KIZILAY KIRAATHANESİ
BİRNUR’DAN “YÜREĞİNE SU SERPİLSİN” YA DA “KAR YAĞDI SULTAN”
Değerli abim,
Önemli bilgiler: Kar Yağdı Sultan’a ziyaret, adab-ı muaşeret kurallarına göre iki türlü yapılır:
Ankara’da (Engürü) şimdiki Opera Meydanı adıyla anılan meydandaki Karyağdı Hatun türbesinde yatmakta olan kişi, onbeşinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan “Karyağdı Hatun” adıyla anılan kişidir. Türbede bir de kitabe vardır:
Ah! vaveylâ ki cellâd felek Hâke saldı bu güli nazikteri
Cennetinden kabrine revzenler aç Rahmin ile bula daim ruşeni
Erdi hâtiften de anın tarihi Cilvegâhı ola cennet gülşeni
Hikâye şöyle; Ankara’nın en güzel kızlarından biri al duvak takınıp gelin olmuş. Vardığı genç yağız yakışıklı bir Ankara efesi, kadir-kıymet bilir bir kişiymiş. Birbirlerini pek sevmişler, pek anlaşmışlar. gel zaman git zaman aradan vakitler geçmiş, gelin kızın al duvağı solmadan kaynata, kaynana başlamışlar tazenin yüzüne bakmaya… Bir torun istiyorlar, gelin gibi elâ gözlü, oğul gibi çatık kaşlı, nurtopu gibi, koçyiğit bir torun!.
Günün birinde evin yaşlıları gelin kızın betine benzine bakmışlar da işi anlayıvermişler; Allah izni, pirler himmeti ile gelin hanım hamileymiş meğer! Eh! Aş ermek kadın töresinde haktır, helaldir, ayıplayanın başına tez gelir. Bizim gelin de aş eriyor diye kimse ayıplamaz. Ayıplamaz ama yavrucak öyle bir şeye aş erer ki bulup buluşturmak müşkülün müşkülü. Çünkü taze gelin, ağustos ayında kar ister. Herkes yayla güneşinde buram buram terlerken o, ortalığa yağan lapa lapa kar rüyaları görür.. Gecenin ortasında içini bir ateş basar dudakları suya hasret kalan bozkır toprağı gibi şahrem şahrem yarılır. Kızcağız kâh ağlar sızıldanır, kâh utanır, susar. Ama onunla birlikte kocası da yanar yakılır, döner dönenir. Elinden gelen olsa esirgemeyecek, dağları devirecek. Kar bu; yola bele dayanmaz ki… Gidip uzaklardan getire. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar da yok; ne buz dolapları, ne de insanı bir iklimden diğerine götürecek uçaklar.
Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yiye; gece düşünde kardan adamlarla güreşe boğuşa bebeğini büyüte dursun, artık bir an gelmiş dayanamaz olmuş. Herkesin mışıl mışıl uykuya vardığı bir sıra bahçeye çıkıp hem ağlamış hem istemiş: “Allahım” demiş; Her şey senin elinde! Sen, ol dersen gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar! Ver Allahım! lâpa lâpa kar ver, avuç avuç kar yiyeyim, içimin şu bitmez yangını sönsün. Allahım! Allahım! Kar ver Allahım! Bu an hacet kapılarının açık olduğu mutlu bir an mıydı? Yoksa gelinin yanık sesi hacet kapılarını ardına mı dayadı, kim bilir?!. Bazı işler Allah ile kul arasında sırdır, ne olmuşsa olmuş işte, lâpa lâpa kar yağmaya başlamış. Tam gelinin rüyasında gördüğü gibi! Yerler bembeyaz olmuş. Sevinçten iki gözü iki çeşme sel sel ağlayan hatun, avuçlarını açar, ığıl ığıl inen karları “Kar geliyor, nur geliyor” diye şahrem şahrem dudaklarına götürürmüş. Kar yağmış, gelin yemiş; ta… gün ağarıncaya kadar.
Ertesi sabah Ankara’yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramışlar ama, Allah’a sözünü geçiren gelinin hikâyesi de çabucak ortalığa yayılıvermiş. Hikâyesi diyoruz çünkü gelinimiz hastadır. Yediği kar ona dokunmuş, yatağa düşmüştür.
