Belleğimde doğup büyüdüğüm Bakırköyün 1957-58 leri canlandı. Ortaokul  1 veya 2 lerdeydim.   Kızlarla göz göze gelmenin ya da akşamları “istop” oynarken bir kızın eline kazara değmenin bile flört sayıldığı günlerdeydim.
 
       O günlerde İstanbul’ un her semtinde namlı kabadayılar vardı.   Büyük abilerimizden hep duyuyorduk, Kumkapı’ lı Osman, Tophane’ li  Selim diye.   Eh bizim sokağın da bir kabadayısı neden olmasın diyorduk.    Vardı tabii:  Yaşar Abi. 

Kabadayı dediysem de hemen yeraltı dünyasının kirli işler çeviren bir kimsesi anlaşılmasın. Yaşar Abi, sokağımızın temiz kalpli, iyiliksever, orada yaşayan Rum, Ermeni, Türk kimseyi ayırt etmeksizin herkese saygıyla yaklaşan ama gerektiğinde de racon kesen bir delikanlısıydı.  Uzun boylu çam yarması gibi bir adamdı.  Ailesi Balkan kökenliydi.  Bayramlarda evlerine el öpmeye gittiğimizde annesi Dürubanım Teyze (Durube) bize elleriyle yaptığı o nefis Boşnak böreğinden ikram ederdi.
 
Biz yeni yetmeler, Yaşar Abi’ nin etrafına nasıl kol kanat gerdiğini farkeder ona saygı ve sevgi duyardık. İşi taksi şoförlüğüydü. Her sabah o 1940 lardan kalma açık mavi renkteki kallavi DeSoto’ suna  atlar,  Eminönü, Karaköy, Aksaray gibi yerlerde dolaşır, ekmek parasını çıkarırdı.   Yaşar abi top oynamayı da çok severdi. Bizlerle bazı günler tarihi Taş Mektebin önündeki arsada, her tarafı yırtık pırtık o futbol topunun peşinden koşar dururdu. Solak olduğum için de frikikleri bana attırır, “haydi bakalım dörtgöz salla şurdan bir tane falsolu” diye beni özendirirdi. Yaşar abi sıkı bir Beşiktaşlıydı. 
 
        O zamanlar günümüzde olduğu gibi öyle delicesine takım tutmak, fanatiklik yapmak yoktu.   Laf olsun diye bazen radyodan Sulhi Garan’ ın anlattığı maçları dinler sonra kim yenerse yensin unutur giderdik.   Mahallelinin çoğu Fenerbahçe’ liydi.  Kimiyse hiçbir takımı tutmazdı. Ben de hep adını duyduğumuz Lefter ve Can Bartu’ dan dolayı Fener’ e sempati duyardım. 
 
         Sonbahar aylarındaydık. O akşamı hiç unutmuyorum. Yaşar Abi işinden dönmüştü. Bizim evin karşı köşesindeki  taa  Abdulhamit zamanından kalma -Behramağa- ilkokulunun duvarının dibine sandalyesini atmış bir kaç arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bizi görünce seslendi.  “Çocuklar Pazar günü Beşiktaş-Fener maçı var, isterseniz sizi de götüreyim” dedi.  İstemez olur muyduk. Bu bizim için bulunmaz nimetti.  O hep namını duyduğumuz Lefter’ i, Baba Recep’ i (Adanır)  B. Ahmet’ i, Can Bartu’ yu, Varol’ u, Şeref Has’ ı görebilecektik.   Yaşar abi  “yalnız bir şartım var” dedi.
“Bildiğim kadarıyla takım tutmuyorsunuz. Erkek adam takım tutmaz mı ulan” diye bir de bağırdı. “O gün hangi takım galip gelirse o takımın taraftarı olacaksınız, tamam mı işte o kadar” diye de ekledi.  Biraz bakıştık.  Ben “neden olmasın” dedim. Eninde sonunda bir takım tutacağımıza göre o da o güne kısmet olacaktı. Yaşar abi dudağındaki bitmek üzere olan sigara ile yeni bir tanesini yaktı.  Sigarasından nefes çektikçe acı duyuyor gibiydi.  Acaba böyle bir öneri yapmakla doğru mu yapıyorum dercesine düşünceli bir hale bürünmüştü.
     
         Sokağın yeni yetmeleri;  Lâtif,  Tuna (Cebeci)  Orhan (Nalcıoğlu,)  Harutyan,  Aleko,  Hakkı (Altıntop) ve ben iple çektiğimiz pazar günü Yaşar abi’ nin cüssesine uygun koca arabasına balık istifi dolduk.  Hepimiz çok zayıftık, çırpı gibiydik. O bakımdan DeSoto’ ya sığmamız zor olmadı. İlk defa gördüğüm Mithatpaşa stadı (o zamanlar İnönü adı verilmemişti) tıklım tıklım dolu tribünleriyle beni oldukça etkilemişti.  Deniz tarafındaki tribünde yerimizi aldıktan sonra fırtına gibi hızlı geçen bir maçın sonunda hangi klubün taraftarı olacağımız kararsızlığını arkada bırakmıştık. Fener maçı 3-1 kazanmıştı.  BJK den Nazmi son dakikada bir gol atmıştı ama bu bir işe yaramamıştı. Fenerbahçe, ben dahil 7 tane nurtopu gibi taraftar kazanmıştı.   
 
