Skip to content

Timur Sümer

My Personal Web Site

  • TİMUR SÜMER’İN HOŞGELDİN SAYFASI
  • About Me
  • Twitter
  • Facebook
  • Google+
  • GitHub
  • WordPress.com

Category: KONUK YAZARLAR

ADİL KARCI’DAN “YEDİNCİ ZEYTİN”

 

YEDİNCİ ZEYTİN

Garsonun getirdiği tabaktaki siyah zeytinleri üçüncü sayışıydı Ali’nin; …yirmi üç, yirmi dört ve de yirmibeş!  Onları önce gözleri ile saymış, sonra çatal ile beşer beşer guruplamış, şimdi ise  birer birer tabağın diğer yarısına yuvarlayarak tekrar saymıştı.   Evet, tastamam yirmibeş zeytin vardı tabakta.  Bu bir tesadüf olamazdı.  Kendisi zeytin sayımı ile meşgulken garsonun getirmiş olduğu çayın farkına bile varmadı, yıllar öncesine daldı gitti.

On-onbir yaşlarındayken, annesi, babası ve kardeş ile Ankara’nın kenar mahallelerinin birisinde oturuyorlardı.   Evin tek odasını ana-babası kullanırken, bir köşesi mutfağa dönüştürülmüş minyatür salonda ise kendisi ve kendisinden dört yaş küçük kardeşi Cumali oyun oynar, ders çalışır ve akşam orta yere serilen yer yatağında yatarlardı.  Mutfak olarak ayrılan köşe, tezgah üzerine yerleştirilmiş bir lavabo ve duvara çakılmış dört raflı bir tahta kaplıktan ibaretti.  Tezgahın bulaşık yıkanmayan sağ tarafında birkaç tane cam kavanoz dizili olurdu.  En baştakinin içerisinde pırıl pırıl parlayan siyah zeytinler vardı her zaman ve kavanozdaki zeytin miktarı yarıya düşmeden kavanoz mutlaka tekrar tepeleme doldurulurdu.  Çok severdi siyah zeytini, hele ki yanında mis gibi maya kokan  sıcak bir somun ekmek ve de bol şekerli bir çay olursa!  Yattığı yerden görülebilen kavanozları ve gece lambasının ışığında parıldayan zeytinleri uzun uzun seyreden Ali bir an önce sabah olmasını dileyerek uykuya dalardı birçok gece.

Kahvaltı kokusu diye bir şey var mıdır?  Evet, vardır!  Hele o soğuk kış günlerinde yakılan kömür sobasının üzerinde demlenen çay da oldu mu, o peynirin, o zeytinin, o ekmeğin kokusunu duymamak mümkün mü ki?

O yıl okullar açılmadan bir hafta kadar önce, inşaatta çalışan babası ikinci kattan aşağıya düşmüş, iki kaburgası ile sol bacağını kırmış, yerinden kalkamaz hale gelmişti.  Önceleri  babasını her gün evde görmekten mutlu bile olan Ali, durumun vahametini zeytin kavanozunun sonuna kadar boşaldığı halde tekrar doldurulmadığını  fark ettiğinde anlayacaktı.  Hiç gelirleri kalmamıştı.  Elinden biraz terzilik gelen annesi daha önce  komşulara yaptığı bedava dikiş işlerinden, utana-sıkıla da olsa, para almaya başlamıştı.  Daha önceleri babası tarafından yapılan bakkal alışverişi de Ali’ye kalmıştı artık.  Her sabah annesi eline beş lira verip bakkala gönderiyor, bir liralık zeytin, iki liralık peynir ve iki ekmek aldırıyordu.  Artan para da Ali’nin okul harçlığı oluyordu.  On dakikalık bu bakkal alışverişinde dönene kadar annesi yere koyduğu hamur açma tahtasının üzerine  eski  bir beyaz pikeden keserek yaptığı örtüyü seriyor, dört küçük servis tabağı ile ince belli bardaklara doldurduğu ikisi açık, ikisi koyu dört çayı sofraya dizmiş oluyordu.  Kahve tabağına konulan altı adet kesme şeker ise sadece çocuklar içindi artık.  Bağdaş kurarak etrafına oturdukları o yoksul kahvaltı sofrasından, yiyeceklere olmasa da, sevgiye doyarak kalkıyorlardı her sabah.

Bakkal Hüsnü amcanın leblebi külahına koyarak tarttığı zeytinler her defasında ya yirmidört ya da yirmi beş adet çıkardı. Vücudundaki kırık kemiklerden dolayı zar zor sofraya oturan babası zeytinleri altışar altışar paylaştırır, yirmibeş tane olduğu günler ise, fazla olan bir zeytini, çok sevdiğini bildiği için, Ali’nin tabağına koyardı.  Bir zamanlar bol bol yiyebildikleri zeytini artık sayı ile yemek durumundaydılar, çaresiz.  Paylaştırılan peynirin miktarı Ali’yi pek ilgilendirmezdi ama paylaştırma sonunda artmasını umduğu  o bir adet fazla zeytini her defasında heyecanla beklerdi.

“Beğenmediğiniz bir şey mi var?” diye soran garsonun sesi ile kendine geldi Ali.

“Yoo, yo, hayır herşey mükemmel,” diye cevapladı Ali, masaya gelen tabaklardan daha  bir lokma bile almadan, “neden sordunuz?”

“Bilmem, çayınız, yumurtanız… hepsi soğudu… henüz hiçbirşey yemediniz de…”

Kendisi  Ankara Gazi Üniversitesinden inşaat mühendisi olarak mezun olduktan sonra, artık iyice yaşlanan anne ve babası Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanan kardeşi Cumali’nin peşine takılmış, Antalya’nın nispeten ucuz semtlerinden birisi olan Kepez’de iki odalı küçük bir daire kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi.  Ali ise Ankara’daki bir mühendislik şirketinde iş bulmuş, kısa zamanda terfi ederek umduğundan biraz daha fazla para kazanmaya başlamıştı. Kaburgaları iyileştikten sonra inşaat bekçiliği yapan babası, terzilik yaparak kendisine destek olan karısının yardımı ile iki oğlunu da okutmuş, yıllar öncesi hayal ettiği gibi, birisinin mühendis, diğerinin doktor olmasını sağlamıştı.  Aslında büyük oğlu doktor olsun istemişti, tersi olmuştu,  ama olsundu, doktor olup babasına bakmadıysa da mühendis olmuş bakıyordu babasına Ali, hem de sadece babasına değil hepsine.  Her vesile ile “Allah herkese Ali gibi hayırlı evlat versin, o olmasa şimdiye nefesimiz tükenir, Cumali’yi okutmaya devam edemezdik” diyordu kahve arkadaşlarına.

Gerçekten de Ali hem ana-babasına, hem de halen talebe olan kardeşine çok destek oluyordu.   Çalışkanlığı, başarısı ve kibarlığı dolayısı ile kendisini çok seven başmühendis Cemil Bey, ana-babasını ziyaret etmesi için bu bayram ona bir hafta izin vermiş, bununla da kalmamış, şirket arabalarından birisini alarak gitmesini, uzunca bir süredir görmediği yakınlarını gezdirip iyi zaman geçirmesini söylemişti.  Bayramdan iki gün önce sevinçle yola çıkan Ali,  o sabah yapmayı unuttuğu kahvaltısı için Antalya’ya ikiyüz kilometre kala bir dağ lokantasında durmuş, lokanta sahibinin öve öve bitiremediği özel köy kahvaltısını ısmarlamış ama tabaktaki yirmibeş zeytini görünce açlığını unutup eskilere dalıp gitmişti.

“Yirmi beş adet zeytin ha? Yine yirmibeş!” dedi kendi kendine konuşarak,  “Bunda mutlaka bir hayır var!”

Ne de sevinecekti annesi kendisini görünce?  Hala sol bacağı aksayan babası onu bağrına basacak ve eskiden olduğu gibi “Alim! Oğlum!” diyecekti.  Ya kardeşi Cumali?  Kucaklayıp havaya kaldırmaya çalışacaktı abisini, küçükken denediği güç gösterisinde yaptığı gibi, ama bu defa sonsuz bir sevgiyle…  Bir de sürprizi vardı Ali’nin onlara; çalıştığı şirkette genel müdür sekreteri olan  sevgilisi Serpil’in resmi vardı iç cebinde.  Hani “Oğlum, helal süt emmiş bir kız bulup da evlensen ya artık!” deyip dururdu ya anası?  İşte bulmuştu o kızı.   Aslında bu bayram ziyaretinin asıl sebebi de buydu.  Fotoğrafını göstererek onlardan onay aldıktan sonra bir gün Serpil’i de alıp gelecekti yanlarına.  Beğenmemeleri mümkün değildi gerçi de, ya “olmaz” derlerse ne yapacaktı!  Bir tarafta peri kızı gibi sevgilisi, hatta sözlüsü, diğer tarafta canı gibi sevdiği ailesi…  “Yok, yok..” diye geçirdi içinden, “Serpil’i beğenmemek ne kelime, bayılacaklar, bayılacaklar!” Ve bir an kara bulut gibi içini kaplayan sıkıntıdan kurtardı kendisini böylece.  Bekleye  bekleye iyice soğumuş olan tereyağlı yumurta ile başladığı kahvaltısını alelacele bitirdi ama zeytinlere dokunmaya eli varmadı bir türlü, kıyamamıştı yirmibeş sayısının sihrini bozmaya.    Kimsenin kendisini izlemediğinden emin olduğu bir an lokantanın reklamı için masaya konulmuş olan broşürden bir sayfa yırttı, leblebi külahı şeklinde kıvırdı ve zeytinleri bu külaha boşaltıp ağız tarafını büzdü, ceketinin sağ cebine koydu.  Zeytin tabağı boştu, fakat masada bir tek zeytin çekirdeği bile yoktu!  Garson bu tuhaf duruma mutlaka şaşacaktı ama “Aman boşver, zeytinleri yeyip çekirdeklerini ağaçların altına attım sanır olsa olsa.” dedi kendi kendine.

Kontak anahtarını çevirirken içinin o çocuksu heyecanla dolduğunu hissetti.   Kalbi neredeyse gıdığının altına kadar çıkmış ve sanki orada atıyordu.  İçi içine sığmıyordu.  Yarın sabah kahvaltıda bu yirmibeş adet zeytini bakalım babası nasıl pay edecekti bu defa?  Yedinci zeytin yine kendisinin mi olacaktı acaba?

Adil Karcı – 16.07.2015

(Ramazan Bayramı arefesi)

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on July 16, 2015August 24, 2024Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on ADİL KARCI’DAN “YEDİNCİ ZEYTİN”

HOW TO WIN A NOBEL PRIZE

How to Win a Nobel Prize

 

Alicia Colon

By Alicia Colon

 

 

How to Win a Nobel Prize

 I really haven’t the foggiest idea how the Nobel Prize is awarded but it used to make sense. Now the rules have apparently changed because to win the Nobel Peace Prize, you just have to be the right color. It also helps if you promote a global warming hoax that will make you a billionaire; and to win this once prestigious award you have to write a convincing bogus autobiography. Past worthy winners include” Albert Schweitzer, Martin Luther King, Linus Pauling, Mother Theresa, Lech Walesa, the Dalai Lama and many others who deserved the prize for their extraordinary lives benefitting the good of mankind, Then PC liberalism reared its nasty head and the Nobel prize committee lost its mind.

In 2007, Al Gore won the prize based on his global warming book and film, ‘An Inconvenient Truth’ which he shared with the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) Why?-the committee explained “for their efforts to build up and disseminate greater knowledge about man-made climate change, and to lay the foundations for the measures that are needed to counteract such change”.

Sure he did, phony graphs and polar bear pictures will do that. Meanwhile, Gore introduced the sale of carbon credits so that rich people could keep on destroying the environment by paying for permission to do so. Kaching! Al Gore is now a billionaire. It has been alleged that Irena Sendler, credited with saving 2,500 Polish Jews from the Holocaust, was a candidate for the 2007 Nobel Peace Prize who lost out to Al Gore. Sendler, who died the following year would have been a Peace Prize winner in the highest Nobel tradition but she didn’t have the marketing team of Gore.

In 2009, Barack Hussein Obama won the Peace Prize after he was elected president basically because he was the first black American president. He had done nothing to earn this award but hey, he’s black and that was enough. Although the committee stated the reasoning as this: “for his extraordinary efforts to strengthen international diplomacy and cooperation between peoples.” What extraordinary efforts, other than running a devious campaign of lies and sealed records of his life? As for world peace I wonder if the innocent victims of his massive drone attack policy that substituted for genuine military strategy would agree with that statement.

The Nobel Peace Prize 1992 was awarded to Rigoberta Menchú Tum” an indigenous Guatemalan woman,” in recognition of her work for social justice and ethno-cultural reconciliation based on respect for the rights of indigenous peoples”. Sounds like she deserved this award only it took many years for details of her story to be found not quite truthful. Former militant Marxist turned right wing conservative David Horowitz has called her a militant Marxist and demanded the Nobel be taken from her. That’s not going to happen even if Horowitz’s investigation of Menchu Tum turns out to be correct.

The Norwegians are a lovely people, even though all I’ve learned about them is from that Netflix original comedy-Lilyhammer. But it seems to me that this predominantly Caucasoid nation is probably embarrassed by its white privilege and has surrendered to liberal fascism by enacting stringent gun control laws. This insane policy allowed for the murder of 77 unarmed victims, mostly youths at a camp in the island of Utoya. Mass murderer Anders Breivik also blew up Oslo’s government buildings earlier and could have been stopped before reaching Utoya had the police responded to the attack with tighter security and heeded an eyewitness report about Breivik. He had seen a man carrying a gun and dressed in uniform. He had even given them Breivik’s license plate number and the murderer was stuck in traffic on his way to Utoya. But no roadblocks were set up, no roads were closed. It was not even considered. All available manpower was deployed to the government quarter. The buildings themselves did not have armed security guards.

Europeans have a hard time recognizing that they may have sociopathic maniacs living amongst them. All gun violence is laid at the feet of Americans as if the WWII and the Holocaust never happened but if the gun carrying Americans didn’t step in to help, the war would have ended quite differently. Time for these elitists to grow up and admit bad things happen when evil is present.

Speaking of evil, recent court decisions have convinced many G0D-fearing Americans that the whole country (like Mexico) needs to be exorcised. This is nonsense. So the Supreme Court decides that same-sex marriage is constitutional. Actually it’s been around for centuries. Emperor Nero married two men and played their bride and we know what happened to the Roman Empire after that period of debauchery and corruption. New leadership put an end to that and so will our country survive with good moral leadership.

There is hope on the horizon as more and more skeptics debunk Gore’s hoax. At a conference on July 3 of Nobel Laureates, Norway’s 1973 Nobel physics laureate, Ivar Giaever, give a truth-telling “Emperor’s New Clothes” speech about the global warming hoax. The majority of the Nobel laureates who are real scientists refused to sign the alarmist global-warming letter. In his speech which will never be reported in the mainstream media, he said: To my surprise both “alarmist” and “deniers” (I guess that I’m quoted as a “denier”) measure the average temperature for the whole earth for a whole year to a fraction of a degree, and that the result is significant. Of course it’s not! How can you possibly measure the average temperature for the whole earth and for the whole year and come up with a fraction of a degree?”

I sincerely hope that our allies in Europe take the trouble to hand out their future awards to the truly deserving rather than to those whom the social media determines show real bravery.

But if either Caitlin Jenner or Supreme Court Justice Kennedy wins the next Nobel, I give up.