Kaynanası, kenarı pullu duvağı torununun beşiğine örtmeyi arzuluyordu ama gelinin tabutuna örtmek nasipmiş. Türbedar nine “Türbenin üstüne her gece, cümlenin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar, nur mu yağar bilmem artık, yere düşmeden kaybolur gider diye ekler”.
Kaynak Menzil net
DİLİN KEMİĞİ
2004 TARİHLİ BİR HACETTEPE70 YAZIŞMASI
Jan 8, 2004
To
hacettepe70@yahoogroups.com
Sevgili Hacettepezedeler:
Geçmiş zaman olur ki o kadar olur.. Eski günlerden bir gün, ESK kardeşimiz fakire, dilin kemiğinin olmamasının kendisini ne kadar üzdüğünü belirterek, “ Dilin kemiğinin olmaması valla beni çok üzüyor Timur’cuğum” demiş idi ki, bendeniz de “dert etme be Eyüp” diyerekten elimden geldiğince kendisini teselli etmiş idim.
Tavazuu diline mânidir, kendi söyleyemez; ancak duyduk ki yüzümüzün akı, medâr-ı iftihârımız ESK kardeşimiz tıp tarihine altın harflerle geçecek bir atılımla, ilk kez olarak insan diline tavuk lâdes kemiği transplantasyonunu gerçekleştirmiş, “dilin kemiği yoktur” bahanesiyle durmadan dedikodu üreten bildiğiniz unsurları mosmor etmiş bulunmaktadır.
Saniyen; yanlışım varsa Pınar kardeşimiz düzeltsin, Pınar’ın sevgili köpeği Kebap’ımızın de kemiklere aşırı bir ilgisi olduğunu, evinde zengin bir kemik kolleksiyonu bulunduğunu tahmin etmekteyim.
Salisen; bendeniz en başarılı kilo vermeyi cerrahi “intern”u iken becermiş olduğumdan, önerim şudur ki, Kebap’ımıza fizik çalışması mebzûl, lâkin pek fazla akıl gücü istemeyen, ortopedi gibi bir asistanlık bulmamız fazla kilolarını atmasına yardımcı olacaktır.
Bu konuda Eyüp kardeşimiz yardımcı olabilir diye düşünmekte haksız mıyım?
Kestane cevap
Acele kebap
Tımur
YANDANGEÇ AMELİYATIM
(Aşağıdaki görüntüler :
Hastane odamız ve refâkatçımız Nilüfer, eve çıktıktan hemen sonra ben, hastane odamızdan görünen manzaralar ve fakiri esirgeyen ve bağışlayan kızım Zeynep, eşim Nilüfer ve oğlum Baran.)
HACHETTEPE POSTASI
YOLUNACAK KAZ
Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş..
Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı
bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek
tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyari selamlamış: “Selamünaleyküm ey pir’i fani…”
“Aleykümselam ey serdar’ı cihan…
Padişah sormuş:
“Altılarda ne yaptın?”
“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…”
Padişah gene sormuş:
“Geceleri kalkmadın mı?”
“Kalktık… Lâkin, ellere yaradı…”
Padişah gülmüş:
“Bir kaz göndersem yolar mısın?”
“Hem de ciyaklatmadan…”
Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
Padişah baş vezire dönmüş:
“Ne konuştuğumuzu anladın mı?”
“Hayır padişahım…”
Padişah sinirlenmiş:
“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”
Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
“Ne konuştunuz siz padişahla…”
Adam, baş veziri şöyle bir suzmuş:
“Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”
Baş vezir, yüz altın vermiş.
“Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın
padişah olduğunu.”
“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası
giyemezdi.”
Vezir kafasını kaşımış.
“Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne
demek?…”
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil,
altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.”
Vezir bir soru daha sormuş…
“Geceleri kalkmadın mı ne demek?”
Adam bir yüz altın daha almış.
“Çocukların yok mu diye sordu… Var, ama hepsi kız. Evlendiler,
başkasına yaradılar, dedim…”
Vezir gene kafasını sallamış.
“Bir de kaz göndersem yolar mısın ?”, dedi, o ne demek…?
Adam gülmüş.