          “Biz Fener’ li oluyoruz Yaşar Abi, tamam mı” dedik. O ise “siz bilirsiniz, istiyorsanız olun” diye yanıtladı ama sesinin tonlaması ve mimikleri bunu kolay kolay kabullenemeyeceğini açıklıyordu. Çok üzülmüştü.  Aslında bir kumar oynamış sokağın çocuklarını BJK’li yapmak istemişti.  Ama kumarı tutmamış tuttuğu takıma taraftar kazandırayım derken tam tersi olmuş ve bu gerçek başına bir kâbus gibi çökmüştü.  Arabaya binerken Yaşar abi’ nin gözlerinin kızarmış olduğunu gördüm. Koca adam neredeyse ağlıyacaktı.  Ben de çok duygulandım. Yaşar Abi’ yi üzmeye hakkımız yoktu. Duygu sarkacının ucundaki en ağır duygu kıpırdanışım kararımı verdirdi. “Şakaydı Yaşar abi, ben artık Beşiktaşlıyım” dedim.  Neden, diye sordu. “Forması çok güzel” dedim.  Uzun siyah beyaz çubuklu forması gerçekten de çok güzeldi.  
    
Dr. Salih R. Yurtbaşı
(25.05.2016  İstanbul)
 
(Beşiktaş Kongre Üyesi  Sicil no: 13228)

 

WONDERFUL WORLD MOVES ON

Grieving for a loved one can take months. But life races forward—as it will, someday, without us, too.

By

STEPHEN J. LYONS

April 29, 2016 5:51 p.m. ET

They call it the “dying room.” At a county nursing home in a small Midwest farming town there is a room most often filled with extra supplies like oxygen tanks, walkers and hoists. But almost every week a resident in his or her last days is wheeled in. Extra chairs are brought for relatives. The door is kept closed to give the family privacy, but you can almost feel the sadness when you walk past.

For a time I visited the nursing home once a week to play guitar and sing old-folk standards to Alzheimer’s residents. They were mostly women in every stage of banter, nap and laughter, who had formed a semicircle of wheelchairs and recliners. Music is a muscle memory that worked even after they no longer knew who and where they were. Those who had no reaction to other activities would suddenly come alive with toe tapping, clapping and, in the case of one resident, yodeling in perfect pitch to Patsy Montana’s classic “I Want to be a Cowboy’s Sweetheart.”

ENLARGE
PHOTO: GETTY IMAGES/BRAND X

After one such session I had packed up my guitar and was walking by the dying room when the door opened. A woman poked out her head and asked if I would do her a favor. As it turned out I knew this woman, Margaret, a neighbor who lived three doors down the street from me. She was an only child and had never married. Her father had long since died. There was no one else left but her mother, who had been unresponsive for years. She was one of many residents who spent their days sitting in big chairs staring into space. Who knows what they were hearing, seeing and feeling?

Yet every day Margaret had dutifully visited the nursing home and helped feed her mother. She would hold her mother’s hand and quietly talk to her about her day. If there is a greater form of love I do not know what it is.

Margaret was not alone in that devotion. The nursing home had several men who came to the evening meals to feed their spouses. It was not unusual for some of them to continue to visit out of habit and loneliness after their wives had passed.

The favor that Margaret asked was this: Would I come into the room and sing “What a Wonderful World” for her mother? It’s one of mom’s favorites, she said.

I walked in, took out my guitar and placed the lyrics on the bed next to Margaret’s mother. She appeared as she always did: staring at the ceiling, mouth agape. There would be no toe tapping this time. But I was really playing the song for Margaret.

As I began it occurred to me that Louis Armstrong’s song isn’t about a sorrowful ending—it relates a beautiful future. This is perhaps the most disturbing part of grieving a loss or contemplating our own mortality: Life continues without our loved ones and, eventually, it races on without us, too.

I hear babies cry / I watch them grow / They’ll learn much more / Than I’ll ever know.

“It will happen to all of us,” Christopher Hitchens said after learning that he had terminal esophageal cancer, “that at some point, you get tapped on the shoulder and told not just that the party’s over, but slightly worse: The party’s going on, but you have to leave.”

Margaret’s mother died a few hours later. Given the burden of years of caring for a parent, and the fact that death wasn’t unexpected, I thought its final arrival might offer some sense of relief. The opposite occurred. Margaret was distraught for months, sadder than she had ever been. Though her mother had been unresponsive for all those years there was still the body with its beating heart, the soft hand to hold, the eyes to look into, and the presence to which to tell the stories.