 

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on July 14, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on HOW TO WIN A NOBEL PRIZE

DR. ZAFER ÖNER’DEN “ÇIKIK ÇİVİLER”

Çıkık Çiviler…
Kulak misafiri oldum;adam diyordu ki 
“Çivisi çıktı kardeşim,çivisi”…
Neyin çivisiydi acaba çıkan?
***
Bir çiviyi düz bir duvara çakarsanız
yani çivinin başına çekiçle düzgün vurursanız,
çiviyi eğmeden duvara sokabilirsiniz.
Çivinin tümünü duvara gömersiniz yani,ama bir işe yaramaz…
Duvarı zedelemeden de o çiviyi çıkaramazsınız!
Baş kısmı biraz dışarda kalırsa,çivinin…
…o zaman,ancak ve belki askı görevi görür. Hem duvarın (ya da nereye çakıldıysa oranın) hem çivinin gücüne göre yük çeker, yarım giren çivi de kolayca çıkartılabilir!
***
Bir veya birkaç parçayı birarada tutmak için de çivi kullanılır…
Çivinin başı da dahil parçaların içine,düzgün bir şekilde 
girmelidir o çivi,ki parçaları bir arada tutabilsin…
Eğer varsa üzerindeki tırtıklar sayesinde çivinin geri çıkması da zorlaşır ve  parçalar dağılmazlar.
Adamın kastettiği çivi,tırtıksız bir çivimiydi acaba?
***
Üçünü de severim aslında…
Herbiri değişik mevkilerde…
Biri diğerine diyor ki…
Falanca hastanede bir hekim var…
Onu şu bölüme alalım.
O “diğeri” de o “birine” diyor ki…
O bölümde benim “güvendiğim biri” var, “ona git” diyor…
O “güvendiği biri” belki de yandaşı belki de sırdaşı,orasını bilemem artık…
…o “güvendiği biri” de diyor ki cevaben,bize genç asistan ve uzman lazım!
Yani aday’ı uygun görmüyor…
Ne oldu,güvenilmez mi oldu,güvenilir kişi ?
Çürük mü çıktı,yani?
***
Gönderdiği kişi,yani “güvendiği”;bir şahıs,tekil yani!
Tek bir kişi yani…
Üstelik:
Dekan değil
Bölüm başkanı değil
Ana bilim dalı başkanı değil
Aslında güvendiği de değil!
Bir şekilde yandaşı mı, yoksa yandaş olduğunu mu sanıyor ,
bilmiyorum!
Akademik kurulların esamesi zaten hiç okunmuyor…
Bu,mutad bir olay haline geldi artık,ülkemizde;teamüllere uyulmaksızın herşeyi kılıfına uydurmak…
Burada;çıkan herhangi bir şey ya da bir çivi yok galiba!
“Birbiriyle alakasız,kurul-kural-teamül tanımayan üç kişinin densizliği var”, denebilir mi ki ?
Denemez çünkü bu gibi densizliklerle atamalar yapılıyor,ne yazık ki!
Haydi liyakati bırakalım bir tarafa,ihtiyaca bile bakılmıyor!
Kimsenin umrunda değil işlerin yürütülememesi…
Şu kadar asistan ihtiyacım var diyorsun…
Üstelik sordukları için sevinerek cevap veriyorsun…
Sanki sorunu çözeceklermiş beklentisi ile…
Sonuç sükut-u hayal!
Niye soruyorsun o zaman be adam?
Neden?
Sana ne özel hastanenin bile kadrosundan…
Sana ne?
Bu da mı çivisellik içeriyor yoksa, ne dersiniz?
***
“Çivisi çıktı çivisi” dedi ya adam…
Onu hangi amaçla söylediğini bilmiyorum,ama…
Hem Ortadoğu’nun hem Türkiye’nin hem Ankara’nın 
hem de Hacettepe’nin çivisinin çıktığını  sanıyorum…
Kesinlikle bunu kastetmiştir adam!
Çivi dediysek,üzeri tırtıklı,yerine tam oturmuş,çıkartılması zor,sağlam çiviyi kastetmiyorum tabii ki!
***
Hakikaten,”Ülkenin çivisi çıktı” mı dedi acaba adamcağız,
bağımsız kurumlarının yeterince işletilmediğini mi kastetti acaba?
Yerleşik teamüllerin yok edildiğini mi kastetti?
Adaletin,eğitimin,güvenliğin,
demokrasinin,sosyal devlet kavramının,gelir dağılımının…
hepsinin birden çarpıklığını mı kastetti dersiniz?
Senin benim kavgasının başladığını mı kastetti yoksa?
Tarikat cemaat gölgesinde din savaşlarının tehlikesini mi söylemek istedi acaba?
…Çivisi çıktı derken…
***
Dönüşüm adı altında tarımda,imarda,ulaşımda,sağlıkta devrim yaptılar sözümona…
Op. Dr. Kamil Furtun’u duydunuz mu?
Hani bir meczup tarafından ÖLDÜRÜLDÜ ya!
Hani TGRT ‘de bir dangalak “gene bir doktoru halletmişler” dedi ya! Görevi başında iken vurulan arkadaşımız için!
Acaba bu “çıkan çivinin” bu meczup tarafından öldürülen 
“Op. Dr. Kâmil Furtun cinayeti” ile bir ilişkisi var mıdır?
Yoksa bir tesadüfün yarattığı bir istisna mıdır ?
Sağlıkta dönüşüm politikası gibi !
Belki de mesleğin fıtratında mı vardır yoksa,kim bilir?
***
Ben de bu durumları şu andaki parlamento adayları ve parti müsveddelerinin düzeltemeyeceği endişesini yaşıyorum…
Daha doğrusu politikayı meslek edinenler,çıkar kapısı olarak görenler,ikbal amaçlı politikaya katılanlar…
Sorunlarımızı çözemezler gibi geliyor bana…
Adam neyin çivisinin çıktığını kastediyordu acaba?
Çivisi çıkmayan birşey kalmadı ki?
Belki de adam yeni bir çıkık çivi buldu,kim bilir?

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on June 1, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on DR. ZAFER ÖNER’DEN “ÇIKIK ÇİVİLER”

ADİL KARCI’DAN ANALAR-BABALAR GÜNÜ

ANALAR-BABALAR GÜNÜ

Birkaç tanesi dökülmüş olan tütün sarısı dişlerini göstere göstere “Buyursun abilerim” diyerek her iki elinde birer halka tatlı ile dükkana giren seyyar satıcıya “Ne o? Bu gün havanda değilsin herhalde Refik efendi?  Beleş meleş derdin hergün?” diye sordu fotoğrafçı İsmail, kafasını rötuş yapmaka olduğu negatiften kaldırarak.

 “Boşver abi be!   dedi tatlıcı Refik “Az canım sıggın, gafam yerinde deel de ondan herhal.” Tatlıcının bir avuç büyüklüğünde, kare şeklinde  kesilmiş beyaz ambalaj kağıdı ile  tutarak uzattığı halka tatlıyı almakta tereddüt ettiğimi gören İsmail usta “Rahatlıkla ye abi, Refik efendi çok temiz ve titizdir, tatlının şekil bozukluğuna bakma, ye de bak” derken Refik lafa girdi  “He valla, gızartma yağını neyim iki gere gullanmaz benim gelin,  hemi şiresi de hagiki şegerdir, kılikoz, zaharin neyim de bilmek biz.”

Türkiye’de henüz renkli fotoğraf baskısı yapılmadığı (ya da en azından Adana’da yapılmadığı) o zamanlar renkli fotoğraf baskısına merak sarmış, zar zor da olsa, yurt dışından renkli filimler, kartlar ve kimyasallar getirtmiş, karanlık odaya çevirdiğim banyomda renkli baskı denemelerine girişmiştim.  Biraz başarı sağladıktan sonra banyodan bozma karanlık odanın bu iş için yeterli olmadığının farkına varmış, karşı komşum fotoğrafçı Mahmut abi’ye bu denemelerim için dükkanının karanlık odasını ve içerisindeki cihazları kullanıp kullanamayacağımı sormuştum. Aldığım  “Dükkan senin, istersen git yak!” cevabının üzerine her fırsatta fotoğrafhaneye gidip meşgul olmadığı saatlerde  karanlık odasında denemelerime devam etmeye başlamıştım.

 1960’lı yılların sonuna doğru, tablalarda satılan çağla bademin yerini can eriğine bırakmakta olduğu Mayıs ayının ilk günleriden birisiydi işte o gün.  Mahmut abinin ilk kızının adından esinlenerek “Foto Gül” ismini verdiği fotoğrafhanesinin giriş kapısına yakın bir yerde oturmuş, karanlık odada banyo işlemini bitirdiğim renkli filimlerin kurumasını beklerken bir yandan dükkanın küçük ortağı olan İsmail usta’nın sonsuz bir sabırla yaptığı rotüş işlemini izliyor bir yandan da onunla laflıyordum. Zımpara kağıdına sürerek toplu iğnenin ucu kadar sivrilttiği kurşun kalemi ışıklı panodaki siyah-beyaz bir negatif film plakasına belli belirsiz değdiren İsmail usta bana bu işin inceliğini anlatmakla meşguldü “Kalem nokta olarak değecek abi, çizersen olmaz” diyordu ki Kuruköprüdeki Sümerbank Fabrikasının tam karşısında olan bu  dükkanın önünde mola veren tatlıcı Refik efendi önce içeriye kafasını bir uzatmış ve sonra da kimseye sormadan tatlıları getirmişti.  Tatlılarını dizdiği el arabasının  üzerindeki kalaylı bakır tepsiyi cam muhafaza ile kaplatmış olması temizlik açısından güven vermişti bana.  Beyaz önlüğü ve omuzundaki el silme havlusu da keza tertemizdi Refik efendinin.

Her ne kadar çevik el-kol hareketleri ile kendisini dinç göstermeye zorlasa da, alnındaki derin çizgiler, çökük avurtlar, kırış kırış yanaklar ve ferini kaybetmiş gözler altmışı geçmiş olan yaşını bariz bir şekilde ele veriyordu Refik’in.  Bize “abi” diye hitap etmesi bir saygı göstergesiydi sadece.  Kültürünün ve sosyal statüsünün yüksek olduğu varsayılan kişilere “abi” denirdi o zamanlar, gerçek yaşları dikkate alınmadan.  “Abi” denilen kişi de, saygılı biri ise eğer, mukabil hitaplarında karşısındakinin isminin arkasına bir “efendi” veya “ağa” ünvanı eklerdi. 

 “Otur Refik efendi, bir sigara tellendir, nefeslen hele” dedi İsmail usta ve dönüp çıraklara seslendi “abinize bir soğuk su getirin oğlum.”  Çekingen bir şekilde karşımdaki tabureye ilişen Refik efendi, cebinden çıkarttığı tabakadan aldığı tütünleri sigara kağıdının üzerine eşit şekilde yayarken sordu;

 “Analar-babalar günü diye bişe biliyonuz mu?”

İsmail usta elindeki kalemi bırakıp “o da ne?” gibilerde bana bakarken ben “Var, anneler günü de var, babalar günü de var, her ne kadar ben kutlamadıysam da var.  Sanırım Amerika’da başlamışlar kutlamaya ama bizim buralara gelmedi herhalde daha” dedim.  Gerçekten de duymuştum ama ne ben ne de çevremdeki hiç kimse böyle bir kutlama yapmamıştık henüz.  “Peki, niye sordun?” dedi İsmail.

 “Yaa, benim torun Mine, eligizi öper hani var ya bi dene gız, öretmeningden duymuş, analara babalara o günnerde hedaye neyim alınırımış.  Haftaya analar günüyümüş. Torun benden para istedi, anası daha hiç çarşı ayaggabısı geymez imiş, hep gapgara Ermenek lastiği geyer imiş, analar gününde anasına ilg dafa bi çit deri ayaggabı alıcı ımış.  Bir ay sonra da babalar günü varımış, ona da yeni bir dıraş fırçasıynan ayna alıcı ımış.”

 “Bunun için mi ‘Datlılar keleşşş, parasını verene beleşşş’ diye bağırmadın bu gün?” dedi İsmail usta.  “He ya”, dedi Refik “en aşşaa yirmi kaat ilazım şindi.”  “Allahına kurban” diye güldü İsmail Usta, “senin için bu dert mi be?  Yastık altındaki tomarlardan çıkart biraz ver de çocuğun gönlü olsun!”   Bu şakaya karşılık vermeyen Refik, elindeki sigaradan derin bir nefes çekti ve damdan düşer gibi “Serkisof cep sahatına ihtiyacı olanıgız var mı?” deyiverdi.  “Hediye mi edeceksin?” dedi İsmail.  “Yoh, satacın!” dedi ve yelek cebinden aşağıya sallanan zinciri yukarı çekerek cebindeki  saati dışarı çıkarttı,  ayrıca sarmış olduğu kırmızı kadife parçasını açıp saati zincirinin ucunda sallandırdı  ve  “aha bu” diyerek bir İsmail ustaya bir bana doğru rakkasladı.  Zincirin diğer ucunu yeleğinin iliğinden ayırdığı saati bana uzattı, aldım, anlarmış gibi evirdim çevirdim, üzerinde kabartma lokomotif resmi olan kapağını açtım, kadrandaki yazıları inceledim ve  “Türkçe ‘garanti’ yazıyor, Türk malı mı bu?” demek gafletinde bulundum.  “Anlamayanın eline yakışmaz” dercesine saati elimden hızla geri aldı ve “Ne diyon sen bey?  Bu gördüğün urus (Rus) yapımıdır.  Ağırdır mağırdır amma, İsviçre malları bunun yanıngda ancak muştuluk deyin verilir!”

(Sonradan öğrendiğime göre, ‘İsviçre malları bunun yanında daha değersiz olup promosyon olarak bedava dağıtılabilir ancak’ demek istemiş).  Gedin sahatcılara sorun, Zenit var, Kortobert var, Bentini var, Golana var… Hepsi de Demir Yollarının.   Onnar kaç para, bu kaç para?  Sorun bahın!”

“Dur hele dur” dedi İsmail usta “müşteri olmadık daha, ne reklam edip duruyorsun?”

Hem alsak kaça verecen?” 

“Bilmem ki?” dedi yere bakarak “bana sadece yirmi gayme ilazım, o gadar olsa yiter”.

Bir ara Devlet Demiryollarında geçici işçi olarak çalışırken bir makasçının  kendisine hediye ettiği ve gözü gibi esirgediği bu yadigarı paraya çevirme kararını bizimle konuşurken vermiş olduğu besbelliydi.   “Neyse, hadi eyvallah” dedi kalktı dışarıya çıktı, hiçbirşey satmıyormuş gibi sessizce tek tekerli tablasını sürerek uzaklaştı.   Az sonra gayri ihtiyari dışarıya çıkıp arkasından baktım, sol ayağı belirgin bir şekilde aksıyordu.

Tekrar içeriye girdiğimde ben sormadan İsmail usta anlatmaya başladı.  “Abi bu Refik var ya, aslında çok düzgün bir adam.  Parası olmayana tatlı hediye eder, fakir çocuklarına  bedava tatlı dağıtır.  Karısı hastalanıp vefat edince, dayanamamış Tufanbeyli ilçesindeki evi satıp oğlunu ve  gelinini alıp gelmiş buraya.  Önce oğluyla inşaatlarda çalışmışlar.  Sonra sıvacılık öğrenmişler ve ekip kurup sıva işleri yapmaya başlamışlar.  Bir gün iskele çökmüş.  Oğlanın beli kırılmış, yatalak olmuş, bununsa sol ayak gördüğün gibi…  Baba oğul çalışamaz olunca gelini tatlı dökmeyi öğrenmiş, Refik efendi de satmaya başlamış.  İki yıldır hergün gelir yanıma. Çıraklara, kendime, müşterilere ve misafirlere beş on tatlı ısmarlarım ki adam biraz para kazansın.  Onurludur da haa… beş kuruş fazla versen kabul etmez!”

Anlattığı hikaye içimi burkmuştu.  “İsmail usta” dedim, “sana yirmi lira bırakacağım, yarın yine gelirse, ve de o saati henüz satmamış ise, onu benim adıma kendisinden al.  Ama oturdukları evin adresini de yaz ver bana.”  Niyetimi anlayan İsmail usta “Abi, dedi, sen bana on lira ver yeter, ben de on lira koyarım, ortak alırız!”

Araya hafta tatili girmiş olmalı ki, fotoğrafhaneye ancak üç gün sonra gidebildim.  Dünyada eşi benzeri olmayan(!)  o saat İsmail ustanın çekmecesinde, Refik efendinin ev adresi yazılı olan tozlu bir parşömen kağıdına sarılmış olarak duruyordu.  “Ne yapacağız bunu şimdi, geri versek almaz da bu ters herif” dedi İsmail usta.  “Boş vaktin olduğu bir günü bana önceden söyle,  Refik efendi evde yokken  oğlunu beraberce bir ziyaret edelim” dedim ve “ama Hazirandan önce olsun haa!” diye de tembih ettim.