“Onu da sen bul…”
DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “YALINAYAK”
TERRY HANCOCK’S “GAMMA CYGNI REGION MOSAIC”
Gamma Cygni Region 6 Panel Mosaic
All data from this project has been acquired from my amateur backyard observatory in Fremont, Michigan during the last 2 seasons using a QHY11 Monochrome CCD/Takahashi E-180 with narrowband filters.
167 single images make up this 6 panel Mosaic of The Gamma Cygni Region in Hubble Pallete which is now covering 7.17 x 6.91 degrees of sky, original file size is 6998×6480 pixels. Total Integration Time 27.8 hours
Image details
Location: DownUnder Observatory, Fremont MI
Dates of Shoot: March 2014 through to July 2015 over 11 nights
H-Alpha 590 min, 59 x 10 min bin 1×1
OIII 540 min,54 x 10 min 1×1
SII 540 min, 54 x 10 min 1×1
Equipment
QHY11S monochrome CCD cooled to -20C
Takahashi E-180 F2.8 Astrograph
Paramount GT-1100S German Equatorial Mount
Image Acquisition Maxim DL
Stacking and Calibrating: CCDStack
Registration of images in CCDStack & Registar
Post Processing Photoshop CS5
The Gamma Cygni/Sadr Region, named after the central star Sadr/Gamma Cygni the central star of Cygnus’s Cross surrounded by diffuse emission and dark nebulae and part of the much larger Cygnus Molecular Cloud.
CLIMATE FOR MEATHEADS
Martin O’Malley: ISIS Exists Because of Climate Change
by Alex Griswold | 4:49 pm, July 21st, 2015VIDEO482
Democratic presidential candidate Martin O’Malley said on Bloomberg’s With All Due Respect that ISIS came about because of the effects of climate change.
“One of the things that preceded the failure of the nation-state of Syria and the rise of ISIS, was the effects of climate change and the mega-drought that effected that region,” he said, noting how it “wiped out farmers, drove people to cities, [and] created a humanitarian crisis.”
“It created the symptoms, or rather the conditions of extreme poverty that has led now to the rise of ISIL and this extreme violence,” O’Malley concluded.
Watch, via Bloomberg Politics:
ADİL KARCI’DAN “YEDİNCİ ZEYTİN”
YEDİNCİ ZEYTİN

Garsonun getirdiği tabaktaki siyah zeytinleri üçüncü sayışıydı Ali’nin; …yirmi üç, yirmi dört ve de yirmibeş! Onları önce gözleri ile saymış, sonra çatal ile beşer beşer guruplamış, şimdi ise birer birer tabağın diğer yarısına yuvarlayarak tekrar saymıştı. Evet, tastamam yirmibeş zeytin vardı tabakta. Bu bir tesadüf olamazdı. Kendisi zeytin sayımı ile meşgulken garsonun getirmiş olduğu çayın farkına bile varmadı, yıllar öncesine daldı gitti.
On-onbir yaşlarındayken, annesi, babası ve kardeş ile Ankara’nın kenar mahallelerinin birisinde oturuyorlardı. Evin tek odasını ana-babası kullanırken, bir köşesi mutfağa dönüştürülmüş minyatür salonda ise kendisi ve kendisinden dört yaş küçük kardeşi Cumali oyun oynar, ders çalışır ve akşam orta yere serilen yer yatağında yatarlardı. Mutfak olarak ayrılan köşe, tezgah üzerine yerleştirilmiş bir lavabo ve duvara çakılmış dört raflı bir tahta kaplıktan ibaretti. Tezgahın bulaşık yıkanmayan sağ tarafında birkaç tane cam kavanoz dizili olurdu. En baştakinin içerisinde pırıl pırıl parlayan siyah zeytinler vardı her zaman ve kavanozdaki zeytin miktarı yarıya düşmeden kavanoz mutlaka tekrar tepeleme doldurulurdu. Çok severdi siyah zeytini, hele ki yanında mis gibi maya kokan sıcak bir somun ekmek ve de bol şekerli bir çay olursa! Yattığı yerden görülebilen kavanozları ve gece lambasının ışığında parıldayan zeytinleri uzun uzun seyreden Ali bir an önce sabah olmasını dileyerek uykuya dalardı birçok gece.