Grieving took Margaret months. Work helped, as did exercise and the care and feeding of her two beloved dogs. I would greet her on my afternoon runs if she was in her yard. My wife, who knows the grief of losing a parent, would call on her occasionally, take her some food, listen patiently to her sorrow.

Margaret has never mentioned the moment that we shared in the dying room with her mother. But slowly she began to seem herself again. The next spring, on a particularly warm day filled with birdsong and blossoms, I was raking out the leaves from my flower bed when Margaret walked by with her two dogs. As her pets pulled on their leashes I called out a greeting: “Nice day for a walk.” She gave me a smile, the first one I had seen from her in months, and answered: “Yes, it’s a great day for doing just about anything.”

And I think to myself

What a wonderful world

Mr. Lyons’s most recent book is “Going Driftless: Life Lessons from the Heartland for Unraveling Times.”

DR. UĞUR CİLASUN’DAN CİNSELLİĞİN TEOLOJİSİ

UGUR
Değerli Dostlarım,
18 Nisan tarihli Yurt Gazetesinde yayınlanan köşe yazımı bilgilerinize sunuyorum.
Uğur Cilasun

                                                                 
CİNSELLİĞİN  TEOLOJİSİ

Şimdiye kadar, başlıkta yazdığım gibi bir açılım, bir kategorizasyon  duymadım. Kitap-mitap, google-moogle taradım, orada da bulamadım. Demek ki bunu şu anda ben uyduruyorum. Eğer daha öncesinde var olduğunu bilenler varsa söylesinler, beni de ikinciye yazsınlar. Hiç alınmam.
Büyüklerimiz gibi İmam Hatip okullarından mezun değilim. İlahiyatçı hiç değilim. Mesleğim gereği biraz psikoloji, biraz da psikopatoloji okumuş sıradan bir hekimim. Bu kimliğimle, aczimi peşinen kabul ederek, İlâhiyat Fakültelerinde böyle bir bölüm açılmasını öneriyorum. Gerekçesini açıklayacağım.
Bir arkadaşımın pek muhterem babası, yaşlılıkla ilgili sorunları nedeni ile göründüğü doktor, cinsel hayatı ile ilgili bir  kaç soru sorunca, ”ben o pis işleri bıraktım” diye yanıt vermiş.
Dikkat! Merhum amcamın verdiği bu yanıt, erkekliğin ”şâhikası” ve ”Nirvanasıdır”. Hemen Allah cümlemizin o mertebeye ulaşması için muini olsun!
Muhterem amcamın ulaştığı seviyeye ulaşmak için, kendi payıma, esaslı bir gayret gösteriyorum ama insanı kendi haline bırakmıyorlar ki birader!
Gazetelerin üçüncü sayfaları, internetteki haber portallarının neredeyse tamamı cinsel informasyonlarla dolu. Batıda böyle yoğun bilgi akımına uğranmasına, hangi konuda olursa olsun olsun,  ”informasyon intoksikasyonu” (bilgi zehirlenmesi) diyorlar. İnsanı çok kötü ediyor.
AKP’nin ”mutlak iktidar”, Reis’in ”mutlak güç” olmasından sonra, ülkeyi islâm dininin (doğru-yanlış) cinsellikle ilgili açıklamaları, o açıklamaların erkeklere sağladığı olağanüstü ayrıcalık, o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen, sadece erkeklere mahsus ”ruhsatlar”(izinler) sardı.
Kendini ”islâm âlimi” ilan eden bazı kişiler, hocalar, şeyhler, bazı kurumların yöneticileri, hâttâ Devletin resmi organı ”Diyanet İşleri Başkanlığının” ”Fetvâ Kurulu”  ardı ardına açıklamalar yapmaya başladı. İslâm Teolojisi ile insanların cinsel yaşamı, başka hiç bir konuda olmadığı kadar ilişkilendirildi.
Örneğin bir islâm âlimi, ”6 yaşındaki kız çocukları ile evlenmek câizdir” dedi. Bir diğeri, ”hamile kadınlar sokağa çıkmasınlar”dedi.Her halde hamile kadının şiş karnı kendisine cinsel birleşmeyi hatırlattığındandır. Diyanetin fetvâ hattında, ‘Bir erkek öz kızına sarıldığında  erkekliği uyanırsa nikâhı düşer mi?” sorusuna, ”düşmez” yanıtı verildi. Bir tarîkat şeyhi, müritlerine (kadın-erkek) oral seks yaptırdığını kabul ederek, ‘buna badeleme denir. Şeriatta yeri vardır” dedi.
Bir kadın yazar, ”Reisim isterse hemen ailemi bırakıp O’na eş olurum” gibi bir şeyler söyledi. TV’de bir kadın, kocasının yanında ”O’nun (Tayyip Bey’in) götünün kılıyım” dedi. Cübbeli Ahmet Hoca, erkeklerin cinsel yetersizliğine karşı okunup, cinsel organa üflenecek duaların kitabını yazdı.
Pek dindar biri sayılmam ama gene de islâm kültürü ile yoğurulmuş bir ülkede doğup-büyümüş bir ”erkek’ olarak, cinsel alandaki bu yoğun ”teolojik informasyondan” etkilenmemem mümkün değil. Bu nedenle bir türlü ‘ Nirvanaya’ ulaşamıyorum.  Hele bir de ölünce, ”bas-ı badelmevt günü” 33 yaşında uyanınca, o sayısız hûrilere kavuşma düşüncesi beni fevkâlade etkiliyor.
Ama diyeceksiniz ki ” o cennet sadece günahsız erkekler içindir”, peki bana öyle bir erkek gösterin…. Tövbe tövbe!  
UGUR2