Anneler gününde annesine deri ayakkabı hediye edecek olan Mine’nin, bir ay sonra babasına traş fırçası ve ayna hediye edeceği babalar gününde,  yatalak oğlunun da Refik efendiye “köstekli Serkisof”  hediye edeceği sahneyi hayalimde canlandırarak mutluluk ve coşku ile evin yolunu tuttum.  Baktım; baba yadigarı Nacar saat hala kolumdaydı ve sol ayağım da aksamıyordu.   Sahi, niye ben ıslıkla Ada Sahilleri’ni çalmıyordum ki yürürken?

Adil Karcı

20.05.2015

 

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on May 21, 2015August 25, 2024Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on ADİL KARCI’DAN ANALAR-BABALAR GÜNÜ

BILL & HILLARY TO TOM BRADY

What Bill and Hillary Could Tell Tom Brady

Good job refusing to turn over your texts and emails. Now delete them.

ENLARGE
PHOTO: GETTY IMAGES
By

ALLYSIA FINLEY

May 7, 2015 7:11 p.m. ET

94 COMMENTS

Tom—First off, delete this message after reading. We’ve got enough problems without you adding to them. That hack right-wing writer Peter Schweizer just put out a book, “Clinton Cash,” on us, so we appreciate you taking the tabloid spotlight for a bit.

Second, terrific job responding to all those ankle-biting reporters in January about the deflated pigskins you used during the Patriot’s AFC championship game against the Colts: “I didn’t alter the ball in any way.” Of course, you didn’t. Your ball boys did. That’s what flunkies are for: Doing things you don’t want to get caught doing and then taking the fall.

When asked if you had cheated, you replied honestly: “I don’t believe so. I feellike I’ve always played within the rules. I would never do anything to break the rules.” We added the italics. In admiration. We couldn’t have obfuscated any better. Of course, you don’t believe you did anything wrong. And neither do we.

Also, nice job stonewalling Ted Wells, the NFL’s special investigator, by refusing to hand over your texts and emails. (We can tell you stories about special prosecutors that’ll pin your ears back.) FYI, you should delete those files asap since Congress might decide to pile on and launch its own investigation. Republicans never met a rabbit hole they didn’t want to dive into. Then declare that you only deleted personal correspondence like notes between you and Gisele—no one, not even nosy Republicans or sleazy reporters, has the right to read the correspondence between a husband and wife. Even if it comes to, like, 30,000 emails.

If asked about those autographed footballs and game-worn jerseys that you slipped to the ball boys, claim that they were really gifts that were intended to be auctioned off for fill-in-the-blank charity. We know that Gisele is already checking off the do-gooder box by serving as the “Goodwill Ambassador for the United Nations Environment Programme,” but now also might be a good time for you two to set up a putatively philanthropic foundation. You’re making millions, but you still gotta pay the bills.

Most important: Deflect, deflect, deflect like one of those monster Packers defensive linemen batting down one of your passes. For starters, denounce the Wells investigation as a league conspiracy—a “sting operation” as your agent Don Yee said on Thursday. Your dad got it right when he called it “Framegate.” Remember that the NFL front office may be the only governing body in the U.S. that’s less popular than Congress.

It should be clear to fans that the league has had it out for you and Coach Belichick since 2007 when a Patriots video assistant was caught secretly taping Jets defensive signals. But the media back then got distracted by other things—like our presidential campaign. Now here you are all these years later taking the heat off us! Don’t worry though. Reporters have a very short attention span, and lucky for you the NFL is full of screw-ups, maybe even more than on Capitol Hill. Johnny Manziel just came out of rehab. How long can that last?

But if reporters won’t stop hounding you, hold a press conference. Don’t actually answer any of their questions, just keep calling audibles and try to confuse them. Here’s a line you can use, an oldie but goody from Hillary in ’96 that we still love: “It is possible that I did once know something more that would be responsive to these interrogatories. But if I did, I do not recall it now.’’

Hope this helps. If you need any more advice, just holler. Oh, and maybe you could contribute to the Clinton Foundation?

—Bill and Hill

Ms. Finley is an editorial writer for the Journal.

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on May 8, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on BILL & HILLARY TO TOM BRADY

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “NİSAN BİR”



NİSAN BİR

Naylon poşetin henüz literatürümüze girmediği çocukluk yıllarımda çarşı pazardan ve bakkaldan alınanlar mallar ya boş çimento torbalarından yapılan torba kağıtları ile ya da pamuk ipliği ile örülen pazar fileleri ile taşınırdı evlere. Birkaç kullanımdan sonra beyaz çamaşırlarla beraber kaynatılarak yıkanan pazar fileleri, ara sıra yapılan tamirlerin de desteği ile, uzun yıllar kullanılır, yıpranıp fazla yük taşıyamaz hale geldiklerinde ise içerilerine soğan, sarımsak gibi kuru sebzeler konularak duvara asılır, bir müddet de bu şekilde hizmetlerine devam ederlerdi.

O yıllarda evlerin çoğu bahçeliydi ve en çok iki katlı olup birbirlerine yakın yapılırlardı. Komşuluğun kardeşlikten öte olduğu o devirde çarşı-pazara, bakkala, fırına gidenler mutlaka yakınındaki komşulara seslenir, onların çarşıdan bir isteği olup olmadığını sorarlardı.

Ellili yılların ortalarında bir Nisan ayının ilk günü duvarcı ustası Diyap emmi erkenden kalkmış fırına giderken bahçesinde ağaçlarını sulamakta olan karşı komşusu Bülbül Selim efendiyi görüyor.

– Golay gele Selim ağa, fırına gidiyom, var mı bi isteen?

– Dur az bir, para veriim de dört ekmek de bize getir.

Diyap usta kahvaltı sonrası işe koşacağından dolayı beklemeye vakti yok;

– Gerek yok paraya, yarın da sen bana alın, ödeşirik.

Beş dakikalık mesafede olan fırından aldığı somun ekmekleri iki ayrı fileye koymuş olan Diyap usta eve dönüş yolunda Fehmi dayıya rastlıyor. Yaşı bayağı ileri olan Fehmi dayı kendisi gibi yaşlı olan karısı ile yıkık dökük bir evde yaşayan ve geçimini okul önlerinde kaval, düdük, bilye gibi şeyler satarak sağlamaya çalışan bir ihtiyarcık. Diyap ustanın elindeki ekmek dolu fileleri görünce dayanamıyor:

– Kıtlıktan mı çıktın yoksa beleş mi buldun bu ekmekleri lan Diyap? diyerek ona takılıyor.

“Nisan 1 şakası yapmanın tam zamanıdır” diye düşünen Diyap:

– Niye? Duymadın mı Fehmi dayı? Fırıncı Memet bugün hayrına beleş ekmek dağıtıyor. Kaçar mı benden? Sekiz dene aldım, iki üç gün yerik artık! Aklın varsa bitmeden sen de goş al alabildiin gadar.

Diyap her ne kadar “koş” dese de, hali yok ki Fehmi dayının koşacak, adam zar zor yürüyor zaten. O fırına gidene kadar karısının önceden hazırladığı kahvaltıyı alel acele bitirip yola çıkan Diyap usta hemen hemen aynı noktada Fehmi dayıya rastlıyor, ama bu defa Fehmi dayının ellerinde üç, sol koltuğunun altında da bir somun ekmek var!

“Hani lan beleşti?” diye kendisine kızmasını beklediği Fehmi dayıya gülüp “Nisan biiiirrr” diye bağırmaya hazırlanan Diyap şaşırıyor, zira iki kişi için bu kadar ekmek çok fazla, nasıl aldı ki acaba?

– Allah senden razı olsun lan Diyap, kırk yılda bir işe yaradın. Fırıncı Memet daha da veriim dedi ama fazla olur diye almadım. Az yiyoruz, bayatlar yazık! Bir başkası da sebeplensin.

– Essah mı diyon dayı? Beleş mi verdi bunları sana?

– Sen demedin mi lan bugün ekmek beleş diye? Helal olsun adama, herkese de dağıtıyor hayrına valla. Git bak, kuyruk olmuş mahalleli.

“Lan Fehmi dayı bana Nisan 1 şakası yapıyor olmasın?” diye düşüne düşüne fırının önüne kadar gelen Diyap gerçekten de insanların para ödemeden dörder beşer ekmek alıp gittiğini görüyor! Kendisi para vermiş ya, işe geç kalmayı filan boş verip biraz bekliyor, başındaki kalabalık dağılınca “başka bekleyen var mı” diye pencereden kafasını dışarı çıkarıp etrafa bakan Fırıncı Memet’e;

– Lan Memet? Essah mı sen bugün ekmekleri beleş dağıtıyon?

– Yaa hiç sorma Diyap emmi. Sen gittikten az sonra Fehmi dayı geldi, “beleş ekmek mi dağıtıyorsun?” diye sordu bana. Valla aklımın ucundan geçmemişti o ana kadar. Zaten gece bir rüya görmüşüm, benim oğlan çamurlu sularda debelenip durur. Kafam bozuk, acaba gidip İbrahim hocaya kitaba mı baktırsam diye düşünür dururum. Fehmi dayı “hayır ekmeği mi dağıtıyorsun?”
diye sorunca kafamda şimşek çaktı, hee dedim ve hayrıma beleş vermeye başladım ekmekleri. Allah gönderdi bana o ihtiyarı, beleş lafı da ettirdi ki hayır yapayım. Zaten sen sabah siftah ettirdiydin, o yeter bana.
Bir nisan şakası yapayım derken eşekten düşmüşe dönen Diyap emmi fırıncıya verdiği parayı da geriye isteyemiyor tabii ve alı al mor mor söylene söylene gidiyor işine. Eh, ava giderken avlanmak da var kaderde!

Nisan bir şakalarını çok önemserdik çocukken, zira bizim şakalar sadece lafta kalmaz, birimizin ödünç olarak alınan oyuncağına, kalemine, silgisine, parasına vs. “Nisan biiiirr” diyerek el konmasına kadar varırdı. O nedenle 1 Nisan sabahı parmağımıza ip bağlardık ki “lades” misali tuzağa düşmeyelim diye.
Şimdi etrafıma şöyle bir bakıyorum da, kara kara düşünüp asık suratla gezen, kaderine küsmüş, umutlarını yitirmiş insanlarımızın gülecek halleri kalmamış ki “Nisan 1” şakası yapsınlar birbirlerine.

Ama ben yine de umutla bekliyorum; Bir gün birisi çıkıp ülkemizde son yıllarda yaşanan olumsuzlukların tümünün “Nisan 1” şakasından ibaret olduğunu bana söyleyecek diye…
Ne olur, hepsinin bir şakadan ibaret olduğunu biriniz söylesin bana!

“Şaka değildi, korkunç bir kabustu ama geçti” deseniz de kabulüm.

Adil Karcı – 1 Nisan

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on April 1, 2015August 26, 2024Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “NİSAN BİR”

ADİL KARCI’DAN “ADANA PORTAKALI”

“Hyperthymesia” TS

ADANA PORTAKALI

portakal

1978 yılının soğuk bir Aralık günü, öğlenden sonra satışların sona erdiği saatlerde, Berlin sebze halinin koridoruna uzunlamasına dizilmiş masaların etrafında oturan yirmi kadar Alman kabzımaldan kendilerine sunmuş olduğum portakallar ile ilgili düşüncelerini duymayı bekliyorum. Eminim; “Aman tanrım bu ne lezzet, bu ne tat, bu ne aroma!” gibi nidalar duyacağım onlardan. Sabırla bekliyorum. Ama, her nedense, beklediğim o memnuniyet ifadesi suratlarında bir türlü belirmiyor ve coşmak, haykırmak bir yana, tek kelime bile etmiyorlar! Kulaktan dolma Almancamın beynimde dans ettirmekte olduğu kelimelerle oluşturduğum soruyu (konuşmaya başlayınca unutmamak ya da yanlış telaffuz etmemek için) birkaç defa içimden tekrarladıktan sonra şirin bir tavır takınıp orta yere soruyorum: “Schmeckt es gut, nicht wahr?” (Tadı iyi değil mi?) Tarihi filmlerde Herkül karakterini canlandıran Steve Reeves’i andıran iri yarı bir tanesi bana doğru dönüp uzun uzun konuşmaya başlıyor. “Evet”, “Güzel” manasına “Ja” ya da “Gut!” gibi kısa bir cevap verse sorun olmayacak da, bende o kadar Almanca yok ki attığı uzun nutkun tamamını anlayabileyim! “Bre adam, hem doğru dürüst Almanca bilmezsin hem de soruyu Almanca sorarsın, ayıkla pirincin taşını şimdi bakalım!” diye içimden kendimi suçlarken yanımda oturan komisyoncum Roger’e dönüp söylenenleri İngilizceye çevirmesini rica ediyorum, sanki o adamın söylediklerinin çoğunu anlayabilirmişim gibi de “Hızlı konuşuyor, bazı kelimeleri kaçırabilirim, o nedenle yani…” bahanesine sığınarak.

İhracatçı olmaya karar verdiğim o yıl, “acaba yurt dışına ne satsam?” diye araştırma yaparken yaş sebze-meyve sektöründeki arkadaşlarımın teşviki ile Berlin hal kompleksinde bir Alman komisyoncu ile anlaşmış, ona Çukurova’da üretilen sebze ve meyveleri Almanya’da yaşayan Akdenizli ve Ortadoğuluların tüketimine sunmak üzere (yeşil biber, patlıcan, kabak, asma yaprağı, yeşil erik vs. gibi ürünleri) hava yolu ile göndermeye başlamıştım. Biraz kazanç elde etmenin yanı sıra, her şeyin ilkini yapmış olma zevkine de nail oluyordum bu arada. Mesela; taa o yıllarda sebze meyve paketlemesi için karton ambalajları bizzat dizayn edip imal ettirmek gibi, yaş sebze meyveyi günlük olarak uçakların bagaj bölümünde, valizlerden arta kalan boşluklara koydurup normal tarifeden daha ucuza hava taşımacılığı sağlamak gibi ilkler yani.

Bir gün yazıhaneme gelen bir arkadaşımın: “Babamın bahçesinde çok güzel Vaşington portakal var, neden onları da göndermiyorsun?” demesi üzerine hemen Berlin’deki komisyoncuma teleks mesajı yazıp bu konudaki fikrini sormuştum. Hava yolu ile portakal göndermenin pahalıya mal olacağını, dolayısı ile kâr etme ihtimalinin zayıf olduğunu, kara yolu nakliyesinin daha uygun olacağını, TIR ile gelecek olan yirmi ton kadar portakalı kısa zamanda satıp bitirme imkânının olmadığını, bu nedenle başka kabzımallarla da anlaşma yapmam gerektiğini ve bu konuda bana yardımcı olabileceğini, bunu sağlamak için de Berlin sebze ve meyve halinde kokteyl düzenleyip diğer kabzımalları davet edebileceğini, kokteyl sırasında Adana portakalının tanıtımını yapabileceğimizi yazmıştı. Heyecanla hemen Seyhan nehri kıyısındaki o bahçeye koşmuş, numune olarak götürmek amacı ile yarım valiz dolduracak kadar portakalı bizzat ellerimle toplamıştım. O yıllarda vize problemi olmadığından dolayı (ve de Türk Hava Yollarına her gün üç yüz kutu kadar mal taşıtıp sürekli para ödediğimden dolayı) ertesi sabah uçağa atlayıp Berlin’e gitmem zor olmadı. O yıllarda Türk Hava Yolları uçaklarının sadece Doğu Berlin’deki Schönefeld hava alanın kullanmaya mecbur olması nedeni ile iki gümrük kapısından geçmem gerekiyordu ve bu zaman kaybı sebebi ile de kokteyle ancak ucu ucuna yetişebilmiştim.

Orange_tree_(chez_fine)

“Meyveler çok güzel, kaliteli ve sulu ama bunu Alman’lara satamayız, çünkü bunlar portakal değil!” demiş meğerse bizim nutukçu Herkül. Diğerlerinin baş sallayarak onun söylediklerini onaylamalarından dolayı da başka birisinin söz alıp bu konuda değişik bir görüş beyan etmeyeceği belli olmuş oldu. “Beyninden vurulmak” deyiminin ne anlama geldiğini ben de on an öğrenmiş oldum tabii ki bu arada! Kulak uğuldaması, göz kararması, baş dönmesi gibi ârazların hepsi bir olmuş üzerime çullanmışken, bastırmayı başaramadığım bir öfke ile, benim kabzımalım olan Roger’e dönüp İngilizce olarak bağırdım “Sor ona o zaman, bu portakal değilse portakal dediği şey nedir?”