Kahvaltı kokusu diye bir şey var mıdır? Evet, vardır! Hele o soğuk kış günlerinde yakılan kömür sobasının üzerinde demlenen çay da oldu mu, o peynirin, o zeytinin, o ekmeğin kokusunu duymamak mümkün mü ki?
O yıl okullar açılmadan bir hafta kadar önce, inşaatta çalışan babası ikinci kattan aşağıya düşmüş, iki kaburgası ile sol bacağını kırmış, yerinden kalkamaz hale gelmişti. Önceleri babasını her gün evde görmekten mutlu bile olan Ali, durumun vahametini zeytin kavanozunun sonuna kadar boşaldığı halde tekrar doldurulmadığını fark ettiğinde anlayacaktı. Hiç gelirleri kalmamıştı. Elinden biraz terzilik gelen annesi daha önce komşulara yaptığı bedava dikiş işlerinden, utana-sıkıla da olsa, para almaya başlamıştı. Daha önceleri babası tarafından yapılan bakkal alışverişi de Ali’ye kalmıştı artık. Her sabah annesi eline beş lira verip bakkala gönderiyor, bir liralık zeytin, iki liralık peynir ve iki ekmek aldırıyordu. Artan para da Ali’nin okul harçlığı oluyordu. On dakikalık bu bakkal alışverişinde dönene kadar annesi yere koyduğu hamur açma tahtasının üzerine eski bir beyaz pikeden keserek yaptığı örtüyü seriyor, dört küçük servis tabağı ile ince belli bardaklara doldurduğu ikisi açık, ikisi koyu dört çayı sofraya dizmiş oluyordu. Kahve tabağına konulan altı adet kesme şeker ise sadece çocuklar içindi artık. Bağdaş kurarak etrafına oturdukları o yoksul kahvaltı sofrasından, yiyeceklere olmasa da, sevgiye doyarak kalkıyorlardı her sabah.
Bakkal Hüsnü amcanın leblebi külahına koyarak tarttığı zeytinler her defasında ya yirmidört ya da yirmi beş adet çıkardı. Vücudundaki kırık kemiklerden dolayı zar zor sofraya oturan babası zeytinleri altışar altışar paylaştırır, yirmibeş tane olduğu günler ise, fazla olan bir zeytini, çok sevdiğini bildiği için, Ali’nin tabağına koyardı. Bir zamanlar bol bol yiyebildikleri zeytini artık sayı ile yemek durumundaydılar, çaresiz. Paylaştırılan peynirin miktarı Ali’yi pek ilgilendirmezdi ama paylaştırma sonunda artmasını umduğu o bir adet fazla zeytini her defasında heyecanla beklerdi.
“Beğenmediğiniz bir şey mi var?” diye soran garsonun sesi ile kendine geldi Ali.
“Yoo, yo, hayır herşey mükemmel,” diye cevapladı Ali, masaya gelen tabaklardan daha bir lokma bile almadan, “neden sordunuz?”
“Bilmem, çayınız, yumurtanız… hepsi soğudu… henüz hiçbirşey yemediniz de…”
Kendisi Ankara Gazi Üniversitesinden inşaat mühendisi olarak mezun olduktan sonra, artık iyice yaşlanan anne ve babası Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanan kardeşi Cumali’nin peşine takılmış, Antalya’nın nispeten ucuz semtlerinden birisi olan Kepez’de iki odalı küçük bir daire kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi. Ali ise Ankara’daki bir mühendislik şirketinde iş bulmuş, kısa zamanda terfi ederek umduğundan biraz daha fazla para kazanmaya başlamıştı. Kaburgaları iyileştikten sonra inşaat bekçiliği yapan babası, terzilik yaparak kendisine destek olan karısının yardımı ile iki oğlunu da okutmuş, yıllar öncesi hayal ettiği gibi, birisinin mühendis, diğerinin doktor olmasını sağlamıştı. Aslında büyük oğlu doktor olsun istemişti, tersi olmuştu, ama olsundu, doktor olup babasına bakmadıysa da mühendis olmuş bakıyordu babasına Ali, hem de sadece babasına değil hepsine. Her vesile ile “Allah herkese Ali gibi hayırlı evlat versin, o olmasa şimdiye nefesimiz tükenir, Cumali’yi okutmaya devam edemezdik” diyordu kahve arkadaşlarına.