TRUMP IS OBAMA SQUARED

Trump Is Obama Squared

Two epic narcissists who see themselves as singularly suited to redeem America.

By

BRET STEPHENS

March 28, 2016 7:18 p.m. ET

Donald Trump is Barack Obama squared. Not as a matter of rhetorical style, where the president is glib and grammatical, while the developer is rambling and coarse. Not as a matter of economic instincts, where Mr. Obama is a social democrat while Mr. Trump is a mercantilist.
And not as a matter of temperament. Mr. Obama is aloof and calculated. Mr. Trump loves to get in your face.
ENLARGE
PHOTO: AGENCE FRANCE-PRESSE/GETTY IMAGE
But leave smaller differences aside. The president and The Donald are two epic narcissists who see themselves as singularly suited to redeem an America that is not only imperfect but fundamentally broken. Both men revel in their disdain for the political system and the rules governing it. Both men see themselves not as politicians but as movement leaders. Both are prone to telling fairy tales about their lives and careers.
And both believe they are better than everyone else.
“I think I’m a better speech writer than my speech writers,” Mr. Obama told an aide in 2008. “I know more about policies on any particular issue than my policy directors. And I’ll tell you right now that I’m . . . a better political director than my director.” Compare that to Mr. Trump earlier this month, when asked on MSNBC who he turns to for foreign policy advice. “My primary consultant is myself.”
Historians may mark the early 21st century as the moment when Americans stopped seeking probity or at least predictability in their leaders and started shopping for ecstasy and transformation; a politics beyond words. Republicans mocked the grandiosity of Mr. Obama’s first run for the presidency—the Doric columns; the pledge to make the seas recede—but is that so different from the pompous iconography of the Trump jet or his manifestly absurd promises to get foreign countries to pay for his political boondoggles?
More to the point, Mr. Obama was a cult-of-personality candidate. His admirers projected on him whatever they wanted to see: passionate liberal; post-ideological pragmatist; philosopher king; cool cat. Politically, he was the equivalent of a non-falsifiable hypothesis. No evidence could disprove his rightness.
Mr. Trump inspires similar fancies among his supporters. Either he’s the Great Negotiator who will know how to bargain with Congress and cut better trade and security deals with the Saudis, Chinese, Europeans and so on. Or he’s the immovable man of principle who will remain unbowed when, for instance, troubles mount with his mass deportation of los ilegales.
Both interpretations can’t be true. But it’s in the nature of cult personalities that followers rarely ask hard questions because they are seeking leaders who square circles.
Non-American readers might also note the ways in which, on foreign policy, Mr. Trump is a magnification of Mr. Obama, rather than his opposite number. The president caused some consternation overseas when he complained, in a recent lengthy interview with the Atlantic’s Jeffrey Goldberg, that too many U.S. allies are “free riders” mooching off American security guarantees. “We don’t always have to be the ones who are up front,” the president explained. Leading from behind “was part of the anti-free rider campaign.”
Now take Mr. Trump. NATO, he told the New York Times last week, is “unfair” to the U.S., which pays “a disproportionate share” of the defense burden. The U.S.-Japan defense treaty is “not a fair deal.” Across the world, the U.S. is being “systematically ripped off.” On Ukraine, “I would agree with” the president that the country belongs in Russia’s sphere of influence. If Europeans won’t take the lead, Mr. Trump wonders, why should the U.S.?
Both men also share the conviction that the U.S. can’t afford much of a foreign policy anymore. Mr. Obama often faults the high cost of the war in Iraq for “constraining our ability to nation-build here at home.” Mr. Trump complains that “we’re defending the world” despite a national debt nearing $21 trillion.
One man wants to shrink America’s role in the world for the sake of a bigger state; the other man for the sake of shrinking the debt. In either case, the prescription is to put America in retreat. In neither case do they want to address the real driver of the U.S.’s long-term fiscal problems, which are entitlements and welfare (59% of the federal budget), not defense and international security (16%).
Which brings us to the most important way in which Mr. Trump is another version of the president: They both bend reality to suit their conveniences, and their conceits.
In Mr. Obama’s universe, terrorism is a nuisance, climate change is an apocalypse, and economic growth is an inequality problem. In Mr. Trump’s, immigrants are invaders, trade is theft and allies are millstones. For each species of rubbish there’s a sizable political constituency. Maybe it will be large enough to launch Mr. Trump to the White House.
There’s a tendency among pundits to offer high-toned explanations for why Mr. Trump has risen this far, despite political expectations and ordinary good sense. Many of those pundits performed similarly opportunistic services when Mr. Obama’s star was rising. We repeat our mistakes when we think we’re doing the opposite.
Write bstephens@wsj.com.