Soruyu duyan adam ayağa kalktı, sağa-sola kaykıla kaykıla kendi tezgâhına gitti, yumurtadan biraz irice, sarı renkli bir şeyleri getirdi masanın ortasına koydu. Gidip bir tanesini aldım baktım ki ne göreyim? Hepsi Yafa portakalı müsveddesi! Ki, getirdiklerinin en güzeli bile, (“Jaffa” olarak tescilli olduğundan dolayı bizim Şamuti adını kullanarak satmaya mecbur kaldığımız) yafa portakallarımızın yanından geçemez! Çakma Herkül o arada kabuğunu soymuş olduğu İsrail yafasından bir dilim uzattı bana, ağzıma attım. Aman tanrım! Resmen limon gibi bir şeydi bu yahu! Gayri ihtiyari yüzümü ekşiterek (o hırsla Almancayı iyice sökmüş olmalıyım, ya da kelime yanlışlarını filan artık umursamaz hale gelmiş olmalıyım ki) ona kendi lisanında sordum: “Bu nedir? Portakal dediğin bu mu?”

Daha sonra Roger’in anlattığına göre, yıllar öncesi İsrail’deki resmi pazarlama kuruluşları Almanya’ya sürekli olarak gemiler dolusu bedava yafa portakalı göndermişler ve böylece portakalı pek tanımayan Almanlarda özel bir damak tadı oluşturmuşlar! Bir malı üretmenin değil, onu pazarlayarak paraya çevirmenin daha önemli olduğunu öğrenmem yegâne kârım olmuştu bu çabam sonucunda.

Geçenlerde günlük gazetelerin bir tanesinin Çukurova sayfasında bir haber gözüme takıldı. Adana portakalının satılamadığından, dalında kaldığından ve üreticilerin zarar ettiğinden bahsediyordu. Gayri ihtiyâri acı acı güldüm, yıllar öncesine doğru daldım ve taa 1950’li yıllara kadar gittim.

O yıllarda, Aralık ayından Mayıs ayına kadar okulların önünde yerli portakal satılırdı. Bol çekirdekli olan o portakalları soyup yemek için değil, tepesinden çivi ile delik açıp suyunu emmek için satın alırdık. Okul yolu üzerinde, Feride teyzenin evinin önündeki kaldırımın ortasında cılız bir yerli portakal ağacı vardı. Belediye, bir zamanlar portakal bahçesi olan o semtten yol geçirirken mi, yoksa parselasyon yaparken mi bilinmez, tüm bahçeyi söktürmüş ama yol kenarında kalan bu ağaca dokunmamış olmalıydı. O ağaçta baharda beyaz beyaz çiçekler belirirdi ve biz bir gün bunların meyveye dönüşeceğini, taş atıp o meyveleri düşüreceğimizi, tepelerini delip sularını somuracağımızı hayal ederdik. Heyhat! O meyvelerin sararıp olgunlaşmış halini hiç göremedik, zira daha çiçekken Feride teyze onları toplar ve portakal çiçeği reçeli yapardı. Arta kalan üç-beş çiçek ise meyveye dönüşüp ceviz kadar bile olamadan görünmeyen bazı eller tarafından kopartılır, yok edilirdi. Meyvesini hiç yiyememiş olsak da severdik biz o ağacı. Bir gün okul dönüşünde ağacın ince bir dalının orta yerinden derince çatlayıp yere doğru sarkmış olduğunu gördük, çok üzüldük. Aklı evvel arkadaşlarımdan Çifte Mendilli Necdet çatlak dalı bez ile sararsak daldaki kırığın kaynayacağını söyledi ve en güçlü olanımız Azman Mithat’ın omuzlarına (deve güreşi yapar misali) oturarak yerde bulduğu bir kurdele ile dalı çatlak yerden sardı, kurdelenin sarkan uzun uçlarından da bir fiyonk yapıp bıraktı. Artık her geçişte ağacın altında durup tedavi ettiğimiz dalı inceler olmuştuk ki birkaç gün sonra bir şey dikkatimizi çekti. Ağacın diğer dallarına da “çaput” tabir ettiğimiz rengârenk bez parçaları bağlanmıştı ve de bağlanan çaputların sayısı her geçen gün artıyordu! Biz “ağacı tedavi etmeye amma da meraklı insan varmış” diye düşünürken bir kadın geldi, zorlukla uzanıp dalın bir tanesine bir bez bağladı, ellerini havaya açtı, mırıl mırıl bir şeyler mırıldandı, ellerini yüzüne sürdü ve sonra yürüdü gitti. Biz kadının arkasından aval aval bakarken pencereden bize bakan Feride teyzenin sesi duyuldu: “Ne dikilmiş duruyorsunuz orada lan veletler?” Yakın komşuları olduğu için Feride teyzeden korkmayan Necdet “Bu giden kadın ne yaptı diye merak ettik teyze” dedi. “Oğlum”, dedi Feride teyze, “bu ağaç dilek ağacı oldu artık! Kim ne dilerse oluyormuş. Kızların bahtını bile açıyormuş. Ben de oğlum iş bulsun diye dilemiştim, valla bir hafta sonra çırçır fabrikasına kâtip olarak işe girdi! Ben de bu ağacın hikmetine inanıyorum!”

Meğerse Necdet’in sardığı o kurdele ile başlamış her şey! Kurdeleyi her gören bir çaput bulup bağlar olmuş ağaca! Kendimize mal ettiğimiz o ağaç artık bizim değil ağaçtan medet uman insanların malı olmuştu böylece!

2576652-dilek-agaci

O zamanlardan bu güne kadar köprünün altından çok sular geçti. Modern paketleme tesislerimiz, türlü türlü ambalaj malzemelerimiz, kaliteli meyvelerimiz, TIR filolarımız, soğutuculu gemilerimiz, velhasıl her şeyimiz var artık ve rakip ülkelerden pek de geride değiliz ama yine de hâlâ bir şeyler eksik gibi sanki.

Bunca yıldan sonra bulabileceğimi hiç sanmıyorum, ama keşke o dilek ağacı yaşıyor olsa ve keşke gidip onu bulabilsem ve ben de bir dalına kurdele bağlayıp Adana portakalının bahtını açtırabilsem! Bahtımız mı, yoksa pazarlama yöntemlerimiz mi eksik, onu da henüz çözebilmiş değilim ya, neyse artık…

Adil Karcı
07.03.2015

1746541-dilek-agaci

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on March 7, 2015Categories KONUK YAZARLAR2 Comments on ADİL KARCI’DAN “ADANA PORTAKALI”

DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “ÖC”

 


salih 
              ÖC
 
 tabanca
 
            (I)
 
            Akşam oluyordu.  Sait;  sabahtan beri tavana çakılı bakmaktan yorulan gözlerini ovuşturdu.  Sonra, gün boyunca hiç kımıldamadan üzerinde yattığı  —ne kadar yıkanırsa yıkansın temizlenemeyeceği belli– pis çarşaflı ve yağlı yorganlı bir yatakta, dirseklerine dayanarak oturmaya çalıştı.  Yatağın boyaları dökülmüş paslı demirleri sağa sola döndükce gıcırdıyordu.  Sırtının, kollarının çok uyuştuğunu farketti. Zorlanarak gövdesini yana kaydırdı ve ayağa kalktı.   Ama ayakları o kadar uyuşmuştu ki ona sanki boşlukta duruyorlar gibi geliyordu.  Acele etmeden başucundaki rustik antika yatak demirine asılı duran gömleğini ve pantolonunu giydi.   Kısa bir süre bekledikten sonra boyasız ayakkabılarını, topuklarına basarak ayaklarına geçirdi.  Koridorun ucundaki  helâya doğru yürüdü.
           ….
          Her köşesi küllükte bekleyen izmarit kadar berbat kokan köhne bir otelde kalıyordu.  Yaşlı bina Dolapdere’ nin doğru dürüst güneş görmeyen, dar ara sokaklarından birisindeydi.  Sıvaları yer yer dökülmüş, pencere doğramaları çürümüş, çatısı su alan harap görüntüsüne karşın;  üzerinde büyük pirinç kolları olan gösterişli ahşap giriş kapısıyla kocamış yapı sanki, ben sizlerin dedelerinizi hatta onların büyük büyük babalarını da bilirim dercesine etrafına öyle bir ululukla öyle bir gururla bakıyordu ki sokakta yaşayan genci yaşlısı herkes bu eski otele saygı göstermekten kaçınamıyorlardı.
         ….
         Girişteki küçük alana 3-4 tane çok eski siyah deri koltuk sıkıştırılmıştı.  Koltukların derileri çatlak ve küçük yırtıklarla doluydu.  Aralarına konmuş ayakları sallanan antika abanoz sehpalarla birlikte burasını iyice daraltıyorlardı.   Sait merdiven kenarında pi-
nekleyen yüzü sivilcelerle dolu yeni yetme resepsiyon görevlisiyle göz göze gelmemeye çalışarak koltukların arasından hızla geçti ve 
kendisini dışarıya attı.
           
adana_ceyhan_misis
….
          Önünde uzanan delik deşik olmuş bozuk yola baktı.  Asfaltı, derisini yeni değiştirmiş, akşam serinliğinde dinlenen gri-boz bir yılana benzetti.  Adana’ da pamuk tarlalarında bunlardan çok görmüştü.  Sonra; cepheleri pembe sarı mor değişik renklere boyalı eski evlerle dolu bir Tarlabaşı yokuşunu tırmanmaya başladı.   Sokaktaki evlerin çoğu birbirlerine karşılıklı çamaşır ipleri uzatmışlardı.  Bu iplere asılı ıslak çamaşırlardan üstüne damlayan sulara aldırmadan yürüdü.  Etrafta oynayan çocuklar sabah akşam yaptıkları gibi kavgaya tutuşmuşlardı bile.  “Erkeksen gel ulan ağzına sıçtığımın orospu çocuğu,” diyene öbürü daha beter küfürler ederek küçük yumruklarıyla çullandı.   Yakındaki pencerelerden birisinde beliren kan ter içinde şişman bir kadın “ulan eşşek sıpaları şimdi geliyorum oraya,” diye cırtlak sesiyle bağırdı.  Kadın o kadar terliydi ki kolsuz elbisesinin koltuk altları neredeyse beline kadar ıslaktı.  Adam kadının, dayak yiyen çocuğuna sanki yardım edebilecekmiş gibi camdan sarktığını gördü.  Bir an koca memelerinin ağırlığıyla aşağı düşeceğini sandı.  
Sonra kaldırımların üstüne yer yer dökülmüş çöp yığınlarından gelen ağır kokuya aldırış etmeden yürüdü.  İleride, yarısı yıkılmış dar 
ve uzun bir apartmanın mermer basamaklarına oturmuş, ağzında çubuğu sigarasını tüttüren yaşlı hacanayla ayakta duran geniş omuzlu simsiyah saçlı travestiye baktı.   Aralarında argo sözcüklerle ve ağıza alınmayacak lâflarla şakalaşıyorlardı.
 
          Yokuşu çıkarken bir ara soluk soluğa kaldı.  Yanındaki beton elektrik direğine kolunu uzattı ve sıkıca tutunduğu kısmından güç
alarak yaldır yaldır öksürmeye başladı.  Ciğerlerinde tuhaf hırıltılar hışırtılar oluyordu.   Cezaevi günlerinden, o insanı  insanlığından nefret ettiren kodesten kalıttı bunlar.  O zamanlar her gün dibine kadar emercesine içtiği iki paket sigara şimdi yapacağını yapıyordu.  
Bu arada diğer eliyle ceketinin üzerinden, kemerine takılı sert şişkinliği yokladı.   Bu hareketi sık sık tekrarlardı Sait.  Orada sessiz sedasız duran ama her adım atışında uzun namlusunu kalçasına değdirerek onun arkadaşı olduğunu  anımsatan silahını okşadı.   
Gençlik yaşlarını geride bırakmış iri yapılı hafifçe kambur duran bir adamdı.  Sert, gergin ve ürkütücü bir yüzü vardı.  Gözlerinde 
uzun yıllar hapis yatan insanlara has acı, keder, endişe, hasret, pişmanlık, korku ya da cesaret dolu o oyucu bakışlar görülüyordu.   
Bir kaç dakika sonra öksürüğü ve nefes darlığı azaldı.   Biraz balgam çıkardıktan sonra rahatladı ve yoluna devam etti.
           ….
          Tarlabaşı’ nın hüzünlü akşam sokaklarına dalmış, yorgunluğuna aldırış etmeden içi sızlaya sızlaya yürüyordu.  İstiklal caddesine giden ara sokaklardan birine saptı.  Gençliğinde bazen geldiği bu yerleri iyi tanıyordu.  O günlere göre ne kadar farklı diye düşündü.  Bir zamanların Rum ve Ermeni evleri, onlar tarafından terkedilmelerinin acısıyla tükenmişler ve hiç bitmeyecek yaslarına gömülmüşlerdi.   Her biri uzun emekler verilerek ortaya çıkarılmış oyma taşlı evler artık kirden renksizleşmiş, ferforje demirleri pas-
lanmış kara yazgılarını bekliyorlardı.   Yaşam buralarda çoktan sonlanmıştı ama sağda solda yanan –soluk tabela ışıklarıyla–  bir 
kaç tostçu, işkembe çorbacısı, çiğ köfteci, kebapçı dükkanı; tıpkı ölüm döşeğinde yatan bir hastanın yavaş ve zayıf atan kalp atış-
ları gibi bitişe karşı direniyorlardı.   Kaldırımda çay içen asık suratlı  adamın, bütün gün kağıt ve şişe toplamaktan yorgun düşmüş 
inine dönen gencin ve ağzını burnunu tiner torbasına sokmuş oradan soluyan yeni yetme çocuğun yüzleri kapkaraydı.   Çileli so-
kaklardı buraları.  Her şeyin feri kaçmıştı.  Herkes kederliydi, sevinçsizdi.
            ….
           Ötede, İstiklal caddesine doğru yaklaşınca bir çember gibi dönen yıldızlı ışıklarıyla barlar, kulüpler ve eğlence yerleri görün-
dü.  Kimisinin de ışıkları çevresini hiç umursamadan sönüyor “bana ne sizlerden,” dercesine çevresini uzun bir süre karanlıklar i-
çinde bıraktıktan sonra sihirli bir el değmişcesine tekrar parlayarak yanıyordu.  Gecenin ilk saatleri olmasına rağmen kapılarında insanlar yüksek sesleriyle gülerek toplanmaya başlamışlardı.   Onlar biraz sonra içecekleri içkilerin, dinleyecekleri müziklerin ve sevgilileriyle birlikte olacakları anların hayaliyle, şimdiden yaşamdan alacakları tadı düşünerek keyifleniyorlardı.   
Onunsa bunlarla ilgisi yoktu.  Dünyada eğlenmek sevişmek gibi kavramların olabileceği düşüncesi ona çok uzaktı şu anlarda.   
Onları görmüyordu bile.  Sanki bir duvara bakıyordu yanlarından geçerken.   Önceden mimlediği küçük ve sığ kapılı barın yakı-
nına gelince karşı çaprazındaki metruk binanın ışıksız kapısına doğru yürüdü.  Bir iki adım ötede, tezgahının üstündeki tepsi-
sine doldurduğu midye dolmalarını satmak üzere hazırlık yapan pala bıyıklı esmer adama uyduruk bir selam verdi.  Kapının iyice derinliğine karanlığına çekildi.   Sırtını duvara dayarken avının üzerine atlamak üzere olan bir kedinin sinmesi gibi gövdesini 
kasarak gözlerini değişmeyen bir noktaya dikti.   Az sonra onun geldiğini gördü.  Kanı çekilen vücudu titremeye başlamıştı.  Sağ 
eliyle kalçasının kalın kemerinin altına sıkıştırdığı ruhsatsız 9 mm. lik eski browning tabancasını çıkardı.   Diğer elinin yardımıyla kurşunu namluya sürdü.   Ne yapması gerektiğini nasıl yapılacağını çok iyi biliyordu.   Bu aklına gelince sakinleşti.     Yıllar öncesini düşündü Sait,  o geceyi………….