Gerçekten de Ali hem ana-babasına, hem de halen talebe olan kardeşine çok destek oluyordu. Çalışkanlığı, başarısı ve kibarlığı dolayısı ile kendisini çok seven başmühendis Cemil Bey, ana-babasını ziyaret etmesi için bu bayram ona bir hafta izin vermiş, bununla da kalmamış, şirket arabalarından birisini alarak gitmesini, uzunca bir süredir görmediği yakınlarını gezdirip iyi zaman geçirmesini söylemişti. Bayramdan iki gün önce sevinçle yola çıkan Ali, o sabah yapmayı unuttuğu kahvaltısı için Antalya’ya ikiyüz kilometre kala bir dağ lokantasında durmuş, lokanta sahibinin öve öve bitiremediği özel köy kahvaltısını ısmarlamış ama tabaktaki yirmibeş zeytini görünce açlığını unutup eskilere dalıp gitmişti.
“Yirmi beş adet zeytin ha? Yine yirmibeş!” dedi kendi kendine konuşarak, “Bunda mutlaka bir hayır var!”
Ne de sevinecekti annesi kendisini görünce? Hala sol bacağı aksayan babası onu bağrına basacak ve eskiden olduğu gibi “Alim! Oğlum!” diyecekti. Ya kardeşi Cumali? Kucaklayıp havaya kaldırmaya çalışacaktı abisini, küçükken denediği güç gösterisinde yaptığı gibi, ama bu defa sonsuz bir sevgiyle… Bir de sürprizi vardı Ali’nin onlara; çalıştığı şirkette genel müdür sekreteri olan sevgilisi Serpil’in resmi vardı iç cebinde. Hani “Oğlum, helal süt emmiş bir kız bulup da evlensen ya artık!” deyip dururdu ya anası? İşte bulmuştu o kızı. Aslında bu bayram ziyaretinin asıl sebebi de buydu. Fotoğrafını göstererek onlardan onay aldıktan sonra bir gün Serpil’i de alıp gelecekti yanlarına. Beğenmemeleri mümkün değildi gerçi de, ya “olmaz” derlerse ne yapacaktı! Bir tarafta peri kızı gibi sevgilisi, hatta sözlüsü, diğer tarafta canı gibi sevdiği ailesi… “Yok, yok..” diye geçirdi içinden, “Serpil’i beğenmemek ne kelime, bayılacaklar, bayılacaklar!” Ve bir an kara bulut gibi içini kaplayan sıkıntıdan kurtardı kendisini böylece. Bekleye bekleye iyice soğumuş olan tereyağlı yumurta ile başladığı kahvaltısını alelacele bitirdi ama zeytinlere dokunmaya eli varmadı bir türlü, kıyamamıştı yirmibeş sayısının sihrini bozmaya. Kimsenin kendisini izlemediğinden emin olduğu bir an lokantanın reklamı için masaya konulmuş olan broşürden bir sayfa yırttı, leblebi külahı şeklinde kıvırdı ve zeytinleri bu külaha boşaltıp ağız tarafını büzdü, ceketinin sağ cebine koydu. Zeytin tabağı boştu, fakat masada bir tek zeytin çekirdeği bile yoktu! Garson bu tuhaf duruma mutlaka şaşacaktı ama “Aman boşver, zeytinleri yeyip çekirdeklerini ağaçların altına attım sanır olsa olsa.” dedi kendi kendine.
Kontak anahtarını çevirirken içinin o çocuksu heyecanla dolduğunu hissetti. Kalbi neredeyse gıdığının altına kadar çıkmış ve sanki orada atıyordu. İçi içine sığmıyordu. Yarın sabah kahvaltıda bu yirmibeş adet zeytini bakalım babası nasıl pay edecekti bu defa? Yedinci zeytin yine kendisinin mi olacaktı acaba?
Adil Karcı – 16.07.2015
(Ramazan Bayramı arefesi)

HOW TO WIN A NOBEL PRIZE
How to Win a Nobel Prize

By Alicia Colon

In 2007, Al Gore won the prize based on his global warming book and film, ‘An Inconvenient Truth’ which he shared with the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) Why?-the committee explained “for their efforts to build up and disseminate greater knowledge about man-made climate change, and to lay the foundations for the measures that are needed to counteract such change”.