DONALD AND BARACK

Obama is Trump’s more sophisticated, articulate liberal antecedent.

President Barack Obama in the Rose Garden of the White House in Washington, DC on March 10.
President Barack Obama in the Rose Garden of the White House in Washington, DC on March 10.PHOTO: ZUMA PRESS
March 11, 2016 6:39 p.m. ET

President Obama is said to be a reflective man, and often he is the one saying so, but you wouldn’t know it from his Thursday press conference with Canadian Prime Minister Justin Trudeau. Asked about political polarization and the Donald Trump phenomenon, Mr. Obama denied all responsibility. He doesn’t seem to appreciate the kind of country he will leave behind.

“What I’m not going to do is to validate some notion that the Republican crack-up that’s been taking place is a consequence of actions that I’ve taken,” Mr. Obama said. He explained Mr. Trump’s ascent as the result of “the nasty tone of our politics, which I certainly have not contributed to.” He blamed Republicans for this tone, as ever.

“Objectively,” Mr. Obama said, “it’s fair to say that the Republican political elites and many of the information outlets—social media, news outlets, talk radio, television stations—have been feeding the Republican base for the last seven years a notion that everything I do is to be opposed; that cooperation or compromise somehow is a betrayal.” He listed a few more GOP shortcomings, but you’ve got to hand it to him for that “objectively.”

As Mr. Obama tells it, all of this reflexive Obama bashing created “an environment where somebody like a Donald Trump can thrive. He’s just doing more of what has been done for the last seven and a half years.” In other words, Republicans didn’t clean up the standing water in their own backyard and now they’re complaining about mosquitoes.

One irony is that even as Mr. Obama denied any liability for Mr. Trump, he lapsed into the same rhetorical habit that helped fuel the businessman’s ascent. For Mr. Obama, principled opposition to his policies is always illegitimate or motivated by bad faith.

Like the President’s nonstop moral lectures about “our values” and “who we are as Americans,” by which he means liberal values and who we are as Democrats, he reads his critics out of politics. No wonder so many Americans feel disenfranchised and powerless.

And if we’re being objective, maybe Mr. Obama could account for the populist uprising among disaffected Democratic primary voters for a 74-year-old Vermont socialist vowing an economic revolution. Bernie Sanders is Mr. Trump’s leftward duplicate. The difference is that the Democratic establishment is doing a better job keeping their outsider away from a delegate majority.

The source of this public frustration is no great mystery. For the 10th straight year, the U.S. economy is growing by less than 3%. Such a long stretch of underperformance hasn’t happened since the 1930s. Slow growth for a decade means middle-class incomes are stagnant, which in turn increases economic anxiety, which in turn creates political unrest.

As for tone, the 1980s and 1990s featured bitter partisan conflicts—and for that matter so did the 1880s and 1790s. But the late 20th century had popular two-term Presidencies almost back to back, and the era didn’t produce backlash candidates promising to burn Washington to the ground and salt the earth. The reason is that the economy was booming.

Mr. Obama’s apologists claim 2%-2.5% growth is the best we can do, but the truth is that the natural dynamism of the U.S. economy has been swamped by waves of Mr. Obama’s bad policy. Instead of a second term that is bereft of domestic achievements, in an alternate universe he might have worked with the duly elected Republican majority and started to repair the economy from the center out.

Instead, Mr. Obama has shown contempt for institutions that he doesn’t run, and, notably, most of his growth-subtracting policies have been imposed through unilateral executive action. He doesn’t do persuasion and compromise. Some policies were intended to sow division, like his lawless immigration order that inflamed the restrictionist right, divided Republican elites and was only stopped by the courts.

The nature of Mr. Trump’s appeal can be explained by Mr. Obama’s own rule-by-regulation governing methods and polarizing political style. You might even call him The Barack, the more articulate and sophisticated liberal antecedent to The Donald.

The stability of the American political system depends on deeply rooted norms. What this primary season has revealed is that when a President violates these unwritten rules, the damage to self-government leads into uncharted territory.

“TAC” DÜNYALARIN GÜZELİ

  • Şubat 2, 2016
Dünyanın en güzel okulları listesine Türkiye’den bir okul da girdi!
Dünyanın en güzel okulları listesine Türkiye’den de bir okul girdi. Tarsus Amerikan Koleji, dünyanın en güzel 13 okulu arasında gösterildi.