       
           (II)
         ADANA1
              
             Doğma büyüme Adana’ lıydı.  Fakir bir ailenin tek çocuğuydu.  Kendisinden önce bir yığın kardeşi olmuş ama onlar uzun boylu yaşayamamışlardı.  Çünkü annesi ve babası  Akdeniz kansızlığı hastasıydılar.  Eh durum böyle olunca çocuklarını  da do-
ğuştan kötü bir yazgı bekliyordu.  Talasemi.  Hem de en ağır şekliyle.  Hastanelere gide gele bu sözcüğü öğrenmişti.  Kardeşleri 
doğru dürüst tedavi görememiş, düzenli ilaç kullanamamışlardı.   Kentin yakınlarında babasının yüz dönümlük bir portakal bah-
çesi vardı.   Ama aile kalabalıktı.   Bahçenin kazancı boğazlarına ancak yetiyordu.   Küçüklüğünde bazen bulup buluşturulup 
onlara kan verildiğine tanık olmuştu.  Hatta büyük kardeşinin dalağı alınmıştı.   Ancak hiç birisi iyi sonuç vermemişti.  Hepsi 
ölmüştü.   Annesi ve babası da o yirmilerine geldiğinde ölünce hayatta tek başına kalmıştı.  Ailesinde yalnız kendisinde bu has-
talık ortaya çıkmamıştı.  Güçlü kuvvetli bir kişiydi, tuttuğunu koparırdı.   Bu yaşa kadar günleri, kardeşlerinin hastalıklarına 
ve ölüme karşı verdikleri savaşımı, çektikleri acıları görerek geçtiği için artık yaşamın tatsızlıklarına duyarsız hale gelmişti.
Kendini her türlü sıkıntılı duruma karşı hazırlamıştı.
            Portakal ağaçlarının çiçeklenip burcu burcu kokmaya başladığı aylarda bazı geceler bahçesinin toprağına uzanır o an-
latılamayacak kadar güzel kokular arasında samanyolunu,  yıldızları seyrederdi.   Kayan göktaşlarının bir anda karanlıkla-
ra gömülmesi evrende de herşeyin bir sonu olduğunu düşündürürdü ona.   Orada da her şey tıpkı insanın ölünce karanlık top-
raklara gömülmesi gibiydi.   Evrenin kendisi bir ölüm kalım savaşı içindeydi zaten.   Yıldızlar bile zamanla ölüyordu, insanoğ-
lunun lafı mı olurdu.  “Yaşamak kolay değil elbette,” derdi kendine kendine.   Bunun için çaba göstermeliydi, vücudunu ve 
ruhunu sağlam tutabilmeliydi.   Bu düşünceler onu öyle kolay kolay pes etmeyen, zorluklar karşısında yelkenleri hemen suya 
indirmeyen bir kişi yapmıştı.
             ….
 Adana_kebab
            Askerliğini yapıp yaşadığı yerlere dönünce yalnızlığının canına iyice tak ettirdiğini düşünür olmuştu.  Tek başına yaşa-
mayı artık ürkütücü buluyordu.   Diğer yaşıtları gibi öyle boş boş dolaşmayı, kahve köşelerinde zaman öldürmeyi de sevmezdi.  
Keyfi yerindeyken;  o da ayda birden  fazla değil, siyah Adana şalvarını giyer, beyaz çoraplı ayaklarına yumurta topuklu sivri 
burunlu ayakkabılarını geçirdikten sonra  –serde biraz kabadayılık da vardı–   Kazancılar çarşısına giderdi.   Belli bir saat-
ten sonra bütün sokaklarını kebap kokusu kaplayan bu eski çarşıyı çok severdi. Sağda solda tek tük görülen; bıçak bileyicisi
hediyelik eşya satıcısı, sandıkcı, ayakkabı tamircisi, kalaycı ve çarşıya adını vermiş bakır kazancı dükkanlarının arasında 
bir kaç tur atar, bazen yaşlı bir çınar ağacının altına oturup demli çayını içerdi.   Sonra hava kararmaya yakın, çarşının bir 
köşesindeki o alıştığı salaş sokak kebapçısına gider,  dükkanın kaldırıma konmuş kıpırdadıkça her yöne salınan eski hasır 
sandalyelerinden birine yerleşirdi.   Önce, içine kök sarmısak zırhlanmış bir buçuk acılı Adana kebabını sipariş eder, onu bek-
lerken de üzeri pul biberli sumaklı humusuyla, ezme salatasıyla, közde pişmiş soğanlı acı biberli yeşillikle, şalgam suyuyla do-
natılmış engin** masasının hakkını verirdi.    Bu; iki kadeh buzlu  —onun deyişi ile–  arslan sütünü yuvarlamak demekti.   Bir 
iki adım  ötede omuzu peşkirli usta ocakbaşında olur, bol yağlı kebap şişlerini, közlenmiş meşe kömüründe çevirirken ortalı-
ğı inadına inadına dumana boğardı.   Ustanın, yoldan gelen geçenlerin üstünün başının  kebap kokması için özellikle çaba 
gösterdiğine inanırdı Sait.      Adam Sait’ i severdi.  Aralarında iyi bir dostluk oluşmuştu.   Kebabı da bir başka güzeldi.
Bazen yanındaki masada oturan bir çırağın, dudaklarının kenarından sızan kuyruk yağına aldırış etmeden, kebabını zevkle 
yemesini seyreder,  “ustam nerde kaldı benim acılı,”  diye sabırsızlanırdı.    Bir keresinde adamın birinin, ağzındaki tadın ver-
diği keyifle adeta gözlerinin kaydığını görmüş çok gülmüştü.
  SALGAM     
    Rakısını içerken çevresinde oturanlarla selamlaşır, kadehini onların şerefine kaldırırdı.   Hoşlanırdı bu insanlardan
ama onun derdi başkaydı.   Kadın özlemi vardı içinde ne zamandır.   Bir yandan arslan sütünü yudumlar, bir yandan da tüm
benliğine egemen olan şeye, kendisini seven bir kadına sahip olacağı günleri hayal ederdi.   Böylece hoşlanmadığı tekillikten
de kurtulmuş olacaktı.
           Diğer günlerinde babadan kalma bahçesinde portakal ağaçlarının diplerini çapalar, otları temizler ve  köklerin hava-
lanmasını sağlardı. Bazı günlerini de karıkları belleyerek, düzenleyerek geçirirdi.   Zamanı gelince de ürününü sattığında 
ödemek üzere borç harç bulduğu parayla aldığı gübreyi ağaçların diplerine verir onların verimini arttırmaya çalışırdı.   Bah-
çeyi çekip çevirmek kolay değildi.   Ancak dümdüz bir arazide yaz kış yemyeşil yapraklarıyla birer dantel gibi duran portakal 
ağaçlarını çok severdi Sait.   Onlar için çalışmaktan hiç sızlanmaz ve yüksünmezdi.  Yabancılara karşı korunması için çepe-
çevre dikenli tel de koydurmuştu.   Bir de Mardinli bekçisi vardı.  Adam bahçenin uzak köşesindeki derme çatma evde tek 
çocuğu ve karısı le yaşıyordu.    Hem bekçilik yapıyor, hem de bahçe işlerinde  Sait’ e yardım ediyordu.
            Güzel havalarda ağaçların arasından, uzaklardaki Toros dağlarına, onların sonsuzluğa tırmanan tepelerine dalar
giderdi.   Öğle saatlerinde güneşin  “aptal bir kumarbazın parasını har vurup harman savurması gibi”  dağıttığı gür yakıcı 
ışıklarına aldırmaz elleri kolları yüzü kararsa da açıkta dolaşmaktan kaçınmazdı.  Akıp giden beyaz bulut kümelerine  elle-
rini uzatır onları avuçladığını varsayardı.  Böyle anlarda yanında büyük bir coşkuyla, sevdayla sarılabileceği, gözlerinin içinde 
eriyebileceği bir kadınının olmamasına nasıl da yanardı.  Güzellik aramıyordu onda yeter ki kadın kendisini sevsindi.  Salına 
salına yürüsündü önünde.  Ona bakınca gümbür gümbür atan yüreğinin sesini duysundu.   Hepsi buydu
            …..
 
            Sonunda muradına ermişti.  Çok uzaktan akrabası olan bir kadının bulduğu sessiz sedasız, az konuşan az gülen pek 
de güzel sayılamayacak bir genç kızla evlenmişti.  Oldukca esmer, simsiyah kıvır kıvır saçları olan zayıf bir kızdı.   Hiç bir özel-
liği olmayan, sokakta her an yüzlercesine rastlanabilen kızlardan biriydi Hacer.  Zaten kendisi de öyle değil miydi ne farkeder-
di.  Nedense ilk gördüğü an da içi ısınmıştı ona.  Aslında onu görüp beğendikten sonra nikâh hazırlıklarına başladığı günlerde
birileri kulağına kızın önceden bir sevgilisi olduğunu sonra da adamın onu terk edip gittiğini fısıldamıştı   Kız çok mutsuzdu ve 
bu yüzden karşısına çıkan ilk erkeğe evet demişti.  Ama o bu sözlere aldırmadı bile.   Geceleri onun koynuna girince her şeyin
hallolacağına inancı sonsuzdu.   Biliyordu, hiçbir kadın kendisini seven erkeğe ilgisiz kalamazdı.
             Düğün desen öyle aman aman eğlenceli, herkesin bol bol yiyip içtiği bir düğün olamazdı tabii.  Portakal bahçesinin ya-
nındaki tek katlı eski evinde yaptı düğününü.  Evin önünde üstü saclarla kapatılmış geniş bir avlu vardı.  İşte orada çok kala-
balık olmayan yalnızca  akrabalarının ve bir kaç arkadaşının katıldığı davullu zurnalı,  arada sırada bir kaç gencin göbek at-
tığı, masrafı az sıradan bir düğün yaptı.
            ….
 (III)
            İlk yıllar çok kötü geçiyor sayılmazdı.  Hacer’ i elinden geldiği kadar mutlu etmeye çalışıyor, kısıtlı olanaklarına rağmen
onun istediği her şeyi aliyordu.   Mesela çok eskiden kalma koltuk takımlarını değiştirmişler, mutfağa da güzel bir fırın almışlar-
dı.  Onunla konuşurken  hep güler yüzlü ve sevecendi.   Bir kızı olduğundaysa sevincinden havalara uçmuştu.   Artık o iki buçuk 
odalı külüstür evi ona sırça köşk gibi geliyordu.  Karısının etrafında dört dönüyordu.  Bazı geceler kadın derin uykudayken o 
uyumaz, onun dağınık siyah saçlarını, yüzündeki bir kaç beni, geceliğinin dekoltesinden görünen sütyensiz gögüslerini seyreder 
ve tanrıya bir karısı olduğu için teşekkür ederdi.   Hacer’ de, evliliklerinin ilk aylarındaki kadar somurtuk durmuyor, Sait’ e 
daha sıcak davranıyordu.   Yine de aralarında adamın anlayamadığı bir soğukluk vardı.   Konuşurken onun kahverengi gözlerine 
bakınca kadının sanki  orada olmadığını, çoktan uzaklara gittiğini görür gibi olmuştu kaç kez.
            ….
 
            O ikinci el otomobili satın almakla ne kadar büyük bir hata yaptığını anladığında iş işten geçmişti.   Oysa bahçesini bir 
bankaya ipotek ederek az kullanılmış bir araba sahibi olduklarında ne kadar da çok sevinmişlerdi.   Ancak bahçenin ürününe 
güvenerek aldıkları borcun taksitlerini öderken hesapta olmayan bir durum ortaya çıkmıştı.   O yılın portakalını satın alan sim-
sar vermesi gereken paranın üzerine yatarak portakallarla birlikte ortadan kaybolmuştu.   Dolandırıcı bir kaç bahçeciyi daha
bu şekilde tokatlayarak kaçmıştı.  Buralarda bazen böyle şeyler olurdu.   Mahsulü daha ağaçların üzerinde çiçek halindeyken 
bağlayan aracı kişi, bir kaç yıl düzgün ödeme yaparak karşısındakinde güven uyandırır ama bir zaman gelir kamyonlara yüklediği portakallarla, parasını yollayacağım deyip sırra kadem basardı.  Tabii ne gelen olurdu, ne giden.   Elinde uyduruk bir 
senet, işte böyle sap gibi ortada kalırdı üretici.
             Diğerlerinin aksine o çok sızlanmadı bu durumdan.   Hayat buydu işte.   Gözünü açmalı işini sağlam tutmalıydı.   Ne
idüğü belirsiz bir kişiye bu kadar güven duyduğu için asıl suçlu kendisiydi.    İnsanoğlu çiğ süt emmişti.   Bugünden yarına ne 
yapacağı belli mi olurdu.   En küçüğünden en büyüğüne bütün canlılar kendi bölgelerini, dişisini, yavrusunu, yiyeceğini korurdu.  
Koca bir arslandan küçücük bir kuşa kadar hepsi her şeylerine ölümüne sahip çıkarlardı.   Doğa böyle buyurmuştu.   Bir yasaydı 
bu.    Oysa kendisi kırallığını koruyamamıştı.  Sıkıntılı günler bekliyordu onları.
              ….           
 
             İstanbul’ da bir tanıdığının aracılığıyla bulduğu iş, borçlarını ödemede ona büyük kolaylık sağlamıştı.   Bir zaman daha
çalışacak ondan sonra evine, çok sevdiği kızı ve karısına kavuşacaktı.   Düze çıkmasına iki-üç ay kalmıştı.  Eh, az buz da yorulmuyordu hani.   Sabahın erkeninde akşam saatlerine kadar, Beyoğlu’ nda yapılan bir otelin şantiyesinde kaynakçı ustası olarak çalışıyordu.   Orta okuldan sonra bir sanatım olsun diye gittiği kaynakçılık kursunun bir gün gelip de kendisine bu kadar fayda sağlayacağını  hiç düşünmemişti.
               ….
               O gün Adana’ dan bir mektubu olduğunu söylediklerinde heyecanlandı.   Öyle ya ne zamandır haber alamadığı karısı düşünmüş yazmıştı.    Fakat eline aldığı zarfın üzerinde gönderici isminin bir başkasına ait olduğunu görünce şaşırdı.   Mektubu yollayan, evlilik hazırlıkları sırasında o kadının kendisine uygun olmadığını söyleyen kişiydi.   Birden çok tedirgin oldu.  “Bu mektupta nereden çıktı şimdi” dedi.   Olumsuz bir haber korkusuyla sırtında soğuk ürpertiler oldu.   Zarfı hızla açarak düzgün olmayan bir yazıyla yazılmış dizeleri okumaya başladı.
                Beyninde öylesine bir uğultu duyumsamaya başladı ki bir an görünmeyen bazı canlıların kafasına her yönden burgular
soktuklarını sandı.   Başını kollarının arasına alarak sıkmaya başladı.  Uzaktan koşarak gelen birisi “neyin var, yüzün kireç kesilmiş” 
dedi.   Sait yere çömelerek sakinleşmeye çalıştı.   İçinde duyduğu nefret, kızgınlık, acı ve utanç duyguları adamı yanıtlamasına engel olmuştu.
                Dehşetle baktığı dizelerde, karısının eski sevgilisinin,  Sait’ in evinin çevresinde bir kaç kez dolaşırken görüldüğü yazılıydı.
Yetmezmiş gibi geçen gece eve bile girmişti.   Gözleri faltaşı gibi açılmış sonsuza bakıyordu Sait.    Kafası işlemiyordu.    “Benim evime hem de çocuğumun ve karımın yaşadığı benim evime,” diye bir kaç kez mırıldandı.   Karım derken bir duraksama olmuştu dudaklarının arasında.     Bakışlarındaki öfke kıvılcımları, karşısındakini yakabilecek kertedeydi.     Ayağa kalktı.   
                Korkunç bir düşünce vardı kafasında.
                 ….
 
**yüksek olmayan, alçak anlamında.  (Çukurova’ da kullanılıyor)

 

            Ev kentin uzağında değildi ama yakınında da sayılmazdı.   Sait’ in çocukluğunda, yalnızca bakımsız bahçeler ve tarlalar-
la dolu olan sapa bir yerdi burası.   Şimdilerdeyse evin çevresinde, yığınla portakal mandalina ağaçları ve bazıları devamlı, bazı-
ları mevsimsel kullanılan  çiftlik evleri görülüyordu.   Ayrıca gecekondu tarzında, —duvarları doğru dürüst sıvanmamış, çatıları 
güzelim doğa görünümünü çirkinleştirmek için elinden geleni yapan bolca demir filizli—  tek ya da iki katlı evler de vardı.   Yolu 
oldukça düzgündü.  Asfalt onun evine bir kaç yüz metre kala bozulup toprak yol haline geliyordu.   O doğduğunda sessiz ve sakin 
duran bu topraklar şimdi bağır çağır oynayan çocukların, havlayan köpeklerin koşuştuğu gürültülü bir yerdi artık.   Sait içinse 
değişen bir şey yoktu.     Ailesinden kalan evinin ve bahçesinin, yani varının yoğunun olduğu, anılarının yaşadığı buraları çok 
seviyordu.
             …..
 