Sure he did, phony graphs and polar bear pictures will do that. Meanwhile, Gore introduced the sale of carbon credits so that rich people could keep on destroying the environment by paying for permission to do so. Kaching! Al Gore is now a billionaire. It has been alleged that Irena Sendler, credited with saving 2,500 Polish Jews from the Holocaust, was a candidate for the 2007 Nobel Peace Prize who lost out to Al Gore. Sendler, who died the following year would have been a Peace Prize winner in the highest Nobel tradition but she didn’t have the marketing team of Gore.
In 2009, Barack Hussein Obama won the Peace Prize after he was elected president basically because he was the first black American president. He had done nothing to earn this award but hey, he’s black and that was enough. Although the committee stated the reasoning as this: “for his extraordinary efforts to strengthen international diplomacy and cooperation between peoples.” What extraordinary efforts, other than running a devious campaign of lies and sealed records of his life? As for world peace I wonder if the innocent victims of his massive drone attack policy that substituted for genuine military strategy would agree with that statement.
The Nobel Peace Prize 1992 was awarded to Rigoberta Menchú Tum” an indigenous Guatemalan woman,” in recognition of her work for social justice and ethno-cultural reconciliation based on respect for the rights of indigenous peoples”. Sounds like she deserved this award only it took many years for details of her story to be found not quite truthful. Former militant Marxist turned right wing conservative David Horowitz has called her a militant Marxist and demanded the Nobel be taken from her. That’s not going to happen even if Horowitz’s investigation of Menchu Tum turns out to be correct.
The Norwegians are a lovely people, even though all I’ve learned about them is from that Netflix original comedy-Lilyhammer. But it seems to me that this predominantly Caucasoid nation is probably embarrassed by its white privilege and has surrendered to liberal fascism by enacting stringent gun control laws. This insane policy allowed for the murder of 77 unarmed victims, mostly youths at a camp in the island of Utoya. Mass murderer Anders Breivik also blew up Oslo’s government buildings earlier and could have been stopped before reaching Utoya had the police responded to the attack with tighter security and heeded an eyewitness report about Breivik. He had seen a man carrying a gun and dressed in uniform. He had even given them Breivik’s license plate number and the murderer was stuck in traffic on his way to Utoya. But no roadblocks were set up, no roads were closed. It was not even considered. All available manpower was deployed to the government quarter. The buildings themselves did not have armed security guards.
Europeans have a hard time recognizing that they may have sociopathic maniacs living amongst them. All gun violence is laid at the feet of Americans as if the WWII and the Holocaust never happened but if the gun carrying Americans didn’t step in to help, the war would have ended quite differently. Time for these elitists to grow up and admit bad things happen when evil is present.
Speaking of evil, recent court decisions have convinced many G0D-fearing Americans that the whole country (like Mexico) needs to be exorcised. This is nonsense. So the Supreme Court decides that same-sex marriage is constitutional. Actually it’s been around for centuries. Emperor Nero married two men and played their bride and we know what happened to the Roman Empire after that period of debauchery and corruption. New leadership put an end to that and so will our country survive with good moral leadership.
There is hope on the horizon as more and more skeptics debunk Gore’s hoax. At a conference on July 3 of Nobel Laureates, Norway’s 1973 Nobel physics laureate, Ivar Giaever, give a truth-telling “Emperor’s New Clothes” speech about the global warming hoax. The majority of the Nobel laureates who are real scientists refused to sign the alarmist global-warming letter. In his speech which will never be reported in the mainstream media, he said: To my surprise both “alarmist” and “deniers” (I guess that I’m quoted as a “denier”) measure the average temperature for the whole earth for a whole year to a fraction of a degree, and that the result is significant. Of course it’s not! How can you possibly measure the average temperature for the whole earth and for the whole year and come up with a fraction of a degree?”
I sincerely hope that our allies in Europe take the trouble to hand out their future awards to the truly deserving rather than to those whom the social media determines show real bravery.
But if either Caitlin Jenner or Supreme Court Justice Kennedy wins the next Nobel, I give up.














You must be logged in to post a comment.