Türkiye’nin en köklü okullarından Tarsus Amerikan Koleji’nin (TAC) 137 yıllık tarihi kampüsü, dünyanın en güzel okulları listesine girdi.

Tech Insider: “Gündüz saatlerinde TAC-TSEV’in yeni kampüsü bir iş merkezi gibi görünmekte, akşam güneş battığında ise kampüsten sıcak turuncu bir parıltı yayılmaktadır”

Uluslararası bağımsız haber sitesi Tech Insider, dünya çapında yaptığı araştırma sonunda, Tarsus’taki Tarsus Amerikan Koleji ve Tarsus SEV İlköğretim Okulu’nu, ‘Dünyanın En Güzel 13 Okulu’ listesinde gösterdi.

Haber, bilgi, analiz, görüş ve yorumlara yer veren uluslararası bağımsız web sitesi http://www.techinsider.io; ‘Dünyanın En Güzel 13 Okulu’ başlıklı yaptığı araştırmayla; Avustralya’dan Nijerya’ya, Kamboçya’dan Danimarka’ya dünyanın dört bir yanındaki okulları süzgeçten geçirdi.

Dünyadaki binlerce okul arasında yapılan araştırmanın sonunda, Türkiye’den Tarsus Amerikan Koleji (TAC), etkileyici tarihi kampüsüyle listede yer aldı.

Business Insider adlı elektronik gazetenin bir kolu olan uluslararası web sitesi Tech Insider, ‘Dünyanın En Güzel 13 Okulu’ listesini ve favori okulları şöyle sıraladı:

1- Nijerya (Lagos)
2- Avusturalya (Melbourne)
3- Türkiye (Tarsus)
4- Avustralya (Niddrie)
5- İsveç (Kungsbacka)
6- Tayland (Bangkok)
7- Kamboçya
8- Singapur
9- Çin
10- Danimarka (Kopenhag)
11/12- Japonya (Tokyo’dan iki okul)
13- Rusya

Araştırma ile ilgili Tech Insider sitesinde şu açıklama yapıldı: 

“Öğrenme; uyarıcı, canlandırıcı ve ilgi çekici bir deneyimdir. Okulların da aynı şekilde etkileyici olması gerekmez mi? Avustralya’dan Nijerya’ya, Kamboçya’dan Danimarka’ya dünyanın her yerinde güzel okullar bulunabilir. Bazıları çocuklara teknolojinin inceliklerini öğretirken, bazıları da bu deneyimden yoksun kalan maddi durumu yetersiz çocuklara ilk kez eğitim verirler.”

En güzel okullar listesinde, Tarsus Amerikan Koleji (TAC) ve Tarsus SEV İlköğretim Okulu’na (TSEV) yer veren Tech Insider, neden Tarsus’u seçtiğini ise; 

“Gündüz saatlerinde TAC-TSEV’in yeni kampüsü bir iş merkezi gibi görünmekte, akşam güneş battığında ise kampüsten sıcak turuncu bir parıltı yayılmaktadır” ifadeleriyle açıkladı.

Tarsus Amerikan Koleji ile Tarsus SEV İlköğretim Okulu’nun bulunduğu kampüs, geçmişi ve geleceği bir arada harmanlıyor. TAC’nin neredeyse bir buçuk asırlık geçmişe sahip kampüsünün karşısında kurulan Tarsus SEV’in yeni ve modern binası, altı büyük mimari ödül aldı. Yaklaşık 30 bin metrekarelik kampüste yer alan binada; TAC’nin yatakhanesi, iki okulun ortak kullandığı oditoryum, yemekhane ve kapalı spor salonu yer alıyor. İlköğretim okulunun binasında; anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan ilköğretim öğrencileri eğitim alırken, aynı kampüste bulunan diğer bina ise TAC’nin yatılı okuyan lise öğrencilerine ev sahipliği yapıyor.

Haberin yer aldığı linke http://www.techinsider.io/most-beautiful-schools-in-the-world-2016-1 adresinden ulaşılabilir.

A WORLD WITHOUT MOSQUITOS

Published online 21 July 2010 | Nature 466, 432-434 (2010) | doi:10.1038/466432a

Ecology: A world without mosquitoes

Eradicating any organism would have serious consequences for ecosystems — wouldn’t it? Not when it comes to mosquitoes, finds Janet Fang.

Janet Fang

Every day, Jittawadee Murphy unlocks a hot, padlocked room at the Walter Reed Army Institute of Research in Silver Spring, Maryland, to a swarm of malaria-carrying mosquitoes (Anopheles stephensi). She gives millions of larvae a diet of ground-up fish food, and offers the gravid females blood to suck from the bellies of unconscious mice — they drain 24 of the rodents a month. Murphy has been studying mosquitoes for 20 years, working on ways to limit the spread of the parasites they carry. Still, she says, she would rather they were wiped off the Earth.