            Adam arabasını asfaltın bittiği yere ön tarafı kente bakar şekilde bırakmıştı.  Olura, ‘kaçmam gerekirse kolay olsun’ diye dü-
şünmüştür,  dedi içinden Sait.   Sonra bu durumda böyle bir şey aklına geldiği için kendisine hayret etti.   Günlerdir kafasında dü-şünceden yana tek şey vardı.    O da yaşam görevinin namusunu ve şerefini korumak olduğuydu.  Yasası ise öldürmekti.   Hiç kimse 
onun namusunu ve şerefini lekeleyemezdi.    Bu yörenin Arap kökenli bir çocuğuydu.  Onların törelerinde, geleneklerinde de bu vardı.   
Hem olmasa ne farkederdi.   Böyle bir suçu affedemezdi ki.   Beyni affetse yüreği affetmezdi, yüreği affetse gözleri affetmezdi.   Ona 
her bakışında elleriyle boğmak isteyecekti.    Doğa insanlara bir hayat hakkı vermişti ama bir yığında yasa koymuştu, bunlarla yaşa-
mak zorundaydılar.    Eğer bu yasaların olduğu coğrafyanın sınırları dışına çıkarsan yani karşındaki kişiyi lekelersen,  o kişi bu le-
keyi ömür boyu taşıyacağına temizlerdi.  Yani öldürürdü.
             ….
 
            Toprak yoldan epey içeride olan eve yaklaştı.   Yakınlarda bir iki köpek havladı ama  onun yabancı olmadığını anlamışlar-
dı, sustular.  Su basmanı merdivenlerinden, kenarlarına dizili sardunya saksılarına çarpmamaya çalışarak yukarı çıktı.  Çukuro-
vanın aşırı nemli sıcak rüzgarı esiyordu. Kulağının çok yakınında neredeyse içine girecek şekilde bir sivrisinek vızıldadı.  Saat 
gecenin üçü olmuştur diye düşündü.   Uzaktan vakitsiz öten bir horozun sesi geldi.   Ayaklarında şantiyede çalışırken giydiği eski 
lastik ayakkabılar vardı.   Sessizce ilerledi.  Anahtarını kapının kilidine sokarak yavaşca çevirdi.   Tahmin ettiği gibi demir kapı gıcırdamadan açıldı.  İstanbul’ a gitmeden önce kızı sesten rahatsız olmasın diye bütün kapıları yağlamıştı.   Gözlerinin karanlı-
ğa alışması için bir kaç saniye bekledi.  Kulakları keskindi.  En küçük bir çıtırtı olsa duyardı.  Kendi hızlanmış soluğundan başka 
ses yoktu şu anda.   Dikkatli olmalıyım diye düşündü.   Sağındaki vestiyeri eliyle yoklayarak koridorda yürüdü.   Her şeyin yerini 
biliyordu.  Çocuğun odasının önünden geçti.  Ağlarsa hemen duyulsun diye kapısı açık bırakılmıştı.  Yatak odasının önüne gelince 
aralık  duran kapıyı ayağıyla itti.   Komodinin üstünde içerisini zorlukla aydınlatan küçük bir gece lambası vardı.  Lambanın do-
nuk mavi ışığında onları gördü.  Karısı çıplak kolunu altına soktuğu yastığına doğru kıvrılmıştı.   Yanında; odanın loş ışığında bile 
fırça gibi olduğu belli kısa siyah saçlı, göğsü ve omuzları kıl ormanıyla kaplı iri bir adam yatıyordu.   “Bunun için mi,” diye mırıldandı.   “Bu iğrenç herif için mi.”     
               ….
 
              Sokak kebapçısından aldığı eski tabancayı yukarı doğrulttu ve nefretle baktığı adamın alnına nişan aldı.  Tetik ağır-
laşmıştı.   İnşallah tutukluk yapmaz dedi içinden.    “Aç gözünü pis domuz”  diye bağırdı.  Yataktaki adam fırlarken kurşun sol gözünden girmişti bile.   İri gövdesi devrilerek yere düştü ve sırtüstü hareketsiz kaldı.  Taş zemine çarpan kafasından çıkan ‘dann’ 
sesinin duvarlarda bu kadar yankı yapması Sait’ i şaşırtmıştı.   Ama ona asıl; kırmızı bir kan şeridinin, adamın artık koca 
bir oyuk haline gelmiş olan gözünden değilde o  tarafdaki  burun deliğinden akması tuhaf geldi.   Silahını yavaşca,  inleyerek ken-
disine bakan karısına yöneltti.   O sesleri;  bir kadının erkeğiyle birlikteliğinin doruğunda olduğu sırada çıkardığı seslere benzetti.
 
             Tabancayı hiç acele etmeden suratının tam ortasına doğru tutuyordu.   Günlerdir çektiği o korkunç acının aynısını ona ya-
şatmak istiyordu belki de.   Hacer, yapma demek istercesine bir elini kaldırdı.    Kadının yüzünün ak bir yaşmak gibi beyazlaştığı-
nı gördü ve biraz daha beklerse tetiği çekemeyeceğini anladı.  Yakınlarda bir çocuk yırtınırcasına ağlıyordu.   Bu çocukları neden
bu kadar ağlatırlar ki  diye düşündü ve aynı an da onun kendi kızı olduğu aklına geldi.   Beyni uyuşmaya başlamıştı.    
Kafasında sanki beyin yerine iri bir buz parçası taşıyordu.    Kendisini tutamadı, midesinin boş olmasına karşın öğüre öğüre yatağın üstüne kusmaya başladı.    Kızını düşündü.   “Yavrucak daha meme çocuğu” dedi.    Silahını indirdi.   Elinin sırtıyla dudakla-
rını sildikten sonra kadına tiksintiyle  baktı  ve  fısıldadı;  “Kaltak”  
 
                 Ağır demir kapıyı gürültü olmasına aldırmadan bütün gücüyle çekerek kapattı.   Sokağa indi.   Yakındaki evlerin pen-
cerelerinden usulca kendisine bakanları hiç umursamadı.    Hızla kente doğru yürümeye başladı.   Doğuda gökyüzünde belli belir-
siz bir grilik oluşmaya başlamıştı.
                  ….  …..

 DR. SALİH YURTBAŞI

1024px-Adana_Sailing_Club

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on February 23, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “ÖC”

YEĞENİM BETÜL’ÜN DR. ZAFER’İN YAZISINA YANITI

 

YEĞENİM BETÜL’ÜN DR. ZAFER’İN YAZISINA YANITI
 
Canım Ağabeyciğim,
Yakında mide rahatsızlığım nedeni ile Bodrum Devlet Hastahanesi’nde dahiliye uzmanına “muayene olmak” için gittim. Aylardır bu yemeklerin geri çıkma çabası ve reflü derdinden muzdariptim. Ben de tecrübeli bir mide hastası olarak, eşeklik etmeyip önden  gereken ilaçları kullanmıştım. Uzun süren tedavim sonunda, bu sefer bir fark olduğunu ve reflünün sebebinin fizyolojik olabileceğini hissetmiştim. Biraz eğilsem midemdekiler ağızımdaydı afedersiniz. Sırtımda bir ağrı duyuyor, nefesimde bir daralma hissediyordum. Ağızımda bile yaralar oluşmuştu.
Internetten randevu alıp muayene olmak üzere sıraya girdim. Dakikası geldiği an muyaneye alındım. Muayene masasına uturup, ayaklarımı aşağı sarkıttıktan sonra hikayemi baştan anlatmam birkaç dakikamı aldı. Lafım bittiğinde elime reçetemi almıştım. Zaten aylardır kullandığım ilaçlar reçetede üçer beşer yazılmıştı. Doktorcuğumu randevu saatine uyma ve hasta bekletmeme nezaketi ve becerisi  gösterdiği için tebrik ettim. Uzun saçlarını savurarak yüzüme bakan beyefendinin gözlerinden ne demeye çalıştığımı anlamadığı belliydi. Neyse, otoparka gittim ve arabayı çalıştırmadan önce sırt ağrıma “sus” deyip, bir eşeklik daha yaptım. Kimseye göstermeden midemin yerini elimle bulmaya çalıştım. Biraz yukarıda kendisi. Artık muayene edildiği fikrindedir garip.
Reflü yaralarını kontoren çiçeği yağını zeytin yağı ile karıştırıp içerek birkaç günde geçirdim. Tabii böyle yaptım. O korkunç ilaçları bir ay daha içemezdim faydasızdılar, denemiştim. Sanırsam mide fıtığim var. Eğilmiyorum, oturur vaziyette uyuyorum, hazmı kolay şeyleri az az yiyorum. Eşe dosta da bu durumda ne yapmaları gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyorum. Büyük şehirde bir gastroloji hocasının muayenehanesinde muayene olmak üzere randevu aldım. Bu sefer teşhisimi koyduğum, ne olur ne olmaz, sadece birinin olaya içerden bakmasına ihtiyacım var. Belki ameliyat olmam gerekecektir. Tabii korkuyorum. Ameliyattan veya endeskopiden değil, karşılaşacağım dokturun başıma ne çeşit yeni dertler açabileceğini öngöremez ve engel olacak gücü kendimde bulamazsam diye. Her neyse. Diyeceğim şu ki hastada kabahat, insan teşhis koymadan doktora gider mi? Ya sana dokunmak istemiyorsa? Değil mi ama? Sevgilerimle ağabeyciğim. Yeğenin Betül

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on February 8, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on YEĞENİM BETÜL’ÜN DR. ZAFER’İN YAZISINA YANITI

DR. ZAFER ÖNER’DEN : “İTİRAZ ETMEYİN DÖVERİM”

DR. ZAFER ÖNER’DEN : “İTİRAZ ETMEYİN DÖVERİM”
Zafer Öner
February 4 at 11:46pm · iOS ·
Bir doktor arkadaşımın yanan kızını,kucağında,koşarak ve avazının çıktığı kadar bağırarak acil servise getirişini unutamam!
Hasta sahibi olması hekimliğinin önüne geçmişti…
Buldozer gibiydi sanki…
Kimseyi görmüyordu gözleri,ben dahil…
Bunu neden mi yazıyorum?
Yani kolay değildir hasta ve hasta sahibi olmak…
Bizler için bile…
Ya da şöyle devam edeyim…
Tamam,hekimlik mesleğinin hırpalandığı,adeta itilip kakıldığı doğrudur. İtibar kaybettirildiği de doğru.
Bu durumu kendi meslektaşlarımızın oluşturdukları da doğru…
Dünya bankasının bu işe dünya’nın parasını yatırdığı da doğru…
bu konuda söylenebilecek pekçok şeyin olduğu da doğru…
Ve benim bunları nerdeyse üç yıldan beri dile getirdiğim de ortada…
Performans,paket ücret,düşük maaş,zor,
hem de çok zor şartlar…
Hepsine tamam…
Ama…
Bu iş böyle olmaz!
Bu işin çözümü hasta ve sahibi ile inatlaşarak olmaz…
“Terbiyesizden terbiyeni satın al” diye bir söz vardır. Ve bu söz herkes için geçerlidir!
Nasıl hasta ve sahibinin hekime bağırması veya onu dövmesi hatta öldürmesi yanlışsa…
Hekimin hastaya tavır alması,veya onu reddetmesi de yanlış olur!
Ya da bu amaçla yakın dövüş tekniklerini öğrenmemizin veya silah taşımamızın da doğru olmayacağı gibi…
Hasta sahibi Telaş içinde ve korkuyla bağırabilir. Taşkınlık yapabilir. Ama bence hekimin her zaman mutedil olabilmesi gerekir.
Güvenlik güçlerinin ve adaletin bunun çözümünü bulması onların görevidir.
Hatta daha öncesinde
bizim onu teskin edip telaşını yatıştırmamız gerekmez mi?
Biz dediysem ille de hekim olması şart değil…
Daha iyi bir sistemin bir parçası…
…önceden,olayın o hale girmesini önleyecek tedbirlerin alınması gerekmez mi?
Yani düşmanımız sistemse eğer ki öyle…
Hastanın ve sahibinin suçu ne?
Hasta ve sahibine bunu öğretmenin,farkettirmenin (!) yolunu bulmamız gerekmez mi?
****
Elbette bu düzensizliğin sebebi bizler değiliz. Ama o hasta ve sahibi de değil,bu çarpık sistemin sorumlusu!
Hatta belki de bu sistemi getirenlere oy vermiş bile olabilirler.
Ama “sen getirdin bunları başımıza, katlanacaksın” diyebilir miyiz?
“Bekletildiği için bu kadar bağırırsa ameliyatta bir sorun olursa ne yapar” korkusu ile iş mi yapılır?
Hele,”git başka yere,ameliyatını kim yaparsa yapsın” olur mu?
Eğer o hasta bir bela olacaksa,bana değil bir başka doktora bela olsun denir mi?
Devletin aczini biz mi göğüsleyeceğiz denir mi?
Kim göğüsleyecek peki?
“Devleti aciz olmayan ülkelerin hastanelerine mi git” diyeceğiz?
Devlet her konuda olduğu gibi burda da aciz ise…
Mesleğimizi icra etmeyecek miyiz?
O zaman neden kuyruk olunuyor atanmak için,hatta ülkenin en ücra köşelerine…
Bırakalım bu güçlüklerin üstesinden gelebilenler çalışsınlar,
mı desinler istiyoruz?
Bizler bu mesleğin en güzel yıllarını yaşamışız meğer !
Beni hasta sahibinin elinden rontgen teknisyeni Ünal kurtarmıştı. Adamı pişman etmişti yaptığına.
1972’de…
Ama sadece benim başıma gelmişti,böyle bir saldırı…
Dur yere…
ufak tefek olduğum için herhalde…
mahkemede barışmak için elimi ayağımı öptüler nerdeyse…
Ünal’ı kurtarmak için ben onları,
onlar da ÜNAL ‘ı affetmişlerdi (!)
Ama başka da görmemiştik.
Yani tek tük olan olaylar
son zamanlarda arttı.
Doktor dövmek moda oldu.
Ama moda olan başka şeyler de var…
Dincilik
Bölücülük…
Tesadüf mü acaba?
****
Bu DÖNÜŞÜM denen şey,
neyin başına geldiyse,
sağlık gibi darmadağın oldu!
Yani arkadaşlar neyin kavgasını yaptığımızı bilmezsek olmaz ki!
Bizler hastalar için varız…
Varız varız da her çaba
birlik olunca daha güzel sonuçlanır.
Tabip odası ve birliği bunun üstesinden gelemiyor. Çünkü politize olmuş ve bu nedenle birlik yok!
****
Sendikal düzenleme olmadan
sorunlarımızın üstesinden
gelebileceğimizi sanmıyorum.
Çünkü bizler aynı zamanda ağır işçi gibi de çalışıyoruz…
İşçiyiz yani bir yerde,hem de ağırından…
Mesela grev kararı alındığında grev kırıcıları engelleyecek bir sistem lazım. (Bakın o zaman nasıl mum gibi olur herkes!)
Çünkü böyle bir yol veya yöntem olmazsa grevi en önce ben kırarım inanın !
Dövse bile öyle zavallı,hasta veya sahiplerine
hadlerini bildirmekle bir yere varacağımızı sanmıyorum.
Edepsiz her yerde her zaman vardır. Hasta sahibi oluca bu durum şeddeleniyor herhalde!
Ya hekim edepsiz olursa!
Olmaz mı?
Yok mu?
Hekim herzaman kolay ve korkulmadan ulaşılabilir olmalıdır.
Aç kalmak,uykusuz kalmak,yorulmak…
Yersin,uyursun,dinlenirsin geçer…
Açken yemenin
Uykusuzken uyumanın
Yorulmuşken dinlenmenin…
Keyfi başka olur.
Bir de iç huzurunuz varsa “işimi tam yaptım”diye…
Mazoşist demezsen bundan iyisi olur mu?
****
Tabii bir de devletin acizlikten kurtarılması da gerekir…
ama ona kimin gücü yeter bilmiyorum.
Harcamalarda öncelik sırası
Gelirin Hakça dağıtılması…
Bunlar zor işler…
Kısaca ne mi önerdim:
Vallahi ben de bilmiyorum…
Zaten bilen de yok baksanıza!
Ama tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır derler…
Çıkan yılan bizi sokar mı?
Sokar!
Bu da yılanın ve devletin ayıbı.
Ben diyorum ki
Ayıp bizde olmasın.
Bize yakışmaz!
****
Kızanlar çıkabilir. Benim de kızdığım yerleri var bu yazının.
Ama
İtiraz etmeyin yoksa döverim
vallahi:) !