That sentiment is widely shared. Malaria infects some 247 million people worldwide each year, and kills nearly one million. Mosquitoes cause a huge further medical and financial burden by spreading yellow fever, dengue fever, Japanese encephalitis, Rift Valley fever, Chikungunya virus and West Nile virus. Then there’s the pest factor: they form swarms thick enough to asphyxiate caribou in Alaska and now, as their numbers reach a seasonal peak, their proboscises are plunged into human flesh across the Northern Hemisphere.

So what would happen if there were none? Would anyone or anything miss them?  Nature put this question to scientists who explore aspects of mosquito biology and ecology, and unearthed some surprising answers.

There are 3,500 named species of mosquito, of which only a couple of hundred bite or bother humans. They live on almost every continent and habitat, and serve important functions in numerous ecosystems. “Mosquitoes have been on Earth for more than 100 million years,” says Murphy, “and they have co-evolved with so many species along the way.” Wiping out a species of mosquito could leave a predator without prey, or a plant without a pollinator. And exploring a world without mosquitoes is more than an exercise in imagination: intense efforts are under way to develop methods that might rid the world of the most pernicious, disease-carrying species (see ‘War against the winged’).

Yet in many cases, scientists acknowledge that the ecological scar left by a missing mosquito would heal quickly as the niche was filled by other organisms. Life would continue as before — or even better. When it comes to the major disease vectors, “it’s difficult to see what the downside would be to removal, except for collateral damage”, says insect ecologist Steven Juliano, of Illinois State University in Normal. A world without mosquitoes would be “more secure for us”, says medical entomologist Carlos Brisola Marcondes from the Federal University of Santa Catarina in Brazil. “The elimination of  Anopheles would be very significant for mankind.” 

Arctic pests

Elimination of mosquitoes might make the biggest ecological difference in the Arctic tundra, home to mosquito species including  Aedes impiger and Aedes nigripes. Eggs laid by the insects hatch the next year after the snow melts, and development to adults takes only 3–4 weeks. From northern Canada to Russia, there is a brief period in which they are extraordinarily abundant, in some areas forming thick clouds. “That’s an exceptionally rare situation worldwide,” says entomologist Daniel Strickman, programme leader for medical and urban entomology at the US Department of Agriculture in Beltsville, Maryland. “There is no other place in the world where they are that much biomass.”

“If there was a benefit to having them around, we would have found a way to exploit them. We haven’t wanted anything from mosquitoes except for them to go away.”

 

Views differ on what would happen if that biomass vanished. Bruce Harrison, an entomologist at the North Carolina Department of Environment and Natural Resources in Winston-Salem estimates that the number of migratory birds that nest in the tundra could drop by more than 50% without mosquitoes to eat. Other researchers disagree. Cathy Curby, a wildlife biologist at the US Fish and Wildlife Service in Fairbanks, Alaska, says that Arctic mosquitoes don’t show up in bird stomach samples in high numbers, and that midges are a more important source of food. “We (as humans) may overestimate the number of mosquitoes in the Arctic because they are selectively attracted to us,” she says.

Mosquitoes consume up to 300 millilitres of blood a day from each animal in a caribou herd, which are thought to select paths facing into the wind to escape the swarm. A small change in path can have major consequences in an Arctic valley through which thousands of caribou migrate, trampling the ground, eating lichens, transporting nutrients, feeding wolves, and generally altering the ecology. Taken all together, then, mosquitoes would be missed in the Arctic — but is the same true elsewhere? 

Food on the wing

“Mosquitoes are delectable things to eat and they’re easy to catch,” says aquatic entomologist Richard Merritt, at Michigan State University in East Lansing. In the absence of their larvae, hundreds of species of fish would have to change their diet to survive. “This may sound simple, but traits such as feeding behaviour are deeply imprinted, genetically, in those fish,” says Harrison. The mosquitofish (Gambusia affinis), for example, is a specialized predator — so effective at killing mosquitoes that it is stocked in rice fields and swimming pools as pest control — that could go extinct. And the loss of these or other fish could have major effects up and down the food chain.

Many species of insect, spider, salamander, lizard and frog would also lose a primary food source. In one study published last month, researchers tracked insect-eating house martins at a park in Camargue, France, after the area was sprayed with a microbial mosquito-control agent1. They found that the birds produced on average two chicks per nest after spraying, compared with three for birds at control sites.

Most mosquito-eating birds would probably switch to other insects that, post-mosquitoes, might emerge in large numbers to take their place. Other insectivores might not miss them at all: bats feed mostly on moths, and less than 2% of their gut content is mosquitoes. “If you’re expending energy,” says medical entomologist Janet McAllister of the Centers for Disease Control and Prevention in Fort Collins, Colorado, “are you going to eat the 22-ounce filet-mignon moth or the 6-ounce hamburger mosquito?”

With many options on the menu, it seems that most insect-eaters would not go hungry in a mosquito-free world. There is not enough evidence of ecosystem disruption here to give the eradicators pause for thought. 