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on February 7, 2015Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on DR. ZAFER ÖNER’DEN : “İTİRAZ ETMEYİN DÖVERİM”

ADİL KARCI’DAN “PAAT ! ZIPP”

 Hyperthymesia

TOM1

PAAT ! ———Zıpp——-

 

“O okuduğun ne?” dedi babam, “ver bakiim hele şunu”.

Yarı uzanmış durumda oturduğum sedirden doğrulup elimdeki Tom Miks’i uzattım kendisine.   Önce kapağına baktı, evirdi çevirdi, sayfalarını karıştırdı ve:

“Ne yani bu şimdi?”  

“Yüzbaşı Tom Miks, yani rancer!” dedim coşkuyla.

“İyi de, ders filan mı bu?”

 Öyle ya, ana-babaya göre, üstelik de o zamanlar, okuduğun ne varsa dersle ilgili olmalıydı, yoksa boşa zaman kaybı demekti.  Bir tek gazete okunmasına ses etmezlerdi, hele ki de bazı haberleri onlara sesli sesli sen okursan… “Benim oğlum (ya da kızım) gazeteyi ‘sular seller gibi’ okuyor amcası (ya da teyzesi)” cümlesi sıklıkla duyulurdu aile ve komşu sohbetlerinde.

 “Ders değil baba, zaman geçirmek için öylesine bir şey işte” dedim, sınıf birincisi olmanın verdiği cesaretle.  Derslerimin hepsi “Pekiyi” iken bana “bırak onu da derslerine çalış” deme şanslarının olmadığının farkındalığı ile tabii.

 “Sen yüzbaşı görmemişsin oğlum, bizim babayiğit bir yüzbaşımız vardı ki askerdeyken… eh o kadar olur! Neymiş bu rancer mancer?”.  

Yine de kitabın kapağındaki Tom Miks’in elinde tuttuğu tabancaya uzun uzun bakmaktan kendisini alıkoyamadı, “Demek o da altıpatlar kullanıyormuş ha?  Benim Nagant’a benziyor” dedi.  Avcı olan babam her tür silahlara ilgi duyardı ve (bir gün amcam el koyana kadar) bir de toplu tabancası varmış eskiden, anlatırdı zaman zaman Rus yapısı Nagant’ının marifetlerini.

“İyi hadi al  oku, ama tüm harçlığını da bunlara yatırma” dedi kitabı bana verirken.  

“Satın almadım baba, bu kiralık” dedim.  

“Kitabın da kiralığı mı olur oğlum?”

“Olur, kaldırımda  okursan beş kuruş, eve getirirsen günlüğü on kuruş!”

“Niye, bu kitap kaça ki?”

“Elli kuruş.”

 1956 yılı ilkbaharında bir gün okul çıkışında tanıştık Yüzbaşı Tom Miks ile.  (Daha sonraları  “Tommiksçi” lakabını taktığımız) Ferit Abi kaldırımın üstüne koyduğu portatif masasına rengarenk Tom Miksleri dizmiş “bakması bedava” diye seslenerek biz çocukların ilgisini çekmeye çalışıyordu.  Ürke ürke masaya yaklaşıp, korka korka sayfalarını çevirdiğimiz kitaplar birkaç dakika içinde dile gelmişler ve  “hadi bizi hemen okuyun” diye yalvarıyorlardı adeta.  Briyantinlediği için mi yoksa zeytinyağı sürdüğü için mi o kadar parlayan saçlara sahip olduğunu çözemediğimiz  Ferit Abi, bembeyaz düzgün dişlerini göstererek gülümsüyor ve hemen orada oturup kitap okumanın beş kuruş gibi önemsiz bir para olduğunu işlemeye çalışıyordu genç dimağlarımıza.   Kimimizde para olmadığı için (aslında okul çıkışında hiçbirimizde para olmadığı için), kimimiz de cesaret edemediğimiz için, o gün tezgahtaki kitaplara sadece bakıp geçmek zorunda kalmıştık.  Ama sonraki günlerde, okula gidiş veya dönüşte,  Tom Miks müptelası olacaktık ve harçlıklarımızın son durağı da Ferit Abi’nin cebi olacaktı!  Bir süre sonra Tommiksçi Ferit (itina edeceğine inandığı) çocukların kitapları eve götürmelerine de izin vermeye başladı,  ama iki misli ücret alarak tabii!

 Mahalledeki oğlanların gelecekte pilot, doktor, mühendis, polis olma hayalleri “rancer” olma hayalleri ile yer değiştirmişti bu tanışma sonucunda. Artık hepimiz potansiyel bir rancer idik ve birer Tom Miks olacaktık.  Suzi gibi de bir sevgilimiz olacaktı tabii ki.  Ama bu konuda bir sorun vardı;  uzun boylu, narin yapılı, örgülü saçlı, suratı çilli,  sarışın Suzi’ye benzer bir kız yoktu mahallede!  (Aslında olsa da bir şey fark etmeyecekti, zira kızlarla beraber pek oyun filan oynamazdık).  Tom Miks olmaya olacaktık da, nerede nasıl olacaktık, o belli değildi işte.  

 Etrafımızdaki bütün insanları Tom Miks’teki karakterlere benzetir olmuştuk.  Mahalleye gelen eskici Süleyman aynen Konyakçı idi!  İğneci Muhittin abi ise Doktor Salosso!   Karşı mahallede oturan Polis Şevket ise Albay Bravn (ah bir de Suzi gibi bir kızı olsaydı ne iyi olurdu, ama bırakın kızı oğlanı, hiç çocuğu yoktu Şevket Amcanın).

Hadi “Albay ve Tom Miks üniforma giyiyorlar da ondan” diyelim ama Konyakçı, Doktor Salosso ve dahi Suzi  neden hiç elbise değiştirmiyorlardı acaba? Aynı kıyafetten birkaç tane mi almışlardı, yoksa elbiselerini hiç mi yıkamıyorlardı?   O kıyafetler de kendileri ile o kadar özdeşleşmişti ki,  yüzleri bir önceki karede çizilene benzemese bile kim olduklarını giysilerinden anlıyor, çizim hatalarını umursamıyorduk.  Tom Miks onbeş yaşında nasıl yüzbaşı olmuştu?  Acaba rancerliğe beş yaşında filan mı başlamıştı?  Bizim elimize ekmek bile bıçağı verilmezken, nasıl oluyordu da onun  o yaşta çifte tabanca kullanmasına izin veriliyordu?  Kaçak viskiden başka bir şey bulunmayan 1830’lu yıllarda, Konyakçı ve Doktor nasıl oluyordu da her gittikleri yerde rom-konyak bulabiliyorlardı?  Tom neden süt içmek için hep meyhaneye giderdi?   Bu sorular hiç önemli değildi bizim için, okuyup keyfini çıkartıyorduk sadece.

 (Google Amca’dan öğrendiğime göre, Tom Miks Amerika’da değil, İtalya’da “Capitan Miki” olarak çizilip yayınlanmaya başlamış ve bu işi üç ressam  ortak olarak başlatmışlar.  Ayrıca, karakterlerin ve konuların bir kısmı da Amerikan kovboy filmlerinden aşırmaymış.  Merak edenin bu konuda internette bolca bilgi bulabileceği için fazla detaya girmiyorum.)

 O sene yaz tatiline yeni girmiştik.  Mirasçıları tarafından üzerindeki ağaçlar söktürülerek gelecekte arsaya dönüştürülmesi planlanan bakımsız portakal bahçesinin yakınından geçen (ve birkaç sene sonra bir daha hiç akmayacak olan) derenin kenarına oturmuş, kendimize yeni yeni oyunlar icat etmeye çalışıyorduk.

– Tommiksçilik oynayalım!  dedi Cinik Salih, hem kendimize bir de Kulver Kalesi yaparız!

–       Olur!  dedi Lıklık Mahir, içine bir de ev yaparız, sen Tom Miks olursun, Suzi ile evlenip orada oturursunuz!  Kulver kalesi yapacakmış!  Pofff! Neynen yapacan, el işi kağıdıynan mı, kartonnan mı?  Kulver kalesinin duvarlarını görmedin mi?  Hep tomruk lan!

–       Lan salak!  Yolun kenarındaki direkler ne güne duruyor? diyerek kaval yapmak  için yontmakta olduğu kargı kamışı ile portakal bahçesinin yola bakan kenarında yığılı duran tahta direkleri işaret etti.

–       Ney? Onlar postaneninmiş olum!  Telefon direği olacakmış.  Deli misin nesin?

–       Babam söyledi o gün, bakma postanenin onları oraya yığdığına.  Daha iki seneye kadar telefon filan gelmezmiş bu mahalleye.

–       E yani ne demek istiyorsun, açık söyle, diyerek ben de lafa karıştım.

–       Yaniiii…. diyorum kiiii…. biz bunları alıp bahçenin arkadaki dip köşesine taşıyıp üst üste dizip dört duvarlı bir yer çevirsek…

–       Lan direk hırsızı mı yapacan bizi?  dedi, tartışmanın başından beri sesi çıkmayan Malak Macit.  Hepimizi mapusa atarlar allaama!

–       Yaa ne hırsızlığı be?  Bunlar iki sene burada duracaksa, ha orada durmuş ha burada ne fark eder?  Hem yaz sonunda yine taşırız eski yerine, dedi Cinik.

 Tom Miks’in o güne kadar yayınlanmış bütün maceralarını ezberlemiş olan bizlerin kafasına yatmıştı bu fikir, de, nasıl taşıyacaktık onlarca direği birkaç yüz metre öteye?

“O da kolay” dedi Cinik, “mahallenin bütün çocuklarına söyleyelim, Tommiksçilik, Kızılderelicilik oynamak isteyen bize yardım etsin, yardım etmeyen kaleye giremez!”

 Ertesi gün umduğumuzdan fazla yardımcı geldi; muhtelif yaşlarda yirmi kadar çocuk!  Karınca misali işe koyulduk.  Bir direği en az sekiz çocuk taşıyabiliyordu, o da en erken yarım saatte!  İlk gün öğlene kadar herkesin  pili bitti!  Otuzaltı direği taşımak üç günümüzü aldı.  Kimimizin dirseği, kimimizin dizi kan revan içinde kalmış, ellerimiz su toplamıştı ama olsun,  başarmıştık.  Taşıma işi evlerden yüzlerce metre uzakta ve ağaçlar arasında yapıldığı için mahalleli tarafından fark edilememişti.  Üstelik gündüz herkes işinde gücünde olduğundan bir tek biz çocuklar seyip (başıboş-sahipsiz) geziyorduk ortalıkta.  Kim nasıl görecekti ki?  Duvarların köşesini oluşturmak için portakal ağaçlarının gövdelerinden faydalandık. Yatık olarak üst üste dizdiğimiz direkleri tek tek köşe direği yerine kullandığımız ağaç gövdelerine kalın iplerle bağladık.  Kalemizin duvarları gerçekten güzel olmuştu ama giriş kapımız yoktu!  Eh, her güzelin bir kusuru olurmuş, o kadarcık da olsundu yani.  Kaleye giriş çıkışımız önce köşelerdeki portakal ağaçlarına tırmanıp sonra içeriye ya da dışarıya atlayarak mümkün olabiliyordu.  Aslında bu da isabet olmuştu zira yaşı çok küçük olanlar, ağaca çıkamadıklarından dolayı, ancak dışarıda “kızıldereli” olabiliyor, dönüşümlü Tom Miks kadrosuna ortak olamıyorlardı.

 Yorgunluğumuzu atana kadar birkaç gün Kulver’e girmedik, ağaç dallarından yay, kargı kamışından ok, haşlanıp yendikten sonra çöpe atılan koyun kellelerindeki çene kemiklerinden tabanca  yaptık müstakbel savaşcılarımıza.  Tabancadan yana en şanslı bendim,  çünkü yurt dışından gelen bir akrabamızın bana hediye olarak getirdiği oyuncak tabanca Tom’un tabancalarına benziyordu.   Birkaç gün sonra Tom Miks’in Kulver Kalesi maceralarını sahnelemeye başladık.  Dönüşümlü olarak birimiz Tom Miks, birimiz Konyakçı, bir diğerimiz Doktor Salosso oluyor, kalemizi koruyorduk “Kızıldereli”lere karşı.  Kızılderelilerin atları kalın kargı kamışından başka bir şey değildi tabii ki.  Kamışın ön ucuna yular niyetine bir ip bağlanıyor, atın gövdesini teşkil eden kargı bacaklar arasına alınıyor,  kamışın arkada, yerde sürünen ince ucu da kuyruk oluyordu.  Yuları dişlerinin arasına almak suretiyle atının kafasının yere düşmesini engelleyen savaşçı ancak bu şekilde, güya at üstündeyken,  iki elini kullanarak kaleye ok atabiliyordu.  Kalemizin duvarları ancak bir adam boyu kadar yüksek olduğundan, ok ve yayı iyi kullanan çocuklar gerçekten tehlike yaratabiliyorlardı.  Kargı kamışından yapılan oklar, yüze-göze isabet edip can yakmaya başlayınca,  yeni bir karar alınması gerekti ve okların uclarına çaput (bez parçası) bağlandı.

Artık her öğlenden sonra Kulver kalesindeydik.  Doktor ve Konyakçı için sekiz-on şişe konyağımız bile vardı kalede.  (O devirde meşhur olan yetmişlik Ankara şarabı şişelerine doldurduğumuz su bu amaca hizmet ediyordu).  Kızıldereliler çığlıklar atarak kalenin etrafında dönüyor, kaleyi ok yağmuruna tutuyor, kaledekiler ise “Pat! Pat” veya “Pam, pam!” diye güya ateş ediyorlardı.  Her “Pat” veya “Pam” dan sonra bir de “zıp” sesi çıkartmak gerekiyordu kurşun sesi olarak.  Nedense de bu çatışmalarda hep “kızılderelilier” yeniliyordu sonunda, sayıca çok çok üstün olsalar bile…   Siyular, Çerokiler, Apaçiler, Karaayaklar hep kaledekilerin düşmanı idiler.  Sadece Pavni’ler dostumuzdu.  (Topraklarını korumak için savaşmayıp, baştan beyazlara teslim oldukları için mi dost idiler,  bilemiyorduk).

 Tam biz usta birer aktör gibi rol yapmayı öğrenmiştik ki, bir sabah bağırtı-çağırtılar arasında uyandık.  Sabahın erken saatinde tüm mahalle ayaktaydı.  Ellerinde kazma kürek taşıyan on kadar işçi sıraya dizilmiş sessiz sedasız duruyorlar, önlerindeki şapkalı bir adam ise mahalleliye avaz avaz bağırıyordu:

 –       Nasıl haberiniz olmaz be?  Otuzaltı tane koca direk yok oluyor, siz kalkmış bana “haberimiz yok” palavrası atıyorsunuz!  Devlet malı bu!  Hepinizi atarlar içeri valla!  Sürüm sürüm sürünürsünüz ömür boyu!

 Komşumuz köylü Selim amca dayanamadı patladı:

–       Eee yeter be yaaa!  Bana bak hemşerim!  Sen kim oluyon da bize çığırıp duruyon?  Direkleri bize mi teslim ettiyidin?  Onnarı orayı koyarıkene bize mi emanet ettiyidin?  Habarımız yokkene taa mahlenin dibinde bir yere indirmişin direkleri, baksan ki görünmez buradan, şindi gelmiş hesap soruyon!  Get ara gendin bul hırhızı, bize ne sorup durayon be!