At your service

As larvae, mosquitoes make up substantial biomass in aquatic ecosystems globally. They abound in bodies of water ranging from ephemeral ponds to tree holes2 to old tyres, and the density of larvae on flooded plains can be so high that their writhing sends out ripples across the surface. They feed on decaying leaves, organic detritus and microorganisms. The question is whether, without mosquitoes, other filter feeders would step in. “Lots of organisms process detritus. Mosquitoes aren’t the only ones involved or the most important,” says Juliano. “If you pop one rivet out of an airplane’s wing, it’s unlikely that the plane will cease to fly.”

Mosquito larvae form a substantial part of the biomass in water pools worldwide.Mosquito larvae form a substantial part of the biomass in water pools worldwide.M. & P. FOGDEN/MINDEN PICTURES/FLPA

The effects might depend on the body of water in question. Mosquito larvae are important members of the tight-knit communities in the 25–100-millilitre pools inside pitcher plants3,4(Sarracenia purpurea) on the east coast of North America. Species of mosquito (Wyeomyia smithii) and midge (Metriocnemus knabi) are the only insects that live there, along with microorganisms such as rotifers, bacteria and protozoa. When other insects drown in the water, the midges chew up their carcasses and the mosquito larvae feed on the waste products, making nutrients such as nitrogen available for the plant. In this case, eliminating mosquitoes might affect plant growth.

In 1974, ecologist John Addicott, now at the University of Calgary in Alberta, Canada, published findings on the predator and prey structure within pitcher plants, noting more protozoan diversity in the presence of mosquito larvae5. He proposed that as the larvae feed, they keep down the numbers of the dominant species of protozoa, letting others persist. The broader consequences for the plant are not known.

A stronger argument for keeping mosquitoes might be found if they provide ‘ecosystem services’ — the benefits that humans derive from nature. Evolutionary ecologist Dina Fonseca at Rutgers University in New Brunswick, New Jersey, points as a comparison to the biting midges of the family Ceratopogonidae, sometimes known as no-see-ums. “People being bitten by no-see-ums or being infected through them with viruses, protozoa and filarial worms would love to eradicate them,” she says. But because some ceratopogonids are pollinators of tropical crops such as cacao, “that would result in a world without chocolate”.

Without mosquitoes, thousands of plant species would lose a group of pollinators. Adults depend on nectar for energy (only females of some species need a meal of blood to get the proteins necessary to lay eggs). Yet McAllister says that their pollination isn’t crucial for crops on which humans depend. “If there was a benefit to having them around, we would have found a way to exploit them,” she says. “We haven’t wanted anything from mosquitoes except for them to go away.”

Ultimately, there seem to be few things that mosquitoes do that other organisms can’t do just as well — except perhaps for one. They are lethally efficient at sucking blood from one individual and mainlining it into another, providing an ideal route for the spread of pathogenic microbes.

“The ecological effect of eliminating harmful mosquitoes is that you have more people. That’s the consequence,” says Strickman. Many lives would be saved; many more would no longer be sapped by disease. Countries freed of their high malaria burden, for example in sub-Saharan Africa, might recover the 1.3% of growth in gross domestic product that the World Health Organization estimates they are cost by the disease each year, potentially accelerating their development. There would be “less burden on the health system and hospitals, redirection of public-health expenditure for vector-borne diseases control to other priority health issues, less absenteeism from schools”, says Jeffrey Hii, malaria scientist for the World Health Organization in Manila.

Phil Lounibos, an ecologist at the Florida Medical Entomology Laboratory in Vero Beach says that “eliminating mosquitoes would temporarily relieve human suffering”. His work suggests that efforts to eradicate one vector species would be futile, as its niche would quickly be filled by another. His team collected female yellow-fever mosquitoes (Aedes aegypti) from scrap yards in Florida, and found that some had been inseminated by Asian tiger mosquitoes (Aedes albopictus), which carry multiple human diseases. The insemination sterilizes the female yellow-fever mosquitoes — showing how one insect can overtake another.

ADVERTISEMENT

 

Given the huge humanitarian and economic consequences of mosquito-spread disease, few scientists would suggest that the costs of an increased human population would outweigh the benefits of a healthier one. And the ‘collateral damage’ felt elsewhere in ecosystems doesn’t buy much sympathy either. The romantic notion of every creature having a vital place in nature may not be enough to plead the mosquito’s case. It is the limitations of mosquito-killing methods, not the limitations of intent, that make a world without mosquitoes unlikely.

And so, while humans inadvertently drive beneficial species, from tuna to corals, to the edge of extinction, their best efforts can’t seriously threaten an insect with few redeeming features. “They don’t occupy an unassailable niche in the environment,” says entomologist Joe Conlon, of the American Mosquito Control Association in Jacksonville, Florida. “If we eradicated them tomorrow, the ecosystems where they are active will hiccup and then get on with life. Something better or worse would take over.” 

Janet Fang is an intern in Nature’s Washington DC office.