 Olayı bir kenardan seyreden ben ve Cinik korkudan birbirimize sokulduk. Yakalanmıştık!  Bir iki seneye kadar direkleri kimse aramaz sormaz derken sadece birkaç hafta sonra adamlar çıkagelmiş, direkleri arıyorlard!.  İtiraf etsek mi, etmesek mi diye soran gözlerle birbirimize bakarken, kıt Türkçesinden dolayı olayı anlayamayan annesine tercümanlık yapmaya çalışan kan kardeşim Kürt Salih’in küçük kardeşi  Kıvırcık Hanifi ötüverdi.

–       Ben biliyom!    

Hiç kimse  Hanifi’nin bu söylediğini umursamadı ama işçi ekibinin başı (ya da ustabaşı) umursadı:

–       Neyi biliyorsun oolum?

–       O direkler nerde biliyom.

–       Söyle o zaman!

–       Gulver galesinde.  Dizilmiş duruyollar.  Yüzbaşı Tom Mikisnen argadaşları götürdü.

“Yüzbaşı” kelimesini duyup teleşa kapılan ustabaşı, rahat rahat sigara tellendirmesi dolayısı ile yardımcısı olduğunu sandığımız ustaya döndü:

–       Sahipsiz bulunca direklere askeriye el koymuş olmasın Şefik?

–       “Sus ulan!” dedi Bakkal Şaban amca Hanifi’ye.  Gulver de neresiymiş?  Tom Misik kim? Saçma sapan konuşma!

–       Valla billa doğru diyom Şaban emmi, bak gel gösterem istersen.

Herkes tek sıra önde,   Cinikle ben kafilenin en arkasında, ağaçların arasında yürüye yürüye Kulver’e geldik.  Manzara karşısında herkes apışıp kalmıştı!  Bu kadar direk buraya kadar nasıl taşınmış ve nasıl böyle muntazam bir şekilde dizilerek dört duvarlı küçük bir kale haline getirilmişti? 

Zimmetindeki direklerin ortaya çıkması üzerine rahatlamış olan ustabaşı:

–       Sana şeker sucuğu alacam lan ufaklık, peki bu Tom Misik dediğin kim?”   

Bizim orada olduğumuzu çoktan fark etmiş olan Hanifi:

–       İşte bu!  diye beni gösterdi.

–       Niye?  Tek ben miyim lan? diyerek suçumu bastırırcasına yürüdüm üzerine.

Şu işe bakındı ya!  Kan kardeşimin kardeşi, dolayısı ile benim kardeşim, bana ihanet ediyordu!  Kızmıştım bu kalleşliğe.

–       Sensin, ya başka kim?  dedi. Bi tek senin dabancan Tom Mikis dabancası gibi de ondan!

 Biraz soruşturmadan sonra bu işin bir ekip işi olduğu anlaşıldı ve bireysel suçlamalardan ve de dayak faslından kurtulduk.  Bir saat kadar önce yüzü sapsarı olan ustabaşının yanaklarına nihayet kan gelmişti  ve etrafa gülücükler dağıtıyor, ceza almamıza bizzat kendisi engel olmaya çalışıyordu.

–        Tamam, tamam!  dedi.  Biz temel çukurlarını kazacağız.  Direklerin dikileceği zaman bu işe karışan bütün çocuklar direkleri buradan söküp bize getirecekler.  Anlaştık mı?

 Elindeyse “anlaşmadık” de!

 Çetenin yarısı kaytardığı için kabak biz elebaşıların başına patladı.  Su toplayan avuçlarımızda nasırlar oluştu.  Yorgunluktan kolumuzu kaldıramadık günler boyu.  Sonunda tüm direkler dikildi dikilmesine de…. telefon tellerinin çekilmesi gerçekten iki yıl sonraya kaldı!  

 Kırsalda araba kullanırken hala tek tük ağaçtan telefon direkleri gördüğüm oluyor ve o an yanımda kim olursa olsun, gayri ihtiyari, bir elimi tabanca yaparak direğe nişan alıyorum ve var gücümle ateş ediyorum:

“Paat!  —–zıppp—- !”

04.02.2015

Adil Karcı 

tommiks 

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on February 5, 2015August 28, 2024Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on ADİL KARCI’DAN “PAAT ! ZIPP”

DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “F. KÖYÜN BALONCUSU”

 

 Sınıf arkadaşım Dr. Salih Yurtbaşı’ndan “F. KÖYÜN BALONCUSU” TS
 BALONCU TIMUR
               Burada da Timur’ un balon yazma merakının nelere yol açtığını anlatmışım.
               Aslında her şakanın altında bir gerçek var derler, bence her gerçeğin
               altında bir şaka vardır.    SY

 
 
                        F. Köyün Baloncusu (2)
 
       Geçen hafta Florida’ daydım. Baloncunun orada yazlığı var, sağ olsun beni de davet etti. Nazik bir dille,  “sen de gel, 1-2 gün kalır hem denize girer hem de bikinili güzelleri seyredersin, için açılır gönlün ferahlar” dedi.   Böyle bir çağrıyı kim kabul etmez.  Neyse efendim,  atladım uçağa ver elini Florida dedim.   Baloncu Timur beni çok iyi karşıladı,  bilirim arkadaş canlısıdır.  
Sarıldık öpüştük, hal hatır filan sorduk.  Uzatmayayım ben de hemen mayomu giydim, Florida’ nın sıcak kumlarına uzandım.  Timur’ un yanında arkadaşı ” Koca Kartal ” da vardı ( Geronimo’ nun torunu).  Onunla da tanıştım.  Sağdan soldan laflamaya başladık.
 
        Biraz sonra Timur’ un hareketlerinde bir tuhaflık sezmeye başlamıştım.  O sakin güler yüzlü 
adam gitmiş, yerine  hırçın birisi gelmişti sanki.  Espri yapıp havayı yumuşatmaya çalıştım.   “Bu sıcakta kızgın Alain Delon olmuşsun vallahi” dedim.  (Yıllar önce seyrettiğim Kızgın Güneş* filmi 
aklıma gelmişti.)  Yüzünü buruşturarak  “o da nereden çıktı şimdi” diye homurdandı.  “hem sen söyle bakalım benim balonlarımdan ne istiyorsun, onlar için gıdıkla bari de güleyim diyorsun,” diye ekledi.  “Hele senin şu şiir diye nitelendirdiğin  mısralarına ne demeli,”  (tabii o eski Türkçe sini söylüyor, vasıflandırdığın diyor, eski Türkçe’ yi sever ya.)
 
        Bozuldum tabii.  İnsan önce ” Abi ne alırsın, soğuk bir içer misin?” diye sormaz mı.
Bu ne şiddet, bu ne celal.  O ise derin bir nefes aldı, iç geçirerek devam etti:  “Saçma sapan şiirlerinden bıktık kardeşim, yazacaksan adam gibi bir şeyler yazsana”  diye bağırdı.  Allahtan çevremiz tenha.  Olanlarda kendi aleminde.  Etrafta tangalı, ipkinili bir yığın kız dolaşıyor, bazı-
ları üstsüz.  Sarışın Amerikan güzelleri, esmer Latin genç kadınları ortada cirit atıyor.  Ortam fevkalade.  Herkes kahkahalar içinde doğanın keyfini çıkarıyor.  Bir an burası dünya olamaz diye düşündüm.  Ya da  bu kızlar başka gezegenlerden gelmişti.  Ama Timur onlara bakacak hal mi bırakıyor insanda, verip veriştiriyor.    Efendim onun “şiir nasıl yazılır” namlı risalesini okumamı-
şım, uyakları birbirine karıştırıyormuşum, yok nihavent makamı uşşak,  yok sultan-ı yegâh makamı nisabürek oluyormuş söylenip duruyor.  “Anlayan beri gelsin” diye mırıldandım.  Keyfim kaçmıştı.  Balonlarını beğenmedim ya o da benim şiirleri makaraya alıp benden acısını çıkaracak. Böyle durumlarda genelde sabırla bekler olayın nereye doğru gideceğini tahmin etmeye çalışırım.
 
        Timur bir yandan fırça atıyor, bir yandan da güneşleniyordu.  Onu, odun ateşinde döne döne kızarırken yağları közlere sızan yatay durumda orta kısmı devasa şiş bir cağ kebabına benzettim
o an.   Neyse, aklına geldi de  “karnın aç mı?   birşeyler yer misin?”  diye sordu.  “Bir porsiyon cağ kebabı lütfen, lavaş ekmek arasında ve yağsız tarafından olsun mümkünse,” diye cevapladım  
“yanında şalgam suyu da olursa çok makbule geçer”  diye de ekledim.  “Aman ne komik ne komik ” dedi.  “Ulan ben sana burada nerden buliim şalgamı” diye bağırmaz mı birde.  Beyimiz hâlâ
söylenip duruyordu; suçum anlaşılmıştı.  Neymiş efendim, balonlarını tiye almışım ve (şiir nasıl
yazılır risalesi) ni okumamışım.  ” Nesi var mış benim şiirlerimin? ” deyince “sen git halı sahada
maç yap oğlum” dedi.  Onu da beceremezmişim ya.
 
 
         ” Ulu Manitu sen bana sabır ver ” diye yanımızda sürekli mırıldanan Koca Kartal en sonunda olaya müdahele etti.  Yaşlı adam mahcup olmuştu.  Bana dönerek” bu adamla tartışmaya girmeseniz iyi olur Dr. Bey, sinirlenince gözü hiç kimseyi görmez,” dedi.  Ben de 
hemen bu sözleri fırsat bilip ” Sinirlenmek istemiyorsa burada böyle yanmasın.   Konsere gitsin,kitap okusun, kafasını rahatlatsın, ıvır zıvır şeylerle oyalanmasın, ” diye akıl verdim.  
“Çok haklısınız,” dedi Koca Kartal ve insana huzur veren o bilge gülümsemesiyle,  “İstersen 
seni yeni açılan totemler müzesine götüreyim Timur, benim sanat zevkime güvenirsin,” diye havayı yumuşatmaya çalışıyordu ki Baloncu birden “sıç.rım senin sanat zevkine,” diye gür-
lemez mi!
 
           Koca Kartal kızgınlıkla “bak ağzını bozma yakarım çıranı,” diye bağırdı.  Timur
“bozarsam n’ olur ha bozarsam n’ olur,” diye onun üzerine yürümeye başladı.  Hemen
aralarına girdim.  “Timur’ cuğum, bak ayıp oluyor etraftan bize bakıyorlar, hiç yakışıyor 
mu sana” falan dedim.
 
          Birden durdu ve omuzundaki elime sertce vurarak beni itti.  “siz kimsiniz bey-
efendi?  beni niye tutuyorsunuz? ” derken, sinirinden titriyordu.  ” Bak, baloncu şakanın
yeri değil,” derken göz göze geldik.  O an Timur’ un şaka yapmadığını anladım.  ” ne ol-
du sana, bak ben Salih tanımıyor musun? ” dedikçe o ” ben neredeyim siz kimsiniz? “
diye dolaşmaya başladı.  Koca Kartal’ da ben de çok korkmuştuk.  Hemen aklıma eski
bir psikiatrist arkadaşım geldi.   Cepten aradım ve durumu ona kısaca anlattım.  Arka-
daşım ” Vallahi Salih’ ciğim, anlattığına göre Timur Bey’ in durumu oldukça ciddi,” dedi.
 
          Başlangıç halinde bir Alzheimer vakasıyla karşı karşıyaymışız.  Yıllardır  –balon-
culuk tarihine– ismini altın harflerle yazdırmak için uğraşan beyni bir de güneşin altında 
binlerce cıbıldak kızın muhteşem  gösteri bombardımanına maruz kalınca gizli belirtiler
ortaya çıkmıştı.   Günlerdir yutkunarak baktığı cinsi latifler Timur’ un testosteron salgı-
sını arttırmış ancak  hormon, asıl etki yapması gereken yerde -end organda- yeterli ak-
tivasyonu sağlayamamıştı.  Çukurova da bir deyim vardır;  –döner taşın yok, öter kuşun 
yok-  diye, aklıma geldi.   Hormonun kan seviyesi biraz yükselince zaten bozuk olan 
nöronlar arasındaki iletişim mekanizması daha da bozulmuş ve ufak bir dürtükleme ile de
Alzheimer  semptomları patlak vermişti.  Çok üzülmüştüm çok.  Bu arada tlf. daki psikiatrist arkadaş plajdaki ortamın nasıl olduğunu soruyordu. Kendisi geçen yıl Rio plajlarını görmüş, oralarda tangalılardan,  G-string lilerden bol bir şey yokmuş, burası da öyle mi, diye.  
Erkek milleti değil mi!  Hepsi aynı şeyin soyu diye düşündüm.  ” Bırak allah aşkına bun-
ları,  ne yapmamız gerekiyor onları söyle,” dedim.
 
           Hemen eski sakin ortamına götürmemizi öğütledi.  Devamlı göz önünde tutulmasına
çok dikkat edilmeliymiş.  Kitap okumaması gerektiğini, zinhar balon yapmamasını söyledi.
Komik balon yapacağım diye uğraştıkca kafası daha da karışırmış.  Unutkanlığının ana
nedeni kesinlikle bu balon yapma merakıymış.  Bundan sonra yalnızca Zagor-Baltalı İlah
Tommix, Teksas,  Red Kit gibi mecmualar okuyabilirmiş.  T.V. de de Sünger Bob’ u seyredebilirmiş.  O sırada uzaktan Nilüferin koşarak gelmekte olduğunu gördüm.  Biraz 
sonra ona durumu aynen anlatmıştım.  Tabii, işi çok zordu; kızcağız nasıl üzülüyordu, nasıl.  Neyse, baloncuyu Nilüfer’ in şefkatli kollarına bıraktıktan sonra ben de hemen toparlandım.  Burası benim yaşımdakilerin nöronları için çok tehlikeliydi.   İletişim zinciri bir bozulursa alimallah, kurtuluş yoktu. Sinapslarımı korumalıydım.  Allahtan bir de balon yapma merakım yoktu.  Doğru hava alanına gittim.  
            Memlekete dönüyordum.
 
 
Salih R. Yurtbaşı
 12.05.2012  İstanbul)
 
* Kızgın Güneş; 1960 lı yıllara ait Alain Delon’ un kült filmi.
 FareliKoyunKavalcisi

Share / Paylaşmak:

  • Email a link to a friend (Opens in new window) Email
  • Share on X (Opens in new window) X
  • Share on Facebook (Opens in new window) Facebook
  • Print (Opens in new window) Print
Like Loading...
Unknown's avatarAuthor timursumerPosted on December 22, 2014Categories KONUK YAZARLARLeave a comment on DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “F. KÖYÜN BALONCUSU”

Posts pagination

Previous page Page 1 … Page 5 Page 6 Page 7 … Page 12 Next page

Categories

  • ANILAR
  • ASTRONOMY
  • AZ KULLANILMIŞ YA DA SAHİBİNDEN FIKRALAR (18 YAŞ ÜSTÜ İÇİN)
  • BALONLU RESİMLER
  • BELL CURVE (EXPLAINS EVERYTHING)
  • BİRNUR SAYFASI
  • CLIMATE
  • DARWIN
  • FUNNY MEDICINE
  • FİKİR UÇUŞMALARI
  • GOOD MEDICINE (GÜZEL TIP)
  • INTERNAL MONOLOG
  • KÖTÜ TIP
  • KONUK YAZARLAR
  • MÜZİK
  • UFOLOGY
  • Uncategorized
  • SULTAN I. SELİM ve BOĞAZ KÖPRÜLERİ
  • GÖK TAŞLARI GÖZ YAŞLARI (Fikir uçuşmaları)
  • EYÜP SELAHATTİN ÖYKÜLERİ
  • GALILEO VE “EPPUR SI MUAVE”
  • GÖZ YAŞLARI GÖK TAŞLARI VE PİR SULTAN ABDAL
  • TİMUR SÜMER’İN HOŞGELDİN SAYFASI
  • About Me
  • Twitter
  • Facebook
  • Google+
  • GitHub
  • WordPress.com
Timur Sümer
Timur Sümer
  • Subscribe Subscribed
    • Timur Sümer
    • Already have a WordPress.com account? Log in now.
    • Timur Sümer
    • Subscribe Subscribed
    • Sign up
    • Log in
    • Report this content
    • View site in Reader
    • Manage subscriptions
    • Collapse this bar
 

Loading Comments...
 

You must be logged in to post a comment.

    %d